Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Seçimler Elektronik Ortama Taşınmamalı

Geçtiğimiz gün Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı, bir sonraki seçimin elektronik ortamda yapılabilmesi için hazırlıklara başlandığını söyledi. Bunun için e-devlet altyapısının kullanılması da dahil olmak üzere muhtelif seçenekler masadaymış, fakat nihaî bir karara henüz varılmamış.

Seçim sürecinde teknolojiden daha fazla yararlanmakla seçimleri elektronik ortama taşımak farklı şeyler. İlkine ne kadar taraftarsam, ikincisine o ölçüde karşıyım. E-devlet üzerinden oy kullandığımızı düşünsenize…

Vatandaşlık numaramız ve şifremizle giriş yaptığımız e-devlet hesabından verdiğimiz oy, sistemi kontrol edenler tarafından görülebilecek. Nerede kaldı gizli oy prensibi?… Gizli oy prensibinin ihlâl edilme ihtimalinin açıkça belirdiği böyle bir noktada yetkili ağızlardan dökülecek bize güvenin mesajları kimi teskin ve ikna eder ki? Şahsen beni etmez. Elektronik oy sistemini kuran ve işletenler arasında kimin kime oy verdiğini merak eden birileri mutlaka çıkar ve kâh popüler olmak kâh para kazanmak saikiyle bunu dışarı sızdırır. Sızdırılan bilginin doğruluğunu teyid ya da tekzip etme şansı olmadığından, filanca kişi filancaya oy verdi veya vermedi türünden şayialar alıp başını gider.

Peki elektronik oy sistemini kim kontrol edecek? Böylesine devâsa bir sistem ancak hükümete bağlı bir kurum tarafından kurulup işletilebileceğinden, elektronik ortamda yapılacak bir seçimde kullanılan oyların hükümet kontrolüne tâbi olacağı beklenir. En son 1946’da yaşadığımız bu rezaleti 21. yüzyılın teknik imkânlarıyla tekrar yaşatmak isteyen birileri varsa, sözüm yok.

Elektronik oylamaya geçilirse bizi bekleyen tehlike bunlarla sınırlı kalmayacak. Oy sayımı, sistemi işletenler tarafından muhtemelen tek bir tuşa basılarak yapılacak. Tuşa basma yetkisine sahip olanların açıkladığı sonucun gerçeği yansıttığından asla emin olamayız. Zira elimizde bunu kontrol etmeye yarayacak bir belge yahut veri olmayacak. Seçim sonuçları olduğu gibi, yani değiştirilip çarpıtılmadan açıklansa bile buna kimse inanmayacak ve üzerinde hep bir şaibe bulutu dolaşacak. Hâlbuki seçim sonuçlarının güvenilirliği, seçimi kimin kazandığından çok daha önemli.

Elektronik oylamanın yapılacağı e-devlet veya benzeri platformlara bilgisayar korsanları, istihbarat örgütleri ve casusluk şebekelerinin sızma ihtimali bir başka tehlike. Rusya’nın Facebook veya Tik-Tok gibi mecralar üzerinden ABD ve Türkiye’deki seçim sonuçlarını etkilediği söylentisi bile tüyleri diken diken ederken, seçimlerin elektronik ortama taşınması bu tür şayiaları çoğaltacak, seçimlere dışarıdan müdahale ihtimalini artıracak.

Bana göre asıl tehlikeyi, elektronik oylama platformunun devlet içine gömülü bürokratik yapılar tarafından ele geçirilmesi ihtimali oluşturuyor. Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak karşımıza çıkan şebeke, 15 Temmuz sonrasında KHK ile kapatılan Türkiye İletişim Başkanlığı gibi pek çok kuruma yuvalanmıştı. Aynı yapının devlet içinde gizlenmiş faal unsurları veya başkaca paralel yapılar elektronik ortamda yapılacak bir seçime kayıtsız kalmayacak ve mutlaka müdahale etmek isteyecektir.

YSK Başkanının seçimlerin elektronik ortamda yapılmasına dair önerisini, saydığım bütün bu ihtimallere açık kapı bıraktığı için yanlış ve tehlikeli buluyorum.

Esasen Türkiye, YSK’nın kurulup seçimlerin yargı denetimine alındığı 1950 yılından beri son derece temiz bir sicile sahip. Seçimler, Türkiye’nin en iyi yaptığı işlerden biri. Bütün aşamalarda klasik yöntemler ve el emeği (manuel) kullanılıyor. O kadar ki partilerin aldığı oylar bile oy sayım tutanağı adı verilen resmi belgeye çentik atılarak takip ediliyor. Mars’a koloni kuracak, Jüpiter’e çıkarma yapacak kadar ileri bir teknolojiye sahip olsak bile sandığın başına gitmeli, kâğıt pusulaya mührümüzü vurarak oy kullanmalıyız. Bütün zahmetine ve ilkelliğine mukabil en güvenilir sistem bu. Uzun süre de böyle kalmaya devam edecek görünüyor.

Anadolu Ajansı Versus Anka, Refik Yaslıkaya

0

2023 seçimleri pek çok boyutuyla tartışıldı ve tartışılmaya da devam edecek görünüyor. Bu tartışmalardan biri de seçim sonuçlarını vatandaşlara duyuran ajansların rakamları oldu.

Türkiye uzun yıllar seçimleri Anadolu Ajansı’nın verileri üzerinden izledi. Yüksek Seçim Kurulu, ıslak imzalı tutanaklar kendisine ulaştıktan sonra sonuçları sistemine girdiğinden, sonuçların belli olması zaman alıyordu. Anadolu Ajansı veriyi (sandık sonuçları) sandık başlarından, gelişen teknolojiyi de kullanarak hızlı bir şekilde almaya başlayınca bu durum değişti. Sandıklara itirazların olmadığı ya da sonuçlandırıldığı yerleşim yerleri üzerinden, seçim sonucu çok daha erken saatlerde kabaca tahmin edilebilir hale geldi.

Anadolu Ajansı’nın verileri özellikle muhalif kesimlerce sıklıkla eleştirildi. Ancak seçimler tamamlanıp YSK sonuçları ile Anadolu Ajansı verileri eşitlenince, eleştiriler de son bulmaktaydı.

Son yıllarda muhalefete yakınlığı ile bilinen bir başka ajans daha ortaya çıktı ve Türk halkı seçim sonuçlarını iki farklı ajanstan gelen veriler üzerinden öğrenmeye başladı. Aslında seçim sonuçlarını iki ajansın takip etmesi bir zenginlik olarak değerlendirilebilirdi. Ama öyle olmadı. Bu kez de iki ajanstan gelen verilerin -özellikle sonuçlar ilk açıklandığı anda- birbirinden çok farklı olması gibi bir tablo ortaya çıktı. Bu durum özellikle muhalefete yakınlığıyla bilinen televizyon kanallarınca alaycı bir cümleye de dönüştürüldü: “Anadolu Ajansı iktidar tarafını yüksekten başlatacak ve sonra düşürecek”. Üstelik bu cümleyi; muhalefet tarafını yüksek başlatıp sonra düşüren ajansın verisini kendi kanallarında yayınlarken söylediler. Belki de bundan daha ilginci, aynı kanallardaki yorumcuların, cümlelerini tamamlarken kullandıkları şu ifadeydi: “Gecenin sonunda ikisi de aynı sonuçlara gelecekler”. Sanki başka bir seçenek varmış gibi.

Bu yazı, seçim sandık sonuçlarını Türk halkına aktaran iki ajansın veri akışının tutarlılığını konu alıyor. Temel iddiası ise Anadolu Ajansı veri akışının istatistiksel olarak normal, sandıkların lokasyon ve büyüklüğüne uygun, buna karşın ANKA Ajansı veri akışının istatistik bilimine aykırı, sandıkların lokasyon ve büyüklüğüne de uyumsuz olduğudur.

Nedenlerine geçmeden önce iki önemli noktanın açıklığa kavuşturulması gerek.

  1. İki ajansın verileri de sandık başlarındaki siyasi parti temsilcilerinden geliyor. Aksi durumun düşünülmesine ekonomik olarak imkân yok. Türkiye genelinde son seçimlerde oy kullanılan sandık sayısı 191.885. Devlete ait bir kurum bile olsa, sadece seçim zamanlarında çalışacak ve tek işi sandıktaki sonucu bildirmek olan yaklaşık 200 bin kişiyi istihdam etmek büyük bir emek ve maliyet kaybı olurdu. Şüphesiz ki bu durum bir piyasa firması olan ANKA için daha çok geçerlidir. Dolayısıyla her sandıkta, sonuçları Anadolu Ajansı ve ANKA genel merkezlerine bildirmek üzere, en az iki siyasi parti temsilcisinin olduğunu varsayabiliriz. Anadolu’da özellikle kırsal yerleşimlerin olduğu bölgelerde ise, sandık başından değil ilçe seçim kurullarına gelen sonuçlar üzerinden aktarım yapıldığını tahmin edebiliriz. Ancak neticede iki ajansa ulaşan da aynı bilgilerdir. Yani, o sandıkta kullanılan geçerli oyların sayısı ile siyasi partilerin ya da adayların aldığı oyları gösteren ve sandık başkanı ile siyasi parti müşahitlerinin imzaladığı sandık sonuç tutanağında yer alan bilgiler. Ajans temsilcileri tarafından bu ıslak imzalı tutanaklar fotoğrafları çekilerek ajans merkezlerine gönderiliyor ve işlenmeye hazır veriye dönüştürülüyor. Sonrasında yapılacak tek iş, ıslak imzalı tutanaklar üzerindeki verilerin ajans veri tabanına girilmesidir.
  2. TV’lerde seçim sonuçları açıklanırken kullanılan “Açılan Sandık” ibaresi, açılan ve sonuçları netleşmiş sandıkların, toplam sandık sayısına oranını gösterir. Eğer ekranda açılan sandık kısmında yüzde 30 sayısını görüyorsanız bu 57.565 adet sandığın açıldığı anlamına gelir. Ama bu sandıklarda kullanılan oyun, toplam oyun yüzde 30’u olduğu anlamına gelmez. Başka bir deyişle, sandıkların yüzde 30’u açıldığında içinde kullanılan geçerli oy sayısı, -toplam geçerli oy sayısını 50 milyon (14 Mayıs milletvekilliği genel seçiminde 52.628.182 idi) kabul edersek- 15 milyon kişi değildir. Bundan daha azdır.

Şimdi ise yukarıdaki temel iddiamızın nedenlerini ortaya koyalım.

Aşağıdaki tabloda, 28 Mayıs (Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu) akşamı, seçim yayını yapan Halk TV tarafından ekranlara yansıtılan ANKA Ajansı ve CNN Türk kanalında ekranlara yansıtılan Anadolu Ajansı verilerinden, altı farklı zamandaki yüzdeler yer alıyor[1] [2].

Saat Açılan Sandık Yüzdesi Anadolu Ajansı ANKA
Anadolu Ajansı ANKA Erdoğan Kılıçdaroğlu Erdoğan Kılıçdaroğlu
18:15 35,8 41,0 58,00 (+) 42,00 (-) 49,14 (-) 50,86 (+)
18.30 61,4 59,5 55,26 (+) 44,74 (-) 49,01 (-) 50,99 (+)
19:00 85,4 83,9 53,15 (+) 46,85 (-) 49,99 (-) 50,01 (+)
19:03 85,4 84,8 53,15 (+) 46,85 (-) 50,00 (..) 50,00 (..)
19:14 89,8 90,5 52,72 (+) 47,28 (-) 50,77 (+) 49,23 (-)
20:08 98,1 98,0 52,12 (+) 47,88 (-) 51,94 (+) 48,06 (-)

 

Tablonun gösterdiği (iki saate yakın bir zaman dilimi içinde), Anadolu Ajansı tarafında Recep Tayyip Erdoğan’ın ritmik (düzenli) bir şekilde oylarında azalma, buna karşın Kemal Kılıçdaroğlu’nun oylarında ise bir artış olduğudur. ANKA tarafında ise sandıkların yaklaşık yüzde 85’i açılana kadar Kılıçdaroğlu yarışı önde götürürken Erdoğan hep geride kalmış durumdadır. Sandıkların yüzde 85’i açıldığında ise yüzdeler eşitlenmiştir. İşte ANKA verilerindeki radikal değişiklik de tam bu noktada başlamıştır. Sandıkların geri kalan yüzde 13’ü sisteme eklendiğinde ANKA Ajansı tarafında, Erdoğan lehine yaklaşık yüzde 4’lük bir fark oluşmuştur.

Bu durumu yüzde olarak değil, yine Halk TV ekranlara yansıtılan, alınan oy sayısı olarak değerlendirdiğimizde, durum daha açık hale gelmektedir. ANKA Ajansı verilerine göre sandıkların yüzde 85’i açılıp yüzde olarak 50-50 oranı yakalandığı an, Erdoğan 22.839.604 kişinin oyunu alırken, Kılıçdaroğlu 22.843.715 kişinin oyunu almış durumdadır. Ama geri kalan yüzde 13 sisteme eklendiğinde, Erdoğan’ın oyu 26.928.320’ye çıkarken, Kılıçdaroğlu’nun oyu 24.918.528’de kalmıştır. Başka bir deyişle, sandıkların sadece yüzde 13’ü daha sisteme eklendiğinde Erdoğan’ın oyları 4.088.716 kişi, Kılıçdaroğlu’nun oyları 2.074.813 kişi artmıştır. Arada, Erdoğan lehine yaklaşık 2 milyonluk bir fark oluşmuştur.  Örneklendirmek gerekirse; sandıkların yüzde 85’i açılana kadar her 6 oyun üçü Erdoğan’a, üçü Kılıçdaroğlu’na giderken, son yüzde 13’lük kısımda aniden 6 oyun dördü Erdoğan’a, ikisi Kılıçdaroğlu’na gitmeye başlamıştır.

İstatistiksel olarak bunun gerçekleşme ihtimali sıfıra yakındır. Sahadan gelen veri düzgün bir şekilde işlenerek yüzde 85’lik oran yakalandığında, geri kalan yüzde 13’lük kısım, önceki yüzde 85’den çok farklı biçimde dağılamaz. Ya da sapma olacaksa bile minimal düzeyde sapmalar olur. Bu şekilde radikal sapmalar olamaz. Oysa ANKA Ajansı’na göre yeni girilen yüzde 13’ü oluşturan sandık sürekli Erdoğan’a çalışmış gözükmektedir.

Bu iddiaya itiraz edilebilir ve şu söylenebilir. “Yüzde 13’ü oluşturan sandık Erdoğan’ın yüksek oy aldığı yerlerin verileridir. ANKA Ajansı’na en son onlar ulaşmış ve sisteme girilmiştir”. Ancak Türkiye genelindeki sandıkların lokasyonu ve büyüklüğü dikkate alındığında bu itirazın da bir geçerliliği olmadığı anlaşılır.

Erdoğan’ın rakibinden daha yüksek oy aldığı yerler: İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki yerleşim yerleridir. Bu yerleşim yerlerinin ortak özelliği, kırsal alanlarının fazlalığıdır. Bunun bir sonucu olarak da bir sandıkta oy veren seçmen sayısı ortalaması, ülkenin geri kalan kısımlarına göre daha düşüktür. Buna karşın diğer Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu, İstanbul, Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerde, açık ara olmasa bile rakibinin önündedir. Yine büyük nüfusa sahip sahil şeritleri, Trakya ve bu seçime özgü olarak Güneydoğu Anadolu bölgesi Kılıçdaroğlu’nun daha fazla oy aldığı yerleşim yerleridir.

Yüzde 85’lik veri girildikten sonra geriye kalan yüzde 13’lük verinin, sandıktaki seçmen sayısının fazla olduğu ya da sayım işlerinin (itirazlar vs.) uzun sürdüğü sandıklardan gelmesi gerekir.

Örneğin, Çankırı ili Ilgaz ilçesinde 11.538 seçmen 95 sandıkta oy kullanmaktadır. Ortalama sandık başına düşen seçmen sayısı 121’dir. Kaldı ki bu 95 sandığın 75 tanesi köy sandığıdır ve bu köylerde oy kullanan seçmen sayısı 50’yi bile geçmemektedir. İlave olarak köy yerinde tarlasına, bahçesine gidip çalışacak seçmen, sabahın erken saatlerinde oyunu kullanır ve işine bakar. Seçim işleri öğleyi bulmadan tamamlanır. Oysa İstanbul ili Esenler ilçesinde 315.073 seçmen vardır. Sandık sayısı ise 847’dir. Yani ortalama sandık başına 371 kişi düşmektedir.  Çankırı ili, Ilgaz ilçesi, Arpayeri köyünde kullanılan ve toplamı 50’yi geçmeyen oyu saymak da varsa itirazları sonuçlandırmak da kısa sürede tamamlanır. Ancak Esenler’de sandıklar kapandıktan saatler sonra bile sandık sonucu kesinleşmeyebilir.

Dolayısıyla sandıkların lokasyonu ve büyüklüğü dikkate alındığında Erdoğan’ın yüksek oy aldığı yerlerin ilk gelen yüzde 85’lik kısımda olması ve önde olması gerekir. Aksi durum şu anlama gelecektir. Erdoğan’ın yüksek oy aldığı bölgeler yüzde 85 içinde yer aldığı gibi, Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana gibi illerde de rakibinden daha fazla oy aldı (neredeyse 2 milyon fark oluşturacak kadar) ve onlar girildiğinde Erdoğan öne geçti. Oysa iller bazında bakıldığında, bu illerde Kılıçdaroğlu’nun önde olduğunu biliyoruz.

Yüzde 13’lük oyu sağlayabilecek sandık büyüklüğü üzerinden iddiamızı bir kez daha temellendirebiliriz. Toplam sandık sayısı 191.885 olduğuna göre sandıkların yüzde 13’ü, yaklaşık olarak 25.000 sandık demektir. Yukarıdaki rakamların gösterdiği gibi son yüzde 13’lük dilim, iki adaya toplam 6 milyon oy getirmiş. Başka bir deyişle 25 bin sandıktan 6 milyon oy çıkmış. Oyu sandığa böldüğümüzde ortalama bir sandıktan çıkan oy sayısı, yaklaşık olarak 240’tır. Bu büyüklükteki sandıklar ise ancak yukarıda sözü edilen büyük şehirlerde bulunmaktadır (Ilgaz ve Esenler örneklerini hatırlayınız) ve bu şehirlerde Kılıçdaroğlu öndedir. Yani son yüzde 13’lük dilim eklendiğinde Erdoğan lehine 2 milyon farkın ortaya çıkmasının imkânı yoktur.

Özetle söylemek gerekirse; sandıkların büyüklüğü ve lokasyonu dikkate alındığında Anadolu Ajansı’nın veri akışı istatistiksel olarak normaldir.  Sandıkta oy kullanan seçmen sayısı Türkiye ortalamasının altında yer alan ve sonuçları erken kesinleşen yerleşim yerlerinden gelen verilerle, Erdoğan’ın oyları yüksek yüzdelerle başlamakta, Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya gibi şehirlerdeki sandıklara itirazlar vs nedeniyle sonucu geciken sandıklar geldikçe, Erdoğan’ın aldığı oyun yüzde olarak oranı azalırken, Kılıçdaroğlu’nun aldığı oyun yüzde olarak oranı artmaktadır. Sonuçta bir tarafta ritmik azalma ortaya çıkarken, diğer taraf ritmik olarak artmaktadır.

Veri akışının tutarlılığının ötesine geçildiğinde, bir ajansın birkaç saat içinde sonuçların netleşeceği bir seçimde neden böyle bir yol izlediği de ayrı bir tartışma konusudur. Şüphesiz ki bu sorunun cevabını vermesi gereken ajanstır. Zaman zaman açıklama olarak “sandık başında bekleyen parti müşahitlerinin moralini bozmamak, ya da sandıkları terk etmemelerini sağlamak” gibi gerekçeler dile getirilmektedir. Ancak bu cümleler sandık müşahidi olan parti temsilcilerinin görevinin hafife alınmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Sandık müşahidi, oyların sayılması aşamasında bir taraftan kendisine yakın kanallarda seçim sonuçlarını izliyorsa, zaten görevini yapmıyor demektir. Bir siyasi parti adına bir gününü sandık başında geçiren kişilere yönelik bu cümleler, en azından onların hukuklarının ihlâli veya emeklerine saygısızlık şeklinde değerlendirilebilir.

Öte yandan daha akla yatkın bir gerekçe; seçim akşamı ANKA Ajansı verileri üzerinden program yapan kanalların, birkaç saat için bile olsa izleyiciyi kanala bağlama çabası olabilir. Anadolu Ajansı üzerinden sonuçları aktaran kanallarda, kendi adaylarını geride gören muhalif seçmenin ilgisini, en azından birkaç saatliğine bile olsa diri tutma çabasından amaç reyting üretmekse, bunun değerlendirmesini de temelsiz bir umut veya illüzyonla ekran başında tutulan seçmene bırakmak en doğrusudur.

Doç. Dr. Refik YASLIKAYA, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi

[1] YSK tarafından verilerin açıklanması 18.15 itibariyle serbest bırakıldığı için ilk satır bu zaman dilimine aittir. Tabloda yer alan veriler şu adreslerden teyit edilebilir:

ANKA verileri için:  https://www.youtube.com/watch?v=tFkSQ2J5a8U ve https://www.youtube.com/watch?v=ukm0JlSrFV0&t=25s

Anadolu Ajansı (A.A.) verileri için : https://www.youtube.com/watch?v=kjnfnON0kME

[2] (+) işareti önde olan adayı (-) işareti ise geride olan adayı gösterirken (…) işareti ise yüzdelerin eşit olduğu durumu göstermektedir.

Fiyat Kontrollerine Karşı Osmanlı Darphane Amiri Kazaz Artin

Ekonomiyi öğrenmeye başladığım ilk öğrencilik yıllarımdan beri öğrendiğim kuralları hayattan örneklerle test etmeye çalıştım. Pazarları gezdim; üreticileri, tüketicileri, satıcıları gözlemledim. Bu gözlemin en kritik aşaması da fiyatlardı. Fiyatlar nasıl oluşuyor ve karar alıcılara nasıl sinyaller gönderiyordu? Son yıllarda ise fiyat kontrollerini gözlemleme şansım oldu. Daha önce Hür Fikirler’de Fahiş Fiyat üzerine gözlemlerimi yazmıştım. Bu sefer ise kendim gözlemlemediğim, tarihten ders çıkarılacak bir örneği anlatacağım. 1829 yılında yaşanan bir hadiseyi ve kahramanını sizlere anlatacağım.

Kazaz Artin 19. yüzyılın başlarında Osmanlı Darphane Emini olmuştur. Kazaz namını ipek tüccarlığı yaptığı sırada almıştır. Bir Ermeni’dir. O dönemlerde devletin finansman ihtiyacının karşılanmasında sarraflar baş rolü oynamaktadır ve en önemli sarraflar da Ermenilerdir. Zira Ermeniler bir cemaat olarak çok güçlüdürler ve ticaret-finans alanında kuvvetli bir networke sahiptirler. Sanırım bu gerekçelerle uzun yıllar Darphane-i Amire’nin başında bulunmaları olağandır. Kazaz Artin de yetenekli bir sarraf olarak bu göreve getirilir. Finansman bulma konusunda itibarının devletten daha yüksek olduğu iddia edilir. Kazaz Artin’in bu yazıya konu olmasının sebebi ise İstanbul’da yaşanan iktisadi bir probleme getirdiği çözüm önerisidir. Osmanlı Devleti için tarih boyunca en önemli iktisadi problem kıtlıklar olmuştur ve 1829 yılında da bir örneği yaşanmaktadır.

Bilindiği üzere tarih boyunca İstanbul’un iaşe ihtiyacı deniz yoluyla hinterlandındaki şehirlerden sağlanmaktadır. Rus savaşından sonra deniz yolları Rusya tarafından ablukaya alınır ve erzak tedariki aksamaya başlar. Bu durum koca devletin başkentinde açlık tehlikesi yaratır. O tarihlerde fırıncılara haftada 40.000 kile tahıl verilir. Deniz yolları kapanınca ambarlarda ne kadar varsa, çürümüş tahıllar bile fırınlara dağıtılır. Halk, çürümüş tahılla yapılan ekmeğe bile hücum etmeye başlar ve kıtlık kapıdadır. Devlet yöneticilerinin aklına gelen ilk şey, “talebi nasıl azaltabiliriz” sorusu olur. Böylece her milletten halkın doğdukları şehirlere gönderilmesi kararı alınır. İstanbul’un nüfusu azaltılarak kıtlık sorununun üstesinden gelineceği düşünülür. Bu yöntemin yanlış olduğunu ilk farkeden darphane emini Kazaz Artin olur. Kentin boşalması, özellikle esnafın ve tüccarın da gitmesiyle kenti büsbütün fakirleştirecektir.

Artin’e göre karar alıcıların bu probleme karşı sordukları soru yanlıştır. “Talebi nasıl azaltabiliriz” değil, “Arzı nasıl arttırabiliriz” üzerine düşünür. Bulduğu çözüm narh fiyatlarının kaldırılmasıdır. Özellikle gıda maddelerinde uzun yıllardan beri fiyatlar bölgesel kadılar tarafından belirlenmektedir. Bu fiyat kontrollerine uymamanın cezai yaptırımları vardır. Kazaz Artin herkesin istediği ürünü, istediği fiyata satabilmesine izin verilmesini padişah II. Mahmud’tan ister. Bu fikrini zor da olsa kabul ettirir ve bir süre sonra gizlenen mallar ortaya çıkar ve her taraftan İstanbul’a tahıl ve mallar gelmeye başlar. Halk da fiyatlara göre pozisyon alır. Böylece kısa zamanda kıtlık sona erer. Bunun üzerine Padişah II. Mahmud’un “ekmeğim sana helal olsun” sözüyle kendisini takdir ettiğini kaynaklardan öğreniyoruz.

Sonuç olarak Kazaz Artin bu çözümü bir kitapta okumuş veya bir okulda öğrenmiş değildir. Kendisi ticaret ve sarraflıktan geldiği için piyasaları uzun yıllar gözlemlemiş ve fiyat sinyallerini gerçek hayatın içinde öğrenmiştir. Konut kiraları dahil olmak üzere fiyatlara müdahale etmenin beklenmeyen sonuçlarının daha ağır olacağına işaret eden tarihte bunun gibi yüzlerce örnek de tesirli olmuyorsa piyasalara dikkatli bakmak yeterli olacaktır.

 

Millet İttifakı Özerklik Getirebilir miydi? Refik Yaslıkaya

Hepimizin defalarca duyduğu ve izlediği gibi, CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, seçim öncesi söylemlerinde de yer alan bir vaadi, seçim sürecinde de kullanmaya devam etti.

Söylem şu cümleyle hafızalara kazındı: “Biz iktidar olduğumuzda Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı getireceğiz.”

Yine hepimizin fark ettiği gibi Cumhur İttifakı da bu söylemi tabiri caizse tepe tepe kullandı. “Bakın belediyelere özerklik vereceklermiş”; “bunlar iktidar olduğunda ülke bölünür” temalı karşı açıklamalar, hem yazılı ve görsel, hem de sosyal medyada bolca kullanıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimine kendi adayıyla katılmayan HDP’nin Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayına vermiş olduğu destek, yukarıdaki cümleyle birleştirilince iktidarın elindeki koz da güçlenmiş oldu.

Şimdi propaganda argümanlarının en önemlilerinden olan özerklik söylemine daha yakından bakalım ve söz konusu cümlenin en az kaç açıdan yanlış olduğunu görelim.

  1. Öncelikle cümlede yüklem olarak kullanılan “getirme” sözcüğünün başlı başına bir tuhaflık olduğunu belirterek başlayalım. Çünkü uluslararası toplumun kabul ettiği bir anlaşma, sözleşme ya da belgeyi iç hukuk normu haline getirmek isterseniz yapacağınız şey gayet basittir. Önce parlamentonuzdan anlaşma, sözleşme ya da belgenin kabul edildiğine dair bir yasa çıkartır, sonra da gerekiyorsa konuyla ilgili mevzuatınızda bu kabul ettiğiniz hükümlere yer verirsiniz. Örneğin Özerklik Şartı’nı kabul etmişseniz, konu yerel yönetimlerle ilgili olduğu için, yerel yönetimlerle ilgili kanunlarınızda (Belediye Kanunu, Büyükşehir Belediye Kanunu, İl Özel İdaresi Kanunu, Köy Kanunu ve bu idarelerin gelirlerine ilişkin kanunlar) şartın hükümlerine yer verirsiniz. Ama diyelim ki daha kabul etmediniz, ama kabul etmeyi düşünüyorsunuz, bu durumda kullanacağınız yüklem “kabul edeceğiz” olabilir; “uygulayacağız” olabilir; “uyacağız” olabilir. Ama “getireceğiz” olamaz.
  2. TBMM milletvekili dağılımında, değil salt çoğunluğu, tamamını bile elde etmiş, hatta üstüne Cumhurbaşkanlığı makamını kazanmış olsanız bile Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı getiremezsiniz.

 Çünkü getirilmiş şey bir kez daha getirilemez.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Avrupa Konseyi’nce 1985 yılında imzaya açılmış, 1988 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı 21 Kasım 1988 tarihinde imzalamış ve 1991 yılında 3723 sayılı kanunla (Kanunun tam adı: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’dur) onaylamıştır. Hatta o günkü hükümet sisteminin (parlamenter sistem) işleyiş biçiminin gereği olarak, 06.08.1992 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden onaylanmıştır.

Sözün özü, Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun diliyle söyleyecek olursak: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı zaten “getirilmiştir”.

  1. Özerklik Şartı Türkiye tarafından kabul edilirken bazı maddelerine çekince konulmuştur. Ancak çekince konulan maddelerin büyük bir kısmı; 2004 ve 2005 yıllarında Ak Parti iktidarlarınca çıkarılan yerel yönetim yasalarıyla mevzuat hükmü haline getirilmiştir. Başka bir deyişle konulan çekinceler de facto olarak kaldırılmıştır.
  2. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın “Özerklik Kapsamı” başlığını taşıyan 4. Maddesinin 1, 2, 3 ve 4. fıkraları kabul edilirken 5. fıkrasına çekince konulmuştur. Kabul edilen fıkralar içindeki 2 numaralı fıkra şu şekildedir: “Yerel Yönetimler, kanun tarafından belirlenen sınırlar içerisinde, yetki alanlarının dışında bırakılmış olmayan veya başka herhangi bir makamın görevlendirilmemiş olduğu tüm konularda faaliyette bulunmak açısından tam takdir hakkına sahip olacaklardır”. Yerel yönetimler literatüründe bu cümle “genel yetki” ilkesi olarak da tanımlanmaktadır.

Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın söz konusu hükmüne, 2005 yılında çıkarılan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun, belediyenin görevlerini düzenleyen 14. Maddesinde yer verilmiştir. Maddede tam olarak şu cümleler kullanılarak Özerklik Şartı’nın sözü edilen fıkrası mevzuat hükmü haline dönüştürülmüştür: “Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahalli müşterek nitelikteki diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır”.

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 24.01.2007 tarih ve E.2005/95 Esas sayılı kararıyla hüküm iptal edilmiştir. Hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine dava açanlar dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer yanında Samsun Milletvekili Haluk Koç, Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 112 Milletvekilidir.

Özetleyecek olursak; bugün Sayın Kılıçdaroğlu tarafından “getirileceği” ifade edilen Özerklik Şartı, 1991 yılından beri “getirilmiş” durumdadır. Üstelik çekince bile konulmamış maddelerinden bir tanesi, 2005 yılında Belediye Kanunu’na konulduğunda, maddeyi iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne başvuran yine CHP olmuştur.

  1. Özerklik şartı bir ülkeyi federasyona ya da bölgelere bölmeye zorlayan bir belge değildir. Yerel yönetimlerin “kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânını” genişletme çabasında olan bir metindir.

Bunun yolu da ilk olarak “eşit ve genel oya dayanan gizli seçim sistemine göre serbestçe seçilmiş üyelerden oluşan ve kendilerine karşı sorumlu yürütme organlarına sahip olabilen meclislere” sahip olabilmektir. Türkiye’de Belediye Meclisleri, İl Genel Meclisleri ve Köy İhtiyar Heyetleri yerel seçimlerle oluşmaktadır.

Özerkliğin ikinci önemli özelliği örgütlenebilme özgürlüğüdür. Türkiye’de Belediyeler 5393 sayılı Kanun’un 48, Özel İdareler 5302 sayılı Kanun’un 35. Maddesine göre meclis kararlarıyla ihtiyaca göre birimler oluşturma hak ve yetkisine sahiptir.

Özerkliğin üçüncü özelliği mahallî müşterek nitelikli hizmetleri üretirken yeterli malî kaynaklara sahip olmaktır. Türkiye’de 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun yanında, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu ile yerel yönetimlere malî kaynaklar sağlanmaktadır.

Özerkliğin dördüncü ve belki de en önemli özelliği tüzel kişilik sahibi olabilmektir. Tüzel kişilik, yerel yönetimi merkezî idareden ayıran en önemli ayırt edici unsurdur. Türkiye’de merkezî idare tek bir tüzel kişilikken (devlet tüzel kişiliği), yerel yönetimlerin her birinin ayrı ayrı tüzel kişiliği bulunmaktadır.

Başka bir deyişle Türkiye’de yerel yönetimler zaten özerktir.

 Yerel yönetimlerin özerklik dereceleri başka ülkelerle kıyaslanarak az ya da çok bulunabilir. Yeterli ya da yetersiz görülebilir. Son yıllardaki bazı uygulamaların buna zarar verdiği ileri sürelebilir. Yerel yönetimlerin özerkliklerinin “arttırılmasından” ya da “azaltılmasından” söz edilebilir. Bu konunun akademik düzeyde tartışılması kadar politik söyleme de dönüştürülmesi gayet normaldir. Ancak bunun yolu “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartını Getireceğiz” demekten geçmez.

  1. Hal böyleyken şu soruları sormak çok da yanlış olmayacaktır:
  2. Bir siyasi parti hem Cumhurbaşkanı hem de TBMM üyelerinin seçiminin yapılacağı böylesine büyük bir seçime girerken genel başkanının ağzıyla bu söylemi neden defalarca tekrar eder? Çünkü bu klasik bir seçim vaadi değildir. “Biz iktidara geldiğimizde ekonomik anlamda refah getireceğiz”; “Bugünkü iktidardan daha fazla kara ve demir yolu yapacağız” ya da “Eğitimde kaliteyi yükselteceğiz” gibi vaadler geneldir. İçi pek çok şeyle doldurulabilir. Ama bu yazıda sözü edilen ve “getirileceği” vaad edilen Özerklik Şartı, çok spesifik hatta çok teknik bir konudur. Öte yandan basit bir Google taramasıyla kısa sürede hakkında bilgiye ulaşabilmek mümkündür.
  3. Hadi o parti içinde kimse yukarıda sözü edilen gerçeklerden haberdar değil, ittifakın diğer üyeleri neden bir kez olsun bu vaadi sorgulama gereği duymamıştır?
  4. Sözü edilen parti, Türkiye’nin en büyük üç ilinin, büyükşehir belediye başkanlıklarına sahiptir. Bu belediye başkanları, kendi sahip oldukları özerkliğin, genel başkanları aracılığıyla sanki yokmuş gibi bir seçim vaadine dönüştürülmesine nasıl sessiz kalmışlardır?
  5. Milyonlarca lira harcanan seçim kampanyasını yürüten ajanslar ya da danışmanların da bu konu hakkında bir fikri yok mudur?
  6. Mayıs 2023 seçimleri aynı zamanda Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayının en fazla vaadde bulunduğu seçim olma özelliğini de taşıyor. Onlarca kez meydanlarda dile getirilen özerklik meselesi, bu kadar temelsiz bir şekilde rahatça dile getirilebilmişse, diğer vaadlerin arkasının dolu olduğunu düşünmek için bir sebep var mıdır?

Doç. Dr. Refik YASLIKAYA
Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

Ömer Seyfettin’in Kütük’ü ve Muharrem İnce

0

Mayıs seçimlerinde çok önemli olaylar oldu, bunlardan biri de Muharrem İnce’nin seçimlerden birkaç gün önce Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi oldu. “Üçüncü yol” dediği siyasi girişim yarım kaldı. Ben burada İnce’nin dış baskılardan, komplolardan bağımsız kişisel liderlik özelliklerini incelemeye çalışacağım. Benim yardımıma da büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in Kütük adlı öyküsü yetişti.

Kütük, Ömer Seyfettin
Alacakaranlık içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor… Kederli bağrışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz… başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının “Göndersdref Baronu Erasm Tofl’u beraber vurmak” teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa’ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kâhya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı….

Arslan bey komutasındaki Osmanlı Ordusu oldukça korunaklı Dregley Kalesini kuşatmıştır, Kale komutanı mert, cesur bir asker olan Zondi adlı kahramandır. Arslan bey (ordu komutanı) adet olduğu üzere bir teslim olma çağrısı yapmış elçi göndermişti. Kale komutanı; “savaşarak ölmeyi” tercih etiğini söyleyerek teslim olmayı redder….
… Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ‘Hain, her yerde haindir’ diye hemen boynunu vurdururdu….
…Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi’nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo’nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi’nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.

“Hepsinin alınması belki bir ay sürmez…” diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:
“Bu kalenin alınması mı beyim?”
“Hayır, canım… Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın… Fulek’e kadar dört beş kale var… Onların hepsini diyorum.”
“Bir ayda dört beş kale… Bu güç beyim.”
“Niçin?”
“Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış… Ben attan inerken yoldaşlar söylediler.”
“Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım.”
“Nasıl beyim?”
“Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün…”
“Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz?”
“Hayır.”
“Ya ne yapacağız?”
“Havanın kapanmasını bekle, dedim ya… Göreceksin…”
Arslan bey, günler geçmesine rağmen orduya hücum emri vermiyor, sadece koyu bir sis çökmesini bekliyordu.

…Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. “Yerin kulağı var” derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, “Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız? İki top yetmez mi? Ne duruyoruz?” diye
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki olmanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.

“Hava bozmayacak mı? Ah, biraz sis olsa…” diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini’yi diri diri esir tutabilecekti.
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu’ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:
“Hava kapanıyor gibi, değil mi?”
“Evet.. “
“Bakalım yarın…”
“Hücum mu edeceğiz beyim?”
“Hayır canım, hava bozsun, görürsün.”…
…Bir sabah…
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.
O kadar neşeli idi ki…
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.
“Ağalar” dedi. “Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun.”
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:
“Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim?”
Arslan Bey güldü:
“Hayır… Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap.”
“Nasıl gürültü beyim?”
“Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ‘Heya, mola, yisa!..’ diye bağırt!”…
…Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.
Sağ taraftan topçuların “heya, mola”ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;
“Yiğitlerim!… Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim…” diyordu….
…Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular… Gür sesiyle haykırdı:
“Hey bre Şalgo muhafızları!… Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa’nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi’ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin…”
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.
…Derin bir sessizlik…
Arslan Bey’in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:
“Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim.”
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:
“Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir? Anlamıyor musunuz? Babalarınızdan işitmediniz mi? Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul’u alan bu top… Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size…”
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey’in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş…
Arslan bey, büyük ve çok güçlü bir topu İstanbul’dan getirttiğini söylüyordu ve ekliyordu: “teslim olun kan akmasın.”
… Biraz sonra…
Şalgo’nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey’in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;
“Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire’yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim…” dedi….
… Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey’in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;
“İşte” dedi, “Sizin böyle topunuz var mı?”
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:
“Hayır.”
“Niçin yapmıyorsunuz?”
“Bilmiyoruz.”
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;

“Ne diyor?” dedi.

“Bey bu topu kaç günde İstanbul’dan buraya getirmiştir, diyor.”
“Sen de ki: İstanbul’dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış.”
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;
Ne diyor?”
“Bu mertlik değil… diyor.”
“Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir?”
Tercüman sordu.
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!…

***
Muharrem İnce’nin adaylıktan çekilmesi ile bir kez bile ateş etmemiş kütüğe teslim olan Kale komutanının davranışı aynı değil mi?
Aslında Muharrem İnce oldukça yüksek bir ivme ile seçim sürecine başlamıştı, bazı kamuoyu araştırmaları yüzde13’ler seviyesinde bir oy alacağını iddia ediyorlardı. CHP çevrelerinden gelen; “çekil” çağrılarına meydan okuyor 2. Tura kendisinin kalacağını haykırıyordu. 14 Mayıs’a günler kala ortaya çıkacağı söylenen görüntüler, dekontlar dedikodusu yayıldı. 11 Mayıs günü yani seçime 3 gün kala İnce adaylıktan çekildiğini kamuoyuna bir basın açıklaması ile duyurdu. Meselenin siyasal etkileri o günden bu yana tartışılıyor. Ben olayın bu yönü ile ilgilenmiyorum benim çıkardığım sonuçlar şunlar:

– Bir görüntü, dekont vb. yayınlanmadan korkmak, kaçmak teslim olmak liderlik zafiyetidir.
– Ortaya çıkan, çıkarılan belge vs. kamuoyunda tepkisi etkisi görülmeden teslim olmak lidere inancı zayıflatır.
– “İyi kaptan fırtınalı havada belli olur” der atalarımız, en küçük krizde pes eden liderin kapasitesi yetersizdir.
– Ola ki Cumhurbaşkanı olsa idi, özellikle uluslararası arenada haklarımızı koruyacağına inancımız kalmamıştır.
– İnce, kendisini sevenleri, destekçilerini ve genel kamuoyunu hayal kırıklığına uğratmış ve yarı yolda bırakmıştır.
Ez cümle, Muharrem İnce bu baskılara şantajlara dayanamamış ve liderlik görüntüsünü geri dönülmez biçimde zedelemiştir.
Ne dersiniz?

Kaynak: Kütük, Ömer Seyfettin (09 Mayıs, 2023).

“Orta Siyaset Tuzağı” Kıskacında CHP

14 – 28 Mayıs 2023 Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri her ne kadar bazı çevrelerce farklı gösterilmeye çalışılsa da malumun ilanı olarak AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın üstünlüğü ile sonuçlanmıştır. Her seçim sonunda olduğu gibi bu seçim sonucunda da gözler kazanan değil kaybeden taraf olan CHP ve Sayın Kılıçdaroğlu üzerindeydi.

Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP 31 Mart 2019 yerel seçimleri dışında hemen hemen girdiği her seçimde istenen başarıyı gösterememiş ve halkın umudu olma fırsatını her defasında heba etmiştir.

Orta Siyaset Tuzağında CHP

Ekonomide sıkça kullanılan bir kavram olan “Orta Gelir Tuzağı” kavramını ekonomi biliminden ve ekonomistlerden ödünç alarak siyasete “Orta Siyaset Tuzağı” olarak uyarlamak isterim. Bu kavramı ilk kez en azından bildiğim kadarıyla tarafımdan kullanıldığını ve siyaset bilimine katkı olması bakımından burada paylaşarak siyaset bilim insanlarının tartışmasına açmak isterim.
Öncelikle “Orta Gelir Tuzağı”na bir bakmak gerekmektedir. Orta gelir tuzağı kişi başına gelir düzeyinin belirli bir aşamada kalması ve artmaması anlamına gelmektedir. Belirli bir noktadan sonra bir ekonomide kişi başına gelirin arttırılabilmesi için o ekonominin içinde bulunduğu sisteme uygun yeni yöntemler bulması gerekmektedir.

Buradan hareketle “Orta Siyaset Tuzağı”nı şu şekilde tarif etmek mümkündür: Orta siyaset tuzağını bir partinin belli bir oy oranında kalması ve onu aşamaması olarak formüle edebiliriz.

Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP 2011 yılından bu yana girdiği seçimlerde ortalama olarak % 22-25 bandına sıkışmıştır. Farklı kesimlere yönelik açılma çabaları, farklı ideoloji ve tabandaki partiler ile kurulan ittifak denemeleri sonucunda da %25 bandının üzerine çıkamamıştır.

CHP “Orta Siyaset Tuzağı”ndan Nasıl Kurtulur

Orta siyaset tuzağından kurtulmak için günümüze uygun, çağı yakalayan ve anlayan bir siyaset yapma biçimine ve diline ihtiyaç bulunmaktadır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir süredir yürütmüş olduğu “helalleşme” siyaseti tek başına orta siyaset tuzağı sarmalından kurtularak oylarını artırmasına yeterli değildir. Bu söylemlerin yanı sıra siyaset yapış biçimi ve politikalarında da ciddi yapısal değişime gitmek zorundadır.

CHP’nin en büyük yanılgılarından biri Türkiye’yi ve dünyayı 1923’ün siyaset birikimi üzerinden okumaya çalışmasıdır. 1923’den günümüze çok şey değişti. Bugün içinde yaşadığımız dünya 1923’lü yılların dünyasından çok farklıdır. 1923’lü yıllarda ülke savaştan yeni çıkmış, içe kapalı ekonomi, siyaset ve toplum modelinde kalmıştır. Bugün, küreselleşen dünya ile entegre olan, birçok ülkeyle ithalat-ihracat yapan, uzaya kendi yaptığı uyduyu fırlatabilen, savunma sanayii gibi birçok alanda büyük hamleler yapmış bir ülke durumuna gelinmiştir.

CHP’de bir paradigma değişimine ihtiyaç vardır. CHP helalleşme politikasını bir adım daha ileri götürerek helalleşmeye konu olan tüm olguları parti politikalarına da yansıtmalıdır. Kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmeli ve hesaplaşmalıdır. Her seçim kaybı sonrası kendi dışındaki herkeste ve her şeyde kabahat arayan anlayıştan vazgeçmeli, kaybettiğini kabul etmelidir. Kaybettiğini kabul etmeyen bir anlayışın hatalarını bulup düzeltmesi beklenemez.

Rejim korkusu üzerinden oy devşirmek artık iflas etmiştir. ‘Yeni CHP’ yeni politikalar üretmelidir. ‘Yeni CHP’ iktidar olmak istiyorsa, kuruluşundan bu yana tabulaştırdığı ideolojik paradigmasından/prangalarından kurtulmalıdır. İçselleştirdiği ilkelerini yeniden gözden geçirmeli ve çağın gerektirdiği siyasî söylemler ile tutarlı hale getirmelidir hatta değiştirmelidir.

‘Yeni CHP’, ‘eski CHP’nin olumsuz yanlarıyla yüzleşmeli ve hesaplaşmalıdır. Temel hak ve özgürlüklerin önemsendiği, bireyin ön plana çıktığı, insan onuruna saygının güçlendirildiği, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği, bedenlerin, sermayenin ve düşüncenin özgürce dolaşacağı, inançlara saygılı, insan haklarına dayalı, açık ve demokratik toplumdan yana, kimseyi dışlamayan kapsayıcı ve özgürlükçü bir siyaset yapma biçimiyle halkın güvenini kazanarak, oylarını artırarak “orta siyaset tuzağı” sarmalından kurtulabilir.

Demokratikleşmeden yana, halka inanan, demokrasi dışı yöntemlere yönelmeyen siyaset anlayışı solda ve siyasette bir rüzgâr yaratabilir.

Ahmet Eyi; Çok Çok İyi

Linkteki videoyu: https://www.youtube.com/shorts/0LXoPAc51Hs   29 Mayıs Pazartesi günü yani seçimin ertesi günü gördüm. Bu sıra dışı olay hemen ilgimi çekti.

Önce durumu tasvir edelim: 28 Mayıs akşamı, Türkiye’nin uzun süredir beklediği seçimler gelip çatmış. Son derece sert geçen ve temelde 2 bloğun yarıştığı seçim 14 Mayıs Pazar günü yapılmış… Buna göre TBMM’de Cumhur İttifakı çoğunluğu sağlamış, yani 2 den 1’i cepte. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi için II. Tur yapılıyor, zira hiçbir aday %50+1 bulamamış. Ortam inanılmaz gergin… 21 Yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan ve ana muhalefet Kılıçdaroğlu rakipler. Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı kelimenin tam anlamıyla dört koldan bastırıyor. Sanatçı, akademi dünyasının önemli kısmı, bürokrasi, iş dünyası ve Batı dünyası Kılıçdaroğlu’nun arkasında. Kılıçdaroğlu taraftarları özellikle sosyal medyada, iş yerlerinde, kamu kurumlarında, sokakta sert agresif ve üstenci bir kampanya yürütüyor. Tehditler, yakıp yıkma mesajları tüm toplumun üzerine her saniye boca ediliyor…

Bu şartlar altında 28 Mayıs günü sandığa gidiliyor. Sandıkların 17.00’de açılmasıyla ilk sonuçlar sosyal medyaya, tv kanallarına düşmeye başlıyor. CHP ve partnerleri kendi ajanslarının verisine göre “avantajlı, önde olduklarını” iddia ediyorlar. Erdoğan ve taraftarları ise daha ihtiyatlı bir dil ile sonuçları izliyorlar… Neyse saatler geçip 20.00 civarına gelince resim netleşmeye başlıyor. Erdoğan önde… O ana kadar sıkılan zemberek boşalıyor. Tüm yurtta araç konvoyları, korna sesleri, davul zurna nağmeleri her yeri kaplıyor. Bu devasa düğün neredeyse sabahın ilk ışıklarına değin sürüyor.

Yazının konusunu oluşturan görüntüler işte o akşam saatlerinde kayıt ediliyor. İstanbul’da bir minibüs üzerinde; sarıklı, şalvarlı, uzun sakallı üstünde beyaz sweat, bir elinde bayrak omzunda Ak Parti bayrağı olan bir amca pop müzik eşliğinde dans ediyor. Adeta dünyanın merkezinde o amca var. Müziğin ritmine uygun harekeleri son derece estetik ve kıvrak.. sanki her gün bu müzik eşliğinde dans ediyor o denli rahat… Hemen acele etmeyelim bir iki adım geri gidip kahramanımıza bir daha bakalım.

Ahmet Bey ve onun tarzındaki kişiler çocukları için müzikli düğün, nişan ve benzeri kutlama yapmazlar. Çok yakının müzikli düğünü olsa onu kolay kolay kimse dans pistine çıkaramaz. Diyelim ki çıktı, birkaç kez el çırpar yerine oturur hatta ortamı terk bile edebilir. Oysa o gece durum bambaşkaydı, kalabalığın ortasında ticari aracın  üstünde kulakları sağır eden müziğin ritmine kendini kaptırmıştı… Sorumuz şu: Bu nasıl oldu?

O zaman biraz daha geriye gidelim. Seçim sathı mailine girilince sert bir kampanya süreci başladı. 21 yıldır iktidarda olan Erdoğan ve Ak Parti yıpranmıştı, son 2 yıldır yüksek enflasyon, salgının etkisi, TL’nin değer kaybı ve büyük deprem hükümeti zor durumda bırakmıştı ve kaybetme olasılığını arttırmıştı. Erdoğan karşıtlığı, her geçen gün artıyordu: “artık Erdoğan gitsin” sesleri toplumun her kesiminde dillendiriliyordu. Kılıçdaroğlu ve müttefikleri Erdoğan ve onun destekçilerini her ortamda terörize ediyor, tehdit ediyor, aşağılıyordu. Her sosyal ortamda hemen siyaset mesajları, sloganlar boca ediliyordu. O kadar kendilerine güveniyorlardı ki; olmayan programları, ipe sapa gelmez vaatleri onlara göre ilahi emir gibi vaaz ediliyordu. İş öyle bir noktaya geldi ki; Erdoğan ve onun arkasındaki kesimler için olay varlık-yokluk kısaca nefsi müdafaaya döndü. Tabiî ki onlar bunu göremedi. 28 Mayıs akşamına kadar, yutulan laflar, sıkılan dişler, çekilen ya sabırlar bir anda baraj bendinin yıkılması gibi coştu aktı sele dönüştü…

CHP’nin hiç haz etmediği, tehdit ettiği, yok etmek için gün saydığı Ahmet Eyi ve onun gibi milyonlar rahat bir nefes aldılar. O anın sonsuza dek sürmesi için sanırım bol bol dua ettiler… İşte o harikulade dans öyle ortaya çıktı… Ahmet Eyi, İstanbul Güngören’de yaşıyor. Esnaf… Önce; “pişmanlık” ifadelerinin yer aldığı bir video yayınladı. Bir tv kanalında kısa röportajında ise; destek mesajlarının çok olduğunu, telefonun hiç susmadığını söyledi.

Ben kendi adıma dansını çok beğendiğimi, utanmasını gerektirecek bir durum olmadığını söyleyebilirim.

Ben muhalefetin yerinde olsam, Ahmet Bey’e aklı başında birkaç uzman gönderirim. Yarı açık uçlu sorularla bir görüşme yaptırırım, o mahalleye her gün gitmeye çalışırım. Belki, Anadolu irfanını görebilirler, belki makul çoğunluğun sesini duyabilirler… Zafere en yakın oldukları bu seçimi neden kaybettiklerini, daha da önemlisi seçimleri nasıl kazanabileceklerini öğrenebilirler.

Seçimler,  vatanımıza milletimize, tüm insanlığa hayırlı olsun!

 

14 Mayıs’tan 28 Mayıs’a ve Önümüzdeki Süreç

0

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın % 49.52, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun % 44.88 aldığı ilk turun sonucunda muhalefet sonuçları hazmedemeyerek depremzedelere hakaret, keskin ideolojik değişim ve kendisine oy vermeyen seçmene karşı ötekileştirme girişiminde bulundu. Bu hakaretler seçmende bir karşılık bulmadı ve Erdoğan ikinci turun sonunda tekrar Cumhurbaşkanı seçildi.

Muhalefet 14 günlük süreç içerisinde birçok hata yaptı. Keskin ideolojik değişimler halk nezdinde samimi bulunmadığı gibi ilk turda Kılıçdaroğlu’na oy veren bir kesimin de sandığa gitmemesine yol açtı. Tabiî bu da Kılıçdaroğlu – Ümit Özdağ ittifakının da Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da çok hoş karşılanmadığı yorumunu da beraberinde getiriyor. Elbette masaya son anda katılan Özdağ isminin ötesinde ittifak içerisinde herkesin öncelikli alacağı makamın deklare edilmesi de samimiyetten uzak ve bu birlikteliğin bir “çıkar birlikteliği” olduğunu gösteriyordu. Altılı masa paydaşlarının en büyük çıkarı ise kendi tabirleri ile “Erdoğan’ı devirmek” idi. Günün sonunda bu gerçekleşmedi.

Ama seçim  akşamı  Kılıçdaroğlu’nun  konuşmasına baktığımızda %48’i bir başarı olarak görüyor ve başarısızlığı kabul etmiyor iken İYİ Parti lideri Akşener daha itidalli ve sonuçları kabul etmiş bir şekilde konuşma gerçekleştirdi. Gelinen süreçte şu sorulmalıdır: Hedef parlamenter sistemdi, olmadı. Hedef, “Erdoğan’ı göndermekti”, olmadı. O zaman altılı masa hangi motivasyon ile birarada kalacaktır?  Önümüzdeki yerel seçimler mi hedefleniyor? Kamuoyuna yansıyan bilgilerden  anlaşılıyor  ki  Kılıçdaroğlu’nun  hedefi  yerel seçimler. Büyük ihtimalle Kılıçdaroğlu, bu motivasyon  ile  hem  kendi koltuğunu korumaya çalışacak hem de altılı masayı birarada tutmaya çalışacak.  Görünen o ki parti içerisinde delege yapısına baktığımızda Kılıçdaroğlu eğer isterse CHP Genel Başkanlığını koruyacaktır. Çünkü seçim gecesi muhalif  kesime baktığımızda Kılıçdaroğlu’nu  eleştirmek yerine verdiği mücadelen dolayı teşekkür edildi. Bunun yanında ise 14 Mayıs seçimlerinden sonra olduğu gibi Erdoğan’a oy veren seçmeni aşağılama ve ötekileştirme girişiminde bulunuldu. Demokrasilerde halkın verdiği kararı  kabul etmezseniz ve verilen mesajı anlamak istemezseniz  bir sonraki seçimlerde daha ağır bir şekilde cezalandırılırsınız. Halk çok açık bir şekilde “Kılıçdaroğlu’na iktidar vermem” derken, bu direniş CHP ve masanın diğer ortaklarına zarar olarak geri dönecektir.

Muhalefet bloku ilk tur seçimleri öncesinde de sosyal medyaya fazla kulak kabartarak gerçeklerden uzaklaştı. Bunun sonucunda ise 14 Mayıs yenilgisini yaşadıklarını bir önceki yazımda yazmıştım. Yine aslında kısa süre içerisinde popülist söylemler ve sosyal medyada seçim kazanılacağını  düşünmüşlerdi ki  bu gerçek olmadı. Bundan sonra muhalefet ve iktidarı bekleyen yol ayrımları var. Öncelikle iktidar kendisine duyulan güveni boşa çıkarmamak için ekonomide ciddi  adımlar atarak halkın alım gücünü ve refah seviyesini yükseltmeyi hedefleyecek. Muhalefet ise kurdukları sistemin halkta ne kadar karşılık bulduğunu ve birarada durmalarının zarar mı yoksa yarar mı getiriyor olacağına bakacak. Bunun yanında CHP artık kendi içerisinde bir karar vermeli. Kılıçdaroğlu ile yola devam etmeleri ne kadar doğru? Önümüzde yerel seçim olduğunu düşündüğümüz zaman iki tarafın yapacağı hamleler şimdiden önemli yapı taşları olacak ve seçmenin davranışlarını etkileyecektir.

Depremzedenin oyu okumasını bilene önemli bir mesaj veriyor – Yunus Yılmaz

0

Deprem bölgesinden gelen oyların ağırlıklı olarak iktidara yönelmesi, bazı çevrelerde şaşkınlık ve öfkeden nefret söylemlerine ve hatta depremzedeleri kovma çabalarına uzanan bir dizi tepkiyi de beraberinde getirdi.

Depremzedeleri hedef haline getiren, onları suçlayan, hakaret eden ve hatta başlarına gelen felaketi müstahak gören insanlık dışı tutum ve paylaşımların da kapısını açtı.

CHP’li Tekirdağ Belediyesi’nin misafir ettiği depremzedeleri kaldıkları yerden çıkarma kararı İçişleri Bakanlığı tarafından durdurulduysa da Sözcü’den sosyal medyaya onlara yönelik tepkiler devam etti. Bazı derneklerin seçimden sonra yardımları kestikleri haberleri geldi. (Bölgede depremzedelerle dayanışma faaliyetlerini sürdüren bir arkadaşım, kadınlar için hijyenik ped ve benzeri ürünler gönderen bazı derneklerin yardımlarını kestiklerini söylemişti.)

Depremden 10 gün sonra depremzedeler geldiklerinde onlarla konuşmuştum, ne olacak bundan sonra diye. “Biz bir savaştan çıktık” diyordu biri. Bir diğeri “Dün varlıklı idik bugün bir şeyimiz yok” diyordu, “yıkım büyük” diye ekliyordu bir diğeri.

Dün de birkaç depremzede ile depremzedelere yapılan paylaşımları konuştuk deprem bölgesinden 1000 km uzakta. Çok kırılmışlar. Yine benzer şeyler söylediler. “Yeniden inşa kesintisiz ve uzun soluklu, bunu çok başlı muhalefet yapamaz” gibi ifadeler kullandılar. “Allah’tan Tayyip gibi biri var, yoksa o yıkımı kaldırıp tekrar inşa etmek çok zor” veya “Bu durumu başkası toparlayamaz” gibi ifadelerde bulundular. Bu ifadeler, oy tercihlerinin bir nedenine de ışık tutuyor.

Deprem bölgelerinde yaşayan vatandaşların, seçim sonuçları nedeniyle kötü sözler söyleyenlere veya yardımları durduranlara tepkisini, bu tepkinin sandığa yeni etkisini yarın göreceğiz. Ama depremzedeyi suçlayanların seçim sonuçlarından bağımsız olarak anlamaları gereken çok önemli bir nokta var ki onu vurgulamamız gerek.

Anlayamadıkları şey şu ki, aslında en muteber oy depremzede oyu. Çünkü bu yıkımı propaganda ile saklayamazsınız. Yıkım altında kalmış olan insanları sadece propaganda ile ikna edemezsiniz. Biz yaşam biçimi, ücret azlığı, pahalılık gibi kaygılarla oy veriyoruz. Vermesek de olur belki. Ama depremzede gerçekten, içinde bulunduğu çok daha gerçek için oy veriyor. Burada hobi yok tiyatro yok, elit kaygılar yok, temel hayati meseleler var. “Varolmak için tekrar ayağa kalkmak için acaba hangisini seçmem gerek?” sorusuna verilen bir cevap var.

Muhalefet bu vesileyle kendisiyle ilgili algının sebepleri üzerine düşünürse, yeni dönemde anlamlı bir seçenek haline gelmesi için yapması gerekenlere dair çok mesaj çıkarabilir. Örneğin “ben neden sorunların çözümü olarak görülmüyorum” sorusuyla başlayabilir. Eğer bu soruya “bu insanlar anlamıyor” veya “dinle kandırılmışlar” gibi cevaplar tatmin edici geliyorsa, yarın da aynı sonuçları alacaklar demektir.

Bunları duymak rahatlatıcı olabilir elbette. Ama sahiden bir cevap bulmak istiyorlarsa, asıl duymak istemedikleriyle yüzleşmeye hazır olmaları gerek; ki bu da kolay değil.

İkinci Turun Büyüsü

0

Her şey 14 Mayıs 2023’ün akşam saatlerinde başladı ve 28 Mayıs akşam saatlerinde sona erecek.

Ben yaşamımda böyle bir 15 gün görmedim, benim durumumda olanların hiç de azımsanmayacak sayıda olduğunu düşünüyorum.

Türkiye uzun süredir seçim sath-ı mailine girmişti. 6 Şubat’ta meydana gelen deprem felaketi bir süre sükûnete yol açsa da 14 Mayıs tarihine söz kesildi. 2 ittifak; Cumhur ve Millet İttifakı ile iki Başkan adayı Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ön plana çıktı. Millet ittifakı ve Kılıçdaroğlu, sağdan, soldan, milliyetçilerden ve HDP’den aldığı destekle yükleniyordu. CHP’nin geçmiş bakiyesini unutturmak için yumuşak bir dil, çiçek, böcek ve kırmızı pıt pıt atan kalpler seçmenin üzerine boca ediliyordu. Herkes herkesle barışacak, sevgi saygı tüm ülkeye yayılacaktı…

Ne olduysa 14 Mayıs akşamı oldu… Zira TBMM’de cumhur ittifakı çoğunluğu sağlamış ve Erdoğan kıl payı seçimi birinci turda kazanamadan bitirmişti…

Yüzler asıldı, hayret ve şaşkınlık bir süre yerini kesif bir öfke sarmalına bıraktı, CHP’nin ve tabanının öfkesi, düşmanlık duyguları tüm ülkeyi kapladı. Sert bir rüzgâr, yeni sevgi pıtırcıklarını, pembe kalpleri, bahar çiçeklerini aldı götürdü. Ortada eski, asık suratlı, dişlerini sıkmış saldıracak bir zavallı arayan otantik orijinal CHP’li kaldı.

CHP çevrelerinden önce deprem yaşamış kent sakinlerine yönelik;  başa kakma, lanet okuma ve yardımları kesme adımları atıldı. Gerek CHP’li belediye yönetimlerinden gerekse parti tabanından sadır olan saldırılara, linç girişimlerine Kılıçdaroğlu güçlü biçimde “durun” diyemedi. Deprem bölgesi kentlerinde yaşayanlara yönelik linç ve öfke birçok kente yayıldı. Bazı insanlar buna bir anlam veremiyorlar. Oysa ben çok iyi anlıyorum. Sosyal medyada sık sık şunu ifade etmeye çalışırım: “CHP’de esaslı bir değişim dönüşüm yoktur, bunu test  etmek için en yakınınızdaki CHP’li ile 5 dakika konuşun” Bu iddiam şu geçen 13 günde defalarca teyit edildi. Sosyal medya içeriklerindeki düşmanlık, tehdit ve şiddetin boyutları yine inanılmaz boyutlara ulaştı; halen de devam ediyor…

Cumhurbaşkanlığı seçiminin YSK tarafından ikinci tura kaldığı açıklanınca Kılıçdaroğlu hemen Sinan Oğan’a giden, Ata ittifakına verilen oyların peşine düştü ve hızla güya milliyetçiliğe oysa tam tamına ırkçılığa yöneldi. İlk olarak hedefe de Suriyeli sığınmacıları koydu. Oy hakkı olmayan, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan sığınmacıları açık hedef haline getirdi. Bu konuda sicili oldukça kabarık olan CHP’nin tabanı da bu nefrete ortak oldu. CHP gençlik kolları duvarlara gece vakti; “Suriyeliler Gidecek” yazılarını yazmaya hiç üşenmediler. CHP’nin ve Millet İttifakının adayı Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakının söylemi 180 derece dönerek sertleşti. CHP’nin akil insanları, medyası hemen bunu kabul ettiler. Aynı koroya vakit geçirmeden katıldılar. Bu arada Sinan Oğan; Erdoğan lehine destek açıklaması yaptı. Bundan sonra geriye Ümit Özdağ kalmıştı, Kılıçdaroğlu birkaç gün çabaladıktan sonra onun desteğini aldı. Yani 15 günde 1930’a döndük…

2. Tur gündeme gelince zaman kısıtına rağmen nasıl oldu da CHP geriye aslına rücu etti. Bunun cevabı CHP’nin tarih sayfasındaki rolünde, siyasetinde gizli. Çok partili sisteme uyum sağlama mecburiyetinde kalan CHP diğer yollar bitince (vesayet sistemi- askeri darbe) doğal olarak her yurttaşın oyuna talip oldu. Ancak bu yapmacık siyaset, bir engelle karşılaşınca hemen dağıldı. “Onlar üstün 1. Sınıf, diğerleri alt ve 3.sınıf insanlar” anlayışı hortladı.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. Tura kalmasıyla esen rüzgâr; maskeleri düşürdü, parlak janjanları yırttı attı, bahar dallarındaki çiçekler soldu. Şimdi elimizde kocaman bir kötülük yumağı  kaldı. Türkiye için düşündürücü üzücü olan budur. Cumhurbaşkanlığı seçimi, ikinci tura kalmasaydı bu resmi net olarak göremeyecektik. Büyüklerimiz ne güzel söylemiş: “Her şeyde bir hayır vardır”.