Bilal Erdoğan’ın yakın zamanda FETÖ’nün ortaya çıkışını Türkiye’de dindarlar üzerinde geçmişte kurulan baskıyla ilişkilendiren sözleri tartışma yarattı. Bu sözlere tepki gösterenlerin önemli bir bölümü, FETÖ’nün bütün sorumluluğunu kendi mensuplarında ve lider kadrosunda görmek gerektiğini, Kemalizmle böyle bir yapı arasında bağlantı kurmanın yanlış olduğunu ileri sürdü. Elbette FETÖ’nün yaptıklarının ahlâkî, hukuki ve siyasi sorumluluğu öncelikle örgütün kendisine ve mensuplarına aittir. Hiçbir tarihsel şart, bir örgütün gizlice devlet kurumlarına yerleşmesini, mensuplarının bağlı oldukları hukuk düzeni yerine örgüt hiyerarşisinin emirlerini uygulamasını veya demokratik bir hükümeti devirmeye teşebbüs etmesini mazur gösteremez.
Fakat bir yapının yaptıklarından kimin sorumlu olduğu ile o yapının hangi tarihsel ve toplumsal şartlarda ortaya çıktığı bir ölçüde farklı meselelerdir. Bu ikinci konuya bakıldığında, Bilal Erdoğan’ın işaret ettiği noktanın bütünüyle haksız olduğunu söylemek güçtür. FETÖ ve benzeri kapalı dini yapılanmaların ortaya çıkmasında Kemalist dönemin din ve kamuda istihdam politikalarının önemli bir rol oynamış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu faktörlerin tek başına belirleyici olduğunu söylemek doğru olmaz; fakat bunlar hiç yokmuş gibi davranmak da tarihsel gerçekliği eksik okumak anlamına gelir.
Baskı, dışlanma ve gizlenme kültürü
Kemalist tek parti döneminin önemli özelliklerinden biri yeni bir insan ve yeni bir toplum yaratma arzusuydu. Bu projenin merkezinde dinin toplumsal ve kamusal etkisini azaltmak bulunuyordu. Dinî kurumlar kapatıldı veya sıkı biçimde devlet denetimine alındı, dinî eğitim alanı büyük ölçüde daraltıldı ve dindarlığın kamusal görünürlüğüne şüpheyle yaklaşıldı. Özellikle Sünni dinî gruplar, açık biçimde örgütlenmenin ve faaliyet göstermenin güçleştiği bir ortamda kendilerini korumanın yollarını aramak zorunda kaldılar.
Baskının doğal sonuçlarından biri gizlenmedir. Bir kimlik açıkça yaşanamıyorsa tamamen ortadan kalkmayabilir; yeraltına iner, küçük ve güvenilir çevreler içinde varlığını sürdürür, mensuplarını birbirine bağlayan kapalı ilişkiler geliştirir ve dışarıya karşı gerçek kimliğini mümkün olduğunca saklar. Türkiye’de bazı dinî cemaatlerde daha sonra güçlü biçimde görülen gizlilik kültürünün tarihsel kaynaklarından biri burada aranmalıdır. Hatta bu kapalı yapıların, baskı dönemlerinde dinî hayatın ve dinî bilginin sonraki nesillere aktarılmasında belirli bir işlev gördüğü de söylenebilir.
Buna bir başka önemli faktörü daha eklemek gerekir: Dindarların yalnızca dinî hayatlarında değil, kamu görevlerine girişte de uzun yıllar karşılaştıkları dışlanma. Türkiye’de belirli dönemlerde dindar kimliğin açıkça görünür olması, özellikle askerî ve yüksek bürokratik görevlerde ciddi bir dezavantaj yaratabiliyordu. Başörtüsü, namaz kılma, dini çevrelerle ilişki veya aile hayatındaki muhafazakâr özellikler kişilerin mesleki hayatlarını etkileyebiliyor, bazı kurumlarda fiilî eleme ölçütlerine dönüşebiliyordu.
Böyle bir düzen doğal olarak iki tür davranışı teşvik eder. Birincisi, dindar insanlar kamudan uzak durabilir ve devlet görevlerini kendi dünyalarının dışında görebilir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise, kamu görevine girmek isteyen bazı insanlar gerçek kimliklerini gizlemeyi öğrenebilir. Dindarlığınız yüzünden devlet kurumlarında ilerleyemeyeceğinizi düşünüyorsanız, dindarlığınızı görünmez hâle getirmek zamanla bir hayatta kalma stratejisine dönüşebilir. Bu strateji bireysel düzeyi aşıp örgütlü ve sistematik bir yönteme dönüştüğünde ise çok daha ciddi sonuçlar doğar.
FETÖ’nün yıllar boyunca askeriyeye, emniyete, yargıya ve başka devlet kurumlarına mensuplarını gerçek aidiyetlerini gizleyerek yerleştirmesinde kullanılan yöntemlerin tarihsel arka planı değerlendirilirken bu gerçeği görmezden gelmek doğru değildir. Bu, Kemalizmin FETÖ’yü doğrudan kurduğu veya FETÖ’nün yaptıklarından sadece Kemalistlerin sorumlu olduğu anlamına gelmez. Fakat dini hayatın baskılanmasının, dini eğitimin sınırlandırılmasının ve dindarların kamu görevlerinden dışlanmasının, kapalı ve gizli dini örgütlenmeler için elverişli bir zemin oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bu yüzden Bilal Erdoğan’ın çıkışının işaret ettiği temel nokta haklıdır: Baskıcı laiklik politikaları, ortadan kaldırmak istediği dini yapılanmaları yok etmek yerine onların daha kapalı, daha gizli ve kimi zaman daha tehlikeli biçimler almasına katkıda bulunmuş olabilir.
Dini aidiyet ile devlete sadakat
Buradaki asıl mesele, dini grupların var olup olmaması değildir. Dini gruplara mensubiyet dünyanın pek çok demokratik ülkesinde olağan karşılanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Mormonlar dini kimliklerini gizlemeden kamu görevine gelebilir, senatör veya başkan adayı olabilir. Evanjelik çevreler siyasi liderlerle açıkça ilişki kurabilir ve siyasi tercihlerini ilan edebilir. Bu insanların dini bir topluluğa mensup olması, otomatik olarak devlete veya demokratik düzene sadakatsiz oldukları anlamına gelmez.
Demokratik sistemin yapması gereken şey dini aidiyetleri yok etmek değil, farklı sadakat alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bir insan cemaatine, kilisesine, dini grubuna veya başka bir sivil topluluğa bağlı olabilir. Fakat kamu görevi yaptığında hangi otoriteye tabi olduğu tartışmasız olmalıdır. Bir hâkim karar verirken cemaat liderinin değil hukukun ölçülerine bağlıdır; bir polis kendisini yetiştiren dini grubun değil kanunların ve meşru amirlerinin emrindedir; bir asker herhangi bir dini veya ideolojik yapılanmanın değil anayasal düzenin ve meşru siyasi otoritenin emrinde bulunur.
FETÖ’nün en büyük problemi tam burada ortaya çıkmıştır. Dini veya örgütsel sadakat, hukuka ve meşru siyasi otoriteye sadakatin önüne geçirilmiştir. Devlet içinde çalışan insanlar, görünürde kamu görevlisi olmakla beraber gerçekte başka bir hiyerarşiye bağlanmışlardır. Bu durum yalnızca dini gruplara mahsus bir tehlike de değildir. Seküler, Kemalist, milliyetçi veya sol ideolojik ağlar da devlet içinde benzer kadrolaşmalar oluşturabilir. Türkiye’nin bürokratik tarihi, devlet kurumlarının farklı ideolojik gruplar tarafından kontrol edilmeye çalışıldığı örneklerle doludur.
Bu yüzden mesele “dindarlar devlete girmesin” veya “cemaat mensupları kamu görevlisi olmasın” gibi kaba ve ayrımcı bir çizgide ele alınmamalıdır. Asıl ölçü, kişinin özel hayatındaki dini veya ideolojik aidiyeti değil, kamu görevini yerine getirirken kime ve neye bağlı olduğudur. Bir insanın cemaat mensubu olması başlı başına suç veya kusur değildir; fakat kamu yetkisini cemaatinin çıkarı için kullanması, hukuki düzenin yerine kapalı bir grup hiyerarşisini koyması ciddi bir problemdir.
Çözüm ne olabilir?
Çözümün ilk şartı, dini grupları yeniden baskı altına alma fikrinden uzak durmaktır. Çünkü böyle bir yöntem aynı hastalığı yeniden üretir. Baskı arttıkça insanlar kimliklerini gizlemeye, kapalı örgütler kurmaya ve görünmez ağlar geliştirmeye teşvik edilir. Türkiye’nin geçmiş tecrübesi, dindarlığı kamusal hayattan dışlamanın dindarlığı ortadan kaldırmadığını, aksine bazı durumlarda daha kapalı ve denetlenmesi zor biçimlere ittiğini göstermektedir.
Daha sağlıklı yol, dini ve seküler bütün toplumsal grupların açık biçimde faaliyet gösterebildiği bir düzen kurmaktır. Cemaatler, dernekler, vakıflar ve benzeri oluşumlar mümkün olduğunca şeffaf olmalı; mali kaynakları, faaliyet alanları ve örgütsel yapıları hukukun genel kuralları içinde denetlenebilmelidir. İnsanların aidiyetlerini gizlemek zorunda kalmadığı açık bir toplum, gizli yapılanmaların cazibesini ve gerekliliğini azaltır.
İkinci olarak kamu görevlerine girişte ve yükselmede tek ölçü liyakat, hukuk ve görev ehliyeti olmalıdır. Bir kişinin dindar olması kamu görevine engel teşkil etmemeli; aynı şekilde belli bir dini gruba, seküler çevreye veya ideolojik yapıya yakın olması da ayrıcalık sağlamamalıdır. Devlet ne dindarı dışlamalı ne de herhangi bir cemaati kadrolaşma ortağı hâline getirmelidir. Kamu bürokrasisinin tarafsızlığı ancak bu iki uçtan da uzak durularak korunabilir.
Üçüncü olarak, kamu kurumlarında paralel hiyerarşilerin oluşmasına karşı güçlü ve sürekli denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Bir kamu görevlisinin özel hayatındaki inancı devletin konusu değildir; fakat kamu yetkisini kullanırken dışarıdan talimat alıp almadığı, görevlendirmelerde grup dayanışmasına göre hareket edip etmediği ve kurum içinde ayrı bir sadakat ağı oluşturup oluşturmadığı devletin meşru denetim alanına girer. Bu denetim keyfî fişlemeye dönüşmemeli, somut davranış ve hukuk ihlallerine dayanmalıdır.
Son olarak, demokratik siyasi kültürün güçlendirilmesi gerekir. İnsanlara, dini veya ideolojik aidiyetlerinin devlet vatandaşlığının ve hukuki sorumluluklarının önüne geçemeyeceği öğretilmelidir. Bir kişinin cemaatine bağlı olması ile ülkesinin hukukuna ve demokratik biçimde seçilmiş meşru otoritelere sadık olması arasında zorunlu bir çelişki yoktur. Sorun, birincisinin ikincisini ortadan kaldırdığı noktada başlar.
FETÖ tecrübesinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri budur. Kemalist baskı politikaları dini ortadan kaldıramadı; bazı dini yapılanmaları görünmezliğe ve kapalılığa itti. Dindarların kamu görevlerinden dışlanması da kimliğin saklanmasını ve gizli dayanışma ağlarının gelişmesini teşvik etmiş olabilir. Bu faktörler FETÖ’nün ve benzerlerinin ortaya çıkışını tek başına açıklamaz, fakat oluştukları toplumsal zemini anlamak bakımından ihmal edilmemeleri şarttır.
Türkiye’nin ihtiyacı ne dini hayatı baskı altına alan eski modele dönmek ne de cemaatlerin devlet içinde gizli hiyerarşiler kurmasına izin vermektir. Çözüm, özgürlük ile hukuk devletini birlikte güçlendirmektir. Dini hayat serbest olacak, insanlar kimliklerini gizlemek zorunda kalmayacak; kamu görevleri bütün vatandaşlara eşit biçimde açık olacak, fakat kamu gücü hiçbir dini, seküler veya ideolojik grubun özel mülküne dönüşmeyecektir.

