Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Hikmet Şairi, Sırların Tercümanı, Kelime Sihirbazı: Hafız-ı Şirazi

0

be nâm-e hoda-ye behşende-ye mehr[e]bân*

Geçtimiz ay bu köşede sizlerle Sadık Hidayet’e ait Hayyam’ın Teraneleri adlı eser vasıtasıyla büyük filozof Ömer Hayyam’ı anmıştık. Ömer Hayyam’ı yazarken, bu yazıyı bir üçleme gibi düşünüp ikinci olarak Hafız-ı Şirazi’yi mi ansam diye düşünmüş ve buna karar vermiştim. Hafız-ı Şirazi’yi yazmak benim için daha zor olacaktı çünkü bana kalırsa şair-i azam mertebesinin tam olarak karşılığı Hafız-ı Şirazi’dir. Yazıyı zihnimde şekillendirmeye çalışsam da 26 yaşımda kaleme aldığım bu yazının hiçbir zaman Hafız’ı anlatma olgunluğuna erişemeyeceğini fark ettim ancak yine de yazmaya karar verdim. Günün birinde tekrar, sonrasında tekrar kaleme alacağım Hafız’ı ve onu yad ettikçe mutlu olacağım. Dilerseniz şimdi Hafız-ı Şirazi’nin hayatına bir göz atalım:

1325 yılında Şiraz’da doğan Şemseddin Muhammed (Hafız-ı Şirazi) genç yaşlarda sıkı bir eğitim görmüştür. Sonrasında bir dönem hükümdarlarla yakın ilişkileri olmuş bir dönem ise kendisinin herhangi bir hamisi kalmamıştır. Yaşlılık yıllarında Bağdat veya Babür hükümdarlarından davet almışsa da bu teklifleri memleketinde kalmak istediği için kabul etmemiştir. Hafız, doğup yaşadığı Şiraz şehrinde vefat etmiştir ve kabri de Şiraz’dadır.

Bizler Hafız’a ilişkin bilgilere onun yakın arkadaşı Muhammed Gülendam sayesinde erişiyoruz. Gülendam aynı zamanda Hafız Divanı’nı da toplayan ve günümüze ulaşmasına vesile olan kişidir.

Hafız’ı diğer şiir ustalarından ayıran pek çok şey vardır ancak bana göre en önemli fark Hafız’ın çok geniş coğrafyalara yayılabilmiş olması ve şiirlerinin çok derin fikirsel boyutu olmasıdır. Hafız’ın şiirlerinde duygusal boyutlarıyla ifade edilen düşünceler, pek çok yazarı ve şairi etkilemiştir. Bu onun hazinesinin ortaya çıkmasında da etkili olmuştur. Örneğin Alman edebiyatının üstadı Goethe, büyük bir Hafız hayranı olup Hafız’a ithaf ettiği Doğu-Batı Divanı adlı eserinde Hafız için şöyle demektedir:

“Dünya yarın batacak da olsa,

Seninle Hâfız, sadece seninle

Girmek isterim müsâbakaya! 

Tasada ve kıvançta

İkiz kardeş olalım!

Senin gibi sevmek, senin gibi içmek

Gururum olsun, hayatım olsun, benim”

Hafız yalnızca Goethe’den değil pek çok Batılı-Doğulu şair ve yazardan atıf almıştır. Örneğin Amerikalı şair Ralph Waldo Emerson da Hafız’ın büyük hayranlarından birisidir. Yine Türk edebiyatının üstadı Yahya Kemal Hafız için şu dizeleri yazmıştır:

“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayâl ettiren ahengiyle.” Yahya Kemal Beyatlı

Hafız bir şair olmasının yanı sıra bana göre bir dünya düşünürüdür. İslam medeniyetinin yetiştirdiği en önemli filozoflardan birisidir. Onun kaleminden akan düşünceler, yaşamın derinliğini bizlere gösterir. Aşk, şarap, cennet, hüzün, ölüm Hafız gazellerinde tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla kendine yer bulur. Hafız Divanı okunduğunda, kimi zaman bir insan tahlili yapılıyormuş hissi kimi zaman ise bir bilgeden akan nasihatleri dinliyormuş hissi insana gelir. Bazı zamanlar umutlandırır, bazı zamanlar hüzünlendirir. İnsanın hissettiği duyguları yoğunlaştırır, değerlileştirir ve insanın duyguları tanımasına vesile olur.

Hafız-ı Şirazi denince akıllara iki husus sıkça gelir ve bu yazıda anmamak olmaz. Bunlardan ilki pek çok şairin yanında Fatih Sultan Mehmet’in** dahi nazire yazdığı meşhur dizelerdir:

“eger an türk-i şirazî bedest âred dil-i mârâ

behâl-i hinduyeş bahşem semerkand ü buhararâ” 

(eğer o şirazlı türk gönlümüzü tutsak ederse

yanağındaki siyah ben için semerkand ve buhara’yı bahşederim)

Hafız’ın bu dizeleri o kadar ünlenir ki rivayete göre dönemin hükümdarı (Timur) Hafız’ı çağırır ve vergi ödemek istemediğini hatırlatarak “bir kadının beni için Semerkant ve Buhara’yı bahşedecek kadar cömertsen neden vergi ödemiyorsun” der. Oldukça ince, nahif ve nüktedan bir zekâya sahip olan Hafız ise “ben, bu cömertliğim sayesinde müflis oldum” der. Bu cevap hükümdarın hoşuna gider ve Hafız’ı vergiden muaf tutmaya devam eder.

Hafız denince akıllara gelen ikinci husus ise “Hafız Falı’dır.” (Fal-e Hafız). Denir ki Hafız Divanı’nından rastgele bir sayfa çekilir ve çıkan beyitler kişinin ahvalini bildirirmiş. Bu âdet özellikle Şeb-i Yelda’da*** ve Heft Sin Sofrası’nda**** mutlaka yapılırmış. Bu fal çekilirken ise şu dizeler söylenirmiş:

“Ey Şirazlı Hafız

Bize bir nazar kıl

Bir fal istiyorum.

Sen her sırrın kâşifisin.”

Aslına bakarsanız tefeül adını verdiğimiz ve daha ziyade Kuran için yapılan bu âdet, Müslüman coğrafyasında Kuran’dan sonra Hafız Divanı için yaygınlaşmış. (Geçtiğimiz günlerde Rusya’nın Türkiye Büyükelçiliği müsteşarı ile görüşmemizde kendisine Hafız Divan’ı hediye ettik ve Hafız Falından bahsettim. Hafız Falını bildiğini söyleyince oldukça şaşırdım, şaşkınlığımı fark eden müsteşar “bu tüm dünyada çok ünlü bir faldır” diye söyledi, doğrusu mutlu oldum.)

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada ben de bir tefeül yaptım ve Hafız Divanı’ndan bir sayfa çektim. Bahtıma şu dizeler düştü:

“Bir ömürdür sevdasından hastalandığım sevgiliye söyle: 

Bize bir bak da şehla gözlerine kurban olayım.”

Hafız’ı anarken şarkılaşan Hafız dizelerine değinmemek olmaz. Bu şarkılar çoğu zaman hüzünlüdür. Çünkü Hafız demek biraz da hüzün demektir. Hafız’ın hüznü deyince Külbe-i Ahzân’a değinmeden geçmek olmaz. Bu tabir, Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf’tan ayrı düşmesi ile ıstırap çektiği ev için kullanılıyor olsa da Hafız için de Hz. Yakub’a atıfla sevgilinin ıstırabı için sığındığı kulübeyi ifade eder. Ancak Hafız’ın hüznünde bile yoğun bir umut ve ümit görülmektedir:

“Döner yine Kenân’a kaybolan Yûsuf, üzülme
Üzüntüler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, üzülme*****

Hafız-ı Şirazi’nin dizelerinin şarkılaştığı bana göre en güzel beste Mohsen Namjoo’nun Zolf adlı eseridir.

“Yalan olur eğer ki hafız senin hüznünden bıkarsa
çünkü ben senin zindanında olduğum günden özgürüm”

(Şarkı için https://youtu.be/3ZYn2JASnis?si=WBzXzMyahC–MSCH )

Başka bir şarkı ise Ay Yüzlü Sevgili adlı Mahsa Vahdat’ın bestelediği şarkıdır:

“gülşendeyim elde kadehim yar bana râmdır 

bir böyle gül için bana şâhlar gulamdır

söyle bu gece bezmimize mum da gerekmez 

bu meclisimiz dost yüzü nûruyla tamamdır.

mey bizde helâldir ama ey serv-i gülendâm 

sen yoksan eğer dem de bize mey de haramdır.”

 (https://youtu.be/Tblgj3nDiCg?si=roanw4j1jLOQKKPK)

Diğer çok sevdiğim Hafız gazeli bestesi ise Ehsan Khacehamiri’nin seslendirdiği Dide-i Nur adlı eserdir:

“Hafız, dostun sana ettiği serzenişler ne? 

Yoksa ayağını yorganına göre uzatmadın mı ki?”

 (https://youtu.be/wJusWDnpaKQ si=8GzIlm1MCCHu_SXD)

Bu yazımda “sırların tercümanı” Hafız’ı anmaya çalıştım. Yazımı Hafız’ı iyilik ve güzellikle anarak, ona Allah’tan rahmet dileyerek ve Muhammed Gülendam’ın Hafız Divanı için kaleme aldığı önsözde söylediği şu sözlerle bitirmek istiyorum:

“Şüphe yok, söz söyleme sihirdir.

Şüphe yok, şiir hikmettir.”

Av. Haldun Barış

 Son Notlar:

* Farsça Besmele

** Sultan Mehmet Frenk güzeli için İstanbul’u ve Galata’yı veririm diyor:

Eger ân gebr-i efrencî be-dest âred dil-i mâ-râ 

Be-hâl-i hindûyeş bahşem Sitanbûl u Kalâtâ-râ”

Ayrıca konuya ilişkin belirtmek gerekir ki Timur ile Hafız’ın görüşmeleri tarihsel açıdan doğru olmayabilir.

 *** En uzun gece

**** Yedi Sin Sofrası. Nevruzda kurulan ve 7 Sin harfi ile başlayan yiyeceklerden oluşan geleneksel sofra. 

***** Konuya ilişkin İslam Ansiklopedisi’ne bakılabilir. Hafız’ın yukarıdaki şiirinin Farsçasında “külbe-i ahzan” (hüzünler kulübesi) geçmektedir:

 “Yusuf-ı güm-geşte bâz âyed be-Ken’ân gam ne-hor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân gam ne-hor”

Ayrıca Bakınız:

https://islamansiklopedisi.org.tr/hafiz-i-sirazi 

https://www.hafizonlove.com

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/894520

https://savantsandsages.com/tr/2015/02/28/gizlinin-dili-esrarin-tercumani-hafiz/

 

 

FETÖ ve “Kesin İnançlılar”

Geçtiğimiz ay 15 Temmuz’un yıl dönümünde Cüneyt Özdemir’in kendi YouTube kanalındaki programını izliyordum. Özdemir, yıllar önce Hanefi Avcı ile aralarında geçen bir konuşmadan söz etti. Hanefi Avcı’nın, kendisine, 15 Temmuz 2016’dan da önce, “Bu ülkede Fethullah emrettiği için uçakları kaldırıp bombalayacak askerler var” dediğini ve kendisinin o dönem Avcı’nın bu sözlerine “abartıyorsunuz” diye karşılık verdiğini söyledi. Bugün Avcı’nın ne kadar da haklı olduğunu gördüğümüzü belirtti. Bunu dinlerken aklıma birden Eric Hoffer’in Kesin İnançlılar kitabı geldi.

Bunun üzerine Hoffer’in eserini tekrar elime aldım.

Hoffer bu eserini 1951’de kaleme almış. Kitapta ideolojik ve dinî hareketler gibi kolektif grupların gelişme evrelerine ve üyelerinin psikolojik yapılarına işaret ediyor. Özellikle devrimci dürtünün insanlara neler yaptırabileceğini açık bir dille ortaya koyan Hoffer’in tespitlerini okurken kitabın güncelliğinin hakkını teslim etmemek elde değil. Kitabı okumayanların okumasını özellikle tavsiye ediyorum.

Yukarıda aktardığım Hanefi Avcı’nın özelde FETÖ mensubu kişiler için söylediği sözler genel anlamda kolektif grupların ve kolektif kimliklerin içinde barındırdığı potansiyele dikkat çekmek açısından önemli. Fakat bu yazıda sadece FETÖ mensuplarının durumunu Hoffer’in kitabında dikkat çektiği birkaç husus çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım. Daha önceden bu gruba dahil olan bazı kişilerin (özellikle maddi menfaat sağlamayanların) bugün hâlâ nasıl duygusal bağlarını devam ettirebildiği konusunda bize fikir vermesi açısından önemli.

Genel olarak kitle hareketleri için Hoffer şu değerlendirmeyi yapıyor; pratik amaçların kutsal davalar hâline getirilmesi yani dinîleştirme sanatı. Bunun FETÖ için de geçerli olduğunu görüyoruz. FETÖ’de de pratik amaçların kutsallaştırıldığını yani dinîleştirildiğini görüyoruz. Nitekim gerek örgüt içindeki ekonomik ilişkilerin mahiyeti gerekse büyük birader Gülen’in 1980’li yıllardaki bir videosunda “O kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır… Senin iktidar dediğin şey nedir? Ben yirmi yaşında onu devireceğimi yerine başkasını kuracağımı planlamış insanım.” diye açıkça ifade ettiği gibi devrimci bir dünya düzeni idealini yani gayet dünyevî bir ideali dinî bir yapılanma altında gerçekleştirmek için planını yıllarca yürütmüş.

Kişisel hırslar, ekonomik ilişkiler din ile maskelenip, bu uğurda birçok insan maskeli yüzlerle kandırılmış durumda. Burada kullanılan maskeler ise yine sıradan insanlar. Çünkü sıradan bir mensup sadece kendi gibileriyle muhatap veya sıradan yardımlarda bulunan esnaflardan haberdar. Böyle olunca o esnafın teröre bulaşamayacağına dair kanısı net. Oysa asıl yapıdan bihaber.  İnsanlar maskeleri gerçek sandığı için maskenin arkasındaki yüzleri, ilişkileri göremedi bazıları hâlâ o maskelerin etkisi altında olduğu için görememeye devam ediyor.

Kolektif bir gruba dahil olmak her şeyden önce insanların kendi bireyselliğinin yükünü kaldıramamasından ileri gelir. Çünkü birey olmak bir tercih özgürlüğü sunmakla birlikte bu özgürlüğün getirmiş olduğu sorumluluğu da vardır. Çünkü klasikleşmiş ifadeyle bir tercih esasında bir de vazgeçiştir. Bu nedenle bir şeyi tercih etmekle bir veya birçok şeyden vazgeçmiş oluruz. Bu tercihin ve beraberindeki vazgeçişin bir sonucu vardır. Yani ortaya çıkacak olan sevinç veya hüsran her neyse onun müsebbibi olmayı göze almak gerekiyor. İşte kesin inançlılar bu açıdan büyük bir acziyet içindedir. Grupla var olanlar ve kişiliklerini öyle var edenler ne yazık ki bu gruplar ve oluşumlar içinde kişiliklerini kaybediyorlar. İçinde bulundukları kolektif yapının kimliğini kendi kimliği olduğu zannıyla hayatlarını yaşamaya çalışıyor ve bunun böyle olduğuna kendilerini inandırıyorlar.

Sözünü ettiğimiz özgürlük ve kitle hareketleri arasındaki ihtilaf konusunda Hoffer, kitabında bir Nazi’nin şu sözlerine yer veriyor: “Özgürlükten kurtulmak için” bir kitle hareketine katılmak. Yukarıda sözünü ettiğim mesele tam da bu Nazi’nin gerekçesiyle örtüşüyor. Bazı insanlar özgürlüklerinden korkup bundan kurtulmak için bir gruba dahil olurlar.

Kesin inançlılar yani kolektif yapılara mensup kişilerin benliklerini kaybetmiş olduklarına en büyük kanıt içinde bulundukları gruplara karşı yapılan eylemleri kendisine yapılmış olarak hissetme duygusudur.  FETÖ açısından baktığımızda yapının büyüklüğü ve karmaşık işleyişi içinde bir nokta kadar etkisi ve dahli olmayan o kadar çok insan cansiparane bir şekilde FETÖ’yü ve Gülen’i savunuyor ki bu tam da kesin inançlıların yapacağı türden bir davranış. Yine Hoffer’in dikkat çektiği üzere; “bir kişiyi birlikte hareket etme yolunda eğitmek onu kendini inkâr etmeye hazırlamak demektir.”

Kolektif grupların olmazsa olmazı olan “biz ve ötekiler” ayrımı hâliyle FETÖ’de de vardı. Çünkü grup olmak “biz” olmayı gerektirir. “Biz”lik ise “Öteki”ne hep ihtiyaç duyar. Bu algı içinde birlikte hareket etme yolunda eğitilen mensuplar zamanla kendini inkâr etmeye başlarlar. Çünkü normalde yapmayacağı şeyleri zamanla kitle içinde yapmaya başlarlar. Kendisi gibi yapan kişileri gördükçe ve o gördükleri de “biz”den birileri olunca yapılan şeyin doğruluğu-yanlışlığı, haklılığı-haksızlığı, mantıklı olup olmaması artık önemli değildir. Kesin inançlılık böylece insanların içine içine işlemiş oluyor ve dönüşü mümkün olmayan bir sürece giriyor.

Her grup kendisine rakip olacak, kendi etkisini azaltacak veya yok edecek unsurlarla mücadele eder. Kitle hareketlerinin bu açıdan mücadele ettiği unsurların başında aile kurumu geliyor. Aileler, insanların birbirlerine koşulsuz bağlılık kurdukları yapılardır. İnsanlar için, aileleri genelde yumuşak karınları oluyor. İnsanların bir yere ait olma hissini yaşadığı aile bağı koparılınca insanlar bu bağı bu sefer o kitle hareketiyle kuruyor. Bu nedenle de kitle hareketleri aile kurumuyla bir mücadele içindedir. Bu olguyu FETÖ’de de çok net görmek mümkün. FETÖ de mensuplarının aileleriyle arasındaki ilişkiyi hedef almıştır. Özellikle öğrencilik döneminde mensuplarını yaz aylarında dahi ailelerinin yanına göndermeyip çeşitli programlarla ailelerinden uzak yatılı programlarla endoktrinasyona devam ederlerdi. İşte bu endoktrinasyon sayesinde yaratmış oldukları “kesin inançlılar” yüzünden biz 15 Temmuz’u ve sonrasındaki süreçleri yaşadık ve yaşıyoruz.

Sonuç olarak, Hoffer’in işaret ettiği gibi bir fanatik ikna edilemez, ancak kalben başka bir yöne döndürülebilir. FETÖ mensupları açısından baktığımızda da ikna edilemeyecek fanatikler söz konusu. Nitekim kitaplarında kendisini ve hareketini cümle aralarında öven bir narsist peşinden gitmek ve hâlâ gidebiliyor olmak zaten rasyonel bir karar değildir. Örgütün büyük biraderi altındaki kullanışlı sosyal medya müptezelleri aracılığıyla insanlar hâlâ uyutulmaya ve yönlendirilmeye devam ediliyor. İnsanlar kendi hayatlarını bir tarafa bırakmış o müptezelleri ve büyük biraderi düşünüyor ve ona göre hareket ediyor.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Çoğu Türkiye siyasî tarihinden bihaber, siyaset biliminden, devletten haberi olmayan, din-siyaset ilişkisi konusunda peygamberin devlet başkanı olması dışında yorum yapamayan kişilerden oluşan bir mensup profilinden FETÖ organizasyonunu anlamasını beklemek en hafif tabirle iyimserlik; 15 Temmuz’a tiyatro, 17-25 Aralık operasyonlarına yolsuzluk deyip sosyal medya postundan okuduklarıyla olaylara yaklaşanların darbe girişimini kavramalarını beklemek de aptallık olur. Yaşanan bu kadar olaydan sonra Gülen’e söylenenlere karşı “ama Erdoğan da …” şeklinde cümlelere başlayanlara bir dinî cemaat lideriyle seçilmiş legal bir siyasi parti liderine yönelik yaptıkları karşılaştırmaların kendi başına mantıksızlığını anlatmak çok zor. Yapılabilecek tek şey, grup kimliklerini kişisel kimliklerinin önüne geçirmiş ve içinde bulunduğu kolektif grubun gömleğini üzerine giymiş olan insanların, yapabildikleri ölçüde, kendilerine bakabilmeleri için evrene bir mesaj göndermek.

Bu mesajı da Hoffer’den gönderelim:

“Kesin inançlı kişinin görülmeye ve duyulmaya değmeyen gerçeklere ‘gözlerini ve kulaklarını kapama’ yeteneği onun metanetinin ve dayanıklılığının kaynağıdır. … İmanın kuvveti, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları görmemesinden belli olur.”

Kanıtın Yokluğu, Yokluğun Kanıtı Olur Mu?

İlhan Tekeli-Selim İlkin’in T.C. Merkez Bankası Kitabı Üzerine 

Akademik tarihçilik gerçekten zor bir meslektir. Çoğunlukla çalıştığınız konu veya olayın tanığı kalmamıştır, belgeler yetersizdir ve bir dedektif gibi kanıtları toplayarak çıkarımlar yapmak durumunda kalırsınız. Kanıtların azlığını şikâyet etmek için söylemiyorum. Çünkü hayatın doğal akışı böyledir. Bugün bile her adımımızı, aklımızdan geçen her fikri veya her eylemimizi anlık kayıt altına almıyoruz ve geçmişe dönüp düşündüğümüzde zihnimizde kalanlar giderek azalıyor. Üstelik üzerinden yeteri kadar uzun bir zaman geçtiyse artık o olayların hiçbir kanıtı kalmıyor. Sanki yaşanmamış gibi oluyor. Üzerinden 91 yıl geçtikten sonra şahidi kalmamış, kanıtı belgesi kalmamış bir ortamda bu olay olmamıştır, yaşanmamıştır diyebilir miyiz? İşte bu sorumun oldukça ilginç bir örneğini açıklayacağım bu yazımda.

Akademik bir tarihçi olarak aklımdaki bir konuyu araştırmaya ikincil literatürü okuyarak başlıyorum. Bu aşamanın benim için önemi bilgi edinmekten ziyade yazarların ellerindeki bilgileri nasıl yorumladıklarını görme isteğimdir. Çünkü bana göre akademik tarihçilik sadece bilgi aktarmak değil, bilgiyi hakikate uygun bir şekilde yorumlayabilmektir. Geçen yıl bu düşüncelerle aklımdaki bir konuya çalışırken İlhan Tekeli-Selim İlkin ikilisinin 1997 yılında yayınladığı Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası isimli kitabını tekrar gözden geçirdim ve ilginç bir ayrıntıya takıldım. Bu kitapta American-Turkish Investment Corporation (ATIC) isimli ABD menşeili bir şirketin kibrit inhisarını almak kaydı ile 25 yıl süreli %6,5 faizle 10 milyon dolar kredi verdiği ve bu kredinin T.C. Merkez Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak kullanıldığı iddia ediliyor. Üstelik bu iddianın kanıtı da gösterilmiyor. Bu kitabı daha önce okuduğumda bu ayrıntı dikkatimi çekmemişti. Kitabın yayınlanmasının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen hiçbir araştırmacının da dikkatini çekmemiş olacak ki kimse bu bilgiyi sorgulamamıştı. Üstelik geçen yıl Merkez Bankası 91. yıl dönümünü kutlarken yayınladığı videoda bankanın milli sermayeyle kurulduğunu vurguluyordu. Oysa 1997 yılında kendilerinin yayınladıkları kitap bir Amerikan şirketinin kredisi ile kuruldu diyor. Şimdi, bu konuda hakikat bir tane olmalıdır. Fakat kanıtı nasıl bulunabilir? İlk aklıma gelen Bilgi Edinme Kanunu’na istinaden T.C. Merkez Bankası’na bu konuyu sormak oldu. Çünkü konunun muhatabı Merkez Bankası ve ilgili kitabın yayıncısı da Merkez Bankası. O halde sadece araştırma yapmaya çalışan bir tarihçiye cevap verebilecek ilk merci kendileri idi. Bu vesileyle 22.08.2022 tarihinde T.C. Merkez Bankası’na uzun bir açıklama metni yazarak bilgi edinme başvurusu yaptım. Cevaplarını akademik bir çalışmada kullanacağımı belirterek şu soruları sordum:

Bu bilgi doğru mudur?

Eğer doğru ise kaynağı nedir?

Eğer doğru ise bu kredinin şartları nelerdir? Sözleşmesi mevcut mudur?

Eğer doğru ise bu kredinin geri ödemesi yapılmış mıdır? Yapıldı ise hangi tarihlerde ve ne miktarlarda yapılmıştır? Kredi ödemesi ne zaman tamamlanmıştır.

Bu konu neden önemlidir? Çünkü ispatlanabilirse geleneksel tarih anlatımının seyrini değiştiriyor. Merkez Bankası’nın milli sermayeyle kurulmadığı ortaya çıkıyor. Başvurumun üzerine uzun bir bekleme sürecine girdim. Tam 40 gün cevap bekledim. Cevap verilmedi. Zaten Bilgi Edinme Kanunu’na istinaden gelen bir başvuruya verilecek cevabın doğru olma zorunluluğu nedir, bilemiyorum. Bilerek yanlış cevap verilirse bunun yaptırımının ne olacağı da belirsiz. Başvurumun üzerinden 40 gün geçtikten sonra başvuru dilekçemi Merkez Bankası’nı da etiketleyerek Twitter’dan yayınladım. İlginç bir şekilde ertesi gün Merkez Bankası’ndan bana cevap gönderildi. Bu durumu Bilgi Edinme Kanunu’nun bir sosyal medya platformu kadar bile etkili olamaması olarak mı yorumlamak gerekir diye de düşünceler içerisindeyim. Her neyse. Bana verilen cevapta bu konuda herhangi bir belgeye rastlanamadığını bildirmişler. Bir kredi anlaşmasının belgesinin olmaması bu bilginin yanlış olduğunu düşündürtmektedir. Ama nasıl emin olabiliriz? Sonuç böyle olunca akla yeni sorular da gelmektedir:

Madem kanıtı yoktu, 1997 yılında bu kitaptaki bu bilgiyi bir yayıncı olarak nasıl yayınladınız?

25 yıldır hiçbir tarihçi bu bilgiyi neden sorgulama ihtiyacı hissetmemiştir?

Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı olabilir mi? Yani belgesi bulunamıyorsa bu olay olmamış diyebilir miyiz?

Birinci sorumun cevabı artık beni aşmaktadır. 25 yıl sonraki yönetime bu soruyu sormak haksızlık bile olabilir. Kitabın yayınlanması onayını verenler emekli bile olmuş olabilir. Belki de bu soruyu dönemin guvernörü Gazi Erçel cevaplamalıdır.

İkinci sorumun cevabı konunun bir başka ilginç yönüdür. Akademik bir metin yazıldığında kanıtsız olarak iddia edilen bir konu başkaları tarafından dipnot verilerek zikredildiğinde ve hatta çok sayıda atıf aldığında birden meşrulaşabiliyor ve literatüre girebiliyor. Daha sonraki yıllarda konuya bakanlar ise çok sayıda atıf alındığına güvenerek eserin içindeki bilgileri sorgulama ihtiyacı hissetmeden kullanabiliyor. Araştırmacılar sıkça tekrarlanan bilgilerin doğru olduğu kanaatine vararak aynı bilgileri tekrarlamakta ve böylece bir yanlış varsa 25 yıl hiç düzeltilmeden üstelik onlarca yazarın da imzasıyla kalıcı hale geliyor. İşte yanlış bir bilginin literatürde taş gibi kalıcılaşması böyle oluşuyor. Halbuki ilgili bilgi doğru da olsa yanlış da olsa araştırmacının ilk görevi sorgulamaktır.

Üçüncü sorumun cevabı ise tarihçilik mesleğindeki derin bir metodoloji tartışmasına uzanıyor. Bir tarihçi olarak bir soru sorduğumuzda sorunun cevabını arşivde bulamıyorsak, tanığı da kalmamışsa bu olay olmamıştır diyebilir miyiz? Elbette belgesiz tarih olmaz. Fakat yazılı belge dışında hiçbir doğrunun olmadığı söylenebilir mi? Bazı tarihçiler tanıklığa da itibar etmeyip arşivde yazılı kanıtı yoksa bu olay olmamıştır demeye meyillidir. Fakat her yaşanan olay yazılı kayıt altına alınmış mıdır? İşte bu yazıda asıl sorgulamak istediğim konu budur. Tarihte olaylar gerçekleşir ve bizim gibi meraklılar 91 yıl sonra izlerini takip ederek bilgiyi teyit etmeye ve doğru ise anlamaya çalışır. Bu izleri mukayese ederek bazen bilgiyi kesinleştirebiliriz. Bazen de kesinleştiremeyiz. Tarihte yaşanmış her olay kayıt altına alınmamış olabilir. Bugün de yaşadığımız her olayı kayıt altına almadığımız gibi. Yani izinin olmaması olayın olmamış olduğuna delil değildir. Sadece kanıtının olmadığını söyleyebiliriz.

Benim araştırmamın ana konusu Merkez Bankası’nın kurum tarihi olmadığı için bu konu üzerine derin araştırmalar yapmaya daha fazla zaman ayırmadım. Belki gelecekte tarihçiler bu iddianın yazılı belgesini de bulabilir. Selim İlkin maalesef aramızdan ayrıldı ama kitabın diğer yazarı İlhan Tekeli bu iddiasının kanıtını bu yazıdan sonra belki sunabilir. Bu konudaki tarih anlatımının akışı belki değişebilir, belki de değişmez ama sözün özü şudur; akademik tarihçilik çok zor bir zanaattir.

Heybeliada Notları ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun Açılması Hakkında Hukukî ve Siyasî Değerlendirmeler

Geçtiğimiz günlerde her zamanki gibi tatilimin bir kısmını tarihî yerleri gezmeye ayırdım ve bu kez durağım Adalar idi. Bana göre biraz yorucu olsa da insanlar tatilini üç kısma ayırmalı; deniz tatili-gezi tatili-aile ve akraba ziyareti. Ben de bu yazıyı tatilimin üçüncü bölümüne geçerken uçakta yazıyorum.  İşlerim dolayısıyla sıklıkla İstanbul’a gitsem de adım adım dolaşıp gezmek pek mümkün olmuyor, bu nedenle İstanbul’a özel vakit ayırmaya karar verdim ve bulduğum bütün fırsatları bir süre için İstanbul sokaklarına ayıracağım.

Adalar’ın ise bende yeri apayrıdır. Turizm sezonu olması nedeniyle çok kalabalık olsa da özellikle bahar aylarında İstanbul’daysam kafa dinlemek için kaçtığım yerlerdir. Her bir adayı apayrı seviyorum ve beni başka diyarlara götürüyor.

Bu kez de Heybeliada’yı baştan başa gezdim; ne yazık ki çok istiyor olmama rağmen Alman Koyu’na gidemedim. Sonrasında Aya Yorgi’ye çıkmak üzere Büyükada’ya geçtik. Aya Yorgi’de Orhan Pamuk ile karşılaşsak da yanındaki misafirleri ile derin bir sohbetteydi ve kendisini rahatsız etmek istemedik. Bu nedenle kendisiyle Aya Yorgi’de sohbet etme olanağı bu kez için kaçmış oldu. Ancak Aya Yorgi’de günün (evet, oraya tırmanmak da dahil) bütün yorgunluğunu atmış oldum. Manzaranın yanı sıra 300 küsür yıl önce bir tepenin üstüne inşa edilen manastırın ve insanların cesaretlerinin etkileyiciliğini düşündüm. Sanırım Ada’da yaşıyor olsam her sabah Aya Yorgi’ye çıkar ve orada dua etmenin lezzetini tadar, doğanın ve aziz İstanbul’un manzarası eşliğinde tefekkür etmek isterdim.

Öte yandan bana kalırsa Heybeli, Büyükada’ya göre daha yaşanılası bir yer. Ancak ne yazık ki Türk Silahlı Kuvvetleri Heybeli’nin büyük kısmını kapatıp kendi tesisleri haline getirmiş. Hatta tarihî Panayia Bizans Kilisesini de askeri sınırlar içerisinde bırakıp ziyarete kapatmış. Tanıyanlar bilir, şanlı Türk Ordusu’nu her fırsatta öven ve peygamber ocağı olarak gören ve milliyetçi reflekslere de sahip birisiyim. Ancak tarihî bir adanın büyük bölümünü ordunun kapatması, hele hele tarihî bir kiliseye el koyması kabul edilebilir değil, bize de yakışmıyor. Ada sakinlerinin de adadaki tesislerle alâkalı birtakım rahatsızlıkları olduğunu öğrendim ancak onları bizzat aktarmanın daha doğru olduğuna inandığımdan burada yazmayacağım; Savunma Bakanlığı’ndaki yetkililerle paylaşmayı düşünüyorum. Yine de her şeye rağmen Heybeliada, adalar içerisinde bana göre en yaşanılası yer.

Yeri gelmişken eğer adaya yolunuz düşerse, iskelenin hemen karşısında 1960 yılından beri adada bulunan Tarihî Roma Dondurması’ndan cevizli-tahinli dondurma yemenizi ve orada çalışan amcalarla muhabbet etmenizi öneririm. Dondurma o kadar lezzetliydi ki 7 top yedim ve utandığım için devam edemedim… Yine adaya gittiğinizde Heybeli Sahaf’a uğrayıp hoşsohbet sahibiyle muhabbet edebilir, harika kartpostallar ve kitaplar alabilirsiniz.

Diğer yandan bu yazıyı asıl yazma amacım sizlere bir gezi yazısı okutmak değil. Bu yazıda Türkiye’nin gündeminde bir süredir yer edinen Heybeliada Ruhban Okulu’na değinmek ve hukukî boyutuyla incelemek istiyorum. Sıkıcı bir yazı olmaması için başlangıçta biraz havadan sudan muhabbetler etsem de konuyu çok önemsiyorum ve Türkiye’nin bu ayıbı bir an evvel ortadan kaldırmasını diliyorum.

Pek çok kişi biliyordur ancak bizim kuşak için ufak bir özetle konuyu açıklayayım: 1971’e kadar faaliyet gösteren Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karar ile kapatıldı ve eğitime ara vermek durumunda kaldı. O tarihten sonra pek çok girişim ve dava sonuçsuz kaldı. 2000li yıllarda sorunun çözümü için adımlar atılsa da sonuç alınamadı ve Ruhban Okulu hâlâ eğitime kapalı. Ziyaretçilerine ise gün içinde 12.30’a kadar açık.

Fener Rum Patrikhanesi her fırsatta konuyu gündeme getirse de özellikle bir kesim konunun büyük bir devlet meselesi olduğunu vurguluyor. İddialar temel olarak şu şekilde:

“- Ruhban Okulu patrikhanenin ekümeniklik iddiasına hizmet ediyor. 

– Ruhban Okulu Türk Devleti tarafından denetlenemiyor, bu nedenle egemenlik hakkına aykırı. (Oysa 1971 yılına kadar denetlenebiliyordu.)

– Ruhban Okulu, Kıbrıs ve Yunanistan etkisine rahatça girip propaganda yapabiliyor.” 

Bu ve benzeri sebepler neticesinde Ruhban Okulu eğitime kapatıldı ve hâlâ kapalı tutuluyor. Okulun kapalı kalmasına sebep ise Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 1971 tarihinde verdiği 1969/31 esas ve 1971/3 karar sayılı kararı. Aslında AYM söz konusu kararda Ruhban Okulu’na ilişkin bir inceleme yapmıyor. AYM Anayasa’nın 120. maddesi gereği Türkiye’de “özel üniversite” olamayacağını ancak vakıf veya devlet üniversitesi olabileceğini, bu üniversitelerin de YÖK’e bağlı olacağını belirtiyor. Bu durumda MEB tarafından denetlenen Heybeliada Ruhban Okulu da bir özel üniversite gibi değerlendirilip kapatılıyor.

Bu noktada pek çok kişi Patrikhane’nin vakıf üniversitesi kurarak okulu tekrar açabileceğini söylese de Patrikhane YÖK’e bağlı bir üniversite değil Patrikhane’ye bağlı, uluslararası öğrenciler seçip alabileceği bir okul olarak açılmasını istiyor.

2000’li yıllarda “yeni bir formül” adı altında MEB’e bağlı “yüksek okul” statüsünde okulun açılması konuşulmuşsa da bu önerinin de hukuken mümkün olmadığı hukukçu Prof. Dr. Sibel Özel tarafından belirtiliyor. Özel Hoca gerekçesinde 2547 sayılı kanunun 3. maddesini göstererek, bu okulların da YÖK’e bağlı olduğunu belirtiyor. (Yani Heybeliada Ruhban Okulu’nun 2 yıllık önlisans bölümü olsa da YÖK’e bağlı olacağını belirtmiştir.) (Konuya ilişkin Prof. Dr. Sibel Özel Hoca’nın Türkiye Barolar Birliği dergisinde yayınlanan değerlendirme yazısının linkini yazımın sonuna bırakıyorum.) (1)

Bütün bunların yanı sıra Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılmasına ilişkin Patrikhane’nin avukatlığını yapan Av. Kezban Hatemi üstat ise konuya ilişkin şu değerlendirmeleri yapıyor:

Anayasa Mahkemesi’nin kararı yüksek okullarla ilgiliydi ve doğru bir karardı. Bunun din eğitimi veren ve lise düzeyinde bir yıllık bir okulla ilgisi yoktu. Zaten Kıbrıs meselesi nedeniyle 6-7 ay sonra akıllarına geldi ve uyguladılar. Tamamen siyasî bir karar.” (Av. Kezban Hatemi, Sabah)(2)

Haddimi aşmamak kaydıyla, bana kalırsa Hatemi’nin “bu okul lise düzeyinde bir okuldur” çıkışı ve ısrarı hatalı. Özel Hoca’nın yorumlarına ise nispeten katılıyorum. Öte yandan konuya bir çözüm bulunması ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gerektiğine de inanıyorum. Bu nedenle öncelikle tartışmamız gerekenin Türkiye’de özel üniversite konusundaki yasak olduğunu düşünüyorum:

Anayasamıza göre ülkemizde devletin ve vakıfların haricinde üniversite açılması yasaktır. Ancak ortaokul veya ilkokullar özel olarak açılabilir. Öte yandan günümüzde pek çok vakıf üniversitesinin “özel üniversite” gibi muamele gösterdiği de gayet gözlemlenebilir bir durumdur. Dolayısıyla da ülkemizde “kâr amacı güdebilen” özel üniversitelerin de kurulabilmesi için anayasa değişikliği şarttır. Bu konuya ilişkin gelebilecek itirazlara yönelik olarak peşinen belirtmem gerekir ki var olan sistemde özel üniversitelere izin verilmesinin eğitimi kötüleştirme noktasında hiçbir etkisi olmaz. Eğitimin iyileştirilmesi için profesörü-doçenti çok çok az olan üniversitelerin kapatılması öncelikli olarak tartışılmalıdır. Diğer yandan özel üniversiteler rekabeti arttırır, rekabetin sonucu ise genellikle kalitenin artmasıdır.

Konuya ilişkin diğer bir husus ise YÖK denilen kurumun kaldırılmasıdır. Bu konu hakkında yazılıp çizilen o kadar çok metin ve kaynak var ki konuyu dağıtmamak ve uzatmamak adına açmayacağım. Ancak Türkiye’de YÖK denilen kurum yalnızca korku rejiminin bir sonucundan ibarettir ve özgür düşüncenin, bilimsel ilerlemenin önündeki en büyük engellerden birisidir.

Bu iki değişikliğin ardından Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması noktasında pek bir engel kalmasa da yine de anayasaya eklenecek bir madde ile “özel statülü uluslararası üniversiteler” “Cumhurbaşkanı’nın özel izni ile ve kanunla açılabilir” maddesi eklenerek sorun çözülebilir. Sanıyorum bu madde ile Mardin’deki Deyrul Zaferan Manastırı’ndaki eğitim de yeniden başlama şansı kazanabilir.

Konunun hukuki açıdan yorumuna ben bu şekilde bakıyorum. Var olan Anayasa ve kanunlarla bu okulun açılması mümkün değildir ancak anayasal bir değişiklik ile kolaylıkla sorun çözülebilir. Konu tam olarak bu noktada siyasete gelmektedir.

Birkaç yıl evvel Mardin ziyaretimde Süryani bir papaz ile konuşmuştum ve Süryanilik merkezinin Mardin’den önce Şam’a şimdi ise Beyrut’a taşındığından bahsetti. Papazın sözleri aynen şöyleydi:

Bizim ayrı bir devlet talebimiz yok, bu topraklara ve bu devlete bağlıyız. Ama bizim biz olarak var olabilmemiz için Aramice, Süryanice öğretmemiz ve dinî eğitim vermemiz gerekiyor. Oysa Türkiye buna izin vermiyor ve bu nedenle Beyrut’a gidiyoruz.” 

Heybeliada’daki Ruhban Okulu ile benzer bir sorunu Süryaniler de yaşıyor. Peki neden?

1971’e kadar açık olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun ülkemize bir zarar veremediği, laikliğe tehdit olmadığı, medreselerin serbestliğini getirmediği, eğitimde birliği bozmadığı, “ajan yetiştirmediği” açıkça ortadadır. Öyle olsaydı 1971’den çok daha evvel kapatılırdı, bunun için gerekli fırsatlar da vardı. Ancak bunun yerine bu ülkenin bir zenginliğine sahip çıkıldı ve gerektiği noktada Demokrat Parti’nin yaptığı gibi kanun veya yönetmelikler çıkarılarak okul statüye kavuşturuldu. Öte yandan İlber Ortaylı’nın İstanbul’dan Sayfalar kitabında da belirttiği gibi Büyük Türk Sultan Mehmet, İstanbul’u Türk yurdu haline getirdiğinde Patrik’e daha evvel benzeri görülmemiş şekilde şatafatlı törenler yapmıştı. Çünkü gerçek hükümdarlık ve gerçek devlet aklı bunu gerektirir. Devlet korkuyla yönetilemez ancak idare edilir.

Diğer yandan bizim ne örfî ne dinî ne de devlet geleneklerimizde de böyle bir örnek yoktur. Bakıldığı zaman Kuran’da da gayrimüslimlerin dinî hakları ve ibadethaneleri koruma altına alınmıştır:

“Eğer Allah’ın insanları kimini kimiyle yenilgiye uğratması olmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çok anıldığı mescitler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır” (Hacc 22)

Modern hukukta egemenlik ilkesinin gereği,  korku rejimi inşa etmek veya her fırsatta yasaklar getirmek değildir. İnsan haklarının bir gereği olduğu kadar büyük devlet olma arzumuz ve idealimizin de gereği Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasıdır. Bizler, İstanbul gibi kutsal bir şehri yönetirken herkese adil olmak zorundayız. Ayrıca İstanbul’u yönetmenin avantajı olarak pek çok başkente dahi etki edebilmenin yollarına sahip çıkmak zorundayız. Bu ise yasaklarla olmaz ancak fırsatlar yaratarak olur.

Av. Haldun Barış

Sonnotlar

1) Sibel Özel, “Heybeliada Ruhban Okulu Meselesinin Hukukî Açıdan Değerlendirilmesi”, Türkiye Barolar Birliği, 7.2.2019 https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/heybeliada-ruhban-okulu-meselesinin-hukuki-acidan-degerlendirilmesi-80454

2) Mahmut Övür, “Ruhban Okulunu Yasaklayan Gizli Yazı”, Sabah, 18.8.2013 https://m.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2013/08/18/ruhban-okulunu-yasaklayan-gizli-yazi/amp

15 Temmuz: Sadakat Çatışmasının Sonucu

Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yedinci yıldönümü. Aradan epeyce zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi çok yönlü olarak analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil.

Kuşku yok ki konu bazı kişilerin ve çevrelerin yaptığı gibi sadece İslam itikadı açısından değil, çeşitli sosyal disiplinler tarafından da ele alınmalı. Anayasa hukuku, sosyoloji, siyaset sosyolojisi ve psikolojisi gibi açılardan da incelenmeli ve değerlendirilmeli.

Umarım bu eksiklik zaman içinde giderilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü çeşitli açılardan ele alınabilir ve analiz edilebilir.  Bu açılardan birisi de totaliter dinî sadakat ve demokratik siyasî sadakat çatışması olabilir. Ben bu yazıda kısaca bunu yapmaya çalışacağım.

Birey Fikri ve Liberal Demokrasi

Liberal demokrasiler birey fikri üzerine inşa edilir. Bu anlayışa göre temel ontolojik beşerî gerçeklik bireydir. Birey hak ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu anlayışın işaretleri ve sonuçları özellikle siyasî ve hukukî hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Meselâ, haklar bireylere ait haklar olarak anayasal teminat altına alınmıştır. Demokratik anayasalarda vazgeçilmez ve devredilmez birey hakları tek tek sayılır. Hukukun hâkimiyetinin ana hedefi bireyi hak ihlâlleri karşısında korumaktır. Tabiî yargıç ilkesi ve masumiyet karinesi de birey temellidir. Buna göre bireyler suç işledikleri iddia edilen anda var olan mahkemelerde yargılanırlar ve her birey suçlu olduğu ispat edilene kadar masumdur. Bireyin suçsuz olduğunu ispat etmesi değil, onun suçlu olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması esastır. Suçun şahsiliği de birey temelli bir yaklaşımdır. Buna göre bireyler fiilen işledikleri her suçtan tek tek ve tek başlarına sorumludurlar. Her birey yargılanma esnasında engellenmeksizin savunma yapma veya savunulma hakkına sahiptir. Siyasî sistemde de birey esastır. Genel şartları karşılayan her birey oy verme ve aday olma hakkına sahiptir. Vatandaşların oyları arasında soya sopa veya şahsî durumlara bağlı ayrım yapılamaz. Kısaca, liberal demokrasilerde anayasal sistem bireyi esas alan bir yapılanma gerçekleştirir.

Bununla beraber hakları esas itibarıyla grup hakları olarak gören veya birey haklarına ilaveten grup haklarından bahseden yaklaşımlar da vardır. Bunda bir doğruluk payı olduğu elbette öne sürülebilir. Bazı bireysel hakların kullanılabilmesi kolektif entitelerin varlığına bağlıdır. Örneğin, herkesin dinî ibadethane kurma hakkı bir inanışa mensup yeterli sayıda insanın olmasına bağlıdır. Keza, bazı haklar da ancak bir kolektif içinde kullanılabilir. Meselâ ana dilde eğitim görme hakkı. Bir dile mensup kimselerin sayısı bir okul kurmaya yetmeyecek kadar azsa o dilde eğitimden bahsetmek de anlamsız olur.

Bununla birlikte, kolektif haklar anlayışını zayıflatacak bazı noktaların altının çizilmesinde fayda var. Gruplar nihai olarak bireylere kadar parçalanabilir. Grup hakları çoğu zaman bireysel hakların toplamından oluşur. Birey haklarıyla grup hakları arasında her zaman uyum yoktur. Birey hakları ile grup hakları çatıştığında korunması gereken grup değil birey haklarıdır. Diğer taraftan, yerine göre grup hakları denilen şeyler de bireyler için hakların bazen devletlerin yaptığından ve yapabileceğinden daha vahşi ve acımasız bir şekilde çiğnenmesi anlamına gelebilir. Bu gibi durumlarda bireylerin gruplara karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Demokratik devlete düşen de bunu yapmaktır. Söylenenlere örnek olarak meselâ ABD’de yaşayan Amish Cemaati ile bilhassa cemaatin genç üyeleri arasındaki hayat tarzı tercihleri çatışmaları verilebilir.

Kolektif Aidiyetler

Bununla beraber, bu, sosyolojik olarak bireyleri ailelerden başlayarak kolektif ortamlarda bulunduğu ve kolektivist gruplara üye olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Gerçekten, her birey olağan şartlarda bir anne ve bir babanın bulunduğu çekirdek ailede dünyaya gelir. Geleneklere bağlı olarak bu aile daha geniş bir ailenin veya aile birliklerinin içine gömülü de olabilir. Bunlar daha ziyade doğuştan gelen ve insanların kontrol gücüne sahip olmadığı kolektif aidiyetlere tekabül eder. Ancak, tüm kolektif aidiyetler aynı karakterde değildir. Bazı aidiyetler doğumla alakasızdır ve kişilerin en azından bir ölçüde bilinçli bir tercihine dayanmaktadır. Bunlara sivil toplumun bir parçası gözüyle de bakabiliriz. Bu çerçevede bireylerin aile bağlarının dışında kalan dinî veya seküler gruplara üye olması mümkündür.

Bu tür gruplar hemen hemen her ülkede bulunur. Bireyselleşme derecesi bazı toplumlarda diğer toplumlardakine nazaran daha fazla olabilmekle beraber bu tür aidiyetlerin sıfırlandığı, yani tamamen yok olduğu veya yok edilebildiği hiçbir toplum yoktur. Her toplumda bilinçli tercihe dayanan üyeliklerle dolu kolektivist gruplar vardır.

Türkiye’de Kolektivist Gruplar

Türkiye de, bu çerçevede bakıldığında, kolektivist aidiyetlerin hayli fazla olduğu ülkeler arasında yer alan bir ülke olarak görülebilir. Gerçekten, zaman zaman patlayan olaylar ülkemizde kolektivist aidiyetlerin ne kadar yaygın ve baskın olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Meselâ aşiret bağları bir ortak kök anlayışına da dayanmakla beraber bir ölçüde bilinçli tercih meselesidir. Dinî aidiyetler de bu kapsamda görülebilir. Ülkemizde başta tarikatlar olmak üzere dinî aidiyete dayanan veya dinî aidiyet oluşturan gruplaşmalar hayli yaygın. Bunun niye böyle olduğu bir taraftan dini anlama biçimiyle diğer taraftan dinî inanç sahiplerinin yüz yüze kaldığı muamele biçimleriyle açıklanabilir. Osmanlı’dan günümüze kalan dinî gruplar olduğu gibi cumhuriyet döneminde ortaya çıkan dinî gruplaşmalar da vardır. Bu yazının konusu olan ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili grup da uzun bir tarihten mahrum, 1950’lerde doğmuş bir gruptur. Bu grubun ne kadar dinî olduğu veya olmadığı elbette tartışılabilir. Ancak, Türkiye’de doğmuş olması, mensuplarının genel olarak İslamî olduğu iddia edilen ilkeler ve değerler çerçevesinde varlık göstermesi ve İslam’a referanslarla konuşması ve hareket etmesi bu grubun ister istemez İslamî bir grup olduğunu veya o şekilde adlandırılabileceğini ve yorumlanabileceğini bize göstermektedir.

İşte bu noktada karşımıza 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede başvurulabilecek bir kavram çıkıyor: Sadakat Çatışması. Başka bir deyişle totaliter dinî sadakat ile siyasî sadakatin çatışması ve totaliter dinî sadakatin siyasî sadakati bastırması veya onun yerini alması. Sanırım 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede bu kavram çifti işimize yarayabilir.

Totaliter Sadakat versus Demokratik Siyasî Sadakat

Sadakat iki türe ayırılabilir: Totaliter sadakat ve demokratik siyasî sadakat veya demokratik siyasal itaat yükümlülüğü. Bunlardan ilki totaliter hareketlerde ve sistemlerde ikincisi ise demokratik oluşumlarda ve sistemlerde karşımıza çıkar.

Totaliter sadakat çok kapsayıcıdır. Sadakat göstermesi beklenen ve gereken kişilerin tüm hayatını ve her yönüyle kapsar. Bu sadakatin, içinde hüküm sürdüğü yapıyı totaliter bir yapılanmaya dönüştürmesi bile mümkündür. Hatta gayet muhtemeldir. Bu da bizi ilginç şekilde “sivil hayatta totaliterizm” kavramına götürür. Belki de totaliterizm araştırma ve tartışmalarına bir kültürel mesele olarak bu seviyede başlamakta fayda var…

Totaliter sadakat bazı seküler ve dinî gruplarda gözlemlenebilmektedir. Seküler bir grup veya dünyevî bir dine bağlı bir grup olarak Marksist-Leninist bir yapılanmada veya dini sert, tekelci ve dayatmacı biçimde yorumlama eğilimi içinde olan gruplarda tezahür edebilir. Dinin veya ideolojinin kapsayışı ve kuşatışı ne kadar geniş yorumlanırsa grubun üyelerinin totaliter sadakati hayatlarının hiçbir alanını dışarda bırakmayacak bir şekilde anlaması ve yorumlaması da o derece imkân dahilindedir. Böylece, bu tür yapılanmalarda, kavramı zorlama pahasına da olsa söylemek gerekirse, bir tür “sivil totaliterizm” doğmaktadır. Bu sadakatin egemen olduğu gruplarda üyenin hayatı her boyutuyla ve tümüyle kontrol edilir ve grup içi emirlere mutlak itaat esastır.  Biz bu itaat tarzını Cizvitlerden gelen bir deyişe “ölü gibi itaat ermek” olarak adlandırabiliriz..

Diğer taraftan, bir liberal demokraside yaşayan herkes iktidara-devlete siyasal sadakat göstermekle mükelleftir veya başka bir deyişle siyasal itaat yükümlülüğü altındadır. Bunun anlamı, vatandaşların demokratik usullerle göreve gelmiş iktidarların yetki alanlarında kalan işlerde nihaî söz sahibi otorite olduğunu kabul etmesi ve hoşlarına gitmese bile bu çerçevede alınan kararlara uymak zorunda olmasıdır. Bu husus bizi doğal olarak devletin yetkileri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya götürür. Ancak, burada söz sahibi otoritenin genel olarak insan haklarıyla sınırlı olması ve karar alma yetkisinin esas itibarıyla insan haklarına ilişkin olmayan ve çatışan toplumsal taleplerin tezahür edeceği alanlarla bağlantılı olması söz konusudur. Bu çerçevede söz gelimi Gezi İsyanları da bir çatışan toplumsal talepler meselesidir ve insan haklarına ilişkin olmayan bir meselede kamu otoritesinin meşru ve geçerli karar alma hakkına karşı bir isyan hareketi olarak boy göstermiştir.

Şimdi, demokratik bir sistemde, hem totaliter sadakat anlayışının hüküm sürdüğü bir dinî gruba bağlı olan ve hem de aynı zamanda kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan bir kişinin durumunu düşünelim. Bu kişi kamu görevlisi olması sebebiyle kamu kararlarına uymakla ve kendisine kanun çerçevesinde verilen emirlere riayet etmekle mükelleftir. Ancak, kişinin üyesi olduğu grup siyasilerin alanına ve yetki sahasına giren işlerle meşgul ise ve hatta üzerinde durduğumuz grup örneğinde olduğu gibi seçilmiş siyasî otoriteyle bir çekişme, itiş kakış, hatta savaş içindeyse ne yapacaktır? Üyesi olduğu dinî gruptan gelen emirlere mi uyacaktır yoksa kamu bürokrasisi içinde nihayetinde seçilmiş otoriteye kadar uzanan hiyerarşiye sadık kalarak kendisinden amirleri tarafından istenenleri mi yapacaktır? Bu elbette kişi için karar vermesi zor bir meseledir. Burada açıkça totaliter dinî sadakat ile demokratik siyasî sadakat çatışması ortaya çıkmaktadır.

Örneğimizde görüldüğü üzere grup üyeleri bu gibi durumlarda bağlı olduğu dinî grubun talimatlarını yerine getirebilir. Siyasal sadakat ilkesinin yerine totaliter dinî sadakati ikame edebilir. Totaliter dinî sadakati siyasî sadakati bastıracak veya bir bakıma siyasî sadakati de aşacak mahiyette görebilir ve yorumlayabilir.

Bana öyle geliyor ki 15 Temmuz vakasının önemli yüzlerinden biri budur. Devlet çatısı altında, kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasî otoriteye değil bağlı oldukları dinî veya dinî görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içindeki hiyerarşiden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. FETÖ’cüler bunu yaparken hemen her seferinde hukuku araç, hukukçuları silah, polisleri ve askerleri tetikçi olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet içinde yapılanmaları onlara mesela PKK’dan farklı olarak muazzam imkânlar ve neredeyse sonsuz hareket kabiliyeti sağlamıştır. Kamu makamlarını, kamu otoritesini ve kamu kaynaklarını grubun hedefleri için seferber etmişlerdir. Başka bir deyişle devlet içinde devlet, iç devlet veya paralel devlet diyebileceğimiz bir yapılanma oluşturmuşlar ve kendi amaçları için bu yapılanmayı seferber etmişlerdir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu olgunun sonuçlarından yalnızca biridir.

Ne Yapılmalı?

Dinî gruplar hiçbir zaman yok olmayacağına, daima var olacağına ve sivil toplumun parçası olarak kalacağına göre gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için ne yapmak gerekir? Sanırım bu, her şeyden önce, bir siyasî kültür meselesidir. Dinî gruplara üye olan kimseler kamusal meselelerde nihaî sözün halkın seçtiği hükümetlerde ve parlamentolarda olduğunu unutmamalı ve buna bağlı olarak kendi içlerinde siyasal sadakati de kapsayacak veya etkisiz hâle getirecek türden sadakat geliştirmekten uzak kalmalıdır. Sadakat alanını dinî hayat ile sınırlamalıdır. Üyelerine bu noktayı açıkça anlatmalı, buna uygun davranış kodları geliştirmelerini teşvik etmelidir. Diğer taraftan, devlet de sivil toplum alanlarından mümkün mertebe çekilmeli ve bu tür grupların işleyişini insan haklarını genel olarak korumak dışında tamamen serbest bırakmalıdır.

Hayat Yaşamaya Değer mi?

0

İnsanoğlu kadim yolculuğu boyunca hep bir mânâ arayışında bulunmuştur. Öyle ki ilk zamanlar gördüğü cisimlere, göremediği ama var olduğuna inandığı his veya görünmezlere çeşitli yakıştırmalar yapmış ve onlara bir tür kutsiyet atfetmiştir. Onlarla gülmüş, derdini onlara anlatmış, savaşlara onların hatrına ve onları mutlu etmek için katılmış, bu uğurda ölmüş, kurban vermiş, kurban olmuş ve hayatını bu uğurda tanzim etmiştir. Bu atfetme ve inanma durumu kronolojik sırayla, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık ile beraber daha da kurumsallaşmış ve insanoğlu mana arayışına devam etmiştir. Çünkü hiçbir zaman sadece ve sadece yemek yemek, uyumak ya da üremek için var olduğuna inanmak istememiştir. Daha ulvi ve daha cazibedar nedenler aramıştır, yaşamak için. Ve doğru da yapmıştır.

İnsan Yaradan’ın büyük bir eseridir ve kıymeti eşsiz derinliği haizdir. Ancak bu derinliği keşfetmek çokça çabalamayı ve istikrarlı olmayı da beraberinde getirir. Bu uzun bir yolculuktur. Bazı zamanlar yaşanan acılar, çekilen çileler, başa gelen istenmeyen sıkıntılar, inişler-çıkışlar hep olacaktır. İnsan hayatı tek bir hat üzerinde müstakim ilerlemez. Bütününde doğruya doğru akar ancak bir gün diğeriyle aynı ilerlemez. Hz. Peygamber’in devesi Adba ile bir bedevinin devesinin yarışında, peygamber devesinin gerilerde kaldığını gören sahabiler duruma çok üzülür. Oysa mana ikliminin sultanı olan Hz. Peygamber kâinatın yaratıcısı O büyük Zat’ın elçisi olduğunun idrakinde olarak ve o büyüklükle şöyle der: “Dünyada yükselen bir şeyi alçaltmak Allah’ın değişmez kanunudur.” Bunun farkında olmak insana acılarında ve ihtiyaç duyduğu anda yaşadığı yalnızlık hissinden kurtararak, muazzam bir planın ve imtihanın bir parçası olduğunun farkına vardıracaktır. Kararlılık ve amaca ulaşmaya inanmayı keşfetmek insanın en büyük gücüdür. İbn Arabî’nin ifadeleriyle “Bütün bu yolculuk, kendimden kendime imiş” hakikatinin sırrına ermek elzemdir. Yani hayata karşı verdiğimiz mücadelede galip gelebilmek için öncelikle yola donanımlı çıkmak lazım. Kendini fetheden insan hayatını şuurluca yaşar. Engellere karşı dayanıklı hale gelir.

Yol uzun ve yorucu. Ama yılmamak lazım. İyi insan olmaya çabalamak ve insanların hiçbir türlüsüne de hor bakmamak gerek. Çünkü “Surete aldanan hakikati ıskalar.” Ancak bunlara rağmen zaman çabuk tükeniyor. Koşuşturmacalar ve uğraşılar birbirini kovalıyor. Yine de her hale şükür. Seneca’nın dediği gibi “Neler kaybettiğinizin bile farkında olmadığınız anlarda kim bilir kaç kişi hayatınıza kendi çöpünü boşalttı” kabilinden zaman israfı kişilere ve durumlara karşı da hor bakmadan sabit kadem durmalı ve özümüze bir zararın dokunmaması adına gayret göstermeliyiz.

After Life dizisinde karşılaştığım bir söz beni derinden etkiledi. “Bir toplum, yaşlı adamların gölgesinde asla oturmayacaklarını bildikleri ağaçları dikmeye başladığında gelişir. İyi insanlar iyilik yaparlar. O kadar, ötesi yok…” Evet, çok doğru! İyi insanlar iyilik yaparlar. O kadar, ötesi yok!

Umutsuzluk yok, mana çok ve hayat yine de yaşamaya değer!

Mevlana’nın benzersiz ifadeleriyle söyleyecek olursak… Unutmayalım ki:

“Bir gün gelir,

Açmaz dediğin çiçekler açar,

Gitmez dediğin dertler gider,

Bitmez dediğin zaman geçer.

Hayat öyle bir sır ki;

Önce şükür,

Sonra sabır,

Sonra da inanmak gerek.”

Bireyin Ahlâkı, Siyasinin Tutarlılığı, Ülkenin Menfaati

Her insan karşısındaki insanın, ister komşuluk, ister ticaret, ister yolculuk, isterse de evlilik yapmak istesin, öncelikli olarak ahlâklı olmasını ister ve bekler. Şayet en küçük bir davranış bozukluğu görürse de hemen ilişkisinin seviyesini aşağıya indirmek veya sonlandırmak yönünde bir tavır geliştirir. Başkalarından bunu bekleyen aynı insanın kendisinin de diğerlerine karşı ahlâklı ve tutarlı olması beklenir.

Aynı insan siyasî sahaya girdiğinde, öncesinde çevresine verdiği ahlâkî fotoğrafla bir teveccüh kazanır veya göz ardı edilir. Şayet siyasî sahada ilerlemeye başlamışsa, destekleyenleri ve muhalifleri tarafından her hareketi ve sözü kayıt altına alınır. En küçük bir çelişkisi de yüzüne çarpılır. Bireysel hayatında ahlâklı olan birinin siyasî hayatında da ahlâklılık halinin devam etmesi istenir. Siyasî sahadaki ahlâkî gösterge ise tutarlılığıdır. Ama “dün dündür, bugün bugündür” söylemi de dilimize pelesenk olmak zorunda kalmıştır. Propaganda sürecinde akla hayale gelmeyecek vaatler veren veya muhalifine ağza alınmayacak sözler söyleyen bir siyasinin, seçimlerden sonra önceki söylediklerini yutup, vaatlerinden hiç söz etmemesi veya hükümet kurabilmek için muhaliflerine ilan-ı aşk etmesi de sık rastladığımız durumlardandır. Tabiî hemen, geçmişte söyledikleri yüzüne vurulur. İnsanın karşılaşabileceği en zor durumlardandır herhalde.

Siyasinin iktidar olup devlet sorumluluğu aldığı andan itibaren başka bazı ahlâkî zorluklar karşısına çıkar. Dün yüksek sesle bağıra çağıra ideolojisini haykıran siyasinin, başına taç geçirdiği andan itibaren o ideallerinden taviz vermesi gerekmektedir. Çünkü yönettiği kurum kendi şirketi, girdiği ilişki kendi şirketinin ticarî faaliyeti değil, ülkesinin bütün insanlarının ortak ve âli menfaatidir. Yani artık devlet yöneticisinin ahlâkı veya tutarlılığı değil, kısa zamanda ülkesine kazandıracağı menfaat sağlayıcılığı önem arz etmektedir.

Daha önce de yazmıştım, Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday olduğu süreçte, sahip olduğu ideoloji doğrultusunda İstanbul’daki genelevlerini kapatacağını vaat etmişti. Belki kazanamayacak biri için bu vaat kendine şan da kazandırabilirdi. Ama kazanınca hemen ilk soru, “genelevleri ne zaman kapatacaksınız?” olmuştu. O da durumun kendi vaat ettiği gibi olmadığını görmüş, genelevleri kapatmanın belediyenin değil valiliğin sorumluluğunda olduğunu öğrenmiş, belki de biraz rahatlamıştı. Vaadini tutamamış ama gerçekler karşısında boyun eğmişti.

Siyasi parti liderlerinin taraftarlarına seçim kazanma sevincini yaşatmak için, daha önce hayal bile edilemeyecek işbirliklerine girdiklerini, son seçim öncesi, hem Cumhur İttifakı hem de Millet İttifakı adaylarının girdiği işbirliklerinde gördük. Bu işbirlikleri bize, kendi ahlâkı ve siyasi tutarlılığının göz ardı edilip, siyasî sahada taraftarlarına başarı sevinci yaşatmanın daha öncelikli olduğunu göstermiştir. Demek oluyor ki, siyasî sahada böyle bir tavır ahlâksızlık veya tutarsızlık olarak görülmemeli, anlayışla karşılanmalıdır.

Siyasî aktörlerden birinin devleti yönetme sorumluluğunu aldıktan sonra bireysel ahlâkının, ideolojisinin ve siyasî tutarlılığının artık hepten bir kenara bırakılıp, sadece ülkesinin ve milletinin menfaatine yarayacak adımlar atması gerektiğini de görüyoruz. Ülkemizi 21 yıldır yöneten Erdoğan’ın, askerî darbelere karşı olması hasebiyle, Mısır’da demokratik yollarla iktidara gelen hükümete darbe yapan Sisi’ye en baştan bireysel ahlâkı ve siyasî tutarlılığı gereği uzun süre tavır koymasının ülkeye verdiği zararlar artık taşınamaz boyuta gelince, ülkesinin menfaati gereği çark etmesi ahlâksızlık veya tutarsızlık olarak değil, asıl sorumluluğunun farkına varmak olarak görülmelidir. Bu örnekler çoğaltılabilir ve her siyasinin önüne bu tür resimler konulabilir.

Bu tutarsızlıklar bireysel olarak bize itici gelebilir. Örneğin, artık birbirine hayatta selam vermezler dediğimiz siyasilerin daha sonra siyasî ortaklık kurmalarını ilk baştan yadırgasak bile, sonradan ülkenin menfaatine olduğunu görmüşüzdür. Tersini düşündüğümüzde karşılaşacağımız tablonun, yani siyasilerin birbirlerine olan o ayıplanacak söz ve davranışlarının ömürleri boyunca sürdüğünü düşündüğümüzde, ülkenin ve partisinin uğrayacağı zararı göz önünde bulundurduğumuzda, bu konuda tutarsızlık gibi görünen tavır göstermeleri herkesin menfaatine olmaktadır. Yani ülke yönetimsiz kalmamakta, koalisyon veya ittifaklar kurulabilmektedir. Yine yöneticilerin, taraftarlarının göğsünü kabartacak gibi yüksek perdeden, diğer ülkeler hakkında konuşmaları ve menfi tavır göstermelerinin ülkenin zararına olduğunu görerek, Suudi Arabistan’la, BAE’yle, Mısır’la, İsrail’le, AB’yle, ABD’yle, Rusya’yla sıcak ilişkiler kurmasını da önceki yanlıştan dönmesi olarak görüp iki yüzlülük olarak ayıplamamamız gerekir. Yine aksi durumu düşündüğümüzde, hiçbir ülkeyle dostluğu kalmamış bir ülke olmanın hiç kimsenin menfaatine olmayacağını bilmemiz gerekir.

O zaman insandan beklenen, kendi hayatında üstün ahlâklı olması, siyasî hayatında yarın kendini tutarsızlığa düşürecek yüksek vaatlerde, söylemlerde bulunmaması, elini sıkmak zorunda kalacağı rakipleri hakkında ileri geri konuşmaması, devlet yöneticisinin de, halkının ve memleketinin aleyhine olabilecek konuşma ve davranışlardan uzak durmasıdır. Her siyasî adayın bu yaşananlardan ders alması beklenir ama bizde piyes hep baştan başlar, aynı oyun defalarca tekrar sahnelenir.

CHP’nin ve Türk Solunun Krizi

Tanıl Bora’nın birikimdergisi.com’da Türk solunun sembol isimlerinden Ahmet Kardam’ın (1976) CHP Nedir? Ne Değildir kitabına atıfla aynı başlıkla bir yazısı yayımlandı. Kardam, 77 seçimleri öncesinde CHP’nin solun ümidi olarak görülmesini bir sosyalist olarak doğru bulmuyordu. Tanıl Bora ise Kardam’ın 1976’daki itirazlarından hareketle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından CHP’de yaşananların, benzer bir ‘hayal kırıklığı’ yaşatmasına dikkat çekerken, bu benzerliğin tesadüf olmadığını, CHP’nin doğal yapısından kaynaklandığını belirtiyor; “İçinden ve/veya dışından sol tazyik olmadığında, ‘kendi haline’ kaldığında, CHP’nin iliği kemiği, Güven Partisi’dir.”

Tanıl Bora’nın genel bir muhasebe olarak değerlendirilecek bu yazısı Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinden sonra, 26 Temmuz’da yayımlandı. Bora’nın seçim kaybedildiği için böyle yazdığını söylemek doğru olmaz. Zaten, Kardam’a atıfla yaptığı analiz seçim sonuçlarından çok seçimin ardından CHP’de ortaya çıkan tabloyla ilgili. CHP’de son iki ayda yaşanan tartışmaları ‘hayal kırıklığı’ olarak tanımlarken, hikâyeyi maziye dayandırıyor; “Solun CHP’yle ilgili hayal kırıklıklarının ve ona içerlemelerinin tarihi, CHP kadar eskidir. CHP’lilerin, solun CHP’yle ilgili hayal kırıklıklarına ve içerlemelerine içerlemelerinin tarihi de öyle.”

Peki, bunca hayal kırıklığı yaşamış Türk solu neden hâlâ CHP’den beklenti içine giriyor? Sol, Bora’nın tarihsel örnekleriyle ortaya koyduğu gerçekleri bir nevi çaresizlik gereği görmezden mi gelmiş yoksa artık gerçekliği görebilecek yetisini mi kaybetmiştir? Türk solu Ahmet Kardam’ın 45 yıl önce CHP hakkında yaptığı analizleri yapabilecek olgunluktan uzaklaşmış olabilir mi? Kardam, CHP’yi sosyalist ekonomiye uzak, Nato’cu olmakla eleştirirken TKP, TKH, Devrim Hareketi, TSİP, Sol Parti’den oluşan Sosyalist Güç Birliği ittifakı, “anti-emperyalist, emekten, laiklikten ve barıştan yana yeni bir ülke kurma bayrağını yükseltmek için” sözleriyle CHP Genel Başkanına açık destek verdi. Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i, Kardam’ın TKP’si geçmişte CHP’ye mesefeli dururken HDP, TİP, EHP, EMEP, SMF ve TÖP’ün bir araya gelerek oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı, “Üzerimize düşen tarihî görevi hem geleneğimize hem de gelecek kuşaklara borcumuz kapsamında yerine getirme konusunda mutabık kaldık” sözleriyle Kılıçdaroğlu’na destek olurken hangi geleneğe borçlarından bahsediyordu acaba?

Murat Belge, 13 Mart tarihli, ‘Rüzgar gibi geçti’ başlıklı yazısında demokratik sicili pek parlak olmadığını ima ettiği CHP’nin değiştiğini ifade ederken, bugün MİT başkanlığı için ortaklarına haber vermeden Ümit Özdağ ile el sıkıştığı ortaya çıkan Kılıçdaroğlu ile gerçek bir sosyal demokrat parti kimliği kazanacağına dahi inanmıştı; “Kılıçdaroğlu’nu anlayan ve onun oluşturmaya çalıştığı kanallar içinde siyaset yapmayı benimseyen parti üyeleriyle CHP gerçekten sosyal-demokrat bir parti kimliği kazanabilir.” 24 Nisan tarihli ‘14 Mayıs seçimi’ başlıklı yazısında ise Belge, sadece CHP’den değil bugün gizli anlaşmalar yapıldığı gerekçesiyle, ağır hakaretlerle birbirinin ahlakını sorgulayan, meseleyi ‘namus’, ‘ihanet’ düzeyine getiren altılı masaya da büyük anlamlar yüklemişti; “Muhalefetin farklı dünya görüşlerine rağmen kurmayı başardığı ‘demokratik konsensüs’ Türkiye için değerli bir kazanım oldu. Bunun boşa gitmesine izin vermemeliyiz. Bu, kendi başarımızı kendi elimizle sildiğimiz anlamına gelir. Şu anda muhalefet cephesini meydana getiren kadroların güçleri ve yeteneklerinin bu zorlu işleri yapmaya yeteceği kanısındayım.” Acaba Murat Belge gibi bir isim, mahalle aralarındaki bakkallarda asılı Arapça tabelaları indirmek için yarışan CHP’li kadrolarla sosyal demokrat bir siyasetin ne denli mümkün olabileceğini hiç düşünmemiş olabilir mi? Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan insanları bir tehdit olarak görme sosyal demokrat siyasetin göstergesi olarak mı kabul edilecek? Belge, 8 Mayıs tarihli ‘Seçim Güvenliği’ yazısında da; “Bu seçim önümüze hangi yolu açacak, demokrasiyi mi, diktatörlüğü mü?” sorusunu sorarak, sokakta göçmen avına çıkma noktasına gelen millet ittifakını demokrasi cephesi olarak tanımlıyordu. Bu durum Belge’nin yaklaşımının Tanıl Bora’nın Türk soluna hasrettiği hayal kırıklığının farklı bir versiyonu olarak dikkat çekmektedir.

Seçimlere girerken millet ittifakının Türk demokrasisinin zor konuları hakkında ne söylediği de tam olarak bilinmiyordu. Örneğin İYİ Parti’nin Kürt meselesindeki yaklaşımı nedir? Kılıçdaroğlu ya da DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, sırtını YPG’ye dayadığını söyleyen Figen Yüksekdağ’ın temsil ettiği siyaset hakkında ne düşünür? CHP’nin, Alevilik bağlamında Diyanet’e nasıl bir rol biçtiği, millet ittifakı partilerinin azınlıklara yaklaşımı pek dillendirilmemişti. Net olan tek bir şey, Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Ümit Özdağ’ın ırkçılıkta rakip tanımayan tavrıydı. Tüm bunlara rağmen Ahmet İnsel, 25 Nisan’da ‘Yakın tarihimizin en önemli seçimi mi?’ başlıklı yazısında Kılıçdaroğlu’nu destekleyen partilerin, Türkiye’nin kültürel farklılıklarını birleştirdiğini yazmıştı. Bunun karşısında AK Parti Ermeni asıllı Sevan Sıvacıoğlu’nu İstanbul’dan Milletvekili adayı göstermiş, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmuş, AK Parti Doğu’da Kürtçe şarkılar eşliğinde propagandasını sürdürmüş, Cumhurbaşkanı Erdoğan mültecilerle ilgili pozitif açıklamalar yapmıştı. Hal böyleyken İnsel, hangi somut adım/açıklamaya karşın kültürel farkların bir araya geldiğini söylemiş olabilir bilemiyoruz! Sanıyorum İnsel, beklentilerini demokratik uygulamayla gerçekleşmiş gibi algılamaktaydı.

Bu bağlamda Tanıl Bora’nın hatırlattığı şekliyle solun CHP hakkındaki hayali sadece son seçim süreciyle de sınırlı değil. Türk solunun geçmişten bugüne içine düştüğü pozisyonlar aynı zamanda solun durumunun anlaşılması açısından da işaretler sunmaktadır. Bu işaretler genel olarak Türk solunun ülke sosyolojisine ve değerlerine olan tutumundan kaynaklanmakla birlikte kendi teorilerinin pratikle sınanması karşısında düştüğü durumu da göstermektedir. Pratik, teoriyi daima aşıyor. Türk solu da pratikle karşılaştığında ya hayal kırıklığına uğruyor ya da kaybediyor. Bu açıdan CHP’nin içine düştüğü krizin, seküler, aydınlanmacı sol bloğun süreklilik arz eden handikabını yansıttığı söylenebilir.

14 Mayıs 1950 Seçimlerinin Anlamı

14 Mayıs 1950 seçimlerinin önemini anlayabilmek için o tarihten önce Türkiye’de nasıl bir rejim olduğu hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamız gerekiyor. O rejimi hakkıyla anlayabilmek için de Osmanlı Devleti’ndeki gelişmelerden haberdar olmak mecburiyeti doğuyor. Zaman kısıtlılığı sebebiyle Osmanlı döneminde gelişmelerden sadece satır başlarıyla bahsetmek zorundayım.

Osmanlı Devleti, biliyorsunuz, bir mutlak monarşi olarak yola çıktı ve bir anayasal monarşi olmaya doğru evrildi. Bu çerçevede 1808’de Sened-i İttifak, 1839’da Tanzimat Fermanı ve 1856’da Islahat Fermanı hayata geçirildi. Şüphesiz bu reform hareketleri başka hareketler tarafından takip edildi. Ayrıntılarına girmiyorum. Çeşitli kanunlar getirildi ve özellikle eğitim sisteminde ciddî değişiklikler yapıldı. Bu reform hareketlerinin başını şüphe yok ki bürokratlar ve aydınlar çekiyordu. Halk tarafından gelen talep çok azdı, dikkate alınmaya değmeyecek kadar azdı. Bu, daha sonra, bürokratik vesayet sistemi dediğimiz sistemin de zihnî temellerinin hazırlanmasına katkıda bulunan bir süreç oldu. Çünkü bürokratlar ve aydınlar kendilerini ülkenin sahibi olarak gördüler ve ülkenin iyiliğine olarak düşündükleri şeyi yapma hakkını kendilerine verdiler. Meselâ 1876 Anayasası bu çerçevede bir misak anayasa olmaktan ziyade bir ferman anayasaydı. Padişahın fermanıyla yürürlüğe girmişti ama anayasanın hazırlanmasında malum olduğu üzere Mithat Paşa’nın büyük katkıları olmuştu. Sonra Birinci Dünya Savaşı başladı, Türkiye savaşı kaybetti ve bir paylaşım süreci Türkiye üzerinde gerçekleşmeye başladı. Bu bir millî mücadeleye yol açtı. Millî Mücadele kazanıldı.

Millî Mücadele esnasında 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu ve açıldı. Bu meclis kompozisyonuna göz attığımızda, siyasal çoğulluk ve dolayısıyla siyasal rekabet potansiyeli taşıyan bir meclis olduğunu görürüz. Aşağı yukarı toplumun her kesiminden temsilciler mecliste yer almaktaydı. Savaşın kazanılmasından sonra olması gereken, çoğulluk ve rekabetin kurumsallaşmasıydı. Fakat ne yazık ki tam tersi oldu. 29 Ekim 1923’te tartışmalı bir şekilde Cumhuriyet ilan edildi. Burada şu noktanın altını özellikle çizmek isterim: Her ne kadar biz 29 Ekim’i Cumhuriyet’in kuruluş tarihi olarak kutluyorsak da bu yanlış, eksik bir bakıştır. İlan edilen Cumhuriyet kelimenin gerçek anlamında cumhuriyet değildir, dar anlamda cumhuriyettir. Başka bir deyişle, seçimsiz bir cumhuriyettir. Dolayısıyla bu anma ve kutlamaların bu yönünün hatırda tutulmasında fayda var.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Millî Mücadele esnasında temel slogan hâline getirilmiş olan “Egemenlik millete aittir” sözü hayata aktarılmak yerine, milletin egemenliği sahiplenmesi ve egemenliği kullanmasının yollarının geliştirilmesi yerine, egemenlik dar bir sınıfın eline geçti. İleride Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde teşkilatlanacak olan bu sınıf, egemenliği, halkla bir bağı olmaksızın kendi kafasına ve kendi amaçlarına göre kullanmaya başladı. Bu çerçevede kurulan Halk Fırkası’nın ismine de dikkatinizi çekmek istiyorum. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine Halk Fırkası isminin başına hemen Cumhuriyet kelimesi eklendi. Ama lütfen dikkat edin, Türkçe bakımından Cumhuriyet Halk Partisi isminde bir yanlışlık vardır. Asıl ismi “Cumhuriyetçi Halk Partisi” veya “Halkçı Cumhuriyet Partisi” olmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi olması aslında partinin, devletin bir uzantısı olduğunun göstergesidir. Bu da devleti Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurduğu yolundaki iddiaları çürütmek için elimizde önemli bir delil olarak görülebilir.

Daha sonra1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası acımasız bir şekilde tasfiye edildi. Yeni sistemi inşa eden otoriteler sadece siyasal sistemi yeniden kurgulamak yerine topluma döndüler ve toplumu yeniden yaratmaya çalıştılar. Âdeta yeni bir insan ve yeni bir toplum projesiyle hareket ettiler. Ülkenin tek tek insanlarını ve bütün olarak toplumu yeniden yaratma sevdasının peşinden koştular. Nitekim bu hakikat, bazılarının dilinden düşürmediği 10. Yıl Marşı’nda kendisini dışa vurmaktadır. 10. Yıl Marşı’ndaki “On yılda on beş milyon genç yetiştirdik biz her yaştan” sözü, anlattığım hakikati yansıtmaktadır.

Halk Fırkası bir parti adını almış olmakla beraber tipik bir parti değildi. Demokrasilerde partiler siyasî temsil üzerine kurulur ve hiçbir siyasî parti bütün toplumu temsil etme iddiasında olamaz. Ama Halk Fırkası bütün toplumu temsil etme ve bütün toplumu “adam etme” peşinde koşan bir siyasî partiydi. Dolayısıyla aynen mesela Sovyetler Birliği Komünist Partisi dediğimizde, parti kavramını Batı terminolojisinden alıp kullanıyor olsa da bunun bir parti olmadığını nasıl biliyorsak, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın da tek parti döneminde parti adını kullanan ama parti olmayan bir varlık olduğunu akılda tutmakta fayda var. Bu parti halkın adam edilmesi, halkın belli bir doğrultuda yeniden şekillendirilmesi üzerine kurulmuş bir siyasî partiydi. Şüphesiz sistem başarısızdı, 1930’da Serbest Fırka denemesi yapıldı ve Serbest Fırka da acı bir şekilde tasfiye edildi. Serbest Fırka’nın tasfiyesinde yalnız baştaki siyasî otorite değil, baştaki siyasî otoritenin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu sistemin diğer unsurları da etkili oldular. Serbest Fırka’nın toplumda büyük ilgi görmesi üzerine Mustafa Kemal’e gelerek “bu dalga sadece bizi yok etmez, seni de yok eder” diyerek onu yeni siyasî partiyi yok etmeye teşvik ettiler.

Sistem 1950 öncesinde neredeyse tamamen başarısızdı. Temel hak ve özgürlükler bakımından ciddî bir başarısızlık vardı. Temel özgürlükler olan din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, basın özgürlüğü ya hiç yoktu ya da çok kısıtlanmış vaziyetteydi. Sistem, iddia edildiğinin aksine, iktisadî bakımdan da başarısızdı. Mesela bunun tipik bir delili, Mahmut Makal’ın 1950 yılının Ocak ayında ilk basımı yapılan “Bizim Köy” adlı romanında bulunabilir. “Bizim Köy” romanı nispeten Batı’da olan bir köyde insanların günlük hayatını anlatmaktadır ve orada anlatılan sefalet, bugün insanların aklının alamayacağı derecede koyu bir sefalettir.

Dolayısıyla, Ebedi Şef gidip Millî Şef geldiğinde sistem tıkanmak üzereydi. Sistemin sürdürülebilirliği yoktu, İkinci Dünya Savaşı yılları krizin ağırlaşmasına sebep oldu ve İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye bir sürprizle karşılaştı. Sovyetler Birliği, Türkiye’den Doğu’da toprak ve Boğazlar üzerinde kontrol hakkını paylaşma talebinde bulundu. Türkiye bir tercih yapmak mecburiyetiyle karşı karşıyaydı. Aslında Türkiye’nin sistemi, Sovyet sistemine daha yakındı ve Sovyet sistemine kolayca adapte olabilirdi. Ama yükselen değer Batı olduğu için İsmet İnönü Batı’yı tercih etti ve bu çerçevede iç ve dış faktörlerin birleşimiyle Türkiye’de bir sistem değişikliği sürecine 1945’ten itibaren girildi. 1946 seçimlerinin Türkiye’ye faydası oldu; yargı gözetim ve denetiminde seçim ilkesi getirildi ve bu iktidar ve muhalefetin iş birliğiyle gerçekleştirildi. Türk demokrasisinin en iyi tarafı bana göre yargıda denetim ve gözetimle seçimlerin yapılmasıdır. Bu bakımdan Türkiye demokrasisi, dünyanın en iyi demokrasileriyle karşılaştırılabilecek, kıyaslanabilecek hâldedir. Meselâ Amerikan demokrasisiyle yaptığımız bir karşılaştırma Türkiye demokrasisinin bu açıdan daha üstün olduğunu açıkça ortaya serer.

Peki, 14 Mayıs niye önemliydi? İki şey söylenebilir 14 Mayıs’ın önemi için: Bir defa 14 Mayıs tek parti yönetiminden barışçıl bir yolla kurtulma anlamına geldi. Bu harika bir gelişmeydi. Tek parti yönetiminden Türkiye kurtulmak mecburiyetindeydi. Bunun için iki yol vardı. Birincisi iç savaş yoluydu. Bu çok maliyetli bir yoldu, çok sayıda ölüme ve tahribata yol açacaktı. İkincisi seçimdi. Türkiye bu beladan, tek parti yönetimi belasından, demokratik seçimlerle kurtulmayı başardı. Bu o kadar büyük bir hadisedir ki, bana göre 14 Mayıs’ın “Hürriyet ve Demokrasi Bayramı” olarak kutlanmasını haklılaştırmaktadır. Mensubu olduğum Liberal Düşünce Topluluğu da birkaç senedir 14 Mayıs’ı “Hürriyet ve Demokrasi Bayramı” olarak kendi çapında kutlamaya çalışıyor. Bu olayın önemini anlamak için aynı hadisenin İslam dünyasında hâlâ tekrarlanamamış olmasına bakabiliriz. İslam dünyası, bütün çabalarına rağmen Türkiye gibi demokratikleşmeyi, âdil ve hür seçimler yapmayı ve iktidarı seçimle getirip seçimle göndermeyi başaramadı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinin ana özellikleri bence bunlardır.

*27 Nisan 2023’te Demokrasi Adası’nda düzenlenen toplantıda yapılan konuşma.

Bireyci Feminizm ve Kollektivist Feminizm: Fark nasıl anlaşılır? Dan Sanchez

Çeviren Rümeysa Yetimoğlu

Feminizm, genellikle, desteklenen ya da karşı çıkılan tek bir homojen ideoloji olarak düşünülür. Fakat başından beri iki farklı tarafa sahiptir.

Liberteryen ve feminist düşünür Wendy McElroy’un, “Bireyci Feminizm: Kayıp Gelenek” 1998 Freeman makalesinde yazdığı gibi 19. yüzyılda:

“Politik sistemi sorgulayan iki temel feminizm geleneği modern radikal feminizmin şekillendiği sosyalist feminizm ve zaman zaman liberteryen feminizm diye adlandırılan bireyci feminizmdir.”

1997’de yayımlanan bir başka Freeman makalesinde McElroy, Christina Hoff Summer’ın modern radikal feminizm için kullandığı “gender feminizm; toplumsal cinsiyet feminizmi” terimini benimsemiştir.

Eşitliğin Manası

Bireyci feminizm ile kollektivist feminizmi ayıran başlıca farklılıklardan biri her iki geleneğin eşitliği nasıl yorumladığıdır. McElroy bunu şöyle ifade eder:

“İki geleneğin ideolojilerinin farklılaşması, eşitliğe dair farklı yaklaşımlarında kendini göstermektedir. Sosyalist feministlere göre, ‘eşitlik’ sosyo-ekonomik bir terimdir. Kadınlar, sadece özel mülkiyet ve bunun teşvik ettiği ekonomik ilişkiler yani kapitalizm bertaraf edilirse eşit olabilir.”

Sosyalist feminizm kadın ve erkekler arasında “sonuçların eşitliğini” kazanmaya çalışır. Herhangi bir sonuç eşitsizliğini kaçınılmaz olarak daha derin bir eşitsizlik ile ilişkilendirir: Özel mülkiyet kapitalizmi ve onun aile gibi müttefik kurumlarından devşirilen güç farklılığı. Bu güç dinamiği “ataerkillik/ patriyarki” olarak tanınır.

Bireyci feminizm de güç farklılıklarını tanır, ancak bunun için özel mülkiyeti suçlamaz: Hatta tam tersi. Problem, özel mülkiyet haklarını içerecek şekilde kadınların haklarına yeteri kadar saygı duyulmaması ve bu hakların korunmamasıdır. McElroy şöyle yazar:

“Bireyci feministler eşitliğe daha katı bir şekilde doğal hukuk teorisinden yararlanarak hukuki bakımdan yaklaşır. Kadınların bireysel haklarının, kadın ve erkeklerin kişiliğini ve özel mülkiyetini birebir şekilde koruyan yasalar altında tam olarak tanınmasını isterler. Her insanın kendi bedeni ve kendi emeğinin ürünleri üzerinde sahip olduğu ahlâkî yargı yetkisine atıf yaparak tercih ettikleri terim “öz-mülkiyet/kendi kendini sahiplik”tir.”

Böylece, bireyci feminizm kadın ve erkekler arasında, eşit haklar ve kanun önünde eşitlik anlamında bir “eşitlik” arar. Bunu da kadınlar üzerine empoze edilen özel hukuki engelleri aşarak ve erkeklere özel olarak verilen hukuki ayrıcalıkları (özellikle kadınlardan üstün olacakları şekilde) kaldırarak başarır.

Bu, aynı zamanda, klasik liberal hareket çerçevesinde başka özel kanuni engellerin (serfler ve kölelere empoze edildiği gibi) ve özel hukuki ayrıcalıkların (feodal asillere ve köle sahiplerine tanındığı gibi) kaldırıldığı zaman ulaşılan “eşitlik”in ve mücadele edilen “baskı”nın bir çeşididir.

Aslında, bireyci feminizm basitçe klasik liberalizmin kadın haklarına uygulanması şeklinde düşünülebilir. Ludwig von Mises’in yazdığı gibi:

“Esasen feminizm kadınların hukuki pozisyonlarını erkeklerinkine denkleştirme arayışı; kadınların kendi eğilimlerine, arzularına ve ekonomik durumlarına göre davranmak ve gelişmek için hukuki ve ekonomik özgürlüklerinin tanınmasına çalışılması ile barışçıl ve özgür bir evrimi savunan büyük liberal hareketin bir dalı olmaktan başka bir şey değildir.”

Kastlar ve Çatışma

Bahse konu klasik liberal hareket 17., 18. ve 19. yüzyıllarda Batı’da devrim yarattı. Mises’e göre, devirdiği eski düzen bir “kast” sistemiydi. McElroy’un, “Feministler için Mises’in Mirası” adlı 1997 Freeman makalesinde şöyle açıklar:

“Mises hukuki engellerin altında emek veren statik sınıfları “kast” olarak nitelendirirdi. İnsanları bir sınıfa sıkıştırmak ve sosyal hareketliliği önlemek üzere yasal engelleri artırdıkça kastlar yaratılmış olur. Mises Sosyalizm’de, kastlar ile ya da ‘malikâne üyeleri (estate-members)’ ile ne anlatmak istediğini şöyle açar: ‘Malikâneler yasal kurumlardı, ekonomik olarak belirlenen olgular değil. Her insan bir malikânenin içine doğar ve genellikle ölene kadar onun içinde kalırdı… Biri efendi ya da hizmetçiydi, özgürdü ya da köleydi, toprağın lordu veya toprağa bağlıydı, aristokrat ya da avamdı; bu ekonomik hayatta belli bir pozisyonu tuttuğu için değil, belli bir malikâneye ait olduğu içindi.’ Özünde, kastlar statik toplumu yaratan yasallaşmış sınıflardı.”

Böylelikle, kadınlara dayatılan hukuki engeller cinsiyetleri “kast”lara dönüştürdü ve bu, erkek ve kadınlar arasında çıkar çatışması yarattı.

Mises’in, “Grup Çıkarlarının Çatışması” denemesinde yazdığı gibi:

“Böylece, tüm kast üyeleri arasında bir çıkar dayanışması ve çeşitli kastlar arasında bir çıkar çatışması hüküm sürer. Her bir ayrıcalıklı kast yeni ayrıcalıklar elde etmeyi ve eski ayrıcalıklarını korumayı amaçlar. Her imtiyazsız kast mahrumiyetlerinin giderilmesini amaçlar. Bir kast toplumunun içinde çeşitli kastların çıkarları arasında uzlaşmaz bir karşıtlık bulunur.”

Klasik liberal devrim pek çok kast ayrımını ortadan kaldırdı ve böylece özgür bir toplumda doğal olarak oluşan çıkarların uyumuna önayak oldu. Erkekler ve kadınlar arasındaki kast ayrımlarını kaldıran bireyci feminizm bu şanlı projenin önemli bir kısmıydı.

Sınıf Savaşı ve Toplumsal Cinsiyet Çatışması

Ancak sosyalistler, özellikle Marksistler, “baskı”nın anlamını karıştırarak bu değişimin raydan çıkmasına sebep oldular. Marksist sınıf mücadelesi teorisi, “doğası gereği ezen” kapitalist sınıf ve “doğası gereği ezilen” proletarya sınıfı arasında çözülemez bir çıkar çatışması görür, bu sınıflar yasal ayrıcalık ve engellerle kastlar haline getirilmemiş olsa bile…

McElroy’un açıkladığı gibi, klasik liberal felsefe, sağlam ve tutarlı ekonomi biliminin desteğiyle bu dogmayı çürütür:

“Mises’in toplumun nasıl işlediğine dair teorisi, her iki tarafın mübadeleden fayda sağladığında iş birliğini göz önünde bulunduran klasik liberal düşünceye dayanır. Aslında, fayda algısının kendisi tarafları harekete geçmeye iter. İşçiler ve kapitalistler arasındaki kötü şöhretli düşmanlık, eşit bireysel haklara sahip olma durumunda çözülür çünkü herhangi bir grubun karşı grubu iş birliğine zorlamaya yetkisi ve hakkı yoktur. Ancak bir mübadele için zor kullanıldığında mutlak bir şekilde grup çatışması ortaya çıkar.”

Marksizm gibi, toplumsal cinsiyet feminizmi de kastlar arasında değil esasen sınıflar arasında doğal bir çatışma ve baskı görür: Özellikle kadınlar ve erkekler arasında. McElroy’un yazdığı gibi, “toplumsal cinsiyet feministleri” “karşı cinsiyeti, doğası gereği kadınlara ters çıkarları olan ayrı bir politik sınıf olarak tekrar tanımlamıştır.” Böylece, modern toplumsal cinsiyet feminizmi, fikrî zeminini klasik liberalizm ve bireyci feminizmden ziyade Marksizm ve sosyalist feminizme borçludur. McElroy bunu şöyle detaylandırır:

“Toplumsal cinsiyet feminizmi farklı bir teoriye dayanır: (Catherine) MacKinnon bu ideolojiden ‘post-Marksist’ olarak bahseder: Marksizm’in çoğu özelliğini benimseyen fakat toplumsal cinsiyetten ziyade ekonomik koşulların sınıfı belirleyen belirgin bir politik etken olduğu konusundaki ısrarını reddeden manasına gelerek. Böylece, toplumsal cinsiyetçi feminizm, insanî iş birliğin bir grubun diğer gruptan fayda sağladığı süreç olarak algılanan ‘emek fazlası’ gibi bazı sosyalist düşüncelere katılır. Sınıf eşitsizliğini düzeltmek için, serbest piyasanın kesinlikle karşı olduğu ‘toplumsal olarak adil’ bir sonucu garantilemek için zorla müdahil olmayı mecburî görür. Hukuk bir sınıfa yarar sağlamak için, bir diğer sınıfın algılanan kendi çıkarı pahasına harekete geçmelidir. Özellikle, hukuk, ezici konumda olan tüm erkeklerin pahasına tarihsel olarak dezavantajlı olan kadınlara yarar sağlamak üzere hareket etmelidir. Misesyen anlayışla, kadınlar, niteliklere dayalı müşterek bir kimlikle sınıf olmaktan vazgeçer ve hukuki olarak müşterek siyasi ve toplumsal çıkarları korunan bir grup – bir kast olurlar. Bu şekildeki bir müdahale, pozitif ayrımcılık ve değer denkliği/eşit ücret gibi birtakım tedbirlerle özetlenebilir.”  

Bireyci feminizm kadınlar için hukuki engelleri ve erkekler için yasal ayrıcalıkları kaldırarak eşit haklar çabasındayken, kollektivist toplumsal cinsiyet feminizmi devlet eliyle, kadınlara yeni yasal ayrıcalıklar ve erkeklere uygulanacak yeni hukuki engeller yaratarak, “sonuçların eşitliği”ni (ya da “tam eşitlik”) amaçlar. Bu yeni kastlar ve kast mücadeleleri yaratır: Devlet-teşvikli bir cinsiyetler savaşı. Bugünün “erkek evreni”nin kadın düşmanı tarafı, bu çatışmanın bir parçasıdır.

Cinsiyet savaşını kollektivizmi yani hem kollektivist feminizmi hem de kollektivist kadın düşmanlığını reddederek ve kadınları özgürleştirmek ve erkekleri ehlileştirmek için çok şey yapan ama büyük ölçüde ihmal edilen büyük bireyci feminizm geleneğini yeniden canlandırarak bitirebiliriz. Kadınlar ve erkekler arasında, tüm insan ilişkilerinde olduğu gibi, bireycilik ve özgürlük sevgi ile uyumu beslerken kollektivizm ve devletçilik nefret ve çatışmayı büyütür.

* “Individualist Feminism Versus Collectivist Feminism: How to tell the difference”, FEE Stories, 24 Ocak 2023.