Ana Sayfa Blog Sayfa 227

Kapitalizmin kaçıncı sonu?

Etrafta çok sayıda kapitalizmin sonu sevdalısı var. Tüm kehanetleri yanlış çıkan Marx kapitalizmin yok olacağının bilimsel bir gerçeklik olduğunu ileri sürmüştü. Daha sonra da hem bazı düşünürler hem de pop yazarlar kaçınılmaz çöküşten bahsetti. Örneğin, 1929 krizinin bunu sağlayacağını sananlar oldu. Modern zamanlarda da ne zaman bir ekonomik kriz çıksa kapitalizmin sonunun geldiği söylendi. Sonuncusu 2007/8 finansal kriziyle geldi. Aynı tez siyasette de zaman zaman karşımıza çıkıyor. Avrupa’da ve Latin Amerika’da bir iki solcu parti peş peşe iktidara geldiği her seferinde kapitalizmin dünyaya elveda demekte olduğu müjdelenmekte. Yok olacağı söylenen sadece kapitalizm değil. Bazıları çıtalarını yükseltip kapitalizmin ekonomik modelini teşkil ettiği liberalizmin de ortadan kalkacağını söylüyor, hem de en umulmadık ve beklenmedik, hiç yakışmayan yerlerde.

Kafa karışıklığını önlemek için devletçi bir model olan eş-dost kapitalizmi ile serbest piyasa kapitalizmini birbirinden ayıralım. Yazılarımda kapitalizm kavramını, pek sevmememe ve çok sevimsiz bulmama rağmen, galat-ı meşhur olduğu için, bazen de inat olsun diye, serbest piyasa ekonomisi ile aynı anlamda kullanıyorum.

Kapitalizmin tarihselliği meselesi hakkında iki ana görüş var. İlki ve daha yaygın olanı, sağ ve özellikle sol versiyonlarıyla kapitalizmi insanlığın gelişiminde tarihî bir evre olarak görmekte. Bundan çıkartılan sonuç kapitalizmin insanî hayatın akışının belli bir evresinde doğduğu ve zamanı gelince ortadan kalkacağı. Üniversite yıllarımda maruz tutulduğum beyin yıkama beni bu görüşü benimsemeye itmişti. Sonra köprülerin altından çok sular aktı -daha doğrusu elimden çok kitaplar geçti- ve bugünkü fikrime ulaştım. Buna, yani ikinci görüşe göre kapitalizm tarihsizdir. İnsanlık tarihinin başından beri vardır ve insan ve dünya bugünkü genel özelliklerini koruduğu sürece var olacaktır.

Serbest piyasa ekonomisi ile aynı anlamda kapitalizm nedir? Sofistike teorilere ve açıklamalara ihtiyaç yok. Hayatı iyi okumaya ve gözlemlemeye muktedir herkes kapitalizmin ne olduğunu kolayca anlayabilir. Kapitalizm, her insanın ürettiği şeylere sahip olma hakkından ibarettir. Geri kalan her şey bu olgudan türer. Kapitalizmi reddetmek nihaî safhada insanın ürettiği şeylere sahip olma hakkının olmamasını istemek demektir.

İnsanın ürettiği şeylere sahip olması gerektiği ispatlanmaya gerek duymayan açık bir gerçektir. Kimse ürettiği şeyin niçin onun olması gerektiğini başkalarına açıklamak ve onları ikna etmek zorunda değil. Asıl, insanın ürettiği şeye sahip olmaması gerektiğini iddia edenlerin niçin böyle olması gerektiğini açıklaması ve insanları buna ikna etmesi gerekir. Gelin görün ki ateşli kapitalizm karşıtlarında buna yönelik en küçük bir çaba yok. Çaba bir yana bunun gereğini anlama isteği ve çoğu zaman kabiliyeti de yok.

Kapitalizm her ekonomik sistem gibi krizler yaşar. Kriz insandan ve insan dışından kaynaklanan birçok sebeple ortaya çıkabilir. Ancak, bir defa her kriz –meselâ 2007 finansal krizi-  kapitalizmin krizi değildir. İkinci olarak, hiç bir kriz kapitalizmi yok edemez. İnsanî hayatın doğası kapitalisttir. Son olarak, kapitalizmin yok olması uzun vadede insanlığın ya yok olması ya da barbarlık seviyesinde hayata geri dönmesi manasına gelir. Sizin adınıza üzgünüm, kapitalizmin sonu hiç gelmeyecek.

Kapitalim yok edilemez. Alternatifi de yoktur. Peki, yok edilebilseydi bu insanın hayrına olur muydu? Hayır, tam da tersine, insanın felaketine sebep olurdu. Aslında bunun tarihi ve güncel pek çok örneği de var. Ne var ki görmeyenler görmüyor işte. Kapitalizm hakkında ahkâm kesenlere okudukları kaynakları çeşitlendirmelerini ve bu çerçevede hiç değilse mesela benim ilgili yazılarımı, kitaplarımı okumalarını tavsiye ederim.

Yeni Yüzyıl, 12.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kapitalizmin-kacinci-sonu-1961

Tek Parti dönemindeki bütçe açıkları

Bütçe görüşmeleri parlamenter sistemde iktidar ve muhalefetin kendini kamuoyunda gösterecekleri fevkalade önemli zeminlerdir. Bu hafta, her bütçe döneminde basın yayın organlarında dile getirilen bir efsaneyi ele alalım.

Türk siyasi hayatında olduğu gibi iktisadi hayatında da doğruluğu kendinden menkul bir takım efsaneler vardır: Bunlardan birisi de tek partili dönemde bütçelerin açık vermediği, denk bütçe prensibinden ancak çok partili hayata geçilince vazgeçildiği iddiasıdır. Demokratik hayatı kötüleyerek tek parti idaresini yüceltmek amacıyla yürüyen bu efsanenin yanlışlığı, daha tek parti döneminde gösterilmiştir. Namık Zeki Aral’ın aşağıda iktibas edilen yazısı, sadece bu efsanenin yanlışlığını değil, efsaneyle uğraşıp, gerçeği arayanların başına neler gelebildiğini gösteren bir örnek olmasıyla da ilgiyi hak ediyor.

Bütçe Açık Veriyor…

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Okulu öğretim görevlilerinden Namık Zeki Aral, aynı okulun dergisinde 1943 yılı bütçesi üzerine yazdığı yazısında, dönemin hükümetlerinin çok hassas ve iddialı olduğu bütçe denkliği konusunda ciddî eleştirilerde bulunmuştur. Aral yazısında, mülhak bütçe ve sınaî bütçe uygulamalarıyla bütçe birliği ilkesinin uygulanamadığını; bu ilkenin, bütçe dışında düzenlenen fevkalâde tahsisat ve fevkalâde bütçeler yoluyla iyice sarsıldığını belirterek, Türkiye bütçelerinin 1933’ten sonra açık verdiğini rakamlara dayanarak göstermektedir. Bu konuda, aşağıdaki tablo aydınlatıcıdır.  Aral, Başbakanın 1943’te toplanan CHP Altıncı Kurultayında yaptığı konuşmaya atıfla bütçe açığının kabul ve teyit edildiğini kaydederek, buna rağmen aksinin iddia edilmesini eleştirmektedir. Başbakanın konuşması şöyledir:

“İşte her sene bu mühim açıklara kar­şılık bulmak lâzım geliyordu. Bu açıkların ilk üç seneliğinin (harp devresine ait ilk üç se­neliğin) mühim bir kısmını ihdas ettiğimiz vergiler, yeni zamlar ve istikrazlarla kapadık. Diğer kısmını altın mukabili tedavüle çıkarı­lan 250 Milyon Lira ile müşkülât ile kapata­bildik. Dördüncü yılın (1942’nin) başında ise bütün imkânları kullandıktan sonra fev­kalâde bütçemizi 140 Milyon Liralık bir açıkla karşı karşıya bulduk. İşte hem açığı kapamak, hem de elde bir miktar para bu­lundurmak için Varlık Vergisi’ni ihdas ettik. Filvâki bu vergi bize umduğumuzu verdi. Fakat ara yerde fevkalâde bütçenin açığı 250 Milyona çıktı. Böylece Varlık Vergisi’nin bütçeye kazandırdığı milyonlar sadece fev­kalâde bütçenin açığını kapayabildi. (15 Ha­ziran 1943’de Altıncı Kurultayı kaparken irat edilen nutuktan)”

Türk ekonomisi iyiye gitmiyor

Bu bağlamda eleştirilerine devam eden ve Türkiye’nin Cemiyeti Akvam verilerine göre dünyanın en pahalı ülkelerinden biri olduğunu ifade eden Aral, dönemin tartışılmaz konuları olan varlık vergisini ve devlet borçlarını da eleştirmektedir. Aral, hem varlık vergisinin hukuksuzluğuna, şahsi takdire bırakılan ve itiraz edilemeyen yönüne işaret ederken hem de bu vergi yüzünden ülke ekonomisinin gördüğü ve göreceği zarara işaret etmektedir:

Varlık Vergisi Hukuksuz ve Zararlıdır

“Şimdi Varlık Vergisi’nin kendisine geçe­biliriz: Bütçe açığını kapatmak veyahut ufa­latmak için vergiye ve belki de daha birçok vergilere lüzum ve ihtiyaç vardır. Fakat her­hâlde ihdas ve tatbik edildiği şekilde Varlık Vergisi’ne değil. Varlık Vergisi’nin cazibeli tarafı vardır; fakat zayıf tarafları da çoktur. Cazibeli tarafı, tıpkı enflasyon gibi kolayca bir varidat membaı ittihazına elverişli gö­rünmesidir. Ve bu cazibedir ki, bizi, enflas­yon gibi bir ifrattan bu yeni vergi gibi başka bir ifrada götürdü. Verginin zayıf yanlarına gelince: 1- Vergi daha ziyade sermaye üze­rine matruhdur; 2- Tarhiyat için mükellefe hiçbir itiraz hakkı verilmemiştir; 3- Tediye için mükellefe âdeta hiç vakit bırakılmamış­tır; 4- Vergiyi ödemeyen veya ödeyemeyen mükellefler dava açma hakkından mahrum bırakılmış idi ve saire; 5- Fakat bütün bunların fevkinde en zayıf başka bir tarafı vardı ki o da bazı istisnalar haricinde, nispetinin tamamıyla “şahsî tak­dir”e tevdi edilmiş olması idi.”

Bütçeyi Eleştirdiği İçin Okuldan Atılan Hoca

İkinci Dünya Savaşının otoriter siyasî ikliminde bu eleştiriler hoş karşılanmayarak,  Namık Zeki Aral,  Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından okuldan uzaklaştırılacaktır. (Ali Çankaya, Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, C: II, s. 847.) Konuyu, Fehmi Yavuz hatıralarında şöyle anlatıyor: Yazı hakkında Siyasal Bilgiler Okulu Müdürü Zeki Mesut Alsan ile Maliye Bakanı Fuat Ağralı arasında çok sert konuşmalar olmuş; Alsan, “İmzalı yazılar olduğu gibi yayınlanır. Biz sansürcülük yapmayız” demiştir. Bu tartışmadan sonra, Merkez Bankası Danışmanı olan Namık Zeki Aral istifa ederek derslere gelmemiştir. Yavuz, SBO Müdürü Alsan’ın istifasını da bu olaya bağlıyor. Yazının çıktığı dergi ise, Fehmi Yavuz tarafından dağıtılan kitapçılardan geri toplanmıştır… (Fehmi Yavuz, Anılarım, s. 73.)

Bütçenin Gelir-Masraf ve Fazla-Açık Verdiğini Gösteren Gerçek ve Birleştirilmiş Tablo        

Yıl Gelir Masraf          Fazla         Açık
1924 138.417 135.287            3.130        ———
1925 170.391 210.190           ———        39.799
1926 180.363 179.978               385        ———
1927 202.239 202.977           ———              738
1928 222.031 204.249           17.782         ———
1929 224.144 214.512             9.632         ———
1930 196.307 211.413            ———         15.106
1931 165.228 183.130            ———          17.902
Senesi  Varidat  Masarif          Fazla         Açık
 1932 183.089 174.767            (8.322 )          ———
 1933 170.502 173.928          ——     ( 3.426 )
 1934 194.962 202.640          ——        7.678
 1935 218.350 224.044          ——        5.694
 1936 250.762 260.753          ——         9.991
 1937 275.818 303.840          ——        28.022
 1938 266.868 311.347          ——        44.479
 1939 273.371 339.025          ——       125.652
 1940 299.332 552.987          ——       253.655
 1941 284.445 583.007          ——       198.562

Çalınan kimlik bilgilerimiz

50 milyona yakın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimlik bilgileri çalınmış veya ele geçirilmiş. Bu veriler geçen hafta başında herkesin kolaylıkla ulaşabileceği şekilde internette servis edildi. Çok büyük ölçekli bir kişisel veri hırsızlığı vakası ile karşı karşıyayız. Uzun yıllara yayılabilecek ve öngörülemeyen boyutlara ulaşabilecek bir olay bu. Sahtekârlık yoluyla pek çok suçun kolaylıkla işlenmesine ve masum pek çok kişinin mağdur edilmesine imkân verebilecektir.

Olay duyulunca, kötü niyetli insanların bu verileri kullanabileceği gerekçesiyle insanlar haklı olarak kaygılandı. Hükümet yetkilileri, hem kendisi başlı başına skandal olan hem de öngörülemeyen ağır sonuçlara yol açabilecek bu denli ciddi bir meseleyi, maalesef iyi yönetemediler. İnsanların kaygılarını zamanında ve güven verecek şekilde teskin edemediler. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın yaptığı ilk açıklamalarda haber yalanlandı, kamuoyuna meselenin eski ve asılsız iddialara dayandığı bilgisi verildi. Haberin doğruluğu ortaya çıktıktan sonra ise meselenin hak ettiği ciddiyetle ele alınmasında gecikilmiş, kamuoyunda oluşan soru ve endişeler zamanında tatmin edici şekilde giderilememiş oldu. Şuanda ise TCK 136 ve 243’e dayanarak savcılık soruşturması açılmış ve Ulaştırma Bakanlığı’nda konuyu araştırmak üzere bir çalışma başlatılmış durumda.

Kimlik bilgilerini yayınlayan siteye erişim yasaklandı, ancak yurt dışından veya çeşitli programlar sayesinde Türkiye’den bu siteye hala kolaylıkla ulaşılabilmekte ve bu veriler görülebilmektedir. Bu meseleyle ilgili kısa ve orta vadede neler yapılabilir üzerinde dikkatlice düşünmek ve çalışmak gerekmektedir. İlk olarak, herhalde bu bilgilerin daha fazla kişinin eline geçmesini önleyecek ve erişim engelleme dışında, ilgili ülkelerle iletişime geçme ve onlarla işbirliği yapma gibi başka tür tedbirlere de hızla başvurmak gerekir. Caydırıcılık etkisi bakımından tüm suçluların tespit edilerek en ağır cezaları alması için çalışmak gerekir.

Olayın hem savcılık hem idari boyutuyla hızlıca ve kapsamlı şekilde araştırılması gerekir. Bu olay veri güvenliği ile ilgili gerekli düzenlemelerin yapılması ve tedbirlerin alınması için vesile kılınmalıdır. Vakanın soruşturma ve araştırma sonuçlarından da yararlanılarak kişisel veri güvenliğindeki eksiklikleri, boşlukları ve olası risk alanlarını tedbir ve çözüm önerileriyle ortaya koyan bir rapor hazırlanmalıdır. Yeni yürürlüğe giren Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bu konudaki boşluğu bir ölçüde dolduracak gibi görünüyor. Ancak, Kanunda kamu kurumlarının veri toplaması ve bunların korunması konusunda yeterince titizlik gösterilmemiş gibi görünüyor. Muhtemeldir ki bir süre uygulandıktan sonra elde edilen geri dönüşlerle Kanunda değişiklikler ve yeni düzenlemeler yapma ihtiyacı ortaya çıkacaktır.

Kişisel verilerin güvenliği meselesi çağımızın en önemli sorunlarından biridir. 21. Yüzyıla has bir suç olarak sanal suçlar bilişim ve internet teknolojileriyle ortaya çıkan ve bu alandaki teknolojik hızla birlikte genişleyen ve büyüyen bir suç kategorisidir. Modern devlet yapısı ve bürokrasisi bu yeni suç âleminin hızı ve yöntemleri karşısında genellikle çok yavaş, etkisiz ve aciz kalmaktadır. Bu tür suçlarla mücadele etmek için internet ve iletişim çağının kendi zihniyetini, işleyişini ve araçlarını iyi kavramış, alandaki hıza ve yeni yöntemlere adaptasyon esnekliği yüksek kurum, personel ve yöntemler kullanılmalıdır. Ayrıca, suçların niteliği gereği, bu suçlarla mücadelede uluslararası işbirliği ve ortaklıkları gerekli kılan dünya çapında işleyecek sistem ve mekanizmalar kurmak gerekmektedir.

Yeni Yüzyıl, 11.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/calinan-kimlik-bilgilerimiz-1957

Çözüm süreci olmasaydı

Şimdilerde PKK’nın şehirlere taşıdığı çatışmalara ve işlediği cinayetlere bakıp, Çözüm Süreci’nin hata olduğunu söyleyenler var. Onlara göre PKK’nın niyeti baştan beri çözüm falan değildi. Sınır dışına geri çekilmek bir yana, şehirleri patlayıcılarla doldurdu ve süreci de halk üzerinde ciddi bir tahakküm kurmak için kullandı. Niyet kısmını bir yana bırakalım, PKK’nın Çözüm Sürecinde bunları yaptığı doğru. Hükümetin Çözüm Süreci’ni yönetebilme konusunda hatalar yaptığı da. Ama sürecin kendisi hata değildi.

Çözüm Süreci Doğruydu

“Eğer Çözüm Süreci olmasaydı, Güneydoğu Suriye gibi olabilirdi” diyor, beraberce üyesi olduğumuz Liberal Düşünce Topluluğu’nun yönetim kurulu eski başkanı, hukukçu Raşit Sarıkaya. Bugün bir başarısızlık gibi görünen sürecin, en az iki bakımdan çok ciddi bir katkı sağladığı tespitini yapıyor. “Birincisi, süreç halkta bir aidiyet duygusu yarattı; geçmişin hatalarının geride kaldığı, devletin eski devlet olmadığı duygusunu pekiştirdi” diyor. “İkincisi, Çözüm Sürecinde PKK’nın tesis ettiği egemenlik, halkta, TC’den bin beter bir yönetimin kendisini beklediği kanaatini oluşturdu. Onun faşizan, despotik, baskıcı, tektipçi yönetimini yaşayarak gördü.” Bugün halkın hendek başlarında PKK’yı yalnız bırakmasının böyle bir arkaplanı var ve şehirlerin göbeğine taşınan çatışma sürecinin sıkıntılarını aşmak bu yüzden bugün daha kolay oluyor.

Kürtler Eski Kürtler Değil

“Türkiye 1980’leri, 90’ları yaşadı. Eskiden bir Kürt’ün devlete bakışı, onu hiçbir şekilde sahiplenmesine elverişli değildi. Onun nimetlerinden de faydalanmıyordu. Evet, devlet Doğu’ya bazı teşvikler veriyordu, ama onlar da sahte faturalarla birkaç fırsatçı tarafından iç ediliyordu. Oysa bu dönemin farklı bir tarafı var. Kürtlerin de farklı bir tarafı var. Ak Parti Hükümeti bölge ekonomisine ciddi katkı sağladı. Teşvikler anlamlı ve etkili; dezavantajlı gruplara, çocuklara ve yaşlılara ciddi destek var. Devletin ceberut yüzünü fazlasıyla görmüş bir halk, hala hafızası tazeyken, faili meçhulleri, karakolda işkenceyi hatırlarken, bu son dönemde sıradan vatandaş ile silahlı PKK’lının ayırt edilmesine ilişkin hassasiyeti gördü.”

Şimdi Ne Yapmalı?

Cumhuriyet’le başlayan inkarı sona erdirip hakların iadesi yoluna girmişken, o sorunun ürünü olan örgütle de görüşüp, onların dağdan inip evlerine dönmeleri ve normalleşme için çaba sarf edilmesi doğruydu. Bu yol denenmeliydi. On yıllar boyunca “Devlet PKK ile görüşürse bu sorun biter” gerekçesi dile getirilmişti. Eğer bu yol denenmemiş olsaydı, zihinlerde hep bir soru işareti kalacaktı. Süreç iyi yönetilemedi, PKK Suriye’deki vaade fit olup “devrimci halk savaşı” hayallerine kapılıp silaha döndü, öyle oldu böyle oldu. Ama günün sonunda Kürt halkı o savaşa rıza göstermedi. Bu çok önemli ve değerli. Bunu da yanlış okumamak gerek. Bu artık PKK’nın tüm tabanını kaybettiği veya HDP’nin bölgeden silindiği anlamına gelmiyor. Ama Kürtlerin gündeminin onlarınkiyle özdeş olmadığını gösteriyor.

İşte o gündemi ve o duyarlılığı fark etmek gerek. “Yeni süreç elbette her kesimden bütün Kürtleri, hatta tüm Türkiye halkını muhatap almalı” diyor Sarıkaya, “daha demokratik liberal sivil bir anayasa ile eş zamanlı devam etmeli. Ve silahlı militanların da bir şekilde dağdan indirilmesinin koşulları aranmalı.” Dünyanın en demokratik hukuk devletinin bile silahlı bir güce karşı güç kullanmama lüksü yoktur. Ama bunu yaparken, güvenliğin ötesi unutulmamalı. Çözümün hukuki ve siyasi adımları tamamlanmalı. PKK yüzünden, kat edilen muazzam mesafenin son birkaç adımı tamamlamamak, süreci yine PKK’ya endekslemek olur. Çözüm kapsamında iade edilecek hakları elbette PKK ile konuşmak gerekmiyor. Ama çözüm perspektifini muhafaza etmek gerekiyor.

Yeni Yüzyıl, 11.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/cozum-sureci-olmasaydi-1956

Sosyal medyaya ayar

Hatırlıyorum, yıllar önce, Çin’de bir e-mail adresi almak için insanlardan birtakım belgeleri resmî makamlara sunmalarının istendiğini söyler, gülerdik. Ben öğrencilerime bunu özgürlük kısıtlanmasının bir örneği olarak verirdim. Aradan sadece 10-15 yıl geçti ve dünya şimdi sosyal medya kullanımında başka bir safhaya doğru koşar adım gidiyor. Sosyal medya ilginç bir ortam. Adı medya ama klasik medyadaki kurallar burada işlemiyor. Geleneksel medya organlarında -meselâ gazetelerde- kimin kim olduğu ve neyin kim tarafından yazıldığı belli. Böyle olmayan durumlarda da sorumluluk sahibi yazı işleri müdürleri, yayın yönetmenleri ve mal sahipleri var.

Sosyal medyada herkes kendi hesabının sahibi, ama neredeyse ne sayfalarındakilerden ne de başkalarının ortamlarına yazdıklarından sorumlu. Buna bir de yüz yüze iletişimin olmamasının ve sorumluluk yokluğu düşüncesinin yarattığı ruh hâli eklenince sosyal medya bazen tam bir vahşet ortamına dönüşüyor. Küfürler, hakaretler, tahrikler, dezenformasyon faaliyetleri, karalamalar havada uçuşuyor. Böyle bir ortamda, gayri makuller makullere, küfürbazlar dili temizlere, hiç kimse (nobody) olanlar biri (somebody) olanlara, tanınmayanlar tanınanlara karşı avantaj kazanıyor. Sosyal medyanın yarattığı bu sorunlara karşı toplumun kayıtsız kalması ve cevap vermemesi düşünülemez. Ancak, bazı hukukçuların sandığı gibi yasama organı söz gelimi 20-30 yıl öncesinden olacakları hatasız şekilde tahmin ederek yasal düzenlemeler yapamazdı. Hukuk önceden gelmez sonradan oluşur. Yani nihaî planda ‘’önce hukuk’’ değil ‘’önce toplumsal hayat’’ gerçeği yaşanır.

Şimdi de öyle oluyor ve bir sosyal medya yasal mevzuatı yavaş yavaş şekilleniyor. Bu alanda şu sırada biri dışarda diğeri içerde iki gelişme vuku bulmakta. İngiltere’de sosyal medyaya ilişkin bir yasa tasarısı hazırlanıyor. İntikam ve taciz amacıyla sahte hesap açarak, küçük düşürücü, yalan beyanlar yapılmasına karşı tedbir alınması öngörülüyor. Buna göre, bunu yapmak suç sayılacak ve failleri yargılanabilecek. Kraliyet Savcılık Teşkilâtı sözcüsünün açıklamalarına göre, bu kriminal sosyal medya kullanımının ana nedeni, hesap sahiplerinin izlerinin takip edilemeyeceğini sanmaları. Oysa durum farklı. Sosyal medyadaki izlerin takip edilmesi teknik olarak mümkün.

İngiltere’de bunun için savcılar eğitilecek. Sahte adlarla veya başkalarının adını kullanarak açılan hesaplarla yapılan saldırı ve hakaretlerin üzerine gitmek mümkün olacağına göre, sahibi açık ve belli hesaplar için de aynı şey yapılabilir. Yapılmalıdır da. Nitekim Türkiye’de de noterlerin sosyal medyayı takip edip bu tür işlemleri ve paylaşımları kayıt altına almasına başlandı. Türkiye Noterler Birliği’nin açıklamasına göre 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nda değişiklik yapıldı. Kanuna eklenen 198/A maddesi 1 Mart 2016’da yürürlüğe girdi. Böylece ‘’Elektronik ortamda Tespit’’ uygulaması devreye sokuldu. TNB 7/24 hizmete açıldı. Internette ve sosyal medyada görülen yayınlar TNB portalı üzerinden noter tasdikli olarak kaydedilebilecek. Kayıtlarla dava açılabilecek.

Bu da iyi bir gelişme. Çünkü bazıları hiçbir ahlâk ve edep kuralı tanımayan sosyal medya korsanları, bir süre sonra sosyal medyaya yerleştirdiği malzemeyi silip, muhtemel sorumluluklardan kaçmaya çalışıyordu. Zamanla bunun da önü kesilecek. Sosyal medya, medyanın çoğullaşmasına ve demokratizasyonuna katkıları olan bir gelişme. İnsanlar için yeni ve benzersiz bir etkileşim ve iletişim aracı, platformu. Yani sosyal medyanın iyi sonuçları var. Ancak, sıfırdan yarattığı veya boyutlarını değiştirdiği problemler de mevcut. Öyle sanıyor ve umuyorum ki bir taraftan yasal-idarî mevzuatın gelişmesiyle, diğer taraftan ilgili ahlâk kurallarının doğması ve topluma nüfuz etmesiyle, sosyal medyadaki sıkıntılar azalacaktır.

Yeni Yüzyıl, 11.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/sosyal-medyaya-ayar-1950

Yeni bir yol bulmak

Mardin Artuklu Üniversitesi’nden Cuma Çiçek ile Barış Vakfı adına bir rapor hazırladık. “Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Yeni Bir Yol Bulmak”* başlığını taşıyan rapor, Türkiye’nin son bir yıldır içine düştüğü açmazı analiz ediyor ve buradan çıkmak için birtakım önerilerde bulunuyor.

Rapor, Kürt meselesinin artık sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olma hüviyetini kaybettiğini ve bölgesel bir kontekst değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu meyanda çözüm sürecinin hem başlamasında ve hem de akamete uğramasında Ortadoğu’da yaşananlar çok belirleyici oldu. Şöyle ki:

Türkiye’nin İçini Sağlam Tutmak

Süreci başlatan saiklerden biri, Ortadoğu’da yaşanması muhtemel bir depremden ülkenin asgari şekilde etkilenmesini sağlamaktı. Yeni toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemde, etnik ve mezhebi çatışmaların yoğunlaştığı bir coğrafyada Türkiye’nin içini sağlam tutmak lazımdı. Gaye, süreçle ile birlikte ülkenin ekonomik ve siyasi istikrarını tahkim etmek ve Ortadoğu’nun yeniden tanziminde daha güçlü bir aktör haline gelmekti.

Sürecin başlamasında olduğu gibi tıkanmasında da bölgesel denklemlerin değişmesi önemli bir rol oynadı. PKK, Suriye’nin kuzeyinde fiili bir hâkimiyet kurdu. Üç kanton oluşturdu ve kantonlar arasında birlik kurmaya hız verdi. Türkiye, bunu kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak kabul etti. Taraflar arasında birlikte hareket edebilecekleri ortak bir zemin oluşturulmadı.Sürecin mimarisinden kaynaklanan problemler de (hedef birliğinin olmaması, yol haritası ve zamanın kullanımının belirsizliği, sorun çözecek mekanizmaların yokluğu) buna eklenince, süreci demokratik bir şekilde neticelendirilemedi.

Süreç rafa kaldırılınca da çatışmalar başladı. 2015 Haziran’dan bu yana her alanda büyük bir yıkım yaşandı. Binlerce insan hayatını kaybetti. 350 binden fazla insan evinden-yurdundan oldu. Ekonomi felç oldu. Kentler harabeye döndü. Süreç herkese kazandıran bir yoldu. Sürecin bitmesi ise herkesin üzerine bir karabasan gibi çöktü.    

Boynumuzun Borcu

Şimdi savaş tamtamlarının çalındığı bir evredeyiz. Barış, çözüm, diyalog, müzakere, vb. kavramların pek bir alıcısı yok.Aksine bu kavramları gündeme getirenler, her iki tarafın gölgesine sığınan ve “Kraldan daha fazla kralcı” olanlar tarafından çeşitli suçlamalara muhatap oluyor. Lakin ne olursa olsun, bu yolun yol olmadığını söylemek boynumuzun borcu. Daha önce müteaddit kereler tecrübe ettiğimiz üzere, çok kişiye kaybettiren ama topluma hiçbir şey kazandırmayan bir yol bu.

Açık bir gerçek var: Ne PKK, şiddeti büyüterek devleti alt edebilir. Ne de devlet, azametli bir güvenlik siyaseti izleyerek PKK’yi bitirebilir. Yeni bir forma bürünen ve eskisinden farklı bir sosyolojinin hüküm sürdüğü bir bölgede hiçbir taraf silahın gücüne dayanarak nihai bir zafer elde edemez. Devletin ve PKK’nin de kurumsal hafızası bunu çok iyi biliyor. Geride kalan 30 yıl da bunu teyit ediyor.

O halde buradan çıkmak ve yeni bir yol bulmak gerekiyor. Raporda bu yeni yola nasıl girilebileceğine dair 40 sosyo-politik öneri dört başlık altında toplanmış:

  1. İvedilikle çatışmasızlığı sağlamak ve kentleri silahlardan arındırmak
  2. Toplumsal bir seferberlik ruhuyla çatışmaların yaşandığı bölgeleri yeniden inşa etmek
  3. Müzakereye zemin oluşturmak
  4. Mekanizmaları ve aktörleriyle yeni bir süreci kurmak

“Şiddet devam ettiği sürece kimsenin konuşmaması gerektiğine inananlar var. Ben şahsen aynı görüşte değilim. Ben, bunun konuşmak için ilave bir sebep olduğunu düşünüyorum ve tarafları bir araya getirmenin çok acil olduğunu belirtiyorum” demişti bir keresinde Kofi Annan.

Evet, ortada hepimiz yakan bir şiddet var. Ateşi soğutmak için ise seslerin kesilmesi çare değil, tersine daha fazla ses çıkmalı. Umarım bu rapor, daha fazla sesin çıkmasına vesile olur.

* Rapora bu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.barisvakfi.org/DOLMABAHCEDEN-GUNUMUZE.pdf

Yeni Yüzyıl, 09.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/yeni-bir-yol-bulmak-1933

Kürt ırkçılığı

Bir ülkedeki siyasal kültür, doğal olarak, derin ve yaygındır. Her yere nüfuz eder. Hiçbir kişi ve kesim kolay kolay onun tesirinden kaçamaz, ondan etkilenmekten kurtulamaz. Bunu yapabilmek için özel çaba sarf etmek, iyice bireyselleşmek ve ırkçılığın her türünden gerçekten uzak bilgi ve fikir kaynaklarından yararlanmak gerekir.

Türkiye’de çoğu zaman Türk milliyetçiliği ile iç içe geçmiş bir Türk ırkçılığının bulunduğu bana göre açık bir gerçek. Bunun en bariz ve güçlü delili Kürtlerin Cumhuriyet tarihinde maruz bırakıldığı muameleler. Bunların ayrıntısına girmeye gerek yok, çünkü bilenler biliyor ve kabul etmeyenler zaten onları bilmek hatta duymak istemiyor. Hürriyet gazetesinin “Türkiye Türklerindir” mottosu bu Türk ırkçılığının keskin ve kesin bir ifadesi.

Değişik renklerdeki Kürt hareketlerinde yer alanlar sık sık bu gerçeğe işaret ediyor. Haklılar ve bu ırkçılığı ne kadar eleştirseler az. Ancak, bu, Kürtlerin Türk ırkçılığını kınar ve ona karşı mücadele ederken kendilerinin ırkçılıktan kesin olarak ari ve uzak olduğu anlamına gelmiyor. Tam da tersine, her Kürt ırkçı diyemem elbette ama benim gözlemlerime göre Kürtler arasında bir Kürt ırkçılığı var ve hayli yaygın. Bu olgunun güçlü sinyallerini sosyal medyaya düştüğüm kimi notların altına yazılan yorumlarda da görmekteyim.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada hem halkların kardeşliğinden söz edip hem de mültecilere yaşadıkları şehrin sınırları içinde yerleşim alanı kurulmasına karşı çıkan kimselerin çelişkisine dikkat çeken küçük bir not yazdım. Bu notun altına yazılan bazı yorumlarda aşikâr gerçeği dehşet içinde gördüm. Kimi yorumcular, “Kürt toplumu içindeki sosyal, dinî, kültürel ve ideolojik farklılıklar ne olursa olsun biz Kürdüz ve Kürdistan’da hep birlikte barış içinde yaşayacağız” demekteydi. İlginç. Bana göre bu “Türkiye Türklerindir”in mottosundan yansıyan benzer bir anlayışı afişe ediyor. Başka bir deyişle “Kürdistan Kürtlerindir” mottosunu ifade ediyor.

“Türkiye Türklerindir” yanlış ise “Kürdistan Kürtlerindir” niye doğru olsun? Kürdistan denilen coğrafya neden sadece Kürtlere ait olsun? Orada neden sadece Kürtler yaşasın? O coğrafyada asırlardır yaşayan Türkmenler ve Araplar da oranın sahipleri değil mi? Müslüman dinî gruplar ve Hristiyan inanç grupları da o toprakların sahibi değil mi? Bir liberal olarak söyleyeyim: Kürt olmayan biri gidip oradan bir arazi satın alsa, orası artık onun değil mi? Kürtler bir bütün olarak o adamın arazisi üzerinde onun mülkiyet hakkını geçersizleştiren bir hakka mı sahip olabilir mi? Nasıl? Neye dayanarak?

Bugün bir Hakkârili Kürt kalkıp İzmir’den arsa ve ev alabilir ve oraya yerleşebilir. Buna İzmir Türklerindir diye itiraz etmek ne kadar ahlâklı ve meşru ise, Hakkâri’de ev alan ve oraya yerleşen bir Türk’e veya başka bir etnisiteden birine burası Kürdistan, Kürtlere ait demek te o kadar ahlâklı ve meşru.

Bana öyle geliyor ki, bazı Kürtler eziyetini gördükleri Türk milliyetçiliğini ve ırkçılığını bilinçli veya bilinçsiz taklit etmekte. Bu kafayla bağımsız bir Kürdistan’ın, demokrasinin tesis edildiği, farklı kültürel ve etnik özelliklere sahip insanların ne ise o olarak huzur ve barış içinde yaşayabildiği bir siyasî coğrafya olması ihtimâli zayıf. Hele bu hedefe şiddetle ve sosyalist ideolojiyi bayraklaştırarak varılırsa bu tamamen bir hayale dönüşür. Böyle bir Kürdistan’da sadece Kürt olmayanlar değil bizzat Kürtler de ağır baskılarla karşılaşır.

Her türlü ırkçılığa hayır!

Yeni Yüzyıl, 09.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kurt-irkciligi-1932

Çocuk İstismar ve Cinsel Tacizleri Artıyor mu?

0

Çeşme’de devam eden “Psikiyatri Akademisi” Kongremizde bu konuyu tartıştık.
Ensar Vakfı’ndaki olaylar nedeniyle, her geçen gün yeni taciz – istismar haberleriyle sarsılıyoruz. Ne oluyor? Çocuk istismarları artıyor mu? Anne babalar tedirgin ve kaygılı. Çocukları üzerinde daha kontrollü bir yapı geliştirir oldular.
Bu konuda Türkiye’de yapılmış bir araştırma yok. Dolayısıyla arttığına dair elimizde bilimsel bir veri yok.
Fakat, basının bu konuya dikkat çekmesiyle FARKINDALIK arttı. Algıda seçicilikle bu tür haberlere daha çok yer verildi. Bir taraftan da, bu konu üzerinden siyasi hesaplaşmalar ve seviyesiz tartışmalar başladı. Her şerde bir hayır vardır. Bu vesileyle yavrularımız için bilinçlenme ve onları istismarlardan korumak için eğitimler, uyarılar arttı.
Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Prof Dr Yasemen Işık Taner’in verdiği bilgilere göre (Yurt dışında yapılan çalışmalarda)
-“Çocuk İstismarlarının ancak % 5-10 arası adliyeye ve kamuoyuna yansıyabiliyor. Aileler bu konuyu gizliyor.
– “Dünyadaki çeşitli araştırmalarda istismar oranı, değişik araştırmalarda %10 ila 40 arasında çıkıyor.
– “İstismarların %20’si aile içi (ensest) vakaları
– İstismarcıların %96’sı erkek
– İstismarcıların % 80’i  çocuklar tarafindan bilinen tanınan insanlardan oluşuyor.
– “İstismara maruz kalan her üç kız çocuğuna karşılık, bir erkek çocuğu istismar ediliyor. Bazı araştırmalarda ise, on kiza karşı bir erkek çocuk istismar ediliyor.
– İstismara maruz kalan çocukların yaş aralıkları ve yüzdeleri ise şöyle:
0-3 yaş arası % 10
4-7 yaş arası % 30
8-11 yaş arası % 25
12 yaş ve üstü çocuklar ise % 35

İstismara maruz kalan çocukların düşük sosyo ekonomik çevrelerde daha fazla olduğu saptanmış. Diğer tespitler de şöyle:
– parçalanmış ve ilgisiz aileler
– kalabalık aile ortamları
– Genç yaşta anne çocuğu olmak
– Ailede alkol madde kullanımının varlığı
– Çocuğun engelli olması
– Anne ya da babadan birinin vefatı
– Üvey anne baba
– Ailede fiziksel ve ruhsal hastalık varlığı ve
– Aile içi  çatışmaların yoğunluğu da cinsel istismar için risk faktorleri olarak sıralanmaktadir
Meslektaşlarımızın verdiği örnekler bizleri dehşete düşürdü…

Bu olayların nedenleri, niçinleri ve alınacak önlemler konusunda ciddi  çalışmalar yapılmalıdır. Konu,”seviyesiz siyasî ve siyasetçilerin” kısır ve bencil çekişmelerine kurban edilmemelidir. İstismar edilen  çocukların, bu ağır travmayla yaşamlarının nasıl alt üst olduğuna bizler şahitiz. Allah kimseye yaşatmasın bu travmayı. Siyasiler bu konuyu uzmanlara bırakıp, onlara her türlü desteği vermeliler. Gerekli tüm yasaları çıkarmanın yanında; bilimsel araştırmayla gerçek istismar oranlarını, çocukların yaş ve cinsiyetlerini, sosyo- kültürel özelliklerini, istismarı yapan kişileri, profillerini ve travma sonucu oluşan ruhsal, biyolojik ,sosyal, ekonomik kayıpların bilançosunu çıkarmalıdır. Bu sonuçlara göre, ne yapılması gerektiği daha net ve bilimsel olarak ortaya çıkar.

Ey siyasetçiler ! O kirli ellerinizi çekin evlatlarımızın üstünden. Çocuklarımız için, ellerinizi yıkayıp öyle yasa çıkarın. Çocuklarımız yarınımız ve geleceklerimizdir…

İddianame başarı oranı

Hak ve özgürlüklere dayalı bir ceza adaleti hukuk devletinin olmazsa olmaz bir koşuludur. Devletin temel işlevlerinden biri adaletin yerine getirilmesidir. Ama çağlar boyu devletlerin ana faaliyet alanlarından olan adalet işlevi ancak hukuk devletinin genel ilkeleri ortaya çıktıktan sonra bireylerin hak ve özgürlüklerine güvence getiren bir hukuksal zemine kavuşabildi.

Ceza adaleti genel adaletin içinde özel öneme sahip bir yer işgal ediyor. Çünkü ceza adaleti ile hem kamu düzeni hem de kişilere karşı girişilen tecavüzler önleyebilecek en önemli araç. Ceza adaletinin zaafa uğradığı bir hukuk sisteminde toplumsal yaşamın derin sekteye uğrayacağını, kişilerin güvenli bir yaşam sürdüremeyecekleri bir ortamın da oluşması kaçınılmazdır.

Bununla birlikte bu aracın kullanılması son derece teknik ve gelişmiş bir ceza yargılaması sistemi ile mümkün olabilir. Bu nedenle günümüzde ceza yargılama sistemlerinin performans göstergeleri önem kazanıyor.

Ceza yargılaması sisteminin en önemli özelliklerinden biri kişiler hakkındaki suçlamaların araştırmaya ve delillere dayanmasıdır. Hukuk devletinin öngördüğü kişiyi itiraf ettirmeye değil, araştırmaya ve delilden hareketle suça ulaşmaya dayanan bir yargılama sistemidir. Bu sistem tam anlamıyla uygulandığında işkence ve kötü muamele gibi araçların önemi azalacaktır. Artık, suçlunun eylemini kabul etmesi değil, yargılama makamlarının delillere dayanan ortak faaliyeti hukuka aykırı fiili ortaya çıkaracaktır.

Özellikle de 12 Eylül askeri darbesinden sonra yaygın şekilde kullanılan işkence yöntemleri, hukuk devleti ve insan haklarına aykırı ciddi ihlallerin oluşması neden olmuştu. Özellikle 2000’li yıllardan sonra bu alanda alınan önlemler, işkence ile elde edilen bulguların delil olamayacağı ilkesinin uygulanmasını güçlendirdi.

Ancak bir ceza yargılaması sisteminin tek sorunu işkence değil.  Bir dizi başka uygulamanın da ceza adaleti sistemini olumsuz etkilediğini görmekteyiz.

Bir ceza yargılaması sisteminin doğru çalışabilmesi temel işlevi suçlarla ilgili araştırma yapmak olan savcılık kurumunun iyi çalışmasına bağlıdır. Savcının açacağı davalar için iyi bir hazırlık yapması, tüm detayları araştırması, eylemlerin ihlal ettiği yasal düzenlemeleri tam olarak tespit etmesi yargılamanın sağlıklı ve kısa sürede sonuçlanmasının temel koşullarıdır.

Davaların özensiz araştırmaya dayalı iddianamelere dayanılarak açılması durumunda hem yargılama uzun sürmekte, hem kişiler yersiz yere özgürlüklerinden mahrum bırakılmakta hem de tüm toplumun ihtiyaç duyduğu suçla mücadele gereği gibi yerine getirilememektedir.

İddianamelerin uzunluğu, binlerce sayfa olması değil, düzgün bir hukuki nitelendirme ile hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde delilleri ortaya çıkarması önemlidir. Böyle bir durumda yargılama aşamaları kolay ilerleyebilir, kişiler lüzumsuz yere özgürlüklerinden mahrum kalmayabilir, davalar sağlıklı bir şekilde sonuçlanarak gerçeğe erişilebilir.

İddianame başarı oranı, düzenlenen iddianamelerin hangi oranda mahkûmiyetle sonuçlandığı esas alınarak bulunur. Japonya’da savcılar tarafından açılan her yüz davadan doksan dokuzu mahkûmiyetle sonuçlanmaktadır. Yani iddianame başarı oranı yüzde 99 seviyesindedir. Bu oranın Türkiye’de yüzde 30-40 civarında olduğu düşünülecek olursa, hazırlanan iddianamelerin başarı oranlarının oldukça düşük olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Türkiye’de yargının çok sayıda sorunu var, ama iddianame başarı oranlarının düşüklüğü hızla üzerine gidilmesi gereken bir konu ve yargı reformunun da öncelikli bir alanı olması gerekir.

Yeni Yüzyıl, 08.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/iddianame-basari-orani-1927

Bir anayasa perspektifi

Yeni bir anayasa yapmak uzun zamandır gündemimizde. Anayasa meselesi çok konuşuldu, çok tartışıldı. Sanırım kamuoyunda biraz yılgınlık da oluştu. Ancak yeni bir anayasanın bu kadar uzamasını ve sürecin zorlu olmasını makul karşılamak gerekir. Bazılarının yaptığı gibi bunu demokrasi konusunda ehil olmayışımıza kanıt olarak görmemek gerekir.

Henüz anayasa yapılamamış olsa da sürecin kendisi muazzam bir demokratik deneyim ve olgunluk kazandırdı topluma. Şimdiye kadar halkın tartışmalara dahil olduğu, her siyasi ve kültürel gruptan görüş ve önerilerin alındığı ve her konunun kamuoyunda enine boyuna tartışıldığı böyle bir anayasa süreci yaşanmamıştı. Dolayısıyla sürecin kendisi bile demokrasi kültürüne önemli bir katkıdır.

Ayrıca, biz sadece bir anayasa yapmaya çalışmıyoruz. Son 15 yıllık dönemde bir rejim değişikliği yaşadık. Yeni anayasa ile eski rejimin izleri silinirken yeni bir rejimin kurucu felsefesi inşa ediliyor olacak. Bunun zor, zahmetli ve vakit alacak bir iş olduğunu kabul etmek lazım.

Peki, yeni anayasa nasıl bir perspektife sahip olmalıdır?

İlk olarak, mevcut anayasa üzerinden hareket edilmemelidir. Mevcut olanın üzerinden gidilirse, eskinin hem ideolojik hem teknik defolarının yeni anayasaya da sirayet etmesine yol açılabilir.

Ayrıca, yeni anayasa çalışmaları 82 Anayasası’nın giriş ve değiştirilmesi yasaklanan ilk 3 maddesini veri almamalıdır. Bu maddelerin yeni anayasa yaparken de değiştirilemez olduğunu kabul etmek, eski rejimin/anayasanın ideolojisinin ve kurucu iradesinin hala referans alındığını kabul etmek demektir.

İkinci olarak, yeni anayasa toplumdaki çeşitliliği ve çoğulluğu kabul eden bir perspektife sahip olmalıdır. Eski kurucu ideoloji toplumu, tanımlanan tek bir kimlik üzerinden yekpare bir yapı olmaya zorlayan bir anlayışa sahipti. Farklıklara izin vermeyen ve çeşitliliği baskılayan bu anti demokratik anlayıştan kurtulmak yeni anayasa ihtiyacının temel gerekçesiydi zaten.

Lakin çeşitliliği ve çoğulluğu kabul etmek farklı kimlik ve kültürleri ayrı ayrı ve ayrıca anayasada tanımlamak, belirlemek ve spesifik haklar vermek şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine eşit özgürlük temelinde biçimlendirilen bir vatandaşlık hukuku ile çeşitliliğin ve farklılığın hayat bulmasına imkan tanıyan bir özgürlük perspektifi benimsenmelidir.

Üçüncü olarak, yeni anayasa devleti ve devlet görevlilerini kutsayan ve koruyan değil, bireyi ve toplumu merkeze alan bir perspektife sahip olmalıdır. Devletin varlık amacının, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak, insanların güvenliği ve özgürlüğünü sağlamak ve zengin ve özgür bir toplum için çalışmak olduğu fikri referans alınmalıdır. Bireylere ve topluma güvenmeyen ve onları dört bir koldan denetim ve gözetim altına almaya çalışan, buna karşı devlet memurlarına ve devlete  aşırı güven besleyen eski anlayış terkedilmelidir.

Dördüncü olarak, yeni anayasa vesayet kurumları lehine siyasetin ve siyasetçinin yeri ve yetkisini daraltan ve onları güvenilmez ve itibarsız gören eski anlayıştan kaçınan bir perspektife sahip olmalıdır. Çeşitli devlet kurum ve kuruluşlarında demokratik işleyişin uzantısı olan seçim mekanizmalarına mümkün olduğunca yer verilmelidir ve üye kombinasyonlarında çoğulculuğun yansımasına dikkat edilmelidir.

Son olarak, anayasayı mevcut bütün siyasi ve hukuki sorunları nihai karar bağlayacak bir belge olarak görmemek gerekir. Gelecek siyaseti bugünden angaje edecek ayrıntılı ve kapsamlı bir düzenleme yapmaya girişmeyen bir perspektif benimsenmelidir.

Anayasanın demokratik siyasetin içinde işleyeceği temel ilke, kurum ve kuralları içeren bir  tür temel “sözleşme” olduğu unutulmamalıdır.

Yeni Yüzyıl, 08.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/bir-anayasa-perspektifi-1928