Birine klasik bir liberalin neye inandığını sorun; size tanıdık bir liste verecektir. Klasik liberaller özel mülkiyeti savunur. Serbest piyasayı ve sınırlı devleti savunur. Hukukun üstünlüğüne, serbest ticarete, ifade özgürlüğüne ve dinî hoşgörüye inanırlar. Bir iki unsur eksik veya fazla olabilir ama hemen her ders kitabı özetinde ya da çoğu klasik liberal düşünce kuruluşunun “hakkımızda” sayfasında buna benzer bir listeyle karşılaşırsınız. Ve bu, kapsamı ölçüsünde, iyi bir listedir. Bu ilkelerin her birinin gelenek içinde uzun bir tarihi vardır ve her biri bu geleneğin en önemli düşünürlerinden bazıları tarafından savunulmuştur.
Listenin problemi, içinde bulunmayan şeydir: Demokrasi. Mesele klasik liberallerin demokrasiye tam anlamıyla karşı olmaları değildir. Çoğumuz karşı değiliz. Ve neredeyse hiçbirimiz demokrasiyi fiilen mevcut alternatiflerinden biriyle değiştirmek istemeyiz. Fakat demokrasi, klasik liberallerin özellikle savunmakla tanındığı bir değer değildir. Klasik liberalizmin kimliğinin belirleyici unsurlarından biri hâline gelmemiştir. Hatta klasik liberal çevrelerde biraz zaman geçirirseniz demokrasinin başarılarından çok kusurlarından söz edildiğini duyma ihtimaliniz daha yüksektir. Demokrasiye tahammül ediyor olabiliriz ama onu çok nadiren överiz.
Bu denemedeki amacım, demokrasinin de bu listede yer alması gerektiğini ve orada bulunmasının, listedeki diğer ilkelerle aynı gerekçeye dayandığını savunmaktır: Çünkü demokrasi de iktidarı denetim altında tutmanın bir yoludur. Demokrasinin kendine özgü işlevi, iktidarı sürekli olarak rekabete ve itiraza açık tutmak, böylece iktidarı elinde bulunduranların şiddete başvurmadan görevden uzaklaştırılabilmesini sağlamaktır. Bu işlevin farkına varmak bugün özellikle önemlidir; çünkü illiberal ve anti-demokratik rejimlerin işleyiş biçimleri giderek daha belirgin hâle gelmiştir.
Bu rejimler çoğu zaman seçimleri bütünüyle ortadan kaldırmıyor. Seçimler yapılmaya devam ediyor; fakat şartlar iktidardaki aktörler lehine öylesine ağır biçimde eğiliyor ki onları iktidardan uzaklaştırmak son derece zorlaşıyor. Siyaset bilimciler bu süreçlere çeşitli isimler veriyor. Nancy Bermeo bu süreci “yürütmenin yetkilerini genişletmesi” olarak adlandırıyor. Steven Levitsky ve Lucan Way ise seçimlerin gerçek olduğu ama adil olmadığı bu rejim tipini “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlıyor. Onların tespit ettiği problem gerçektir ve giderek büyümektedir. Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü’nün son verilerine göre, izlenen ülkelerin yaklaşık beşte birine karşılık gelen otuz iki ülkede 2020 ile 2025 yılları arasında seçimlerin güvenilirliği gerilemiştir.
Bu tür rejimlerde demokratik biçim varlığını sürdürürken demokrasinin esas işlevi sessizce içi boşaltılarak etkisiz hâle getirilebilir. Demokrasiyi kendi temel ilkeleri arasına almayan bir düşünce geleneğinin bunu fark etmesi zorlaşır. Demokrasinin bu işlevini anlamadığımız ve onun listedeki diğer klasik liberal değerlerle nasıl el ele yürüdüğünü görmediğimiz sürece, kayıp gerçekleşirken onun farkına varamayabiliriz.
***
John Stuart Mill bir zamanlar temsili demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu savunan koca bir kitap yazmıştı ve kendi döneminde bu görüşte hiç de yalnız değildi. Peki klasik liberaller açısından demokrasi nasıl oldu da temel değerler listesinin dışına düştü? Bana göre cevabın bir kısmı, iki ayrı meselenin birbirine karıştırılmasında yatıyor. Klasik liberaller, toplumun aşırı ölçüde siyasallaştırılması diyebileceğimiz olguya karşı oldukça gelişmiş bir eleştiri ortaya koymuşlardır. Basitçe ifade etmek gerekirse devlet, aslında piyasaların ve sivil toplumun yerine getirmesi gereken çok fazla görevi üstlenmiştir. Bu eleştiri, devletin uygun faaliyet alanının ne olması gerektiğine ilişkin bir iddia ortaya koyar. Fakat zaman içinde devletin faaliyet alanının ne kadar geniş olması gerektiğine ilişkin bu iddia, demokratik denetimin kendisine ilişkin bir iddiaya dönüşmüştür. Devletin ne kadar çok şey yapması gerektiğine yönelik kuşku, giderek halkın devletin ne yapacağına karar vermesine yönelik bir kuşku gibi algılanmaya başlamıştır.
Jacob Levy bu karışıklığı son derece açık biçimde teşhis etmektedir. Piyasalara sempati duyan çevrelerde demokrasiye yönelik güvensizliğin, çoğu zaman demokratik karar alma ile piyasa içinde karar almayı karşı karşıya koyduğunu belirtir. Sanki “demokrasi” yalnızca “siyaset” veya “devlet” kelimelerinin başka bir adıymış gibi; sanki “demokratik” olanın karşıtı “ekonomik” olanmış da “otokratik” olan değilmiş gibi düşünülmektedir.
Fakat bu aceleci bir çıkarımdır. Devletin faaliyet alanını radikal biçimde daraltmayı savunmakla, devlet görevlilerinin yönettikleri halka karşı hesap vermek zorunda olduğunu savunmak arasında hiçbir çelişki yoktur. Başka bir ifadeyle, son derece sınırlı bir devlet isteyebilir ve aynı zamanda bu sınırlı devletin demokratik denetime tâbi olması gerektiğinde ısrar edebilirsiniz.
Levy’nin ifadesiyle, “Devletin ne kadar çok şey yapması gerektiği sorusuyla, devlet üzerinde ne ölçüde demokratik denetim bulunması gerektiği sorusunu kesin biçimde birbirinden ayırmalıyız; böylece piyasa liberalizminin aşırı siyasallaşmaya yönelik eleştirilerinin demokratik yönetimin aşındırılmasına herhangi bir entelektüel gerekçe sağlamasına izin vermemeliyiz.”
Bu iki soru birbirinden ayrıldığında, klasik liberallerin çoğunun zaten benimsediği tutum hem daha anlaşılır hem de daha tutarlı hâle gelir.
***
Burada daha derin bir nokta da vardır. Klasik liberaller, siyasetten arındırılmış piyasaları çoğu zaman doğal bir başlangıç noktası veya kötü politikaların bozduğu bir temel durum olarak görme eğilimindedir. Fakat bu yaklaşım tarihsel sıralamayı tersine çevirir. Tarihin büyük bölümünde kayda değer ölçekte ticaret yapabilmek, iktidardaki kişilerle iyi ilişkilere sahip olmayı gerektiriyordu. İşlerinizi yürütebilmek için hükümdardan bir imtiyaz belgesi, bir loncadan izin veya doğru bir haminin koruması gerekiyordu. Özgür bir toplumda işletmelerin siyasi ayrıcalıklara ihtiyaç duymadan ayakta kalabilmesi, belirli türden bir siyasal düzenin ürünüdür. Bunun nasıl bir düzen olduğunu ve demokrasinin bu düzenin neresinde yer aldığını görebilmek için işe demokrasinin ne işe yaradığı sorusuyla başlamak faydalıdır.
Klasik liberal geleneğin kendisi bu soruya bir cevap sunmaktadır. Ludwig von Mises, 1927’de demokrasiyi “hükümetin, şiddetli mücadelelere gerek kalmaksızın yönetilenlerin isteklerine uyarlanmasını mümkün kılan siyasal anayasa biçimi” olarak tanımlamıştı. Bu anlayışta demokrasi, siyasal eşitlik veya genel irade meselesinden çok şiddetle ve iktidarın nasıl el değiştirdiğiyle ilgilidir. Jason Kuznicki’nin temel soruyu ortaya koyduğu biçimiyle, bir yönetici er ya da geç yerini bir başkasına bırakmak zorundaysa, bu nasıl gerçekleşmelidir? “Kanlı ve fırsatçı bir saray darbesiyle mi? Öfkeli bir kalabalığın ayaklanmasıyla mı? Yoksa önceden belirlenmiş bir günde bir yığın oy pusulasının sayılmasıyla mı?”
Burada kullanılan demokrasi anlayışı minimalisttir. Buna göre demokrasi, insanların rekabetçi seçimler yoluyla iktidara geldikleri ve yine seçimler yoluyla iktidarı kaybettikleri bir sistemdir. Bazı demokrasi teorisyenleri demokrasinin bundan çok daha fazlasını gerektirdiğini savunur. Bazıları ise tam burada durur. Adam Przeworski’nin etkili tanımına göre demokrasi, “partilerin seçim kaybettiği bir sistemdir.” Bunun dışında demokrasinin başka neleri gerektirdiği, hangi teorisyene sorduğunuza bağlıdır. Sıkça öne sürülen unsurlar arasında iyi niyetli kamusal müzakere, siyasal eşitlik ve hatta ekonomik eşitsizliğe getirilen sınırlar bulunur. Benim burada savunduğum, demokrasi hakkındaki bu daha geniş iddiaların yanlış olduğu değildir. Söylemek istediğim şudur: Bunların hepsini bir kenara bıraksak bile demokrasi, klasik liberallerin önemsemek için güçlü sebeplere sahip olduğu bir işlevi yerine getirmeye devam eder. Yöneticileri, onları şiddete başvurmadan görevden uzaklaştırabilecek bir halka karşı hesap verebilir hâle getirir.
Bu şekilde anlaşıldığında demokrasi, klasik liberal değerler listesindeki diğer unsurların hayati bir tamamlayıcısıdır. Mahkemeler, federalizm, özgür basın ve bir ülkeden veya siyasal düzenden ayrılabilme özgürlüğü, iktidarı elinde tutanları çeşitli biçimlerde sınırlar. Fakat sıradan vatandaşlara iktidardakileri düzenli ve olağan bir şekilde görevden uzaklaştırma imkânını sağlayan seçimlerdir.
Bununla birlikte seçimler bunu tek başlarına yapamaz. Oy verme yoluyla bir yöneticinin iktidardan uzaklaştırılabilmesi için seçmenlerin özgürce örgütlenebilmesi, hükümetin ne yaptığını öğrenebilmesi ve oylarının dürüst biçimde sayıldığından emin olabilmesi gerekir. Minimalist demokrasi anlayışının kurucusu sayılan Joseph Schumpeter bile oylar için serbest rekabetin normal olarak “herkes için kayda değer ölçüde tartışma özgürlüğünü” gerektirdiğini kabul etmişti. Demokratik gerilemenin neden yalnızca seçimleri hedef almadığını da bu açıklar. Böyle süreçlerde basın, muhalefet, mahkemeler ve seçim yönetiminin bütün mekanizması baskı altına alınır. Otoriterleşme eğilimindeki yöneticiler bu kurumları önemser ve onlardan çekinir; çünkü bu kurumlar iktidardan uzaklaştırılma tehdidini gerçek hâle getirir. Birazdan göreceğimiz gibi, demokrasi de karşılığında bu kurumların güvence altında kalmasına katkıda bulunur.
***
İktidarın kaybedilebilir olması neden bu kadar önemli olsun? Bu soruya verilebilecek cevaplardan biri, iktisat tarihçileri Douglass North, John Joseph Wallis ve Barry Weingast’ın çalışmalarında bulunabilir. Bu üç yazar, kapsamlı ve iddialı eserleri Violence and Social Orders’da insanlık tarihinin büyük bölümünde toplulukların toplumsal şiddet problemini, “sınırlı erişim düzeni” adını verdikleri bir yapı aracılığıyla çözdüklerini savunurlar. Bu düzende bir seçkinler koalisyonu birbirleriyle savaşmamayı kabul eder ve bu uzlaşmayı bir arada tutan şey ayrıcalıklardır. Yalnızca koalisyonun üyeleri belirli mülkiyet türlerine sahip olabilir, belirli ticaret alanlarına girebilir veya belirli örgütlenme biçimlerini kurabilir. Yazarların ifadesiyle, “erişimi sınırlayarak rant yaratılması, koalisyonu bir arada tutan yapıştırıcıyı sağlar.”
Bu, tam da Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği’nde eleştirdiği imtiyazlı tekeller ve lonca ayrıcalıkları dünyasıdır. Fakat bu dünyanın sona ermesini sağlayan yalnızca Smith’in eleştirisinin iktisadî mantığı değildi. “Açık erişim” düzenine geçiş yapabilen ülkelerde ekonomik açıklık ile siyasal açıklık, “tarihsel olarak görece dar zaman aralıkları içinde” birlikte ortaya çıktı. Şirket kurulmasını genel ve herkese açık kurallara bağlayan yasalar, daha önce yasama organının veya hükümdarın açık bir imtiyaz vermesini gerektiren şirket beratlarının yerini aldı. Bu reformlar, rekabetçi siyasi partilerin oluştuğu ve oy hakkının genişlemeye başladığı dönemle aynı zamana rastladı.
Bu bir tesadüf değildi. North, Wallis ve Weingast’ın analizine göre ekonomik açıklık ile siyasal açıklık birbirlerine bağımlıdır. Kapalı ekonomiler ile kapalı siyasal sistemler birbirlerini destekler. Ekonomik açıklığın kalıcı olabilmesi de ancak siyasal açıklıkla birlikte mümkündür.
Siyasal açıklık elbette yalnızca oy kullanma hakkından ibaret değildir. Siyasi partiler kurma, muhalefeti örgütleme ve iktidar için kişilere bağlı olmayan, genel kurallar çerçevesinde rekabet etme özgürlüğünü de gerektirir. Fakat bütün bunlar, demokratik seçimlerin güvence altına almayı amaçladığı iktidarın rekabete açık olması ilkesiyle büyük ölçüde örtüşür.
İktidarın sorgulanabildiği, meydan okunabildiği ve kaybedilebildiği bir siyasal düzende ayrıcalıkları kalıcılaştırmak çok daha zordur. Bu yalnızca siyasal ayrıcalıklar için değil, ekonomik ayrıcalıklar için de geçerlidir. Başka bir ifadeyle, iktidarın gerçekten el değiştirebildiği bir sistem, hem siyasette hem de piyasalarda ayrıcalıkların belli ellerde kalıcı biçimde kilitlenmesini zorlaştırır.
—
Siyaset bilimciler bunun neden böyle olduğunu açıklamaya yardımcı olan bir mekanizma tespit etmişlerdir. Bruce Bueno de Mesquita ve ortak yazarları The Logic of Political Survival adlı çalışmalarında, geniş bir koalisyonun desteğine ihtiyaç duyan yöneticilerin bu desteği, çok sayıda insanın yararlanacağı kamusal nitelikteki mal ve hizmetlerle sağlamaya mecbur olduklarını savunurlar. Buna karşılık dar bir koalisyonun desteğine dayanan yöneticiler, daha sınırlı sayıdaki kişiye özel ayrıcalıklar ve özel menfaatler dağıtarak iktidarlarını sürdürebilirler.
Koalisyonun büyüklüğü ile seçmen kitlesinin büyüklüğü tam olarak aynı şey değildir. Fakat ikisi arasında ilişki vardır ve oy hakkının genişlemesinin sonuçlarını inceleyen çalışmalar da aynı mantığın işlediğini göstermektedir. Grant Miller’ın tespitine göre, Amerikan eyaletlerinde kadınlara oy hakkı tanındıktan sonra yasa koyucuların davranışları kısa sürede değişmiştir. Yerel kamu sağlığı harcamaları belirgin biçimde artmış ve çocuk ölümleri yüzde sekiz ile yüzde on beş arasında azalmıştır. Benzer şekilde Thomas Fujiwara, Brezilya’nın elektronik oylamaya geçişinin daha az eğitimli çok sayıda vatandaşı fiilen oy kullanabilir hâle getirmesinden sonra kamu harcamalarının sağlık hizmetlerine doğru kaydığını ve bunun özellikle daha az eğitimli annelerin yeni doğan çocukları üzerinde somut sağlık faydaları doğurduğunu göstermektedir.
Bu, oy hakkının genişlemesinin her zaman daha iyi veya her zaman daha kötü politikalar ürettiği anlamına gelmez. Tarihsel tablo bundan daha karmaşıktır. Buradaki temel nokta daha sınırlıdır: Bir hükümetin kimlere karşı hesap vermek zorunda olduğu, nasıl politika izleyeceğini etkiler. Geniş bir seçmen kitlesine karşı hesap vermek zorunda olan bir hükümetin, yalnızca ayrıcalıklı küçük bir grubun çıkarına göre yönetim sergileme imkânı daha dardır. Bu nedenle seçmen tabanının genişliği, klasik liberallerin özellikle karşı çıktığı rant kollama ve yağmacı siyaset biçimleri üzerinde bir sınırlama oluşturur. Kadınlara oy hakkının tanınması da seçim kazanmak için ihtiyaç duyulan koalisyonu genişletir ve kapalı bir ekonomik veya siyasal düzen kurmayı daha zor hâle getirir.
Bütün bunlar, modern liberallerin demokrasi lehine ileri sürdükleri alışılmış argümanlardan oldukça farklıdır. Modern liberal düşüncede demokrasi çoğu zaman siyasal eşitlik veya kolektif öz-yönetim idealleri üzerinden savunulur. Buna karşılık klasik liberal demokrasi savunusu hesap verebilirlik ve iktidarın sınırlandırılması üzerinde yoğunlaşır.
Bununla birlikte bu iki yaklaşım birbirini dışlamaz. Farklı gerekçelerden hareket etseler de aynı kuruma ulaşırlar. Aslında bu, demokrasi lehine argümanın bir zayıflığı değil, gücüdür. Oyunuzun kişisel olarak size çok fazla şey kazandırdığına inanmıyor olsanız bile, hatta oy verme eylemi size özel bir onur veya saygınlık duygusu vermese bile, hesap verebilirlik argümanı geçerliliğini korur. Demokrasi yine de iktidardakileri daha geniş bir topluluğa karşı sorumlu tutan ve onların gücünü sınırlandıran bir mekanizma olarak işlev görür.
—
Bütün bunlar, demokrasi eleştirmenlerinin her konuda yanılmış olduğunu varsaymamızı gerektirmez. Seçmenlerin bilgisizliği gerçektir ve iyi belgelenmiştir. Rant kollama gerçektir. Ayrıca, anayasal olarak korunan haklar fikrini destekleyen herkesin kabul edeceği üzere, bazı meselelerin zaten hiç oylamaya sunulmaması gerekir. Mevcut demokratik kurumları geliştirmeye yönelik öneriler de ciddiyetle ele alınmalıdır. Kura yoluyla seçilen yurttaş meclisleri veya Ilya Somin’in “ayaklarıyla oy verme” dediği, insanların yaşadıkları yerleri ve tabi oldukları yönetim düzenlerini değiştirebilme imkânlarının genişletilmesi bunlar arasındadır.
Problem, demokrasinin bu tür eleştirilerinin kendisinde değildir. Problem, zaman içinde demokrasi karşıtlığının bizim düşünce geleneğimiz içindeki birçok kişi için belirli argümanlardan çok bir tür kimliğe dönüşmüş olmasıdır. Bunu liberteryenlerin ve klasik liberallerin demokrasi üzerine yazdıkları eserlerin başlıklarında bile görmek mümkündür. Somin’in bu sitede yayımlanan dikkatli ve ölçülü denemesinin adı “Liberalizmin Demokrasiyle Huzursuz İlişkisi”dir. Jason Brennan ise daha az tereddütlü görünerek kitabına doğrudan Demokrasiye Karşı adını vermiştir. Oysa bu kitap bile “mevcut demokratik ülkelerin vatandaşlarının sivil ve ekonomik özgürlüklerini korumakta demokratik olmayan ülkelere kıyasla daha başarılı olma eğiliminde bulunduğunu” kabul eder ve pratik sonucunda esasen farklı kurumsal deneylerin denenmesini önerir. Daha uç bir örnek ise Hans-Hermann Hoppe’nin Demokrasi: Başarısız Olan Tanrı adlı eseridir. Hoppe bu kitapta monarşinin avantajlarını ortaya koymaya çalışır. Curtis Yarvin de bu kitabın kendisi için “devrim öncesi dünyaya açılan bir tür kapı” işlevi gördüğünü belirtmiştir.
Bunlar birbirinden oldukça farklı eserlerdir ve hepsini aynı kefeye koymak haksızlık olur. Somin’in yazısı demokrasinin gerçek problemlerine ilişkin dikkatli bir değerlendirmedir. Hoppe’nin kitabı ise hem monarşinin demokrasiden daha iyi olduğunu, hem de monarşi ile demokrasinin devletsizlikten daha kötü olduğunu savunur. Söz konusu kitap ayrıca neoreaksiyoner hareket için kurucu metinlerden biri hâline gelmiştir. Fakat bir düşünce akımının “markalaşması” bakımından problem de tam burada ortaya çıkar. İnsanların zihninde çoğu zaman ayrıntılı muhakemeler ve ihtiyat kayıtları değil, “demokrasi karşıtlığı” etiketi kalır.
Bu etiket, Levy’nin bu yazının önceki bölümlerinde yaptığı önemli ayrımı da bulanıklaştırır: Siyasal iktidarı kimin kullandığı sorusuyla, bu iktidarın ne kadar geniş olması gerektiği sorusu aynı değildir. Hayek bu ayrım üzerinde sık sık durmuştur. Örneğin bir yerde şöyle yazmıştır: “Benim herhangi bir sınırsız yönetimden daha iyi görmediğim şey demokrasi değil, sınırsız demokrasidir.” Hayek’in itirazı, çoğunluğun iradesinin karar vermek istediği her konuda son söz sayılması fikrineydi; yöneticilerin yönettikleri halka karşı hesap vermesi ilkesine değil. Hatta Hayek bu ikinci konuda çoğu okurunun hatırladığından daha ileri gitmiştir. Onun ifadesiyle, “liberal ilkelerin tutarlı biçimde uygulanması demokrasiye götürür.”
Bununla birlikte Hayek’in kendi örneği, demokratik tercih hakkındaki kuşkuların kalıcı bir tutuma dönüştüğünde ne olabileceği konusunda da uyarıcıdır. Hayek, 1981’de Şili’de El Mercurio gazetesine verdiği bir röportajda “bir diktatörlüğün geçiş döneminde gerekli bir sistem olabileceğini” söylemiş ve şu ifadeyi kullanmıştır: “Ben şahsen liberal bir diktatörü, liberalizmden yoksun demokratik bir hükümete tercih ederim.”
Bir bakıma bu, Hayek’in onlarca yıldır yaptığı sınırlı demokrasi ile sınırsız demokrasi ayrımının başka bir ifadesidir. Fakat bariz problem şudur: İyi niyetli ve özgürlükçü bir diktatör bulacağımıza güvenemeyiz. Diktatörlüğün mutlak iktidarı, Hayek’in ifadesiyle gelecekte “her türlü mutlak iktidarı önlemek ve sınırlamak” amacıyla kullanacağını garanti eden hiçbir şey yoktur. Bir diktatörün kendi iktidarını kendi iradesiyle sınırlayacağı beklentisi, esasen iktidardaki kişinin karakterine duyulan umuda dayanır. Oysa Hayek, entelektüel hayatı boyunca tam da bu tür kişisel iyilik beklentilerine karşı uyarılarda bulunmuştur.
Hayek gibi genellikle son derece zeki, dikkatli ve siyasal iktidarın işleyişini iyi kavramış bir düşünürün böylesine açık ve önemli bir hata yapabilmiş olması düşündürücüdür. Hayek’in bütün kariyeri boyunca yazdıkları, siyasal gücün dinamiklerini ne kadar iyi anladığını gösterir. Dolayısıyla buradan çıkarılacak ders, Hayek’in kendisinden çok benimsenen zihinsel tutumla ilgilidir. Demokrasiye yönelik kuşku katılaşıp bir kimliğe dönüştüğünde, en iyi liberal düşünürleri bile kendi temel argümanlarının götürmeyeceği yerlere taşıyabilir.
Michael Munger kısa süre önce burada yayımlanan bir yazısında liberalizmin “yalnızca koruduğu vatandaşlar tarafından geniş ölçüde desteklendiği sürece sürdürülebilir” olduğunu yazdı. Buna bir şey daha eklemek gerekir: Liberalizm, ancak kendi savunucuları onu kendi adıyla savunmaya istekli oldukları sürece de sürdürülebilir. Eğer demokrasi liberalizmin tarihsel başarılarından biriyse, onu inşa eden düşünce geleneğinin mensupları bunu açıkça söylemeye de istekli olmalıdır. Özellikle de demokrasi saldırı altındayken.
***
Demokrasiye yönelik eleştirilerin gerçek olduğunu kabul ediyor, buna rağmen demokrasinin klasik liberalizmin temel değerleri listesinde yer alması gerektiğinde ısrar ediyorsak, bu kez karşımıza şu soru çıkar: Demokrasiyi nasıl daha iyi hâle getirebiliriz? Buraya kadar ileri sürdüğüm argüman bize bir ölçüt sunuyor: Önerilen reform geniş çaplı siyasal rekabeti koruyor mu ve bununla birlikte siyasi hataları fark etme ve düzeltme kapasitemizi sürdürüyor mu?
En ciddi meydan okuma, Jason Brennan gibi epistokratlardan geliyor. Bunlar vatandaşların “yeterli bilgiye sahip bir seçmen kitlesine sahip olma hakkı” bulunduğunu ve bu nedenle siyasi gücün, siyasal bilgisini gösterebilen kişiler lehine ağırlıklandırılması gerektiğini savunuyorlar. Brennan, oy hakkını sınırlamaktan daha bilgili kişilere ilave oy hakkı vermeye kadar uzanan çeşitli modelleri tartışıyor. Üstelik kendi önerisinin ne kadar spekülatif olduğunu da takdire değer bir açıklıkla kabul ediyor. Michael Munger’dan ödünç aldığı bir düşünce deneyinde demokrasiyi “çirkin bir domuz”a benzetiyor. Fakat kendi epistokrasi modelinin daha az çirkin olup olmadığını bilmek güç; çünkü kendi ifadesiyle, “karşılaştırabileceğim ikinci bir domuz yok.”
İktidarın yoğunlaşmasını önlemek için rekabetçi seçimlerin önemli olduğunu söylemek, Brennan’ın argümanını tek başına çürütmeye yetmez. Epistokrasi, rekabetçi seçimleri korurken sıradan seçmenlerin siyasi gücünü sınırlayabilir. Asıl anlaşmazlık, yöneticileri hesap vermeye zorlayan gücün ne kadar geniş bir kesim tarafından paylaşılması gerektiği üzerindedir.
“Yetkin yönetim hakkı”nı seçmen yeterlilikleri yoluyla uygulamaya koymaya yönelik her girişim, kimin yetkin sayılacağına ve bunun nasıl ölçüleceğine karar verecek bir merci gerektirir. Problem de tam burada başlar. Çünkü bu, ele geçirilmesi son derece değerli yeni bir iktidar alanı yaratır. Jacob Levy’nin ifadesiyle siyasal güç “rant arayışında başlıca araçsal değer” ise, kimin bu gücü kullanabileceğine karar verme yetkisi daha da değerlidir. Amerikan Güneyi’ndeki okuryazarlık testlerinin tarihi bu tehlikeyi açık biçimde gösterir.
Bu testler görünüşte okuma yeteneğini ve anayasa bilgisini ölçen tarafsız sınavlardı. Fakat uygulamada yerel kayıt görevlileri sahip oldukları takdir yetkisini siyah vatandaşların oy kullanmasını engellemek için kullandılar. Elizabeth Cascio ve Ebonya Washington’un bulgularına göre, Oy Hakkı Yasası okuryazarlık testlerini askıya aldıktan sonra hem seçime katılım hem de eyalet transferlerindeki artış, siyah nüfusun daha yoğun olduğu ilçelerde daha büyük oldu. Bu tarih, biçimsel olarak tarafsız bir yeterlilik şartının, korumak istedikleri çıkarları bulunan kişilerin elinde nasıl dışlama aracına dönüşebileceğini gösterir.
Brennan, David Estlund tarafından dile getirilen bu tür bir eleştiriye cevap verirken okuryazarlık testlerinin “kötü niyetle uygulandığını” söyler. Elbette motivasyon farkına dikkat çekmekte haklıdır. Okuryazarlık testlerinin epistokrasi kılığında ırkçılık olduğunu göstermek, epistokrasinin kendisini otomatik olarak geçersiz kılmaz. Brennan ayrıca gerçek bir yeterlilik testinin partizan manipülasyonun nesnesi hâline gelebileceğini de kabul eder. Onun cevabı karşılaştırmalıdır: Demokratik kurumlar da kötüye kullanılabilir; dolayısıyla soru, her sistemin istismarları da hesaba katıldığında hangisinin daha iyi işlediğidir.
Fakat Samuel Bagg’ın ileri sürdüğü gibi, epistokratik testlerle ilgili asıl problem motivasyonel değil yapısaldır ve bu yapı özel olarak tehlikelidir. Görevdeki yöneticilerin epistemik yeterlilik ölçütlerini belirleyebildiği bir sistem, onların “kendi seçmenlerini seçerek iktidarlarını tahkim etmelerine” imkân verebilir. Klasik seçim çevresi manipülasyonu coğrafya ve sabit bir seçmen kitlesi tarafından belli ölçüde sınırlandırılır. Buna karşılık bu yeni yöntem, giderek daha hedefli yeterlilik şartlarıyla görevdeki iktidarın avantajlarını sürekli artırabilir; bunu yaparken seçmen kitlesinin kendisini de değiştirebilir.
Brennan’ın kendi benzetmesi burada dikkat çekicidir. Epistokratik önerilerin tıp alanındaki mesleki ruhsatlandırmadan daha itiraz edilebilir olmadığını göstermeye çalışır. Oysa klasik liberallerin de ilericilerin de benimsediği, bu tür ruhsatlandırmaya yönelik en güçlü eleştirilerden biri şudur: Mesleki ruhsatlandırma çoğu zaman mevcut aktörleri rekabetten korumanın bir aracı olarak işlev görür. Aynı risk siyasal yeterlilik testlerinde de vardır.
Buna karşılık bazı başka reformlar, iktidarın rekabete açık tutulması ölçütü bakımından daha başarılıdır. Kura yoluyla seçilen bir yurttaş meclisi, rastgele belirlenmiş bir gruba belirli bir meseleyi geri kalanımızın hiçbir zaman yapmayacağı kadar ayrıntılı biçimde inceleme zamanı verebilir; ardından bu meclis görüşünü kamuoyuna sunar. Bu yöntem, seçmen bilgisizliği problemini anlamlı biçimde ele alırken geniş hesap verebilirlik ilkesini korur.
Merkezîyetçiliğin azaltılması ve insanların başka bir yere taşınarak farklı bir yönetime tâbi olabilmelerini kolaylaştırmak ise başka türlü işler. Bunlar genel olarak siyasi kararların önemini ve özellikle seçim kaybetmenin maliyetini azaltır. Bu reformların hiçbiri kimsenin oy hakkını elinden almaz.
Üstelik bu kurumsal düzenlemelerin gerçekte nasıl işleyeceğini hepimizin ne kadar az bildiği düşünülürse, hatalarımızı fark etmemize ve gerektiğinde onları geri almamıza imkân veren reformları tercih etmek için güçlü sebepler vardır.
***
En doktriner klasik liberaller bile özel mülkiyetin, ifade özgürlüğünün, hukukun üstünlüğünün ve sınırlı devletin neden temel siyasi değerler listesinde yer aldığını bilir. Bu kurumların her biri, siyasi iktidarın aşırı derecede tehlikeli hâle gelmesini önlemeye yardımcı olur. Benim argümanım, demokrasinin de aynı nedenle bu listede yer alması gerektiğidir. Demokrasi, genel kuralın bir istisnası olarak değil, kendi başına olumlu bir değer olarak görülmelidir. Çünkü sıradan vatandaşlara yöneticileri düzenli biçimde görevden uzaklaştırma imkânı verir ve hesap sorma gücünü, hükümetin yalnızca ayrıcalıklı birkaç kişiye karşı sorumlu kalamayacağı ölçüde geniş bir toplumsal tabana yayar.
Demokrasi, rekabetçi piyasaların akıllıca yatırımları garanti etmediği gibi akıllıca siyasi kararları da garanti etmez. Janet Bufton’ın ileri sürdüğü gibi, demokrasiyi ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden eleştirmek, piyasaları ortaya çıkardıkları sonuçlar üzerinden eleştirmeye benzer. Her ikisinin de, başarısızlık durumunda bile, sağladığı önemli bir şey vardır: Yanlış karar verenlerin yerlerine başkalarının getirilebilmesini mümkün kılmaları.
Yoğunlaşmış siyasi güç konusunda kaygı duyan bir liberal düşünce geleneğinin, siyasi iktidarı rekabete ve itiraza açık hâle getiren kurumu kendi değerleri arasında açıkça sahiplenmesi için her türlü sebebi vardır.
Demokrasi de listede yer almalıdır.
——————————————————–
“Democracy Belongs on the List”, LIBERALISM.ORG, 30 Eylül 2026.
Not: Bu çeviri hazırlanırken yapay zekadan yararlanılmıştır.

