Ana Sayfa Blog Sayfa 233

Rauf Orbay’ın itibarının iadesi ve tarih tartışmaları

0

Bir toplumun düşeceği en kötü durum, kendi tarihinin yalan olabileceği şüphesiyle yaşamasıdır. Bu şüphelerin kalkması için kim ne derse desin her şeyin ve herkesin tartışılabilmesi gerekiyor. Bu hafta tek parti döneminde haksızlığa uğrayan ve hakkını bu dönemde arayabilen Milli Mücadele kahramanlarından biri olan Rauf Orbay’dan bahsedeceğim…

Rauf Orbay, haksız bir şekilde İzmir Suikasti davasında yargılanmış ve 10 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Bir süre yurt dışında yaşayan Orbay, daha sonra affedilerek yurda dönmüştür. Orbay’ın Atatürk’le görüşme talebi, Recep Peker tarafından engellenmiş ve Atatürk’ün eski arkadaşlarıyla barışma politikası tam başarıya ulaşamamıştır. İsmet İnönü de Cumhurbaşkanı olduktan sonra, Milli Mücadelenin önderlerine yapılan haksızlıkları gidermeye çalışmıştır. Cumhurbaşkanı olarak ilk defa İstanbul’a gelen İsmet İnönü, Rauf Orbay’ı ve kız kardeşini Dolmabahçe sarayında yemeğe davet etmiştir. Rauf Orbay’la yurt dışına çıkışından, yani 15 yıllık bir süreden sonra ilk kez görüşen İnönü, kendisini Ankara’ya davet etmiştir. Ankara’da İnönü’nün beraber çalışma teklifine Orbay kendi ifadesiyle şu karşılığı verir:

İtibarım İade Edilmedikçe Beraber Çalışamayız

“Maalesef bu arzunuzu yerine getirebilmeme imkân yok, Paşam. İstiklâl Mahkemesi’nin hakkımda verdiği tamamen keyfî ve adaletsiz karar tashih edilmedikçe hiçbir iş kabul etmem.”

İnönü, bu konuda Orbay’a katılmakla beraber, genel afla bu sorunun çözüldüğünü söylemişse de, Orbay fikrinde ısrar eder. Birkaç gün sonra, Orbay’ın yazdığına göre kendisinin haberi olmadan Anadolu Ajansı mahreçli şu beyanname yayınlanır:

İnönü: Orbay Suçsuzdur

“Kastamonu mebusu Hüsnü Açıksöz’ün ölümü dolayısıyla boşalan Kastamonu mebusluğuna eski İstanbul mebusu ve eski Başvekil Rauf Orbay’ın Genel başkanlık Divanınca namzetliği kararlaştırılmıştır.

Rauf Orbay hakkındaki evvelce İzmir İstiklâl Mahkemesi tarafından verilmiş olan mahkûmiyet kararının ref’i için vâki müracaatı üzerine yapılmış olan hukukî tetkikte araya girmiş olan Umumî af kanunları, isnat olunan fiili bertaraf ettiği gibi, muhakeme iadesini de gayrı mümkün kılmış ve esasen muhakemenin iade edilebilseydi beraatinin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu görülmüştür. Sayın ikinci müntehiplere bildirir ve ilân ederim.

22.10.1939

C.H.P. Genel Başkan Vekili

Başvekil

Dr. Refik Saydam”

Rauf Orbay bu beyannameyi bir “oldubitti” olarak nitelendirirken, Faik Barutçu’ya göre”…İstiklâl mahkemesinin kararlarına karşı bir darbe telakki ederek, tenkit edenler…” de vardır Beyannameyi isabetli bir şekilde değerlendiren Cemil Koçak kararın tamamen siyasî mahiyette olduğunu ve hukukî bir geçerliliği olamayacağını söylüyor. Koçak 1924 Anayasasına göre, yargı kararlarının kesin olduğuna ve yargı erkinin kararına, kuvvetler ayrımı ilkesi gereği, yasama ve yürütme erklerinin müdahale edemeyeceğine, TBMM’nin bir yargı kararını geçersiz kılamayacağına ancak af çıkarabileceğine işaret ediyor. Koçak bu beyanname ile Rauf Orbay dâhil İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak mahkûm olanların itibarının iade edildiğini ve suçsuz olduklarının kabul edildiğini, bu şekilde İstiklâl Mahkemeleri’nin siyasî mahiyetinin açığa vurulduğunu söylüyor.

Rauf Orbay Cehennem Değirmeni olarak yayınlanan anılarında Başbakan Dr. Refik Saydam’ın imzaladığı bildiriyi şöyle değerlendirecektir:

Ya İdam Edilen Arkadaşlarım

“Beni haksız, insafsız, hukuk yoksunu bir mahkûmiyetle senelerdir dertlendiren aynı iktidârın, ‘mahkeme iâde edebilseydi, beraatinin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu’ ikrârı, benim neslimi ve gelecek nesilleri elbette ürper[t]erek düşündürecekti: Peki… İdam edilmiş mâsumların yaşama hakkını geri getirmek mümkün mü idi? Onların darağacındaki cesetleri üzerine yapıştırılan ihânet-cinâyet yaftasının, evlât-ahfâdının taşıyacakları elem ve ızdırap ne olacaktı? Böylesine komplonun zaman aşımı olabileceğini kabul etmek hangi âdil vicdânın tasdik edeceği lâubâlilikti?”

Cumhurbaşkanı İnönü ise Rauf Orbay’ın mebusluğu meselesini bu şekilde çözüme bağlamaktan dolayı çok memnundur. İnönü bu şekilde “nifaksız beraberlik” temin ettiğini düşünmektedir. Orbay daha sonra, askeri mahkemeye başvurarak yeniden yargılanma hakkını kazanarak beraat edecektir. Bu beraatın İnönü döneminde ve askeri mahkemede gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Bu itibarla Atatürk döneminde olup biten her şeyi meşru görmek ve tartışılmasını engellemek doğru değildir. Türkiye, daha Milli Şef döneminde aştığı bu problemi bugün tekrar tartışırken zorlanıyorsa, demokrasi bahsinde ne kadar ilerlediği ne yazık ki çok tartışılır.

Orbay’a Yönelik Irkçılık

Rauf Orbay Birinci dünya Savaşının ve Milli Mücadelenin en mühim kahramanlarından biridir. Buna rağmen birçok haksızlığa uğrayan Orbay’a yapılan bir büyük ayıp da, Çerkes kökenli olmasının nahoş bir şekilde kullanılmasıdır. Bu durum, sadece Orbay’ı değil, milletimizin asli unsurlarından bir olan Çerkes vatandaşlarımızı da rahatsız eden ırkçılardan kaynaklanmaktadır. Faik Barutçu bu ırkçı ithamı şöyle anlatıyor: ” Londra sefirimiz Rauf Orbay izinli olarak Ankara’dadır. Parti Umumi İdare heyeti Berlin sefirimiz Saffet Arıkan’ın verdiği misal üzerine Rauf Beyden de İngiltere hakkında bilgi edinmek isteğinde bulundu. Genel Sekreter kendisiyle görüştü. Fakat Rauf Bey bir türlü gelmemiş. Hariciyenin müsaadesi olmadan konuşamazmış, haklı. Belki Saffet Arıkan bu inceliği belleyememişti. Alaattin Tiritoğlu fazla ileri gitti:

– Bu, dedi, birinin Türk diğerinin Çerkez olmasının farkıdır!” s. 666.

Tiritoğlu’nun ırkçı yorumu, dönemin hükümeti ve CHP içindeki ırkçı eğilimi yansıtmaktadır, ama dönemi tamamen yansıtmamaktadır. Mesela Barutçu hadisenin makul bir açıklamasını yapabilmektedir: “Bence daha doğrusu şudur: Saffet Arıkan partinin eski umumi kâtibidir. Partili parti adamıdır. Parti Umumi İdare Heyetinin hükümetin siyasi organizmasındaki mevkiini bilir. Rauf Orbay ise Halk Partisinin mebusu olmakla beraber Halk Partisine avdet etmiş değildir. O bir hükümet adamıdır. Parti yüksek idaresinin siyasi mevkiini kabul etmez. Gelmemesi, konuşmak istememesi bundandır. Yoksa Türklük Çerkezlik farkı ve davası değildir, zihniyet farkı ve davasıdır.”(Siyasi Hatıralarım, s. 666.)

Yeni Yüzyıl, 27.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/rauf-orbayin-itibarinin-iadesi-ve-tarih-tartismalari-1803

PKK’nın stratejisi iflas ederken

PKK, Suriye ve Orta Doğu’daki paylaşım savaşının kendisi için yarattığını düşündüğü fırsatları kullanmak uğruna Çözüm Sürecini gönülsüz de olsa sürdürmek yerine, Türkiye ile silahlı çatışma ve savaşı içeren yeni bir strateji belirlemişti.

Bu strateji, belli ilçeleri işgal ederek Türkiye’de kantonlar kurmaya çalışmak, bölge halkını savaşın içine çekmek ve savaşın tarafı haline getirmek, Hükümet ile halkı karşı karşıya getirerek kitlesel sivil ölümler yaratmak ve Batı kamuoylarına “zaten IŞIDcı olan” AK Parti’nin bölgede Kürt katliamı yaptığı propagandasını servis etmek olmak üzere dört ayak üzerine oturtulmuştu.

Lakin, PKK’nın stratejisi hem askerî hem sosyolojik hem de siyasî olarak iflas etti. PKK savaşı şehirlere taşıyan yeni stratejisinde askerî bakımdan yenildi. İşgal etmeye çalıştığı bölgelerde ağır bir yenilgi aldı ve geri çekildi. Ayrıca çok sayıda militanını, silahını ve malzemesini kaybetti.

Bölge halkı PKK ve HDP’nin destek ve ayaklanma çağrılarını defalarca ve çok açık şekilde reddetti ve destek vermedi. Hükümet bölgede sivil halk ile silahlı gruplar arasındaki ayrımı iyi yaptı ve PKK’nın umduğu ve gayret ettiği ölçüde sivil ölümler gerçekleşmedi. Hükümet ile bölge halkı karşı karşıya gelmedi. PKK bu girişimiyle Kürtlerin desteğini ve sempatisini önemli ölçüde kaybederek sosyolojik olarak da kaybetti.

Son olarak, PKK bu stratejisiyle HDP’nin elde ettiği yüksek siyasî gücü eriterek ve HDP’yi Örgütün Pravda’sına dönüştürerek siyaseten de kaybetti.

PKK’nın stratejisinin en başarılı kısmının propaganda olduğunun not edilmesi gerekir. Bu yüzden kaybetmediği veya daha az kayıp yaşadığı tek alan var o da propaganda. Bazı ulusal ve uluslararası sosyalist veya seküler çevrelerde hâkim olan “romantik devrimci iyi örgüt imajı” her şeye rağmen yerini koruyor. Bu başarıda PKK’ya duyulan ideolojik yakınlığın yarattığı çifte standart ile Erdoğan düşmanlığının payı olduğunu söyleyebiliriz. En son Ankara’da arka arkaya yaptığı canlı bomba eylemleri bile bu kesimlerin gözünde PKK’nın iyi imajını değiştirmeye yetmedi. Daha fazla kayıp olmasına rağmen PKK tarafından yapıldığı için Ankara patlaması unutuldu, IŞID tarafından yapıldığı için İstanbul patlaması öne çıkarıldı.

PKK’nın stratejisi niye iflas etti? En önemli etken, böyle bir stratejinin AK Parti’nin Devletin eski Kürt politikasında paradigmatik bir değişiklik yapmış olduğu ve Kürtlerin hakları konusunda atılmış olan çok sayıdaki olumlu gelişmenin yaşandığı bir iklimde işletilmeye çalışılmasıdır.

Kürtler ekonomik, hukukî ve siyasî olarak koşullarının çok daha iyi olduğu bir dönemde böyle bir girişimin anlamsızlığını ve kendilerine vereceği geri döndürülemez zararı gördüler ve kararlı bir şekilde bu çılgınlığa karşı çıktılar. Hükümet de geçmişten gelen dersleri iyi değerlendirerek halk ve militanlar arasında ayrım yapan ve yeni Kürt paradigmasından geri dönüş yapmayan bir politika izledi. PKK’nın bu yenilgisinin sonuçları neler olabilir peki? Öyle çok bağımlı ve bağımsız aktör ve değişken var ki, bu kaotik iklimde iyi bir tahmin yürütmek gerçekten çok zor.

Yine de, sanırım en önemli sonuçları siyasî arenada göreceğiz. HDP hem Türkiye kamuoyu ve siyasî aktörlerinin hem de kendisine oy vermiş Kürt seçmenlerin gözünde ciddi bir itibar ve meşruiyet kaybı yaşadı. Kürt siyasetinde PKK destekli olmayan siyasî hareket ve örgütlenmelerin güçleneceği ve daha fazla öne çıkacağı bir dönem açılabilir.

Demokratik siyaseti referans alacak olan bu hareketlerin başarısı öncelikli olarak bölgede PKK’nın silah tehdidinin geriletilmesine ve insanların güvenliğinin sağlanmasına bağlı görünüyor

Yeni Yüzyıl, 28.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/pkknin-stratejisi-iflas-ederken-1813

Kiminle müzakere edecekler?

“KORKMAYIN la. Halkız biz” diyor Demirtaş Nevruz mesajında. Kalabalık bir insan grubu var fotoğrafta. Ama meydanın tamamını gösteren bir fotoğraf değil. Daha çok “kalabalık gösteren” bir fotoğraf.

Çünkü meydanın tamamının dolu olduğu, 1 milyonluk kitleyle kutlanan önceki Nevruz yok ve o da bunun farkında. Meydan eski meydan değil.

Değersiz Yalnızlık

Nasıl oldu da, daha birkaç yıl önce Türkiye’nin ana muhalefet partisi olma potansiyelinden söz edilen bir parti, akıl dışı bir hendek savaşını meşrulaştırmaya çalışan marjinal bir parti düzeyine düştü? Ne için kazılmıştı hendekler? Özerklik, demokratik özerklik, öz yönetim veya -“halkımız”ın bilgisi dışında- son verilen ismi artık her ne ise, onun için değil mi? Daha önce de bu köşede dile getirmeye çalışmıştım. Amaç sahiden bu ise, HDP’nin oyu, bu talebi de içeren bir anayasa değişikliğine AK Parti’yi ikna etmek için kilit konumundaydı.

Diğer ilkeleri bakımından da çözüme elverişli, anadilde eğitime açık, vatandaşlığı etnik kimlikle tanımlamayan bir anayasa önerisiydi AK Parti’ninki ve bu yoldan gidilebilirdi. En azından denenebilirdi. Ama bu olmadı.

PKK tekrar silaha sarıldığında ve çatışmaları şehirlerin içine taşıdığında, HDP’nin onca sözünü ettiği radikal demokratik duruş sergilemesi için tarih bir fırsat doğmuştu. Hendekler kazıldığında, ardına silahlar yığıldığında çok can gideceği ayan beyan belli olduğunda, “yeni yaşam çağrısı”nı yapmasının, özerklik için kan dökmeye karşı olduğunu söylemesinin, asıl o gün hendeklere yürüyüp “durun” demesinin tam sırasıydı.

Ama bunu da yapmadı. Tersine, halkı sokağa, hendek savaşına sahip çıkmaya davet eden çağrılar yaptı. Halk ilgi göstermeyince, her seferinde birbirinden farklı eylem tarzlarıyla çağrısını yeniledi.

Ama evi barkı yıkılan olan, gelişme yolundaki şehirleri tahrip edilen ve kendi ülkesinde mülteci durumuna düşen Kürt halkı, anlayana muazzam bir sitemle, onları hendekleriyle başbaşa bıraktı. “Serhildan” çağrıları da karşılık bulmadı.

2013’ten beri her seferinde “Tarihi 21 Mart” günleri yaşadıktan ve heyecanla meydanda mektuplardan okunacak kelimelere kilitlenen kitleler, bu kez doldurmadılar ekrana silah görüntüsünün yansıdığı alanı.

O günden bugüne savaş kararı verenlerin de çatışmaları şehirlere taşıyanların da onu meşrulaştıranların da evlerini terk ettirdikleri insanlara söyleyecek sözleri, verecekleri mesaj yoktu çünkü. Cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasındaki göz doldurucu performansının yerini Demiralvari demagojiye bırakan Demirtaş’ın da öyle.

“Ver başkanlığı al özerkliği diyenler kusura bakmasın, biz demokrasi için mücadele ediyoruz. Sadece Kürde demokrasi olamaz” diyordu HDP eş başkanı. Bir saniye, şimdi o hendekler “demokratik özerklik” veya “öz yönetim” için değil demokrasi için miydi? O hendekler, silahlı çatışmalar, ölümler demokrasi adına mıydı?

Çözüm İçin Hazırlarmış!

“Bizler bütün arkadaşlarımız ile birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi için inisiyatif almaya hazırız” diyor üstüne bir de. Çözüm masasına, ama kiminle? “AKP IŞİD’in siyasi uzantısıdır” dediğine göre, kiminle oturmayı düşünüyor çözüm masasına? Halkın yarısının oyunu alan, ülkenin meşru hükümetini IŞİD temsilcisi diye dışlamışken kiminle? CHP ve MHP ile mi? MHP kaale alıp görüştü diyelim, o müzakerenin karakolda biteceği anlamak için alim olmak gerekmiyor.

Ya “CHP ve diğer demokrasi güçleri” diye onurlandırdıkları karşılıksız aşkları CHP? Hani son olarak Ak Parti hakkında Öcalan ile görüştüğü için “terör örgütüne yardım ve yataklık”tan suç duyurusunda bulunan parti. Onunla mı? Eminim çok doyumsuz müzakereler yaparlar. AKP ile özerklik verse dahi yapmayacağı, diğer partilerle ise yapamayacağı bir şeyden söz ediyor.

Ama müzakere istemiyoruz diyemeden. Bütün bu asap bozucu kelime oyunlarının teselli edici tarafı, bu akıl dışı, vicdan dışı, şehirleri harabeye çeviren savaşın özerklik için falan olmadığını ifşa etmiş olması. Tarihi bir çözümün kıyısına kadar gelmişken insanın içi acıyor.

Yeni Yüzyıl, 28.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kiminle-muzakere-edecekler-1810

Çocukları korumak

Ensar Vakfı’nda geçici süreyle gönüllü görev yapmış birinin çocukları cinsel olarak istismar ettiğinin ortaya çıkması toplumun çoğu zaman omerta sessizliğiyle boğulan veya olduğundan çok daha küçük boyutlarda algılanan vahim bir problemini yüzümüze çarptı. Maalesef her ülkede olduğu gibi bu ülkede de bir çocukların cinsel istismarı sorunu var. Müslüman, “çağdaş”, şanlı bir tarihe sahip olmak vs. bu sorunun boy göstermesini engellemiyor.

Çocuklar en çok korunması gereken insanlar. Hem akil baliğ olmadıkları için yaptıkları şeylerin ve maruz bırakıldıkları muamelelerin ne anlama geldiğini idrak edemiyorlar hem de isteseler bile kendilerini cinsel istismara karşı koruma gücünden mahrumlar. Bu yüzden, iyi toplum çocuklarına sahip çıkan ve onların başına gelen kötülükleri asgariye indirmek için azamî gayreti sarf eden toplumdur.

Miniklerin himayesi sadece çocukların korunması değil aynı zamanda toplumun geleceğinin teminat altına alınması açısından da önemli. Çocukların ülkenin ve toplumun geleceği olduğu yolundaki sözler asla abartılı olamaz. Her aile çocuğuna elinden gelenin en iyisini sağlamaya çalışırken toplumun beka ve gelişme mücadelesine de katkıda bulunur.

İnsanlar melek de değil şeytan da. Hem melekçe hem de maalesef şeytanca davranışlar içine girme potansiyeline sahip. Ne yazık ki melek sanılan insanlar şeytana dönüşebildiği gibi insanların alnında onları ilk görüşte ne olduklarını anlamamızı sağlayacak işaretler de yer almıyor.

Kötülüklerin farkına vardığımız zamansa iş işten geçmiş olabiliyor. Çocuklar büyük zarar görüyor ve tek yaptığımız buna sebep olanları cezalandırmak oluyor. Ancak, hiçbir cezalandırma çocuklarda yaratılan manevî, ruhî tahribatı telafi edemiyor.

Önemli bir mesele bu hassas konuların siyasete alet edilmemesi. Maalesef son vakada bu bakımdan başarılı bir sınav verilemedi. Seküler kesimde yer alan bazıları bu hadiseyi tüm dindarları ve dindarların toplandığı kuruluşları topluca suçlu ilân etmek için kullanmak istedi. Bu çerçevede çok ayıp şeyler yapıldı, yazıldı ve söylendi. Bazıları bunun için ısrarlı bir kampanya yürüttü. Böylece istismar edilmiş çocukları kendi siyasî iyilikleri için araçsallaştırdı.

Bu vahim davranışın dinle ve ideolojiyle değil daha ziyade insan tabiatıyla ilişkisi var. Dolayısıyla, şu veya bu dine, ideolojiye, toplum kesimine mensup insanlar bu yanlışı işleyebilir. Bu tür vakaların kayıtları incelense, toplumun her alanında, her tabakasında vuku bulmuş acı olaylarla karşılaşılır. Zamanla unutulmaları onların hiç olmadığını göstermez. Bu yüzden bir çocuk istismarı olduğu zaman toptancı davranıp koca kitleleri karalamak ve mahkûm etmek yerine suçun bireyselliği ilkesine göre hareket etmek, yazmak, konuşmak daha uygun.

Diğer taraftan, vakalardan toplumun haberdar olmasının önünü kesmek doğru olmaz. Bu yüzden, yayın yasakları koymada çekingen davranmakta ve ille de konulacaksa yasağı sınırlı tutmakta fayda var. Elbette yayınlarda çocukların isimleri ve fotoğrafları teşhir edilememeli. Onların mahremiyetlerinin korunması, psikolojilerinin bozulmaması her şeyden daha önemli ve değerli.

Ancak, toplumun olaylardan genel hatlarıyla haberdar olması anne babaların, sivil toplum unsularının ve kamu otoritelerinin her daim uyanık ve dikkatli olması için de gerekli. Ayrıca, bu çağda yayın yasaklarının çok işe yaramadığı da unutulmamalı. Klasik medya yayın yapmasa bile insanlar sosyal medya üzerinden haber yayabilir. Sosyal medyada kötü niyetliler çoğu zaman yalan yanlış, manipüle edilmiş haberler ve dedikodular yayıyor, dezenformasyon faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışıyor.

Klasik medyanın engellenmesi bu tezviratı engellemeyi ve dengelemeyi de zorlaştırır.

Çocuklara zarar vermek hiçbir şekilde mazur görülemez. Onları cinsel olarak istismar edenlerin en ağır şekilde cezalandırılması gerekir.

Yeni Yüzyıl, 28.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/cocuklari-korumak-1811

Darbe kapısını kapatmak

Ali Değirmenci, kısa bir süre önce Illinois Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Akarca ile önemli bir söyleşi yaptı. (Karar, 14.03.2016) Akarca’nın ekonomik veriler üzerinden bir modelleme geliştirmiş. Bununla partiler arasındaki stratejik oy geçişlerini, seçmenlerin eğilimlerini ve seçim sonuçlarını öngörmeye çalışıyor.

Söyleşide parti/seçmen ilişkisine ve seçmenlerin tercihlerine dair mühim tespitler bulunuyor. İlgilenenlere röportajı okumalarını öneririm. Ben bu yazıda Akarca’nın darbelere dair analizini aktarmakla yetineceğim. Üç noktaya dikkat çekiyor Akarca:

Muhafazakârlara Darbe

1. Darbeler hep muhafazakâr partilere karşı yapıldı. Müesses nizam, iktidarları rejimin modernleşme çabaları önünde bir tehdit olarak gördü. Ya darbeyle düşürdü, ya da yargıyla kapattı. 28 Şubat hariç tüm darbelerde tek parti iktidarı vardı. 28 Şubat’ta iki parti hükümetteydi ama her ikisi de muhafazakârdı. Darbeleri koalisyonlar takip ediyor. Ancak her seferinde muhafazakârlar tek bir parti çatısı altında toplanıp iktidara yürüyorlar, bu da yeni bir darbeyi doğuruyor.

2. Darbeler büyük bir ekonomik tahribata neden oldu. Akarca’ya göre darbeler yapılmasaydı Türkiye’de ya koalisyonlar olmazdı veya çok nadir olurdu. Son 65 yılın 24’ü koalisyonlar ve azınlık hükümetleriyle, 5’i de askeri yönetimle geçti. Tek parti iktidarları ile karşılaştırıldığında tablo şöyle: Milli gelir, koalisyonlarda 1.5, askeri yönetimlerde ise 2.2 puan daha yavaş büyüdü. Enflasyon koalisyonlarda 26.4, askeri yönetimlerde ise 7.8 daha yüksek oldu. “Şayet tüm yıllarda tek parti hükümetleri altındaki gibi büyüseydik şimdi kişi başına düşen gelirimiz % 56 daha yüksek olacaktı.”

3. Darbeler, demokratik siyasetin değerini düşürdü. Akarca, darbelerin siyasete olan negatif etkilerini iki başlık altında topluyor: Biri, “rekabeti önemli ölçüde sandalye kazanmak yerine orduyu etkilemeye kaydırmasıdır.” Diğeri ise “demokratik yollardan iktidar olma şansı olmayan marjinal grupları, orduya ve yargıya sızarak güç kazanmaya teşvik etmesidir.”

Türkiye’de siyaset karşıtı ve siyasetçilerin itibarsızlaştırmaya dönük yaygın ve etkili bir söyleme bu açıdan bakmakta fayda var. Aslında siyaset çok güç bir iş. Siyasetle iktidar olmak isteyen çetin bir mücadeleyi göze almak durumunda. Halka gidecek, menfaatleri ve düşünceleri farklı kesimleri uzlaştıracak, halkın isteklerini görecek, eleştirilerini alacak, ihtiyaçlarını karşılayacak, desteklerini kazanıp iktidara öyle yürüyecek. Kolay değil bu.

Oysa darbeyle yönetime el koymak daha kısa ve daha rahat. Burada demokratik siyasetin zahmetleri söz konusu olmaz. Milyonlarca seçmenin ayağına gidilmez. Eleştiri kabul edilmez. Taleplere yüz verilmez. Sadece askeri ve silahı elinde bulunduranların ikna edilmesi yeterli olur.

Darbe Kültürü

Türkiye’de 27 Mayıs’tan beri kökleşen bir darbe kültürü var. Darbe kültürü, özünde,  iktidara gelmek için halka ihtiyaç duyulmamasını ve halkın iradesinin gasp edilmesini ifade eder. Bilhassa muhalefetin demokratik bir yarışın neticesinde iktidar olma ümidinin olmadığı dönemlerde darbe kültürü hortlar. Muhalefet, halk desteğini arkasına alma beklentisini tamamen yitirdiğinde darbeye meyyal olur. Ancak bu yolla kazanabileceğini düşünür ve halkın takdiriyle gelemediği iktidar koltuğuna bir darbeyle tutunacağını hesap eder.

Her darbe bazı gruplara ve kişilere birtakım kazançlar sağlar. Ama her darbede kaybeden toplum olur. Burada darbelerin topluma ekonomik ve siyasi olarak çıkardığı faturalara değinildi. İnsani ve sosyal maliyetleri de anımsandığında darbelerin topluma nasıl bir cehennem yaşattığı daha iyi anlaşılır.

Elbette hafıza-i beşer nisyan ile malul. Darbelerin yarattığı zarar-ziyanlar da zamanla unutuluyor doğal olarak. Lakin darbe kapısının tamamen kapatmak için, her darbenin topluma karşı yapıldığını ve sonunda enkaz altında kalanın toplum olduğunu daima akılda tutmak gerekir.

Yeni Yüzyıl, 26.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/darbe-kapisini-kapatmak-1799

Bülent Arı’ya ahlâksız linç

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi rektör yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı katıldığı bir televizyon programında şöyle dedi: “Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor. Ülkeyi ayakta tutacak olan cahil halktır. Olayları en rahat okuyanlar okumamış ilkokul mezunları. Üniversite ve sonrası çok vahim, çünkü zihinleri bulanık.”

Vay, sen misin bunu diyen! Arı hemen bir linç kampanyasıyla karşılaştı. Neyi kastettiği sorgulanmaksızın cahilliği savunan bir hoca gibi lanse edildi ve yerden yere çalındı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da topa girdi ve bozuk ağzını açarak, hem de partisinin grup toplantısında, “Bunu diyen bir profesör. Hani geri zekâlı desem onun da bir düzeyi var” dedi.

Linç kampanyasına direnemeyen ve muhtemelen mesai arkadaşları tarafından da yalnız bırakılan Arı şu açıklamayı yaptı: “Pazartesi günü katıldığım bir televizyon programında dile getirdiğim hususlarla ilgili olarak meselenin çok farklı mecralara çekilmesi dolayısıyla aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Programda sunucuyla mülakat yapılan konu, artan terör olaylarının toplumdaki yansımaları ve korku ortamının nasıl değerlendirildiğidir. Bu noktada kast edilen, toplumun değerlerinden uzaklaşmış ve yabancılaşmış marjinal zümrenin olaylara bakışıdır. Sözlerimin sosyal medyada sorunun genel çerçevesinden kopartılarak yanlış anlaşılmaya mahal verildiğini ve bu eksik bilgi üzerinden tartışmaların sürdürüldüğünü üzülerek müşahede etmekteyim. Söz konusu televizyon programında ifade etmek istediğim; halkımızın olayları değerlendirirken gösterdiği derin ferasetidir. Tarih boyunca bizi ayakta tutan bu en önemli etken programda özellikle vurgulanmış ve korkuya mahal olmadığı ifade edilmiştir. Anadolu insanının âlim olmayanlarının da arif olduğu ve irfanının cehaletle özdeşleştirilemeyeceği programın tamamının seyredilmesi halinde açıkça anlaşılacaktır. Benim bizzat bir ilim adamı olarak, tahrif edilerek aktarıldığı şekliyle ‘cahilliğin’ kıymetli olduğunu söylemem ve cehaleti methetmem mümkün değildir. Medya ve sosyal medyada çıkan haberlerin, ilme ve bilgiye son derece önem veren ve bu misyonu şiar edinmiş mensubu bulunduğum üniversiteme zarar vermemesi için, rektör yardımcılığı görevimden istifa ediyorum.”

Arı ilk seferinde meramını iyi ifade edememiş olabilir. Görüşleri popüler görüşlere aykırı da olabilir. Ancak, bunları söylemek ifade özgürlüğüne girer. Bu vaka da gösteriyor ki ifade özgürlüğüne yönelik engeller sadece devletten kaynaklanmaz. Toplum kesimleri de yerine göre ifade özgürlüğü cellatlığına soyunabilir. Arı’ya karşı yapılan tam anlamıyla bu.

İşte ben de söylüyorum, hadi beni de linç edin! Arı ile tamamen aynı fikirdeyim. Tahsil seviyesi yükseldikçe tahammülsüzlüğün, totaliter kafalılığın artığını görüyoruz. Bu sadece Türkiye ‘de karşımıza çıkan bir olgu değil. Başka yerlerde de zuhur ediyor. Bazı bilim insanları bunun sebeplerini araştırmaya çalışıyor. Başka yazılarda bu sebepleri ele almak istiyorum.  Ancak, iddiamı ispatlamanın çok kolay olduğu kanaatindeyim. Örneğim üniversitelerin felsefe bölümleri.İnsanların felsefe çalıştıkça daha açık kafalı ve daha hoşgörülü olmasını bekleriz. Oysa Türkiye’de karşımıza tersi çıkıyor. Meslektaşlarımı töhmet altında bırakmak istemem, bu yüzden böyle olmayanları tenzih ederim, ama Türkiye üniversitelerinin en bağnaz bölümleri felsefe bölümleridir. En hoşgörüsüz ve totaliter kafalı hocalar da oralarda bulunur.

Arı’nın söylediği de bu. Tahsil seviyesi yükseldikçe kendi aciz aklına dayanarak topluma şekil biçmeye kalkışma küstahlığı ortaya çıkıyor. Oysa o kadar çok tahsil görmeyen insanlar sınırlarını daha iyi biliyor ve topluma şekil vermeye kalkmıyor. Bu yüzden, Türkiye’de özgürlüklerin ve demokrasinin garantisi üniversiteler veya üniversite tahsili almış, doktora yapmış, akademik unvan kazanmış olanlar değil, sıradan, kendi işiyle gücüyle meşgul insanlar. İddia ediyorum, Türkiye’de ‘iyi’ diye bilinen üniversitelerde sadece profesörlerin katılacağı seçimler yaparak siyasî sistemimizi belirlesek ortaya totaliterizm çıkar.

Biraz tahammüllü olmayı öğrenin, biraz tevazu sahibi olun.

Yeni Yüzyıl, 26.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/bulent-ariya-ahlksiz-linc-1798

Türkiye’de eğitim meselesine işlevsel açıdan bir bakış – Nafız Tok

Milli eğitim sisteminin üç temel işlevi olduğu söylenebilir. Bu işlevlerden birincisi ‘iyi insan’ yetiştirmektir. İyi insan yetiştirmek; vicdan, adalet duygusu, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygı duyma, hoşgörü, karar ve seçimlerinin sonuçlarına ilişkin sorumlulukları üstlenme gibi değer lerin kazandırılmasını içerir.

DOÇ. DR. Nafız Tok
Niğde Üniversitesi/Siyaset Bilimi n_tok@hotmail.com

TÜRKIYE’de Milli eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması şart. Zira şu anda milli eğitim Sistemi yerine getirmesi gereken hiçbir işlevi tam olarak yerine getiremiyor. Milli eğitim sisteminin üç temel işlevi olduğu söylenebilir. Bu işlevlerden birincisi “iyi insan” yetiştirmektir. İyi insan yetiştirmek; vicdan, adalet duygusu, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygı duyma, hoşgörü, karar ve seçimlerinin sonuçlarına ilişkin sorumlulukları üstlenme gibi değer ve erdemlerin bireylere kazandırılmasını içerir. Eğitim sisteminin ikinci işlevi “iyi yurttaş” yetiştirmektir ki, bu da kamusal meselelerle ilgilenme, yönetime katılma konusunda sorumluluk alma, diğer yurttaşlarla dayanışma ve işbirliği içinde olma, kamusal meselelerle ilgili konularda kamu yararını kendi kişisel çıkarlarının üstünde tutma gibi değer ve erdemlerin bireylere kazandırılmasını içerir.

Milli eğitim sisteminin üçüncü işlevi ise bireylere “mesleki donanıma” sahip olmaları için gerekli nitelikleri kazandırmaktır. Bu işlev giderek küresele eklemlenmiş olan ülke ekonomisi içerisinde faaliyette bulunup üretime katkı yapacak bireylerin yetiştirilmesini içerir. Türkiye’nin milli eğitim sistemi bu üç işlev açısından değerlendirildiğinde bireylere mesleki donanım için gerekli nitelikleri kazandırma işlevinin; 1980’lerden itibaren adım adım dershanelere devredildiğini görüyoruz. Bireylere asıl mesleki donanımın kazandırılacağı yerler olan üniversitelere giriş sınavlarının merkezi test sınavlarından oluşması (zaman zaman kamuoyuna yansıyan bu tür sınavlardaki şaibe ve usulsüzlük iddialarını bir kenara bırakırsak eğer), belki belli bir ölçüde objektifliği sağlamaktadır ancak bunun ağır bir bedeli olmaktadır: yazılı ve sözlü olarak kendisini ifade edemeyen, ufku beş şıkla sınırlı, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi kullanmayı bilmeyen, yaratıcılığı körelmiş bir nesil.

Dershaneler ön plana çıktı

Mesleki donanıma hazırlama için gerekli niteliklerin kazandırılması işlevinin dershanelere bırakılması, milli eğitim sistemi bünyesindeki devlet okullarını zaman içerisinde ikincil kılmış, dershaneleri ön-plana çıkarmıştır. Giderek geri planda kalan devlet okulları, diğer iki işlevi de—iyi insan ve iyi yurttaş yetiştirme—yeterince yerine getiremez hale gelmiştir. Oysa, iyi insan yetiştirme işlevi toplumu, iyi yurttaş yetiştirme işlevi ise devleti ayakta tutma açısından elzemdir. Birey-yurttaşlar insan olmanın ve yurttaş olmanın değer ve erdemlerini kazanamazlarsa, adalet duygusundan yoksun, hoşgörüsüz, vicdan hissi taşımayan, kamu yararını düşünmeyen, dayanışma ve işbirliği hissi olmayan bencil bireyler yetişir. Bu koşullarda eğitimde şekil esasın, bürokrasi eğitimin yerini alır. Mesleki başarı ve daha iyi sosyo-ekonomik statü için her yolu mubah gören; ahlaki olmayan araçlarla dahi “sonuca” gitmeyi “başarı” sayan, (başarı için çaba harcanan) sürece değil sonuca odaklı bireyler yetişir.

Sonuçta da toplumsal bağlar çözülür, siyasal kültür aşınır ve devlete aidiyet hissi zayıflar. Türkiye’de 1980’li yıllardan başlayarak dershane sektörünün gelişmesine paralel olarak son döneme kadar tam da yukarıda anlatılan süreç yaşanmıştır. Son dönemde dershanelerin kaldırılması; zaman içinde yitirmiş olduğu işlevlerini milli eğitim sistemine yeniden kazandırma bakımından önemli bir fırsat olarak görülebilir. Ancak bu fırsatın iyi kullanılabilmesi için her şeyden önce milli eğitim sisteminin temel işlevlerini layıkıyla yerine getirecek şekilde acilen yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Yeni Yüzyıl, 17.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/haber/yorum/turkiyede-egitim-meselesine-islevsel-acidan-bir-bakis-22038

Akademik Dünya ve Kadın Akademisyenler – Hatice Vergelen

Ülkemizdeki akademisyenlerin yaklaşık %41’ini kadınlar oluşturuyor. Kadın öğretim elemanlarının tüm öğretim elemanlarının içindeki payı çevre üniversitelerinden merkez üniversitelere gidildikçe artıyor.

HATİCE VERGELEN /ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ GAZİ ÜNIVERSİTESİ

TÜRK modernleşmesinin önemli iddialarından biri, kadınların kamusal alanda daha fazla görünür kılınacağına ilişkindi. Nilüfer Göle’ye göre, Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi, kadınların kamusal hayatta görünürlük kazanmalarını medeniyet değişiminin bir simgesi saymaktaydı. Bu doğrultuda siyasal alanda başlayan kazanımlar, modernleşme süreci içerisinde, eğitim ve çalışma hayatı alanlarındaki eklemlemelerle devam etmiştir. Kadınlara yükseköğrenim yapma olanağı ilk kez Meşrutiyet döneminde sağlanmış, bu tarihten günümüze kadar devam eden süreçte, kadınların akademik ortamda etkinlikleri artmış, öğrenci sayısında olduğu gibi öğretim üyesi sayısında da hızlı bir artış yaşanmıştır. Ülkemizdeki akademisyenlerin yaklaşık %41’ini kadınlar oluşturmaktadır. Kadın öğretim elemanlarının tüm öğretim elemanlarının içindeki payı çevre üniversitelerinden merkez üniversitelere gidildikçe artmaktadır.

Bu oran ile Türkiye, Amerika ve Kanada’dan sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Gerek belirtilen hakların kazanımı ve kadın akademisyenlerin istihdam durumu, gerekse çıkarılan yasalar kadınların, erkek meslektaşlarıyla eşit çalışma imkanlarına sahip olduğu izlenimini vermektedir. Bu durum teorik olarak geçerliliğini korumakla birlikte, uygulamada maalesef aynı durum geçerli değildir. Belirli bir mesai kavramının olmayışı, ortaya konulması gereken bilimsel çalışmaların gerekliliği, ev yaşamında da önemli sorumluluklar üstlenen kadın akademisyenler için, önemli sorunlara yol açmaktadır. Konuya ilişkin diğer bir sıkıntı da kadın akademisyenlerin akademik yükselme ve idari görevlere atanma durumlarından kaynaklanmaktadır.

Kadınların akademisyen olarak üniversitelerde çalışmalarında olumlu artış sağlanırken aynı durum akademik yükselmelerde ve idari yöneticilikte görev alma durumlarında görülmemektedir. Konuyla ilgili Başbakanlık Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından 2010’da yayınlanan, “Türkiye’de Kadının Durumu” raporuna göre, Türkiye’de akademik personel oranlarında “Prof. , “Doç.”, “Yrd. Doç.”, öğretim görevlisi ve okutman kadroları içinde kadın oranının (%39), birçok ülkeden yüksek olduğu görülmektedir. Rapor, kadınların profesör kadroları içerisindeki oranının %28, doçent kadroları içerisindeki oranının %32 ve öğretim görevlisi kadroları içerisindeki oranının %39 olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan, kadın akademisyenlerin rektörlük konumunda %5 ve dekanlık konumunda %16 gibi oranlarda yer aldıkları görülmektedir. Üniversitelerde, kadın akademisyen oranı %40’lar düzeyinde iken, dekanlık, rektörlük gibi idari görevlerde %10’luk bir katılımla görev yapmaları yine Prof. Doç. gibi unvanlara sahip olmada, %40’ın altına düşmelerinde, akademik çalışma ortamında, süreç içerisinde kadınların aleyhine gelişen birtakım durumlara işaret etmektedir. Bu durumun sebepleri arasında birçok faktör gösterilebilir.

İş hayatındaki rekabet tarzı, yeni sorumlulukların ev-içi görevleri aksatabileceğine ilişkin düşünceler, evi ile işi arasında sıkışan kadınları bir de idari görev almaktan uzak tutmaktadır. Bu durum görünürde tercih gibi dursa da çoğu zaman zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bahsedilen durumlar, Türkiye’nin yükseköğretim kültüründeki sorunlara işaret etmektedir. Söylem olarak, bilim ahlakı, etik ve evrensel değerler, eşitlik, insan hakları vb. kavramların sıkça dile getirildiği akademik dünyada, belirtilen durumların olağan karşılanması ve benzeri uygulamalar ciddi bir çelişki oluşturmaktadır.

Yeni Yüzyıl, 10.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/haber/yorum/akademik-dunya-ve-kadin-akademisyenler-20827

Liberal tavır bir tercih değil, dini bir ödev (mi)dir? – Hayrettin Özler

Seküler anlamda liberal olmak, insan ve akıl merkezli bir düşünceyi gerekli kılabilir. Dindar insan ise bu şekilde Tanrı’yı dışlayıcı ve seküler bir hümanizme inanmaz. İnsanı ve aklı değil Tanrı’yı merkeze alır…

DOÇ. DR. HAYRETTİN ÖZLER
Dumlupınar Üniversitesi Siyaset ve Sosyal Bilimler

DİNDARLIK anlamında muhafazakârlık ile liberal düşünmek veya liberal tutum sergilemek arasında ilk bakışta bir çelişki vardır gibi görünür. Dindar insan liberalist değildir elbette. Seküler anlamda liberal olmak insan ve akıl merkezli bir düşünceyi gerekli kılabilir. Dindar insan ise bu şekilde Tanrı’yı dışlayıcı ve seküler bir hümanizme inanmaz. İnsanı ve aklı değil Tanrı’yı merkeze alır. Liberal bir Müslüman olunur ama Müslüman bir liberal olunmaz. Liberal bir Müslüman dinin uhrevi ve dünyevi yönünün bilincindedir. Nihayetinde öldükten sonra yani ahrette belki de dine ve dinsel bir inanç sistemine sahip olmamıza bile gerek olmayabilir. Din dünya içindir ama uhrevidir (ilahidir) aynı zamanda.

Devletin dini sekülerdir

Dindar insanlar dinin bir seçim meselesi olduğunu kabul eder ve Allah’ın inayetine dayanır. Yoksa dünyevi bir kurumun (devletin veya otoritenin) dayattığı din sekülerdir, uhrevi değildir. İnsanları disipline etmek veya dindar bir yaşamı zorunlu kılmak için atılan adımlar dinin uhrevi yönünü reddeder. Eğer benim dinimi yaşamamı emreden bir devlet varsa ve toplumsal-siyasal yapı dünyevi bir otorite tarafından dinsel yaşamı gerektiriyorsa dini yaşamam için imana ve inanma iradesine ihtiyacım yok demektir. Müslüman gibi yaşamak için ne Allah’ın inayetine ne de imanlı biri olmama gerek kalmaz o halde. Böylece din sekülerleşir ve dindar bir toplum yaratalım derken görünüşte dindar ama gerçekte dindar olmayan bir toplum yaratmış oluruz.

Dini bireyselleştirmek

Batıda Reform hareketleri dini bireyselleştirirken (kilisenin otoritesine meydan okurken) öte yandan bir kısım reformist toplumsal yaşamın tamamen dinselleştirilmesine çalışmış, dini insanları disipline edici devlet pratiklerine eklemlemiştir. Fundamentalizm dediğimiz şey budur. Devlet, kanun, yasa, eğitim, ekonomi gibi alanlarda dinsel bir ahlakı dayatan fundamentalist akımlar bu ahlaki kodla(mala)rın insanlar tarafından içselleştirilmesine hizmet etmiş olabilir ama aynı zamanda dini uhrevi olmayan başka bir şeye dönüştürmüştür. Mesela Püritenizm kapitalizmin gelişmesine veya püritenliğin kapitalist iş ahlakına dönüşmesine yol açmış olabilir ancak bu ahlak uhrevi niteliğini kaybetmiş, sekülerleşmiştir. Liberal bir Müslüman ise böyle bir dünyevileştirmeye karşı çıkar. Mesela günümüzde bazı Müslümanlar İslam’ın eşitlikçi ve paylaşımcı yönlerinden bir sosyalizm çıkarmaya çalışıyor. Farz edelim ki İslam hakikaten sosyalist değerleri içinde barındırıyor. Fakat bu değerleri savunan ve yerleştiren, zorlayan bir devlet anlayışı bdeğerleri bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp dışsal, hümanist ve seküler bir şekilde uyguladığında bu değerler İslami olduğu için savunulamaz olur. Yani imanı ve dini, uhrevi boyutu, inkâr etmiş olur. Allah’ın inayeti dışında dışsal bir yaptırımla gerçekleştiren amellerin ve iyiliklerin Allah’ın gözünde hiçbir değeri yoktur.

Dışlama, şiddet ve korkutma

IŞİD ve benzeri yapıları ele alalım. Dışlama, şiddet, korkutma ve terörü cihatla karıştırmakta ve sözüm ona her türlü emperyalist, kâfir düzenleri yıkmaya çalışmaktadır. Diyelim ki yıktı ve İslam inancını ve şeriatını insanlara uygulatan bir devlet yapısı kurdu. Böylece İslam dışı her şeyin engellendiği mükemmel (!) bir toplumu kurdu, ahlaksızlık yok vesaire. Ancak yıktığı şey, inanma iradesi ve seçimi, dinin uhrevi boyutu, Allah’ın inayeti ve hidayetine inanç, iyilik ve Salih amel, ihlâs, nefis tezkiyesi ve nihayet cihadın ta kendisidir. Eğer dini yok etmek istiyorsanız, inancı ortadan kaldırmaya çalışıyorsanız ve seküler bir toplum yaratmak istiyorsanız yapmanız gereken en iyi şey insanları dini kurallara uymaya zorlamak ve seçme hakkını iptal etmektir(!).

Hangi İslam?

Müslümanlık veya herhangi dini bir inanç sistemi, toplumsal bir yapının ve tavrın liberal olmasını gerekli kılar. Liberal bir Müslüman hatta sosyalist bir Müslüman da olunur ama Müslüman liberal ve Müslüman sosyalist olunmaz. Yani bir Müslüman liberalizme veya sosyalizme iman etmez. Eğer sosyalist bir İslam’ı savunuyorsanız insanları sosyal, paylaşımcı, eşitlikçi davranışları özgür bireyler olarak yapmaya teşvik etmelisiniz, sosyalist bir toplum kurmaya değil. Örneğin İslam dininde devletin Müslüman olan halkan alabileceği zekât (zorunlu vergi) miktarı bellidir bunun dışında devletin herhangi dini bir meşruiyet iddiasıyla vergi alma zorunluluğu veya görevi yoktur. Zekât dışında zorla alınan hiçbir vergi kutsal değildir. Bir devletin dindar bir nesil yetiştirmek gibi İslami bir ödevi ve yükümlülüğü de yoktur. Bunu teşvik edecekse şayet, ancak topladığı zekâttan yapabilir. Başka bir kaynaktan (gayri-Müslimlerden mesela) alınan vergiyle İslam’ı teşvik etmesi onlara yapılan bir zulüm değil midir?

Şiddetle İslam Olmaz

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi şiddet, korkutma ve terörle kendi devlet sistemini kurmak isteyen cihatçı gruplar insanların ‘özgür iradesini’ yok ederek, İslam’ın kendisiyle çelişmektedir. İslam’ı yok etmek istiyorsanız yapacağınız en iyi şey, insanları dini kurallara uymaya zorlamak ve seçim haklarını ellerinden almaktır.

Yeni Yüzyıl, 13.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/haber/yorum/liberal-tavir-bir-tercih-degil-dini-bir-odev-midir-21338

Said Nursi ve Şam Hutbesi (1909, Emevi Camii)

0

Said Nursi, yaklaşık bir asır önce (1909) İslam Âlemi’nin içine girmiş olduğu bugünküne benzer buhranlı durumdan çıkış yollarını Şam Emevi Camiinde vermiş olduğu hutbe ile göstermişti.

Bu hutbe, 6000 sayfayı geçen Risale-i Nur külliyatı içerisinde “Hutbe-i Şam’iye” ismiyle yer almaktadır.

Said Nursi, Şam ulemasının ve yaklaşık on bin kişinin dinlediği o hutbede İslam âleminin maddî, manevî çöküşünün ve geri kalmışlığının sebeplerini ve de çözüm yollarını altı maddede toplamıştır.

Said Nursi, yüz yıl önce sorunların nedenlerini çok iyi teşhis edip, çarelerini de gösterirken; yüz yıl sonra, bizlerin hâlâ, o “Ortaçağ”da çakılı kalmamızın dinamiklerine de işaret etmiş. Bir arpa boyu yol almamışız ki, aynı yerdeyiz.

Hutbeden kısa bir özeti sadeleştirerek vermeye ve ara ara da yorumlar katmaya çalıştım. Yanlışlarım ve eksik bıraktıklarım olduysa konuya hâkim dostların düzeltmelerini beklerim.

İslam Âleminin Geri Kalmışlığının 6 Hastalığı (Sorun) ve Tedavi Yolları:

Birinci hastalık (sorun): Karamsarlığın, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesidir.

“Bizden adam olmaz, biz yapamayız, biz bir şeyi başaramayız…” türünden söylemler dillerimize pelesenk olmuştur. Batı medeniyetiyle aramızda binlerce yıl olması bizi ciddi bir ezikliğe itmiştir. Oysa Said Nursi Peygamber mucizelerine dikkat çekerek; bunların insanlık için birer model olduğunu, çalışılarak, üretilerek ilmin ve teknolojinin geliştirilebileceğini iddia etmektedir. Örneğin;

“Kur’an-Kerim’de “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz (Yûsuf 87) diye buyrulur. Kur’an, mucizeleriyle bizleri teşvik ederek diyor ki: “Haydi (ümitsizliği bırakıp) çalışın, Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git! Hz. İsa gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış! Hazret-i Musa’nın asâsı gibi taştan âb-ı hayatı (hayat suyu) çıkar, beşeri susuzluktan kurtar! İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy! Bazı enbiyalar gibi doğu ve batı en uzak sesleri işit, resimlerini, yüzlerini gör! Davud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san’atına medar olmak için demiri balmumu gibi yap! Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâm’ın birer mucizesi olan saat ve gemiden yap”.

Eğer bu hususlara yüz yıl önce Üstad’ın işaret ettiği zaman başlayabilse idik, belki de bugünün en gelişmiş, medenî ülkesi biz olacaktık. Bizler, geçmişteki atalarımızın yaptığı bazı yeniliklerle avunuyoruz. Veya Hristiyan ve Yahudi bilim insanlarının keşfettiği her bilimsel olayın aslında Kuran’da var olduğunu iddia edip “büyüklük taslıyoruz”…

İkinci hastalık (sorun): Doğruluğun ve dürüstlüğün sosyal ve siyasî hayatta ölmesidir.

“Doğruluk (Sıdk)  İslâmiyetin en sağlam temelidir ve Yaradılışın yüksek ahlâkî bağı ve bağlantısıdır ve yüksek hissiyatımızın mizacıdır. Öyle ise, sosyal ve siyasal hayatımızın esası olan doğruluktur. Doğruluğu içimizde canlandırıp onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.  Yegâne kurtuluşumuz doğruluk ve dürüstlüktedir.”

Üçüncü hastalık (sorun): Düşmanlığa – kine olan muhabbettir.

“Muhabbet, kardeşlik, sevmek İslâmiyet’in mizacıdır, en sağlam bağıdır. Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve Düşmanlığa (husumete) en lâyık sıfat düşmanlıktır.”

Bugünkü İslam âlemine baktığımızda muhabbetin M si dahi yok gibi, Müslümanlar birbirini kafirlikle suçlayıp, Allahu Ekber diyerek kesmektedir.

Dördüncü hastalık (sorun): İman sahiplerini birbirine bağlayan nuranî bağları (rabıtaları) bilmemektir.

“İslâmiyet milliyetinin” büyük temsilcisi ve kalesi olan Arab ve Türk, hakikî iki kardeş, o kutsal kalenin nöbetçileridirler… İşte bu kutsal milliyetin bağlantısıyla, bütün İslâm âlemi bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin ferdleri gibi İslâm taifeleri de, birbirine İslam kardeşliği ile bağlanır ve alâkadar olur.”

Said Nursi İslamiyeti bir milliyet olarak ele almaktadır. Irkları bu ortak potada birleştirerek, ırkçılık hastalığına karşı önlem almaktadır. Irkların asla ön plana çıkarılmamasını ve inkâr da edilmemesini savunmuştur. Irkların ve dillerin Allah’ın ayetlerinden olduğunu göz ardı etmemiştir. Merkeze İslamî usul ve esasları koymuştur. Bu anlamda İslam enternasyonalistidir…

 

Beşinci hastalık (sorun): Çeşit çeşit (bulaşıcı) hastalıklar gibi yayılan istibdattır. (diktatörlük-baskılar)

“Yüce Allah ‘Onlar işlerini de aralarında danışarak (istişare) çözerler (Şura 38)” buyurur. Evet, Müslümanların toplum yaşantısında saadetlerinin anahtarı, İslamî esaslara uygun istişare’dir.”

Dünya demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, seçim, istişare derken; İslam ülkelerinin çoğu hâlâ ilkel diktatörlüklerle yönetilmektedir.

Altıncı hastalık (sorun):  Şahsî çıkarları için gayret göstermektir.

“Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Yani kim, milleti için gayret edip çalışırsa, o tek başına bir millettir.

Bazılarımızdaki dikkatsizlikten, nefisperestlikten ve ecnebilerin zararlı huy ve alışkanlıklarını almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimize rağmen; herkes “nefsim, nefsim” demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, şahsî çıkarlarını-düşünmekle, bin insan, bir insan hükmüne iner.”

Said Nursi, sosyal ve siyasal hayatta işlerin mutlaka ehline verilmesini salık vermiştir. Hatta örneklerinde en iyi saat tamircisi Hristiyan bir Ermeniye saatin götürülmesini önermiştir. İşi ehline tevdi etmekle, şahsî çıkar peşinde koşanların önünün alınacağı bir gerçektir. Bugün ülkemiz dahil bir çok İslam ülkelerinde iktidarlar “kendi adamlarına” iş vermektedirler. Muhalifleri çok çok üstün kabiliyet ve liyakatte olsa dahi, bu sistem böyle işliyor. Binaenaleyh, şahsi ve cemaatsel çıkarlar  ülke çıkarlarının önüne geçiyor…

İslam coğrafyasının ciddi bir öz eleştiri ve silkelenme sürecine girmesi gerekmektedir. İslam’ın özüne yolculuk yapıp, kabukları bir bir atmalıyız…