Ana Sayfa Blog Sayfa 235

PKK’nın ideolojisi

PKK’nın Stalinist olduğunu yazdığım her seferinde, bu tespitime kızanlar “Nereden çıkarıyorsun?”, “Delillerin neler?” sorularıyla itiraz ediyor. Bu itirazları önemli ve beni tespitimi desteklemek için bilgi ve belge bulmaya teşvik edici buluyorum. PKK’nın hangi ideolojiye bağlı olduğunun belirlenmesini de bu örgütün ne yapmak istediğinin ve ne yapabileceğinin anlaşılmasında anahtar olarak görmekteyim.

Bu hususta fazla söze hacet yok. Yaşanan olaylar ve şahit olunan gelişmeler itirazlara gerekli cevabı benim yapabileceğimden daha kuvvetli şekilde veriyor. Meselâ, PKK’ya ait veya yakın yayın organlarını okuyanlar PKK’nın ideolojik çizgisinin ne olduğunu kolayca anlar. Öncü kadronun yazıları bu hususta bilhassa fikir verici. Bu çerçevede göz atılabilecek büyük malzeme birikimi var. Son işaret ise PKK’nın bazı örgütlerle kurduğu ittifakla geldi.

PKK alfabenin çeşitli harflerinden oluşan kısaltılmış isimleriyle dikkat çeken on sol örgütle ittifaka girdi. Bunların hepsinin temel özelliği ortodoks sosyalist olmaları. Bu örgütlerin isimlerinde Marksist, Leninist, Maoist kelimeleri geçiyor. Buna dayanarak aynı zamanda Stalinist olduklarını söylemek onlara haksızlık etmek anlamına gelmez. Çünkü Stalinizm bu sayılan çizgilerle ayrılmaz bütün teşkil eder. PKK bu örgütlerle ittifak kurmakta ve ortak hedef takip etmekte bir sakınca görmediğine göre onun da aynı çizgide olduğu sonucuna varabiliriz.

     PKK kurucularının ve idarecilerinin kişisel tarihleri, konuşmaları, yazıları da yukardaki tespitleri doğruluyor. Esasen bunda şaşılacak bir taraf yok. Bu kimseler 1960’ların ve 1970’lerin egemen ideolojik söylem ve faaliyet ortamında büyüdüler, yetiştiler.Sosyalizmi mutlak hakikat, sosyalist sistemi kızıl elma, sosyalist fikir ve eylem adamlarını idol, sosyalist şiddeti meşru ve faydalı bir yöntem olarak gördüler. 1980’lerin sonlarında ve 1990’ların başlarında sosyalizmin çökmesine, sosyalist ülkelerdeki halkların “yandım Allah!” diye sosyalizmden kaçmasına rağmen bu şahıslar gençlik yıllarında girdikleri ideolojik kulvardan çıkmadılar, çıkamadılar, çıkmak istemediler. Peşlerinden gelen, ulaşabildikleri ve etkileyebildikleri nesilleri de aynı ideolojiyle endoktrine etmeyi sürdürdüler.

Hem teori hem de tarihî tecrübe sosyalizmin demokrasi, insan hakları ve özgürlükle bir alâkası olmadığını, olamayacağını gösteriyor. Buna rağmen sosyalistler bu kavramları adeta tapulu malları gibi kullanıyorlar. Kendilerini demokrat, özgürlükçü, insan hakları taraftarı gibi takdim ediyorlar. Bunu yapmaktaki maksatları açık. İlk olarak dünya çapında değer ve meşruiyet taşıyan bu kavramları kendi barbar çizgileri için kamuflaj ve insanlık dışı ideolojik hedefleri için rumuz olarak kullanıyorlar. Yani bir çeşit ‘new speak’ (‘yeni lisan’) ile konuşuyorlar. İkinci olarak, bu kavramları toplum kesimleri arasında taban kazanmak, ilgi çekmek, kitleleri manipüle etmek amacıyla istismar ediyorlar.

Nitekim Türkiye’deki çoğu sosyalist kişi ve çevreler PKK’yı terör örgütü olarak görmüyor. PKK terörünü terör saymıyor. PKK’nın yaptıklarını başkaları –meselâ IŞİD-  yapınca onu hemen terör olarak adlandırıyor.  Öfkeli kınama mesajları yayınlıyor. PKK’nın terör saldırılarına karşı ise en iyisinden sessiz kalıyor. Bunun en büyük sebebi ideolojik ortaklık. PKK’lıların da onların da değişik renkleriyle ortodoks sosyalist olması.

Kendilerinden başka herkesi aptal zanneden bu tipler yanılıyor. Toplumun çok ağırlıklı bir kesimi PKK’nın bir terör örgütü olduğunu da, ortodoks sosyalist ideolojinin peşinde koştuğunu da, aslında bir hak değil iktidar kavgası verdiğini de, hedefine ulaşırsa Kürtler üzerinde totaliter bir tahakküm kuracağını da biliyor.

Yeni Yüzyıl, 23.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/pkknin-ideolojisi-1766

Dokunulmazlık demokrasinin güvencesi mi?

Milletvekili dokunulmazlığı 1789 Fransız devriminden sonra başlatılmış bir uygulama. Uygulamanın amacı olarak yargının yasama organına müdahalesinin önlenerek katı bir kuvvetler ayrılığı ilkesinin yaşama geçirilmesi, halkın temsilcileri olan milletvekillerinin yürütme organına karşı korunması ve yasama organının yargı da dâhil diğer devlet organlarına üstünlüğü gösterilmiş.

İşin siyasi boyutuna bakıldığında, milletvekili dokunulmazlığı kurumunun kabul edilmesinin altında devrimi gerçekleştiren siyasi güçlerin, Kral ve mutlakıyet yanlısı olarak gördükleri yargı mensuplarına duydukları güvensizliğin yattığını görürüz.

Birleşik Krallık ve Anglo-Sakson dünyası, milletvekillerinin sözlerinden dolayı sorumsuzluğu ilkesini kabul etmekle birlikte, onları yargılama süreçlerine karşı koruyan herhangi bir güvence mekanizmasına hiç sıcak bakmamıştır. Nedeni, bu ülkelerdeki yargı sisteminin oldukça sivil sayılabilecek bir şekilde, devlet etkisinin az olduğu bir ortamda gelişmesi, yargıçlar tarafından geliştirilen içtihat hukukunun toplum tarafından güven yaratacak bir gelenek oluşturmasıdır.

Dokunulmazlık kurumu, özü itibariyle, yürütme tarafından yönlendirilebilen mahkemelerin milletvekillerini siyasi nedenlerle tehdit ve taciz etmesini önleme kaygısı ile kabul görmüştür. Gerçekten de, bir devlet sistemi içinde yargının yasama organı mensuplarına yönelik bu şekilde müdahaleler yapabileceği ihtimali mevcut ise, dokunulmazlığa ihtiyaç olduğu düşünülebilir. Çünkü tehdit, bireysel olarak milletvekiline değil, halkın iradesine yöneliktir.

Öte yandan, dokunulmazlık kurumunun hukuk devleti ile bağdaşan bir kurum olduğunu savunmak mümkün değildir. Herkesin yasalar ve yargı önünde eşit olduğu, her bireyin fiilinden dolayı hukuki sorumluluk taşıdığı ve adaletin gerçekleştirilmesinin öncelik taşıdığı bir hukuk devleti dokunulmazlık sistemini reddeder. Kaldı ki, dokunulmazlık, mahkemelerin, en azından belli durumlarda, bağımlı ve tarafgir olabileceğinin hukuken tescil edilmesidir.

Özet olarak dokunulmazlık, yargıya güvenin tam pekişmediği demokratik sistemlerde halkın temsilcilerini yürütme ve yargı organının müdahalelerine karşı koruyan, zorunluluktan dolayı yeğlenen bir uygulamadır. Günümüzde demokrasisini ve hukuk devletini pekiştirmiş olan ülkeler bu kurumu sorgulamakta, Türkiye’de de dokunulmazlıkların kaldırılması zaman zaman tartışılmaktadır.

Acaba Türkiye’de dokunulmazlıklar anayasal sistemimizden tümüyle çıkarılmalı mıdır?

Böyle bir konuda karar verebilmemiz için bakacağımız ölçüt yargıya güven ve yargının performansıdır. Dokunulmazlık, ideal değil, zorunlulukların eseri bir uygulamadır. Ancak, ülkenizde toplumun yargıya güveni %20 civarında seyrediyorsa, ceza yargılamasında savcılar iddianameleri geç düzenliyor ve davalar makul sürede sonuçlandırılmıyorsa ve her yüz iddianameden yarısından az bir oranı mahkûmiyetle sonuçlanıyorsa halkın iradesini koruyacak bir dokunulmazlık kurumuna olan ihtiyacın devam ettiğini söyleyebiliriz.

Dokunulmazlıklar olmasaydı son yirmi yılda kaç milletvekili hakkında temelsiz davalar açılırdı acaba?

Bu aşamada Türkiye’de yapılması gereken dokunulmazlıkların tümüyle kaldırılması değil, makul ölçülerde sınırlandırılmasıdır. Milletvekillerinin dokunulmazlık zırhını kullanarak ceza kanunlarından rahatça korunabilmeleri mümkün olduğu ölçüde engellenmeli, ancak yargıya olan güven düşüklüğü ve performans göstergeleri dikkate alınarak milletvekilleri tümüyle güvencesiz bırakılmamalıdır.

Daha ileri ve ideal bir düzenleme ancak yargı organına tam güvenin oluştuğu bir sistemde mümkündür.

Yeni Yüzyıl, 22.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/dokunulmazlik-demokrasinin-guvencesi-mi-1755

Teröre ve vebale ortak olmak

Türkiye PKK, 10 sol örgüt ve IŞİD terör örgütlerinin saldırısı altında. Bu örgütlerin ardında kimi ülkelerinde olduğu tahmin ediliyor. Asıl daha vahimi bu terör örgütlerini destekleyen akademisyen, gazeteci ve siyasetçilerin varlığı. Türkiye 1960’lardan itibaren şiddeti bir yöntem olarak kullanan sol terör dalgasıyla mücadele ediyor. Sol şiddet, darbe veya devrim gibi seçim dışı bir yöntemle iktidarı ele geçirmek istiyor.

Sol ne yazık ki, bu şiddet yöntemini kamuoyu önünde tartışarak, bu yöntemlerden vazgeçtiğini ilan etmiş değil. Bu yüzden her kriz anında solun bu hastalığının nüksettiğini görüyoruz. Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe teşebbüsü ve en son PKK’nın devrimci halk savaşı ilanı Türkiye solundaki şiddet hastalığını yeniden ortaya çıkardı.

Solun Şiddet Hastalığı

27 Mayıs darbesi, Talat Aydemir darbe teşebbüsleri ve 9 Mart cuntası solun darbeciliğini; onlarla iç içe geçmiş Mahir Çayan’ın THKP-C, Deniz Gezmiş’in THKO gelenekleri de solun şiddetle ilişkisini tescilliyor. Türkiye, bu darbeci ve şiddetçi yapılarla kamuoyu önünde medeni, hukuki ve demokratik bir hesaplaşmaya girişemedi. Sol da bunlar hakkında kimi hatıralar dışında kendi arasında fısıldaşarak konuşmayı ve geçiştirmeyi tercih etti. Bu yüzden bu geleneklerden gelen sol örgütler bugün dahi devam ediyor ve adları şiddetle özdeşlemiş isimlere efsanevi kahramanlar muamelesi yapılabiliyor.

Bu hesaplaşma yapılamadığı için sol kendi içinde veya Türkiye’de ne zaman bir kriz hali olsa, şiddete başvurmaktan vazgeçemiyor. Meseleyi daha da vahim kılan şey, solun mevcut durumu ve legal siyaseti eleştirmek adına açıkça şiddeti ve şiddet kullanan örgütleri savunan teorik tavrı… Solun kendisi şiddete bulaşmayan unsurları da meşruluk ve şiddet karşıtı bir düşünceyi değil, gayrimeşru alanları ve şiddeti savunan argümanları üretiyor.

Şiddet hareketleri ve insan hakları ihlalleri karşısında sadece devleti eleştirmeyi meşru gören, şiddet kullanan örgütleri ve insan hakları ihlallerini ısrarla görmezden gelen aydın, medya ve örgütlerin tavrı artık çok rahatsız edici boyutlara geldi. Sol bu hatalarını tartışmak yerine, ifade hürriyeti tartışmasının ötesine geçmiyor; yani, yaşama hakkını açıkça ihlal edenleri ve onları savunmayı ifade hürriyeti tartışmalarıyla meşrulaştıracağını zannedebiliyor.

Hatta bununla iktifa etmeyip, bu ifade hürriyeti tartışmalarını şiddetin gerekçesi olarak takdim etmeyi tercih edebiliyor. Ankara’daki intihar bombacısının 37 kişiyi öldürdüğü saldırıdan sonra, özgürlük olmadığı için şiddet olduğunu iddia edebilen yorumcuların varlığı dehşet verici…

Solun Vebali

Bu bakımdan solun tarihini temsil eden 10 terör örgütünün 12 Mart 2016’da PKK ile silahlı eylem birliği kararı alarak “bütün Türkiye’de her türlü araç ve yöntemi” kullanacağını iddia etmesi şaşırtıcı değil. Mesela çözüm süreci devam ederken bu örgütlerden hiçbiri çözüm sürecini destekleyen bir eylemsizlik kararı almamış, tam aksine PKK’yı satılmakla suçlayabilmişti. Bu işbirliğine karşı çıkmayıp, iki gün sonra Ankara’da intihar bombacısı eylem yaptığında bunu kınamak sahici ve samimi görünmüyor. Bu işbirliği, birçok legal sol örgüt ve aydın için öyle kolayca geçiştirilemeyecek bir vebaldir.

Şimdiye kadar soldan ve PKK’dan gelmiş hiçbir eylemi imza kampanyasıyla veya mitingle kınayamamış solun, şiddet karşısındaki tavrı, liberal demokrasiyi ve sonuçlarını benimseyememesiyle yakından ilişkilidir. 7 Haziran sonrasında PKK’nın devrimci halk savaşı karşısında sol, maalesef, bir kez daha şiddetle imtihanı kaybetmiş ve şiddete amasız, fakatsız karşı çıkamamış, hatta bir çok unsuruyla bu “savaşı” desteklemiştir.

Yeni Yüzyıl, 22.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/terore-ve-vebale-ortak-olmak-1756

Kültürel korumacılık

Korumacılık genellikle ekonomik bağlamda kullanılan bir terim. Anlamı, ekonomideki sektörlerin yabancı rekabete karşı korunması. Bu sektörlere turizm, otomotiv, tekstil gibi örnekler verilebilir. Bu anlamda korumacılık tüm dünya ölçeğiyle ilgili olmakla beraber korumacılığın tamamen ülke içinde tezahür etmesi de mümkün. Örneğin, bir sektöre daha önce girmiş olanlar yeni girişleri engellemek için yola çıkabilirler. Bunun zaman zaman yazılarımda ele aldığım, gelecekte de ele almayı düşündüğüm örnekleri var. Bu yazıda asıl konum kültürel korumacılık.

Kültürel korumacılığı yazı konusu hâline getirmemin sebebi, İtalya’nın Verona şehrinde belediyenin kebap restoranlarına sınırlama getirmesi. Şehirdeki her dört restorandan ikisi kebapçıymış. Kebapçıların böylesine yaygın olması Risotto gibi klasik İtalyan yemeklerine ilginin azalmasına ve hatta bazı yemeklerin ortadan kalkmasına sebep oluyormuş. Bu yüzden belediye artık etnik yiyecek restoranları açılmasına izin vermemeyi, kebapçıların sayısını sınırlandırmayı kararlaştırmış. Benzer yasaklar daha önce başka İtalyan şehirlerinde de konmuş veya tartışılmıştı…

Avrupa’nın başka yerlerinde de benzer olaylar var. En tipiklerinden biri Fransa. Fransa’da dükkân isimlerinin İngilizce olmasına eskiden beridir hem ülke yönetimi hem de halkın hatırı sayılır bir kesimi tepki göstermekte. Dükkân isimlerinin Fransızca olması istenmekte. Türkiye’de de zaman zaman bu tür görüşlerin dile getirildiği malum. Bazı mağazalar ve lokantalar  -bu arada elbette oteller- İngilizce isimler alıyorlar. Bu durum bazı kesimleri rahatsız ediyor. Dilimizin ve kültürümüzün erozyona uğraması olarak görülüyor ve devletten yasaklarla bunun önüne geçmesi talep ediliyor.

Böylece mahallî kültürün yabancı kültürlere karşı kanunlardan yönetmeliklere kadar uzanan regülasyonlar marifetiyle korunması demek olan kültürel korumacılık doğuyor. Daha global olarak bakıldığında İngilizcenin bir dünya dili hâline gelmesi ve en büyük ekonomik gücün İngilizce konuşulan ülkelerde toplanması ister istemez İngiliz diliyle birlikte Aglo-Sakson kültürünün dünyaya yayılmasına yol açıyor. Korumacılık buna tepki/çare olarak gündeme geliyor.

Meselenin iki boyutu var. İlki değerlerle, ikincisi pratikle alâkalı. İnsanların mağazalarına, dükkânlarına isim seçmelerine dil üzerinden karışılması bir özgürlük ihlâli teşkil eder mi etmez mi? Bu soruya insanlar ideolojik duruşlarına bağlı farklı cevaplar verecektir. Muhafazakârların ve milliyetçilerin ‘evet’ diye bağırmasını beklemeliyiz. Liberaller hayır diyecek ve muhtemelen ortada bir mesele bile görmeyecektir. Sosyalistler ise muhalefetteyken liberallerin iktidardayken milliyetçi muhafazakârların pozisyonuna yakın duracaktır.

İkinci boyut yasak yoluyla korumacılığın pratikte bir işe yarayıp yaramayacağı. Kuşku yok ki çok ağır cezalar getirilmesi hâlinde insanlar isteneni yapmak için müşevviğe sahip olacaktır. Hafif cezalar olması durumunda insanlar ceza ödemeyi göze alarak istedikleri şekilde yola devam edebilirler. Çok ağır cezalar ise özgürlük ihlâlleri yaratır.

Ben kültürel korumacılığın değer bakımından yanlış olduğu pratikte de fazla işe yaramayacağı kanaatindeyim. Değer bakımından yanlışlık insanlara tercih alanı bırakmamaktan kaynaklanıyor. Bireyler/firmalar piyasa şartlarını ve faaliyet ortamlarını/alanlarını dikkate alarak kendi isim seçimlerini kendileri yapabilmeli. Pratikte de yasakların, zorlamaların sonuç alması zor. Kararlı insanlar mutlaka bir yolunu bulmaya çalışır ve yasakları uygulama çabası topluma ilâve sosyal ve ekonomik maliyetler bindirir. Ayrıca, globalleşen bir dünyada insanların sadece ülkelerinin sınırları içinde kalmayıp daha geniş bir coğrafyaya açılmak istemeleri normal. Dünya çapında tanınabilecek ve akılda tutulabilecek bir isim onlara ve onlar üzerinden Türkiye’ye daha çok katkıda bulunabilir.

Korumacılığın her türünün yanlış, zararlı ve çoğu zaman işe yaramaz olduğu kanaatindeyim.

Yeni Yüzyıl, 22.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kulturel-korumacilik-1754

Bombayı etkisiz hale getirmek

SİYASETTE değişiklik yapmak isteyen ama bunu başaramayan güçler, şimdi de gündelik hayatı katlanılmaz hale getirerek bunu yapmaya çalışıyorlar.

Halkın yaşam alanlarında bomba patlatmak PKK’nın kendi kararı mı, yoksa bazı devletlere taahhüdünü mü yerine getiriyor.

Türkiye’deki iktidarı ne pahasına olursa olsun devirmeyi arzulayan bazı büyük devletlerin Türkiye ile savaşına ayakçılık mı yapıyor, yoksa kırsaldaki operasyonlarda polis veya asker ciddi üstünlük sağladığı için orada çatışmaya girmekten kaçınıyor ve sivilleri hedef alıyor?

Son saldırının faili o mu, IŞİD mi, yoksa DHKPC mi, yoksa başka bir örgüt mü? Bunların çok da önemi yok.

Önemli olan, birbirinden farklı unsurların katliam yaparak siyasi bir değişim ortaya çıkarma konusunda sıraya girmiş olmaları. Bizim kesinlikle izin vermememiz gereken de bu.

Zincirin En Önemli Halkasını Koparmak

Cinayetin rant kapısını kapatmak zorundayız. Bunun için de, o katliamları yapanların bekledikleri şekilde davranmamak zorundayız. Açık olan şu ki, birileri çoluk çocuk öldürerek halkı dehşet içinde bırakmak ve onların infialinden siyasi sonuç üretmek istiyor.

Belki seçimle alamadığı sonucu zor yoluyla almaya çalışıyor ve halka “bu hükümet sizi koruyamıyor, ayaklanın onu devirin” mesajını vermek istiyor. Ama bunu tek başına yapamaz ve zaten yapmıyor. Hem bombayı patlatıp insanları öldürüp, hem de “hükümet terörü önleyemiyor, istifa etsin, veya onu devirin” demek etkili olmaz.

Bunu bombayı koyan söyleyemez. Bu yüzden işlevsel işbölümü yapılıyor.

O bombayı patlatıyor, sureti haktan görünen veya sahiden dolduruşa gelen birileri de “hükümet istifa” diyerek pası gole çeviriyor.

Bombaları patlatanlar ve onların sahipleri, bunun bir siyasi dalgalanmaya sebep olacağının farkındalar ve öyle de oluyor.

“Bütün Gerekçeler Kendini Astı”

Sivil halkın arasında bomba patlatıp çoluk çocuğun kanını dökmek için hükümet ne hata yapmış olabilir? Hükümetin hangi politikası bu vahşeti meşru kılabilir?

Hükümetin iç ve dış politikasındaki hangi tutum gidip sokakta otobüs bekleyen insanları öldürmeyi haklı kılar? Türkiye ister hata yapmış olsun, ister doğru, masum insanlar bu vahşeti hak etmiyor. Eğer burada anlaşıyorsak, bu tür katliamların bir daha olmamasını istiyorsak, o zaman onun kullanışlı bir siyasi kavga başlatma aracı olmaktan da çıkarılmasını sağlamak gerek.

Bunun da tek yolu, benzer terör saldırılarına maruz kalan toplumların gösterdiği hayranlık verici dayanışmayı izlemek. Birbirimizle kavga etmemekten söz etmiyorum, ama bu vesileyle kavga etmemek. Öyle davranmak ki, ister örgüt olsun ister devlet, “bize burdan ekmek yok” sonucuna varabilsin.

Bütün acımıza rağmen ayakta kalmayı, hayatın olağan akışını bozmamayı başararak ve parçalanmış insan bedenleri üzerinden siyasi kazanç elde etmeyi elimizin tersiyle iterek yapabiliriz bunu. Ve galiba ancak bunu yapabiliriz.

Siyaset denkleminde kan dökerek kazanç sağlamayı öyle etkisiz eleman haline getiririz ki, cani artık ona oynayamaz olur.

Küresel ölçekli görünen pis işler dönüyor. Belki bombanın koyulmasını engelleyemeyebiliriz.

Ama bombayı etkisiz hale getirebiliriz.

Yeni Yüzyıl, 21.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/bombayi-etkisiz-hale-getirmek-1746

Korkuyu dağıtmak ve demokrasiyi büyütmek gerek

Türkiye’de birçok fay hattı var. Ellerinden geldiğince bu hatları tetiklemeye çalışan ve yoğun bir hareket içinde oldukları gözlemlenen örgüt sayısı da çok fazla. Son emarelere bakılırsa (Irak ve Suriye’nin kaotik hali, PKK’nin sol örgütlerle birleşerek kurduğu yeni “cephe”) bundan sonrası da zor geçecek.

Terör her yerde belli amaçları gözetir:

  • Hükümeti aciz göstermek ister.
  • Sağduyuyu ortadan kaldırıp toplumsal nefreti harekete geçirmeyi amaçlar.
  • Kimlikleri karşıtlık içine sokup çatıştırmayı planlar.
  • Korku salıp normal hayatı işlemez hale getirmeyi arzular.
  • Ülkeyi yönetilemez kılmanın peşinden koşar.
  • Demokrasi dışı arayışlara zemin hazırlamaya çabalar, vs.

Bununla birlikte Türkiye’nin karşındaki dalga bundan öte bir boyuta sahip. Etyen Mahçupyan’ın belirtiği gibi, artık salt “kör bir terör faaliyeti” yok, stratejisi olan “sistematik bir savaşın taktiksel hamleleri” var. Mesaj açık: “İşler sizin sandığınız gibi olmayacak ve siz bizim merkezimize girdiğiniz ölçüde biz de sizinkine gireceğiz.” (Karar, 15.03.2016)

Sorun, içte ve dışta buna nasıl karşılık verileceğidir. Herkese düşen vazifeler, herkesin elini altına koyması gereken taşlar var. Bu meyanda beş noktaya temas edilebilir:

1. Patlamalar araçsallaştırılmamalı. Saldırganlar hedeflerinin mevcut iktidar olduğunu belirtirler. Gayeleri; iktidar karşıtlarının desteğini almak veya en azından kendilerini “anlamalarını” sağlamaktır.

Hedef İktidar Değil Toplum

Oysa hedef iktidar değil, toplumun bütünüdür. Bombalar adres sormaz. Nerede patlayacakları bilinmez. Kimi kurban alacağı kestirilemez. Hedef, herkestir. Dolayısıyla hepimizin hayatıyla direkt alakalı bir meseleyi ucuz siyasi polemiklere meze yapmaktan kaçınılmalı.

2. Olay en ince ayrıntısına kadar tahkik edilmeli. Doğrular ve yanlışlar kantara vurulmalı. Eksiği veya hatası olanlar varsa bunlar açığa çıkarılmalı. Sorumlular hakkında –hiçbir komplekse kapılmadan- gerekli işlemler yapılmalı.

Fakat “Hükümet istifa” gibi talep libası giymiş sloganlara da itibar edilmemeli. Halkın demokratik iradesi fesada uğratılmamalı. Her patlamanın ardından hükümetlerin gitmesini istemenin, seçmenin hakkını örgütlere ve bombalara delege etmek manasına geleceği akıldan çıkarılmamalı.

3. Korku atmosferi mümkün olduğunca çabuk dağıtılmalı. Mağdurların ve ailelerinin yanlarında durulmalı. Onlarla dayanışmalı, onların her türlü ihtiyacı karşılanmalı. Güven duygusunu yükseltmeli.

Bu, hem insani bir görev, hem de demokratik siyaseti korumak için bir mecburiyet. Zira insanlar kendilerini güvensiz bir ortamda hissedip korkmaya başladıklarında, normal zamanlarda akıllarından geçirmeyecekleri uygulamaları dahi kabul edebilir bir noktaya gelebilirler. İnsanlar “Özgürlük mü, güvenlik mi? diye bir seçime zorlanmamalı. Çünkü böyle bir durumda kitlelerin, uzun vadede zararlarına olsa da, kısa vadede güvenliği tercih edecekleri unutulmamalı.

Rakip ve Düşman

4. Gerilim düşürülmeli. Siyasi elitler arasındaki tansiyon had safhada. Politika, rakipler değil, düşmanlar arenası adeta. Rakip ile mücadele edilir, düşmanın ise yok edilmesi gerekir. Maalesef, bu bakış çok yaygın. Öyle ki, sırf düşman olarak kodladığı iktidara zarar vereceğini düşündüğü için toplumun geniş kesimlerini yüreğinden vuran patlamalardan bile içten içe memnuniyet duyanları görmek mümkün. Bu, sürdürülebilir bir durum değil. İçeride birlikteliği sağlayacak asgari bir zeminin, dışarıda karşıtları azaltmayı ve müttefikleri artırmayı öngören bir diyalogun inşasına odaklanılmalı.

5. Demokrasiden ödün verilmemeli. Duyguların ayağa kalktığı bir dönemdeyiz. Öfkeli sesler yükseliyor. Sert tedbirler alınmasına dair çağrılar çoğalıyor. Lakin aklıselim muhafaza edilmeli. Anti-demokratik tedbirlerin, öngördüğünün aksine, şiddet ve terör için mümbit bir ortam yarattığı akıldan çıkarılmamalı. Kolay bir çözüm yok. Evet, güç olacak ancak bu meydan okumaya ancak demokrasi içinde çare üretebilir.

Yeni Yüzyıl, 19.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/korkuyu-dagitmak-ve-demokrasiyi-buyutmek-gerek-1728

Savunmanın Sivil Denetimi

Türkiye’de savunma ve güvenlik sektörlerinin sivil denetiminin sağlanması temel demokratikleşme parametrelerindendir. Terör ve jeopolitik riskler, bu perspektifin zayıflamasına izin verilmemeli… Yakın tarihimizde bu konuların nasıl ele alındığını, naif ve inanmış bir Kemalist olan Kazım Nami Duru‘nun başına gelenlerden takip edelim

Meclis, Herşeyi Denetleyemiyordu

“Efendim, söyliyeceğim sözlerden dolayı belki de cezalandırılacağımı, yahut mebusluktan koğulacağımı biliyorum; fakat söyliyeceğim. Bugün, Milli müdafaa encümeni üyesi olduğum halde kaç kişinin silah altına alınmış olduğunu bilmiyorum. Yazık ki Fransız gazetelerinden öğrendiğime göre silah altına alınanların sayısı bir milyonu buluyormuş. Bu seferberlik içinde bir çok suistimaller oluyor. Bunların sorumluluğunu kimse üzerine almıyor. Milli Müdafaa Vekili Paşa hazretleri ‘Ben Erkanı Harbiyenin levazım reisi gibiyim’ diyerek mesuliyeti üzerine  almıyor. Erkanı Harbiye ise, ‘Biz Türkiye Millet Meclisi adına hareket ediyoruz.’ Diyor, mesuliyetten kaçıyor. Millet Meclisi ise hiç bilmediği işler için mesuliyeti kabul edemiyor. Peki, bu bir milyona yakın mevcutlu ordudaki kötü kullanışların sorumluluğunu kim üzerine alacak…”

Duru, konuşmasının hiçbir şeyi değiştirmediğini, kanunun aynen geçtiğini yazıyor. Daha sonra Meclis dışından bir akrabasının anlattığı olayı aktarıyor. Buna göre giden bir birliğin yerine gelen tümen kumandanı yer yetişmeyince birliğin içinde bulunan ve kimsenin içinde ne olduğunu bilmediği bir ambarı açtırıp, temizleterek askeri buraya yerleştirir; ambarın içinden çıkan kaput, setre, pantolon, çizme, bel kayışı, postal gibi bir sürü eşya fakir halk tarafından alınınca bunların başına da, nöbetçi yerleştirir. Duru’nun akrabası diğer askeri birliklerde de bu gibi malzemelerin çürüyüp gittiğini söyleyince; Duru, ertesi gün Maliye Vekili Fuat Ağralı’ya gider:

Maliye, Askeriyeyi Denetleyemiyordu

“Durumu kendisine anlattım; dinledi. Sonra: ‘Bir müfettiş gönderip uzaktan bile baktıramam; kanun var; askeri işler maliyece teftiş edilemez. Ben bu kanunun aleyhinde idim ama sözüm dinlenmedi.’ Dedi. Ben ‘Efendim, sizin müfettişlerin hepsi yüksek tahsil görmüş, ihtiyat subaylığı etmiş kimselerdir. Yarın silah altına alınınca yine subay olarak hizmet edecekler. Bu türlü müfettişleri askeri işleri teftişten menetmek doğru mudur?’ dedim.’Doğru değil elbette, fakat kanun böyle emrediyor.’ Cevabını verdi. Sonra şu sözleri ilave etti:’Bir iki gün evvel Milli Müdafaa Vekaleti benden yirmi milyon lira istedi. Kendilerine evvelce verdiğim milyonların hesabını vermelerini bildirdim. Bana bu hesapların kolordularda bulunduğunu, keyfiyetin oralara yazıldığını, bununla beraber istedikleri yirmi milyon liranın hemen verilmesini bildirdi.’ ‘Verdiniz mi?’ dedim.’İster istemez verdim’ dedi. Bunun üzerine ayağa kalktım. ‘Ben de Mecliste sizden hesap sorarım.’ Diye kapıya doğru yürüdüm. Bu aralık ayının sonuna doğru TBMM dağıldı. 1943 seçimlerinde ise mebusluk adaylığım konmadı: Mecliste çalışmaktan uzaklaştırıldım.”.

Savunma faaliyet ve harcamalarının denetlenmesi temennisinden sonra böyle bir hikayenin anlatılması, umarım caydırıcı bir etki yapmaz. Anlatılan hikaye, tek parti diktatörlüğü ve milli şeflik dönemlerindeydi; Türkiye, o zamandan bu yana çok partili ve demokratik bir düzene geçtiğine göre herhalde korkulacak bir şey kalmamıştır. Duru’nun yukarıdaki hikayeyi anlattığıCumhuriyet Devri Hatıralarım kitabının bendeki nüshasının daha önceki sahibi, kitabın arka kapağına şöyle bir not düşmüş: “Hele şu günü de geçirelim.” Umarım kitabın bugünkü okurları “Artık günlerimiz sivil denetimin tam anlamıyla sağlandığı demokratik bir Türkiye’de geçiyor” notunu düşebilsin.

Aşağıdaki Paragrafı Bir Çerçevede Verebiliriz  (KUTU)

Kazım Nami Duru (1877-1967) Harpokulu mezunudur. 30 İkincikanun (Ocak) 1942 tarihinde Meclis’te yaptığı bir konuşmada şeker vs. stokçuluğu yapan bazı vekil ve mebusların olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine Meclis’te sert bir şekilde uyarıldıktan sonra, kendisine bir de parti tarafından ihtar cezası verilmiştir.. Duru 1937’de Afyon ve Kütahya’da parti için yaptığı teftişte, yörede “… Cumhuriyet Halk Partisinin birer kadrodan ibaret kaldığını, buralara üye olarak girenlerin şahsî menfaatlerinden başka bir şey düşünmediklerini…” bildiren raporunun Ankara’da iyi karşılanmadığından bahsediyor. Rapor sonrasında Duru’nun Ankara radyosunda haftada bir, İstanbul radyosunda onbeş günde bir yaptığı konuşmalar kaldırılır, her pazar ziyaret ettiği Münakalat Vekili Ali Çetinkaya da bu tarihten sonra kendisinin yüzüne bakmaz.  Kâzım Nami Duru’nun 1939 sonrası TBMM faaliyetleri izlendiğinde, bu dönemde de eleştirilerin hoş karşılanmadığı görülecektir. Cemil Koçak, Duru’nun 1943 seçimlerinde yeniden mebus seçilememesini bu olaya bağlarken, bu örneği de CHP içinde siyasî mücadele ve tartışmanın olmadığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor. Duru, 1947 yılında “çoluk çocuk” Demokrat Partiye’ye geçecektir.

Yeni Yüzyıl, 20.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/savunmanin-sivil-denetimi-1734

Gayri meşruluğun saldırısı

Türkiye’de olan biteni anlamak için bakabileceğimiz göstergeler, işaretler var. Bunlardan biri PKK’nın önde gelenlerinden birinden -C. Bayık’tan- geldi.

Gazetelere düşen haberlere göre, İngiltere’de yayımlanan Times gazetesine konuşan KCK Eş Başkanı Cemil Bayık, artık temel hedeflerinin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) çöküşü olduğunu söylemiş.  Bununla da kalmamış, “Erdoğan bizi yenerse, Türkiye’de demokrasi isteyen herkesi mağlup edebilir… Onun rüyalarının gerçeğe dönüşmesinin önündeki en büyük engel biziz. Eğer Erdoğan bizi saf dışı bırakırsa, kazanır… Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz…” demiş. Benzer demeçlerin Bayık ve başkaları tarafından BBC’ye ve diğer bazı Batılı yayın organlarına da verildiğini biliyoruz.

      PKK Erdoğan’a ve AK Parti hükümetine savaş açmış. PKK kim? Bir terör örgütü. Sicili masum insanların katledilmesiyle dolu bir yapılanma. Bu tür açıklamaları yapanlar kimler? Bu terör örgütünün idarecileri. Gerek bu örgütün gerekse idarecilerinin demokrasi teorisiyle, demokratik ilkelerle ve demokratik uygulamalarla ne alâkası var? Hiç. Demokrasinin ne olduğunu ve nasıl kurulacağını veya korunacağını ömrünü dağlarda geçirmiş ve işi gücü insan öldürtmek olan adamlardan mı öğreneceğiz?

Bunların üstüne bir de PKK’nın kendisi gibi ortodoks sosyalist (Marksist-Leninist-Maoist-Stalinist) ona yakın terör örgütüyle ittifak kurduğunu hatırlarsak tablo daha net görülür. Bu örgütlerin toplumsal tabanı yok ama dar şehir örgütlenmeleri var. PKK ile şehirlerdeki her tür terör saldırısında işbirliği yapabilirler.

     Erdoğan demokratik seçimleri kazanarak Cumhurbaşkanı olmuş bir siyasetçi. AK parti hükümeti de yine seçimleri kazanarak iktidar olmuş bir siyasî parti. Her iki aktörün varlığı da makamlarında oturuşları da meşru. Bu iki aktör demokratik bir sistemde nasıl göreve geldilerse ancak öyle giderler. Yani onların bulundukları makamdan uzaklaşması sürelerinin dolmasına, seçim kaybetmelerine bağlı. Bu açık gerçek ortadayken PKK ve müttefikleri kime, neyin savaşını açıyor? Bu savaş meşru mu? Demokratik seçimlerle gelen aktörlerin demokrasi dışı yollarla iktidardan indirilmesi demokrasiyi güçlendirir mi zayıflatır mı? Bir terör örgütünün demokratik aktörler karşısında ne meşruiyeti olabilir? PKK’nın hükümet devirebildiği bir yerde demokrasi mi despotizm mi egemen olur?

Bu sorular Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı aklını ve vicdanını kavurmuş kimseleri pek ilgilendirmiyor. Onlar her ne pahasına olursa olsun siyasî hedeflerine ulaşmak istiyorlar. Nefret ettikleri aktörleri mevkilerinden uzaklaştıracak yollar-yöntemler arasında meşru-gayri meşru, demokratik-antidemokratik ayrımı yapmıyorlar. Sormak istiyorum: Terör örgütlerinin demokratik usulle işbaşına gelmiş bir hükümete savaş açmasını nasıl karşılıyorlar? Onaylıyorlar mı? Onaylıyorlarsa bu savaşın meşruiyetini nerede buluyorlar? Onaylamıyorlarsa gayr meşruluğun saldırısına karşı neden hiç ses çıkartmıyorlar?

Diyelim ki AK Parti ve Erdoğan yanlış. Hatalı icraatlara imza atıyor. Adı geçen terör örgütleri AK Parti ortaya çıkmadan da vardı ve eylem yapıyordu. Hükümet giderse bu örgütlerin duracağını, sadık demokratlar olacağını mı sanıyorlar?Sanmıyorlarsa onlarla nasıl mücadele edilmesini istiyorlar? Silah kullananların üzerine çiçekle mi gidecekler? Askere ve polise barakasına dönmesi ve hiçbir şey yapmaması emrini mi verecekler?

      Kuru gürültüye pabuç bırakmam. Laf kalabalığına ve cambazlığına da kanman. Bu sorulara cevap vermeden ileri geri konuşanları hem vicdansız ve akılsız sayarım, hem de demokrasiye inanmadıkları ve bağlı olmadıkları sonucuna varırım.

Yeni Yüzyıl, 21.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/gayri-mesrulugun-saldirisi-1750

Teröre destek vermek

Ankara’nın ardından bir terör saldırısı da İstanbul’da vuku buldu. Canlı bomba, ölüler ve yaralılar. Bu satırları yazdığım sırada failin kim(ler) olduğu belli değildi. Ama olağan şüpheliler yine IŞİD ve PKK. Bilhassa PKK.

Modern demokratik toplumlarda bu tür saldırıları azaltmak mümkün ama sıfırlamak imkânsız. Ankara katliamından sonra Almanya’nın başkenti Berlin’de de bir araç patladı ve bir kişi öldü. Maalesef bu tür saldırılarla her an karşılaşmamız mümkün. Ankara’daki saldırıda araç kullanıldı, patlayıcı miktarı çoktu. İstanbul’da ise canlı bomba patlatıldı. Bir kişinin taşıyabileceği patlayıcı miktarı sınırlı olduğundan can kaybı, yaralanma ve maddî tahribat nispeten az oldu. Ancak, her iki olay da özü itibariyle aynı: Terör saldırısı.

Verdiği zarar ne olursa olsun bu tür olaylar karşısında ülkenin rutinini bozmaması ve insanların abartılı paniğe kapılmaması lâzım. Elbette kendimizi korumak için dikkatli olmalıyız ama hayatı durdurmamalıyız. Ülke yönetimi de tedbirleri sıkılaştırmalı fakat uyguladığı politikalarda terör saldırılarına bakarak ayar yapmamalı. Bu, potansiyel saldırıları davet etmek anlamına gelir. Terörle ve teröristle doğrudan veya dolaylı pazarlık olmaz. Terör bir insanlık suçudur ve hiçbir dava terörü haklı kılamaz.

Türkiye’de son zamanlarda tuhaf tipler ortaya çıtı. Bunlar terörü kategorik olarak dışlayıp kınayamıyor. Bir metot olarak hayatımızdan çıkartılması gerektiğini herkesi ve her oluşumu kapsayacak şekilde dile getiremiyor. Bazen açık bazen örtülü, bazen doğrudan bazen dolaylı şekilde şiddet failleri arasında ayrım yapıyor ve bazılarını kınarken bazılarını onaylıyor. Orwelyen bir lisanla ve büyük bir propaganda başarısıyla “barış bildirisi” diye sunulan malum bildiri PKK terörüne verilen zımnî bir onaydı. Nitekim gereksiz yere tutuklanan akademisyenlerin sorguda PKK için terör örgüt d(iy)emediği medyaya yansıdı.Bildiri sahiplerinin toplumun ahlâkî ve vicdanî takibi enselerindeyken yasal takibata uğratılmasını, tutuklanmasını doğru bulmadığımı daha önce birkaç defa söyledim. Ama bildirinin mantığının PKK terörünü manen desteklemek, en azından görmezden gelmek anlamına geldiği gerçeğini de tekrar vurgulamadan geçememem.

HDP’nin nerede durduğu malûm. Ancak, teröre karşı gevşek, kayıtsız ve hatta manevî destek verici tavır CHP sözcülerinde de boy gösterebiliyor. Bazı akademik ve entelektüel çevreler de büyük bir ikiyüzlülük yaparak tablonun tümünü görmek ve ona göre yorum yapmak yerine önemli faktörleri kasten ıskalıyor. Örneğin, bazıları güvenlik güçlerinin Güneydoğu’da mahalleleri “ablukaya aldığından” bahsediyor. Sözlerine bakılırsa kasabalarda, mahallelerde hendekler kazılmamış, hayat durdurulmamış, organize silahlı gruplar oraları işgal etmemişken güvenlik güçleri topu tankı toplamış ve silahsız sivil insanlara saldırmış.  Bunu söylemek, ima etmek düpedüz ahlâksızlık.

Demokratik bir ülkede devlet meşru güç kullanma tekeline sahip. Devlet şiddetini kimin,  niçin kullandığı belli. Mevcut tabloda devlet şiddeti cevap olarak doğuyor. Bu durumda meşru olarak yapılabilecek tek şey devlet şiddetinin ölçülü, oranlı ve kurallı kullanıp kullanılmadığını sorgulamak, yanlış yapan görevlilerin ve âmirlerinin adâlete sevk edilmesini istemek.  Demokratik süreçlerin işlediği ülkede bu zaten yapılabiliyor. Buna karşılık bazı ahlâksızlar, ortada PKK terörü yokmuş gibi, tüm faturayı siyasetçilere çıkartıyor. Mahalleleri işgal eden çetelere karşı yapılan operasyonlarda onlarca güvenlik görevlisinin şehit edilmesinin güvenlik güçlerinin karşısında silahlı, organize grupların olduğunu göstermesi gerçeğini görmezden geliyor. Bu tavır ahlâkla, vicdanla bağdaşmaz ve Türkiye’ye devlet şiddetini kontrol altında tutma, PKK’nın ve benzer yapılanmaların terörünü azaltma ve bitirme yolunda fayda sağlamaz.

Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifa diliyorum.

Yeni Yüzyıl, 20.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/terore-destek-vermek-1731

Dünya 5’ten büyük mü?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç yıldır sık sık kullandığı bir söz var: “Dünya 5’ten büyüktür”. Bununla kastedilen, bilindiği üzere, BM Güvenlik Konseyi daimî üyesi 5 ülkenin –ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere- tüm dünyayı temsil etmediği ve dünyanın bu beş ülkeden büyük olduğu.

BM II. Dünya Savaşı sonrasında muzaffer ülkeler tarafından oluşturuldu ve Soğuk Savaş döneminde iyice kurumsallaştırıldı. Sosyalist Blok’un yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması BM’in yapısında –SB’nin GK’ndeki koltuğunun Rusya’ya geçmesi dışında- bir değişikliğe yol açmadı. GK üyesi beş ülke fiilen dünyanın hükümranı. Tüm egemen devletlerin üye olduğu BM’nin kritik meselelerde esamesi okunmuyor. Bu beş ülke, veto hakkı sayesinde, tek başına bir şey yapamasa bile diğer üye ülkelere de bir şey yaptırmama gücüne sahip. GK üyesi olmayan ülkelere karşı ise imtiyazlı bir statüye malik. BM de dünya da birçok bakımdan bu beş ülkenin elinde, kontrolünde. Başka bir deyişle merkezileştirilmiş bir uluslararası sistem var; dolayısıyla, merkezileşmenin klasik mahzurları ve zararları burada da ortaya çıkıyor.

Dünya nüfusu 7 milyar. GK’nin daimî üyesi beş ülkenin toplam nüfusu ise 1 milyar 800 milyon civarında. Yani bu beşlinin nüfusu dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor. Avrupa’dan üç ülke GK’nde yer alırken en kalabalık kıta olan Asya’dan yalnızca bir temsilci var. Fransa ve Avrupa GK’nde ama Avrupa’nın en kalabalık ülkesi ve en büyük ekonomisi Almanya yok.  Latin Amerika GK’nde temsil edilmemekte. Din açısından bakıldığında, Hristiyanlar GK’nde dört ülkeyle yer alırken nüfusu 2 milyara yakın İslam Dünyası’ndan tek ülke dahi bulunmuyor.

Ancak, ekonomik ve bilimsel performansa gelince durum biraz değişiyor. Özellikle ABD ve Çin ekonomik devler. Diğer üç ülkeyle birlikte bu beş ülkenin GDP’si dünya GDP’sinin yarısına yaklaşıyor (33/79). Bilimsel araştırma ve keşiflerde ise ABD rakipsiz lider. Bu anlamda bakıldığında dünya 5’ten daha az büyük. Kuşku yok ki ekonomik gücün askerî alanda sonuçları var. Başka bir deyişle GK’nin beş ülkesi askerî anlamda dünyanın ağırlıklı kısmına denk geliyor.

BMGK üyeleri çok keyfî davranabiliyor. Özellikle ABD, Rusya ve bazen Çin BM’yi de GK’ni de çiğneyip geçebilmekte. İsrail’e yönelik tüm beğenmediği kararları haklı ve doğru olup olmadığına bakmaksızın bloke -veto- eden bir ABD var. Kritik zamanlarda ABD BM’de kendisi gibi dev bir gücün küçük, zayıf ülkelerle aynı seviyede ve statüde görülemeyeceğini vurgulamakta ve buna göre davranmakta. Yani BM’yi disfonksiyonel hâle getirmekte.  Diğer GK üyeleri de zaman zaman aynı şeyi yapmakta.

BM ve GK bugünkü yapısıyla ve çalışma tarzıyla pek âdil değil. Ama BM’nin statüsünün kısa vadede değişmesini beklemek gerçekçi olmaktan hayli uzak. Dünya büyük bir alt üst oluş yaşamadıkça mevcut yapılanmanın süreceğini zannediyorum. Bu da dünyada bazı problemler üretmekte. Zaten buna birçok kere şahit olduk. Neredeyse BM’nin ve GK’nin kalıcı çözüme kavuşturduğu hiçbir problem yok. Uluslararası ilişkilerin ana aktörü uluslararası ve ulus üstü kuruluşlar değil hâlâ devletler ve açık ki gelecekte de öyle olacak.

GK beşlisi dünyaya küçük, dünya onlara büyük geliyor. Erdoğan haklı, GK bu yapısıyla ve statüsüyle sürdürülemez, sürdürülmemeli. Bunu, bildiğim kadarıyla, aynı sıklık ve kuvvetle dile getiren bir başka siyasî lider yok. Bu durumda insan merak ediyor: 2012’den beri şahit olduğumuz Erdoğan’a ve AK parti hükümetlerine yönelik -ulusal ayakları da olan- uluslararası kuşatmanın Erdoğan’ın uluslararası sistemin –GK’nin kompozisyonunun- değiştirilmesi talepleri, çağrıları ve çabalarıyla bir bağlantısı olabilir mi?

Yeni Yüzyıl, 19.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/dunya-5ten-buyuk-mu-1726