Ana Sayfa Blog Sayfa 471

Merkezileşen Türkiye

Bu yılki Abant Platformu’nun en can alıcı oturumlarından biri “Üniter Devlet, Özerklik Dengesinde Yerel Yönetimler” başlıklı oturumuydu.

Sebep malum: Kürt sorununun çözümünde yeni anayasadan çok şey bekliyoruz. Bugünkü vatandaşlık tanımını kaldırıp anayasal vatandaşlık kavramını getirmesi, Anayasa’nın orasına burasına sızmış Türk etnisitesine vurgu yapan ifadelerin değiştirilmesi, anadilde eğitim yasağını kaldırması ve tabii kısaca “statü” diye ifade edilen yeni anayasada bir çözüme kavuşturulması… 

Şimdiye kadar yapılan tartışmalardan bireysel hakların güvenceye alınması, 66. maddenin kaldırılarak anayasal vatandaşlık tanımına geçilmesi, Türk etnisitesine atıf yapan ibarelerin temizlenmesi gibi konularda büyük bir problem olmadığı anlaşılıyor. Kürtçe eğitim konusunda da epey mesafe alınmış durumda. Kürtçe’nin seçmeli ders olarak müfredata alınmasına hiçbir itiraz yok ama anadilde eğitim noktası daha epey uğraştıracağa benzer. 

Ne var ki, Kürtler’in bundan böyle nasıl bir idari statü içinde yaşayacakları konusu en büyük problem olarak karşımızda duruyor. İşin kötüsü, bu tartışma meşru zeminlerde, Parlamento’da, Anayasa Komisyonu’nda konuşulup halledilmediği sürece, PKK bu konuyu kapalı kapılar ardında devletle pazarlık konusu yapıyor. 

İşte, “Üniter Devlet, Özerklik Dengesinde Yerel Yönetimler” başlıklı oturumu en önemli oturum yapan sebep de buydu. 

Adlı adınca 

Prof. Dr. Bekir Parlak, Prof. Dr. Ayhan Aktar, Prof. Dr. Fuat Keyman ve Tarhan Erdem’in tebliğleriyle katıldıkları bu oturumu izlerken Türkiye’de artık her şeyin “adlı adınca” konuşulabildiğini görmekten sevinç duydum. Zira bu bence meselenin yarısının halledilmesi demektir. 

Bölgesel devletten federasyona, özerkliğe ve güçlendirilmiş yerel yönetime kadar her türlü seçeneğin masaya yatırıldığı bu tartışmada birçok konuda fikir ayrılığı olmasına rağmen herkesin fikir birliğine vardığı nokta şuydu ki, Türkiye artık 1923’ten kalma bu idari yapıyla daha fazla devam edemezdi. Doksan yıl önce biçilen elbise artık bu vücuda çok ama çok dar geliyordu. Devletin merkezi yapısı mutlaka gevşetilmeli, yerel yönetimlere ciddi yetki devri yapılmalıydı. 

Seçilmiş bir valinin başkanlığında kendi parlamentosunu oluşturmuş; Anayasa’yla belirlenen sınırlar içinde yasa yapma gücüne sahip, vergi koyabilen, kendi bütçesini kendi yapabilen, eğitim, sağlık başta olmak üzere bütün bölgesel hizmetlerin yerel düzeyde verildiği bir yerel yönetim modeli, sadece Kürt bölgeleri için değil, bütün Türkiye için dayatan bir ihtiyaçtı… 

Yeni anayasa bu ihtiyacı karşılayamazsa dağ fare doğurmuş olurdu. 

Tersine gidiş 

Ne var ki bu konuda umut kırıcı bir tabloyla karşı karşıya idik. Zira 2002’de hazırladığı (Sezer’in vetosu yüzünden çıkarılamayan) yerel yönetim reformuyla hepimizde büyük umut uyandıran AK Parti, son yıllarda bu konuda oldukça geri adım atmış görünüyordu. Bırakın o zaman başarısız kalan yerel yönetim reformunu tekrar gündeme getirmeyi, tersine bir gidiş söz konusuydu.

Bu konudaki en çarpıcı değerlendirmeyi Tarhan Erdem yaptı: 

“Cumhuriyet tarihinde yerel yönetimler anlamında en büyük adımı AK Parti attı. Adım attı ama o da 2004’ten sonra yavaş yavaş merkezileşmeye başladı. En son geçen yıl 36 tane Kanun Hükmünde Kararname çıkardı. Kabul edilemeyecek bir merkezi idare kuruldu.” 

Erdem, bütün aydın kamuoyunu yerel yönetimleri daha da kısıtlayan bu kanun hükmündeki kararnamelere muhalefete çağırırken, bu yolla yeni anayasada ifade bulması gereken güçlü yerel yönetimler perspektifinin de derinleşmesini ve yaygınlaşmasını amaçlıyordu. 

Bugün, 12.03.2012

Tek parti dönemi eğitim sistemiyle yüzleşmek sart

 

4+4+4 kesintili eğitim yasa teklifine son zamanlarda özellikle CHP kanadından sert tepkiler geliyor. Tepkiler yeni sistemin içeriğinden ziyade Başbakan’ın tasarıyı bir intikam duygusuyla çıkardığı noktasında toplanıyor. Kuşkusuz yeni tasarı teknik düzeyde eleştirilebilmeli ve varsa eksiklikleri giderilmelidir. Devletin eğitim kanalıyla değer aşılamaması yönünde de eleştiriler dile getirilmelidir. Ancak CHP’nin başından beri ortaya koyduğu sert tavır bize asıl meselenin teknik ve pedagojik yönü olmadığı daha çok ideolojik olduğunu göstermektedir. Eğitimin yıllardır tek parti zihniyeti temelinde işlev gördüğü gerçeğini dikkate alırsak, sanki CHP tektipçi eğitim anlayışı yerine ileriye dönük daha çoğulcu ve özgürlükçü bir eğitim anlayışının gelebileceği endişesiyle meseleye yaklaşmaktadır. Bu bakımdan CHP’nin her şeyden evvel tek parti dönemi eğitim anlayışıyla yüzleşmesi gerekmektedir. Bu anlamda Türk milli eğitim tarihini kısaca bir göz atmak sanırım yeterli olacaktır.

Millî Eğitim Bakanlığı; 1923’ten 27 Aralık 1935 tarihine kadar “Maarif Vekâleti”, 28 Aralık 1935’den 21 Eylül 1941 tarihîne kadar “Kültür Bakanlığı”, 22 Eylül 1941’den 9 Ekim 1946 tarihine kadar “Maarif Vekilliği”, 10 Ekim 1946’dan sonra “Millî Eğitim Bakanlığı”, 1950’den sonra “Maarif Vekâleti”, 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra “Millî Eğitim Bakanlığı” adıyla faaliyetlerini sürdürmekte olan bir kurumdur. Mustafa Armağan’ın ifadesiyle; 1946-50 dönemi hariç, bakanlığın “Millî”liği, 1960 darbesinin ürünüdür. Anlayış itibariyle ise sistem, tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp’in savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimci bir anlayışı oluşturur. Ziya Gökalp’in “Türkçü-İslamcı-Batıcı” formülün ve yine meşhur “ferd yok cemiyet vardır, hak yok vazife vardır” Durkheimci yorumunun eğitime yansıtıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla cumhuriyet dönemi boyunca eğitimin ve eğitim kurumlarının, bireye; devlete karşı vazifelerini öğretmek ve Türk milliyetçiliğini aşılamak gibi temel bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Eğitimde tek parti zihniyeti hâkim

Türkiye, her ne kadar son yıllarda kırılmaya başlandıysa da bilindiği gibi eğitim faaliyetlerini yıllardır ulus devletçi bir zihniyetle sürdürmeye çalışan bir ülkedir. Bakıldığında eğitime rengini veren kanun ve yönetmeliklerin çok eski olduğu ve tek parti zihniyetinin ürünü bir anlayışla işlevselleştirildiği görülmektedir. Kısacası Türkiye’de “milli eğitimi” -Cumhuriyet dönemi boyunca- Kemalist CHP ideolojisi yön vermiştir. Eğitim kurumları resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri olarak kurgulanmış ve CHP’nin altı oku yasa ve yönetmeliklerle eğitimin tüm unsurlarına sirayet ettirilmiştir. Resmi ideolojinin içselleştirilmesi için eğitimin her şeyden evvel milli ve pozitivist bir nitelikte olması gerekiyordu. Dolayısıyla bu hedefe zarar verecek her türlü aykırılığa asla müsaade edilmedi. Kısacası eğitim, ulus devletin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulandı.

Resmi ideolojinin toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi için CHP’nin kontrolünde devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz türden Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halk Odaları Halkevleri ve devamla Köy Enstitülerinin kurulduğunu görü-yoruz. Örneğin Türk Ocakları Kürdüm diyenlere Türklüğünü öğretmek yönünde bir faaliyet sürdürü-yor o dönem. Hatta bu Ocaklar 1926 yılında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlatmış, bu yönde cezai yasaların çıkartılmasını sağlamışlardır. Diğer taraftan o dönem Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi de resmi ideolojinin en önemli parçası haline gelmiştir. Bu nedenle 1930’ların baslarında Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi biraz da trajikomik denilebilecek savların ortaya atıldığını biliyoruz. Fakat asıl vahim olan Harf Devrimi’yle birlikte bir milletin geçmişiyle olan bağları kopartılmış ve Türkler’de ciddi bir anadil sorunu yaşanmıştır.

Tek parti döneminin ürettiği zihniyetle şekillendirilen bir eğitim sisteminde maalesef bireylere hayata dair özgürlükçü bir bakış açısı kazandırmak oldukça zordur. Birey bu tür yapı ve sistemlerde ancak devlet için yapacağı vazifeleri öğrenebilir. Bu anlayış CHP’nin parti programlarında da yerini almıştır. Örneğin 1931’deki programın Milli Talim ve Terbiye baslıklı bölümde eğitimin işlevi kısaca “Kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek tahsilin her derecesi için mecburi ihtimam noktasıdır. Türk milletine, TBMM’ye Türkiye Devletine hürmet etmek ve ettirmek hassası bir vazife olarak telkin olunur.. Terbiye her türlü hurafeden ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, milli ve vatanperver olmalıdır” şeklinde izah edilmiştir.

Ders kitaplarında iç tehditler bahsi

CHP iktidarı döneminde okutulan ders kitaplarında -yakınlarda kaldırılan Mili Güvenlik Bilgisi ders kitabında da yer eden- “iç ve dış” düşman tasvirlerine sıklıkla rastlanılmaktadır. Örneğin söz konusu bu düşmanlar arasında en tehlikeli olanlar başta mürteci-lerdir. TTTC’nın (1931)yazdığı Tarih-IV cildinde ise Doğu Anadolu Kürt’süz bir biçimde dile getirilmiştir. Kitapta; “Asılları en saf Türklük kökünden geldiği halde asırlardan beri hariçten giren siyasi tahrikler ve saltanat iradesinin fena siyasetleri yüzünden bir kısmı kendilerini Türklükten ayrı saymaya başlamış olan şark vilayetleri Türkleri arasında türlü menfi politika telkinleri yürütülüyordu” deniliyor. Türkiye’de İdeoloji- Eğitim İlişkisi; Erken Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Ders Kitapları üzerine bir İnceleme yapan İsmet Parlak’ın ifadesine göre; o dönem okullarda; öz Türklerin kuvai milliye hareketine destek veren, yeni Türk devletine inanan, vatan ve milletin kurtuluşu için her türlü fedakârlığı yapan insanlar olduğu, öz olmayan Türklerin ise; halifelik ve saltanat yanlısı, padişah ve onun hükümetinin yönlendirmesiyle milli mücadeleyi engellemeye çalışan ötekiler olduğu işleniyor.

Kaldırılan Milli Güvenlik ders kitabında da hâlâ bu tasniflerin geçerliliğini görmekteyiz. Örneğin kitabın 105.sayfasında, Kubilay Olayı’ndan itibaren irticai terör örgütlerinin faaliyetlerine devam ettirdiklerini, toplum ve devletle barışık bir görüntü içine girdiklerini, son dönemde taktik değiştirdiklerini, “laiklik, milliyetçilik, din-devlet ilişkisi, din- toplum ilişkisi, din- birey ilişkisi gibi kavramlar üzerinde yeni tanımlar ve yeni yorumlar getirmek suretiyle laiklik kavramının içerisini boşaltma gayretine girişmişlerdir” diyerek kavramlar üzerinden “tehlikenin” devam ettiği üzerinde duruluyor. Ayrıca “legal” kuruluşlar, siyasi örgütler, “dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler” illegal ve terör örgütü statüsüne sokulmuşlar. Özellikle “legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve cumhuriyet rejiminin, demokrasinin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir” deniliyor.

Diğer taraftan tek parti döneminde millet ya da devlet varlığının/menfaatinin bireysel yaşamlardan önce geldiği, devletin bireyler için değil, bireylerin devlet için var olduğu gizli mesajların ders konularına serpiştirildiğini rastlıyoruz. Örneğin 1942 Lise 1.sınıf İlkçağ Tarihi kitabında Sparta’dan bahsedilirken “Devletçilik düşüncesi Ispartalıların hayatına hâkimdi. Özel menfaatler devletin menfaati uğruna feda edilirdi. Devletin menfaati daha doğumda göz önünde tutulur, zayıf ve kusurlu doğan çocuklar ıssız yerlere bırakılırdı” deniliyordu. Geçenlerde Erzurum’da bir müdürün vatana hayırlı evlatlar yetiştirmek için öne sürdüğü o akıl almaz önerileri hatırlayınız.

CHP’nin 4+4+4’e sert eleştirisi

Parti liderleri de 4+4+4 kesintili eğitim tartışmalarına dâhil oldular. Yeni sisteme en sert eleştiri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Kılıçdaroğlu yaptığı grup toplantısında üniversiteleri ve sivil toplum örgütlerine çağrıda bulundu. Annelere de çocuklarınızın geleceği ellerinden alınıyor uyarısını yaptı. Eğitime 80 yıldır CHP zihniyetinin yön verdiği gözönünde bulundurulduğunda aslında “Çocuklarınızı bizim elimizden almayın” demeye getiriyor Kılıçdaroğlu. Çünkü CHP bugüne kadar geriye dönük olarak mevcut tek-tipçi eğitim sistemini kendi penceresinden bu denli sert eleştirmemişti. Son zamanlarda yeni sisteme yapılan eleştirilerde öne sürülen argümanlara baktığımızda asıl endişenin kalite ve kız çocuklar meselesi olmadığı tek-tipçi mevcut yapının korunması olduğunu görüyoruz. Bu anlamda da samimi davranmadıklarını düşünüyorum. Çünkü bugünlerde kız çocukların eğitiminde bu kadar hassas davranan bu kesimler aynı kızlar büyüdüklerinde ve inançları gereği taktıkları başörtüsünden ötürü eğitim hakları ellerinden alındığında seslerini çıkarmıyorlar. Kalite endişesi taşımadıkları da ortada… Geçenlerde katıldığım bir TV programında Türkiye’nin önde gelen profesörlerinin alternatif eğitim modelleri konusundaki önyargılarına tanıklık ettim. Kimse kalitenin artması için ne mevcut yapının doğurduğu merkeziyetçi yapıyı eleştiri konusu edebiliyor ne de alternatif eğitim seçenekleri üzerinde bir proje üretmeyi deniyor.

Eğitim ve toplumun beklentileri

Kısacası tek parti zihniyetiyle işlev gören bir eğitim sisteminin bugün talepleri karşılamadığı bir gerçektir. Bu bakımdan eğitimin temel sorunları, eskiden kalma kanunlar da tartışmaya açılmalı ve eğitim sistemi demokratik dünyaya uygun hale getirilmelidir. Farklı alternatif eğitim modellerine şans verilmeli bu konuda ciddi projeler üretilmelidir. Toplum ihtiyaç hissettiği din adamını, meslek adamını kendi bildiği yoldan kendi açtığı okullar kanalıyla yetiştirebilmelidir. Devletin eğitimde rolü olmalı ne var ki bunu tekelleştirerek yapmamalıdır. Toplumun farklı kesimlerine tek bir anlayışla şekillenen standart bir eğitim sistemini dayatmak her şeyden evvel insan hakları açısından sakıncalıdır. Bu bakımdan eğitimin farklılıklara açık, çok kültürlü ve özgürlükçü bir anlayışla şekillenmesi yönünde gayret sarf etmek durumundayız. Çünkü eğitim hakkı demek her şeyden evvel toplumun eğitim beklentilerine cevap vermek demektir.

 

 

Yeni Şafak, 11.03.2012

Kadınlar ikiye ayrılır: Dayaktan utananlar ve utanmayanlar

Kadına şiddetle mücadelede “erkeğin eğitimine” bel bağlayanlar için kötü bir haberim var:

Türkiye’nin en büyük online araştırma şirketlerinden DORinsight, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Çalışan-Eğitimli Kadına Yönelik Şiddet konulu bir araştırma gerçekleştirmiş. Araştırmaya 81 ilden 20 yaş üzeri 3 bin 100 üniversite mezunu kadın katılmış. Üniversite mezunu bu kadınların yüzde 45’i fiziksel şiddet gördüklerini söylemişler. Peki onlara dayak atan erkeklerin eğitim durumu? Yüzde 57’si üniversite ve üzeri eğitime sahipmiş… 

Demek ki neymiş: Dayak yemenin ya da dayak atmanın eğitim düzeyi ile bir ilgisi yokmuş. Üniversite bitirmek ne kadınları dayak yemekten ne de erkekleri “dayakçı koca” olmaktan kurtarabiliyormuş. 

Araştırma, aslında bizim çok iyi bildiğimiz bir başka sonucu daha gözler önüne seriyor: Meslek sahibi kadınlar, maruz kaldıkları şiddeti dillendirmeye utanıyorlar. Eşlerden görülen şiddeti ailelerine anlatabilenlerin oranı sadece %28. Eşleri veya sevgilileri tarafından uygulanan şiddeti hiç kimseyle paylaşmayanların oranı ise yaklaşık %40. 

Buradan da anlıyoruz ki kadınları “kocasından dayak yiyenler” ve “yemeyenler” diye ayırmak doğru değil. Evliliği boyunca fiske yememiş olanların sayısı o kadar az ki istatistiki olarak ihmal edilebilir. Aslında kadınlar, “yedikleri dayaktan utananlar” ve “utanmayanlar” olmak üzere ikiye ayrılır. Ve bu araştırmada tespit edilen yüzde 45, sadece “utanmayanlar” grubuna dahil olanlardır. Şimdiye kadar yapılan hiçbir anket, hiçbir istatistik çalışması, “utananlar” grubunu ortaya çıkarmayı becerememiştir. O grup, kocasından yediği tokatları, hayatının en büyük sırrı olarak ömür boyu saklayacak, hiçbir anket tekniği, hiçbir çapraz soru hilesi, bu sırrı onun ağzından alamayacaktır. 

“Ben de dayak yedim” deme zamanı 

Ben her zaman, yediği dayağı bir günah gibi saklayan bu kadın grubunun durumunu yediği dayağı açıkça söyleyebilen kadınlardan daha acıklı bulmuşumdur. Dayaklar arasında bir ayrım yapmak insafsızlık gibi gelebilir çoğunuza ama bir de şöyle düşünün: Yediği dayağı utanmadan ortaya koyabilen kadın kendisine haksızlık yapılan sıradan bir mağdurdur. Bedeni incinse, kemikleri kırılsa da, bu sırrı kara bir leke gibi benliğinde taşımadığı için ruhu küçük sıyrıklarla atlatır vartayı. Öteki ise kişiliğine indirilmiş o tek tokatla, evliliğiyle ilgili kurduğu güzel hayallerin, o kağıttan şatonun yıkılışına tanık olur. Yıllardır özene bezene geliştirdiği benliği, herkesinkinden farklı sandığı evliliği o tek tokatla tuz buz olmuştur. 

Bu o kadar ağır bir travmadır ki, bir şekilde, bir kendini koruma mekanizmasının devreye girmesi gerekir. O kadın ne yapıp etmeli, kendi dayak yiyişini başka dayaklardan ayıran farklar bulmalı: “Bizim evliliğimiz farklı” inancını koruyabilmesine yardımcı olacak özgün bir teori icat etmelidir. 

Böyle durumlarda, en sık başvurulan teori, “buhran” teorisidir. “Bir buhran anıydı, aklını oynatmıştı, sanki başka bir insandı, yoksa vurur muydu” denir. Tokadı vuran o adamın, sevilen ve “bizimki bambaşka olacak” vaatleriyle evlenilen adam olduğu inkâr edilir. 

Kimi zaman, eşitlikçi teoriler yetişir imdada. “Bu insani bir tepkiydi, bu defa tesadüfen ondan geldi, aynı durumda pekâlâ ben de ona vurabilirdim ya da yarın vurabilirim” denir. 

Bütün bunlar bir işe yaramazsa, o zaman tek çare kalır geriye… O tokadı bilincin yedi kat altına; hiçbir anketin, hiçbir sarhoşluk anının, hiçbir sıcak dost sohbetinin bile çekip çıkaramayacağı kadar derin bir yerlere gömmek… 

Dikkat ederseniz, üst sosyokültürel gruptan kadınların evliliklerinde dayak yediklerini genellikle o evlilik boşanmayla sonuçlandıktan ve üzerinden yıllar geçtikten sonra öğreniriz. 

Ancak kendi evlilikleriyle ilgili kurdukları bütün hayaller yıkıldıktan, yaşadıkları deneyimin son derece sıradan bir deneyim, gördükleri şiddetin bütün diğer kadınlarınkinden hiçbir farkı olmayan “basbayağı dayak” olduğunu içlerine sindirdikten ve dayağın yiyeni değil, atanı aşağıladığını anladıktan sonra… 

Ancak o zaman, yüreklerinin ortasına oturan o ukdeyi oradan çekip çıkarabilir ve kendilerini aşağılamadan konuşabilirler: “Ben de dayak yedim…” 

Bugün, 10.03.2012

Cafer Solgun – ‘Resmi ideoloji’ ile yüzleşmek sorumluluğu

Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği (Yüzleşme Derneği), geçtiğimiz yıl 28 Şubat “postmodern” darbesinin yıldönümünde “28 Şubat: Aleviler ve Sünniler Yüzleşiyor” adıyla tarihe not düşen çok önemli bir etkinlik gerçekleştirmişti. Özellikle 28 Şubat müdahalesi konusunda “duygu ve düşünceleri” birbirinden farklı gibi görünen iki kesimi temsilen çok sayıda katılımcı, 28 Şubat müdahalesi üzerinden Sünni ve Alevi toplumun darbeler konusundaki duruşlarını ele almışlardı. Etkinliğin forum bölümünde de her iki kesimden izleyiciler, Yüzleşme Derneği üye ve dostları, ciddi bir “yüzleşme” pratiği sergilemişlerdi.

Yüzleşme Derneği, bu yıl da tarihe not düşen önemli bir etkinlik gerçekleştirdi. “Resmi İdeolojiyle Yüzleşiyoruz” adıyla iki gün (25-26 Şubat 2012 Cumartesi-Pazar) süren bu sempozyum da, katılımcıların ve izleyicilerin de önemle vurguladıkları üzere bir “ilk” oldu. Geniş ve çeşitli bir yelpaze oluşturan katılımcılar, 4 bölüm ve 10 oturum olarak planlanan sempozyumda konuyla ilgili önemli değerlendirmeler yaptılar. Büyük ilgi gören sempozyumun izleyici profili de, tam da olması gerektiği gibi, geniş ve çeşitli bir görünüm ortaya koydu. Aleviler, Sünniler, solcular, Kürtler, kendilerini değişik değer ve duyarlılıklarıyla tanımlayan Türkiye toplumunun bütünlüğü içerisinde yer alan ve resmi ideoloji zihniyetinin Türkiye’nin temel demokratikleşme sorunlarının kaynağını oluşturduğu inancını paylaşan hemen her kesimden Yüzleşme Derneği üye ve dostları, sempozyuma başından sonuna değin katılarak büyük ilgi gösterdi, yapılan sunumları dikkatle dinlediler. Etkinliğin belki de tek eksiği, programın yoğunluğundan dolayı oturumların soru-cevap kısımlarına yeterince zaman ayıramamak oldu.

“Resmi İdeolojiyle Yüzleşiyoruz” sempozyumunun bir “ilk” olmasının en önemli nedeni, ilk defa konunun belirli bir boyutuyla değil, iki gün boyunca, neredeyse bütün boyutlarıyla irdelenmiş olmasıydı. Zira bugüne değin Kürt sorunu üzerinden, Alevi sorunu üzerinden ya da dindarların sorunları üzerinden resmi ideoloji zihniyetiyle ilgili hiç kuşkusuz çok şey söylenmiş, yazılıp çizilmiştir. Fakat herhalde ilk kez bütün sorunların tarafları aynı masa etrafında ve çeşitliliğiyle değerli olan bir izleyici topluluğuna hitap ettiler, görüş ve değerlendirmelerini paylaştılar. Aynı şekilde ilk kez birbirine uzaktan bakan, dolayısıyla birbirinin derdi, sorunu ve taleplerini sahiplenmekten de imtina eden kesimler, sorunlarımızın kaynağına doğrudan işaret eden bir zeminde resmi ideoloji zihniyetini sorgulayan bir etkinliğe katıldılar.

“Devletin Resmi İdeolojisi: Kemalizm”, “Siyaset ve Resmi İdeoloji”, “Medya ve Resmi İdeoloji”, “Kimlik Meselelerimiz ve Resmi İdeoloji” bölüm başlıkları altında; “Anaokulundan Post-doktaoraya ‘Milli’ Eğitim ve Resmi İdeoloji” (Atilla Yayla, Esra Elmas, Halil Berktay, Ufuk Coşkun), “Darbeler Ülkesinin Bekçileri: Ordunun Resmi İdeolojisi” (Akın Özçer, Gürcan Onat, Sevtap Yokuş), “Yargının Resmi İdeolojisi” (Mithat Sancar, Orhan Kemal Cengiz, Osman Can), “Kemalizm ve Sol Siyaset” (Chris Stephenson, Oral Çalışlar, Oya Baydar), “Kemalizm ve Sağ Siyaset” (Hamza Türkmen, Mustafa Akyol, Tanel Demirel), “Resmi İdeolojinin Halkla İlişkiler Departmanı: Türkiye’de Medya” (Ergun Babahan, Yavuz Baydar, Yıldıray Oğur), “Kürt Sorunu ve Resmi İdeoloji” (Bejan Matur katılamadı, Gülçin Avşar, Erkan Şen, Vahap Coşkun), “Sünni Müslümanlar ve Kemalizm” (Bahadır Kurban, Bilal Sambur, Ergün Yıldırım, Hilal Kaplan), “Aleviler ve Kemalizm” (Ali Kenanoğlu, Bülent Bilmez, Hasan Ali Düzgünkaya, Şenol Kaluç), “Azınlıklar ve Kemalizm” (Ali Bayramoğlu, Ayhan Aktar, Mihail Vasiliadis, Rober Koptaş) oturumları yapıldı.

Sempozyumun duyuru metninde, etkinliğin ardından Yüzleşme Derneği’nin konuyu gündemde tutmaya devam edeceğine vurgu yapılıyor ve şöyle deniyordu: “Resmi İdeolojiyle Yüzleşiyoruz adını verdiğimiz sempozyumla, konunun doğrudan gündeme gelmesini, tartışılmasını sağlayacağız. Bu tartışmanın, TBMM’nin ‘yeni anayasa’ gündemine de doğrudan etkide bulunmasını öngörmekteyiz. Türkiye’nin yeni, sivil ve demokratik bir anayasaya sahip olmasının, ancak resmi ideoloji zihniyetini aşmasıyla mümkün olabileceğine inanıyoruz. Bu yönüyle, demokratikleşmenin, gelinen nokta itibarıyla resmi ideoloji zihniyetini bütün etki ve sonuçlarıyla tartışmayı artık kaçınılmaz kıldığına inanıyor, buna öncülük edecek bir gündemin oluşmasının önemli bir adımını atmak istiyoruz.” Bu kapsamda, Yüzleşme Derneği, görsel ve işitsel olarak kayıt altına alınan etkinliği kısa süre içerisinde kitaplaştıracağını deklare etmiş bulunuyor.

Resmi ideoloji ile yüzleşmek, resmi ideoloji zihniyetinden arınmak, resmi ideoloji zihniyetini hayatın bütün alanlarına sirayet etmiş bir “düşünüş biçimi” olmaktan çıkartmak, Türkiye’nin içerisinden geçtiği sürecin en temel ve önemli özelliğidir. Bu sürecin bilinciyle hareket etmek, gereklerini yerine getirmenin gayreti içerisinde olmak ideolojik-politik tercihlerimiz hangi yönde olursa olsun, birbirimize ve ortak geleceğimize karşı omuzlamaktan kaçınamayacağımız temel bir sorumluluğumuzdur…

 

Demokrat Haber, 27.02.2012

Asker savaşa karşı

Askerlik ‘savaş mesleği’dir. Buna göre asker eğitilir ve savaşa hazır bekler.

Savaş, düşmanın durdurulması kadar imha edilmesini de gerektirir. Asker öldürmeye ve ölmeye hazırdır. Yani, belli değerlerin savunulması adına ‘gönüllü’ olunan bir ‘iş’ değil, savaşmayı iş edinen bir meslektir askerlik.

İyi de böyle bir meslekten gelen asker savaşa nasıl karşı olabilir, şayet korkak değilse ve mesleğini inkâr etmiyorsa? Askerlik kutsanmamış, ölmek ve öldürmek üstün bir erdem olarak kodlanmamışsa eğer asker de savaşa karşı çıkabilir.

Bunların sayıca çok olduğunu düşünmüyorum, ama böyle askerler de var. Bizimkileri bilmiyorum, ama bir grup Amerikalı general geçenlerde Washington Post gazetesine verdikleri tam sayfa ilanla ABD Başkanı Obama’yı savaşa karşı uyardılar.

Açıkçası ben şaşırdım buna. Savaşmayı gerektirecek bir durum ortaya çıktığı düşünüldüğünde genellikle bir yandan ‘gaz verilir’, öte yandan da askerin kahramanlıkları hikâye edilir.

Amerikalı generaller tersini yapmışlar. İran’a karşı Amerika müdahalesi için lobi yapan İsrail’in Başbakanı Netanyahu’nun Başkan Obama ile görüşeceği gün gazeteye verdikleri ilanla İran’a yönelik bir savaşa karşı Başkan Obama’yı uyarmışlar. İlana da Obama’nın yanına Netanyahu’nun fotoğrafını koyarak.

İlan metni de ders gibi. Diyorlar ki; “Sayın Başkan, ABD ordusu dünyadaki en heybetli askerî güçtür. Fakat her meydan okumanın askerî bir çözümü yoktur. Biz ya da müttefiklerimize saldırı olmadıkça, savaş son seçenek olmalıdır. Cesur askerlerimiz sizden onları zorlukla dolu yola göndermeden önce tüm diplomatik ve barışçıl seçenekleri tüketmenizi bekliyor. Nükleer silahlı bir İran’ı önlemek haklı olarak sizin önceliğiniz ve kırmızı çizginiz. Neyse ki, diplomasi henüz tükenmedi ve barışçıl çözüm hâlâ mümkün. Şu anda askerî bir harekât sadece gereksiz değil aynı zamanda hem ABD hem de İsrail için tehlikeli. Sizi İran’la savaş seçeneği baskısına direnmeniz için uyarıyoruz.”

Tamam, adamlar askerlerini yüceltiyorlar vs. ama siyasilere de ders veriyor, onların görev ve sorumluluklarını hatırlatıyorlar.

Askerlerin ‘savaşa hayır’ kampanyasına kalkışması enteresan. Her ne kadar en son Irak’ta yüz binlerce masumun ölümüne neden olan Amerikan ordusundan emekli generallerden de gelse ben böyle bir ‘savaşa hayır’ çağrısını takdire şayan buluyorum. Ayrıca her ülke ve ordu için de örneklik teşkil ediyor.

Uyardıkları başkan da, dikkat edin, Bush değil, Obama. Savaş konusuna muhtemelen kendi yönetimi altında çalışanlardan çok daha uzak birisi. Ama ‘baskılara direnin’ diyorlar, yalnız değilsiniz mesajı gönderiyorlar. Bunu, üstelik İsrail lobisine karşı yapıyorlar. Gel de takdir etme…

Savaş bir cinnet hali. Bunu savaş mağdurları kadar, savaşa katılan askerler de bilir. ‘Savaş son seçenek olmalı’ sözü bile savaşa açık kapı bıraktığı için yetersiz aslında. Ancak böyle bir tavrın askerlerden gelmesi anlamlı. ‘Tüm diplomatik ve barışçıl seçenekleri’ deneyip bitirmeden savaşa hayır diyen asker doğru bir yerde duruyor demektir; sonuçta mesleğinin gereğini yapar, ama savaşın bütün insani ve ahlaki sorumluluğunu da ‘siyasiler’in kucağına atar. Geriye siyasetin aklı, vizyonu, becerisi kalır, insanları savaşın cehenneminden korumak için…

Bütün bu sözler ne için? Amerikan ordusundan emekli bir grup generalin barışseverliğini anlatmak için değil herhalde… Savaş asıl bizim kapımızda da ondan. Bir yandan İran, öte yandan Suriye krizleri tırmanıyor… Bölgede ve dünyada bu işi Türkiye’ye ihale etmeye çalışan güçlü bir lobi var. Bunlar hem Suriye üzerinden İran’ı vurmak istiyor hem de ‘yükselen güç Türkiye’yi inişe zorlamak… İçerde ‘savaş’ı fırsat olarak görenler de yok değil. Kimi 1453 filmiyle fütuhat havasına girmiş, kimi de demokratikleşme ve yeni anayasa sürecini savaşla kesmeye göz dikmiş… Bizde askeri bırakın, toplum bile savaşa karşı değil galiba…

 

Zaman, 09.03.2012

Eğitim sistemiyle ilgili tartış-malar üzerine

Eğitim sistemiyle ilgili tartışmalar hükümetin 4+4+4 atağıyla yeni bir hız kazandı.

Siyasi partiler yanında sivil toplum kuruluşları ve özellikle TÜSİAD da meselede taraf oldu. Başbakan ile TÜSİAD başkanı arasında heyecanlı atışmalar gerçekleşti. Eğitim, bereketli bir ihtilaf konusu. Her zaman bir şekilde gündemde kalacak ve her bir taraf kendi sistem önerisinin en iyisi olduğunda daima ısrara devam edecek. Nesiller yapboz oyunundaymış gibi denek muamelesine tabi tutulacak. Yıllar böylece akıp gidecek. Bu söyleneni lütfen bir kehanette bulunma girişimi olarak görmeyin; ayrıca, bir temenniden çok tespit olarak okuyun.

Bu tespiti böylesine iddialı şekilde ortaya koymamın sebebi, eğitim sisteminin problemlerinin ona egemen olan ideoloji veya yönelim kadar onun yapısından da kaynaklandığına inanmam. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla desteklenen devlet eğitim tekelinin kendisi yerine tekelin alacağı renk sorgulandıkça, her zaman sistemden memnunluk duyan ve onu korumak isteyenler yanında hoşnutsuz olan ve yenilemeye çalışanlar da bulunacaktır. Bu yüzden, bana öyle görünüyor ki, eğitim sistemiyle ilgili tartışmalar meselenin asıl önemli yönlerini gözden kaçırmakta. Temel sorun şu: Devlet eğitimde yer almalı mı? Alacaksa, bunu hangi gerekçelerle yapmalı? Başka türlü soracak olursak, devletin eğitime müdahil olması nasıl meşrulaştırılabilir?

Bu sorulara cevap vermek için önce devletin eğitime bugünkü çapta müdahil olmasının tarihine bakmalıyız. Mecburi, merkeziyetçi ve devlet güdümlü eğitimin tarihi, günümüz insanının zannettiğinin aksine, çok eskiye gitmez; hepi topu 150 sene öncesine, 1870’lere uzanır. Ondan önce eğitim-öğretim yok muydu? Elbette vardı ve ağırlıklı olarak gönüllülüğe dayalı bir sivil toplum faaliyeti olarak yürütülmekteydi. Ulus devletin gelişmesi ve devletçiliğin yayılması eğitim-öğretimi devlete esir düşürdü. Toplumları bu esareti kabullenmeye ikna etmede en etkili faktör, devlet eğitime el atmazsa fakirlerin okuyamayacağı iddiasıydı. Ancak, asıl sebep, devlet serbest bırakırsa çocuklara yanlış değerler öğretileceği endişesiydi. Bu çerçevede, John R. Lott’un dediği gibi, eğitim devletler tarafından toplumu kontrol altında tutmanın en ucuz yolu olarak kullanıldı. Bugünkü eğitim sistemlerinin temel özelliği işte budur. Bu algıyla hesaplaşılmadıkça, yapılan şeyler, makyaj yenilemenin ötesine geçemez.

Bu çerçevede, hükümetin 4+4+4 düzenlemesini olumlu veya olumsuzlamada abartıya kaçmaya hiç gerek yok. Muhalefetin iddia ettiği gibi bu düzenleme sistemi kökten değiştiriyor filan değil. Diğer taraftan, kesintili eğitimin takviye edilmesinin gerçek bir reform veya devrim olduğu da herhalde söylenemez. Kısmî yenilemeler ve kısmî değişiklikler söz konusu. Bir şeyler yapılacaksa, eğitimde devlet tekelini kırmak zor olsa da, öğrencilerin önündeki tercih yelpazesi genişletilebilir. İktidar partisinin atağı buna hizmet edebilecek mahiyette. Eğitimde yatay ve dikey geçişlerin olabileceğince serbest olması lâzım. Buna paralel olarak, meslekî eğitime geçiş yaşı da öne çekilmek yerine ileri ertelenmeli. Ortalama insan ömrünün ve dolayısıyla toplam çalışma süresinin uzaması ve öğrencilerin yeterince olgun ve bilinçli olmadıkları bir çağlarında yaptıkları yanlış yahut sonradan değiştirmek istedikleri bir tercihin mahkûmu olmaktan kurtarılması ihtiyacı bunu gerekli kılıyor.

KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ DESTEKLENMELİ

Ataerkil kültürün kadınları hemen her alanda ikincil cins konumuna düşürdüğü bir ülkede kız çocuklarının eğitim imkânlarını daraltmamaya azamî özen gösterilmeli. Onları eve kapanmaya veya erken yaşlarda “kocaya varmaya” mecbur edecek şartlar eğitimle erozyona uğratılabilir. Kabul etmek gerekir ki, AKP hükümetleri kızları okula çekmede başarılı. Son 10 yılda kız öğrencilerin oranı yükseldi. Annelere okula gönderilen öğrenci başına sağlanan nakdî yardım, sembolik (35 TL, 45 TL) olmasına rağmen, çok etkili ve yararlı oldu. Başında bir kadının bulunduğu TÜSİAD’ın bu konuda hassasiyet göstermesi de iyi ve yerinde. Başbakan’ın TÜSİAD’a yönelik eleştirilerinin çoğu gerçekten yersiz ve gereksiz. Şüphe yok ki, TÜSİAD, bir sivil toplum kuruluşu olarak her konuda ve bu arada eğitim hakkında görüş sahibi olabilir ve onu açıklayabilir. Bunu demokrasinin olağan sonucu olarak görmek gerekir. Ne var ki, TÜSİAD’ın kızların eğitimiyle ilgili sicili gayet kötü. Başörtülü kızların üniversiteye devamı zorbaca, zalimce engellenirken TÜSİAD’dan bir itiraz, bir eleştiri geldiğini ve dernek adına kızları savunan bildiriler yayımlandığını görmedik. Kim bilir, sanıldığı gibi “burjuva”nın değil zengin sınıfının üyelerinin temsilcisi olan TÜSİAD belki bundan sonra böyle hatalar yapmaz.

Politikacıların, bürokratların ve akademisyenlerin ağzından dökülen bazı sözler de bana tuhaf görünüyor. Hep “çocuklarımız”dan söz ediyorlar, sanki hepimizin çocuklarının ebeveyniymiş gibi. İyi niyetli de olsa bu söylem kolektivist ve devlet merkezli bir bakışı yansıtıyor. Bütün çocuklar aynı değil ve çocukların ve ebeveynlerin devlet ve politika büyüklükleriyle “bilimci”lerin tahmin ve tahayyül ettiğinden daha farklı beklentileri olabilir. Dolayısıyla, monolitik bir “eğitim sistemi”ne değil belki de rekabet içinde ve farklı taleplere cevap veren çok sayıda eğitim sistemine ihtiyaç duyuyoruz. Eğitimde son sözün “eğitim bilimcilere” ait olması gerektiği ifadesi de örtülü teknokrat diktatörlüğü çağrısı. Bu zihniyet eğitimde bireylerin ve ailelerin istek ve tercihlerinin bir yerinin ve ağırlığının olması gerektiğini göz ardı ediyor. Özellikle değer eğitiminde ailelerin çocuklarını eğitim bilimcilere “eti senin kemiği benim” diyerek emanet etmesi asla söz konusu olamaz. Devlet, hangi değer sistemine dayanırsa dayansın, tek yönlü değer eğitimi yapmaktan uzak kalmalı. Böyle olması yalnızca resmi tasdikin dışında kalması mukadder değer sistemleri için değil, devletin makbul saydığı değer sistemleri için de gereklidir. Çünkü, devlet bir taraftan dışladığı değer sistemlerinin sahiplerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapar, bir taraftan da resmileştirilen değer sistemini dogmalaştırır, karikatürleştirir ve güdük bırakır. Kemalizmin fikirsel tarihi tam manasıyla bunun delili değil midir?

Eğitim meselesinde sadece devletin merkezinde olduğu daha iyi bir sistemin nasıl kurulacağı üzerinde durmamalıyız. Aynı zamanda hem bunun meşruiyetini ve ahlâkiliğini sorgulamalı hem de özgürlük, çeşitlilik ve rekabeti artıracak yollar aramalıyız.

 

Zaman, 09.03.2012

Asker savaşa karşı

0

Askerlik ‘savaş mesleği’dir. Buna göre asker eğitilir ve savaşa hazır bekler.

Savaş, düşmanın durdurulması kadar imha edilmesini de gerektirir. Asker öldürmeye ve ölmeye hazırdır. Yani, belli değerlerin savunulması adına ‘gönüllü’ olunan bir ‘iş’ değil, savaşmayı iş edinen bir meslektir askerlik.

İyi de böyle bir meslekten gelen asker savaşa nasıl karşı olabilir, şayet korkak değilse ve mesleğini inkâr etmiyorsa? Askerlik kutsanmamış, ölmek ve öldürmek üstün bir erdem olarak kodlanmamışsa eğer asker de savaşa karşı çıkabilir.

Bunların sayıca çok olduğunu düşünmüyorum, ama böyle askerler de var. Bizimkileri bilmiyorum, ama bir grup Amerikalı general geçenlerde Washington Post gazetesine verdikleri tam sayfa ilanla ABD Başkanı Obama’yı savaşa karşı uyardılar.

Açıkçası ben şaşırdım buna. Savaşmayı gerektirecek bir durum ortaya çıktığı düşünüldüğünde genellikle bir yandan ‘gaz verilir’, öte yandan da askerin kahramanlıkları hikâye edilir.

Amerikalı generaller tersini yapmışlar. İran’a karşı Amerika müdahalesi için lobi yapan İsrail’in Başbakanı Netanyahu’nun Başkan Obama ile görüşeceği gün gazeteye verdikleri ilanla İran’a yönelik bir savaşa karşı Başkan Obama’yı uyarmışlar. İlana da Obama’nın yanına Netanyahu’nun fotoğrafını koyarak.

İlan metni de ders gibi. Diyorlar ki; “Sayın Başkan, ABD ordusu dünyadaki en heybetli askerî güçtür. Fakat her meydan okumanın askerî bir çözümü yoktur. Biz ya da müttefiklerimize saldırı olmadıkça, savaş son seçenek olmalıdır. Cesur askerlerimiz sizden onları zorlukla dolu yola göndermeden önce tüm diplomatik ve barışçıl seçenekleri tüketmenizi bekliyor. Nükleer silahlı bir İran’ı önlemek haklı olarak sizin önceliğiniz ve kırmızı çizginiz. Neyse ki, diplomasi henüz tükenmedi ve barışçıl çözüm hâlâ mümkün. Şu anda askerî bir harekât sadece gereksiz değil aynı zamanda hem ABD hem de İsrail için tehlikeli. Sizi İran’la savaş seçeneği baskısına direnmeniz için uyarıyoruz.”

Tamam, adamlar askerlerini yüceltiyorlar vs. ama siyasilere de ders veriyor, onların görev ve sorumluluklarını hatırlatıyorlar.

Askerlerin ‘savaşa hayır’ kampanyasına kalkışması enteresan. Her ne kadar en son Irak’ta yüz binlerce masumun ölümüne neden olan Amerikan ordusundan emekli generallerden de gelse ben böyle bir ‘savaşa hayır’ çağrısını takdire şayan buluyorum. Ayrıca her ülke ve ordu için de örneklik teşkil ediyor.

Uyardıkları başkan da, dikkat edin, Bush değil, Obama. Savaş konusuna muhtemelen kendi yönetimi altında çalışanlardan çok daha uzak birisi. Ama ‘baskılara direnin’ diyorlar, yalnız değilsiniz mesajı gönderiyorlar. Bunu, üstelik İsrail lobisine karşı yapıyorlar. Gel de takdir etme…

Savaş bir cinnet hali. Bunu savaş mağdurları kadar, savaşa katılan askerler de bilir. ‘Savaş son seçenek olmalı’ sözü bile savaşa açık kapı bıraktığı için yetersiz aslında. Ancak böyle bir tavrın askerlerden gelmesi anlamlı. ‘Tüm diplomatik ve barışçıl seçenekleri’ deneyip bitirmeden savaşa hayır diyen asker doğru bir yerde duruyor demektir; sonuçta mesleğinin gereğini yapar, ama savaşın bütün insani ve ahlaki sorumluluğunu da ‘siyasiler’in kucağına atar. Geriye siyasetin aklı, vizyonu, becerisi kalır, insanları savaşın cehenneminden korumak için…

Bütün bu sözler ne için? Amerikan ordusundan emekli bir grup generalin barışseverliğini anlatmak için değil herhalde… Savaş asıl bizim kapımızda da ondan. Bir yandan İran, öte yandan Suriye krizleri tırmanıyor… Bölgede ve dünyada bu işi Türkiye’ye ihale etmeye çalışan güçlü bir lobi var. Bunlar hem Suriye üzerinden İran’ı vurmak istiyor hem de ‘yükselen güç Türkiye’yi inişe zorlamak… İçerde ‘savaş’ı fırsat olarak görenler de yok değil. Kimi 1453 filmiyle fütuhat havasına girmiş, kimi de demokratikleşme ve yeni anayasa sürecini savaşla kesmeye göz dikmiş… Bizde askeri bırakın, toplum bile savaşa karşı değil galiba…


Zaman, 09.03.2012

Ya aileyi ya kadını…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadına karşı şiddeti engellemeyi amaçlayan bir yasa çıkarması Meclis’in kadınlara yaptığı güzel bir jest oldu gerçekten de…

Ayrıca yasa, aile içi şiddeti engellemek için pek çok yararlı önlem de getiriyor. 

Ne var ki, Sayın Şahin’in de vurguladığı gibi, bu yasanın etkili bir biçimde uygulanabilmesi, önlemlerin hayata geçirilebilmesi için aynı zamanda ciddi bir zihniyet değişiminin yaşanması gerekiyor. 

İşte bu noktada da, yasanın ismiyle ilgili itirazlar önem kazanıyor. 

Malum, yasanın adı yapılan itirazlara rağmen değişmedi ve “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin 

Önlenmesine İlişkin Kanun” olarak kaldı. 

Şahin’in yasanın adı konusunda gösterdiği ısrarın nedeni malum; hükümet bu yasayla bir yandan aile içi şiddeti önlemeyi misyon edindiğini ortaya koyarken bir yandan da geleneksel kültürün en önemli hassasiyeti olan “aileyi koruma” misyonundan da vazgeçmediğini vurgulama ihtiyacı hissediyor. 

Peki ya bu iki misyon birbiriyle çelişiyorsa? 

Ya aile içi şiddetin sürmesinde, toplumda yaygın olan “Ne olursa olsun, aile dağılmasın” anlayışı etkili oluyorsa? 

Dolayısıyla, aile içi şiddetle mücadele çoğu zaman aileyi korumayı değil, tam tersine yıkmayı gerektiriyorsa? 

Bu yasanın başlığına hem aileyi hem de kadını koruma amacını koyunca bu çelişkiyi ortadan kaldırmış mı oluruz; yoksa yanlış bir zihniyetle uzlaşmış mı? 

Kimileri bu tartışmayı bir ayrıntı olarak görebilir. 

Ama emin olun ki, yasanın adıyla ilgili bu tartışma sadece bir başlık deyip geçilecek bir şey değil, kadını “aileyi koruma” anlayışına kurban eden yaygın bir zihniyetle uzlaşmayı ifade eden önemli bir tavizdir. 

Eğer aile içi şiddetle uzlaşmaz bir mücadele sürdürülecekse, her şeyden önce kabul etmek gerekir ki, bütün aileler korunmayı hak etmez. Tam tersine, kadını korumak için aileyi yıkmak zorunda kaldığınız haller çoğunluktadır. Aile ancak içinde yaşayan bireylerin her biri için mutsuzluk değil mutluluk üretiyorsa; baskı ve zorbalıkla değil, özgür seçimle yürüyorsa korunmayı hak eder. Zaten, aileyi korumak da devletin işi değildir. 

Yıkılmayı hak etmiş aileleri kanun zoruyla korumaya almanın sakıncalarını da çok yaşadık. Boşanmak isteyen çiftleri ille de üç yıl beklemek zorunda bırakan ya da boşanmak için iki tarafın da rızasını arayan yasalar gibi… 

Neyse ki, boşanmayı zorlaştıran bu gibi yasal düzenlemelerin çoğu artık yürürlükte değil. Ama “aileyi koruma” denen kavram hâlâ resmi devlet söyleminden çıkmış değil. Ve bu söylem bir zihniyeti yansıtıyor. 

Nedir o zihniyet? Bir kurum olarak aileyi, aile içindeki bireylerin çıkarlarından üstün tutan anlayış… 

Terk edilme korkusu olmazsa 

Koca dayağı söz konusu olduğunda, en demokratik, en şiddet karşıtı kişi ve kurumların bile evliliği koruma hedefini baş hedef haline getirdiklerini; bütün çabalarını, sorunu evliliği koruyarak çözme noktasında yoğunlaştırdıklarını görüyoruz. Bir başka deyişle bütün çabalar dayakçı kocayı bilinçlendirmeye çalışmak noktasında yoğunlaşıyor. Oysa koca zaten bilinçli olarak dövüyor. Evi mutlak hakimiyet alanı haline getirebileceğinin ve karısının bu hakimiyete karşı çıkamayacağının bilinciyle dövüyor. Hangi despot, mutlak iktidar olmaktan gönüllü olarak vazgeçmiş ki koca vazgeçsin? 

Hayır, yaygın inanışın tersine erkekler kendilerini kaybettikleri için dövmüyorlar. Bu bir göz dönme hali değil, bir hesaplılık hali. Erkek, ev dışı hayattaki bütün horlanmalarının, ezilmelerinin, yetersizliklerinden doğan bütün komplekslerinin, kendine güvensizliklerinin acısını evde kadından çıkartıyor; dışarıda kuramadığı iktidarı evde kurmanın doyumunu yaşamaya çalışıyor. Çünkü bunun için bir bedel ödemeyeceğini, kadının her zamanki gibi affedeceğini biliyor. 

Öyleyse neden yapmasın? 

İşte o yüzden ben diyorum ki, erkeği şiddete başvurmaktan caydıracak tek etkili faktör, bunun bedelini ödeyeceğini, karısını kaybedeceğini, ailesinin dağılacağını bilmesidir. Kadına “evliliğini kurtarmak uğruna sabretmesi” telkin edildikçe, hayatı bir “katlanma” olarak yaşayan fedakâr kadın geleneği sürdükçe, kadınlar çekip gitmeye cesaret edemedikçe erkek şiddeti de azalmaz. 

Daha önce de yazdığım gibi, dayağa isyan eden ve kapıyı çekip çıkan her kadın, sadece kendini kurtarmakla kalmaz, başka kadınları da bir ihtimal kurtarabilir. O terk ediş, dayakçı nice kocanın yüreğine bir korku düşürebilir: 

Ya benimki de terk ederse? 

Doğrusu ben tek çözümü bu korkunun yaratılmasında görüyorum. 

 

Bugün, 09.03.2012

‘Adalet talebimiz var’

Ömer Faruk Gergerlioğlu öncülük etti. Onunla beraber 32 kişi, adaletten yana ağırlık oluşturmak için, İslami hassasiyeti olan herkese, Hrant Dink Davası’nda daha etkin bir şekilde devreye girme çağrısı kaleme aldı.

Çağrının ana mesajı şu: “Biz bu davanın tabii tarafıyız ve yeniden, hukuka uygun, kapsamlı ve sahici bir yargılama için çalışacağız.”

***

Gelin devamını birlikte okuyalım:

“Hrant Dink’in katledilmesinin üzerinden beş yıl geçti.

Ancak aradan geçen onca yıl boyunca, bu cinayetin bütün boyutlarıyla aydınlatılması için gerekli irade oluşmadı. Varlığı herkes tarafından bilinen derin fail ortaya çıkarılmadı. İlk günden itibaren, adaletin tahakkukunu önlemeye yönelik kolektif bir bürokratik direnç sergilendi. Bu cinayetin aynı zamanda kendisini de hedef aldığı siyasi irade ise bu direnci kırmak ve adil yargılamanın gerçekleşmesini sağlamak için gereken iradeyi ortaya koyamadı. Kısacası bu cinayeti gerçekleştiren örgüt, yapı ve işleyiş ortaya çıkarılıp cezalandırılamadı, hak yerini bulmadı.

Adaletin yerini bulmasını bekleyen bizler, bu tablo karşısında derin bir hayal kırıklığı içindeyiz.

Hak söz konusu olduğunda, Müslümanlar meselenin tabiî ve zaruri tarafıdırlar.

Bir insanı haksız yere öldürenin tüm insanlığı öldürmüş gibi olduğuna inananlar, her durumda adaleti üstün tutmak ve hakikatin şahitliğini yapmakla yükümlü olanlar, bu aleni haksızlık karşısında da susamazlar ve inançları gereği müdahil olmak zorunda oldukları bir davaya kayıtsız kalamazlar.

Müslümanların adaletten yana ağırlık oluşturması ve bu davanın hukuka uygun bir şekilde sonuçlanması için ihtiyaç duyulan desteği sağlaması, adaletin tahakkuku bakımından hayati bir önem taşımaktadır.

İslami hassasiyet sahibi tüm kişi ve kuruluşları kendi davalarına sahip çıkmaya, sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye ve heba edilen beş yılın ardından, kapsamlı ve sahici bir yargılamanın gerçekleştirilmesi için her kesimden vicdan sahibi insanlarla beraber daha aktif bir şekilde çalışmaya davet ediyoruz.”

***

Kreşten üniversiteye resmi ideolojinin tornasından geçmiş insanların ülkesinde adaleti üstün tutmak, insanı ve onun hakkını milliyetçi ve devletçi önyargılara kurban etmemek, bu ülkede kimse için kolay değil.

Bu bağlamda çağrının önemi, sadece bir davanın hukuka uygun olarak sonuçlanması için anlamlı bir irade ortaya koymasından değil, İslami kesimi kendi içindeki milliyetçilik ve devletçilikle yüzleşmeye zorlamasından da geliyor.

Bu yönüyle çağrı, önemli bir tartışmaya kaynaklık edecek ve bu tartışma hayırlı olacak.

Çağrıyı desteklemek isteyenler, www.adalettalebimizvar.com adresinden metne ulaşıp imza atabilirler.

08.03.2012, Star

Bırakın toplum yargılasın

Günlerdir 28 Şubat medyasının baş aktörlerinin birbirine düşüşünü, bütün kirli çamaşırların ortaya dökülüşünü ibretle -ve itiraf edeyim ki- keyifle izliyorum.

Malum, her çöküşün ardından böyle bir ihbar-ifşaat furyası yaşanır. Bir zamanların güç dengelerine göre kurulmuş ittifaklar parçalanır, sırlar ortaya dökülür; hesaplaşmalar, suçlamalar başlar. Eski suç ortakları, batan gemiyi bir an önce terk etmek için birbirlerini ezerek öne geçmeye; yeni statükoya giden filikada kendilerine bir yer bulmaya çalışırlar. 

28 Şubat’ın 15’inci yılında karşı karşıya olduğumuz manzara bu… 

Ben kimileri gibi, bu manzaradan rahatsız olmuyorum; hesaplaşmada aşırıya kaçıldığını, insafsız davranıldığını, insanlara özeleştiri ve dönüşüm imkânı bile tanımayan bir acımasızlığın hüküm sürdüğünü düşünmüyorum. Tam tersine, medyada yeni bir dönem başlayacaksa, önce bu hesaplaşmanın en acımasız bir biçimde yapılmasının, herkesin ipliğinin pazara çıkmasının, o zor yıllarda kalemini kötüye kullananların teşhir edilmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. 

28 Şubat darbesine çanak tutanlar, darbe ortamının hazırlayıcılığını yapanlar, darbecilere lojistik destek sağlayanlar bunun hesabını vermeliler. 

Ama nerede vermeliler? 

Mesele işte bu noktada; hesaplaşmanın şiddetinde değil, nerede yapılacağı meselesinde düğümleniyor ve bence bu konuda ince bir ayrım yapmak gerekiyor. 

Eğer 28 Şubat soruşturmasında, 28 Şubat Medyası’nın kimi aktörlerinin darbecilere “boyun eğme”çizgisini aşıp, tıpkı şu anda Ergenekon davasından yargılanan kimi basın mensupları gibi doğrudan doğruya darbenin planlanması sürecinde aktif yer aldıkları, emir komuta ilişkisi içinde oldukları ortaya çıkarsa, bu unsurların yargı önüne çıkarılması kaçınılmaz hale gelebilir. Ve bu konuda kimsenin elinden bir şey gelmez. 

Ama o süreci içinden yaşayan basın mensupları olarak, hepimiz biliyoruz ki, bu çok istisnai bir durumdur. Yaygın olan durum, güçlüye boyun eğme, şantaj ve tehdit altında “grubun maddi çıkarlarını koruma”adına uzlaşma, yardım etme ve hatta işbirliği yapma durumudur. Tabii buna bir de darbenin ideolojisini benimseme -yani gönüllü asker yazılma- halini eklemek gerekir. 

Sonuç olarak, soruşturma sürecinde ortaya çıkabilecek “istisnai durumları” bir kenara bırakırsak, ilke olarak vurgulanması gereken şey, mesleğine ihanet etmiş gazetecilerin yargılanacağı yerin mahkeme salonu değil, kamuoyu vicdanı olduğudur. 

Eğer hesaplaşma mahkeme salonlarında yapılmaya kalkışılırsa, son derece tehlikeli mecralara sürüklenebilecek bir sürecin kapısı açılmış olur. Tıpkı KCK soruşturmalarında olduğu gibi, fikir ile eylem birbirine karışır. Kimin 28 Şubat darbesini şeriat tehlikesine gerçekten inandığı için desteklediğini, kimin başka hesaplar içinde olduğunu ayırt etmek mümkün olmaz. Darbenin planlamasında yer alanlarla olmuş bir darbeye destek verenler birbirinden ayrılamazsa, fikir cezalandırılmış olur. Sonuçta bu süreç bir cadı avına dönüşebilir ve demokrasimiz açısından yarardan çok zarar getirebilir. Böyle bir hatanın darbe şakşakçılarını “fikir suçlusu”, “mağdur” ve hatta “basın kahramanı” haline getirmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. 

İşte bütün bu sebeplerden, bu hesaplaşma sivil toplum içi bir mesele olarak ele alınmalıdır. Toplum, 28 Şubat basınından kendisi hesap sormalı, ceza verilecekse yine toplum vermelidir. 

Nedir bu ceza? 

Bütün kirli çamaşırlar ortaya döküldükten sonra, kimi isimlerin artık medyada kalacak yüzünün olmaması, kendiliğinden çekip gitmesi; kimisinin okur tarafından cezalandırılıp okunmaz hale gelmesi; bazılarının da böyle bir yükü taşımak istemeyen gazete sahipleri tarafından işten çıkarılmasıdır. 

Kendi adıma benim bu süreçten asıl beklentim, bundan böyle basına ayağını atan herkesin bugünleri hatırlaması, “darbe işbirlikçiliği” yapanın yanına kâr kalmayacağını, bunun bir bedeli olduğunu ve er geç ödeneceğini öğrenmesidir. 

Tıpkı bir daha darbe yapmaya cesaret edemeyen ordu gibi, bir daha darbe şakşakçılığı yapmaya cesaret edemeyen bir medyanın yaratılmasıdır. 

Bugün, 07.03.2012