Dünya Neden Kaybediyor?

Yaklaşık iki haftalık bir aranın ardından yeniden sizlerle buluşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki bu satırları umut dolu gelişmeler eşliğinde değil, dünyanın giderek ağırlaşan yükünü hissederek yazıyorum.

Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın; savaşlar, ekonomik krizler, siyasi kutuplaşmalar, ticaret savaşları, göç hareketleri ve derinleşen güvensizlik ortamı karşımıza çıkıyor. İnsanlık, teknolojide tarihinin en büyük ilerlemesini yaşarken, barış ve huzur konusunda belki de en büyük gerilemeyi yaşıyor.

Peki dünya neden bu hale geldi?

Çünkü devletler artık ortak refah üretmek yerine birbirlerinin zayıflıklarından kazanç sağlamaya çalışıyor. Rekabet, iş birliğinin önüne geçti. Diplomasi yerini tehdide, serbest ticaret yerini korumacılığa, uluslararası hukuk ise çoğu zaman güçlünün yorumuna bıraktı. Bugün dünyanın birçok bölgesinde insanlar bombaların altında yaşam mücadelesi verirken, milyarlarca dolar yeni silah sistemlerine harcanıyor. Bir tarafta açlıkla mücadele eden milyonlar, diğer tarafta yalnızca birkaç dakikalık savaş için üretilen füzeler…

Oysa insanlık tarihinin bize öğrettiği en önemli gerçek şudur:

Savaşlar kazanan üretmez; yalnızca kaybedenlerin sayısını artırır.

Son yıllarda yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze’deki insanlık dramı, Orta Doğu’da yükselen gerilim, Afrika’daki iç çatışmalar ve Asya-Pasifik’teki güç mücadelesi yalnızca ilgili ülkeleri değil, dünyanın tamamını etkiliyor. Küresel ekonomi artık birbirine öylesine bağlı ki bir limandaki kriz, binlerce kilometre uzaktaki market raflarını boşaltabiliyor. Dünya ekonomisinde yaşanan en büyük kırılmalardan biri de serbest ticaret anlayışının zayıflamasıdır. Gümrük duvarları yükseliyor, yaptırımlar artıyor, ülkeler üretimi kendi sınırlarına çekmeye çalışıyor. Korumacılık kısa vadede bazı sektörleri koruyor gibi görünse de uzun vadede tüm dünyayı fakirleştiriyor.

Çünkü refahın gerçek kaynağı savaş değil üretimdir.

Zenginliğin gerçek kaynağı silah değil ticarettir.

Güvenliğin gerçek kaynağı korku değil karşılıklı bağımlılıktır.

Liberal ekonomik düşüncenin yıllardır savunduğu temel ilke tam da budur. Ticaret yapan toplumlar birbirlerini düşman olarak değil, ortak olarak görürler. Bir ülkenin limanına mal gönderen tüccar, aynı limana bomba göndermeyi tercih etmez. Ekonomik entegrasyon yalnızca büyümeyi değil, barışı da besler.

Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey yeni askeri ittifaklar değil; yeni ekonomik ortaklıklardır. Yeni yaptırımlar değil; yeni serbest ticaret anlaşmalarıdır. Yeni duvarlar değil; yeni köprülerdir. Daha fazla kutuplaşma değil; daha güçlü uluslararası kurumlar ve kurallardır.

Elbette yalnızca ekonomik politikalar yeterli değildir. Adalet duygusunun güçlenmediği, hukukun üstünlüğünün sağlanmadığı, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı toplumlarda kalıcı huzurdan söz etmek mümkün değildir.

İnsanlar kendilerini özgür hissetmedikleri yerde üretmezler. Üretmeyen toplumlar zenginleşemez. Zenginleşemeyen toplumlarda ise huzur kalıcı olamaz.

Dünyanın yeniden nefes alabilmesi için beş temel ilkeye ihtiyaç vardır:

Birincisi; uluslararası hukukun tüm devletlere eşit uygulanması.

İkincisi; serbest ticaretin yeniden küresel ekonominin temel ilkesi haline gelmesi.

Üçüncüsü; eğitim, bilim ve teknoloji yatırımlarının silahlanma yarışının önüne geçirilmesi.

Dördüncüsü; farklılıkların çatışma sebebi değil zenginlik olarak görülmesi.

Beşincisi ise insan onurunu merkeze alan özgürlükçü yönetim anlayışlarının yaygınlaşmasıdır.

Unutmamalıyız ki dünya yalnızca ekonomilerden veya ordulardan oluşmuyor. Dünya, çocukların güven içinde büyüdüğü, insanların gelecek kaygısı duymadan yaşayabildiği, üretimin ve özgürlüğün değer gördüğü zaman gerçekten güçlü olur.

Belki bugün dünyanın bütün sorunlarını tek bir yazıyla çözemeyiz. Ancak doğru ilkeleri savunmaktan vazgeçersek, geleceğin daha iyi olmasını da bekleyemeyiz.

İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetleri korkuyla değil; hukukla, özgürlükle, ticaretle ve ortak akılla yükselmiştir. Aynı reçete bugün de geçerlidir. Çünkü barış, savaşın olmadığı bir dönem değil; adaletin, özgürlüğün ve karşılıklı güvenin var olduğu bir düzendir. Dünya yeniden huzuru arıyorsa önce silahların sesini değil, vicdanın sesini dinlemelidir.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et