Birkaç yıl önce Dostoyevski’nin Hapishanesi kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Rus/Slav milliyetçisi ve Avrupa karşıtı biri olduğunu fark etmiştim. Yazar Nurcan Özkaplan Yurdakul Hece Yayınları’ndan çıkan Dostoyevski ve Biz (Batılılaşma Karşısında Osmanlı-Türk ve Rus Aydın Davranışı) kitabında kapsamlı biçimde bu konuya odaklanmış ve ortaya iyi bir çalışma çıkarmış. Emeğine kalemine sağlık.
Kitapta 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Dostoyevski ve Türk yazar aydın tavrı, dönemin siyasi meselelerini karşılaştırmalı biçimde ele alınmış. Rusya’nın ve Osmanlı’nın Batı ile olan ilişkilerini yazarlar üzerinden tartışmak iyi olmuş. 19. yüzyılda Batı düşüncesinden etkilenen Rus ve Türk aydının handikaplarını okuyoruz. Dostoyevski’nin konuya bir ayna olarak tutulması da ayrıca bir önem kazandırıyor tartışmaya. Dostoyevski’de olan “biz”de ne kadar var. Ya da Dostoyevski’nin yaptığını “biz” ne kadar yapabildik? Batı karşısında bir yazarın duruşu konumlanışı meselesine Dostoyevski özgün uç bir örnek olsa da konunun tartışılması bakımında seçim isabetli olmuştur. Kitabı okurken kendimi sınava çekilmiş gibi buldum. Kitap, her ne kadar Dostoyevski üzerinden 19. yüzyıl ağırlıklı ilerlese de günümüzü anlamamız açısından da iyi bir tartışma zemini yaratıyor. Dostoyevski Hapishanesi kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Avrupa karşıtı ve uç noktada milliyetçi biri olması ezberimi bozan bir şey olmuştu. Bu ezberimin bozulması bir süredir bana şu cümleyi kurduruyor: Dostoyevski roman sanatındaki başarısını, siyasi meselelerdeki görüşleriyle gölgelemiş bir yazardır. O bir Slav milliyetçisiydi. Avrupalı ulusları hakkında iyi şeyler düşünmüyordu. Ölümünden bir yıl önce 1880’de Puşkin anıtı konuşmasında,
“… Avrupa uluslarının toplumsal temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında bir tek iz bırakmayacak; yerinde yepyeni öncekine hiç benzemeyen bir başka yapı oluşacak. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü “göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikleri de yerle bir olacak” bir başka yerde ise “… yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var?” (Puşkin Konuşması, İletişim Yayınları s. 20)
Bir Yazarın Günlüğü’nde ise Rusya’nın bir Slav imparatorluğuna liderlik etmek gibi ilahi bir görevi olduğuna inanıyordu: “Halkımızın Ortodoksluğunu anlamayan, Turgenev gibi liberal, ateist, Avrupalı, aristokrat Rusların nefret ettiği bir konum olan Rus halkımızı asla anlayamaz” diyordu. Dostoyevski iki defa gitmesine rağmen Avrupa’yı sevememiştir.
Avrupa üzerine siyasi görüşleri yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere hiç de iç açıcı değildi. Aslında her türlü milliyetçilik yazarı objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Milliyetçilik yapıp da tarihten tokat yemeyen düşün insanı neredeyse yoktur. Öyle anlaşılıyor ki Dostoyevski de dönemin rüzgârına fena kaptırmış kendini. Ve fazlasıyla da yanılmıştır, çokları gibi.
Dostoyevski ve Biz kitabının yazarı Nurcan Özkaplan Yurdakul’a göre 19. yüzyılda Rus muhalifleri gibi bizdeki Osmanlı Devleti muhalifleri de Avrupa’da örgütlenerek muhalif olmuşlardı.
“İster sosyalist ister nihilist olsun Rus muhalifleri de Yeni Osmanlılar gibi Avrupa’da örgütlenir, orada kurdukları yayın organları üzerinden Çar’a karşı halkı kendi yanlarına çekme planı yaparlar.” (Dostoyevski ve Biz, s. 53)
Başka bir yerde ise, “Dostoyevski’nin gerek Puşkin Konuşması’nda gerek diğer fikrî eserlerinde Rusya’ya biçtiği rolden ziyade Ruslara yüklediği sorumluluk ve yetkinlik önemli görünür. Ona göre Ruslar, insanlığın geleceğinde söz sahibi olma ve dünya medeniyetine değer katma yetkinliğine sahiptir. Dostoyevski’nin Ruslara biçtiği bu rolün 20. yüzyılda Sovyet Rusya’ya cesaret verip onları ne surette yayılmacılığa teşvik ettiği incelemeye değer bir konudur. Ruslar Sovyet ihtilalinden sonra dünyanın karşısına bir medeniyet teklifi ile olmasa da bir sistem teklifi ile çıkarlar. Yüzlerine gözlerine bulaştırıp, insanlığa huzur ve barış sağlamak yerine arkalarında enkaz bırakmış olsalar da Ruslar bu iddialarında ısrar ederler.” (Dostoyevski ve Biz, s. 61)
Dostoyevski, Avrupalı ülkelerin geleceğine ilişkin öngörüsünde yanıldı. Ama Rus devrimine ilişkin öngörüsünde haklı çıktı. Bu haklılık kitapta Dostoyevski’den bir alıntıyla şöyle açıklanmış:
“Dostoyevski, Sovyet Rusya’nın neden başarısız olacağını da önceden görmüş gibidir. Ona göre: Toplumsal ve siyasal ülküler tek başlarına hiçbir şey değillerdir. Var olabilmeleri için toplumda manevi değerlere bağlanmaları gerekir. Onları kendi canlı ortamlarından kesip koparmazsınız, bir yerden alıp bir başka yere yamayamazsınız. Toplumsal değerler bütünden kopmuş köksüz ‘kurumlar’ değillerdir. Böyle düşünce, böyle ülkü olamaz.” (s. 62)
Dostoyevski’den konuşur yazarken Tolstoy’u anmadan olmaz. Üzerinde konuştuğumuz konu Dostoyevski ve Tolstoy arasındaki önemli farklardan biridir. Dostoyevski siyasi meselelerde ne kadar milliyetçi ise, Tolstoy o kadar etnik kördür. Dostoyevski uluslararası ilişkilerde görüşleriyle ne kadar çok Çar rejimine yakındıysa, Tolstoy o derece uzak durmuştur. Bu konularda savaş karşıtlığı Tolstoy’u milliyetçilikten uzak tutarken, Dostoyevski’nin milliyetçiliği onu savaş yanlısı yapmıştır.
Özetleyecek olursam milliyetçilik konusunda Dostoyevski de tıpkı bizdeki İsmet Özel gibidir. İsmet Özel şiirde ne kadar iyiyse, siyasi meselelerde o kadar kötüdür. Dostoyevski de roman sanatında ne kadar çok iyiyse, siyasi görüşlerinde o kadar kötüdür.

