Ana Sayfa Blog Sayfa 228

Panama ve kapitalizm

Kapitalizm hakkında yazmak, konuşmak sıradan bir iş. Önüne gelen kapitalizm hakkında ahkâm kesiyor, iddialı lâflar ediyor, eleştiriler geliştiriyor. Tabiî, çoğu zaman saçmalayarak. Kapitalizmin bu kadar kolayca hedef hâline getirilebilmesinin ilk sebebi kapitalizmin ne olduğu hakkında ciddîye almaya değer kaynakların miktarının solcu ve sağcı versiyonlarıyla kapitalizm karşıtı kaynaklara nispetle okyanusta damla gibi kalması. İkincisi, bir günah keçisi bulup tüm sorumlulukları ona yıkmanın rahatlatıcılığı.

Panama’daki hukuk firması Mossack Foncesa’nın internete sızan, 40 yıldır tutulan, 11,5 milyondan fazla belgesiyle ilgili bilgiler büyük şaşkınlığa yol açtı. Dünyanın hemen her yerinden siyasetçilerin, siyasetçi yakınlarının, iş adamlarının ve firmaların off-shore şirketleri ve bu şirketlerde önemli miktarda paraları olduğu ortaya çıktı. Bu olay üzerine kapitalizmin ne olduğunu bilmeyen ama kapitalizmden ölesiye nefret eden tipler her şeyin kapitalizm yüzünden vuku bulduğunu iddia etmeye başladı.

Henüz tüm ayrıntılarını bilmiyoruz. Adı geçen firma üzerinden kurulan off-shore şirketlerdeki paraların tamamının otomatikman gayri meşru -yani çalınmış, dolandırıcılıktan ve gayri meşru faaliyetlerden elde edilmiş- olduğunu söyleyemeyiz. Bu nitelikte paralar olabilir, bu ayrı bir konu, ancak, hiç tereddüt etmeden söylemek gerekir ki, muhtemelen, o şirketlere yatırılan paraların bir bölümü olağan ekonomik faaliyetlerden kazanılmıştır ve meşrudur, temizdir. Off-shore hesaplara gönderilmiş olmaları onların bu vasfını ortadan kaldırmaz.

O zaman sorulması gereken soru şu: İnsanlar neden ülkelerinin dışına para çıkarma, bu tür hesaplar açma, şirketler kurarak para yatırma yoluna gidiyor? Bunun sebebi kapitalizm midir? “Evet, kapitalizmdir” diyenlere gülerim. Kapitalizmin ne olduğunu bilmedikleri gibi dünyanın ekonomik-politik manzarasını doğru dürüst okuyamadıklarını anlarım. Off-shore ortamların sebebi liberal kapitalizm değil onun yokluğudur, eksikliğidir, çarpıtılmasıdır. Kapitalizm diye takdim edilen eş-dost kapitalizmi, başka bir adlandırmayla siyasî elitlerle ekonomik elitlerin iç içe geçtiği politik kapitalizmdir. Serbest piyasa kapitalizminin müdahaleye uğratılmadan işlemesine müsaade edilse bu tür vakalar ya hiç olmaz ya da çok az olurdu.

Liberal ekonominin tüm dünyayı işgal ettiği masalına rağmen ekonomilerdeki ana aktörler devletler. Her ülkede en büyük ekonomik güç olan devletler ekonomik faaliyetleri mütemadiyen ağır biçimde regüle etmekte, siyasî motivasyonlu gelir ve kaynak transferleri yapmakta, meşru gelirleri, kazançları keyfî biçimde bazen zulme, gaspa ve hırsızlığa varacak ölçüde vergilendirmekte. Ağır vergileme, para kazanmak için büyük çabalar sarf etmiş ve servetlerini gasplara karşı korumak isteyen insanları haklı olarak tedirgin etmekte. İnsanlar ve firmalar buna maruz kalmaktan kurtulma, kaçma, kaçınma yolları aramakta. Vergi cenneti denilen yerler -off-shore ve benzeri uygulamalar- bir bakıma bu yüzden ortaya çıkmakta.

Bu kötü tabloya son yıllarda bir de terörizm ile mücadele adıyla ve gerekçesiyle ABD’nin ve yakın müttefiklerinin tüm dünyadaki para hareketlerini kontrol etmeye kalkışması eklendi. Dünyanın egemen gücü ABD kendi dış politikasına paralel olarak ticaret alanlarını ve türlerini meşru ve gayri meşru, yasal ve yasa dışı diye etiketlemeye başladı. Amerika’nın bu tavrı da engelleri aşmak isteyenleri yeni ve gizli yollar bulmaya teşvik etmekte.

Benim derdim meşru kazançların, servetlerin ağır vergilerle gasp edilmesi. Bunun adâlete aykırı olduğunu da ekonomik gelişmeye zarar verdiğini de biliyorum. Uzun söze hâcet yok. Herkes kendi nefsinde soyguna varan devlet vergilendirmelerinden kaçınmaya çalışmanın meşru ve gerekli olup olmadığını test edebilir. Milyonlarınız olsa, devlet paranızın çoğunu (meselâ yüzde 80’ini, 90’ını) vergi adıyla elinizden almak istese, bundan kaçma yollarını aramaz mısınız?

Yeni Yüzyıl, 08.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/panama-ve-kapitalizm-1925

Liberalizmin muhtevasını bilmemek

Bir süredir beni bilhassa huzursuz eden bir ‘fark ediş’ süreci içindeyim. Gittikçe güçlenen bir farkındalık bu. Ülkemizin entellektüel dokusu, kumaşı hakkındaki o acı gerçeği ifade etmeye çalışacağım. Bu gerçekten çok acı, çok talihsiz bir kader bu ülke için, bu ülkenin insanları için.

Bu ifade gayretimde sözlerimi artık sakınmayacağım. Evet belki daha ‘yeni yetme’ birisi görülebilirim kimilerine. Ben kim oluyorum ki böylesi bir iddiaya sahip oluyorum! Artık umurumda değil. Ukala gibi görünebilirim. Ama değilim. Çokbilmişlik taslıyor gibi görünebilirim. Ama değilim.

Bu ülkenin aydınları, entellektüelleri liberalizm cahili. Bizim aydınlarımız günden güne, belirli tartışma konuları hakkında yazarken, çizerken cehalete varan bu bilgisizlik kendisini tekrar ve tekrar sahile vuruyor. Onlar liberalizmin sadece adını biliyor, muhtevasını değil. Ne kadar seçkin, iyi eğitimli, donanımlı, dış dünyaya açık olursa olsun, gidemediği, aşamadığı bir çizgi var bizim aydınlarımızın. Sanki gidemediğinden, aşma gücü olmadığından değil, bunu yapmak istemediğinden.

Liberalizmle bağlantılı bir tartışma içindeyken söyledikleri o yetersiz ifadeler kendilerini kolayca ele veriyor. Bu yetersizliğin farkında olmadıkları için o kadar büyük, o kadar çıplak çelişkiler içine düşmelerine rağmen, bu tutarsızlıkların farkına varmaları bile mümkün olmuyor. Onların tefekkürünü benim gibi klâsik liberal çizgiden okuyanların karşısında boşluğa düşmemeleri, liberalleri kendilerine güldürmemeleri neredeyse kaçınılmaz.

Panama sızıntıları nedeniyle kirlilik, yolsuzluk ve yozlaşma yine gündemde. Abartılar, kestirme sonuçlar, gerekçesiz iddialar yine uçuyor, uçuşuyor. Yolsuzluk ve yozlaşma ile liberal ekonomi arasında birliktelik iddiaları için yeni malzememiz Panama’dan geliyor. Aslında nerden geldiği önemli değil. ‘Kirlenme yakınmaları’ açığa çıkan herhangi bir yolsuzluk vakasını liberalizme ‘baştan’ bağlamış durumda.

Bunun son zamanlardaki bir örneğini Hasan Bülent Kahraman’dan edindik (*). Kendisine göre, kirli bir dünyanın izlerini ve işaretlerini “… başka yöntem, ideoloji, pratik yoktur diye insanların kafasına kakılan serbest piyasa ekonomisi/liberal ekonomi hazırladı.” Kahraman bu tespitin gerekçesini, “kavranacak gerçeğin temel taşı”nı da sunar; bu gerçek (vurgu bana aittir) “siyasetle iş hayatının her türlü ölçünün ötesinde iç içe geçişidir.

Kitabın ortasından konuşacağım. Kahraman’ın liberal ekonomiye yönelik ithamını değil ama bu ithamını üstüne oturttuğu temel taş tespitini tamamen paylaşıyorum. Katılıyorum ve destekliyorum. Ve evet ben bir liberalim. Liberalizm kitabının ortasından bir liberal hem de. Devletin adalet ve güvenlik hizmetlerinde asıl rolü, ek olarak yalnızca eğitim ve sağlık hizmetlerinde (olabildiğince sınırlı seviyede) yardımcı rolü oynaması gerektiğini düşünen, bunun dışındaki, para arzı dâhil bütün diğer işlerin özel sektöre bırakılması gerektiğini savunan bir liberal.

Bu yüzden, yukarıdaki gibi bir “liberal ekonomiye yönelik itham” ile “siyasetle iş hayatının her türlü ölçünün ötesinde iç içe geçişini” eleştirmek arasındaki derin uçurumu ve onulmaz çelişkiyi görebiliyorum. Çünkü liberalizm, tekrar ve tekrar vurgulamaya değer ki, doğuşu itibariyle, siyaset ile iş hayatının her türlü ölçünün ötesinde iç içe geçişini engellemek, bu iç içeliği, bağlantıyı koparmak amacındadır. Liberalizm, hatta, içinde doğduğu tarihsel bağlamda hâkim olan bu iç içeliğe bir tepki olarak doğmuştu. Ve sonrasındaki inkişafı da onun bu aslî muhtevasını bir geliştirme, güncelleme, pratiğe dökme tarihidir.

Liberalizmin bu gelişimi 20. Yüzyıl’da Avusturya İktisat Okulu, Kamu Tercihi Okulu ve Şikago İktisat Okulu akımlarının çalışmaları ile vücut bulmuştu. Naçizane kendime özgü hayat koşullarımın izin verdiği ölçüde uzunca bir süredir Viyana, Şikago ve Virginia’lı ekonomistlerin, sosyal bilimcilerin çalışmalarını okumaktayım. Siyaset ile iş hayatının her türlü ölçünün ötesinde iç içe geçişini onaylayan, destekleyen, doğru bulan, politika normu olmasını iddia eden liberal bir isim bilmiyorum. Ne de bu akımlardan haberdar başka bir ismin bize böyle bir iktisatçı örneği verebileceğini düşünüyorum. Aralarındaki bazı yöntem ve felsefe farklılıklarına rağmen, bu okulların birbirine en yakın olduğu ve durduğu husus budur. Onlar siyaset-ekonomi bağlantısının; siyasetin ekonomiye, ekonominin siyasete karşılıklı tahakküm kurma ve müdahale etme çabasının olabildiğince engellenmesi gereğinde uzlaşırlar. Bu uzlaşmanın kendi çalışmalarındaki izdüşümleri, vurgulama dereceleri farklılaşır sadece. Elbette müsaade edelim de bu kadarı olsun ve sosyal bilimlerden bahsettiğimizi unutmayalım.

Diğer bir abartılı ve de hatalı iddia ekonomik refahın meşruiyeti ve bölüşümü ile ilgili. Yolsuzluk ve yozlaşma ile edinilen servetin toplam dünya servetine oranı % 5 civarında. Yapılabilecek en geniş yolsuzluk ve yozlaşma tanımı ile taş çatlasa bu oran % 10 eder. Ama bütün gelir ve servetin çoğunun gayrimeşru yol ve yöntemlerle edinildiğine inanmamız isteniliyor. Küresel refah, gelir ve servet dinamikleri 1970’lerden bu yana ciddi seviyelerde büyüme kaydetmekte. Bu büyüme eğiliminin iddia edilen kirlenme kapsam ve derecesi ile tutarsızlığı hiç akıllara gelmiyor. Düşünün ki yolsuzluk ve yozlaşma sıfır toplamlı ekonomik oyunlar oldukları halde, yani gayrimeşru yoldan benim zenginleşmem sizin cebinizden ve fakirleşmeniz pahasına olduğu halde, bu yolla küresel ekonomik pastayı büyüttüğümüz iddia, en azından ima ediliyor. Büyüyen, daha çok üreten bir küresel ekonomide esas ve yaygın zenginleşme yöntemi bu olamaz. Pozitif toplamlı, iki tarafın da kazandığı ekonomik işlemler asıl rolü oynadığı içindir ki küresel refah artıyor.

Ve bu refah çok daha adil dağılıyor. Bu sayede dünya tarihinin en kapsayıcı küresel refah yaygınlaşması gerçekleşiyor. BM’nin verilerine göre, son 40-45 yıllık dönemde 2 milyar civarı insan mutlak fakirlik seviyesinden orta sınıfa doğru taşınıyor ve taşıyor. Hal böyleyken, zenginin daha zengin fakirin daha fakir olduğuna dair küresel propagandadan başımız şişiyor. Ve hatta, zengin fakirleri daha da fakirleştirerek daha zengin oluyormuş, diye de ekleniyor. Çağımızın bu en muhteşem en görkemli hurafesi gerçek durumun fersah fersah uzağında kalmaktan başka bir şey yapamıyor.  Yazıyı uzatmamak adına burada duyurmuş olayım. Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğunu iddia eden herhangi bir bilim adamı, gazeteci, politikacı, herhangi bir kişiye karşı meydan okuyorum ve onu benimle tartışmaya davet ediyorum. Gerçek durum bunun tam aksi yönde, daha doğrusu, zenginin daha zengin fakirin daha fakir olduğu iddiası küresel refah dinamiklerinde neler olup bittiğini anlatmak için en elverişsiz, en ilgisiz ve en bağnaz ifadedir.

Tekrar, bilâkis, tam tersine diyeceğimiz bir husus daha var. Liberaller ideolojilerin öldüğünü ve tarihin akışının kaçınılmaz bir istikamette ilerleyeceğini hiçbir zaman öne sürmemiştir. Liberalizmin sadece Hayek, Popper, Mises gibi birkaç abidevi ve orijinal isimlerinin eserlerinin incelenmesi bunun anlaşılması için yeter de artar bile. Veya Francis Fukuyama’nın klâsik liberal düşünürler nezdindeki itibarsızlığı da yeterli diğer bir gösterge olmalıdır.

Kahraman’ın yaptığı yegâne doğru tespit “siyasetle iş hayatının her türlü ölçünün ötesinde iç içe geçişi” olduğu içindir ki, tek ideolojinin serbest piyasa olmadığı, hatta neo-liberal hegemonya diye bir şeyin gerçek olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Ekonomik müdahaleciliğin ve bunun getirdiği yolsuzluk ve yozlaşma eğilimlerinin serbest piyasalar aleyhine ve serbest piyasaların yerine zaman zaman ve farklı bölgelerde, ülkelerde mevzi kazandığı bir dünyadır burası.

Bu ülkenin ve dünyanın herkes için daha iyiye doğru dönüşmesi ve gelişmesi bu gerçeğin daha fazla fark edilmesine; bu can sıkıcı ve zararlı cehaletin yıkılmasına bağlı. Türkiye’deki ve dünyadaki en hayırlı yıkım, yaratıcı yıkım bu olacaktır.


(*)
Hasan Bülent Kahraman, “İyi ki sızıntılar var…”, Sabah, 06.04.2016, http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kahraman/2016/04/06/iyi-ki-sizintilar-var

Güneydoğudaki “Siyasi Boşluk” nasıl dolacak?

PKK’nın nihai sonuç alacak bir ayaklanma çıkarma gayretiyle yeniden başlattığı şiddet kampanyasında halkı yanına alamaması, bölgede güvenlik güçlerine açıkça yenilmesi ve Türkiye’nin batısında beklediği ittifakı kuramamasının yarattığı sonuçlar ortaya çıkmaya başladı. PKK’nın büyük hataları ve HDP’nin bu hataların tamamını destekleyen bir pozisyonda durması, HDP’yi bir siyasi parti olmaktan çıkardı ve PKK’nın basit bir cephe örgütüne dönüştürdü. HDP bu yüzden ciddi bir oy ve itibar kaybı içerisinde. HDP bugün kimsenin siyasi muhatap olarak görmediği bir aparata dönüşmüştü…

HDP seçmeninin önemli bir kısmı HDP’ye açıkça bir mesafe koymuş durumda. HDP seçmeninin HDP’den ayrılması ve HDP’nin siyasi bir seçenek olmaktan çıkması, bölgede ve Kürt meselesinde ciddi bir “siyasi boşluk” yaratmış durumda. Bu siyasi boşluk, aynı zamanda bir “sosyal boşluk” anlamına da geliyor. Çünkü PKK’nın cephe örgütleri siyasi alanın yanında sosyal alanda da, zor ve ikna yoluyla hegemonya ve tahakküm kurmuş durumdaydılar. Bugün itibarıyla bu hegemonya ve tahakküm sarsılmış durumda.

HDP Çözüm Değil Çözülme İstiyor

PKK, bu durum karşısında yeniden müzakere masasına dönmek istiyor. PKK’nın müzakereden kastettiği şey, çatışma çözümü ve silah bırakma anlamında bir müzakere değil. PKK kendisinin silahlı bir güç ve egemenlik kullanan Türkiye ile sınırlı olmayan bir aktör olarak meşrulaşmayı istiyor. Bu bakımdan PKK’nın 2013 Mayıs’ından farklılaştığı ve hatta o dönemde dahi, hükümetin ve Türkiye kamuoyunun anladığı anlamda bir müzakereden farklı bir müzakere istediği görülüyor.

HDP, bu bağlamda PKK’dan farklı bir hedefe sahip değildi. HDP sadece bu hedefe, 7 Haziran seçimlerinin verdiği imkânla devrimci halk savaşıyla değil “siyaset”le varılabileceğini düşünüyordu. Seçimlerden hemen sonra Demirtaş, seçimlerin temel stratejik sonucunun bölgede AK Parti’nin, dolaysıyla da devletin yenilmesi olduğunu deklare etmişti. Demirtaş bunu siyaset yoluyla özyönetim, öz savunma ile egemenlik paylaşımına taşımak isterken; PKK, Türkiye’deki siyasi Suriye’deki askeri zafer hissiyle kendi bildiği usulde sonuç almak istedi.

Asıl Hatayı HDP Yaptı

7 Haziran seçimlerinden sonra HDP ve PKK’nın müşterek değerlendirme hatasıyla, bugün itibarıyla 7 Haziran’ın kendilerince “stratejik kazancını” kaybetmiş durumdalar. Buradaki temel hata, PKK’nın şiddete başvurmasından çok, bölgeden AK Parti’yi ve devleti sildiği iddiasıdır. Eğer siyasi olarak bu tespiti yaparsanız, seçmenin sizi Ankara’ya Türkiyeli bir siyaset yapmak için değil, “egemenlik paylaşımı“ için gönderdiği değerlendirmesinden şiddet safhasına geçmek an meselesidir. Bu bakımdan Demirtaş ve HDP’nin siyasi mantığı, PKK’nın şiddetine kapı aralamaya çok müsaitti. Dolayısıyla bugünkü hata, sadece PKK’nın şiddet kullanmasından kaynaklanmadı. HDP’nin bütün iddialarına rağmen Türkiyeli, demokratik ve siyasi bir aktör olmayı başaramamasından da kaynaklandı.

HDP’ye oy veren seçmenin ne istediği tartışılabilir ama bu HDP/ PKK hattının bunu çok doğru okuyamadığı bugün kaybettikleri destekten anlaşılabiliyor. Şimdi problem, HDP’nin bıraktığı bu siyasi ve sosyal boşluğun nasıl doldurulacağıdır.

AK Parti, bu siyasi boşluğu doldurmak için gayret sarf ediyor. AK Parti dışındaki diğer siyasi partilerde bu boşluğu doldurma yönünde bir performans görülmüyor. Bu eksiklik, Türkiye ve demokrasi açısından bir talihsizlik… Çünkü bölgedeki siyasi boşluğun doldurulması ve bölgenin siyaseten renklenmesi için yeni aktör ve bakış açılarına ihtiyaç var. Bu ihtiyaç, muhalefet tarafından giderilmediği için AK Parti’de bu arayışların olduğunu görüyoruz. Başbakan Davutoğlu’nun bölge gezileri ve AK Parti’nin çalıştayları bu arayışların tezahürleri… Bu arayışların sivil toplum kuruluşları tarafından da desteklenmesi ve PKK/ HDP hattının terk ettiği siyasi ve sosyal alanın demokratik ve Türkiyeli aktörler tarafından doldurulması hayati önem arz ediyor.

Yeni Yüzyıl, 07.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/guneydogudaki-siyasi-bosluk-nasil-dolacak-1919

Sığınmacı çocuğu bu zihniyetten korumalı

Dün gece milyonlarca eve, Hatay’da pide çalan çocukları hastanelik edene kadar döven esnafın görüntüsü düştü.

Görüntünün kötülüğünü anlatmaya çalışmayacağım.

Çünkü buradaki insanlık dışılığı, içinde zerrece merhamet olan zaten görür ve ürperir; görmeyene ise benim hiçbir sözüm kâr etmez.

Daha can sıkıcı olan, ekrana yansıyan bu kötülüğün münferit olmaması. Mültecilerle ilgili öylesine iğrenç, ırkçı, ayrımcı ve zalimce bir tutum var ki, insanı korkutuyor.

Çünkü o tutumu üreten nefreti görüyorsunuz, duvarın dibine sıkıştırılan çocuğun ellerine kırasıya indirilen sopa darbelerinde. Daha önce İzmir’de ekmek çalan Suriyeli çocukları esnafın kıyasıya dövmesindeki sorun da bu belki.

Öncelikle şunu tespit edelim: Önyargı, bir insana yapılan saldırı ve yaralamanın mazereti veya hafifleticisi olamaz. O esnaf bunun hesabını yargıya tamamen vermeli.

Barbarlığın psikolojisi ve ideolojisi

Ama bunu üreten ayrımcı önyargıyla da mücadele edilmeli. O barbarlığın soyut hali teşhis, teşhir ve mahkum edilmeli.

Dünyanın her yerinde görülen eski bir hastalıktan söz ediyorum. Sığınmacıları, mültecileri, göçmen işçileri, etnik, dini, siyasi ve cinsel azınlıkları şeytanlaştıran ırkçı, ayrımcı bir benlik ve zihniyetten, onun ürünü olan propagandadan.

Öyle bir ayrımcı zihniyet ki, koskoca yeryüzünde, yüzbinlerce km karelik bir ülkede, sığınmacıya bir yaşama, nefes alma alanı açtırmıyor, onu boğmak için uğraşıyor. Tıpkı evde istenmeyen bir çocuk veya yaşlının işgal ettiği o minicik alanın göze batması gibi.

Şimdi de sığınmacılar için kurulacak kamplar, ırkçı, ayrımcı ve mezhepçi önyargıyla malul unsurların hedefi haline getiriliyor.

CHP İzmir milletvekili Özlem Ağırman onları İzmir’e istemiyor. Alevi Kültür Dernekleri Mersin Şubesi ve yine CHP Maraş milletvekili Hüseyin Çomak, Maraş’ta kurulacak kampa izin verilmemesi için gösteri yapıyor. PKK’dan Duran Kalkan ise Kürt illerine yerleştirilirlerse hepsinin yok edileceğini söylüyor.

Duran Kalkan “Kürdün evine mahallesine, Suriye’den, Kafkasya’dan, Orta Asya’dan birilerini getirilip ‘ben bunu buraya yerleştireceğim ve buraya kamp kuruyorum derse hepsi yok edilir” diyor da, haline bakmadan, “yeni yaşam çağrısı” gibi büyük bir iddiayla ortaya çıkan HDP ne diyor peki?

Dünyanın en kırılgan insanlarına, sığınmacılara karşı kendi içindeki ayrımcılığı temizlemeye mi çalışıyor, yoksa kabahati savaşa, hükümete keserek bu kötülükle yüzleşmeden, etrafından mı dolanıyor?  Başbakan bir söz söylediğinde kitabın tam ortasından konuşan, yerden yere vuran Demirtaş’ın bir sözü var mı?

Anlıyorsunuz ki, sözünü ettikleri “yeni yaşam” herkes için değil veya tıpkı Kundera’nın kitabının adındaki gibi “yaşam başka yerde.”

“DikiliAyağaKalk KampaHayırDe << Bu gece ülkemizin aydınlık yüzü İzmir’e Türkiye’nin her yerinden destek veriyoruz” demiş tivitırda CHP’li Ağırman.

“Mülteci istemiyoruz dediğimizde esas olarak buna neden olan politikalardan AKP nin vazgeçmesini istiyoruz” diyor Ağırman. Hayır, “mülteci istemiyoruz” dediğinizde, “mülteci istemiyoruz” demiş oluyorsunuz.

“Şehirlerde mülteci kampı istememek insanilik dışı bir davranış değil, Avrupa’da istemiyor ki akp ye yıktı” diyor. Hayır sayın vekilim, şehirlerde mülteci kampı istememek insanlık dışı bir davranış ve siz de o davranışı sergiliyorsunuz. Avrupalı ırkçılarla beraber.

İnsan olmak sorumluluk yükler

Bütün politik tartışmanın gürültüsünün ötesinde, yüzleşmemiz gereken bir kötülük var bu yaşadıklarımızda.

Ve o kötülük, sadece ambulans çağrılan sığınmacı çocuk için değil, fırsatını bulduğunda herkese yönelebilecek hastalıklı bir insani durumu yansıtıyor.

Doğru olan, ayrımcıyı da şeytanlaştırmadan, ona yaptığının kötü olduğunu, bunun kötülük olduğunu hatırlatmak olmalı.

Elbette onun rehabilite olmasını bekleyemeyiz; aynı anda politik olarak onunla mücadele etmek, hukuki olarak da ihlalleri cezalandırmayı savunmak zorundayız.

Kapımızın önündeki Suriyeli çocuğu kötülüğe teslim etmemek için.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 07.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/siginmaci-cocugu-bu-zihniyetten-korumali-1914

Barış bildirisi mi?

Günlerdir üzerinde tartışılan bildiriye imzacıları ve destekçileri “barış bildirisi” adını veriyor. Bazı medya organları ve yorumcular da bu adlandırmayı kabulleniyor ve kullanıyor.

Bildiri gerçekten bir barış bildirisi miydi? Barışa çağrı mıydı?

Barış itibarı yüksek bir kelime. Kullanana çoğu zaman saygınlık kazandırıyor. Bu bakımdan insan hakları, özgürlük ve demokrasiye çok benzemekte. Herkes tarafından kendi maksadı için kullanılabilmekte. Başka amaçları veya değerleri perdelemeye de hizmet edebilmekte.

Birisi barış istiyorum dediği zaman onun gerçekten barış istediğini düşünmeye meylederiz. Ancak, fikir ve siyaset tarihi barış kelimesinin her zaman ve herkes tarafından olağan anlamında kullanılmadığını ve barış talep ediyorum diyenlerin daima barış istemediğini gösteriyor. En kötü durumda barış kelimesi savaş taraftarlığını, tahakküm kurma talebini veya fiilî tahakkümü örtmek için kullanılıyor. Bu yüzden, barış istiyorum dendiğinde ne kast edildiğini anlamak için hem sözcüğün kullanılma bağlamına hem de kullananların ideolojik pozisyonuna bakmak lâzım.

Barış şiddetin yokluğu anlamına gelmekte. Barış negatif bir değer. Bir yerde beşerî aktörler arasında şiddet kullanımı yoksa barış vardır. Barıştan söz edebilmek için en az iki tarafın bulunması gerekir. Tek aktörle, tek aktörün davranışıyla barış tesis edilemez. Biri diğerine saldırıyorsa o tarafın saldırısına son vermesiyle veya iki taraf birbiriyle çatışıyorsa ikisinin de bundan vaz geçmesiyle barışa ulaşılır.

Barış kelimesini en çok dejenere ve istismar edenler sosyalistler. Olağan sosyalist jargonda barış sosyalizmin egemen olması anlamına gelir. Herkes sosyalist olur ve böylece tüm çatışmalar ortadan kalkar! Soğuk savaş zamanında komünist blok cephe örgütleri kullanarak demokratik ülkeleri içten etkilemeye çalışırdı. Bu tür örgütlerden biri Türkiye’de de uzantısı olan barış hareketiydi. Bağımsız görünmekle beraber Moskova’nın gösterdiği istikamette faaliyet yürüten bu hareket, meselâ silahlanma yarışında, Batı’yı -bilhassa Almanya’yı- içten frenlemeye çalışırdı.

Soğuk Savaş bitmesine rağmen o dönemin zihin ve siyaset alışkanlıklarının yaşamaya devam ettiğinin son örneği bu metinde yansıdı. Bildiri meşru demokratik siyasî otorite ile bir suç şebekesi arasında ayrım yapmıyor. Her ikisini de eşit meşruiyet seviyesinde görüyor. Hatta PKK’yı daha meşru sayıyor. Çatışan iki aktöre değil tek aktöre çağrıda bulunuyor. Diğer aktörün eylemlerini görmezden geliyor. Önce bir tarafı katliamla, sürgünle suçluyor, sonra aynı aktöre barışı tesis et diyor. Böylece tüm sorumluluğu o aktörün omuzuna yıkıyor. Bildiriyi okuyan bir yabancı ortada hiç sorun yokken güvenlik kuvvetlerinin tankla topla masum vatandaşların arasına daldığını ve önüne geleni öldürdüğünü zanneder. Oysa çatışmalarda tüm teçhizatlarına ve dikkatlerine rağmen çok sayıda güvenlik görevlisinin öldürülmesi karşılarında yoğun şiddet kullanabilecek şekilde eğitilmiş, donatılmış ve mevzilendirilmiş bir gücün olduğunu gösteriyor.

Bu bildiri bir barış bildirisinden ziyade taraflardan birinin -yani demokratik idarenin- diğerine -yani PKK’ya- teslim olması çağrısı. “Yerlileri” anladık, böyle bir bildiriye yabancılar niçin imza attı? Bir kısmı eksik bilgiden dolayı bunu yapmış olabilir. Ancak, Pol Pot katliamlarının destekçisi Chomsky ve Avrupa’da komünist suçların Nazi suçları gibi araştırılmasına ve kınanmasına karşı çıkan Habermas kafasındakilerin desteğinin ana sebebi ideolojik ortaklık olmalı.

Tekrar vurgulamak isterim ki, muhtevasındaki problemlere rağmen bildiriye imza koyanların üniversiteler tarafından idarî soruşturmaya maruz bırakılması ve işten atılması yanlış. Haklarında dava açılması daha da yanlış. Tutuklanmaları ise katmerli yanlış. Bu yollara tevessül etmek yerine bildiriye benim yaptığım gibi eleştiriler yöneltmek ve gerisini toplumun vicdanına bırakmak en doğrusu.

Yeni Yüzyıl, 07.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/baris-bildirisi-mi-1913

Sur’un Geleceği ve Bazı Hatıralar – Orhan Miroğlu

Başbakan Davutoğlu’nun Cuma günü Diyarbakır’da Sur’un ihyası için açıkladığı program, bilgi kirliliği ve algı operasyonlarını boşa çıkaran, vatandaşı yeniden düşünmeye sevk eden bir muhtevaya sahipti ve tatminkardı.

Hasan Paşa Hanı’nda Bakan ve milletvekillerinin de katılımıyla açıklanan Sur’un ihyası programından önce, Ulucami’de Cuma namazı kılındı. Çok kalabalık vardı ve adım atacak yer yoktu. Sonra bu kalabalık sokağa taştı. Başbakan otobüsün üstüne çıktı ve halka hitap etti.

Diyarbakır’da, HDP, Sur için alınan bir takım tedbirleri boşa çıkarmak, Sur’un yeniden ve tarihi dokusuna, ima ettiği kültür mirasına uygun inşası, Sur halkının uğradığı mağduriyetlerin giderilmesi için hükümetin bir an önce hayata geçirmek istediği eylem planını itibarsızlaştırmak ve yalan yanlış bilgiler yayarak, halkı kuşkulara düşürmek için elinden geleni yapıyor.

Yakıp yıktılar, güzelim Sur’u büyük  ölçüde bir moloz yığını haline getirdiler, şimdi de inşayı ve ihyayı engellemek istiyorlar.

Yok, Sur insansızlaştırılmak isteniyormuş, devlet Sur’u içindeki tarihi eserlerle beraber kamulaştırmak istiyormuş, zaten Sur’daki operasyonlar bu yüzden ve bu amaçla gerçekleşmiş ve daha bir sürü yalan ve bilgi kirliliği..

Sanki ta Yüksekova’dan başlayarak, Sur ve Nusaybin’e varıncaya kadar, beşyüz bin insanın evini  barkını terkedip yollara düşmesine yol açan PKK değil, devletmiş gibi!

Sanki, evlerin önüne hendek kazıp, altını üstünü tünellerle birbirine bağlayan, tonlarca bombayı Sur’daki camilere ve kiliselere dolduran PKK değil, devletmiş gibi!

Sur, insansızlaştırılmıyor, tam tersine PKK şiddeti ve teröründen kaçan insanların Sur’a güven içinde dönmeleri için mücadele ediliyor. Kimse en ufak bir mağduriyet yaşamayacak. Halkın sahip olduğu mülkiyet hakkı korunacak, isteyen, tarihi dokuya uygun olarak evini kendisi inşa edebilecek, isteyen devletin inşa edeceği evlerden birine sahip olacak. Hiç bir inşaatın yüksekliği  Başbakan’ın ifade ettiği gibi Surların ve Sur’daki minarelerin uzunluğunu geçemeyecek.

UNESCO’nun Hevsel  Bahçeleri ve Diyarbakır surları için aldığı dünya mirası kararı, Sur içinin bu karara uygun olarak yeniden restorasyonunu zorunlu kılıyor. Buna uygun olmayan hiç bir şeyin kabul edilmesi mümkün  değildir.

Gençlik yıllarımın bir kısmı Sur’da geçti. Yaz aylarında, Sur’un, Dıngılava ve Küpeli ismini taşıyan iki havuzunda geçerdi bütün günümüz. Bu havuzların buz gibi sularına atılırdı karpuzlar ve sonra da ekmek peynir eşliğinde afiyetle yenirdi.

Diyarbakır İş Kadınları Derneğinde, bir iş kadını arkadaşımız, “Balıkçılarbaşına gitmezsem yaşayamam” diyordu haklı olarak. O yıllarda biz de Sur’un dışında bir hayatı hayal bile etmezdik..

Bir şehrin tarihi  mekanlarını  nasıl düzenlerseniz düzenleyin, o mekanlarda insan yoksa, insan yaşamıyorsa hiç bir şeye yaramaz bu. Sur halkını, Sur’dan koparmak, ayrı yaşamaya zorlamak ise ölümden beter gelir. Sur halkıyla konuştuğunuzda, geçmişinden koparılmış, boşlukta hisseden bir halk gerçekliğiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Evlerini, ve kıymetli eşyalarını kaybettiler, ama şimdi hatıralarının içinde yer aldığı bir hafızayı, bir belleği yitirmenin korkusu ve endişesiyle yaşıyorlar.

Sur yeniden inşa ve restore edilecek, ama bu mekana ruh katacak olan da şüphesiz geriye evlerine dönüp burada yaşamaya devam edecek olan Sur halkıdır.

Türkiye’nin ve dünyanın çok uzun bir süre, gözü Sur’da olacak, buna hiç şüphe yok.

Siyasetin de nabzı burada atacak. Bu da çok belli. Çünkü Sur, 1999’dan bu yana Diyarbakır’da elde edilen siyasi bir iktidar alanının merkezi durumundadır. Aşağı yukarı 17 yıldır burayı PKK/HDP yönetiyor. İşte bu  iktidar alanını kontrol eden, siyasi ve ekonomik rantını tek başına yöneten bir hareketin, Sur’daki kontrolünü kaybetmesi demek, hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlamına gelir. Diyarbakır’da yaşayan ve yüzü bir kaç yıldır HDP’ye dönük olan, şehrin  mekanlara bölünmesi sürecinde oluşan muazzam rant alanlarını HDP’ li elit siyasi sınıfla beraber paylaşan orta sınıftan kesimler, şimdi sarsılan bu iktidar alanından uzaklaşmanın  ve yeni bir siyasi tercih yapmanın eşiğine gelmiş bulunuyorlar. PKK’nin, artık onların ne ekonomik entegrasyon ne de milliyetçi taleplerini temsil edemeyeceğini görüyorlar, PKK, Sur’u askeri olarak  kaybetti, şimdi HDP’yi harekete geçirerek, siyasi olarak yeniden kazanmak isteyecektir. Ama bunca yıkımdan ve halka verilen zarardan sonra, bu hiç te kolay olmayacak. Sur halkını kendi geleceğinin önüne dikmek bana imkansız ve boş bir çaba olarak görülüyor.

Perşembe günü Sur’un etrafında uzun bir yürüyüş yaptım. İş makinaları harıl harıl çalışıyordu. Etraf taşınmayı bekleyen moloz yığınlarıyla doluydu. Bir kaç kadın ve çocukla karşılaştım. Ağlaşıp duruyor ve sözleşmişçesine, ‘yeter yeter, dayanacak gücümüz kalmadı’ diye feryat ediyorlardı.

Surlu kadınlarla karşılaştığımız güzergahın solunda eski adliye binası ve eski cezaevinin de içinde yer aldığı İçkale vardır, bir müze tasarımı içinde, burada yer alan binalar yeniden restore edilmiş ve ziyaretçilere açılmış durumda. İçkale, içinde yapılan kazılar ve bulunan insan kemikleriyle gündeme gelmiş ve  tartışmalara yol açmıştı. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan insan kemiklerinin, doksanlı yıllarda faaliyet  gösteren JİTEM’le ilgili olabileceği düşünülmüş, sonra bu insan kemiklerinin çok eski tarihlere ait olduğu ortaya çıkmıştı.

İçkale’nin tepesinden  Dicle’ye doğru uzun uzun baktım. Buz gibi soğuk bir rüzgar esiyordu. İçimin ürperdiğini hissettim. İçkale’de bulunan mahkemeye 1977 yılında yasak kitap ve Seyit Rıza’ya ait fotoğraf bulundurmaktan ifade vermiş,  serbest bırakılmıştım; ama kitaplara ve Seyit Rıza’nın fotoğrafına da el konulmuştu.

1974 Ecevit affından önceydi. 12 Mart’ta tutuklanan Kürt aydınları İç kaledeki cezaevinde kalıyorlardı. Mehmet Emin Bozarslan, Tarık Ziya Ekinci, İbrahim Güçlü, Mehdi Zana ve diğerleri.. Liseli gençlerdik ve onları bazen ziyaret ederdik. İçerden çıkacaklar ve parti kurup bizi de içlerine alarak mücadele edeceklerdi..

Hey gidi, rüzgar gibi geçip giden yıllar, hey!

Geçmiş hatıralar ve yıllar, sanki dün yaşanmış, elimi uzatsam onlara dokunacakmış gibiydi, gözlerimi vadiye ve vadiyi çevreleyen tepelere diktim, yemyeşil bir örtüyle sarıp sarmalanmıştı  tepeler, çok istemesine rağmen, bana işkence ederler diye son yıllarında Diyarbakır’ı hiç ziyaret etmemiş olan Diyarbakırlı şair, Ahmet Arif’in dizeleri geçti aklımdan.

Dağlarına bahar gelmiş (barışa hasret) memleketimin!

Star, 04.04.2016

http://haber.star.com.tr/yazar/surun-gelecegi-ve-bazi-hatiralar/yazi-1100903

Yeni anayasa ve ortamın zorluğu

Anayasalar, bir ülkede siyasal sistemin mimarisini kuran belgelerdir. Anayasaların kabul edilmesindeki temel saik, ülkede “en yüksek/en üstün kanunu” oluşturmaktır.En üstün kanun, ülkede geçerli hukuki ve siyasi yapının sınırlarını belirler.

Her anayasa birçok amaca matuftur. Anayasa, geçmişteki değerleri ve gelecekteki hedefleri ifade eder. Devletin düzenini somuta indirger. Kamu adına iş gören temel organların (yasama, yürütme ve yargının; merkezi ve yerel idarelerin) yetkilerini, görevlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler. Devlete meşruluk sağlar.

Tabii ki bunların hepsi tartışmalıdır. “Bizi biz yapan” değerler nedir? Toplum hangi idealleri benimsemelidir? Hükümet sistemi ne olmalıdır? Merkez ile yerel arasında iktidar nasıl bölüşülecektir? Tüm konularda birbirine zıt tezler söz konusudur. Her grup da, kendi tezine önem atfeder ve onun geçerli olmasını ister. Dolayısıyla anayasa yazımı her zaman sıkı bir mücadeleye sahne olur.

Güllük Gülistanlık

Genel olarak anayasalar rejim krizlerinden ve çalkantılı dönemlerin ardından kaleme alınır. Mevcut sistem sarsılır, yeni bir güç belirir ve o da kendi yönetme hakkını tesis etmek için yeni bir anayasal düzene geçer. Dünyada da, Türkiye de çoğunlukla böyle olur. Mesela, ilk anayasamız olan 1876 Kanun-i Esasi, imparatorluğun en sıkıntılı döneminde ilan edildi. Padişahın yetkilerini ciddi anlamda sınırlayan II. Meşrutiyet, II. Abdulhamid’i tahtan indirdi.

1921 Anayasası, bir savaş ortamında yazıldı. Gayesi, savaşı yönetmekti. 1924 Anayasası, ulus-devleti ete kemiğe büründürdü. Onu kabul eden İkinci Meclis ise, Kurtuluş Savaşı’nı veren Birinci Meclis’in gayri-hukuki bir şekilde feshedilmesiyle oluşmuştu. 1961 ve 1982 Anayasaları ise, darbecilerin iradesini yansıttı. Darbeciler önce milletin egemenlik hakkını gasp ettiler, akabinde kendi hülyalarını “anayasa” diye kâğıda döktüler. Ezcümle, hiçbir anayasa günlük gülistanlık bir ortamın eseri olmadı.

Türkiye bugün de yeni bir anayasanın eşiğinde. Ve yine birçok problemle cebelleşiyor. Kürt meselesi tekrar şiddetin cenderesine girdi. Ölüm haberi gelmeyen gün yok. İfade özgürlüğünde alan daralması yaşanıyor. Akademisyenler tutuklanıyor.  Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması konuşuluyor. Gereksiz ve anlamsız bir şekilde açılan ve büyütülen Dündar-Gül Davası, ülkeyi Batı ile karşı karşıya getiriyor. Bombalar patlıyor, terör saldırılarında insanlarımız hayatlarını kaybediyorlar. Sınırların hemen berisinde ateş kazanı kaynıyor, vs.

Fırsatı Heba Etmemek

Sorunlar ağır ama anayasa yazımı için bu sorunların tamamen ortadan kalkması beklenemez. Bugün ertelerseniz, yarın başka sorunlar çıkar. Dolayısıyla anayasayı, etrafın süt liman olduğu bir döneme bırakmak gerçekçi değil. Anayasa bu sorunların içinde ve bunlarla birlikte tartışılacak.

Fakat bir husus da göz ardı edilmemeli: Anayasa için muazzam bir fırsat var. Türkiye ilk kez demokratik siyaset içinde kendi toplumsal sözleşme metnini oluşturma şansını elde etti. Bunun heba edilmemesi için memleket dâhilindeki tansiyonu düşürmek ve ortamı sağaltmak lazım.  Burada sorumluluğun büyüğü iktidara düşer.

Çünkü yeni bir anayasa yapma iddiasının sahibi o. Anayasayı yapacak bir güç olarak ortada da bir tek o var. Şimdiki gibi sıkıntılı bir vaziyetin ise, anayasanın içeriğine negatif bir etkide bulunma ihtimali yüksek. Güvenlik kaygısının had safhaya çıktığı ve iktidarı sınırlamak yerine ona daha fazla güç aktarmanın ağır bastığı bir vasat var. Böyle bir vasatta, devlet gücü ile sivil özgürlükleri sağlıklı bir şekilde bağdaştırmak, çoğunluğun talepleri ile azınlıkların hakları arasında âdil bir denge kurmak güçleşir.

Bu itibarla iktidar, eğer hazırlayacağı anayasanın özgürlükçü niteliğinin ağır basmasını istiyorsa, iktidar ateşi düşürmek ve etrafı soğutmaya daha fazla mesai ayırmalı.

Yeni Yüzyıl, 06.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/yeni-anayasa-ve-ortamin-zorlugu-1908

AYM beraat mı verdi?

AYM’nin Dündar-Gül kararına ilişkin, iç ve dış (AİHM) içtihatlara atıfta bulunan gerekçesi kararla ilgili tartışmaları tam olarak bitir(e)medi. Yeni Yüzyıl’da yayınlanan bir yazısında Dr. Serdar Korucu Mahkeme’nin gerekçesinin ikna edici olmadığını ileri sürdü (“AYM’nin İkna Edici Olmayan Gerekçe Sorunu”, 19 Mart 2016).

Bir defa daha belirteyim: Dündar ve Gül’ün tutuklu yargılanmasının yanlış olduğunu düşünüyor(d)um. Tutuklama nadiren başvurulması ve kuvvetli gerekçelere dayanması gereken bir uygulama. Yakın geçmişte haksız ve gereksiz tutuklamanın çok acı örneklerini yaşadık. Sanıkların delil karartma ve kaçma ihtimâlinin yok veya az olması da tutuklu yargılamayı gereksiz kılıyor. Yargılama baştan itibaren tutuksuz sürdürülseydi olay bu kadar büyümez, uluslararası boyut kazanmazdı.

Davanın özü hakkındaki görüşlerim şöyle: Sanıkların casuslukla suçlanması bana yeterince inandırıcı görünmüyor. Casusluk gizli bilgilerin ele geçirilip bir düşman güce verilmesi ise burada böyle bir durum yok. Dündar elde ettiği – daha önce de kamuya duyurulmuş- bir bilgiyi, yayın yasağına rağmen,  doğruluğu hakkında deliller bulunmayan yeni iddialar ekleyerek, tekrar ilân etti. Buna casusluk denebileceğinden emin değilim. Mamafih, demokratik ülkelerde benzer fiillerin casusluk olarak görülebildiğini de biliyoruz. En tipiği J. Assange’ın Wikileaks, E. Snowden’in NSA olayında casuslukla –hatta terörist olmakla- suçlanması. Ancak, bu görüşe onlar –özellikle Snowden- gazeteci değildi diye cevap verenler de var.

Cumhuriyet gazetesinin olayda kötü niyetli olduğu, Dündar’ın bir plana uygun olarak hareket ettiği bence kesin. Gazete daha çok dış kamuoyuna oynadı ve Türkiye’yi teröristlere yardım eden bir ülke, Erdoğan’ı bundan sorumlu lider olarak resmetmeye çalıştı. Ama bu çabanın dava konusu yapılması niyetler yargılanıyormuş izlenimini verir. Terör örgütüne yardım suçlaması da çok su kaldırabilir. Organize suç örgütüne destekten bahsedilse anlarım ama dünyayı PDY’nin terör örgütü olduğuna inandırmak –en azından şimdilik- zor.

AYM’nin tutukluluk meselesinde iç hukuk yollarının tüketildiği tespiti doğruydu. Fakat davanın özüyle ilgili olarak doğruyu yaptığını aynı gönül rahatlığıyla söyleyemiyoruz. Davanın safahatı yeterince ilerlemedi. Bu yüzden, doğru olan AYM’nin sadece tutuklulukla ilgilenmesi ve gerisini ceza mahkemesine bırakmasıydı. Her ne kadar Mahkeme çevreleri ‘casusluk’ ve ‘terör örgütüne yardım’ iddiaları hakkında bir hüküm verilmediğini belirtiyorsa da karara hem karşı çıkanlarda hem de savunanlarda aynı algının oluşması kararda böyle bir sorun olması ihtimâlini gösteriyor. Mahkeme birçok insanın gözündefiili sadece ifade ve basın özgürlüğü içine hapsederek yargılamayı bitirmiş oldu. Nitekim Can Dündar davanın ikinci duruşmasından önce yaptığı açıklamada “Anayasa Mahkemesi kararı bizi beraata götürecek” dedi (Hürriyet, 2 Nisan 2016). Bu saatten sonra ceza yargılamasını sürdürmenin bir anlamı var mı bilmem.

AYM’nin sanıkların tutuklanmasının ifade/basın özgürlüğüne engel olduğu iddiası da, AİHM kararına atıf yapılmasına rağmen, tartışmaya açık. Sanıklar içerdeyken de gazetelerinde yazmaya ve görüşlerini kamuya duyurmaya devam etti. Ayrıca, aynı mantıkla hareket edersek tutuklanan her sanığın mesleğini icra etme özgürlüğünün ihlâl edildiği sonucuna varmamız gerekir. Meselâ, bir tıp doktoru casuslukla suçlanıp tutuklansa, onun doktorluk mesleğini icra etme özgürlüğüne engel olunduğunu mu söyleyeceğiz? Gazeteciliğin özel bir yerinin olduğu öne sürülebilir, ama tutukluluğun kaldırılması sanıkların mesleklerini icraya dönmesini sağlamaya yeterdi, daha ileri gidip birçok kesime davanın esasının boşa düşürüldüğü izlenimini verebilecek/veren bir hükme imza atmak gerekmezdi.

Yeni Yüzyıl, 06.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/aym-beraat-mi-verdi-1904

Turkey Integrates Syrian Refugees by Treating Them like Economic Contributors

The ongoing civil war in Syria has displaced millions of people, many within Syria itself, but the majority of refugees are trying to find new homes and political asylum outside their war-torn homeland. Macedonia has closed its border with Greece, preventing passage through the Balkan trail to Western Europe, so thousands of Syrian refugees are accumulating in Greece each week. European nations have had an influx of more than a million refugees, and they struggle with Islamophobia, xenophobia, cultural chaos, and increased expenditures from their expansive welfare states. Refugees are a crisis almost everywhere, but it’s a different story in Turkey, which has welcomed more of them than any other country. By treating refugees as economic contributors rather than as a deadweight burden, Turkey has largely avoided the turmoil experienced elsewhere.

When the Syrian civil war began in March 2011, the first refugees arrived in Turkey to find asylum. As the war escalated and millions started to be displaced, the number of refugees increased instantly and reached nearly 3 million by March 2016.  Turkey has applied an open border policy for Syrian refugees, and has established no quota. Still, the country has faced no social, political or economic crisis over Syrian refugees during these past years. This can be attributed largely to the fact that Turkey has not implemented strict control over the refugee resettlement process.

Turkey does not grant refugee status to those who seek asylum from Middle Eastern countries like Syria. Although Turkey is a signatory to the international Geneva Convention on the Status of Refugees, it has always maintained its own geographical exceptions to the agreement — only granting refugee status to Europeans seeking asylum. Rather than attaining refugee status, Syrians instead found asylum in Turkey as “guests,” which at first did not grant them official legal status in the country. In 2013, the Turkish government granted Syrians temporary legal status, yet still not full status as refugees.

Although perhaps counterintuitive, this approach has actually helped Turkey to integrate such a vast number of refugees without the debilitating effects experienced by other countries. The Turkish government has intentionally ignored work permit rules for Syrians, despite the fact that strict rules ordinarily apply to foreigners’ economic activities in the country. Native Turks and Syrians have therefore taken the opportunity to conduct business freely with each other, which allows them to solve problems spontaneously and to mutual advantage through market processes. Bypassing work permit rules also makes contracting with Syrians easier and less costly, so they are able to find jobs and housing, earn their own money, and take care of their families. They don’t have to wait for humanitarian aid to put food on the table.

The process through which Syrians become involved in Turkish labor and business markets has been so streamlined that refugees have become routine suppliers of goods and services. They have established new businesses and employed others, including vast numbers of Turkish citizens. They have increased investment, production, and employment capacity throughout many of Turkey’s economic sectors, and have boosted market competition. Studies that collect data on the economic impact of Syrians within the regions where they predominantly live show that as the rates of employment, exports, and imports increased, the consumer prices for goods and services fell. The data also show that 52 percent of Turks support the economic activities of Syrians.

Essentially, Turkey’s successful approach to the refugee crisis has been to avoid solving problems with welfare as much as possible, instead easing the integration of Syrians into the Turkish economy. The European Union (EU) is the largest welfare organization in the world, and refugee status brings with it welfare entitlements. Europeans therefore think that they cannot afford an influx of refugees, because they view the displaced Syrians as costs rather than economic benefits. A recent study suggests that resettling a refugee in the United States for five years costs around $65,000 in taxes, and Germany has already allocated approximately €17 billion to spend on refugees in 2016 — although experts say the bill will be higher. More than any other EU leader, German Chancellor Angela Merkel bravely opened her country’s borders to refugees but ultimately paid for it by losing votes to an anti-immigrant party in the recent regional elections.

Turkey’s approach of treating Syrians as economic contributors, however, allowed the country to offer asylum to millions while avoiding negative economic and political repercussions. Their economic integration also catalyzed the process of social integration into Turkish society. The Syrians have achieved living together in peaceful, cooperative community with Turks without the social disorder that has led to drastic counter-measures elsewhere, like the border closing in Macedonia.

Despite Turkey’s overwhelming success with its own approach in handling the refugee crisis, EU interference may well bring about a true crisis in Turkey after all. EU officials maintain that one of the reasons so many Syrian refugees try to move on and settle in Europe is because Turkey does not grant them the welfare benefits that come with refugee status. The EU recently pushed through an agreement with Turkey that will mandate greater welfare expenditures and tightened control over the economic activity of Syrians — including hiring quotas, social security contributions, minimum wage requirements, and more.

Once Turkey begins to enforce these new regulations, Syrians will be more expensive to hire and their comparative advantage in the Turkish economy will be lost. Syrians will no longer find jobs so easily, because employers will prefer to work with Turks again instead if the employment costs of outsiders are the same as the costs for natives. Rather than learning from Turkey’s success with Syrian refugees, Europe may well succeed in imposing its crisis on Turkey as well.

Atlas Network, April 4, 2016

Randal O’Toole: “Akçiçek’s research underscores my conclusion that problems other countries are having with refugees are merely symptoms of deeper problems with those nations’ regulatory and welfare systems. Those problems should be corrected even if there were no refugees. Turkey’s relative success in handling the refugee crisis may give other countries an incentive to fix those problems now.”

http://ti.org/antiplanner/?p=11750#more-11750

Sur’un Kamulaştırılması

Hükumet, Diyarbakır-Sur ilçesinde yaşanan çatışmalardan sonra harabeye dönen ilçenin yeniden imarı için 21 Mart’ta Bakanlar Kurulu kararı ile bir kamulaştırma kararı almıştı. Orada olağanüstü bir halin yaşanması ve ilçenin büyük ölçüde yıkılmış olmasına dayanarak insanların özel mülklerine bir karar ile el koymanın hukukî ve siyasî sonuçlarının olumlu olmayacağı gibi, bir ilçenin büyük bir bölümünün kamulaştırılmasında kamunun nasıl bir faydasının olacağının da altının doldurulabileceğini sanmıyorum. Bununla birlikte Sur’un boşaltılacağı gibi bir iddianın doğru olduğunu, büyük bir nüfus değişimi amacında olunduğunu da sanmıyorum. Tartışmalar büyük ölçüde siyasî bir tarafgirlikle yürütülse de harabeye dönen ilçenin yeniden imar edilmesi için ilk akla gelen kamulaştırmanın dışında başka yol ve yöntemlere de kafa yormak gerekmektedir.

Kamulaştırma, başka ülkelerdeki durumu bilmiyorum ama Türkiye’de çok sıkça başvurulan kadim bir yöntemdir. Devletin zor hukukuna dayanarak yaptığı kamulaştırmalardan ne kendisi ne de mülk sahiplerinin birçok sebeple memnun olamadığı örneklere hepimiz rastlamışızdır. 100 metre karelik alanın bile kamulaştırılmasında çoğu zaman mağduriyetler ve devlet açısından hesaplanamayan maliyetler ortaya çıkarken, bir ilçenin büyük bir bölümünün kamulaştırılması fayda-maliyet dengesini büyük ölçüde bozup “kamu yararı” iddiasına dayanan kamulaştırmayı kamu zararına dönüştürebilir ve dönüştürmektedir.

Tartışmalar genel itibari ile siyasî bir kavga üzerinden yürütülse de arada hukukî açıdan bir ilçenin büyük bir bölümünün kamulaştırılmasının yasal dayanağının olmadığı üzerinden bir tartışma görülmekte. Ancak, anayasa düzeyinde bir yasal dayanağı olsa bile bir ilçenin büyük bir bölümü için merkezden ya da yerelden birkaç kişinin ya da bir çoğunluğun özellikle “zor” ile kamulaştırmaya gitmesi insan haklarına yönelik kökten bir tehdit oluşturur. Çünkü özel mülkiyet ile insan hakları arasında doğrudan bir illiyet bağı vardır.

Harabeye dönen, zarar gören yerleşim yerlerinin imarı için yapılabilecek kamulaştırma kararı zaten mağdur olan Surlular’ı daha da mağdur edebilir. Üstelik bunun kamuyu da zarara uğratma riski fazla olabilir. Böyle bir kamulaştırma yerine şeffaf ve katılımcı bir şekilde yerel dinamikler ve konut sahipleri ile birlikte bir plan üzerinde çalışılması daha faydalı ve kamulaştırma sürecinden daha hızlı sonuçlara ulaştırabilir. Devlet, gücünü mülklere el koymanın yerine mülk sahiplerine uygun-faizsiz-uzun vadeli krediler sunarak, yapım ve inşaat sürecinde bazen yılı bulan bürokratik engelleri kaldırarak, harç damga ruhsat gibi çeşitli isimler altında alınan vergilerden vaz geçerek imarı mülk sahipleri lehine cazip kılacak bir planlama yapabilir. Nitekim Van depremi yaşandığında birçok yerleşim yeri Sur ile aynı kaderi yaşadığında hükümet imar sürecinde mağdurları daha da zarara uğratmayan bir yol seçmişti. Depremden sonra çıkarılan kentsel dönüşüm ile ilgili yasa ile risk altında olan binaların yeniden inşaası için mülk sahipleri – inşaat firmaları – bankalar ve devlet dörtlüsüne dayanan bir plan ile imarın önü açılmıştı. Bu temelde bir düzenleme Sur için de yapılabilir. Devlet, denetleme ve rekabet kurumunu işletip mağdurların hak kaybına uğramaması için gerekli düzenlemeleri yapan bir koordinasyon görevini yerine getirebilir. Ama kendisinin kamulaştırma gibi bir icraata girmesi birçok açıdan sorunlu görülmektedir.

Sur’un kadim bir yerleşim yeri ve bünyesinde tarihî yapıları da barındırıyor olması bu sorunları daha da karmaşıklaştırıyor. Bununla birlikte sözlü olarak Sayın Başbakan’ın “sizin istemediğiniz hiçbir şey yapmayacağız” söylemi değerlidir. Bunun kurumlaştırılmasını ve kamulaştırmanın dışında bir inşa sürecinin yapılmasını umut ederim. Bununla beraber Sayın Gülten Kışanak’ın “ücretsiz hukuksal danışmanlık veriyoruz” kampanyasının ötesinde bu yıkılan kentin imarı ile ilgili alternatif bir projelerinin olup olmadığını varsa nasıl bir proje olduğunu kamuoyuna açıklamaları gerekmektedir.