Ana Sayfa Blog Sayfa 17

“Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarma…” Seçim Öncesi ve Sonrası İktisat Politikaları Üzerine

Yakın tarihimizde baş gösteren Covid 19 salgını, devamında Rusya- Ukrayna gerginliği ile birlikte, dünya genelinde girdi fiyatlarında artış trendi baş göstermiştir. Bir de bu olumsuz duruma ek olarak ülkemizde 14 Mayıs seçimleri öncesi uygulanan “düşük faiz, yüksek büyüme” tercihi neticesinde (ki şahsi görüşüm yanlış bir seçimdir) hem kur artışı ve girdi maliyet artışı hem de artan talep baskısı neticesinde yüksek enflasyonist hatta hiper enflasyonist diyebileceğimiz bir ekonomik sorun yaşanmıştır. Enflasyon, sadece bir ekonomik sorun olmanın ötesinde sosyal hayatı da olumsuz etkileyen bir süreçtir. İşte böyle bir seçim arifesi öncesi, bu yüksek enflasyonun ortaya koyduğu ekonomik ve sosyal tahribat, toplumu oluşturan bütün kesim ve sınıfların daha fazla talepkâr olmasına ve isteklerini sıralamasına yol açmıştır. Doğal olarak seçime giren bütün partiler de (iktidar/muhalefet)  oy devşirebilmek için bu taleplere kulak kabartmak zorunda kalmıştır.

İktisat biliminde, “politik konjonktür hareketleri teorisi” diye tanımlanan bir görüş vardır. Bu görüşe göre, makroekonomik politikalar siyasal iktidarlar tarafından yeniden seçilebilme endişesi ile manipüle edilmektedir. Buna göre, iktidarlar seçim öncesi, genişletici politikalar uygulayarak seçmenlerin gözünü boyamaya çalışırlar. Ancak seçimler kazanıldıktan sonra tekrar daraltıcı politikalar uygulanmaya başlanır. Kısacası bu durum seçim öncesi popülist politikaların yaygınlaşması demektir ki bu durum, Artan Kamu Harcamaları, Yüksek Borç ve  (maalesef) Ekonomik Kriz… demektir.

Örneğin ülkemizde 2000’li yıllar öncesi durum bu şekilde özetlenebilir. Her 2 yılda bir seçimler yapılır, siyasi partiler birkaç fazla oy alabilmek için akıl almaz vaatler ve politikalar ortaya koyar, popülist politikalar uygular ve sonuç yüksek kamu açığı, yüksek enflasyon, yüksek refah kaybı ve ekonomik kriz olarak karşımıza çıkmıştır. 2000’li yıllar ile birlikte Türkiye ekonomisinde, bu yanlış politikalardan vazgeçilmiş ve rasyonel politikalara yönelerek “yüksek büyüme” dönemi diye ifade edilen bir dönem gerçekleşmiştir. Bu dönemde yüksek büyümeye yol açan ana etken siyasi istikrar ve mali disiplindir. Bir anlamda, kamu kaynaklarının pervasızca popülist politikalara yönlendirilmesine son verilmiştir. Lakin bu dönem ile ilgili en temel ve haklılık payı olan eleştiri de şudur. Kamu kaynaklarının ve dış kaynakların daha etkin kullanımı söz konusu olabilir miydi? Yani kaynakların teknoloji yoğun alanlara, bilişim alt yapısına aktarılmayıp alt yapı, inşaat yatırımlarına aktarılması uzun vadede ekonomik refah düzeyi üzerindeki etkisini sınırlı ve düşük tutmuştur. Nitekim yabancı sermayenin çekilmesi, dünya likidite kıtlığının baş göstermesi bu eleştiride ciddi haklılık payı olduğunu desteklemektedir. Günümüz Türkiye’sinde kaynak yetersizliği en temel sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Hal böyle iken, iktisat politikalarına yön verenlerin belki de dikkat etmesi gereken en önemli nokta, bu kıt kaynakları doğru ve etkin kullanabilme noktasında gösterecekleri hassasiyetlerdir. Kamu kaynaklarını doğru ve etkin kullanamadığımız takdirde bu yanlış politikaların maliyetinin toplumun bireylerine yansıması kaçınılmazdır. Zira ünlü iktisatçı ve Nobel ekonomi ödülü sahibi M. Friedman’ın da belirttiği gibi, “yaşamda hiçbir şey bedava değildir ve her şeyin bir maliyeti vardır”.

M. Friedman, kamu harcamalarını ve bunun topluma yansımasını “bedava öğle yemeği yoktur” deyimi üzerinden ifade eder. Buna göre devletin sunduğu her hizmet/ harcama bir şekilde yeni vergiler konulması/mevcut vergi oranlarının artışı üzerinden veyahut para basma işlemi (emisyon) üzerinden gerçekleşir ki bu şekilde parasal genişleme enflasyonu tırmandırarak; enflasyon vergisi şeklinde yine sade vatandaşın sırtına binen bir yük olarak karşımıza çıkar. Gerek seçim öncesi gerekse seçim sonrası günümüz Türkiye ekonomisinde bu yönteme (maalesef) sıklıkla başvurulmuştur. 2022 ile 2023 yılı arasında M2 para arzı %80’ler civarında artmıştır ki bunun iktisadi anlamı, popülist politikaları desteklemek için enflasyonu tırmandırıp, bu popülist politikaların maliyetini bu politikalardan istifade edemeyen kesime enflasyon vergisi üzerinden bir külfet olarak yüklenmesidir. Yine tarihten bir örnek vermek gerekirse, 2000’li yıllar ile birlikte popülist politikaların önüne geçebilmek için, T.C. Merkez Bankasının hazineye verdiği avans uygulaması kaldırılmıştı. Bu, parasal genişlemeyi kısıtlamaya yönelik bir adımdı. Ama şimdi günümüzde bu uygulama tekrar devreye alınmıştır. Aynı şekilde, kur korumalı mevduat hesabında birikimi olanların (ki bunlar genellikle daha gelir durumu iyi olan kişiler demektir), birikimleri hazineden değil T.C. Merkez Bankası kaynaklarından karşılanacaktır ki bu da emisyon ve enflasyon demektir. Enflasyon da bir anlamda orta sınıfı, sabit kazançlıyı (memur/emekli) daha zor duruma sokar.

Diğer taraftan artan kamu finansman ihtiyacı için siyasiler bakımından en kolay gelir kapısı vergilerdir ve özelikle bu noktada karar vericiler, gelir düzeyini baz almayan vergi olan “dolaylı vergilere” başvurmaktır. Dolaylı vergiler (tüketim, KDV, ÖTV)  tahsilatı kolay ama gelir adaletini dikkate almadığı için vergi adaletini zedeleyen bir vergileme türüdür. Ülkemizde dolaylı vergiler deyince ilk akla gelen 1986’da uygulamaya konulan KDV ve 2000 sonrası uygulamaya alınan ÖTV gelebilir. Ülkemizde dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı başlarda %40’larda iken zamanla bu oran giderek artmış ve günümüzde % 70’lere kadar çıkmıştır ki bu durum, adil bir vergileme sistemi için çok da iyi bir durum olarak değerlendirilmez. Bu bir anlamda kamu hizmetlerinin maliyetinin büyük kısmının yine sabit gelirlerin üzerine yıkılması; gelir adaletsizliğinin artması demektir. Son günlerde sıklıkla yapılan vergi artışlarını da bu pencereden değerlendirmek gerekir.

Yine bu açıdan olaya yaklaşırsak, yani kamu finansman ihtiyacı olarak vergi ve vergi politikalarını kritik ettiğimizde şöyle bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Popülist politikaların bir sonucu olarak siyasilerin sıklıkla başvurduğu yöntemlerden olan “muafiyet, istisna ve vergi afları” Türkiye ekonomisindeki birçok sorunun tetikleyicisi olmaktadır. Her şeyden önce bu uygulamalar vergiden kaçırmayı ve kaçınmayı tetiklemektedir ki bu da kamu için önemli bir gelir kaybı demektir. Peki, kamu burada ortaya çıkan vergi gelir kaybını nasıl ikame eder? Tabiî ki diğer vergi kalemlerindeki (bunlar da genellikle sabit gelirlilerden işçi, memurdan alınan vergiler ve KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerdir) vergi gelirlerini artırmayı amaçlar. Doğal olarak bu şekilde bir vergilendirme politikası bir takım olumsuzlukları ortaya çıkarabilir. Örneğin artan vergi oranları ve baskısı vergi kaçakçılığını tetikleyebilir (literatürde Laffer eğrisi olarak da bilinen durum), ayrıca artan vergi oranları üreticiler ve işletmeler için ek bir maliyet demektir ki bu da fiyat artışı/ enflasyon olarak topluma yansır (son günlerde KDV artışı neticesinde iğneden ipliğe her şeyde fiyat güncellemesi yapılması gibi).

Yine ülkemiz ekonomisinde geçmişten günümüze sürekli uygulama alanı bulmuş olan bir konu vergi afları uygulamasıdır. Esas itibariyle aflar, genel olarak kurala uyan, sorumluluğunu zamanında yerine getiren doğru vatandaşı bir anlamda cezalandıran uygulamalardır. Ekonomilerde bu tür aflara sıklıkla başvurmak, vatandaşların ödevlerini yapmamasına yol açar. Vergi ve cezaları ödeyecekse ödemez, imara uygun bina yapacaksa yapmaz gibi… Yine aflar suça teşvik sağlayıcı etkilerinden dolayı suç oluşumuna dolaylı katkı sağlarlar. Vergi afları da her seçim öncesi dönemde Türkiye ekonomisinde başvurulan bir yöntem olmuştur. Ve bu uygulama neticesinde vergi tahsilatlarında ciddi kayıplar söz konusu olmuştur. Örneğin seçim sonrası başvurulan bazı ürünlerde KDV artışı, ÖTV artışı, MTV’nin ikinci kez ödenmesi ve Kurumlar vergisinin %’25 ten 30’a çıkartılması ile beklenen toplam gelirin 150 milyar TL civarında olduğu ifade edilmiştir. Oysa bu vergileri artırmak yerine daha önceden tahakkuk ettirilmiş ama hâlâ tahsil edilememiş vergi gelirleri toplanabilse yaklaşık 300 milyar TL gibi bir gelirin elde edileceği ifade edilmektedir. Zira Türkiye ekonomisinde zaman içerisinde (2011 sonrası) vergi tahsilat/tahakkuk oranı giderek bozulmuş ve bu oran % 90’lardan % 80’lere kadar düşmüştür. Bu durum da kamunun vergi gelir kaybını telafi edebilmesi için dolaylı vergi ve sabit gelirleri olan bireylere daha fazla yüklenmesine yol açmaktadır. Yine burada da bu popülist politikaların maliyeti çoğunlukla toplumun orta sınıfına yıkılmış olmaktadır.

Ayrıca kamunun bu şekilde vergi ile ekonomik yaşama fazlaca müdahalede bulunması, ekonomik özgürlüklerin kısıtlanması ve mülkiyet haklarının da zayıflaması demektir. Ekonomik özgürlük, mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ya da tüketim aşamalarında kamunun herhangi bir kısıtlayıcı ya da zorlayıcı müdahalesinin olmaması anlamına gelmektedir. M. Friedman “insanları özgür bırakmanın, iktisadî açıdan onların bireysel teşebbüs ve inisiyatiflerini harekete geçirdiğini ve milletleri iktisadî büyüme yolunda emin adımlar atmalarını sağladığını” söylüyor. Bununlar beraber, “iktisadî zenginlik ve devletten bağımsız hareket edebilmek, sivil ve siyasî özgürlüklerin de gelişmesini teşvik etmektedir. Ekonomik Özgürlük, Yatırımlar İçin Güçlü Bir Mıknatıstır. Şu an Türkiye ekonomisinin en önemli amacı, üretimi ve yatırımı teşvik edici politikalara odaklanması iken kamunun bu şekilde bir vergileme politikası ve anlayışı ile ekonomiye müdahalesi ciddi zararlar vermektedir. Ayrıca bu şekilde vergileri artırmak zaman içerisinde sadece vergi kaçakçılığı üzerinde değil, artan maliyetler neticesinde birçok işletme ve üreticinin piyasadan çekilmesine de yol açabilir. Bu da hem vergi tabanının yok olmasına (altın yumurtlayan tavuğu kesmek hikâyesi) hem de üretim ve istihdamın düşmesine yol açarak mal arzı azaldığı için fiyatların yükselmesine yol açabilir. Neticede bütün bu süreçler yine aynı şekilde toplumun orta ve alt kesiminin daha fazla olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Ülkemizde seçim öncesi ve sonrası yaşadıklarımız, ekonomideki son gelişmeler üzerine özellikle toplumun alt ve orta kesiminin ekonomik olarak daha büyük sıkıntılar yaşaması ve bu hususta daha fazla kamuoyu oluşturmaları bunun bariz bir örneğidir.

Yine kamu finansman ihtiyacı ve yöntemleri hususunda konuşulması gereken, (belki de en önemlisi ya da önceliklisi) kamu gelirlerinden ziyada kamu giderleri ve bunun kullanımı konusu olmalıdır. Sınırlı devlet anlayışını benimseyen maliye bilim insanlarına göre,  en önemli kamu geliri, vergiler ya da borçlanma değil, kamu giderlerinin sınırlandırılması ve rasyonalize edilmesidir. Yani kamunun işlevi ve boyutu üzerinden sağlanacak bir düzenleme, kamu harcamalarının daha dengeli ve daha etkin bir şekilde kullanımını doğuracaktır. Bu bağlamda bizim de ülke olarak kamu gelirlerini nasıl artırabiliriz sorusundan önce “kamu harcamalarında nasıl tasarruf sağlayabiliriz, kamu giderlerini nasıl daha etkin kullanabiliriz” sorularına cevap bulmamız daha doğru bir tercih olacaktır. Çünkü en iyi kamu gelir politikası, giderleri azaltıcı ve düzenleyici politikalardır. Bunun da yöntemi aşırı büyüyen, sürekli ekonomiye müdahale eden bir devlet anlayışından uzaklaşıp, minimal bir devlet anlayışını en kısa sürede referans alan bir yapıya dönüşmekten geçmektedir.

Sonuç olarak, “züccaciye dükkânına giren ve yerdeki bardağı kaldırmak isteyen fil misali…” kamunun ekonomiyle ilgili bir aksaklığı ortadan kaldırmak için yaptığı her müdahale (ne kadar iyi niyetli olursa olsun) maalesef daha büyük sorunların baş göstermesine yol açmaktadır. Son günlerde kamunun vatandaşın durumunu iyileştirmek için yaptığı her türlü ekonomik müdahale daha büyük sorunların baş göstermesine yol açmaktadır. Kısacası “kaş yapalım derken göz çıkarılmaktadır.”

Sağlıcakla…..

Hayatta En Hakiki Mürşit İlim midir?

0

Çok kullanılan bir söz var: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” M. Kemal’e atfedilen bu sözün aslının Hazreti Ali’ye ait olduğu da rivayet edilir. Buna göre M. Kemal bu söze sadece “en” kelimesini ekleyerek ifade edilmek istenen şeyi kuvvetlendirmiştir.

Mürşit irşat eden, aydınlatan, bilgilendiren gibi anlamlara geliyor. Mürit ise aydınlatılan, irşat edilen kişiye işaret ediyor. Mürşit bir şahıs, bir işaret, bir teori vs. olabilir. 19. Yüzyıl öncesinde bu sıfatın bilime layık görülmüş olması ihtimâli zayıf. Çünkü insanlık tarihindeki asıl çığır açıcı ve insan hayatını etkileyici bilimsel gelişmeler 19. Yüzyılda ve sonrasında vuku bulmuş. Bu dönemde bilimlerdeki ilerleme insanların gözlerini kamaştıracak kadar büyük ve muhteşem. Bu muazzam ilerleme elbette çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Örneğin bilimsel ilerlemenin çok geçmeden bütün dinleri ıskartaya çıkartacağı yolunda beklentiler içine giren veya bilimi bir çeşit pozitivizm dinine çeviren -A. Comte gibi- insanlar bile var. Zamanımızda bazı kişi ve çevrelerin dinlerini bilimsel gelişmelerle ispatlamaya çalışması da bu eğilimin farkına varılmayan bir yansıması olarak görülebilir.

Bilimin itibarı söz konusu dönemde o kadar yüksek ve bilimsel ilerleme o kadar umut vericiydi ki, fen bilimlerinde vuku bulan gelişmelerin çok geçmeden sosyal bilimlerde de tekrarlanması ve insanlığın kesin gelişme ve iyi yaşama kanunlarının keşfedilmesi bekleniyordu. Bu yüzden fen bilimlerindeki düşünme ve araştırma yöntemleri sosyal bilimler denilen alanlara taşınmaya çalışıldı. Böylece tipik pozitivist, kurucu rasyonalist teoriler ortaya çıktı. Bu bakımdan Marx’ın hikâyesi çok ilginç. Marx’ın kendi teorisine “bilimsel” sıfatını eklemesi sadece rakiplerini saf dışı bırakmak için atılmış akıllıca bir adım değil, aynı zamanda kendisinin insanlığın gelişme kanunlarını bulduğuna olan kesin inancını yansıtan bir durum. Marx’a göre, insanlık üretim problemini ebediyen çözmüştü ve artık ilgilenilmesi gereken zenginliğin nasıl dağıtılacağıydı…

İnsanların hayatta kendilerine ezelî ve ebedî hakikati gösterecek, yanılmaz bir mürşit araması muhtemelen ilk insanlardan beridir yaşanmakta olan bir vakıa. İnsanlar -en azından çoğu- kendilerini her veya çoğu konuda aydınlatacak, onlara iyinin, doğrunun, güzelin ne olduğunu gösterecek, hayatlarına anlam ve değer katacak bir mürşit peşinde koşageldi.

Bugün tarihin hayli ileri bir döneminde yaşıyoruz. Muazzam bir tecrübe birikimine sahibiz. Bu tecrübeler bize özellikle sadece inananları değil herkesi bağlayacak ve gerekirse insanlara zorla kabul ettirilecek bir mürşit arayışının hayatta tekliğe ve tekelciliğe yol açtığını ve insanlara saadet değil felaket getirdiğini gösteriyor. Bugün biliyoruz ki toplumsal varoluş bakımından hayatta en önemli şey farklılıklarımıza rağmen kurallı olarak ve barış içinde yaşamak. Bu da bir tek şeyi veya kişiyi mürşit kabul etsek bile bunun herkesi bağlayıcı olmadığını peşinen benimsemeyi gerektiriyor. Herkesin kendi yolunda gitmesine izin vermeyi icap ettiriyor. Başka bir deyişle, herkesin doğrusu, hakikati, mürşidi kendisine…
Benim görebildiğim kadarıyla hayatta ne tek ne de en hakiki mürşit var. İnsan hayatta değişik zamanlarda ve alanlarda değişik “mürşitlerin” rehberliğine muhtaç. Bu mürşit yerine göre bilim, yerine göre ahlâk, yerine göre din, yerine göre hukuk, yerine göre gelenek-görenek ve yerine göre de -söz gelimi- insanın eşi olabiliyor. Bu yüzden, hayatta en hakki mürşit arayışı ve özellikle dayatması çok problemli ve barışçıl ortak yaşayışa engel olacak bir tavır.

Kısaca, ilim hayattaki en hakiki mürşit değil!

Dünya Siyasetinde Türkiye’nin Barışa Katkısı

Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye seçim sonrasında baş döndüren diplomasi trafiğine tekrar başladı.  NATO Liderler Zirvesi’nde yapılan görüşmeleri takiben önce ilgili bakanların ardından Erdoğan’ın Körfez çıkarması, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin İstanbul’a gelmesi ve Rusya Devlet Başkanı Putin ile yapılan telefon görüşmeleri bu trafikte yerini alıyor.

Türkiye, ortaya koyduğu pro-aktif dış politika ile dünyadaki sorunları çözme konusunda merkez üssü haline geldi. Dünyadaki savaş ve pandemi sonrası devletlerin bozulan para politikaları sonucunda daha çok etkisini hissettiğimiz içe dönme, kendi sorunlarınla ilgilenme politikalarına karşı Türkiye,  her kurumu ile dünya barışına katkı sağlamaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerin ardından ilk ziyaretini KKTC’ye yapması ve oradan direkt uçuş ile Azerbaycan’a gitmesi yeni dönem dış politikasının aynı kararlılık ve daha hızla devam edeceğini gösteren ilk adım oldu. Bu hamle ile yakında belki de Azerbaycan Kuzey Kıbrıs’ı tanıyacak ve böylece yeni bir dönemin başlangıcı gerçekleşecek. Güney Kıbrıs’ın Batı’dan aldığı desteğe karşılık Kuzey Kıbrıs’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak katılması da oldukça önemli.  Böylece Türkiye, KKTC’nin de dünyada hak ettiği yeri alması ve adada iki egemen devletin olduğunu göstermek için çabalarını devam ettiriyor.  Bunun yanında savaş nedeniyle dünyada olması beklenen gıda krizine de yine Türkiye el atıyor.

Nitekim Tahıl Koridoru anlaşmasının ortaya çıkmasında mevcut düzene baktığımız zaman öncü kuvvetin Birleşmiş Milletler olması beklenirken, Türkiye savaşın en şiddetli zamanında tarafları ülkesinde buluşturarak dünya gıda krizinin çıkmasını engelledi. Geldiğimiz aşamada anlaşmanın süresi bitince Rusya’nın “şartlarımız karşılanırsa anlaşmaya döneriz” açıklamasının ardından gözler yeniden Türkiye’ye döndü.

Özellikle, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres’in “Burada Türkiye’nin çabaların takdir etmek istiyorum. Önümüzdeki süreçte amaç küresel gıda ve fiyatının istikrarını korumak olacak” ifadesi, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ise “Müttefikimiz Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in çabalarına rağmen Rusya’nın Karadeniz tahıl girişiminden çekilmesi kararını kınıyorum” açıklamaları Türkiye’nin dünya gıda krizini engelleme konusundaki önemini vurguluyor. Erdoğan da “Putin’in bu insani köprünün devamını istediğine inanıyorum. Seyahatten dönünce Putin ile görüşme yapacağım. Ağustos’ta ülkemizde görüştüğümüzde bu konuları konuşacağız” ifadeleri sorunun tekrar Türkiye’de çözüleceğini gösteriyor.

Bir diğer konu olan İsveç’in NATO’ya üye olma meselesi de açıklığa kavuştu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Türkiye’nin İsveç’in üyeliğine ilişkin protokolü yakında TBMM’ye sunacağını duyurdu.  Bu anlaşma kapsamında NATO tarihinde ilk kez Terörle Mücadele Özel Koordinatörü atayacak. Bunun yanı sıra yapılan açıklamalarda gerek AB ve İsveç gerekse de ABD’den vize serbestiyeti, Türkiye’nin AB’ye üyeliği ve F-16 satışı gibi konularda üstüne düşen görevlerin yapılması beklenecek. Türkiye burada sergilemiş olduğu tavır ile diplomasinin önünü kesmeyerek diyalogdan yana olduğunu bir kez daha gösterdi.

Son olarak Erdoğan’ın çıktığı Körfez turu Türkiye’nin dış politika perspektifinin çok geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösteriyor. Daha önceleri Batı ve Doğu eksenli dünyada Körfez ülkelerinin de artık etkili olduğunu görüyoruz. Özellikle güçlü finansal yapıları ile dünyada oluşan ekonomik krizden oldukça az etkilenmeleri de bunun göstergesi oluyor. Türkiye tarihsel bağların getirdiği avantajlar ile buradaki ülkelerle ikili ilişkileri geliştiriyor. Günün sonunda Batı Arap ülkelerine sadece para gözüyle bakarken, Türkiye ekonomik iş birlikleri sayesinde beraber kalkınmayı, gelişmeyi vaad etmesiyle öne çıkıyor.  Türkiye ayrıca Körfez’de sadece ikili ilişkiler kurmuyor, bunun yanında yaptığı ziyaretler ile ülkeler arasında  bir barış köprüsü de oluyor.

Sonuç olarak, tüm bunlarla birlikte Türkiye, dünyada barışın tesisi için var olan BM, NATO gibi kurumların güçlenmesine ve işlevsel olmasına büyük katkı sağlıyor. Bunun yanı sıra bazı ülkelerin çatışmanın ve çözümsüzlüğün taraftarı olduğu coğrafyalarda, diplomasiyi işleterek daima çözümden yana oluyor. Arap coğrafyasında da iç çatışmaların önüne geçmeyi amaçlayarak birlik ve barış odaklı olan Türkiye, dünya siyasetine önemli kazanımlar oluşturuyor. Türkiye önümüzdeki süreçte de bu girişimleri genişleterek barışın ve diplomasinin üssü olma yolunda hızla ilerleyecektir.

Yolsuzluk ve Rüşvetle Nasıl Mücadele Edilir? Haldun Barış – Doruk Arslan

0

“Kazanca düşkün kişi kendi evine sıkıntı verir, Rüşvetten nefret edense rahat yaşar./ Sahibinin gönde rüşvet bir tılsımdır. Ne yapsa başarılı olur. Kötü kişi adaleti saptırmak için Gizlice rüşvet alır./ Adaletle yöneten kral ülkesini ayakta tutar, Rüşvet alansa çökertir.”

Süleyman’ın Özdeyişleri 15-17-21-29

Yolsuzluk yetkili bir kişinin veya kurumun gerçekleştirdiği namussuz faaliyetler olarak tanımlanabilir. Yolsuzluk hukuki açıdan hem yasak olan rüşvet, paranın zimmete geçirilmesi gibi faaliyetleri içerir hem de birçok ülkede yasal sayılan ya da yasa dışı sayılmayan faaliyetleri (lüks tüketim, israf, kaynakları sorumsuzca kullanma) de içerebilir. Ne yazık ki bu fenomen farklı derecelerde dünyadaki tüm ülkelerde görülür.

Yolsuzluğun sonuçları olumsuz ve somuttur. Örneğin, devlet altyapı projeleriyle istihdam ve kalkınmayı teşvik etmeyi hedeflerken, yolsuzluktan dolayı projenin süresi ve maliyeti beklenenin üstünde olabilir. Böylece yolsuzluk refahın artışını engeller/yavaşlatır. Ayrıca, yolsuzluğun olduğu yerlerde yalan söylenir, böylece gerçekler göz ardı edilir, bu durum daha verimli insanların başarılı olmalarını önler, böyle bir ortamda üretkenlik de azalır.

Yolsuz bir ortamda ise verimlilik değil bağlantılar, yalan ve para daha önemli görülür. Böyle bir durumda insanların çalışmaları için motivasyonu da olmaz, hem bir hedefin belirlenmemiş olmasından -yani nereye gittiklerini bilmemelerinden dolayı- hem de ne yaparlarsa yapsınlar verimli olup olmadıkları önemli sayılmadığından dolayı… IMF’ye göre yolsuzluğun pek çok zararı bulunmaktadır. Örneğin yolsuzluk işyeri açmaya çalışan kişilerin, işyeri açmak için rüşvetin ödenmesi gerekiyorsa, işyeri açmaktan vazgeçmesi sonucunu doğurabilir. Böylece insanlar daha az işyeri açar, işsizlik ve dolayısıyla fakirlik da artar. Yine IMF’ye göre yolsuzluğun olduğu toplumlarda çalışanlar yeteneklerine göre bağlantılarına göre seçilirler. Bu da işgücü verimini düşürür. Yolsuzluk, fakirleşmeyi, fakirlik ise toplumda suç oranının artması gibi pek çok olumsuz olayı tetikler. Bu sarmal gittikçe artar ve toplumda kargaşa hakim olur.

Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da kısaca yolsuzluk, refahın azalmasına, toplumsal kargaşaya ve huzursuzluğa yol açar. Bu nedenle yolsuzlukların engellenmesi ve önüne geçilmesi için ağır yaptırımların yanı sıra birtakım tedbirler almak gerekmektedir.

Yolsuzlukların engellenebilmesi için yapılması gereken ilk ve en önemli husus eğitimden geçmektedir. Yetkililere ve çalışanlara rüşvet ve yolsuzluk konusunda detaylı ve süregelen eğitimler vermek gerekir. Bu eğitimlerin yolsuzluk ve rüşvete ilişkin temel bilgilerden başlayıp “hangi hediyelerin kabul edilip edilemeyeceğini” dahi içeren detaylı içeriklere sahip olması gerekmektedir.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında ikinci olarak yapılması gereken ise atamaların liyakat esaslı yapılmasıdır. Atamalarda, referans, torpil, bağlantı vd. hususlar değil, liyakat esas olmalıdır. Ne yazık ki yazılı sınavlar sonrasında gerçekleştirilen sözlü “mülakatlar” atamalarda liyakat unsurunu çokça bozmaktadır. Bu nedenle mülakatların objektif kriterler eşliğinde yapılması ve bir denetim mekanizması süzgecinden geçirilmesi önem arz etmektedir.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında üçüncü önerimiz ise yetkililerin istinasız şekilde “rotasyona” tabi olmalarıdır. Rotasyon şartları objektif ve net olmalı, istinasız şekilde uygulanmalıdır.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında dördüncü önerimiz ise açıklık, şeffaflık ve kaydedilebilirlik gibi hususların sağlanabilmesi için “dijitalleşme” süreçlerine önem vermek ve bu süreçleri hızlandırmaktır. Dijitalleşme, iş süreçlerini şeffaf ve denetlenebilir kılar. Böylece hesap verilebilirlik oranı artırılabilir.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında beşinci önerimiz ise yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için özel kanunların çıkarılması ve “bağımsız bir kuruluş” kurularak mücadeleye başlanmasıdır. (Hong Kong örneğinde olduğu gibi)

Dünya Bankası’na göre yolsuzlukla mücadele için bürokrasi azaltılmalı ve bürokratik süreçler kısaltılmalı, teknoloji gücü kullanılmalı, israflar da yolsuzluk olduğu için israf ile de mücadele edilmeli, halk bilinçlendirilmeli, yaptırımlar artırılmalı ve teknoloji kullanımı yaygınlaştırılmalıdır.

Av. Haldun Barış ve Yeminli Mütercim Doruk Arslan

Yararlanılan Kaynaklar

Duri, J. (2021) Transparency International Knowledge Hub | Knowledge Hub, Corruption in times of crisis. https://knowledgehub.transparency.org/assets/uploads/kproducts/2021-Lit-review-on-corruption-and-crises.pdf (Erişim tarihi: 02 Temmuz 2023).

Mauro, P. (1997) Economic issues no. 6 — why worry about corruption?, International Monetary Fund. https://www.imf.org/EXTERNAL/PUBS/FT/ISSUES6/INDEX.HTM (Erişim tarihi: 02 Temmuz 2023).

Hunja R. (2015) Here are 10 ways to fight corruption, https://blogs.worldbank.org/governance/here-are-10-ways-fight-corruption

14/28 Mayıs Seçimleri Nasıl Yapıldı?

Bir önceki yazıda seçimlerin elektronik ortama taşınmasının mahzurlarından bahsetmiş ve ‘tutulacak en iyi yol, seçimleri klasik usulle yapmaya devam etmek’ diye bitirmiştim. Bu yazıda ise hâlihazırda seçimlerin nasıl yapıldığını kısaca anlatacağım.

İlk turu 14 Mayıs’ta yapılan seçimlerin benim için farklı bir anlamı vardı. Daha evvel oy atıp çıktığım sandığın başını bekleyecek ve seçimlerin usulü dairesinde gerçekleşmesine nezaret edecektim. Bu, benim ilk sandık görevimdi.

Sandık mahalline bir gün önceden giderek oy verme kabinlerini kurmuş, sandığı yerleştirmiş, sandık kurulu üyelerinin oturma düzenini ayarlamıştım. Seçim sabahı saat yedide, görev yapacağım okulda idim. Partili üyelerin birbiriyle didişeceği, itiraz ve çekişmelerle dolu, uzun bir günün beni beklediğini düşünerek endişeleniyordum.

Sandık kurulu başkanı ve üyeleri yemin ederek görevine başlıyor. Yemin edildikten sonra, bina sorumlusundan imza mukabili aldığım bez torbayı herkesin huzurunda açtım. Torbadan çıkan pusula ve zarf sayısını tespit edip tutanağa geçirdik. Pusulaların arka yüzünü, zarfların ön yüzünü mühürleyip seçmen listesini kapıya astık. Oy verme saatinin gelmesini bekliyorduk artık.

Bu bir saatlik sürede birbirimizi tanıma imkânı bulduk. Ekip arkadaşlarım farklı partilere mensup oldukları halde birbirine saygı ve nezakette kusur etmeyen, dürüst ve çalışkan insanlardı. Bunu görmek beni çok rahatlattı. Seçim ikinci tura sarkarsa yine birlikte olacaktık çünkü.

Ekip arkadaşlarım dediğim, sandık kurulu üyeleri… Mevzuata göre sandık kurulu en az dört üyeden oluşuyor. Kurulun başkanı ve üyelerinden biri kamu görevlisi olmak zorunda, diğer üyeler ise parti temsilcisi.

Benim sandığımda beş parti temsilcisi (Ak Parti, CHP, MHP, İyi Parti, Vatan Partisi) vardı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi her iki turda da müşahit göndermişti. Memleket Partisi’nin ilk turda, Adalet Birlik Partisi’nin ise ikinci turda müşahidi vardı. Seçimin her aşaması, sandık kurulu üyeleriyle müşahitlerin gözü önünde cereyan etti, sandık kurulu üyelerinin her birinin imzaladığı Tutanak Defteri ile kayıt altına alındı.

Gün sonunda on nüsha olarak düzenlenen “Sandık Sonuç Tutanağı”nın her bir nüshası, sandık kurulu başkan ve üyeleri tarafından imzalandıktan sonra mühürlendi. Bu nüshalardan ikisini, sabah bina sorumlusundan aldığım torbanın içine koyup ilçe seçim kuruluna teslim etmek üzere ayırdık. Kullanılan/kullanılmayan oy pusulaları ile zarflar, tutanak defteri, seçmen imza föyü, diğer seçim malzeme ve evrakını da koyduktan sonra torbayı bağlayıp balmumuyla mühürledik. Sonuç tutanağının bir nüshasını okulun giriş kapısına astık, birer nüshasını parti temsilcilerine verdik. İki nüsha da müşahitlere kaldı. Bu sayede her parti, tutanakta yazan rakamla YSK’nın sandık bazında açıkladığı sonucu karşılaştırabilecekti.

Görev yaptığım okulda yirmi sandık, yani yirmi seçim torbası vardı. Her torbanın başını o sandığın başkanı ile partili iki üye bekliyordu (toplam üç kişi). Seçim torbalarının teslim edileceği yere polis koruması altında ve ikiye bölünerek gittik. Her gruba on sandık ve otuz sandık görevlisi düşüyordu. Kendi sandığımın partili üyeleri hem yolda, hem teslimat sırasında yanımdaydı.

Bütün bu anlattıklarım, gecenin geç saatlerine kadar süren bir koşuşturmacanın küçük bir bölümü. Söz uzamasın diye çoğu ayrıntıyı atladım, anlatmadım. Meselâ üç boğum olarak hazırlanacak seçim torbasının hangi boğumuna hangi seçim evrakı yahut malzemeleri konacak? Yönetmelikte bu bile düzenlenmiş.

Önceki yazıda da belirttiğim gibi, Türkiye’de seçimler son derece şeffaf ve nizamî şekilde yapılıyor. Geçmişte ya da bu seçimde, şu veya bu sandıkta vuku bulan münferit bazı hadiselerin hiçbirinin seçim sonucunu etkileyecek (hele ki tersine çevirecek) boyutta olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bütün bu ihtiyat ve güvenlik tedbirlerini aşarak oyların kitlevî şekilde ne çalınması ne değiştirilmesi mümkün. Buna rağmen seçim sonuçlarını şaibeli bulanlar, şayet önyargılı ve kötü niyetli değillerse, seçimlerin hangi kontrol mekanizmaları ile nasıl yapıldığını bilmiyor demektir.

Seçim sonrasında en çok dile getirilen şaibe iddialarından biri, Erdoğan’ın vatandaşlık hakkı tanıdığı sığınmacılar sayesinde bu seçimi kazandığı.

İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre yaklaşık 225 bin Suriyeli’ye vatandaşlık verilmiş*. Bunlardan sadece 125 bini reşit, yani oy kullanma hakkı var. Bu 125 bin kişinin tamamı oy kullanmış ve hepsi Erdoğan’a oy vermiş bile olsa, Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasındaki iki buçuk milyonluk oy farkını izaha yetmiyor.

Seçimlerle ilgili muhalefet cenahından gelen bir diğer önemli iddia, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki sandıklarda usulsüzlük yapıldığı yahut yapılmış olabileceği. Bu bölgeden ezici çoğunlukla YSP ve Kılıçdaroğlu’na, yani muhalefete oy çıktığı göz önünde bulundurulacak olursa bu iddianın da altının boş olduğu görülür. Hile yapanın sandıkta kaybettiği nerede görülmüş?…

Sandık başından gözlemler

1) Görev yaptığım sandıkta oy kullanan seçmenler son derece bilinçliydi. Oylarının ziyan olmaması için pusulaların arkasında ve zarfın üstünde mühür olup olmadığını dikkatle inceledi, akıllarına takılan her şeyi sordular.

2) Perinçek ve Vatan Partisi’nin bu seçimde Erdoğan’ı desteklediğini biliyorduk. İki parti arasındaki işbirliği, ulusalcı kimliğiyle tanınan Hulki Cevizoğlu’nun Ak Parti listesinden aday gösterilmesinden de anlaşılıyordu zaten. Lâkin sandık kurulunun Vatan Partili üyesi bir süre öncesine kadar Ak Parti mensubu olduğunu, sandıkta görev alabilmek için parti değiştirdiğini söyleyince yine de şaşırdım. İki parti arasındaki işbirliğinin bu tür bir hile-i şer’iyeye başvuracak kadar ilerlediğini düşünememiştim.

Âdil olmak adına belirtmeliyim ki seçimlerde görev alabilmek için parti değiştirdiğini itiraf eden bu arkadaş da dahil olmak üzere, sandık kurulunun bütün üyeleri seçimlerin usulüne uygun bir şekilde yapılması için azamî gayret sarf etti. Hepsine teşekkür ediyorum.

3) Seçimin her iki turundaki müşahitlerimiz, ‘Oy ve Ötesi Derneği’ tarafından görevlendirildiklerini söyledi. Mevzuata göre müşahitler sadece siyasî partilerce görevlendirilebildiğinden, bu engeli aşmak için muhtelif siyasî partilerle anlaşarak bu görevi o partiler adına yerine getiriyor gibi yapmışlar. Bu da, bir diğer hile-i şer’iye…

İlk turdaki müşahitlerimiz sakin ve ağırbaşlı, ikinci turdakiler asabi ve sabırsızdılar. Sık sık itiraz ettiler, birkaç kez avukat çağırdılar. Gelen avukat, CHP’liydi. Oy ve Ötesi’nin CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’yla yakın temasını bildiğimden, buna şaşırmadım. Ancak o binada CHP adına görev yaptığını söyleyen bir avukatın, sandık kurulunun CHP’li üyesi ile tek kelam etmeyip Oy ve Ötesi adına orada bulunan müşahitlerle istişarede bulunması dikkatimi çeken bir diğer husustu.

* Suriye kökenli seçmen sayısı, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel’e göre bile 215 bin. Bkz. https://www.voaturkce.com/a/secimlerde-kac-suriyeli-oy-kullanacak-istisnai-turk-vatandaslik/6947031.htm

15 Temmuz ve Sadakat Çatışması

Devlet çatısı altında görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasi otoriteye değil bağlı oldukları dini görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içinden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır.

Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün 7’nci yıldönümü. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil. Umarım bu eksiklik zaman içinde giderilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü çeşitli açılardan ele alınabilir ve değerlendirilebilir. Bu açılardan birisi de dini sadakat ve siyasi sadakat çatışması olabilir. Bu yazıda 15 Temmuz’u bu çatışma ekseninde ele almaya çalışacağız.

Birey Fikri ve Liberal Demokrasi

Liberal demokrasiler birey fikri üzerine inşa edilir. Bu anlayışa göre temel ontolojik beşeri gerçeklik, bireydir. Birey, hak ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu inşanın işaretleri siyasi ve hukuki hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Mesela, haklar bireylere ait haklar olarak anayasal teminat altına alınmıştır. Demokratik anayasalarda vazgeçilmez ve devredilemez birey hakları tek tek sayılır. Hukukun hakimiyetinin ana hedefi de bireyi hak ihlalleri karşısında korumaktır. Tabii yargıç ilkesi ve masumiyet karinesi de birey temellidir. Buna göre bireyler suç işledikleri iddia edilen anda var olan mahkemelerde yargılanırlar ve her birey suçlu olduğu ispat edilene kadar masumdur. Bireyin suçsuz olduğunu ispat etmesi değil; onun suçlu olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması esastır. Suçun şahsiliği de birey temelli bir yaklaşımdır. Buna göre bireyler fiilen işledikleri her suçtan tek tek ve tek başlarına sorumludurlar. Her birey yargılanma esnasında engellenmeksizin savunma yapma veya savunulma hakkına sahiptir. Siyasi sistemde de birey esastır. Genel şartları karşılayan her birey oy verme ve aday olma hakkına sahiptir. Vatandaşların oyları arasında soya sopa veya şahsi durumlara bağlı ayrım yapılamaz. Kısaca, liberal demokrasilerde anayasal sistem bireyi esas alan bir yapılanma gerçekleştirir.

Bununla beraber, bu, sosyolojik olarak bireyleri ailelerden başlayarak kolektif ortamlarda bulunduğu ve kolektivist gruplara üye olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Gerçekten, her birey olağan şartlarda bir anne ve bir babanın bulunduğu çekirdek ailelerde dünyaya gelir. Geleneklere bağlı olarak bu aile daha geniş bir ailenin veya aile birliklerinin içine gömülü de olabilir. Bunlar daha ziyade doğuştan gelen ve insanların kontrol gücüne sahip olmadığı kolektif aidiyetlere tekabül eder. Ancak tüm kolektif aidiyetler aynı karakterde değildir. Bazı aidiyetler doğumla alakasızdır ve kişilerin en azından bir ölçüde bilinçli bir tercihine dayanmaktadır. Bunlara sivil toplumun bir parçası gözüyle de bakabiliriz. Bu çerçevede bireylerin aile bağlarının dışında kalan dini veya seküler gruplara üye olması mümkündür.

Bu tür gruplar hemen hemen her ülkede bulunur. Bireyselleşme derecesi bazı toplumlarda diğer toplumlardakine nazaran daha fazla olabilmekle beraber bu tür aidiyetlerin sıfırlandığı, yani tamamen yok olduğu veya yok edildiği hiçbir toplum yoktur. Her toplumda bilinçli tercihe dayanan üyeliklerle dolu kolektivist gruplar vardır.

Türkiye’de Kolektivist Gruplar

Türkiye de bu çerçeveden bakıldığında, kolektivist aidiyetlerin hayli fazla olduğu ülkeler arasında yer alan bir ülke olarak görülebilir. Gerçekten, zaman zaman patlayan olaylar ülkemizde kolektivist aidiyetlerin ne kadar yaygın ve baskın olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Mesela aşiret bağları bir ortak kök anlayışına da dayanmakla beraber bir ölçüde bilinçli tercih meselesidir. Dini aidiyetler de bu kapsamda görülebilir. Ülkemizde başta tarikatlar olmak üzere dini aidiyete dayanan gruplaşmalar hayli yaygın. Bunun niye böyle olduğu bir taraftan dini anlama biçimiyle diğer taraftan dini inanç sahiplerinin yüz yüze kaldığı muamele biçimleriyle açıklanabilir. Osmanlı’dan günümüze kalan dini gruplar olduğu gibi cumhuriyet döneminde ortaya çıkan dini gruplaşmalar da vardır. Bu yazının konusu olan ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili grup da uzun bir tarihten mahrum olan, 1950’lerde doğmuş olan bir gruptur. Bu grubun ne kadar dini olduğu veya olmadığı elbette tartışılabilir. Ancak Türkiye’de doğmuş olması, mensuplarının genel olarak İslam çerçevesinde varlık göstermesi ve İslami referanslarla konuşması, bu grubun ister istemez İslami bir grup olduğunu veya o şekilde adlandırılabileceğini ve yorumlanabileceğini bize göstermektedir.

İşte bu noktada karşımıza 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede başvurulabilecek bir kavram çıkıyor: Sadakat. Veya daha doğru bir deyişle, sadakat çatışması. Dini sadakatle siyasi sadakatin çatışması ve dini sadakatin siyasi sadakati bastırması veya onun yerini alması. Sanırım 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede bu kavramlar işimize yarayabilir.

15 Temmuz sabahı

Siyasi Sadakat Versus Dini Sadakat

Kuşku yok ki dini sadakat kapsayıcı bir sadakattir. Grubun din anlayışına ve dini yorumlamasına bağlı olarak üyenin tüm hayatını kuşatabilir. Hatta bu sadakatin yapıyı totaliter bir yapılanmaya dönüştürmesi bile mümkündür. Bu durum bazı dini gruplarda gözlemlenebilmektedir. Dinin kapsayışı ve kuşatışı, ne kadar geniş yorumlanırsa grubun üyelerinin dini sadakati hayatlarının hiçbir alanını dışarda bırakmayacak bir şekilde anlaması ve yorumlaması da o derece imkan dahilindedir. Buna, kavramı zorlama pahasına da olsa bir tür “sivil totaliterizm” adı verilebilir. Bu tür gruplarda üyenin hayatı her boyutuyla ve tümüyle kontrol edilir ve grup içi emirlere mutlak itaat esastır.

Diğer taraftan, bir liberal demokraside yaşayan herkes siyasal itaat ile yükümlüdür. Bunun anlamı, demokratik usullerle göreve gelmiş iktidarların yetki alanlarında kalan işlerde tam söz sahibi olması ve insanların hoşlarına gitmese bile bu çerçevede alınan kararlara uymak zorunda olmasıdır. Bu husus bizi doğal olarak devletin yetkileri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya götürür. Ancak burada söz sahibi otoritenin genel olarak insan haklarıyla sınırlı olması ve karar alma yetkisinin esas itibarıyla insan haklarına ilişkin olmayan ve çatışan toplumsal taleplerin tezahür edeceği alanlarla ilişkili olması söz konusudur. Bu çerçevede söz gelimi Gezi olayları da bir çatışan toplumsal talepler meselesidir ve insan haklarına ilişkin olmayan bir meselede kamu otoritesinin meşru ve geçerli karar alma hakkına karşı bir isyan hareketidir.

Şimdi, hem bir dini gruba bağlı olan ve hem de aynı zamanda kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan bir kişinin durumunu düşünelim. Bu kişi kamu görevlisi olması hasebiyle kamu kararlarına uymakla ve riayet etmekle mükelleftir. Ancak, kişinin üyesi olduğu grup siyasilerin alanına ve yetki sahasına giren işlerle meşgul ise ve hatta üzerinde durduğumuz grup örneğinde olduğu gibi seçilmiş siyasi otoriteyle bir çekişme, itiş kakış, hatta savaş içindeyse ne yapacaktır? Üyesi olduğu dini gruptan gelem emirlere mi uyacaktır yoksa kamu bürokrasisi içinde nihayetinde seçilmiş otoriteye kadar uzanan hiyerarşiye sadık kalarak kendisinden amirleri tarafından istenenleri mi yapacaktır? Bu elbette kişi için karar vermesi zor bir meseledir. Burada açıkça dini sadakat ile siyasi sadakat çatışması ortaya çıkmaktadır.

Örneğimizde görüldüğü üzere grup üyeleri bu gibi durumlarda aidiyetini taşıdığı dini grubun talimatlarını yerine getirebilir. Siyasal sadakat ilkesinin yerine dini sadakati ikame edebilir. Dini sadakati siyasi sadakati bastıracak veya bir bakıma siyasi sadakati de aşacak mahiyette görebilir ve yorumlayabilir.

Bana öyle geliyor ki 15 Temmuz vakasının önemli yüzlerinden biri budur. Devlet çatısı altında, kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasi otoriteye değil bağlı oldukları dini veya dini görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içindeki hiyerarşiden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. FETÖ’cüler bunu yaparken hemen her seferinde hukuku silah, hukukçuları suikastçı, polisleri ve askerleri tetikçi olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet içinde yapılanmaları, onlara mesela PKK’dan farklı olarak muazzam imkanlar ve neredeyse sonsuz hareket kabiliyeti sağlamıştır. Kamu makamlarını, kamu otoritesini ve kamu kaynaklarını grubun hedefleri için seferber etmişlerdir. Başka bir deyişle devlet içinde devlet, iç devlet veya paralel devlet diyebileceğimiz bir yapılanma oluşturmuşlar ve kendi amaçları için bu yapılanmayı seferber etmişlerdir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu olgunun sonuçlarından yalnızca biridir.

Ne Yapılmalı?

Dini gruplar hiçbir zaman yok olmayacağına, daima var olacağına ve sivil toplumun parçası olarak kalacağına göre gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için ne yapmak gerekir? Sanırım bu her şeyden önce bir siyasi kültür meselesidir. Dini gruplara üye olan kimseler kamusal meselelerde nihai sözün halkın seçtiği hükümetlerde ve parlamentolarda olduğunu unutmamalı ve buna bağlı olarak kendi içlerinde siyasal sadakati de kapsayacak veya etkisiz hale getirecek türden sadakat geliştirmekten uzak kalmalıdır. Sadakat alanını dini hayat ile sınırlamalıdır. Üyelerine bu noktayı açıkça anlatmalı, buna uygun davranış kodları geliştirmelerini teşvik etmelidir. Diğer taraftan, devlet de sivil toplum alanlarından mümkün mertebe çekilmeli ve bu tür grupların işleyişini insan haklarını genel olarak korumak dışında tamamen serbest bırakmalıdır.

 

Başka Bir Önerisi Olan?

60 yaşımdayım. 1970’li yılların ortalarında, 8-10 yaşlarımdayken, babamla beraber kasabada bir kahvehaneye giderdik. Babam arkadaşlarının yanına otururdu. Ben de ayakta konuşmalarını dinlerdim. Bir gün, memur maaşlarından konu açıldı. Biri “hükümet maaşlara zam yapacakmış” dedi. Bir başkası da “yapsa ne olur, hükümet önce kaşıkla veriyor, sonra kepçeyle alıyor” dedi.

Aradan 50 yıl geçti ve ben bu muhabbeti dinlemediğim, bu kısır döngüyü yaşamadığım hiçbir dönem hatırlamıyorum.

Bu süreçte her seçimde muhalefet, seçilebilmek için seçmene, akla hayale gelmeyecek şeyler vaat etti. Sadece 1983 yılı seçimleri ve 2002, 2007 ve 2011 seçimleri hariç, mevcut iktidarlar da yetkiyi kaptırmamak için muhalefetin vaatlerini seçimden önce gerçekleştirdi. Seçimden sonra da doğal olarak kat be kat geri aldı.

14 Mayıs’ta bir seçim yaşadık. Seçimden önce, 11 yenilginin acısını 12. seçimde çıkartmak isteyen muhalefet, yine klasik seçim rüşvetlerine sarıldı. İktidarının sallantıda olduğunu fark eden hükümet de muhalefetin “vereceğim” dediklerini peşinen verdi. Seçim ikinci tura kalınca adayları bir başka telaş ve heyecan sardı. Önceki verdikleri vaatlerle seçimi ilk turda kazanamayınca ikinci tura daha fazlasını vereceklerini söyleyerek gittiler. Yani aslında 5 yıl sonra yaşamamız gereken bir seçini 2 hafta sonra tekrar yaşadık. Küçük bir farkla adaylardan mevcut iktidarda olanı seçimi kazandı. İlk turla ikinci tur arasında gerçekleştirmeye zaman bulamadığı vaatlerini seçimden sonra yerine getirmeye başladı. “Biz söz verdik mi sözümüzü tutarız” dedi. Çünkü 9 ay sonra yine seçim var. Peşinden de, yerine getirdiği ekonomik vaatleri karşılamak için hemen ertesi gün vergileri artırdı, ilave vergiler koydu. Yani 50 yıl önceki gibi, kaşıkla verdiğini kepçeyle almanın yolunu açtı. Olacak olan buydu, başka bir seçenek de yoktu zaten. Ama niye kızılıyor, neden şikâyet ediliyor anlamak zor. Devlet karşılıksız verdiği parayı nereden bulacaktı ki? Başka bir yolu var mıydı bunun?

Üstelik, bir önceki kesimlere (işçi, memur, emekli) verilenler bir sonraki kesim için baz oluşturdu. Şayet kesimlerden birine biraz fazla verilmişse diğeri isyan edip daha fazlasını istedi. Diğer kesim de en azından aynısını istediğini belirtti. İlk verilen kesimin aldığı diğerlerine göre az kalınca tekrar isyan bayrağını kaldırdı. Verilenler zam ve vergilerle fazlasıyla geri alınınca, yeni vergi ve zamların telafisi için yeniden ilave istendi. Her seferinde bir diğer kesim ağladı. Siyaset de zararların telafi edileceğini söyledi. Daha önümüzde bir de 2024 yılı başında yine asgari ücret ve memur zamları tarihleri var.

Bizim ülkemizde partilerin ‘vatandaşa en çok ekonomik rüşvet vereni’ makbuldür. İktidarın, ‘karşılıksız para vereni’ ayakta kalabilir. Bunu gözetmeyen partilerin seçim kazanma, yanlışlıkla kazansa bile iktidarda kalma ihtimalleri yoktur.

Peki, bu bir 50 yıl, bir 50 yıl daha böyle sürüp gidecek mi? Aynı sahneleri benim torunum da yaşayacak mı?

Bu noktadan sonra yazacaklarımı isterseniz bir “kara mizah” örneği olarak okuyabilirsiniz. Haklısınız da. Yayınlanmadan önce hiç kimseye, okuyup görüş bildirsin diye göndermiyorum. Hatta eşime bile, göremediğim hatalarımı söylesin diye okutmuyorum. Yazdıklarımın bir realitesi, rasyonalitesi, demokratikliği yok. Bunu ben de biliyorum elbet. Ama aklıma başka da bir çözüm gelmiyor.

Çözüm ne olabilir?

Türkiye, 25 yıllık seçimsiz bir dönem yaşamalı. Genel, yerel seçim ve referandum olmadan bir 25 yıl geçirmeliyiz. Bu konuda bütün partiler anlaşıp, mevcut her partinin sayısı oranında bakanla temsil edileceği kabine ve (son gerçekleşen seçim baz alınarak) başında da birinci, üçüncü ve beşinci 5 yıl Cumhur ittifakından, ikinci ve dördüncü 5 yıl Millet İttifakından (çünkü son seçimde birbirine yakın oy almış 2 adayın da bunda hakkı var) bir kişinin Cumhurbaşkanlığında ülke yönetilmeli. İlk başta yapılacak protokolde, devlete 25 yıl boyunca memur alınmayacağı, emekli olanlarla sayının azaltılacağı, maaşlara sadece enflasyon oranında yapılacak zamlardan başka hiçbir ekonomik iyileştirme yapılmayacağı, asgari ücretin ne kadar olacağına hükümetin karışmayacağı, devlet sadece engelli ve kimsesizlere yaptığı yardımdan başka hiçbir sosyal yardım yapmayacağı, devletin de deprem gibi acil ihtiyaçlar dışında hiçbir masraf yapmayacağı gibi şartlar konulmalı. 25 yıl sonraki seçimin tarihi bugünden belirlenerek, o tarihten erken hiçbir seçim yapılamayacağına dair kat’i bir madde konularak farklı bir dönem yaşamalıyız.

Yerel yönetimlerde de buna benzer bir formül uygulanabilir.

Bu 25 yıl bize, böyle karşılıksız vaatler verilmeyince devletin bütçesinin denkleştiğini, ekonominin düzeldiğini, seçmenden korkulduğu için yapılamayan birçok icraatın yapılabildiğini gösterecektir. Devletten ulüfe gör(e)meyen vatandaş da kendi geçimini temin için daha çok çalışması, yani yaşına bakmadan üretmesi gerektiğini öğrenecektir.

Okuyanların bıyık altından güldüklerini görüyorum. Ama benim aklıma gelen acı reçete bu. Yukarıda da belirttiğim gibi, yazdıklarımın bir karşılığı olmadığını biliyorum. Şayet okuduysanız bana, kendi çözüm önerilerinizi sunarsanız memnun olurum.

CHP Neden İktidar Olmaz, Olamaz? Faruk Özger

0

İktidarın değişimi için muhalefetin değişimi esastır. Türkiye’de iktidar değişimi için zaman zaman toplumsal talepler olsa da bu gerçekleşmiyor. Bunun en büyük sebebi Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlığıdır. Şu ana kadar CHP’ye hiç oy vermemiş birisi olarak aşağıdaki nedenlerden dolayı CHP’nin kendisini lağvetmesinin hem CHP’ye, hem ülkeye hem de ülke siyasetine faydası olacağı kanaatindeyim:

Cumhuriyetin kurucusu olma iddiasındaki CHP Mustafa Kemal’in sadece müspet değil menfi uygulamalarının da mirasçısıdır. Bu miras, bu yük bir partinin kaldırabileceği bir yük değildir. Kuruluş döneminde yapılan bütün hataların mirasçısı olan bir partinin iktidara gelme olasılığı sıfıra yakındır.

Tek parti ve sonrası dönemlerde de ilk dönem hatalarının devamı niteliğinde olan travmatik olaylar toplum hafızasında yer edinmiştir. CHP’nin klasik tavrı bütün bu “hataları”n her koşulda eleştirisine kapalı olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de yapılan veya başarısız kalan bütün askerî darbelerde toplum tarafından CHP’nin bir rolünün olduğu düşünülmektedir. Ve bu düşünceyi destekleyen somut deliller nedeniyle CHP’nin iktidar gücünü yeri geldiğinde illegal biçimde de olsa elinde tuttuğu ve bir şekilde muktedir olduğu görülmüştür. Tarihin herhangi bir evresinde darbenin doğrudan veya dolaylı bir aparatı/destekleyicisi olarak görülen bir partinin nihayetinde legal siyaset ile bir başarı elde etmesi imkânsıza yakındır.

CHP’nin mal varlığıyla ilgili tartışmalar süregelmektedir. CHP’nin tek parti dönemi boyunca belediyelerden, özel idareden, KİT’lerden, köy bütçelerinden çeşitli şekillerde edindiği ve sonrasında bir kısmı hazineye devredilen mal varlığı tartışma konusudur. Bunun yanında Mustafa Kemal’in maddi mirasının bir bölümünün CHP’ye bırakılmış olması da toplumun çoğunluğu tarafından ülke kaynaklarının CHP’ye aktarılması olarak okunmaktadır.

CHP’nin ülkede oluşturmak istediği insan tipolojisi de toplumun çoğunluğunun benimsediği bir tipoloji olmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren CHP’nin oluşturmak istediği “makbul elit vatandaş” kavramı toplumda kabul görmemiştir. Bu üstenci bakış büyük bir coğrafyada parti ile toplum arasında bir bariyer oluşturmuştur.

Cumhuriyetin ilanından önceki dönemde Kürt edebiyatı ile ilgili çok sayıda neşriyat olduğu, eğitim dili Kürtçe olan medreselerde yazılı Kürt edebiyatının eğitim müfredatında var olduğu, “Kürt” ve “Kürdistan” gibi kavramların resmen kullanıldığı görülmektedir. Mustafa Kemal’in cumhuriyetin kuruluş aşamasında ve sonrasında özellikle “Kürtler ve din” konularında keskin iki farklı eksende siyaset yürüttüğü bilinmektedir. Osmanlı bakiyesi olan yeni devletin inşası sürecinde laiklik ve ulus-üniter devlet kavramları merkeze oturtulmuş, bunlara engel teşkil ettiği düşünülen Kürtçe dilinin ve bu dilin yaşamını sürdürdüğü toplumsal bütün faaliyetlerin resmî olarak men edilmesi ve bu şekilde Kürtçe dilinin varlığının son bulması ve İslam dininin sembolik bir kimlik veya ritüelden öteye geçmemesi için birçok tedbir alınmıştır.  CHP tek parti iktidarı boyunca ve sonrasında yasaklamaların da ötesine geçen bu sıkıyönetim tedbirleri toplumun ekserisi ile CHP arasına kolay kolay aşılamayacak engeller inşa etmiştir. Devlet ideolojisi haline gelen Kemalizmin bir sonucu olarak çoğu zaman yasaklamanın ötesine geçen dil ve din ile ilgili bu uygulamalar bu ideolojinin etkisinin bir nebze zayıflaması ile ancak yakın zamanda kaldırılabilmiştir.

CHP’nin yönetimine talip olan kişiler genelde iktidar olmak istememiş veya istemediğine dair topluma çok güçlü mesajlar vermiştir. CHP’yi yönetmenin sağladığı nimetler ve Mustafa Kemal istismarının oluşturduğu konfor alanı CHP yöneticilerinin ülkeyi yönetme zahmetine girmemelerine neden olmuştur. Her ne kadar iktidara talip olunmasa da “herhangi bir şekilde” muktedir olmak nihai hedef olmuştur. Bunun en somut örneği 28 Şubat 1997 öncesi ve sonrasında “Atatürk ilke ve inkılapları, özelde ise laiklik” bahanesi ile CHP’nin de içinde olduğu gayri nizami bir oluşum tarafından legal siyaset araçlarının terki ile otoriter, baskıcı ve ahlâk dışı bir ortamın oluşturulmasıdır.

Tarihsel bağlamda ele aldığım bu hususlar dışında CHP’nin sıklıkla dile getirdiği “şeffaf, hesap verebilir, liyakat ve ehliyeti düstur edinmiş” bir gelecek yönetim vaadi inandırıcı değildir. Vaat edilen husus ve nitelikler şu ana kadarki CHP belediyelerinde kendilerine yer bulamamıştır. Belediyelerde genelde sadece sınırlı sayıda mezhep ve etnisiteden insan istihdama dahil edilmiş, liyakat ve ehliyet sahibi olma vasfı aranmamıştır. Ayrıca bu belediyelerin şehri imar etme ve onu bir gelecek vizyonu ışığında geliştirme yerine tali hizmetler ile vakit öldürdükleri görülmektedir.

Çok genel olarak ifade ettiğim bu hususlar neticesinde CHP’nin ülkeyi yönetme istek, kapasite ve kabiliyetinin olmadığı, CHP’nin başına kim gelirse gelsin sahip olunan konfor alanının terk edilemeyeceği açıktır. Anayasanın ruhuna işlenmiş Kemalizm ideolojisinin terki ve CHP’nin kendi kendini lağvetmesi ile sağlıklı bir demokrasinin inşasına başlanabilir.

Eğitim ve Sinema

Bir süredir sinemaları izleyip sosyal medya hesaplarımdan tanıtmaya çalışıyorum. Burada da eğitim dünyasının profesyonelleri ve öğrenciler için bir film listesi yayınlamaya çalışacağım.

Neden Sinema?

Eğitim sisteminde çok farklı yaşantılar, problemler ve bir o kadar da fırsatlar var. Bu çerçeve de  eğitim sektöründe çalışanların dikkatli, özenli sürekli gelişim içinde olmalarını zorunlu kılıyor. Eğitim dünyasındaki güncel zorlukları veya problemleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Geleneksel öğretmen anlayışının yetersiz kalması,
  2. Kozmopolit sınıflar,
  3. Bilgi ve iletişim çağının getirdikleri,
  4. Çok kültürlü eğitim ortamı,
  5. Artan sınıf disiplini problemleri,
  6. Değişen anne-baba beklentileri,
  7. Küresel rekabetin etkileri,
  8. İş dünyasının değişim hızı.

….

Yukarıda saydığımız, ya da sayamadığımız yeni  problem ve durumlar öğretmen donanımını bir kez daha gündeme getirmektedir. Öncelikle öğretmenliğin misyonu değişmiştir. Yeni misyon; “öğretim liderliği”dir. Bu durum da beraberinde öğretmen yetkinliklerinin gelişmesini zorunlu kılmaktadır… Konu hakkında uzun uzun değerlendirme yapmak mümkün ve gerekli olmakla birlikte burada bazı küçük öneriler ve bir film, belgesel listesi sunacağım. Filmler ve belgesellerin tamamını, bazıları çok kez olmak kaydıyla izledim. MEB zaman zaman öğretmenlere yönelik tavsiye film önerileri yayınlamaktadır. Benim listem, bakanlığın yayınladığından farklı bir film listesidir. Listemde 12 sinema ve 2 belgesel yer almaktadır.

Öğretmenlerin, genel olarak yüksek bir genel kültüre, sanat duyarlılığına, pratik zekâya ve hazır cevaplı olması iş başarımını arttırmaktadır.

Öneri film veya belgesel Listem Film/Belgesel, Adı, Yapıldığı Ülke ve Yılı ile Kısa konu bilgileri, benim film ile ilgili değerlendirme görüşüm  (italik karakterdeki cümleler)  ve son olarak tavsiye ettiğim izleme grubu ile liste bilgileri kategorize edilmiştir.

  1. Beyaz Sayfa, 2015-Polonya
    Film, işini kaybetmekten ve hayatını kurtarmaya çalışmaktan korktuğu için çevresindeki herkesten meslektaşlarından, öğrencilerinden, hatta onu gerçekten önemseyen insanlardan bile artan görme kaybını saklamaya karar veren bir lise tarih öğretmeninin gerçek hikâyesini ele alıyor.

Gerçek olaylara dayanan film, bir hayli başarılı bir yapım.

 Dünyanın her yerinde çocukların gençlerin iyi öğretmenlere ihtiyacı var.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler

2. Bo’nun Eğlenceli Tatili, 2015-Hollanda

Bo, zengin ebeveynlerin tek çocuğudur ve İsviçre’de özel bir okula gider.

Tatil başladığında kaçırılır ve zengin, güvenli ve gözlerden uzak dünyası alt üst olur. Bo ve Fred, fidye teslim tarihini denk getirmek için Hollanda’ya yaptıkları uzun seyahatleri sırasında garip bir arkadaşlık kurarlar.

 Herkes hayatının bir döneminde öğretmenlik yapmak durumunda kalabilir.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

3. Yedek Parçalar, 2015-ABD

Orjinal adı Spare Parts olan Yedek Parçalar filmi, yaşanmış bir hikâyeyi beyaz perdeye taşıyan oldukça başarılı bir yapım. Spare Parts, yalnızca bir film değil izleyicinin ufkunu açacak ilham kaynağı niteliğinde de bir emsal teşkil ediyor. Sean McNamara tarafından yönetilen dram ve spor türünde değerlendirilen filmin başrollerinde Carlos PenaVega, George Lopez ve Jamie Lee Curtis yer alıyor.

Film gerçek olaylara dayanıyor. Bu filmde dikkatimi çeken en önemli nokta: “Amerika fırsatlar ülkesidir”in bir efsane olmadığını görmem oldu. Buraya nasıl hangi olaydan ulaştığımı okuyucunun merakına bırakıyorum.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

4. İğne iplik, 2018-Hindistan

Mauji, babası, annesi ve eşi Mamta ile Delhi yakınlarındaki bir köyde yaşıyor. Varun, Bansal ve oğlu Prashant’a ait dikiş makineleri satan bir dükkanda çalışıyor. Her ikisinin de Mauji’ye kötü muamele etme alışkanlığı var ve ona eğlenceli maskaralıklar yaptırıyor. Prashant evlendiğinde Bansal, Mauji’yi ve tüm ailesini davet eder. Mamta, Mauji’den Bansals tarafından bir köpeği taklit etmesini istediğini görünce aşağılanmış hisseder.

Anne babamızdan dedemizden sadece boyunu posunu göz saç rengini almayız; daha pekçok niteliğin taşıyıcısı ve hayata geçiren kahramanı oluruz.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler

5. Güneşin Çocukları, 2020-İran

Film, oto tamirde çalışan bir grup sokak çocuğunun, saklı bir hazineyi bulmak için okula kaydolmalarını ve hazine avlarını takip ediyor. Yönetmenin dünyadaki 152 milyon işçi çocuğa adadığı filmde, gerçek hayatlarında da sokakta yaşayan 12 yaşındaki Ali ve çetesi hikâyeye inanılmaz bir performans ve enerji katıyor. Gerçekçi, etkili bir dram.

İran sinemasından bir başyapıt. Filmde olaylar okulda geçiyor ve öğretmenlerinin sadece çocuklara “bazı bilgileri anlatan” insanlar olmadığını görüyoruz.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler

6. The Pig, Romanya-2019

Okulda şiddet ve zorbalığa maruz kalan 13 yaşındaki bir çocuğun öyküsü. Çocuk oyuncu çok başarılı.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

7. Öğretmen, 2016-Solovakya-Çekya

Sene 1983 Bratislava İlkokuluna yeni gelen öğretmen Maria Drazdechova, tüm öğrenciler ve veliler için hayatı cehenneme çevirmiştir. Çocuklardan biri intihar girişimine kalkışınca okul müdürü, tüm velileri acil bir toplantıya çağırır. Toplantı sonunda bir imza kampanyası ile Maria Drazdechovayı okuldan attırmaya karar verirler. Ancak kadının Komünist Parti ile olan sağlam ilişkileri, hepsinin tehdit altında hissetmesine neden olacaktır.

Bazen kendimizi “nerde o eski öğretmenler” tartışmasının içinde buluruz. İşte, o eski öğretmen bu filmde …

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler

8. Şampiyon, 2016-Estonya

Estonyalı ünlü eskrimci Endel Nelis’in hayat hikayesinden filme aktarılan film, 2. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da gizli polis teşkilatından kaçmak amacıyla Leningrad’dan Estonya’ya kaçarak orada en büyük tutkusu olan eskrim sporunu çocuklara öğretmesini anlatıyor. Nelis, öğretmen olarak çalışmaya başladığı okulda bir eskrim kulübü kurar ve Rusya işgali sırasında birçoğu öksüz kalmış çocuklar için bir idol ve baba figürüne dönüşür. Film, bu yıl hem Altın Küre, hem de Oscar ödüllerinde En İyi Yabancı Film kategorisinde aday olmuştu. 

Önce öğretmen olmak zorunda kaldı, sonra öğretmen oldu ve sanırım öğretmenliğe tutku ile bağlandı. Gerçek olaylara dayanan bu filmi en az 2 kez izleyin!

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

9. Cennet, 2015-İran

Birçok ödül alan bu İran filmi özellikle etkileyici kamerasıyla dikkatimi çekti. Diğer nokta ise, İran eğitim sistemini çok iyi yansıtmış olması.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler

10. Hıçkırık, 2018-Hindistan

Naina Mathur (rani), sürekli tıkanıklık, kekemelik yaşadığı Tourette sendromunda bir hastalığı vardır. ilerde bir öğretmen olmak istemektedir ancak çevresindeki insanlar, rahatsızlığı nedeniyle başka meslek seçmeleri gerektiğini söylemektedir. Sonunda bir okulda öğretmen olarak iş bulur ancak kendini ispatlamak için birçok zorlukla karşı karşıya kalmaktadır.

Öğretmenlik bir yetenek ve tutku mesleğidir. Bu iki özellik varsa başarı vardır.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

11. Umudunu Kaybetme, 2007-ABD

The Pursuit of Happiness/Umudunu Kaybetme’de, Chris Gardner (Will Smith) iki yakasını bir araya getirmeye çalışan bir aile babasıdır. Ailesini ayakta tutmak için cesurca çabalamasına rağmen, beş yaşındaki oğlu Christopher’ın (Jaden Christopher Syre Smith) annesi (Thandie Newton) maddi zorlukların yarattığı sürekli baskı altında direncini kaybetmek üzeredir. Artık dayanamayacağını anlayınca, istemeye istemeye evi terk eder… Artık bekar bir baba olan Chris, yılmadan, bildiği tüm satış becerilerini kullanarak daha iyi kazandıran bir işin peşine düşer. Prestijli bir borsa şirketinde stajyerlik bulur ve ücret almasa da programın sonunda iş ve parlak bir gelecek elde edeceğini umarak kabul eder. Parasal güvencesi olmayan Chris ve oğlu, kısa süre sonra oturdukları daireden çıkartılırlar ve düşkünler evi, otobüs durağı, tuvalet; geceyi geçirmek için bulabildikleri her yerde kalırlar. Çektiği sıkıntılara rağmen, Chris, babalık görevini sevgi ve özenle yerine getirmeye devam eder ve oğlunun kendisine karşı duyduğu sevgi ve güveni, karşısına çıkan engelleri aşmak için kullanır.

Beni en çok etkileyen filmler arasında daima ilk sırada yer alan muhteşem bir film. Chris Gardner’in gerçek yaşam öyküsüdür. Patronu taksiye vermek için Chris’den 5 dolar isterken yüreğinizden kocaman bir parça kopuyor.

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

12. Amerikan Soygunu, 2019-ABD

Film, gerçekleşmiş bir olaydan esinlenen bir hikâyeye sahip. Dört genç adam A.B.D. tarihinin en iddialı soygun planlarından bir tanesini gerçekleştirmeye kalkışır. Ancak bu planı yaptıktan sonra kahramanlarımız, planın üzerinde zannetikleri kadar kontrolleri olmadığını fark ederler.

Bu filmi lise çağındaki gençlerle, üniversite öğrencileri ile birlikte izleyebilirsiniz. İç konuşmalar, diyaloglar harika!

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

13. Okul Yolları, Belgesel

Dizi belgesel

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

14. Dünyayı Değiştiren 5 Sayı, Belgesel

Dizi belgesel

İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler

Benim listem bu şekilde, bu filmleri bir baba, bir öğretmen olarak izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler !

Not: Filmler ile ilgili düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz mail adresim: maliilkaya@hotmail.com

 

Asgari Ücret: Doğrular ve Yanlışlar

Zamanımızda adeta kutsallık kazanmış olan ama ya anlamsız ya da iddia edildiğinin ve inanıldığının tersine çoğu insana ve toplumsal hayata zarar veren kavramlar var. Kuşku yok ki bunların en başında “sosyal adalet” yer alıyor. Sosyal adalet hemen herkes tarafından talep edilen ama tanımı yapılamayan ve kuralları belirlenemeyen bir “şey”. “Asgari ücret” de bu çerçevede görülebilir. Asgari ücret uygulamasının amacı şu yüksek enflasyon günlerinde “çalışanların enflasyona ezdirilmemesi” olarak sunuluyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise asgari ücretin temel hedefi çalışanların -yani fakirlerin- çalıştıranlara/işverenlere -yani zenginlere- ezdirilmemesi olarak ifade ediliyor.
Bununla beraber asgari ücret uygulamasının faydadan çok zararı var.
Asgari ücret her şeyden önce devletin ekonomik hayata bir tür keyfî müdahalesi olarak görülebilir. Devletin ifade edilen amacı elbette çalışanların daha yüksek bir ücret almasını sağlamaktır. Ama bu müdahale her şeyden önce işgücü arzını azaltıyor. Başka bir deyişle bazı insanların iş bulamamasına neden oluyor. Bu durumdakilerin en başında kuşku yok ki hayata yeni yeni atılmaya hazırlanan ve bu çerçevede bir mesleği öğrenmeyi gaye edinen gençler geliyor. Ailesinin yanında kalan ve bu sayede yaşama giderleri düşük olan genç ve vasıfsız işgücünü istihdam etmek asgari ücretin yüksek maliyet bindirmesi tarafından engelleniyor.
İkinci olarak asgari ücret uygulaması aslında ekonomik bir mesele olan ücreti ekonomik bir mesele olmaktan hayli uzaklaştırıyor ve esas itibarıyla sosyal görünüm kazandırılmış bir siyasî mesele hâline getiriyor. İktisat ilminden biliyoruz ki ücretler genel olarak marjinal verimliliğe göre belirlenir. Bu verimliliğin ölçümünü, hesabını ise elbette işverenler yapar. Asgari ücret bunun önünü tıkıyor.
Asgari ücret çalışanlar arasındaki nitelik ve üretkenlik farklarının gözden kaçırılmasına sebep oluyor. İnsanlar anonim süreçlerle ve kolektif pazarlık yoluyla ilerleyerek ücretlerini artırabileceklerini sanıyor. Bu toplumsal gerilimlere yol açıyor. İşçi ve işveren kesimi arasında sert sürtüşmeler ortaya çıkarabiliyor. Diğer taraftan sendikalı işçi sayısının bütün dünyada azalması ve dijitalleşen ve yapay zekanın gitgide yükseldiği bir dünyada kolektif pazarlığın çoğu zaman ve durumda anlamsız hâle gelmesi de asgari ücret düşünce ve uygulamalarının altını oyuyor.
Ortalama ücretlerin yükselmesi asgari ücretteki düzenlemeler tarafından belirlenemez. Asgari ücret bazı çalışanların ücretlerinin yükselmesini sağlayabilir. Ama bu herkesi kapsamaz. Ortalama ücretlerin artması devletin ücretlere bir alt sınır koymasıyla, işverenlere bir ücret empoze etmesiyle değil marjinal üretkenlikle ilgili bir meseledir. Bu yüzden ücretlerin yükselmesi uzun vadede üretkenliğin, verimliliğin artmasına bağlıdır.
Bir diğer sorun asgari ücret uygulamasının kazandığı gelirden memnun olmayanları vasıflarını geliştirerek daha yüksek gelir elde edecek bir duruma gelmeye çabalamak yerine devletin asgari ücreti belirlemesine gözünü diker hâle getiriyor olması. Oysa kazandığı paradan memnun olmayanların yapabileceği şeyler bellidir: İşgücüne daha fazla talep olan yerlere gitmek, işgücünü vasıflı, aranan işgücü hâline getirmeye çalışmak veya sektör-meslek değiştirmek gibi. Asgari ücret uygulaması bunların önüne büyük ölçüde bir set çekiyor.
Enflasyonist dönemlerde asgari ücret uygulaması ve ücretlerin sistematik ve sürekli olarak yükseltilmesi kaçınılmaz olarak enflasyonla mücadeleyi zorlaştırıyor. İnsanların aldığı ücretin artırılması onların daha yüksek alım gücüne sahip olması gibi bir amaç taşıyor. Ancak, yükselen enflasyon buna engel oluyor. Ücret artışının sağladığı alım gücü artan enflasyon tarafından, tabiri caizse, yeniyor. Piyasa enflasyonun düşmesi diğer faktörlere ilaveten insanların harcamalarını gözden geçirerek daha az satın almaya veya pahalı olan malları daha düşük fiyatlı olan mallarla ikame etmeye çalışmasına bağlı. Enflasyonun peşinden yapılan asgari ücret ayarlamaları fiyat artışlarına da yol açarak bir fasit enflasyon dairesi oluşmasına katkı sağlıyor.
Asgari ücret uygulaması devletin piyasadaki faktör fiyatlarına müdahalesi anlamına de geliyor. Bu yüzden müteşebbis insanlar yeni girişimlerine ilişkin hesaplarında hata yapıyorlar. Girişim gücü ve yeni teşebbüslerde başarı şansı azalıyor.
Asgari ücretin niçin istendiği gibi artırılamayacağını görmek için son artış üzerinde duralım. Devlet asgari ücreti yaklaşık yüzde 34 artırarak 11.400 lira seviyesine çıkardı. Bir yıl içinde asgari ücret yüzde 107 arttı. Muhalefet bunu beğenmedi ve asgari ücretin 15 bin lira civarında belirlenmesi gerektiğini öne sürdü. O zaman ben sorayım: Asgari ücretin faraza 50 bin lira olması niçin kimsenin aklına gelmiyor? Şüphesiz bu çağrıya imkân yetersizliği, maliyet artırması gibi çeşitli itirazlar gelecektir. Bu itirazların tamamı aşağı yukarı şimdiki asgari ücret seviyesi için de geçerlidir. Bu da gösteriyor ki asgari ücreti istediğiniz gibi artıramazsınız.
Bununla beraber, asgari ücrete yönelik bu eleştiriler büyük ölçüde buza yazılmış bir yazı veya okyanusa atılmış bir damla sayılabilir. Hiçbir şekilde dikkate alınacaklarını ve etkili olacaklarını sanmıyorum. Asgari ücretin siyasî yelpazede yer alan aktörlerin hemen hepsi tarafından savunulmaya ve hangi görüşten olursa olsun tüm iktidarlar tarafından uygulanmaya devam edeceğinden hiç şüphem yok. Meramım, sadece, doğru bildiklerimi aktarmak!