Sosyalizm Neden Anti-Sosyaldir?

Sosyalizm, adından dolayı büyük bir kavramsal avantaja sahiptir. “Sosyal” kelimesi olumlu çağrışımlar taşır. Toplumu, dayanışmayı, yardımlaşmayı, ortak hayatı ve insanlar arasındaki iş birliğini hatırlatır. Bu yüzden sosyalistler, kendilerini bireyciliğe ve kapitalizme karşı daha “toplumsal” bir seçenek olarak sunmayı severler. Bireyciliği bencillikle, kapitalizmi çıkarcılıkla, sosyalizmi ise toplumsal dayanışmayla özdeşleştirmeye çalışırlar. Fakat, meseleye biraz yakından bakıldığında, bunun, esas itibarıyla, büyük ölçüde bir isimlendirme başarısı olduğu görülür. Sosyalizm, tabiatı itibarıyla sosyal olmaktan çok anti-sosyal bir sistemdir.

Amerikalı liberteryen Sheldon Richman’ın dikkat çektiği gibi, İngiliz bireyci düşünür Auberon Herbert bu noktayı daha 19. yüzyılda açık biçimde görmüştü. Herbert’in temel itirazı, “toplum”un bireylerden ayrı, onların üzerinde ve onlardan bağımsız bir varlık gibi düşünülmesine yöneliyordu. Toplum diye bireylerden bağımsız bir varlık yoktur. Toplum, bireylerin karşılıklı ilişkilerinden, mübadelelerinden, iş bölümlerinden, gönüllü iş birliklerinden ve ortak faaliyetlerinden meydana gelir. Bireyi ortadan kaldırdığınızda geriye toplum diye bir şey kalmaz. Herbert’in ifadesiyle, birey toplumsal varlığın yaşayan ve etkin unsurudur. Onu bastırırsanız, aslında toplumu bastırmış olursunuz.

Burada sosyalizmle ilgili temel çelişki ortaya çıkmaktadır. Sosyalizm, toplum adına hareket ettiğini söylerken toplumu meydana getiren bireyin iradesini sınırlamaktadır. Bireyin ne üreteceğine, ne tüketeceğine, hangi işi yapacağına, mülkünü nasıl kullanacağına ve kimlerle hangi şartlarda alışveriş yapacağına siyasi otorite karar vermeye başladığında ortaya çıkan şey sosyal iş birliği değil, zorlamadır. Oysa gerçek toplumsal hayat, gönüllülüğe dayanır. İş bölümü bunun en açık örneğidir. Hiçbir insan kendi başına ihtiyaç duyduğu her şeyi üretemez. Bir çiftçi doktorun hizmetine, doktor çiftçinin ürettiği gıdaya, ikisi de başka insanların ürettiği binlerce mala ihtiyaç duyar. İnsanları birbirine bağlayan şey merkezi bir plan değil, mübadeledir.

Bu yüzden, piyasa ekonomisi son derece sosyal bir sistemdir. Birbirini tanımayan milyonlarca insan, karşılıklı çıkarları sayesinde iş birliği yapar. Kimse onları zorla bir araya getirmez. Fiyatlar, para, mübadele ve sözleşme milyonlarca insanın faaliyetlerini birbirine bağlar. Sosyalizm ise bu gönüllü düzenin yerine siyasi kararları geçirir.

Kapitalizmde karar alma odağı esas olarak toplumun içindedir. Tüketici ne alacağına, üretici ne üreteceğine, çalışan nerede çalışacağına, yatırımcı parasını nereye yatıracağına mümkün olduğunca kendisi karar verir. Sosyalizmde ise karar alma merkezi devlet aygıtına kayar. Kaynakların kime verileceğini, hangi malların üretileceğini, hangi fiyatların uygulanacağını ve hangi faaliyetlerin destekleneceğini siyasi otorite belirlemeye başlar.

Bu yüzden “zorunlu iş birliği” ifadesinin kendisi bile problemli bir ifadedir. İş birliği, tabiatı itibarıyla gönüllülüğü gerektirir. Zorla yaptırılan şey iş birliği değil, itaattir. Herbert’in sosyalizme yönelttiği eleştiri tam da burada önem kazanmaktadır. Sosyalizm bütün toplum adına hareket ettiğini söyler. Fakat gerçekte bütün toplum adına karar veren daima belirli bir grup, parti veya siyasi kadrodur. Herbert’in ifadesiyle sosyalizmin her biçimi, sonuçta “egemen hizbi” temsil eder. Çünkü “toplum karar verdi” diye bir şey yoktur. Kararı her zaman belirli insanlar verir. Bir devlet görevlisi, parti yöneticisi veya planlama kurulu milyonlarca insan adına neyin iyi olduğuna karar verdiğinde toplum konuşmuş olmaz. Bazı insanlar, başka insanlar adına karar vermiş olur.

Sosyalizmin anti-sosyal karakteri de burada ortaya çıkar. Sosyalizm toplumsal çeşitliliği ve kendiliğinden oluşan ilişkileri azaltır; onların yerine merkezî kararları geçirir. Bireyin iradesini zayıflatır ve onu büyük bir kolektif bütünün parçasına indirger. Herbert’in son derece çarpıcı biçimde ifade ettiği gibi, sosyalistler bireyi “toplumsal varlık” içinde diri diri gömmektedir.

Bu yaklaşımın paradoksu açıktır. Bireyi ne kadar fazla bastırırsanız, gerçek toplumsal hayatı da o kadar fazla bastırırsınız. Çünkü toplumun yaratıcı gücü bireylerin serbest hareketinden doğar. İnsanlar farklı düşünür, farklı üretir, farklı tüketir, farklı hayatlar yaşar. Bu farklılıkların serbestçe bir araya gelmesinden toplum doğar. Toplum yukarıdan tasarlanmaz; aşağıdan oluşur.

Bu yüzden, sosyalizmin “sosyal”, bireyciliğin ise “anti-sosyal” olduğu şeklindeki yaygın kabul tersine çevrilmelidir. Bireycilik insanları toplumdan koparmak anlamına gelmez. Tam tersine, insanların kendi iradeleriyle toplumsal ilişkiler kurabilmelerinin şartını oluşturur. Özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü, ticaret ve gönüllü birliktelikler insanların birbirleriyle barış içinde iş birliği yapmalarını sağlar. Sosyalizm ise bu ilişkilerin üzerine siyasi iktidarı yerleştirir.

Bu yüzden, süslü ve manipülatif kavramların bizi yanıltmasına izin vermemek gerekir. “Sosyal” kelimesini adında taşımak bir sistemi sosyal hâle getirmez. Gerçek sosyal düzen, insanların gönüllü olarak bir araya gelebildiği düzendir. Bu açıdan bakıldığında Auberon Herbert’in yüz yılı aşkın süre önce yaptığı tespit hâlâ geçerliliğini korumaktadır: Sosyalizmin daha doğru adı, belki de anti-sosyallik olmalıdır.

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et