Yolsuzluk İddialarına, Soruşturmalarına ve Yargılamalarına Nasıl Bakmalıyız?

Türkiye’de son zamanlarda en çok tartışılan siyasi meselelerden biri, başta İstanbul olmak üzere çeşitli CHP’li belediyeler hakkında yürütülen yolsuzluk soruşturmaları. Soruşturmaların sayısının artması, bazı belediye başkanlarının ve belediye görevlilerinin tutuklanması, dosyalara yeni ifadelerin ve iddiaların girmesi tartışmayı daha da büyütmekte.

Bu gelişmeler karşısında kamuoyunda birbirine zıt iki tavır ortaya çıkıyor. Bir kesim, soruşturmalardaki bütün iddiaları daha yargılama tamamlanmadan kesinleşmiş gerçekler gibi kabul etmekte ve suçlanan kişileri peşinen mahkûm etmekte. Diğer kesim ise soruşturmaların tamamını siyasi operasyon olarak nitelendirmekte, dosyalara girdiği açıklanan tanık ifadelerini, ihbarları ve maddi bulguları baştan geçersiz saymakta.

Kanaatimce her iki tavır da yanlıştır. Hukuk devleti, ne insanları soruşturma açıldığı anda suçlu ilan etmeyi ne de siyasi mensubiyetlerinden dolayı haklarındaki ciddi iddiaları görmezden gelmeyi gerektirir.

Masumiyet Karinesi, Deliller ve Hukuki Süreç

Her hukuk devletinde, özellikle ceza yargısı süreçlerinde, masumiyet karinesi geçerlidir. Yani, herkes, iddialar ve isnatlar ne olursa olsun, hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşinceye kadar suçsuz kabul edilir. Bu ilke, kişinin CHP’li, AK Partili, MHP’li veya başka bir siyasi partiye mensup olup olmamasına göre değişmez. Seçilmiş belediye başkanları da sıradan vatandaşlar da aynı masumiyet karinesinden yararlanmak durumundadır.

Ancak, masumiyet karinesi, hakkında ciddi iddialar ve şüphe oluşturacak deliller bulunan kişilerle ilgili soruşturma yapılmayacağı veya yapılamayacağı anlamına gelmez. Soruşturma zaten suçun işlenip işlenmediğini, şüphelerde haklılık bulunup bulunmadığını ve delillerin iddiaları mahkemeye taşımaya yeterli olup olmadığını anlamak için yapılır. Bu yüzden, “Henüz mahkûm olmadı” demek başka bir şeydir; “Hakkında soruşturma açılamaz” demek başka bir şeydir. Bu iki cümle birbirine karıştırıldığında hukuk tartışması anlamsızlaşır. Hakkında soruşturma açılan her insan suçlu değildir. Fakat sanıkların suçlu olup olmadığı araştırılmadan da gerçeğe ulaşılamaz. Hukukun görevi soruşturmayı engellemek değil, soruşturmanın hukuka uygun biçimde yapılmasını sağlamaktır.

Türkiye’de siyasi kutuplaşma insanların yolsuzluk iddialarına yaklaşımını da etkilemektedir. İnsanlar, sevmedikleri siyasetçiler hakkında ortaya atılan en zayıf iddialara dahi kolayca inanırken kendi siyasi çizgilerine yakın kişiler hakkındaki en ciddi suçlamaları bile düşünmeden reddedebilmektedir. Rakip partinin belediye başkanı hakkında soruşturma açıldığında “Zaten bunların hepsi böyledir” denilmekte; kendi partisinin belediye başkanı hakkında soruşturma açıldığında ise “Bu tamamen siyasi bir operasyondur” savunmasına sığınılmaktadır. Böyle bir yaklaşım haklı ve hukuka uygun değildir. Bu, suçun ve masumiyetin parti rozetine göre belirlendiği kabileci bir davranış tarzıdır.

Bir yolsuzluğun ahlâken ve hukuken yanlış olup olmadığı, onu yapan kişinin hangi partiye mensup olduğuna göre değişmez. Kamu parasını şahsi veya siyasi çıkar için kullanmak CHP’li biri yaptığı zaman da yanlıştır, AK Partili biri yaptığı zaman da. Rüşvet, irtikâp, ihaleye fesat karıştırma veya kamu malını kötüye kullanma, failin siyasi kimliğine göre farklı anlamlar kazanmaz.

CHP’li belediyeler hakkında yürütülen soruşturmalara yönelik savunmalarda çoğu zaman iddiaların yalnızca iktidar tarafından üretildiği ileri sürülmektedir. Oysa kamuya yansıyan çoğu dosyada suçlamaların CHP çevresinden gelen beyanlara, belediyelerle iş yapmış kişilerin ifadelerine, müteahhitlerin ihbarlarına ve etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen şüphelilerin anlatımlarına dayandığı görülmektedir.

Bazı tanıkların ve şüphelilerin CHP’li olması veya CHP’li belediyelerle uzun süre çalışmış bulunması elbette anlattıkları her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Ancak bu durum, soruşturmaların tamamının dışarıdan ve hiçbir maddi temeli bulunmadan kurgulandığı iddiasını zayıflatmaktadır.

Kişiler kendi cezalarını azaltmak, şahsi hesaplaşmaya girişmek veya başka menfaatler elde etmek amacıyla gerçeğe aykırı ifadeler verebilir. Bu yüzden, yalnızca “İtirafçı var” veya “Tanık böyle söyledi” denilerek mahkûmiyet kararı verilemez. Fakat, tanık anlatımları para hareketleri, telefon kayıtları, baz verileri, ihale belgeleri, şirket ilişkileri, dijital materyaller ve başka maddi bulgularla destekleniyorsa bunların da sırf sanıklar muhalefet partisine mensuptur diye yok sayılması mümkün değildir. Hukukta önemli olan, tanığın hangi partiye mensup olduğu değil, ifadesinin başka delillerle doğrulanıp doğrulanmadığıdır.

Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen kişilerin ifadeleri özellikle dikkatli değerlendirilmelidir. Çünkü, bu kişiler kendi cezalarını azaltma veya soruşturmadaki durumlarını iyileştirme beklentisi içinde olabilirler. Bu sebeple itirafçı beyanları tek başına kesin gerçek olarak kabul edilmemelidir. İfadenin zaman içindeki tutarlılığına, başka tanıklıklarla örtüşüp örtüşmediğine, maddi kayıtlarla desteklenip desteklenmediğine ve kişinin anlatım karşılığında elde ettiği menfaatlere bakılmalıdır.

Bununla beraber, etkin pişmanlıktan yararlanan her kişiyi otomatik olarak yalancı ilan etmek de doğru değildir. Suç örgütleri, rüşvet ağları ve organize yolsuzluk ilişkileri çoğu zaman sistemin içinden birilerinin konuşmasıyla ortaya çıkarılabilir. Dünyanın pek çok ülkesinde örgütlü suçların ve büyük yolsuzlukların çözülmesinde içeriden gelen tanıklıklardan yararlanılmaktadır. Önemli olan, bu anlatımların bağımsız maddi delillerle desteklenmesidir. Bir tanığın beyanı baz kayıtlarıyla, banka hareketleriyle, mesajlarla, ihale dosyalarıyla veya şirket kayıtlarıyla doğrulanıyorsa artık ortada yalnızca sözlü bir itham değil, araştırılması gereken daha güçlü bir şüphe bulunmaktadır.

Soruşturulan veya yargılanan siyasetçilerin sıkça başvurduğu savunmalardan biri, kendi siyasi geçmişlerini, halka yaptıkları hizmetleri ve seçim başarılarını anlatmaktır. “Benim bütün hayatım ortada”, “Beni halk seçti”, “Yıllardır bu partiye hizmet ediyorum”, “Halka hizmet etmekten başka suçum yok” veya “Bu bir siyasi operasyondur” şeklindeki sözler siyasi açıdan etkileyici olabilir. Ancak, bunlar, hukuki savunma değildir.

Bir kişiye belirli bir tarihte belirli bir müteahhitten para aldığı, belirli bir ihaleye müdahale ettiği veya bir şirket aracılığıyla kamu kaynağını aktardığı suçlaması yöneltiliyorsa cevap da aynı somutlukta verilmelidir. O kişiyle neden görüştüğünü, söz konusu para hareketinin hiç olmadığını veya hangi meşru ilişkiden kaynaklandığını, ihalenin nasıl yapıldığını, belediye şirketinin neden devreye sokulduğunu ve kayıtların hangi sebeple o şekilde oluştuğunu açıklamalıdır. Hukuk, hayat hikâyeleriyle değil, iddia ve karşı delillerle ilgilenir.

Bir sanığın iyi bir insan olması, geçmişte yararlı işler yapması veya seçim kazanmış olması kendisine yöneltilen somut suçlamayı ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, hakkında suçlama bulunması da geçmişte yaptığı bütün hizmetleri değersiz hâle getirmez. Hukuki muhakeme, kişiyi bütünüyle iyi veya bütünüyle kötü ilan etmez. Belirli bir anda suç teşkil eden fiilin işlenip işlenmediğini araştırır.

Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmiş olması önemlidir. Seçmen iradesine saygı gösterilmeli ve seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılması sıradan bir idari işlem hâline getirilmemelidir. Ancak, seçilmiş olmak da ceza hukuku bakımından dokunulmazlık sağlamaz. Seçim kazanmak, kamu kaynağını sınırsız kullanma veya suç işlendiğine dair ciddi iddialar karşısında hesap vermeme hakkı vermez.

Demokrasi yalnızca seçimden ibaret değildir. Demokrasi, seçilenlerin hukukla bağlı olması ve kamu kaynaklarını nasıl kullandıkları konusunda hesap vermesi anlamına da gelir. “Beni halk seçti” sözü, hukuka bağlı demokratik bir sistemde “Beni kimse soruşturamaz” anlamına gelemez. Bununla beraber, seçilmiş kişilerin soruşturulması sırasında ölçülülüğe özellikle dikkat edilmelidir. Soruşturmanın kendisi cezaya dönüştürülmemeli, kamuoyunda peşin mahkûmiyet oluşturacak yöntemlerden ve işlemlerden kaçınılmalıdır.

CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmaların en fazla tartışılan yönlerinden biri tutuklama uygulamalarıdır. Tutuklama, henüz suçluluğu kesinleşmemiş bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması anlamına geldiği için istisnai bir tedbir olmalıdır. Kaçma, delilleri karartma, tanıklara baskı yapma veya suç faaliyetini sürdürme tehlikesi gibi somut gerekçeler bulunmadığı sürece tutuksuz yargılama esas alınmalıdır.

Bu ilke yalnızca CHP’liler için değil, herkes için geçerli olmalıdır. Bir AK Partili belediye başkanı hakkında aynı şartlar bulunmuyorsa onun da tutuklanmaması gerekir. Hukuki eşitlik, herkesin tutuklanması değil, aynı şartlarda aynı tedbirin uygulanmasıdır.

Muhalefetin “İktidar partisine mensup belediye başkanları tutuksuz yargılanırken CHP’liler neden tutuklanıyor?” sorusu, bu nedenle, tamamen değersiz değildir. Soruşturmaların sayısı kadar, kullanılan tedbirlerin niteliği ve ağırlığı da karşılaştırılmalıdır. Ancak, bu eleştiri yapılırken “Onlar da tutuklansın” anlayışına savrulmak doğru olmaz. Doğru talep, gereksiz tutuklamaların bütün sanıklar bakımından sona erdirilmesidir. Hukukta eşitlik, kötü uygulamanın herkese yayılması değil, doğru uygulamanın herkes için geçerli olmasıdır.

Hukukta Parti Kotası Olmaz

CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmalara karşı en sık dile getirilen itirazlardan biri şudur: “AK Partili belediyelerde hiç mi yolsuzluk yok? Neden yalnızca CHP’li belediyelere operasyon yapılıyor?”

Bu soru önemlidir ve peşinen reddedilemez. Elbette AK Partili belediyelerde de yolsuzluk ihtimali vardır. Aynı ihtimal MHP’li, İYİ Partili, DEM Partili veya başka bir partiye mensup belediyeler için de geçerlidir. Hiçbir siyasi parti, üyelerinin ve yöneticilerinin ahlâkî üstünlüğünü garanti edemez. Hiçbir parti, kendi mensuplarının hiçbir zaman yanlış yapmayacağını ileri süremez. İnsan tabiatı siyasi partiye göre değişmez. İktidarın, paranın, imar yetkisinin, ihale dağıtma gücünün ve kamu kaynaklarını kullanma imkânının bulunduğu her yerde yolsuzluk ihtimali vardır.

Belediyeler bu bakımdan özellikle dikkatle denetlenmesi gereken kurumlardır. Çünkü belediyeler ruhsat verir, imar düzenlemeleri yapar, büyük ihaleler açar, şirketler kurar, reklam ve tanıtım harcamaları yapar ve çok geniş kamu kaynaklarını kullanır. Bütün bunlar iyi niyetli ve dürüst kişiler tarafından kamu yararına kullanılabileceği gibi kötü niyetli kişiler tarafından şahsi veya siyasi menfaat için de kullanılabilir.

Bu nedenle, “AK Partili belediyelerde hiç yolsuzluk olmaz” demek savunulabilir bir görüş değildir. Ancak, “AK Partili belediyelerde de yolsuzluk olabilir” demek, CHP’li belediyeler hakkındaki somut soruşturmaların görmezden gelinmesini veya durdurulmasını gerektirmez. Bir CHP’li belediye hakkında somut bir ihbar ve delil varsa “Önce bir AK Partili belediye bulun, sonra bizi soruşturun” denilemez. Aynı şekilde bir AK Partili belediye hakkında ciddi belgeler varsa “CHP’li belediyelerde de yolsuzluk var” denilerek o dosya kapatılamaz.

Hukukta parti kotası olmaz. Soruşturmaların sayısı siyasi partiler arasında eşit biçimde dağıtılmak zorunda değildir. Soruşturma, siyasi denge sağlamak için değil, bir suç işlendiğine dair makul şüphe bulunduğu için yapılır. Bir partinin on belediyesi hakkında güçlü deliller bulunurken başka bir partinin yalnızca bir belediyesi hakkında delil bulunuyorsa soruşturma sayılarının eşit olmaması adaletsizlik değildir. Adaletsizlik, hakkında delil bulunan belediyenin siyasi kimliği yüzünden korunması veya hakkında delil bulunmayan belediyenin sırf siyasi denge görüntüsü vermek için soruşturmaya uğratılmasıdır.

Adalet, herkese aynı sayıda soruşturma açmak değildir. Adalet, benzer durumda bulunanlara benzer şekilde davranmaktır. Delil varsa soruşturma yapılmalı, delil yoksa soruşturma yapılmamalıdır. Sadece CHP’li belediyeler hakkında soruşturma açıldığı iddiası mevcut açıklamalarla uyuşmamaktadır. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra belediyeler hakkında yürütülen binlerce inceleme içinde 1.298 dosyada soruşturma izni verildiğini; bunların 591’inin AK Partili, 321’inin CHP’li, 102’sinin MHP’li, altısının İYİ Partili, 18’inin DEM Partili ve 260’ının diğer belediyelerle ilgili olduğunu açıklamıştır. Daha sonraki güncellenmiş açıklamada ise soruşturma izni sayılarının AK Partili belediyeler için 677’ye, CHP’li belediyeler için 371’e ve MHP’li belediyeler için 128’e ulaştığı bildirilmiştir. Bakanlık verilerine göre mutlak sayı bakımından en fazla soruşturma izni AK Partili belediyeler hakkında verilmiştir.

Bu rakamlar, “AK Partili belediyeler hakkında hiçbir inceleme veya soruşturma yapılmıyor” şeklindeki kategorik iddianın doğru olmadığını göstermektedir. Mamafih, rakamları ihtiyatla değerlendirmek gerekir. Soruşturma izni verilmesi ile ceza davası açılması aynı şey değildir. Bir belediye hakkında inceleme yapılması, belediye başkanının suçlu olduğu anlamına gelmez. Aynı belediyeyle ilgili birden fazla dosya bulunup bulunmadığı da açıklanan toplamların yorumlanmasında önemlidir.

Dahası, muhalefet, soruşturma izinlerinin sonuçlarının ne olduğunu, kaç dosyada dava açıldığını, kaç belediye başkanının görevden uzaklaştırıldığını ve soruşturmaların hangi hızla yürütüldüğünü sormakta haklıdır. CHP temsilcileri de açıklanan yüzlerce AK Partili belediye dosyasının hangi belediyelerle ilgili olduğunu ve bunların hangi aşamada bulunduğunu Meclis gündemine taşımıştır. Bu soruların açık biçimde cevaplandırılması gerekir. Şeffaflık, yalnızca soruşturma sayısını açıklamakla sağlanamaz.

İçişleri Bakanlığının açıkladığı rakamlar önemlidir; fakat bu rakamlar tek başına siyasi tarafsızlığı ispatlamaya yetmeyebilir. Sağlıklı değerlendirme yapabilmek için soruşturma izinlerinin kaç ayrı belediyeyi, kaç belediye başkanını ve kaç ayrı dosyayı kapsadığının bilinmesi gerekir. Bir belediye hakkında on ayrı dosya bulunması ile on farklı belediye hakkında birer dosya bulunması aynı şey değildir.

Ayrıca, partilerin sahip olduğu belediye sayıları da hesaba katılmalıdır. Çok sayıda belediyesi bulunan bir parti hakkında mutlak soruşturma sayısının yüksek çıkması tek başına şaşırtıcı değildir. Soruşturma sayılarının toplam belediye sayılarına oranı da değerlendirilmelidir.

Bunun yanında dosyaların hangi sonuçlara ulaştığı açıklanmalıdır. Kaç dosyada soruşturma izni kesinleşmiştir? Kaç dosya savcılığa gönderilmiştir? Kaç dosyada takipsizlik kararı verilmiştir? Kaç dosyada dava açılmıştır? Kaç belediye başkanı görevden uzaklaştırılmıştır? Kaç kişi tutuklanmış, kaç kişi tutuksuz yargılanmıştır? Dosyalar ortalama ne kadar sürede sonuçlanmıştır? Bu bilgiler açıklanmadıkça yalnızca toplam rakamlar üzerinden “Herkese eşit davranılıyor” veya “Yalnızca muhalefet soruşturuluyor” sonucuna kesin biçimde ulaşmak zordur.

AK Partili belediye başkanları hakkında da soruşturma ve mahkûmiyet kararlarının bulunduğunu gösteren yakın tarihli örneklerden biri Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde vuku buldu. Keskin Belediye Başkanı Ekmel Cönger, rüşvet alma suçlamasıyla yargılandığı davada Kırıkkale 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Aynı davada müteahhit Mustafa Yurtseven’e de rüşvet verme suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmiştir. Cönger daha sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden uzaklaştırılmıştır. Kararın kanun yollarındaki durumu ayrıca gözetilmelidir; ilk derece mahkemesi kararı kesinleşmiş hüküm gibi sunulmamalıdır. Bu örnek, AK Partili belediye başkanlarının hiçbir zaman soruşturulmadığı veya yargılanmadığı iddiasını çürütmektedir.

Bir iktidar partisi, kendi belediye başkanlarından biri hakkında verilen mahkûmiyet kararını göstererek bütün belediyelerinin temiz olduğunu ispatlamış olmaz. Aynı şekilde, bir muhalefet partisi de bir soruşturmanın siyasi yönlerini göstererek bütün belediye yöneticilerinin masum olduğunu kanıtlamış olmaz. Her dosya kendi delilleri içinde değerlendirilmelidir.

Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu hakkında kamuoyuna yansıyan olay ise bir yolsuzluk soruşturmasıyla aynı kategoride değildir. Işıksu, özel hayatına ve bir üniversite öğrencisiyle ilgili iddialara ilişkin tartışmaların ardından AK Parti tarafından disipline sevk edilmiş ve daha sonra partisinden istifa etmiştir. Kendisi iddiaları reddetmiş ve bunları itibar suikastı olarak nitelendirmiştir. Bu örneği kesinleşmiş bir cinsel suç veya yolsuzluk mahkûmiyeti gibi sunmak yanlış olur. Burada söz konusu olan, iddialar üzerine çalışan siyasi disiplin mekanizması ve ardından gelen parti istifasıdır. Bununla birlikte, olay, siyasi partilerin mensupları hakkındaki ağır etik iddialar karşısında yalnızca ceza mahkemelerinin kararlarını beklemek zorunda olmadığını göstermektedir.

Ceza sorumluluğu, siyasi sorumluluk ve ahlâkî sorumluluk birbirinden farklıdır. Bir fiilin ceza mahkûmiyetine yeterli bulunmaması, siyasi açıdan hiçbir sorun bulunmadığı anlamına gelmez. Bunun tersi de doğrudur: Siyasi tartışma ve parti disiplin süreci, kişinin ceza hukuku bakımından suçlu olduğunu göstermez.

Partilerin, Muhalefetin ve Medyanın Sorumluluğu

AK Partili veya MHP’li belediyeler hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları varsa, muhalefetin yapması gereken şey yalnızca genel suçlamalar yöneltmek değildir. Somut belgeler savcılıklara ve ilgili idari makamlara sunulmalıdır. Belediye ihaleleri, şirket ilişkileri, imar değişiklikleri, mal varlığı artışları, para hareketleri, usulsüz ruhsatlar veya kamu kaynaklarının parti faaliyetlerinde kullanılması konusunda kanıt bulunduğu düşünülüyorsa suç duyurusunda bulunulmalıdır.

Savcılıkların hareketsiz kaldığı düşünülüyorsa verilen dilekçeler, dosya numaraları ve sunulan belgeler kamuoyuna açıklanabilir. Konu Meclis’e taşınabilir, soru önergeleri verilebilir ve gazeteciler tarafından araştırılabilir. Böylece “İktidar partisine dokunulmuyor” iddiası soyut bir siyasi slogan olmaktan çıkar ve denetlenebilir bir hukuk devleti meselesine dönüşür.

Türkiye’de muhalif medya, iktidar mensupları hakkındaki yolsuzluk iddialarını araştırmaya son derece isteklidir. Bazen doğruluğu yeterince kontrol edilmemiş iddiaların dahi kesin gerçekmiş gibi sunulduğu görülmektedir. Dolayısıyla, gerçekten güçlü belgelerin bulunması durumunda bunların kamuoyuna taşınması için geniş bir alan mevcuttur. Burada önemli olan, iddiayı delil yerine koymamaktır. “Bu belediyede yolsuzluk var” demek tek başına yolsuzluk kanıtı değildir. Hangi ihale, hangi ödeme, hangi şirket, hangi kişi, hangi mevzuat ihlali ve hangi kişisel menfaat söz konusudur? Bunlar gösterilmelidir.

Yolsuzluk soruşturmalarının sağlıklı yürütülmesinde medyanın önemli bir rolü vardır. Ancak medya, soruşturma makamlarının propaganda aracı hâline gelmemelidir. İddianameler henüz hazırlanmadan suçlamaların kesin gerçekmiş gibi sunulması, şüphelilerin fotoğraflarıyla birlikte “hırsız”, “çete” veya “suç örgütü” ilan edilmesi masumiyet karinesine zarar verir.

Öte yandan, muhalif medya da kendi siyasi çizgisine yakın kişileri korumak amacıyla dosyalardaki bütün delilleri görmezden gelmemelidir. Gazeteciliğin görevi, siyasi kampa göre suçlu veya masum üretmek değildir. Belgeleri araştırmak, tarafların görüşlerini almak, iddialarla olguları birbirinden ayırmak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmektir.

Bir soruşturma haberinde “savcılığa göre”, “iddianamede ileri sürüldüğü üzere”, “tanığın beyanına göre” veya “ilk derece mahkemesinin kararına göre” gibi ifadeler önemlidir. Bunlar, iddia ile kesinleşmiş gerçeğin birbirine karıştırılmasını önler. Türkiye’de siyasi haberciliğin en büyük problemlerinden biri, yargılama başlamadan hüküm verilmesidir. Hâlbuki gazeteci savcı, hâkim veya parti sözcüsü değildir.

CHP’nin (ve Yeni Parti’nin) bugün yapması gereken, belediye başkanlarını ve belediye görevlilerini topluca ve kayıtsız şartsız savunmak değildir. Parti yönetimi her dosyayı ayrı ayrı incelemelidir. Delilsiz ve siyasi nitelikli soruşturmalarla gerçekten ciddi yolsuzluk iddiaları birbirinden ayrılmalıdır. Haksızlığa uğrayan belediye başkanları güçlü biçimde savunulmalıdır. Ancak, ciddi deliller bulunan dosyalarda parti dayanışmasına sığınılmamalıdır.

Bir siyasi partinin, mensupları hakkında açılan bütün soruşturmaları otomatik biçimde “darbe”, “kumpas” veya “operasyon” olarak nitelemesi kendi içinde temizlik yapma imkânını ortadan kaldırır. CHP’nin çıkarı ile yolsuzluk yaptığı ileri sürülen herhangi bir kişinin çıkarı aynı değildir. Bir belediye yöneticisinin suç işlemiş olması, bütün CHP’nin suçlu olduğu anlamına gelmez. Fakat CHP’nin deliller karşısında o kişiyi koşulsuz koruması partiye daha büyük zarar verir.

Parti, belediye yöneticilerinden açık hesap vermelerini istemelidir. İhale süreçleri, belediye şirketleri, reklam harcamaları, bağışlar ve müteahhit ilişkileri şeffaf biçimde açıklanmalıdır. Suçlama yöneltilen kişilerden siyasi nutuk değil, somut cevap talep edilmelidir.

Aynı sorumluluk AK Parti ve MHP için de geçerlidir. İktidar partileri yalnızca “Bizim belediyelerimize de soruşturma izni veriliyor” demekle yetinmemelidir. Bu dosyaların hangi aşamada bulunduğunu açıklamalı ve suç işlediği mahkeme kararıyla ortaya çıkan kişiler, Keskin Belediye Başkanı örneğinde de görüldüğü gibi, siyasi koruma altında tutmamalıdır.

Soruşturmaların muhalefet belediyeleri bakımından hızlı, iktidar belediyeleri bakımından yavaş yürüdüğü izlenimi oluşuyorsa bunu ortadan kaldırmak öncelikle iktidarın görevidir. Çünkü yürütme gücünü kullanan, müfettişlik sistemini yöneten ve kamu yönetiminin genel işleyişinden siyasi olarak sorumlu olan iktidardır.

Bütün partiler, kendi belediye başkanları hakkındaki ihbarların üzerine gitmelidir. Partiler, özellikle Yeni Parti, “Bizimkiler yapmaz” anlayışından vazgeçmelidir. Siyasette en büyük ahlâkî çürüme, insanların kendi çevrelerinde yapılan yanlışı görmemeye başlamasıyla ortaya çıkar.

Bir siyasetçinin ceza mahkemesinde mahkûm edilmemesi, siyasi olarak hiçbir sorumluluk taşımadığı anlamına gelmez. Ceza mahkemeleri, suçun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ispatlanmasını arar. Siyasi sorumluluk ise daha geniştir. Bir yönetici ciddi ihmal, kötü yönetim, etik ihlal veya kamu güvenini sarsan davranışlar nedeniyle ceza almasa bile görevinden ayrılmak zorunda kalabilir. Bunun tersi de önemlidir. Bir kişi hakkında siyasi kampanya yürütülmesi veya partisinden ihraç edilmesi, o kişinin ceza hukuku bakımından suçlu olduğu anlamına gelmez. Bu ayrım korunmalıdır. Partiler, ceza mahkemelerinin yerine geçerek insanları suçlu ilan etmemeli; fakat ceza mahkûmiyeti çıkmadığı gerekçesiyle siyasi ve ahlâkî sorumluluğu da tamamen ortadan kaldırmamalıdır.

Yolsuzluğu Önlemek ve Kamu Kaynaklarını Korumak

Yolsuzlukla mücadele yalnızca savcılık operasyonlarından ibaret değildir. Hatta asıl başarı, yolsuzluk gerçekleştikten sonra suçluları yakalamaktan çok, yolsuzluk imkânlarını baştan azaltabilmektir.

Belediyelerin mali yapıları daha şeffaf hâle getirilmelidir. İhaleler, belediye şirketleri, reklam harcamaları, taşınmaz satışları, imar değişiklikleri ve ruhsat işlemleri vatandaşların kolayca takip edebileceği sistemlerde yayımlanmalıdır.

İhaleye katılan şirketlerin ortaklık yapıları, belediyeden aldıkları işlerin toplamı, sözleşme değişiklikleri ve sonradan yapılan maliyet artışları kamuya açık olmalıdır. Belediye şirketleri denetim dışı alanlar hâline gelmemelidir. Kamu hizmetlerinin şirketler üzerinden görülmesi, hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmamalıdır.

Sayıştay raporlarının etkisi artırılmalı, belediye meclislerindeki muhalefet üyelerinin bilgiye erişimi kolaylaştırılmalı ve “ticari sır” gerekçesinin kamu harcamalarını gizlemek için kötüye kullanılması engellenmelidir. Şeffaflık arttıkça yolsuzluk yapmak zorlaşır. Gizlilik arttıkça yolsuzluk ihtimali yükselir.

Belediye bütçeleri belediye başkanlarının veya siyasi partilerin özel mülkiyeti değildir. Belediyelerin harcadığı para vatandaşlardan toplanan vergilerden, alınan ücretlerden ve merkezi bütçeden yapılan aktarmalardan oluşur. Bir belediye başkanının bu kaynakları kendi siyasi kariyeri, yakın çevresi, parti örgütü veya seçim kampanyası için kullanması kabul edilemez.

Yolsuzluk yalnızca bir yöneticinin cebine para koyması şeklinde gerçekleşmez. Kamu kaynaklarının parti propagandası için kullanılması, ihalelerin siyasi yakınlığa göre dağıtılması, belediye şirketlerinin partililer için istihdam alanına çevrilmesi ve yardım faaliyetlerinin oy devşirme aracı hâline getirilmesi de kamu ahlâkı bakımından ciddi sorunlardır.

Bu davranışların bazıları ceza hukuku bakımından kolayca ispatlanamayabilir. Ancak, bu durum, onların siyasi ve ahlâkî açıdan meşru olduğu anlamına gelmez. Demokratik yönetim yalnızca hukuka asgari ölçüde uymak değil, kamu kaynaklarını tarafsız ve dürüst biçimde kullanmaktır.

Sonuç: Rozete Değil Delillere Bakmak

“AK Partili belediyelerde hiç mi yolsuzluk yok?” diye sorulabilir. Ancak, bu soru, CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmaların durdurulması talebine dönüştürülmemelidir. Doğru talep, “CHP’lileri soruşturmayın” değildir. Doğru talep, “Suç işlediğine dair delil bulunan herkesi soruşturun” olmalıdır. Eşitlik, hiç kimsenin soruşturulmaması değildir. Eşitlik, delil kim hakkında bulunursa bulunsun hukukun harekete geçmesidir.

Bir CHP’li belediye başkanı delilsiz biçimde suçlanıyorsa AK Partililerin de buna karşı çıkması gerekir. Bir AK Partili belediye başkanı hakkında ciddi belgeler bulunduğu hâlde işlem yapılmıyorsa CHP’liler kadar AK Partililer de itiraz etmelidir. Hukuk devleti, yalnızca kendi taraftarımızı koruyan bir mekanizma değildir. Rakibimizin haklarını da koruyan düzendir.

CHP’li, Yeni Parti’li belediyeler hakkındaki davalarda yapılması gereken, bağırıp çağırmaktan çok iddianameleri ve delilleri dikkatle takip etmektir. Tanıkların kim olduğu, ne anlattığı, ifadelerin birbiriyle örtüşüp örtüşmediği, baz kayıtlarının gerçekten iddia edilen buluşmaları gösterip göstermediği, para hareketlerinin hangi işlemlerle bağlantılı olduğu ve ihale belgelerinde ne bulunduğu incelenmelidir.

Sanıklar ve avukatları, mahkemelrde asıl konuya girmeyip sadece siyasi hayat hikâyelerini anlatmakla yetinmemelidir. Suçlamaları çürütecek somut karşı deliller ortaya koymalıdır. İtirafçılara güvenilmemesini talep ediyorlarsa onların neden güvenilmez olduğunu, kayıtların hangi sebeple yanlış yorumlandığını, paraların hangi meşru işlemden kaynaklandığını ve ihalelerin mevzuata nasıl uygun olduğunu açıklamalıdırlar.

Yargı makamları da yalnızca tanık anlatımlarıyla yetinmemeli, maddi delilleri eksiksiz toplamalı ve savunmanın bütün itirazlarına gerekçeli cevap vermelidir. Dava sonunda suçlamalar kanıtlanamazsa sanıklar beraat etmeli ve haklarındaki suçlayıcı dil sona ermelidir. Suçlamalar hukuka uygun ve yeterli delillerle ispatlanırsa da hiç kimse siyasi kimliği veya seçilmiş olması gerekçesiyle sorumluluktan kurtulmamalıdır.

Yolsuzluğun partisi yoktur. Fakat yolsuzluğu örten siyasi taassup her çevrede boy gösterebilir. İnsanlar kendi partilerinde yapılan yanlışı görmezden geldikçe, kamu malına el uzatan kişiler siyasi kutuplaşmanın arkasına saklanmaya devam edecektir.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca muhalefeti soruşturan veya yalnızca iktidarı suçlayan bir hukuk düzeni değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, delile ulaştığında failin rozetine bakmayan; delil bulunmadığında siyasi baskıyla suç üretmeyen; tutuklamayı cezalandırma aracı olarak kullanmayan ve herkese aynı usul güvencelerini sağlayan bir hukuk düzenidir.

CHP’li ve Yeni Parti’li belediyeler hakkındaki davalar da AK Partili, MHP’li ve diğer belediyeler hakkındaki dosyalar da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. CHP’lilerden ve Yeni Parti’lileden beklenen, her soruşturmayı peşinen siyasi operasyon ilan etmek yerine somut iddialara somut cevaplar vermeleridir. İktidar partilerinden beklenen ise kendi belediyeleri hakkındaki dosyaların sonuçlarını açık biçimde kamuoyuna duyurmaları ve benzer olaylarda aynı hukuk ölçülerini uygulamalarıdır.

Medyanın görevi insanları peşinen mahkûm etmek veya siyasi yakınlık nedeniyle aklamak değil, gerçekleri araştırmaktır. Vatandaşın görevi de kendi partisinin hırsızını koruyup rakip partinin şüphelisini peşinen suçlu ilan etmek değildir.

Sakin olmak, delile bakmak, yargılamaları takip etmek ve hükmü bağımsız mahkemelere bırakmak gerekir. Fakat mahkemelerin de aynı suça aynı hukukla yaklaşması, kararlarını açık delillere dayandırması ve kamuoyuna güven vermesi şarttır.

Kısacası mesele şudur: Yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmelidir. Soruşturma ve yargılamalarda masumiyet karinesi korunmalıdır. Masumiyet karinesi hesap vermekten kaçış yolu olarak kullanılmamalıdır. Parti rozetlerine değil delillere bakılmalıdır, çünkü, kamu malları ve kamu kaynakları hiçbir siyasinin ve hiçbir partinin özel malı değildir.

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et