Yerleşik iktisat öğretimi denge fikrine dayanmakta; maksimizasyon hedefleri önceden belirlenmiş olan ekonomik aktörlerin dengeyi sağlayacak biçimde nasıl davrandıkları karmaşık modeller, matematiksel formüller ve grafikler aracılığıyla incelenmektedir; ekonomi adeta bir fotoğraf gibi, bir durum gibi ele alınmaktadır. Oysa ki gerçek hayat böyle değildir.
Gerçek hayatta ekonomi, bireylerin sürekli kabuk değiştiren tercih ve kararlarına göre şekillenir. Zira tüm bu tercihlerin merkezinde, kıt imkânlarla öznel amaçlarına ulaşmaya çalışan “gerçek insan” yer alır. Fiyatları, üretimi ve kaynak dağılımını yönlendiren ana dinamik; bireylerin gündelik kararları, yani insan eylemleridir. İnsanların ihtiyaçları, beklentileri, bilgi birikimleri ve değer yargıları durmaksızın değiştiği için bu eylemler de sürekli farklılaşır.
Bu haliyle, ekonomiyi bir durum olarak anlamak mümkün değildir. Ekonomi, ancak bir süreç olarak kavranabilir. Avusturya Okulu; piyasa fiyatlarının oluşumundan iş çevrimlerine, iş çevrimlerinden kaynak tahsisine ve sermaye birikimine kadar tüm iktisadi olguları milyonlarca insanın öznel değer yargıları, beklentileri ve risk tercihleriyle gerçekleştirdiği bilinçli eylemlerin sonucu olarak görür. Örneğin, sıcak bir yaz gününde Ege sahilindeki bir esnafın dondurma fiyatını yükseltmesi, Ankara Beşevler’de bir öğrencinin kısıtlı bütçesiyle otobüs yerine yürümeyi seçmesi ya da İstanbul Kapalıçarşı’daki bir tüccarın tasarruf aracı olarak altına yönelmesi, ekonomik süreci şekillendiren insanî eylemlerdir. Benzer şekilde, bir yazılımcının “evden çalışma” trendini fark edip yeni bir uygulama geliştirmesi veya Anadolu’daki bir çiftçinin kuraklık beklentisiyle mısır yerine nohut ekmesi, merkezî bir planlayıcının emriyle değil, bireylerin kendi koşullarını iyileştirme arzusuyla gerçekleşir. Bu haliyle piyasa, insan eylemleriyle şekillenen dinamik bir koordinasyon sürecidir. Kısacası, insan eylemini ve onun arkasındaki öznel mantığı merkeze almayan hiçbir iktisat kuramı, gerçek hayatın dinamiklerini kavrayamaz.
Böyle değerlendirdiğimizde, ‘piyasa mekanizması’ ifadesinin hatalı bir niteleme olduğunu; piyasanın bir ‘mekanizma’ değil yaşayan bir ‘organizma’ olduğunu söyleyebiliriz ve söylemeliyiz.
Pandemi dönemi ulusal ekonomilerin ve devlet müdahalesinin önemini ortaya koydu. Ülkelerin birbirlerine bir maske dahi vermediklerine; havaalanlarında başka ülkelere giden maskelere/sağlık malzemelerine el konulduğuna şahit olduk. Ancak, pandemi sonrası dönemde, ‘devlet müdahale ederse sorunlarımızı çözeriz’ anlayışı giderek yaygınlaştı.
Hangi ülkeye bakarsanız bakın en büyük iktisadî aktör hiç kuşkusuz ki devlettir. Avusturya iktisat okulunda ve bu kitapta dile getirilen görüşler, devlet müdahalesinin ilk etkisiyle, nihai etkisinin birbirinden önemli derecede farklılaşabileceğini; buna dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin, istihdamı artırma misyonunu üstlenen bir devlet, hızlı sonuç alabilmek uğruna, verimliliği düşük alanlarda istihdamı teşvik etme yoluna gidebilir. Bunun gibi, devlet bütçe açığı yaratarak, devasa bir altyapı projesi başlatabilir ya da işletmelere istihdam teşviki verebilir. Fakat böyle bir durumda ortaya çıkan istihdam artışını finanse edebilmek için neticede vergilerin artırılması gerekecektir; yeterli vergi geliri yaratılamıyorsa kamu borçları artacak ve en nihayetinde karşılıksız para basma yoluna gidilecektir. Tüm bu müdahaleler özel sektör üzerinde ağır tahribat yaratır. Zira, kamunun piyasadan çektiği kaynaklar nedeniyle yatırım ve harcama kapasitesi daralan özel sektör işletmeleri, zamanla piyasadan çekilmek zorunda kalır.
Böylece devletin yarattığı-görünürdeki-örneğin bin kişilik istihdam, ülke genelinde çok daha fazla sayıda görünmeyen istihdam kayıplarına yol açacaktır. Bunun da ötesinde, piyasadaki kâr/zarar sinyallerinden ve tüketici/üretici tercihlerinden, yani insan eylemlerinden bağımsız olarak, tamamen siyasî kararlarla yaratılan bu istihdam, ekonomide sermaye yapısını bozarak, kaynakların verimsiz alanlara yönelmesini teşvik edecektir. Devletin bütçe imkânları tıkandığında veya teşvikler sonlandırıldığında, bu yapay istihdam imkânları ortadan kalkar. Geriye kalan, yarım kalmış yatırımlar, daha yüksek bir enflasyon ve daha yüksek bir işsizliktir.
Kira kontrolleri ve faizlerin suni olarak düşük tutulması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Enflasyonist etkileri dizginlemek maksadıyla kiralara “tavan fiyat” uygulandığında veya piyasaları canlandırmak amacıyla faizler yapay olarak düşürüldüğünde, bireylerin kıtlık koşullarında doğru kararlar almasını sağlayan göreli fiyatlar istikrarsız hale gelir; fiyat sinyalleri bozulur. Kiraların yapay olarak düşük tutulması, ev sahiplerini fiyat dışı kısıtlamalara yönelterek konut piyasasında sorunların birikmesine yol açar. Merkez bankasının faizi suni olarak düşürmesi, girişimcilere piyasada gerçekte var olmayan, hayalî bir tasarruf bolluğu sinyali verir. Bu yanıltıcı sinyal, sermaye yapısını köklü biçimde bozar ve girişimcileri yanlış ve sürdürülemez yatırımlara yönlendirir. Toplumun gerçek tasarruf eğilimi zayıfken düşen faizlerin yarattığı illüzyona kapılan bir müteahhit lüks konut projelerine girişebilir; bir sanayici pazarda gerçek bir karşılığı bulunmayan devasa teknoloji tesislerinin temelini atabilir ya da bir girişimci getirisi uzun vadede ortaya çıkacak olan alt yapı projelerine yönelebilir. Ancak zamanla gerçekler su yüzüne çıkar. Bitirilemeyen konut projeleri, atıl kalan dev tesisler ve batık krediler görünür hale gelir. Avusturya iktisat okuluna göre, bir planlama otoritesinin, insan eylemlerinden süzülen öznel bilgilere sahip olması mümkün değildir. Bu nedenle de devlete düşen asıl rol, göreli fiyat yapısını ve dolayısıyla sermaye yapısını manipüle etmek değil; özel mülkiyeti, serbest ticareti ve hukukî öngörülebilirliği koruyarak, insan eylemlerinin alanını genişletmektir.
Türkiye’de yakın dönemde yaşadığımız pandemi süreci, kira sınırlamaları ve düşük faiz politikaları gibi deneyimler, bu kitabın sunduğu perspektifin ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Avusturya İktisat Okulu’nun temel argümanlarını benimseyen bu eser, şahit olduğumuz iktisadî dinamikleri anlamak bakımından kıymetli bir rehberdir; iktisadî bakış açımızın ve iktisadî muhakeme yeteneğimizin güçlenmesine katkı yapmasını temenni ediyorum.
Kitabın çevirisiyle ilgili eleştiri ve önerilerinizi e-posta adresime gönderirseniz çok mutlu olurum.
* Bir Süreç Olarak Ekonomi: Ekonomi Okuryazarlığına Giriş kitabına çevirenin önsözüdür.

