Rusya’nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı

Öteki Avrupa’nın Aynası: Rusya’nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı ve Batı Medeniyetinin Kalıcı Üveyliği Üzerine Mülâhazalar

“Rusya Avrupa değildir, ama Avrupa’sız da değildir. O, Avrupa’nın kendi kendine söyleyemediği şeyleri söyleyen yarımdır.” Fyodor Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü

“Batı, Rusya’nın kendisi olmasına hiçbir zaman izin vermek istemedi; onu ya ehlileştirmek ya da yok saymak istedi.” George Kennan, 1993

Bu deneme-makale, Rusya’nın Avrupa medeniyeti içindeki konumunu epistemik egemenlik ve kültürel kimlik ekseninde ele almaktadır. Rusya’nın, kendi tarihsel deneyiminden, dinî-felsefî geleneğinden ve coğrafî gerçekliğinden türeyen özgün bir hakikat çerçevesiyle — kendi doğrularıyla — var olma hakkına sahip olduğunu savunmaktadır. Bu hak, salt siyasî egemenlikten farklıdır: Düşünsel, kültürel ve medeniyetsel bir özgünlük talebini kapsar. Öte yandan Batı medeniyetinin Rusya ile kurduğu ilişki, bir ikili çekicilik ve itme dinamiği olarak okunmaktadır: Rusya, Avrupa kültür mirasına katkıda bulunmuş; ancak Avrupa’nın kurumsal ve kimliksel öz-tanımından kalıcı biçimde dışlanmıştır. Bu dışlanma tarihsel bir kaza değil, Batı’nın kendi kimliğini inşa etmek için muhtaç olduğu öteki figürü olarak Rusya’yı işlevselleştirdiği yapısal bir tercihin ürünüdür. Bu bağlamda makale, Rusya’yı yalnızca jeopolitik bir mesele olarak değil; Batı medeniyetinin kendi iç çelişkilerini yansıtan kalıcı bir ayna olarak konumlandırmaktadır.

Anahtar Sözcükler: epistemik egemenlik, Rus kimliği, Slavofil-Batıcı gerilim, Avrupa’nın ötekisi, kültürel dışlanma, medeniyetsel çoğulculuk

1. Giriş: Hiç Sorulmayan Soru

Rusya tartışmalarında neredeyse hiç sorulmayan bir soru vardır. Rusya’nın ne yapması ya da yapmaması gerektiğini soran yüzlerce analiz mevcuttur; Rusya’nın Batı ile nasıl bütünleşebileceğini ya da bütünleşemeyeceğini inceleyen pek çok çalışma kaleme alınmıştır. Ama şu soru, akademik literatürde sandığımızdan çok daha az yer bulmaktadır: Rusya’nın kendisi olarak var olma hakkı var mıdır? Kendi hakikat çerçevesini, kendi tarihsel deneyimini ve kendi varoluş biçimini referans alarak — başka bir medeniyetin norm setini kendisine rehber edinmek zorunda kalmaksızın — dünyada yer tutma hakkına sahip midir?

Bu soruyu sormak, Rusya’nın her eylemini meşrulaştırmak anlamına gelmez. Bu noktayı baştan açıkça belirtmek gerekir; çünkü günümüzde söz konusu soruyu sormak, otomatik olarak bir savunuculuk olarak okunma riskiyle yüzleşmek zorundadır. Oysa burada savunulan şey, bir devletin spesifik politikaları değil; çok daha temel bir ilkedir: bir uygarlığın kendisini başka bir uygarlığın değer hiyerarşisine göre yeniden kurma zorunluluğu olmaksızın var olabilmesi. Bu ilke kabul edildiğinde, Rusya’nın durumu salt bir güvenlik ya da hukuk sorunundan çıkarak çok daha derin bir felsefi ve kültürel sorunun içine yerleşir.

Bu felsefi sorun şu şekilde formüle edilebilir: Avrupa medeniyeti, Rusya’yı kendi içinde tanımlamaya ya da kendi dışında konumlandırmaya çalışırken, aslında kendi kimliğinin sınırlarını çizmektedir. Rusya, bu sınır çizme eyleminin faturasını ödeyen taraf olmuştur. Zamanın öteki¹ olarak işlevselleştirilen Rusya, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu bir ayna işlevi görmüştür: Avrupalı olanı tanımlamak için, Avrupalı olmayanın kim olduğunu belirlemek gerekir; bu belirleme için ise Rusya biçilmiş kaftandır.

2. Kendi Doğrularıyla Var Olmak: Epistemik Egemenlik Üzerine

2.1. Evrensellik İddiasının Gizli Hiyerarşisi

Batı liberalizminin evrensellik iddiası, tarihsel ve felsefi açıdan son derece sorunlu bir zemin üzerinde durmaktadır. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlük ve çoğulcu demokrasi; değerleri bütün insanlığı kapsayan evrensel ilkeler olarak sunulmaktadır. Bu sunum, bu değerlerin kökenini, gelişimini ve tarihsel bağlamını görünmez kılan bir retorik işlev görür: söz konusu değerler, yüzyıllar boyunca Batı Avrupa’nın kendi iç çatışmaları —Kilise ile devlet arasındaki gerilim, sınıf mücadeleleri, sömürgecilik eleştirisi— içinden doğmuş, belirli tarihsel koşulların ürünü olan özgün bir değer kümesidir.

Bu köken, söz konusu değerlerin geçersizliğini kanıtlamaz. Ancak evrensellik iddiasının, aslında belirli bir kültürel formun bütün dünyaya dayatılması anlamına gelebileceğini gösterir. Postkolonyal teorinin bu konudaki tespiti nettir: evrensellik adına konuşmak, çoğunlukla kendi özgünlüğünü evrensel saymak anlamına gelir.² Rusya’ya “evrensel değerlere” uyması yönünde yapılan çağrılar, bu perspektiften bakıldığında, Rusya’nın Batı Avrupa’nın tarihsel deneyiminin ürünü olan bir değer kümesini özümsemesi talebi olarak okunabilir.

Bu talep ile Rusya’nın kendi tarihsel deneyimi arasındaki gerilim, yüzeysel bir inat ya da otoriter dirençten kaynaklanmaz. Rus düşünce geleneğinin yüzyıllarca üzerinde durduğu bir gerilimdir bu: Kilise ile devletin hiçbir zaman Batı’da yaşandığı gibi birbirinden ayrışmadığı bir tarih; kolektif kimliğin bireysel özgürlükten önce geldiği bir toplumsal deneyim; coğrafyanın, iklimin ve göçlerin şekillendirdiği varoluş koşulları. Bu koşullar, Batı liberalizminin tarihsel olarak içinden çıktığı koşullardan farklıdır. Farklı koşullar, farklı değer hiyerarşileri üretir. Bu farklılık, bir kusur değil; bir gerçektir.

2.2. Slavofil Gelenek ve Özgün Bir Medeniyet Talebi

On dokuzuncu yüzyıl Rus entelektüel yaşamının en belirleyici gerilimlerinden biri, Slavofiller ile Batıcılar arasındaki tartışmadır. Batıcılar — Belinski, Herzen, Çaadayev — Rusya’nın modernleşmesini Batı kurumlarını ve değerlerini benimsemekle özdeşleştirmiştir. Çaadayev’in 1836 tarihli Felsefi Mektubu, Rusya’yı tarihten dışlanmış, değersiz geçmişi olan bir ülke olarak tanımlamış ve büyük bir kamuoyu şokuyla karşılanmıştır.³

Slavofiller — Khomyakov, Kireevsky, Ivan Aksakov — bu okumaya şiddetle itiraz etmiştir. Onlara göre Rusya’nın Batı’dan farklı olması bir geri kalmışlık değil, bir özgünlüktür. Ortodoks Hristiyanlığın kolektif ruhsallığı (sobornost),⁴ Batı’nın bireyci rasyonalizminden üstün bir cemaat anlayışını barındırmaktadır. Rus köy komünü (mir),⁵ Batı kapitalizminin atomize ettiği toplumun bir alternatifidir. Bu argüman, ne kadar tartışmalı olursa olsun, özünde meşru bir felsefi talebi ifade eder: Rusya’nın kendi geleneğini, kendi kurumlarını ve kendi değer hiyerarşisini Batı’nın norm setiyle ölçmek zorunda olmaksızın meşru sayma hakkı.

Bu talep on dokuzuncu yüzyılda filozofların tartışmasıydı; yirminci ve yirmi birinci yüzyılda ise jeopolitik bir gerilime dönüştü. Ama özündeki soru değişmedi: Rusya, kim olduğunu kendisi mi tanımlayacak, yoksa başkalarının ona biçtiği kimliği mi kabul etmek zorunda?

2.3. Epistemik Egemenlik: Kendi Hakikat Çerçevesini Meşru Saymak

“Epistemik egemenlik” kavramıyla kastedilen şey, bir devlet ya da toplumun kendi deneyimini, kendi tarihini ve kendi normlarını referans alarak gerçekliği çerçeveleme hakkıdır. Bu kavram, doğrudan görecilik (relativism) ile eş tutulmamalıdır; her hakikat çerçevesinin eşit derecede doğru olduğunu iddia etmez. İddia ettiği şey, farklı kültürel ve tarihsel deneyimlerin farklı soruları öne çıkaran, farklı değer hiyerarşileri benimseyen özgün perspektifler ürettiği; ve bu perspektiflerin a priori hatalı sayılamayacağıdır.⁶

Rusya’nın bu anlamda epistemik egemenliği, somut örneklerle tartışılabilir. Rusya’nın devlet otoritesine ilişkin algısı, Batı liberal teorisindeki devlet-birey ilişkisinden farklıdır; ama bu fark, Rusya’nın yanlış anladığını değil, farklı tarihsel koşullar içinde farklı bir denge kurduğunu gösterir. Rusya’nın Ortodoks Kilisesi’nin kamusal hayattaki rolüne ilişkin tutumu, Batı’nın laiklik anlayışından ayrışır; ama laikliğin tek meşru form olduğu, kendisi tarihsel olarak tartışmalı bir önermedir. Rusya’nın Ukrayna kriziyle ilgili hakikat anlatısı, Batı anlatısından köklü biçimde farklıdır; bu fark salt bir propaganda ürünü olarak açıklanamaz, en azından bütünüyle açıklanamaz; zira altında yüzyıllık tarihsel deneyimden türeyen gerçek bir perspektif farkı yatmaktadır.

3. Avrupa’nın Üvey Kardeşi: Kültürel Dışlanmanın Yapısı

3.1. Sahiplenmek ile Dışlamak Arasında: İkili Hareket

Avrupa’nın Rusya ile kurduğu kültürel ilişki, ilginç bir ikililik barındırır. Bir yanda, Rus kültürünün Avrupa medeniyetinin mirası olarak sahiplenilmesi vardır: Tolstoy dünya edebiyatının zirvesi, Çaykovski Avrupa müziğinin vazgeçilmez bir parçası, Mendeleev kimyanın babası, Dostoyevski varoluşçu edebiyatın öncüsü sayılır. Bu isimlerin ürünleri, Batı Avrupa kültür kurumlarında — opera sahnelerinde, müze duvarlarında, üniversite müfredatlarında — merkezi bir yer tutar.

Öte yanda, aynı isimlerin ürettiği kültürün kaynağı olan ülkenin Avrupa kimliğinden sistematik biçimde dışlanması vardır. Rus edebiyatının insanlığa kazandırdıkları sahiplenilir; ancak bu edebiyatı mümkün kılan Rus zihni, Rus dini deneyimi ve Rus toplumsal gerçekliği, Avrupa kimliğinin dışında tutulur. Kültürün ürünleri evrenselleştirilir; ürünlerin kaynağı yerelleştirilir ve dışlanır. Bu, üveyliğin kültürel mekanizmasının tam da kendisidir: mirasçı sayılmak ama aile üyesi kabul edilmemek.

Bu ikili hareketin tarihsel örnekleri çarpıcıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya, Batılı müttefiklerle omuz omuza savaştı; ama savaş sonrası Paris Konferansı’nda Bolşevik Rusya masanın dışında bırakıldı.⁷ İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’na karşı savaşın en ağır yükünü taşıdı — yaklaşık yirmi yedi milyon kayıp;⁸ Batı cephesi 1944’te açılırken Sovyet cephesi 1941’den beri kanıyordu. Savaşın hemen ardından aynı Batı, Rusya’yı yeni düşman olarak konumlandırdı. Kullanılmak ama tanınmamak; bu kalıp, tarihte defalarca yinelenmiştir.

3.2. Öteki Olarak Rusya’ya Duyulan İhtiyaç

Kimlik kuramı, bireylerin ve toplulukların kim olduklarını tanımlamak için çoğunlukla kim olmadıklarını belirlemeye ihtiyaç duyduklarını gösterir. Lacan’ın ayna teorisinden⁹ Derrida’nın différance kavramına¹⁰ uzanan bir çizgide, kimlik daima bir dışarısını, bir ötekiyi, bir eksikliği varsayar. Avrupa’nın kimlik inşası bağlamında Rusya bu öteki işlevini tarihsel olarak üstlenmiştir: Avrupalı olanı, Avrupalı olmayandan ayırt etmek için Rusya bir sınır çizisi oluşturmuştur.

Bu öteki işlevi, Rusya’ya çeşitli tarihlerde çeşitli içeriklerle yüklenmiştir. On sekizinci yüzyılda Rusya, uygarlıkla henüz temas etmiş kaba bir doğu güçtü; Peter Büyük’ün reformları onu Avrupa’ya yaklaştırsa da asla tam üye yapmadı. On dokuzuncu yüzyılda Kutsal İttifak çerçevesinde Avrupa monarşilerinin koruyucusu, ancak liberalizme karşı bir tehdit olarak görüldü. Yirminci yüzyılın ilk yarısında komünist devrimin taşıyıcısı olarak Batı burjuva düzeninin varoluşsal düşmanıydı. Soğuk Savaş döneminde totalitarizmin cisimleşmiş formu olarak özgür dünyanın karşı kutbunu oluşturdu. 1991 sonrasında ise ya ehlileştirilmesi beklenen bir geçiş ülkesiydi ya da bu beklentiyi boşa çıkaran bir tehdit.

Bu dönemlerin her birinde Rusya farklı bir içerikle tanımlandı; ama tanımlamanın biçimi değişmedi: Rusya, her zaman Avrupa’nın olmak istemediği şeyin adıydı. Bu yapısal ihtiyaç, Rusya’nın Avrupa kimliğine dahil edilmesini baştan itibaren imkânsız kılıyordu. Çünkü Rusya içeride olsaydı, Avrupa’nın ötekiye duyduğu ihtiyaç karşılıksız kalırdı.

3.3. İhtiyaç Duyulduğunda Çağrılan, Sonra Unutulan

Rusya’nın Batı ile kurduğu ilişkinin belki de en acı boyutu, ihtiyaç duyulduğunda çağrılmak, ihtiyaç geçince unutulmak — ya da daha kötüsü, tehdit olarak yeniden çerçevelenmek — biçiminde işleyen kalıptır.

Napolyon’a karşı 1812’de Avrupa’nın kurtarıcısı olan Rusya, 1815’te Avrupa düzeninin jandarmasına dönüştürüldü; ancak liberal reformların önünde engel olarak da görüldü. İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik olan Sovyetler Birliği, 1947’de düşmana dönüştü — öyle bir hızla ki bu dönüşüm, ittifakın resmi sona erişinden yalnızca iki yıl sonra gerçekleşti. 1991’de soğuk savaşı “kazanan” Batı, Rusya’yı ortak kalkınma projesine dahil etmek yerine NATO’yu doğuya genişletti.¹¹ 2001’de terörle mücadelede iş birliği arayan Bush yönetimi, Putin’in gözünün içine bakarak ruhunu gördüğünü söyledi; birkaç yıl sonra aynı Putin, Batı’nın baş tehdidi haline getirildi.

Bu kalıbın tutarlılığı, tesadüfi değildir. Rusya’yı gerçek bir ortak olarak kabul etmek, Rusya’nın kendi koşullarını, kendi çıkarlarını ve kendi hakikat çerçevesini müzakere masasına getirmesine izin vermek demektir. Batı kurumsal düzeni, bu müzakereyi yapısal olarak güç kılan bir mimari üzerine kurulmuştur: kurallar önceden belirlenmiştir ve Rusya bu kuralların yapımına katılmamıştır. Bu düzende Rusya’ya sunulan seçenek, her zaman hazır kuralları kabul etmek ya da dışarıda kalmaktır. Bu, gerçek bir ortaklık teklifi değil; koşullu ve hiyerarşik bir kabulün davetiyesidir.

4. Daha mı Az Eşit? Egemen Eşitlik ve Medeniyetsel Ayrımcılık

4.1. Hukukun Söylediği ile Pratiğin Yaptığı

BM Şartı’nın 2. maddesinin 1. fıkrası, tüm üye devletlerin egemen eşitliğine dayanır. Bu ilke, uluslararası hukukun en temel normlarından biridir ve teoride herhangi bir ayrım gözetmeksizin her devlete eşit bir hukuki statü tanır. Ancak bu biçimsel eşitlik ile fiili eşitsizlik arasındaki mesafe, uluslararası ilişkiler teorisinin en eski sorularından biridir.

Rusya örneğinde bu mesafe, kültürel ve medeniyetsel bir boyut kazanmaktadır. Batı’nın normlarını benimseyen devletler ile bu normlara mesafeli duran devletler arasındaki muamele farkı, yalnızca güç dengesinin değil, medeniyetsel uyumun da bir fonksiyonudur. Batı değer sistemine entegre olmuş, kurumsal uyum göstermiş devletler, uluslararası arenada daha fazla hareket alanına sahiptir; Batı değer sistemine mesafeli devletler ise daha sıkı bir denetim ve daha yüksek bir meşruiyet baskısıyla karşı karşıyadır.

Bu asimetri, Hardt ve Negri’nin¹² “imparatorluk” kavramıyla ifade ettiği şeyle örtüşmektedir: hukuki biçimde eşit olan devletler, aslında normatif bir hiyerarşi içinde konumlandırılmaktadır. Bu hiyerarşide üst sıralarda yer almak, Batı kurumsal düzeninin koyduğu kuralları kabul etmek ve bu kuralların uygulayıcısı olarak tanınmakla ilişkilidir. Alt sıralarda yer almak ise bu kurallarla çatışmakla. Rusya, bu hiyerarşide tarihsel olarak dışarıda ya da en alt sıralarda konumlandırılmıştır. Oysa hiyerarşinin kendisinin meşruiyeti, hiç bu kadar doğrudan sorgulanmamaktadır.

4.2. Kim’in Kuralları?

Bugün uluslararası düzeni tanımlayan kurumların — BM, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, NATO ve onlarca başka yapının — kurucu üyeleri ve kural koyucuları kimlerdir? Bu kurumların büyük çoğunluğu, 1945’ten sonra Batılı güçlerin öncülüğünde şekillenmiştir. Sovyetler Birliği BM’nin kurucu üyelerinden biridir; ancak Soğuk Savaş boyunca bu kurumdaki gerçek karar alma mekanizması, Batı bloğunun kurumsal egemenliği altında işlemiştir.

Bu tarihsel gerçek şu soruyu gündeme taşır: Rusya’nın “kurallara dayalı uluslararası düzeni” ihlal ettiğine ilişkin eleştiriler, hangi kurallara atıfta bulunmaktadır? Eğer bu kurallar, Rusya’nın ya kural yapım sürecinin dışında tutulduğu ya da azınlık konumunda yer aldığı bir süreçte belirlenmiş ise, bu kuralların evrensel bağlayıcılığı tartışmaya açıktır. Bu soru, Rusya’nın kuralları ihlal etmesini haklı kılmaz; ancak “kimin kuralları” sorusunu yanıtsız bırakmak, analizin entelektüel dürüstlüğünü zedeler.

4.3. Eşit Olmayan Eşitlik ve Ahlaki İkiyüzlülük

Batı’nın Rusya’ya yönelik eleştirilerindeki seçici uygulamanın dikkat çekici boyutları bulunmaktadır. ABD’nin Irak işgali, BM Şartı’nın açık metni çerçevesinde tartışmalı bir hukuki zemine sahipti; ancak bu işgal, Rusya’ya yönelik yaptırımlara benzer ölçüde kurumsal bir müeyyideyle karşılaşmadı.¹³ NATO’nun Libya müdahalesi, manda olarak verilenden çok daha geniş bir operasyona dönüştü; bu aşım da kurumsal hesap verebilirlik mekanizmalarını devreye sokmadı. İsrail’in Gazze’deki operasyonları Uluslararası Adalet Divanı süreçlerine konu olmuşken, bu süreçlerin yaptırım kapasitesi son derece sınırlı kalmaktadır.

Rusya’nın eylemlerini bu örneklerle eşitleme girişiminde bulunmak, bu makalenin amacı değildir. Amaç, uygulamanın seçiciliğini göstermektir: aynı hukuki çerçeveye yapılan atıfların farklı aktörlere farklı biçimlerde uygulanması, hukukun evrenselliğine değil; hukuku yorumlama ve uygulama gücünün dağılımına dikkat çekmeyi gerektirir. Bu güç dağılımı Rusya aleyhine işlediğinde, Rusya’nın sisteme duyduğu güvensizlik, salt bir paranoya olarak değil; tecrübeye dayanan bir sonuç olarak okunmayı hak eder.

5. Aynanın Ötesi: Rusya Bir Batı Sorunu Mudur?

5.1. Rusya Sorunu Olarak Batı’nın Öz-Yüzleşme Kaçınması

Rusya’nın “problem” olarak çerçevelenmesinin kendisi sorunludur; zira bu çerçeveleme, analizin başlangıç noktasını otomatik olarak Rusya’yı açıklamaya çalışmak olarak belirler. Oysa farklı bir başlangıç noktası da mümkündür: Batı’nın Rusya ile kurduğu ilişki biçimini, Batı’nın kendi çelişkilerinin bir semptomu olarak okumak.

Bu perspektiften bakıldığında Rusya, Batı’nın sahip olduğunu iddia ettiği evrenselcilik, hukukun üstünlüğü ve medeniyetsel çoğulculuk gibi değerlerin gerçekte ne ölçüde içselleştirildiğini sınayan bir aynadır. Batı, kendi değerlerini gerçekten evrensel sayıyor olsaydı, Rusya’nın bu değerlerle olan mesafesini, hedef olarak sunulacak bir tehdit değil; diyalog ve dönüşüm için bir alan olarak ele alma kapasitesi göstermesi beklenirdi. Bunun yerine sergilenen tepki, çoğunlukla tecrit, dışlama ve cezalandırma biçimini almıştır.

5.2. Rusya’yı Anlamamak: Tercih mi, Yetersizlik mi?

Batı’nın Rusya’yı anlama çabası, tarihsel olarak son derece yetersiz kalmıştır. Dostoyevski’nin romanlarında ders veren bir Batı akademisi, aynı romanlardaki toplumsal dinamikleri Rus siyasetini anlamak için nadiren referans almıştır. Tolstoy’un savaş anlatılarını okuyan Batılı stratejistler, bu anlatıların derininde yatan kolektif psikolojiyi askeri hesaplamaya nadiren dahil etmiştir. Kennan, kendi hükümetini Rusya’yı anlamamakla¹⁴ defalarca uyarmıştır; bu uyarılar, kariyer boyunca dinlenmekten çok görmezden gelinmiştir.

Rusya’yı anlamamak bir tercih midir? Bu soruyu doğrudan yanıtlamak güçtür. Ama şunu söylemek mümkündür: anlamak, anlaşılanın kendi hakikat çerçevesini ciddiye almayı gerektirir. Rusya’nın hakikat çerçevesini — Ortodoks dinî geleneğini, devlet-toplum ilişkisine dair özgün deneyimini, Batı’dan farklı bir tarihsel bellekten gelen güvenlik kaygılarını — ciddiye almak, bu çerçevenin her öğesiyle hemfikir olmak anlamına gelmez; ama bu çerçeveyi salt bir propaganda ürünü ya da otoriter manipülasyon olarak bir kenara koymak, anlamayı baştan imkânsız kılan bir önyargıdır.

5.3. Medeniyetsel Çoğulculuğun Gerçek Sınavı

Batı medeniyetinin kendisini tanımlarken sıklıkla başvurduğu kavramlardan biri, çoğulculuktur. Düşüncelerin, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin bir arada var olabileceği, herhangi bir tekil formun tümüne dayatılmadığı bir düzen ideali. Bu ideali ciddiye almak, medeniyetler arası ilişkide de geçerli olmasını gerektirir: Batı’nın özgünlüğü evrensel olduğunu iddia ederken, başka bir medeniyetin kendi özgünlüğünü ileri sürmesi, bu özgünlüğü meşru görmemek, çoğulculuğun seçici uygulamasından başka bir şey değildir.

Rusya’nın kendi doğrularıyla var olma hakkı, bu anlamda Batı’nın kendi idealleriyle yüzleşmesini zorunlu kılan bir sınav olarak okunabilir. Rusya’yı kendi norm setiyle ölçmek yerine Rusya’nın özgün deneyimini meşru bir perspektif olarak ciddiye almak; anlaşmazlıkları yönetme biçimini değiştirmeyebilir ama bu anlaşmazlıkların üzerine kurulduğu zemini köklü biçimde dönüştürür. Rusya’nın üveyliği, Rusya’nın bir başarısızlığı değil; Batı’nın kendi idealleriyle arasındaki mesafenin yansımasıdır.

6. Sonuç: Ayna Kırılırsa Ne Olur?

Avrupa’nın Rusya’ya ihtiyacı, Rusya’nın Avrupa’ya ihtiyacından belki daha büyüktür. Rusya olmadan Avrupa, kim olmadığını tanımlayamaz; ötekisini kaybeder; kendi sınırlarını çizemez. Bu varoluşsal ihtiyaç, Rusya’nın dışlanmasını işlevsel kılmaktadır; ancak aynı zamanda bu dışlanmanın kalıcı olamayacağını da göstermektedir. Çünkü dışlanan ötekinin, dışlayanın kimliğine bu denli içkin olması, ikisi arasındaki ilişkiyi gerçek bir kopuşun mümkün olmadığı bir bağa dönüştürür.

Rusya’nın kendisi olarak var olma hakkı bu bağlamda soyut bir felsefi talep değil; somut bir siyasi önermedir. Rusya’yı kendi hakikat çerçevesiyle, kendi tarihsel deneyimiyle, kendi toplumsal değerleriyle meşru bir özne olarak muhatap almak; onu ya ehlileştirmeye ya da dışlamaya çalışmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Bu, Rusya’nın her eylemini onaylamayı değil; Rusya ile kurulacak ilişkinin gerçek bir müzakere olmasını, yani iki tarafın da kendi koşullarını ve sınırlarını masaya getirebildiği bir diyaloğu gerektirir.

Bugüne kadar bu diyalog gerçekleşmedi. Bunun yerine, Rusya’nın Batı norm setiyle uyumlu hale gelmesini talep eden tekil yönlü bir iletişim kuruldu. Bu iletişimin başarısızlığının faturası, büyük ölçüde Rusya’ya kesildi; Batı’nın kendi önyargısına, kendi seçici evrenselciliğine ve kendi üvey evlat üretme mekanizmasına kesilen fatura ise hâlâ ödenmemiştir. Bir ayna kırıldığında, parçalar yerde kalır. Rusya meselesi, bu parçaları görmezden gelmenin artık mümkün olmadığını göstermektedir.

Dipnotlar

1. Laclau, E. ve Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso; öteki (the Other) kavramının kimlik inşasındaki rolü için bkz. ss. 105-114.

2. Chakrabarty, D. (2000). Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference. Princeton University Press, s. 3-23. Avrupa tarihinin evrensel bir referans olarak kullanılmasının sorunlu boyutları.

3. Chaadayev, P. (1836/1991). Philosophical Letters and Apology of a Madman. Knoxville: University of Tennessee Press. Çaadayev’in Rusya’yı tarihsiz bir ülke olarak değerlendirmesi ve yarattığı şok için bkz. Walicki, A. (1980). A History of Russian Thought. Stanford University Press, s. 83-91.

4. Sobornost (соборность) kavramı, Khomyakov’un (1804-1860) Ortodoks teolojisi içinde geliştirdiği kolektif birlik ve manevi cemaat ilkesidir. Bkz. Khomyakov, A. S. (1872). L’Église latine et le protestantisme au point de vue de l’Église d’Orient.

5. Mir (мир), Rus köy komünü; kolektif toprak mülkiyeti ve müşterek karar alma üzerine kurulu geleneksel örgütlenme biçimi. Slavofil düşüncenin Batı kapitalizmine alternatif olarak öne sürdüğü kurumsal model için bkz. Walicki, A. (1980), ss. 92-114.

6. Epistemik egemenlik kavramının felsefi temelleri için bkz. Mignolo, W. D. (2011). The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Duke University Press, s. 3-27.

7. Paris Barış Konferansı’nda (1919) Sovyet Rusya’nın dışlanması için bkz. MacMillan, M. (2001). Paris 1919. Random House, ss. 67-78.

8. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet kayıpları — yaklaşık 27 milyon — için bkz. Overy, R. (1997). Russia’s War. Penguin Books, s. 287-300.

9. Lacan, J. (1949/2006). The Mirror Stage as Formative of the I Function. In Écrits: The First Complete Edition in English. Norton, s. 75-81.

10. Derrida, J. (1967/1976). Of Grammatology. Johns Hopkins University Press. Différance kavramı ve anlam üretiminde dışarısının zorunluluğu.

11. Sarotte, M. E. (2021). Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate. Yale University Press.

12. Hardt, M. ve Negri, A. (2000). Empire. Harvard University Press, s. 3-21; biçimsel eşitlik altındaki normatif hiyerarşi analizi.

13. Irak işgalinin uluslararası hukukî tartışması için bkz. Gray, C. (2004). International Law and the Use of Force. Oxford University Press, s. 186-207.

14. Kennan, G. F. (1967). Memoirs 1925-1950. Atlantic/Little, Brown; Rusya’yı anlama ve yanlış anlama üzerine değerlendirmeler s. 503-532.

Kaynakça

Chakrabarty, D. (2000). Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference. Princeton University Press.

Derrida, J. (1976). Of Grammatology. Johns Hopkins University Press. (Orijinal eser 1967)

Gray, C. (2004). International Law and the Use of Force. Oxford University Press.

Hardt, M. ve Negri, A. (2000). Empire. Harvard University Press.

Kennan, G. F. (1967). Memoirs 1925-1950. Atlantic/Little, Brown.

Kennan, G. F. (1997, 5 Şubat). A Fateful Error. The New York Times.

Khomyakov, A. S. (1872). L’Église latine et le protestantisme au point de vue de l’Église d’Orient. Lausanne.

Lacan, J. (2006). The Mirror Stage as Formative of the I Function. In Écrits: The First Complete Edition in English. Norton. (Orijinal makale 1949)

Laclau, E. ve Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso.

MacMillan, M. (2001). Paris 1919: Six Months That Changed the World. Random House.

Mignolo, W. D. (2011). The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Duke University Press.

Overy, R. (1997). Russia’s War. Penguin Books.

Sarotte, M. E. (2021). Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate. Yale University Press.

Walicki, A. (1980). A History of Russian Thought: From the Enlightenment to Marxism. Stanford University Press.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et