Ana Sayfa Blog Sayfa 234

Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar kararı ve ikna edici olmayan gerekçe sorunu

Anayasa Mahkemesi’nin Erdem Gül ve Can Dündar başvurusuyla ilgili gerekçeli kararı nihayet Resmi Gazete’de yayımlandı. Kamuoyuna duyurulduğu ilk günden bu yana tartışmaların odağında yer alan bu karar, Mahkeme’nin dayandığı gerekçeler bakımından da bir hayli tartışılacak gibi görünüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin Gül ve Dündar başvurusunu öncelikli olarak görüşüp görüşemeyeceği, kararda ceza yargılamasının esasına ilişkin yönlendirici ifadeler kullanıp kullanmadığı, gerekçe açıklanmadan duyurulan kararın sonuç doğurup doğuramayacağı gibi pek çok teknik detay el yordamıyla tartışıldı, tartışılmaya devam ediyor. Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin bu karar yoluyla siyasi bir mesaj verip vermediğine ilişkin değerlendirmeler de bu teknik detaylarla iç içe geçmiş bir şekilde ele alınarak tartışma konusu yapılıyor.

Sondan başlayacak olursak, Mahkeme’nin genel tutumuna ilişkin şu tespitleri yapabiliriz: Anayasa Mahkemesi’nin bu karar yoluyla hükümete savaş ilan ettiğini, siyasi bir mücadeleyi göze aldığını söylemek şu aşamada mümkün değil. Bununla birlikte; Mahkeme’nin zorlama birtakım gerekçelerle denetim sınırlarını aştığını ve bunun siyasi sonuçları olacağını görmemek de mümkün değil. Anayasa Mahkemesi yerel mahkeme tarafından verilen tutukluluk kararının gerekçelerini tartışmaya açarak kendisini temyiz mercii konumuna sokmuş; kamuoyunu ilgilendiren diğer davalarda asıl ikna edilmesi gerekenin kendisi olduğunu net bir biçimde ortaya koymuştur. Bu durum, Paralel Yapıyla mücadeleyi de kapsayan bazı kritik davaların bundan böyle çok daha kırılgan bir zeminde ilerleyeceği anlamına gelmektedir.

Temelsiz eleştiriler

Kararın teknik detaylarına baktığımızda; sonuç itibariyle yanlış bir karar alınmış dahi olsa Mahkeme’ye yönelik eleştirilerden bir kısmının temelsiz olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Anayasa Mahkemesi’nin iç hukuk yolları tüketilmeden karar verdiği veya kararın gerekçesi yazılmadan işleme konulduğu gerekçesiyle Mahkeme’yi eleştirmek mevcut hukuki duruma göre hatalı bir yaklaşımdır. Zira tutuklama tedbiri nedeniyle bireysel başvuru yapılabilmesi için devam eden yargılama sürecinin tamamlanması gerekmemektedir. Tutuklama tedbirine karşı itiraz süreci tamamlandığında, bu tedbir bakımından başvuru yolları tüketilmiş sayılmaktadır. Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçesi yazılmadan açıklanamayacağı yönündeki Anayasa kuralı ise bireysel başvurular yönünden değil, norm denetimi kararları yönünden geçerlidir. Dolayısıyla Gül ve Dündar kararının gerekçesi yazılmadan işleme konulması bakımından da eleştirilecek herhangi bir husus bulunmamaktadır.

Gül ve Dündar tarafından yapılan başvurunun diğer bireysel başvurulara göre daha öncelikli olarak incelenmesi ise hukukidir; ancak yine de izaha muhtaçtır. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 68’inci maddesinde, başvuruların konuları itibarıyla önemini ve aciliyetini göz önünde bulundurarak Mahkeme’nin belirlediği kriterler çerçevesinde farklı bir inceleme sıralaması yapabileceği düzenlemesi yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi Gül ve Dündar kararını bu düzenleme kapsamında öncelikli olarak incelemiş ve 81 gün içinde karara bağlamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularla ilgili ortalama karar verme süresi bir buçuk yıl olduğu halde bu başvurunun neden öncelikli görüşüldüğü karar metninden anlaşılamamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bundan sonraki bireysel başvuru kararlarında başvuruyu hangi gerekçeyle öncelikli görüştüğünü açıklayıcı bir paragrafla izah etmesi yararlı olacaktır. Aksi takdirde bazı kişi ve grupların Mahkeme tarafından ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildiği ve bu nedenle bazı başvuruların daha süratli biçimde sonuçlandırıldığı algısı pekişecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin Gül ve Dündar kararında asıl eleştirilmesi gereken nokta ise Mahkeme’nin yerel mahkeme tarafından verilen tutukluluk kararını ele alırken denetim sınırlarını aşmış olmasıdır. Anayasa Mahkemesi tutukluluk kararına ilişkin değerlendirmeleriyle kendisini temyiz mercii yerine koymuş, yargılama konusu olayları yalnızca belli yönleriyle ele almış ve ikna edici olmayan birtakım gerekçelerle ceza yargılamasını yönlendirme çabası içine girmiştir.

Temyiz mercii değil

Anayasa Mahkemesi temyiz mercii değildir. Yani Mahkeme, Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, derece mahkemelerinin yargılamaya ilişkin takdir yetkisine müdahale edemez. Anayasa Mahkemesi tutukluluğa ilişkin diğer bireysel başvurularda bu hususu sıklıkla vurgulamış ve kararlarını bu yaklaşım doğrultusunda biçimlendirmiştir. Örneğin Hidayet Karaca kararında Mahkeme, “Anayasaya bariz şekilde aykırı yorum” ve“delillerin takdirinde açıkça keyfilik” halleri dışında derece mahkemelerinin takdir yetkisine müdahale edemeyeceğini ifade etmiştir (Hidayet Karaca –GK– B. No:2015/144, 14/7/2015, § 92).

Gül ve Dündar kararında ise Anayasa Mahkemesi bu temel ilkeyi uygulayarak tutukluluk halinin hak ihlali niteliğinde olduğuna karar vermiştir. Yani Anayasa Mahkemesi’ne göre Gül ve Dündar hakkında verilen tutuklama kararı, “Anayasaya bariz şekilde aykırı yorum”ve“delillerin takdirinde açıkça keyfilik” halleri nedeniyle hakkın ihlali anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesi bu iddiasını temel olarak şu gerekçeye dayandırmaktadır: “…kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bir olaya ilişkin benzer haberlerin aylar önce yayımlanmış olduğu gözetilmeksizin, başvuru konusu haberler hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının neden ‘gerekli’ olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır” (§ 81).

Anayasa Mahkemesi’ne göre tutukluluk kararında “Anayasaya bariz şekilde aykırı yorum”ve“delillerin takdirinde açıkça keyfilik” halleri bulunmaktadır; çünkü gazete haberleri dışında somut bir delil bulunmamaktadır, aynı haberin aylar önce yayımlandığı hususu gözetilmemiştir. Yargılamaya konu olan faaliyetin olağan bir gazetecilik faaliyeti olarak kabul edilmesi durumunda bu yoruma katılmak belki mümkün olabilir. Ancak milli güveliği ilgilendiren, gizlilik kararı alınmış ve FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından kurgulandığı anlaşılan bir konuda daha önceden yayımlanmış bir haberi yeniden yayımlamak olağan bir gazetecilik faaliyeti olarak nitelendirilemez.

Anayasa Mahkemesi yerel mahkeme kararını değerlendirirken bu hususu tamamen göz ardı etmiş ve daha önce yayımlanmış bir haberin gizlilik kararı alındıktan aylar sonra niçin yeniden yayımlandığını sorgulamaya gerek görmemiştir. Gül ve Dündar’ın MİT TIR’ları haberini para karşılığı yayımladığına dair Savcılık sorgusunda ortaya konan bulgular hakkında herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Ayrıca MİT TIR’ları haberine konu olan olayın FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından planlandığına ilişkin bulguları da yok saymış ve yerel mahkemenin tutuklama gerekçelerini son derece sınırlandırıcı bir yaklaşımla ele almıştır.

İnandırıcı gerekçeler

Gül ve Dündar’ın askeri casusluk faaliyetinde bulunduklarını, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü’ne yardım ettiklerini, bu yüzden de tutuklu yargılanmaları gerektiğini iddia ediyor değilim. Benim için önemli olan Can Dündar veya bir başkasının tutuklanıp tutuklanmaması değil, Anayasa Mahkemesi’nin inandırıcı gerekçelerle doğru kararlar alabilmesidir. Dolayısıyla konuya bu çerçeveden baktığımda; Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk gerekçelerini tüm yönleriyle değerlendirmekten kaçındığını ve ikna edici olmayan birtakım gerekçelerle yerel mahkemenin takdir yetkisine müdahale ettiğini söylemek gerekir diye düşünüyorum.

Anayasa Mahkemesi ceza mahkemesinde devam eden yargılamanın esasını oluşturan bazı unsurlara hiç yer vermemiş; kararını sonuç odaklı bir yaklaşımla kurgulamıştır. Yargılamanın temel ilkelerini başarılı bir biçimde özetleyen Mahkeme, bu ilkelerin somut olaya uygulanması noktasında -bilerek veya bilmeyerek- hata yapmıştır.

Anayasa Mahkemesi de diğer tüm mahkemeler gibi hatalı kararlar alabilir. Ancak Gül ve Dündar kararı basit bir değerlendirme hatasından çok, önyargılı bir yaklaşımın sonucu gibi görünüyor. Kamuoyunu ilgilendiren diğer kritik davalarda da bu tutumun sürmesi durumunda, Mahkeme’nin yapısı, yetkileri ve hatta varlık nedenleri kaçınılmaz olarak tartışmaya açılacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin itibar kaybıyla sonuçlanacak böyle bir gelişmenin yaşanması istenmiyorsa Mahkeme üyelerinin kararlarını daha ikna edici gerekçelere dayandırması gerekir.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 19.03.2016

Yargı organı ve dokunulmazlıklar

Yargı reformu, hem hukuk devletinin hem de demokratikleşmenin en önemli unsurlarından biridir. Demokrasisini güçlendirmek isteyen ülkelerin vazgeçemeyecekleri bir faaliyet alanı adalet ve yargı sisteminin gözden geçirilmesidir.

Yargının bu önemi demokratik toplumlarda bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence mekanizması olmasından kaynaklanıyor. Demokrasi, kimin yöneteceğine cevap veren en katılımcı ve sivil yöntem. Ancak, demokrasi hukuk devleti olmaksızın kişilerin özgürlüklerini garanti altına alamaz. Bir hukuk devletinin işleyebilmesi için olmazsa olmaz kural doğru işleyen bağımsız ve tarafsız bir yargı organının varlığı.

Günümüz toplumlarında özellikle hak ve özgürlükleri ilgilendiren tüm kritik konularda son sözü söyleyen yargı organı. Mülkiyetinize tecavüz edildiğinde, ifade özgürlüğünüz engellendiğinde, kişilik haklarınıza verilen zararları önlemek istediğinizde hakkınızı arayabileceğiniz nihai araç yargı yolunu kullanmak. Kısacası yaşamla ilgili her konu bir şekilde yargı organının önüne gelebilir ve hakkınızda karar verilebilir. Üstelik bu kararlar kesin nitelik taşıdığından değiştirilmeleri mümkün değildir.

Hukuki güvenliğin sağlanması ve devlet adına yetki kullananların keyfiliklerinin önlenmesi herkes için garanti olan yargı organının tutumuna bağlı.

Ancak, Türkiye’de yargı organının performansı bakımından olumlu bir tablo sunmak mümkün değil. Vatandaşlar arasında yapılan anketlerde yüzde 70 gibi çok önemli bir yüzde yargıya güven duymuyor. Yargıya güvenin bu düzeylerde olması günlük yaşama da yansıyor.

Örnek çok. Ancak güncel olan örnek dokunulmazlıklar konusu. İktidar partisi ve diğer siyasi partiler bir haftadır dokunulmazlıklar konusunda ne yapılacağının diplomasisini sürdürüyorlar. Vardıkları sonuçlar ise geçici çözümler.

Dokunulmazlık kurumunun hukuk devleti ile bağdaşan bir kurum olduğunu savunmanın mümkün olmadığını yazmıştım. Herkesin yasalar ve yargı önünde eşit olduğu, her bireyin fiilinden dolayı hukuki sorumluluk taşıdığı ve adaletin gerçekleştirilmesinin öncelik taşıdığı bir hukuk devleti dokunulmazlık sistemini reddeder. Ancak, dokunulmazlık kurumu yargının her davada tarafsız olmayabileceği, yürütme ve yargıdan kaynaklanan etkiler nedeniyle milletvekillerinin haksız bazı müdahalelere maruz kalabileceği gibi nedenlerle kabul edilmiş. Avrupa devletlerinin anayasalarında da var.

Bununla birlikte yeni eğilim dokunulmazlıkların daraltılması ve uzun vadede mümkünse kaldırılmasını savunuyor. Birleşik Krallık gibi yarı sistemine güvenin yüksek olduğu ülkelerde dokunulmazlığa yer verilmiyor.

Yargı organına vatandaş güveninin yüksek olduğu bir ülke olsak “kaldırın şu dokunulmazlıkları ya da en azından kapsamını daraltın” diyebileceğiz. Bunu da diyemiyoruz çünkü milletvekillerine yapılacak hukuk dışı müdahalelerden korkuyoruz.

Kısacası kalıcı çözümlere ulaşamıyoruz. Eğer siyaset sahnesinde çözümsüzlükler yaşanmaya başlıyorsa ya da kamu vicdanını rahatsız edici olaylar yaşanıyorsa dokunulmazlıkların kaldırılmasını düşünüyoruz. Fakat bu anlarda da kalıcı anayasal düzenlemeler yapmaktan kaçınıyoruz. Dokunulmazlık alanını daraltıcı öneriler yapmak dahi soru işaretleri oluşturuyor.

Yargı reformunun önemini gösteren iyi bir örnek dokunulmazlıklar.

Yeni Yüzyıl, 25.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/yargi-organi-ve-dokunulmazliklar-1785

Terörden medet uman muhalif

Türkiye’de Erdoğan ve AK Parti düşmanı muhaliflerin anlamakta zorlandığı çok önemli bir nokta var. Bunu anlayamadıkları için “her şeye rağmen” Erdoğan’a desteğin devam etmesine veya artmasına bir türlü akıl sır erdiremiyorlar. Sonunda kendilerini çaresizlik hissi içinde ya seçmene hakaret ederken veya bu ülkede yaşanmaz diyerek Batı’ya sürgün çağrıları yaparken buluyorlar. Bazen de en anti-emperyalist hislerle Batı’ya müdahale edin çağrıları yaparken görüyoruz onları.

Bu muhalif grup, Erdoğan’ın şahsında AK Parti ve belli bir dünya görüşüne karşı güttükleri kategorik düşmanlık sebebiyle, ülkeye ve topluma faydası veya zararına bakmaksızın Erdoğan’ın aleyhine olacağını düşündükleri her şeye seviniyor veya bunları teşvik ediyorlar.

Örneğin; Türkiye ile AB’nin arası bozulduğunda, Türkiye aday olduğu 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliğini kaybettiğinde, Rusya Türkiye’ye yaptırım uyguladığında, dolar ve petrol fiyatları yükselerek ekonomiyi negatif etkilediğinde veya ABD sözcülerinden Türkiye aleyhine açıklamalar geldiğinde seviniyorlar.

Bu muhalif grup terör olayları sonrasında, terör karşısında kategorik karşıt pozisyon almak yerine her zamanki gibi bu olayları da Erdoğan karşıtlığı için araçsallaştırdı. Bu düşmanlık gözlerini öyle kör etti, onları öyle hastalıklı hale getirdi ki terörden bile medet umar hale geldiler. İlk refleksleri teröre karşı durmak değil, terör gibi bir musibeti bile “gerçek düşmanlarına” karşı kullanmaya yoğunlaşmak oldu. Bu insanlar ülkeyi harabeye çevirecek veya bir iç savaşa yol açacak gelişmelere bile sevinecek bir ruh hali içine girdiler.

Bu muhalif grup meseleyi şöyle tanımlamış gibi görünüyor: Türkiye’de işler ne kadar kötüye giderse, “Erdoğan’dan” kurtulma ihtimalimiz o kadar artar. Bu grup varlığına kast etmekle, muhalefet etmek arasındaki farkın zihnen ve pratik olarak ortadan kalktığı bir siyaset tarzı geliştirdi.

İlk başlarda “varlığına kast edilen” bir siyasi parti ve onun lideri olarak belirdi. Ak Parti Hükümeti devrildiğinde yerine ülkedeki diğer partilerden oluşacak herhangi bir hükümet kurulabilirdi. Ancak, seçimler ve diğer girişimlerle elde edilemeyen zafer sebebiyle bu karşıtlık gittikçe irrasyonel bir düşmanlığa dönüştü. Bu girişimler başarısızlığa uğradı, çünkü Ak Parti tabanı bu “varlığına kastı” haklı olarak üstüne aldı ve Erdoğan’ın etrafında yığıldı.

Bir sonra ki aşamada durum daha da ağırlaştı. İç politikayla dış politikanın eklenmesinin de etkisiyle bu yıkıcı muhaliflik ülkenin kendisine yöneldi. Önce sadece “Erdoğan’ın varlığına kast” stratejisi, belki farkına bile varmadan adeta “ülkenin varlığına kast” stratejisine dönüştü. Öyle ki, Erdoğan’a karşı kullanacağız diye terör saldırılarının üzerine bile hastalıklı bir sevinçle atladılar, karşısında durmak yerine, yine terörü meşrulaştıran ve teröre mazeret sunan bir söylem kurdular.

Ancak, bu muhalifler bunca olumsuzluğa rağmen neden insanların kendi “düşmanlarını” desteklemeye devam ettiğini bir türlü anlayamıyorlar. Üstelik kendileri her olayda gittikçe hareket alanları daralan ve iyice radikalleşen bir grup haline geliyorlar. Çünkü geniş kitleler eleştiri ile varlığa kast arasındaki farkı görüyor. Siyaseten muhalif olsalar bile, Erdoğan’ın, Ak Parti’nin veya ülkenin varlığına kastı kabul etmiyorlar. Bir şeyin eleştiri olabilmesi için muhatabınızın varlığını tanımanız ve meşru görmeniz gerekir. Onu yok etmek/indirmek için her türlü aracı meşru görüyorsanız orada bir eleştiriden söz edilemez.

Yeni Yüzyıl, 25.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/terorden-medet-uman-muhalif-1784

Zarrab ve Amerikan çıkarları

Türkiye’de hakkında çeşitli yolsuzluk iddiaları öne sürülmüş R. Zarrab’ın ABD’de gözaltına alınması değişik yorumlara konu yapıldı. Gülen Cemaati mensupları ve AK Parti ile Erdoğan’dan nefret eden diğer bazı çevreler, bunun Zarrab’ın hem ABD’deki savcının iddia ettiği hem de Türkiye’de kendisine isnat edilen suçlardan sorumlu olduğunu ispatladığını öne sürdü. Hızını alamayan kimileri, Erdoğan’a yönelik psikolojik baskı kampanyasının parçası olan “yargılanacaksınız” ifadeleriyle dolu tehdit mesajları yayınladı.

Amerikalı savcının Zarrab’ı gözaltına aldırması birkaç açıdan ibret verici. Uzun vadede en önemlisi, her an karşı karşıya olduğumuz- olabileceğimiz yolsuzluk iddialarıyla değil, hukuk-siyaset ilişkisiyle ilgili. Yapılan, şüphesiz, hukukî görünümlü siyasî bir hamle. Savcı zaten idarenin şemsiyesi altında. Şüphesiz, bu tür adımlar atan tek ülke ABD’dir demek saçma olur. Türkiye dâhil her ülkede bunun örnekleriyle karşılaşmak mümkün. Ancak, ABD bu bakımdan en cüretkâr olan güç.

Bu bize, hukukun siyasetten tamamen arınabileceği iddiasının doğru olmadığını gösteriyor. Hukuk siyasetle iç içe ve kimi durumlarda siyasetin aracı. Naif hukukçular ve felsefeciler dünyanın ilkeler üzerinde durduğunu-döndüğünü veya öyle olması gerektiğini zannededursun, gerçek dünyada beşerî ve kurumsal aktörlerin belli katmanları hem ulusal hem uluslararası ölçekte menfaat ilişkileri ve güç kavgaları tarafından şekillendiriliyor. Zarrab’a yönelik suçlamaların çoğu, insanlık tarihinin derinliklerinden gelen evrensel hukukun kurallarıyla suç kabul edilen şeyler değil. Baskın bir gücün, yani ABD’nin konjonktürel pozisyonuna ve tercihlerine dayanan keyfî takdiriyle suç ilân ettiği ekonomik faaliyetler.

ABD’nin Zarrab’a yönelttiği suçlamalar siyasetin hukuku nasıl kullandığını açıkça sergiliyor. Suçlamalar esas itibariyle ABD’nin ambargo uyguladığı İran ile ticaret yapılmasına, böylece ambargonun delinmesine ve ‘Amerikan menfaatlerine zarar verilmesine’ ilişkin. Demek ki dünyadaki herkes Amerikan menfaatlerine zarar vermemekle mükellef! Amerikan menfaatlerini ABD belirlediğine göre global –hatta bazen yerel- ölçekte ekonomik  faaliyet yürüten herkes ve her şirket bir gün bu tür suçlamalarla karşılaşabilir.

ABD liberal demokrat bir ülke, bu yüzden baskıcı ülkelere karşı tedbir alabilir, ambargo uygulayabilir açıklaması hiç de ikna edici görünmüyor. Zira ABD bu bakımdan tutarlı bir sicile sahip değil. Yıllarca G. Kore’deki diktatörlükle işbirliği yaptı. Dünyanın en kötü diktatörlüklerinden biri olan S. Arabistan hâlâ ABD’nin en iyi müttefiklerinden. Mısır’daki Sisi darbesi ABD tarafından desteklendi.

Zarrab’ın İran’la ticaret üzerinden geliştirilen suçlamalarla gözaltına alınması Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonlarının mahiyetine de ışık tutuyor. 17/25 Aralık seçilmiş hükümete karşı bürokratik darbe teşebbüsüydü. Hukuk bürokratları atakta başrolü oynadı. Her şey merkezi ABD’de olan bir yapılanma tarafından tezgâhlandı. ABD’nin izni, onayı olmadan böyle bir işe girişilemezdi. Bu darbe teşebbüsüne kılıf ve meşruiyet aracı olması amacıyla bir paket hazırlandı. Paketin en önemli parçalarından biri Halk Bankası’na yönelik, İran ile ticareti kesmeyi amaçlayan operasyondu. Artık 17/25 Aralık’ın ABD güdümlü bir darbe teşebbüsü olduğundan daha eminiz.

Diğer taraftan olayda tuhaf noktalar ve olay hakkında ilginç bazı iddialar da var. Zarrab’ın göz göre göre Miami’ye gitmesi bir bakıma ABD’ye teslim olması anlamına geliyor. Bu sanki bir anlaşmanın sonucu gibi. Anlaşma Zarrab ile ABD yönetimi arasında da ülkeler arasında da yapılmış olabilir. Zarrab’ın söyleyecekleri ve göreceği muamele Türkiye’de iç politika malzemesi hâline gelebilir.  ABD Türkiye’nin bazı taleplerine uyması için Zarrab’ın açıklamalarını veya açıklamaları olduğu iddia edilecek şeyleri koz olarak kullanmaya kalkışabilir.

     Anlaşılan ilginç günler bizi bekliyor.

Yeni Yüzyıl, 25.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/zarrab-ve-amerikan-cikarlari-1782

PKK Cizre’de devlete, Ankara’da millete yenildi

PKK ilan ettiği “devrimci halk savaşı” sürecinde ciddi başarısızlıklar yaşıyor. 7 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’deki siyasi istikrarsızlığı ve Türkiye’nin uluslararası konumunu yanlış değerlendirerek başlattıkları devrimci halk savaşında ciddi hesap hataları yaptıklarını, bugün kendileri de görüyor ama itiraf edemiyorlar. PKK’nın Öcalan vurgusu ve müzakerelere dönebiliriz söylemi, bu başarısızlıkların bir sonucu. Ancak PKK yanlış yaptığını ve silah bırakarak normal bir partiye dönüşmeyi kabul etmediği sürece, şimdiki çağrıları da sadece toparlanmak ve üzerlerine gelen devlet makinasını soğutmak için bir oyalamadan ibaret olarak yorumlanacaktır.

PKK’nın Hesap Hataları

PKK, savaş ilanı karşısında Türkiye siyasetinin geri adım atarak PKK’nın yeni denklemiyle müzakere sürecini devam ettirmeye çalışacağını düşünerek ilk hesap hatasını yaptı. PKK, bir çatışma durumunda “darbe mekaniği”nin harekete geçeceği iddiasıyla siyasi iktidarı teslim alacağını düşündü. Eğer çatışmalar başlarsa Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir ittifak kurabileceğini ve siyasi iktidarın toplumdan ve devlette tecrit olacağını varsaydı. Çatışma döneminde Ergenekon, Balyoz ve PDY’nın güvenlik, istihbarat ve yargıda yarattığı tahribatın devletin kapasitesini zayıflatacağını ve zayıflık karşısında PKK’nın bir denge kurabileceğini düşündü. Bu düşünce ve varsayımlar, tamamen yanlış çıktı. Türkiye güçlü bir siyasi irade ve üstün bir devlet kapasitesiyle PKK ile mücadeleye başladı.

Türkiye’nin Kuzey Irak ve kırsalda üstün teknoloji, ateş gücü ve hava kuvvetleriyle sert müdahalesi, PKK’nın hareket kabiliyetini ve bahar stratejisini bozdu. PKK’nın uzun süreli gerilla harbinin üçüncü ve son aşamasında kesin sonuç alacak hibrit mücadelenin önemli adımlarından biri şehir çatışmalarıydı. Güvenlik kuvvetlerinin baştaki sert müdahalesi, kır-kent arasında ve şehirlerarasında kurulması düşünülen geçişkenlik ve beraberliğe izin vermedi. Bu durumda çok daha fazla önem kazanan halk desteği ise temin edilemedi.

Siyasi iradeyi kıstırması beklenen sol ve PDY’nın siyasi baskı ve sokak hareketleri de gerçekleşmeyince, metropollere yönelik yoğun bir terör saldırısı planlandı. Buna göre 21 Mart’taki Nevroza kadar artacak şiddet, Nevruzda halk desteğiyle devrimci halk savaşının kaderini değiştirecekti. Ancak güvenlik kuvvetleri bu terör kampanyasına izin vermedi. Ankara’daki iki bombalama ise PKK’yı kendi tabanında da ittifak kurmaya çalıştığı sol ve PYD tabanında da, makbul olmaktan çıkardı. Şehir çatışmalarının ilk ayağı olan Cizre, Sur ve birkaç ilçedeki ağır yenilgi de tabloya eklendi. Suriye’de PYD’nin Cenevre’ye katılamaması ve federasyon ilanının uluslararası destek görmemesi de PKK / HDP hattındaki başarısızlık travmasını arttırdı.

PKK/ HDP Sıkıştı

PKK / HDP şimdi büyük bir şenlikle girdiği şiddetin çıkmaz sokağında hapsolmuş durumda… Cizre’deki ayaklanmada devlete, Ankara’daki kitlesel kıyımlarla millete yenildiğinin farkında… Şimdi bu yenilgiyi örtmek için 10 terör örgütüyle ittifak kurduğunu ve CHP ile ittifak kurmak istediğini açıklıyor, Suriye’de federasyon ilan ediyor ve müzakereler hazır olduğunu, aksi halde Türkiye’den ayrılacaklarını beyan ediyor. PKK / HDP hattı artık muhatap dahi alınmamanın çaresizliği içindeler. Açıklamaları artık en müzakereci çevrelerde dahi haklı olarak şüpheyle karşılanıyor.

PKK / HDP şiddeti bırakmak veya şiddeti tercih etmek, Türkiyeli olmak veya Türkiye’den ayrılmak, hak ve özgürlük talep etmekle kendi egemenliğini dayatan bir statü talep etmek arasında yeni, kendi tabanından müttefiklerine ve bütün Türkiye’ye yönelik ikna edici bir çizgiyi ortaya koymak zorunda. Bu ise yeni bir lider kadrosuyla mümkün olabilir. Aksi halde PKK / HDP hattının geri çekildiği kemik taban ve teşkilatında da çatlama ve kırılmalar yaşanması kaçınılmazdır. PKK / HDP bir iç hesaplaşmaya gitmezse, daha büyük hataların kaçınılmaz olduğu kendi girdiği kapanda debelenecek.

Yeni Yüzyıl, 24.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/pkk-cizrede-devlete-ankarada-millete-yenildi-1778

Belki de günahı doğrularıdır

“Acaba Türkiye ne yaptı ki başına bunlar geliyor?”

Nasıl oluyor da PKK, IŞİD ve diğer beş benzemez, aynı anda Türkiye’ye saldırmak için sıraya girebiliyor?

“Bizi Ortadoğu bataklığına soktunuz bunlar oldu” diyenler, “AKP’nin yüzünden oldu” diyenler, acaba sahiden Türkiye’nin ne yaptığını bilerek mi konuşuyorlar?

Yoksa sonuçta patlayan bombalardan yola çıkıp, kestirmeden Türkiye’nin durduğu yerin yanlış olduğu sonucuna mı varıyorlar?

Oysa belki de Türkiye, herhangi bir hatasının değil, sadece kötü durumda olmamasının ve ayakta durabiliyor olmasının bedelini ödüyordur.

Belki de patlayan o bombalar, Türkiye yanlış yerde değil, tam da doğru yerde durduğu içindir. Asıl sorun Türkiye’nin yaptıkları değil yapmadıklarıdır.

Belki de asıl sorulması gereken, “acaba Türkiye ne yapmadı da bunlara maruz kalıyor?” sorusudur.

Türkiye Neyi Yapmadı?

Mesela ABD onu Suriye’de savaşa ittiğinde tek başına girmeme basiretini gösterdi.

Irak Kürdistanı ile işgalcinin iznini almaksızın kendi başına petrol anlaşmaları yaptı.

Küresel statükonun onun için biçtiği role uygun olmayan ahlak temelli bir dış politika izledi.

Kürt Sorununu kendi başına çözmeye kalktı.

Bölgeyi mezhep üzerinden yeni bir bölünmeye götürmede -İran’dan farklı olarak- İran’dan önce ona biçilen rolü oynamadı; hem Suriye ve hem de Bahreyn’de demokratik geçişi savunabildi.

Bütün bunlar düzeni bozdu ve bazı büyük devletleri rahatsız etti.

Şunu sorabilirsiniz: “Madem sorun bu, onlarla anlaşıp dediklerini yapsa, da biz bu bombalardan kurtulsak daha iyi olmaz mıydı?”

Olmazdı.

Çünkü Türkiye bu güçlerin dümen suyuna girmiş olsaydı, belki bütün bu sorunların çok daha ağır olanlarına daha erken bir tarihte maruz kalacaktı.

Mesela ABD, “Türkiye kara gücümüz olsun” dediğinde, buna itiraz edemeyecek bir hükümet iş başında olsaydı, ABD bizi savaşa sokup sonra hemen yalnız bırakacak ve İran ile Rusya’ya ezdirecek ve Türkiye çırpınırken o “sorunu görüşmeler yoluyla çözmek” için zamana yayılmış bir arabuluculuk teklif edecekti.

ABD bunu yapmazdı diyebilecek tek bir Allah’ın kulu var mı?

Zayıf, Uslu ve Yönetilebilir

Belki de sorun Türkiye’nin hataları değil doğrularıdır.

Anlayıp dinlemeden “Türkiye’nin dış politikasının sonucu bu” diyenler, belki de bunu hiç anlamayacaklar.

Veya hükümete duydukları tepki nedeniyle bu açıklamaya inanıyormuş gibi yapmayı tercih edecekler.

ABD Türkiye’den fazlasıyla rahatsız ve bunu Türkiye’yi Suriye üzerinden sıkıştırarak gösteriyor. PKK’nın Çözüm Süreci’ni sona erdirmesini beraberinde getiren süreç de bunun bir parçası. ABD Büyükelçisinin insan hakları konusundaki göz yaşartıcı duyarlılığı da.

Türkiye’nin insan hakları sorunu yok, başımız göğe erdi falan demiyorum. Var elbette ve hep vardı.

Ama Türkiye’ye yönelik bu abartılı tepkiyi, binlerce sivili öldürmek dahil ağır insan hakları ihlallerinde bulunan itaatkar partnerlerine göstermeyen ABD’nin demokrasi ve insan hakları hassasiyetiyle açıklamak doğru değil.

Sorun, tepkinin demokrasi ve insan haklarıyla ilgili olmayan boyutu.

Ve galiba kavganın özü de bu.

Türkiye’de seçimle gerçekleşmeyen iktidar değişimini bugün başka yolla sağlama çabasını da böyle okumak gerek. IŞİD ile PKK’nın sırayla patlattığı bombaları da.

Açık olan şu ki, son zamanlarda Türkiye’ye yönelik olarak, “müttefikleri”nin de önemli bir parçası olduğu çok boyutlu bir sıkıştırma var ve bunun çok azı onun yaptığı hatalarıyla ilgili görünüyor.

İçte ve dışta şahit olduğumuz askeri darbe isteme arsızlığı da, meselenin demokrasi ve insan hakları olmadığının bir göstergesi. Şimdi son çare olarak ABD’nin 1960 ve 1980’deki gibi bir askeri darbe yaptırmasını istiyorlar utanmadan.

Öyle veya böyle, halkın seçtiğini yıkıp başka bir yönetim oluşturmayı başarırlarsa, bu sadece Türkiye için değil, bütün bir coğrafya için felaket olur.

Bize de buna izin vermemek düşer.

Yeni Yüzyıl, 24.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/belki-de-gunahi-dogrularidir-1777

CHP – PKK ortaklığı mı?

PKK (ve uzantıları HDP, Kandil, KCK vs.) saflarından birkaç defa üst üste CHP’ye ortak hareket etme, AK Parti’ye ve Erdoğan’a karşı ittifak kurma, ‘demokrasiyi kurmak’ için birlikte mücadele verme çağrısı geldi. Bazı PKK sözcüleri CHP’nin ve Kürtlerin İstiklâl Savaşı’nda beraber olduğundan bahsederek muhtemel bir ittifaka tarihî bir zemin ve meşruiyet kazandırmaya da çalıştı. Bu çağrılar ne anlam taşıyor? CHP ile PKK arasında herhangi bir benzerlik veya ortaklık var mı? Bu ikisi bir ittifaka girebilir mi?

CHP büyük bir parti. Ülkenin her yerinde teşkilâtlı.  Milyonlarca üyeye ve seçmene sahip. Sıkı bir monolitik bütün değil, içinde değişik gruplar var. Bu hiziplerin hepsinin ve her CHP’linin PKK’ya sempati duyduğunu ve PKK ile kurulacak bir ittifaka sıcak bakacağını söylemek haksızlık olur. Ancak, Parti içinde gitgide ağırlık kazanan, taban üzerinde değilse bile yönetimde ağırlığı artan bir grubun gerek AK Parti ve Erdoğan antipatisi gerekse ideolojik benzerlik ve kesişmeler yüzünden PKK’ya birçok bakımdan müspet veya gittikçe azalan ölçüde eleştirel baktığı da bir vakıa.

Aslında tüm siyasal aktörler ve örgütler arasında az veya çok benzeşme veya kesişme noktaları bulunabilir. CHP ile PKK arasında da. Her ikisinin de meşru bir partiyi, hükümeti ve Cumhurbaşkanını hedef hâline getirmesi gerçeğini -yani ortak rakiplerinin onları aynı kulvara doğru ittiğini- bir yana bırakalım. Sözü edilen aktörlerin düşünce, ruh, amaç dünyasında ortaklıkların olup olmadığına göz atalım.

Bunu yapınca CHP ile PKK arasındaki benzerliklerin ilk bakışta sanılacaktan daha fazla olduğunu görebiliriz. CHP de PKK da siyasî yelpazenin solunda yer almakta. Solculuklarında daha ziyade bir derece farkı var. CHP sosyal demokrat olduğunu söylüyor, PKK ise ortodoks sosyalist. Her ikisi de gerekirse gayri meşru yol ve yöntemlerin hasımlaştırdıkları, düşmanlaştırdıkları rakiplerine karşı kullanılmasına razı ve istekli. PKK silahlı mücadele dediği terör eylemleri yoluyla ülkeyi yönetilemez ve yaşanamaz hâle getirerek hükümeti devirmekten söz ediyor. CHP ise hem Gezi’de hem 17/25 Aralık operasyonlarında hükümeti demokrasi dışı yollarla devirme çabalarını destekledi. Gezi’de zaten merkezdeydi ve Gezi toplumsal tabanı itibariyle demokrasiye bir CHP isyanıydı. CHP 17/25 Aralık’ta ve sonrasında Otonom Yapılanma’nın yörüngesinden hiç ayrıl(a)madı. AK Parti’ye karşı OY tarafından sağlanan operasyon amaçlı bilgi ve materyali siyasî kavgalarında araç olarak kullanmaktan hiç çekinmedi.

CHP de PKK da organik toplum anlayışına sahip. Her ikisi de toplumu değer ve amaç bütünleşmesi sağlanmış bir varlık olarak görüyorlar. İdeal birey ve toplum tiplemesi yapıyorlar. İdeal bireyi ve toplumu yukardan aşağı kamu zoruyla yaratma ve kurma teşebbüsünü meşru ve gerekli görüyorlar. Bu anlamda kurucu rasyonalistler. Toplumların sıfırdan, önceden hazırlanmış bir plana/formüle göre inşa edilebileceğine ve ‘yanlış’ toplumsal grupların çeşitli yönlerinin mütehakkim bir siyasî otorite tarafından törpülenebileceğine –hatta bunun şart olduğuna- inanıyorlar. CHP’nin de PKK’nın da tarihi bu anlayışa sahip olduklarını ispatlayan çeşitli çapta birçok olayla dolu.

CHP’nin PKK’yla açık bir işbirliğine toplumsal tepkiden korkacağı için gir(e)meyeceğine inanıyorum. Ama bu parti içindeki bazı kişi ve gruplar PKK ile değişik şekillerde ve derecelerde beraber hareket etmeye yönelebilir. Böyle bir işbirliğinin ideolojik, zihnî ve psikolojik alt yapısı mevcut. Bu elbette sadece Türkiye değil CHP için de vahim bir durum teşkil eder. Böyle bir felaketin ortaya çıkmasını önlemek ise gerçekten demokrat ve sağduyulu olan CHP’lilere düşer.

Yeni Yüzyıl, 24.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/chp-pkk-ortakligi-mi-1774

Avrupalılara “ikiyüzlü” demek vicdanımızı temizler mi?

Katliam yüzünden darmaduman olmuş Ankara’da yaşayan İngiliz sanatçı James Taylor bombanın ardından, 13 Mart’ta çok samimi bir soru sordu: “Charlie oldunuz, Paris oldunuz, peki Ankara olacak mısınız?”

Olmadılar. Türkiye’de 7 gün içinde iki intihar bombacısının ayrı ayrı düzenlediği terör saldırılarına rağmen hem de. İlkinde kendilerine yukarıda sorulan soruya “Çünkü Türkiye git gide din batağına saplanıyor, İslamist rejimin dünyada yayılmasına sebep oluyor” diyenler ikinci saldırının IŞİD tarafından yapıldığını duymuş ve görmüş olmalarına rağmen seslerini çıkarmadılar.

İnsanı karamsarlığa sürükleyen bu tablonun daha da siyahlaşmasına sebep olan bir detay da bizim Avrupa’nın bu sessizliğine, havalara bakıp ıslık çala çala uzaklaşan ahvaline Taylor kadar şaşırmamamızdı. Bazılarımız, ki buna ben de dahilim, öfkelendiler; bazılarımız, ki onlar bunu her zaman yapar, Avrupa’ya hak verdiler. İkiyüzlülük bile olsa Avrupa menşeili olunca bayıldıkları için buna da ses edemediler.

Peki bu süreç diğer ülkelerde yaşayan bireylerin ikiyüzlülüğe ile açıklanabilir miydi yalnızca? Emin değilim. Buradan “oraya” bakarken hep bir hayranlık, çaktırmasak da hep bir imrenme mevzubahis olduğu için onların “biz”i nasıl gördüğünü kestirmek güç. Ama bizim kendimizin dış basına ülkeyi nasıl anlattığını fark etmek o kadar da zor değil. Yurtdışına sıklıkla giden, yabancı dili oldukça iyi olan arkadaşlarınızı getirin aklınıza. Ya da siz, siz hiç ülkenizle ilgili “dostlar”ınıza şikayette bulunmadınız mı? İşte sanırım meselenin koptuğu nokta da burada tezahür etti.

Sosyal Psikolojide bireyin günlük hayatında binlerce uyaran ile baş etmesini sağlayan, daha önce depoladığı bilgilerle işleri hızlandıran bilişsel kısayollara “bilişsel kestirme” (heuristics) denir. Kuşkusuz bu bilişsel kestirmeler hayatı kolaylaştırdığı sürece işlevseldir. Ancak aşırı kullanımı bireyin dış dünyadan aldığı bilgileri ekonomik kullanmanın ötesinde bireyin dış dünyadan bilgi almamasına kadar ilerleyen bir süreci ortaya koyar. Yerdeki bebek pusetin kelimeleri kıfayetsiz kıldığı bu pozisyonda yurtdışında yaşayan bazı bireylerin Türkiye ile ilgili akıl almaz absürd bilgileri arka arkaya sıralamasının sebebi bu olabilir. Keza “ulaşılabilirlik yanılgısı” bireyin ulaşabilir olduğu bilginin genel geçer bir doğru olduğunu zannetmesine sebep olmaktadır. Kişiler zaman içerisinde hem Türkiye’deki belirli bir kesim medyanın haberlerini okumuş, hem de bağlantı kurdukları arkadaşlarının serzenişlerini duymuşlardır.

Ülke git gide İran olmaktadır. Eskiden olduğu gibi rahat değildir arkadaşları. Hele Suriye’den göç edenler arkadaşlarını rahatsız etmektedir. Arkadaşlarını yaşam tarzlarına müdahale edildiğini kendi kulakları ile duymuşlardır…

Lise’de iken Tarih ve Milli Güvenlik derslerindeki dünyanın tüm insanlarını bize düşman eden, paranoyadan hallice hamaset edebiyatlarını hiçbir zaman sevmemişimdir. Ama yine de “benim” çalıştığım üniversiteye gidiş yolumda patladı o bomba, “benim” evimin durağında patladı lanet olası o diğer bomba, telefonu açmadıklarında telaşlandığım “benim” arkadaşlarım, sağlığından endişelendiğim “benim” öğrencilerim.

O yüzden de bu yazıyı sonuna kadar okuyan senden rica ediyorum, yaşadığın yer ile ilgili çizdiğin portreden ne kadar mutlusun? Bu sorunun cevabını kendim için yokladığımda içim rahat, başkalarının da cevabının sağduyulu olmasını ümit ederim.

Kuklacı belli ama senarist kim? – Akın Özçer

Senarist kim sorusunu yeterli istihbarat olmadığı için yanıtlamak kolay değil. Ama belli ki uluslararası medyayı kontrol edebilen ve olasılıkla Irak ve Suriye’de 4-5 devlet yaratma planını adım, adım uygulamakta olan bir siyasi güç ya da güçler ittifakı var devrede.

Bir hafta içinde Türkiye’yi ardı ardına vuran birbirine kâğıt üzerinde düşman iki terör örgütü PKK ve Daesh, Irak ve Suriye’de sahneye konan gölge oyununun kuklacısının kim olduğunu gösteriyor aslında. Çözüm Süreci’ni, kurguladığı bir sonraki oyunu için kullandığı anlaşılan Kuklacı, Kürtlerin haklarını savunduğu iddiasıyla yıllardır Türkiye’nin başında Demokles’in kılıcı gibi salladığı terör örgütünün deşifre olmasını bile göze almışa benziyor bu sefer.

Kabul etmek gerekir ki PKK’nın Çözüm Süreci’ni çöpe atarak öngördüğü devrimci halk savaşını başlatması öncelikle masayı devirenin karşı taraf olduğunu ortaya koymasına bağlıydı. Bunun için belki Çözüm Süreci’nin Yeni Anayasa ile taçlandırılması öngörülen demokratikleşme ayağını “özerklik” taleplerini daha yüksek sesle dillendirerek tıkamak ve sorumluluğu hükümet tarafına yüklemek kolaydı ama yeterli değildi. Ayrıca Kürtleri savaşa, uluslararası kamuoyunu da bu savaşın meşruiyetine ikna etmek gerekirdi. Bu amaçla sürecin “silahlı unsurların çekilmesi” ayağında sorun yaratarak, muhalefetin kıskacındaki hükümeti bu süreci sonlandırmaya tahrik etmek mümkündü ki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın son açıklamalarından bunun daha başta denendiği anlaşılıyor. Ala’ya göre, sınır dışına çekilme 8 Mayıs 2013 itibariyle başlamış ve birkaç hafta sonra Gezi olaylarıyla birlikte durmuş.

Çözüm Süreci’nin Gezi kalkışmasından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın PKK silah bırakana kadar buzdolabına konulduğunu açıkladığı tarihe kadar yaklaşık iki yıl daha sürdürülmüş olduğunu biliyoruz. PKK’nın bu dönemi devrimci halk savaşının alt yapısını hazırlamak için kötüye kullandığını da… Ama terör örgütlerinin bu tür tuzaklar kurması pek şaşırtıcı değil. Örneğin ETA, 1998 ile 2001 arasındaki terörden arındırılmış dönemi bu amaçla kullanmış, o dönem bu nedenle İspanya’da “tuzak ateşkes”(tregua trampa) dönemi olarak adlandırılmıştı.

PKK’nın Çözüm Süreci’ni bir sonraki aşamada başlatacağı devrimci iç savaş için yurdun çeşitli bölgelerinde patlayıcı, silah ve mühimmat depolamak için kötüye kullanmasının önüne geçilememiş olması hükümet için eksi bir puan kuşkusuz. Ama bu süreci devam ettirmiş olmasının Kürtlerin devlete güven duygusunu pekiştirdiğini de kabul etmek gerekir. Sürecin devamının ayrıca müzakere masasının devrilmesini ve PKK’nın senaryoda öngörülen bir sonraki oyuna geçmesini güçleştirdiği de söylenebilir.

Esas konumuza dönersek, Kuklacının bir süre sonra diğer örgütü de devreye soktuğunu, ne denli korkutucu olduğunu dünyaya göstermek için Daesh’e sansasyonel cinayetler işlettiğini ve kendi varlığını hedef alan politikalarından ötürü özellikle Türkiye ve Fransa’ya yönelik saldırılar düzenlettiğini gözlemliyoruz. Herkesin bildiği bu terör eylemlerini hatırlatmaya gerek yok belki ama iki terör örgütünü birbiriyle çarpıştırdığı Kobane kuşatması üzerinde biraz durmakta yarar var. Kuklacı, Türkiye’nin TIR’lar dolusu silah yardımı yaptığı yalanını dünyaya yaydığı Daesh ’in Kobane kuşatmasıyla, çoğu Kürt yaklaşık 200 bin sakini ülkemize sığındığı halde, “Kürtlerin kesilmesine seyirci kaldığı” yalanı üzerinden, hükümetin sadece uluslararası kamuoyunda değil, ayrıca Türkiye’deki Kürtler nezdinde de Çözüm Süreci ile güçlenen imajına darbe indirmeyi hedeflemişti. Bu darbenin devrimci iç savaş için yeterli olup olmadığı 46 kişinin yaşamını yitirdiği 6-7 Ekim 2014 Kobane eylemleriyle adeta test edilmişti.

AK Parti hükümeti, Daesh’ ten kaçan Kürt mültecilere kucak açmakla birlikte, PKK’nın Suriye kolu PYD’nin Kobani’yi savunmak için Türkiye üzerinden koridor açılması talebine geç karşılık vermesi nedeniyle çok eleştirilmişti. Ama bu talebi, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin askerlerine geçiş izni vererek karşılaması, başka bir deyişle talep olunduğu gibi Türk Ordusu’nun Kobane ’ye kara harekâtı düzenlemesini uygun görmemesi sonuçta Suriye iç savaşına doğrudan bulaşmamızı engellediği için olumlu bir adım olmuştu.

Daesh’e bulaşmayarak, PKK ile de Çözüm Süreci’ni sürdürerek istikrarını koruyan Türkiye, 7 Haziran seçimlerinin ardından iki terör örgütünün de saldırılarına uğramaya başladı. PKK, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın buzdolabına koyduğu Çözüm Süreci’ni çöpe atarak iki yıl boyunca üzerinde çalıştığı anlaşılan mahalleleri işgal politikasını uygulamaya koyarken hedefini, sorunun çözümünü kolaylaştırırmış gibi “Erdoğan ve AK Parti iktidarını devirmek” olarak açıkladı.

Yaşadığımız tuhaflıklar bu kadarla sınırlı kalmadı. Kobane’ de birbirleriyle savaşarak dünyayı ayağa kaldıran iki terör örgütünden biri kötü (Daesh), onun insanlık dışı saldırılarına maruz kalan diğeri (PYD) iyi ilan edildi. Ama bu iki terör örgütü “düşmanımın düşmanı dostumdur” atasözünü boşa çıkararak Türkiye’ye saldırıyor şimdi. PKK, asker ve polisi, pis işleri üstlenen TAK kolu sivilleri vururken, sözde “Türkiye’nin yardım ettiği, petrolünü pazarladığı” Daesh de Türkiye’deki turistleri hedef alıyor.

Yüzbinlerce insanını katletmiş, milyonlarcasını yurt dışına sürmüş Kuklacının kim olduğu açık ama bölgedeki tüm senaryoları yazıp uygulama gücü yok. Öteden beri Truva Atı olduğu bu vesileyle kesinleşen PKK’yı müttefiklerinin ve ABD’nin Daesh mağduru gördüğü ve kara gücü kabul ettiği PYD’ye verdikleri destekle güçlendiriyor. Ama buna karşılık, yakın ilişkide bulunsa ve iplerini elinde tutsa da, Daesh’i tek başına oluşturmuş ve uluslararası koalisyona karşı varlığını sürdürmesini sağlamış olması mümkün değil. Daesh ’in kökeninde Irak Baas’ına bağlı Saddamcı subaylar olabilir; bunların Baas’ın Suriye kolu üzerinden rejime yakınlığı da bulunabilir. Ama bu terör örgütünün ABD başta olmak üzere dünyanın en güçlü devletlerinin bombaları altında, son dönemde toprak kaybetmiş olmakla birlikte, hâlâ varlığını sürdürmesi bu senaryoyu yazanların Kuklacıdan, hatta müttefiklerinden bile daha fazla siyasi ve askeri güce sahip olduğu izlenimi veriyor.

Bu izlenimi güçlendiren verilerin başında Türkiye’ye yönelik çoğu yalan tüm suçlamaların, PKK güzellemeleriyle birlikte, sadece Rusya ve İran’ın güdümlü basınında değil, ayrıca Batı kökenli uluslararası medyada da yer alıyor olması geliyor. Esat rejimi intikam almak için ipleri eline verilmiş iki terör örgütünü şimdi Türkiye’ye vurmak için kullanıyor olabilir. Ama bunu küresel düzeyde uygulanmakta olan senaryolar hilafına yaptığını söylemek ne kadar mümkün acaba?

Senarist kim sorusunu yeterli istihbarat olmadığı için yanıtlamak kolay değil. Ama belli ki uluslararası medyayı kontrol edebilen ve olasılıkla Irak ve Suriye’de 4-5 devlet yaratma planını adım, adım uygulamakta olan bir siyasi güç ya da güçler ittifakı var devrede. Yoksa Türkiye bu terör dalgaları karşısında bu kadar yalnız bırakılır mıydı?

Akın Özçer – Serbestiyet, 22.03.2016

http://www.serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/kuklaci-belli-ama-senarist-kim-673630

Doz aşımı

Türkiye, bir hafta içinde sivillere yönelik iki terör eylemiyle sarsıldı. PKK ve IŞİD sıraya girmiş gibi arka arkaya bombalar patlatıyorlar. Gündelik hayatın ritmini bozuyor, olağan üstü bir durumun varlığını kanıksatmaya çalışıyorlar. Sinir uçlarına dokunup insanların sabrını taşırmaya gayret ediyorlar.

Velhasıl güç bir dönemden geçiyoruz. Böyle hallerde siyasi aktörlerden bazı davranışları göstermeleri beklenir. Siyasiler, toplumun karşısına çıkar, birlik ve beraberliğe vurgu yapar. Halkı sakin ve soğukkanlı olmaya davet eder. Saldırının faillerine yönelik kararlık mesajı verir, mücadelenin tüm gereklerinin yerine getirileceğini söyler. Korku bulutlarını dağıtır. İnsanların yeise düşmelerinin önüne geçmek için çabalar, vs.

MEeclis’e ve Yargıya Tam Saha Pres

İnfiale neden olan bir hadise esnasında siyasi liderlerin açıklamalarını bu bağlamda ve belli bir ihtiyat payıyla okumak gerekir. Bununla birlikte liderlerin de kullandıkları dilde dozu iyi ayarlamaları icap eder. Zira aşılan doz, hedeflenenin tersine bazı neticeleri doğurur.

Ankara saldırısının akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerek tavırlarında ve gerek beyanatlarında bu doz aşımını görmek mümkün. Aşağıdaki ifadeler bunun yalın bir örneği:

“Elinde silahı olan teröristle, unvanı ve kalemini teröre destek olma noktasında kullananların arasında fark yoktur. Unvanının milletvekili olması, gazeteci olması, STK yöneticisi olması, o kişinin aslında terörist olduğu gerçeğini değiştirmez. Tetiği çeken terörist olabilir ama teröristin amacına ulaşmasını sağlayan bunlardır. Terör örgütlerine destek verenlerin adliyenin bir kapısından girip, diğerinden çıkmasına tahammül edemeyiz. Terör ve teröristin tanımını yeniden yaparak Ceza Kanunu’na almalıyız. Bu mesele, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü değildir. Ya bizim yanımızda olacaklar ya da teröristlerin yanında yer alacaklar. Bu işin ortası yoktur.”  

Üç mühim problemi ihtiva ediyor bu açıklama:

a. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve terör/terörist tanımının esnetilmesi konusunda Hükümete ve Meclis’e uygulanan büyük basınç: Erdoğan’a göre, söylediklerinin Meclis tarafından mutlaka yerine getirilmesi gerekiyor. Bunu yapmaması halinde Meclis’in millete ve tarihe cevap vermeyeceğini belirterek, Meclis ile halkı karşı karşıya getiriyor.

b. Yargı üzerinde kurulan açık baskı: Erdoğan’ın sözlerinin mürekkebi kurumadan yargı, üç akademisyen hakkında tutuklama kararı verdi. Ve hemen bu kararlar ile Cumhurbaşkanının ifadeleri arasında bir bağlantı kuruldu. Doğaldı bu. Anlaşılması gereken bir husus var: Erdoğan yargıya talimat verir tonda konuştuğu müddetçe, yargı en adil kararları verse de bu pek bir değer taşımayacak ve her karara şüpheyle bakılacak.

Dost ve Düşman

c. “Dost” ve “düşman” ayrımı: En vahimi de bu; iki bakımdan: Bir, “ya biz, ya onlar” yaklaşımı, “biz”in hep doğru ve haklı olduğunu imler. Oysa “biz”in daima doğruyu göstereceğinin bir garantisi yoktur. Hele de bu “biz” devletse, onun yanlış yapma ihtimali, doğru yapma ihtimalinden fazladır. Devlete körü körüne bağlanılmaz. Devletin her söylediğine inanılmaz. Doğru olan, devleti/iktidarı sürekli belli bir mesafeden değerlendirmektir. Yanlışlar ancak böyle tespit edilebilir. Bu çerçevede eleştirellik, gerçekte, “düşmanlık” değil “dostluk” nişanesidir.

İki, salt bir güvenlik sorunu yok ortada. Güvenlik işin sadece bir kısmı. Lakin işin sosyolojiyi, siyaseti, psikolojiyi, hukuku ilgilendiren boyutları var. Bu da açık tartışmayı, alternatifler geliştirmeyi zorunlu kılar. Farklı olanı düşmanlaştırmak ise konuşmayı bitirir. Konuşma bittiğinde de mesele kangrenleşir ve ödenen bedel artar.

“Hain”, “düşman” vb. sıfatları bol kepçe kullanmak, herhangi bir sorunu çözmez. Eğer gaye mevcut bir derde çare bulunması ise, bilhassa sorumlu mevkilerde olanların dillerini sözü kesen yaftalamalardan arındırmaları gerekir.

Yeni Yüzyıl, 23.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/doz-asimi-1769