Ana Sayfa Blog Sayfa 226

Altın orta veya ölçülülük

Aristo’nun insanların davranışlarına ölçü olması için önerdiği ve adına “altın orta” dediği bir yöntemi var. En faydalı ve doğru tercihin ve davranışın ifrat ile tefrit arasındaki orta alanda yer aldığını söylüyor. Örneğin, ne aşırı atılganlık ne de aşırı korkaklık sergilemek doğrudur. Cesur olmak veya tedbirli olmak tercih edilmelidir. Altın ortayı, aşırılık yerine ölçülülük göstermek şeklinde anlayabiliriz.

Bu ülkede bizler genellikle altın ortadan ziyade ya ifratta ya tefritte davranışlar görmeye alışkınız. Daha düne kadar kadın tecavüzleri ve cinayetleri olduğunda “o saatte sokakta ne işi vardı, mini giymeseymiş veya niye yalnız arabaya binmiş” türünden argümanlarla tecavüz ve cinayetler adeta normal gösterilmeye çalışılırdı. Yargıçlar, eften püften gerekçelerle en düşük cezaları vererek suçluları adeta teşvik ederdi. Özgecan vakası bu konuda bir tür kırılma yarattı, kamuoyu baskısıyla suçlular en ağır cezaları aldılar ve davası kendinden sonrakilere örnek teşkil edecek bir dava oldu.

Şimdi de bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savrulduk. Özgecan’ı öldüren katil Ahmet Suphi Altındöken hapishanede uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü. Altındöken’in cenazesi götürüldüğü çeşitli il ve ilçelerde kabul edilmediği için defnedilemedi. Haber sitelerinde annesinin “ne yapayım oğlumu çöpe mi atayım” diye feryat ettiğini okuduk. En ağır cezaya mahkûm edilmiş Altındöken, hapishanede cezasını çekmekteyken, devlet gözetimi ve kontrolü altındayken öldürülmüş. Üstüne Adana ve Tarsus Belediyeleri cenaze hizmeti vemezar yeri vermeyi reddetmiş. Allah bilir bütün bunları yapanlar ve göz yumanlar bununla övünüyorlardır.

Bu olayda adalet yerine intikamı, medeniyet yerine ilkelliği koyan, aşırılıkta sınır tanımayan ve hukuk ve adaleti kendi belirlemeye kalkan bir güruh sahne aldı. Her şeyden önce hapishanede olan bir mahkûmun güvenliğinden devlet sorumludur. Yüksek güvenlikli bir hapishaneye silah sokulması ve böyle bir cinayetin işlenmesi çok ciddi bir güvenlik zaafının işaretidir. Mahkûmların can ve mal güvenliğini sağlayamaması Hükümetin sorumluluğundadır. Konuyla ilgili ciddiyetle soruşturma yapılmalı, ihmal ve kusuru olanlar cezalandırılmalıdır. Bunun üstüne belediyeler vermekle yükümlü oldukları bir kamu hizmetini sırf kişinin “suçlu kimliği” sebebiyle vermeyi reddettiler. Alenen ayrımcılık yaptılar, temel yurttaşlık hukukunu ihlal ettiler. İnsanlar suç işlediklerinde diğer tüm hak ve yetkilerini otomatik olarak kaybetmezler.

Belediyeler, ayrımcılıklarına, muhtemeldir ki itibar veya övgü kazanmak umuduyla, ilkel intikam ahlakçılığınıgerekçe yaptılar. Bu kurumlardaki yetkili kişiler şahsi olarak bu tür duygular ve tepkilere sahip olabilirler, ancak belediyeler onların şahsi işletmeleri değil, keyfi hareket edemezler. Yapılan ayrımcılığın ve keyfiliğinsoruşturulması ve cezalandırılması gerekir.

Buradaki temel toplumsal ve ahlaki problem, cezasını çekmekte olan bir kişiyi öldürmeyi ve üstüne ölüsüne bir mezar bile vermemeyi ahlâk veya adalet zannetmekte yatıyor. Kısa vadede bazı insanların içini soğutsa da orta ve uzun vadede yıkıcı bu aşırılığa dur demek gerekir. İşin en dramatik yanı ise haklı ve gerçek acıyı yaşayan Özgecan’ın ailesinin ölçülülüğü yanında, sanki kendileri daha çok üzülebilirler, daha çok intikam duygusu taşıyabilirlermiş gibi üçüncü şahısların cesetten bile intikam alma ölçüsüzlüğü sergileyebiliyor olmalarıdır. Bu ölçüsüzlüğe bakınca, hem hapishanede Özgecan’ı vuran kişinin, hem de cenaze hizmeti ve mezar yeri vermeyen belediye yetkililerinin önceliğinin Özgecan’ın acısı değil, “kendi şan ve şöhretleri”olabileceğini düşünmeden edemiyor insan…

Yeni Yüzyıl, 15.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/altin-orta-veya-olcululuk-2003

Minibüs rantçılığı

Bir grup minibüs sahibi 2 Mart’ta İstanbul’da bir eylem yaptı. İşlek bir yolu trafiğe kapattı. Bundan birkaç gün önce de, Sabah Gazetesi’nde İstanbul Umum Servis Araçları İşletmecileri Esnaf Odası ve İstanbul Taşımacılar Birliği Derneği’ne ait bir ilân yer aldı. İlânda Cumhurbaşkanı ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na seslenilmekteydi.

 

 

 

Gerek eylemde gerekse ilânda ‘C’ tipi araç plakalarına sınırlama getirilmesi istendi. C plaka şehir içinde insan taşımacılığı yapan araçlara veriliyor. İsteyen minibüs sahipleri belediyeye başvuruyor ve Ağustos-Eylül’de cüzi bir para ödeyerek bir yıl geçerli yol belgesi alıyor. Sonra piyasada servis hizmeti verebileceği kurumsal müşteri arayışına çıkıyor.

Bunun teknik anlamı şu: Şehir içi –öğrenci, çalışan- taşımacılığı piyasasına giriş büyük ölçüde serbest. Genel şartları yerine getiren her minibüs sahibi sektöre girebiliyor. Bu, C plakasına kalıcı ve dışlayıcı şekilde sahibi olmayı hedefleyenleri rahatsız ediyor. Bunlar istiyorlar ki, kendilerine tahsis edildikten sonra C plakasına tahdit getirilsin.

Bu talepte bulunanlar sigarayı bırakmış olmaktan, “hakkımız, söke söke alırız”a ve “topluma hizmet”e uzanan argümanlar ileri sürüyorlar. Gerçekten öyle mi? Tahditli C plaka hakları mı? Amaçları topluma hizmet mi?

C plakasına sınırlama getirin diyenler kendi menfaatlerinin peşinde koşuyor ve bunu doğrudan doğruya değil dolaylı olarak ifade ediyor. Şu anda C plakaların piyasada fazla değeri yok. Servis araçlarının ticarî değeri minibüslerin değeriyle eşit. Sektöre girmek isteyenler plakaya değil araca yatırım yapmakta. Sayısı dondurulduğu anda plakalar büyük değer kazanacak.  Böylece C plaka alma imkânına sahip olanlar büyük bir ranta konmuş olacak. Teknik tabirle söylersek, C plakalı araçların müstakbel kazançları plakalara kapitalize edilecek ve plaka fiyatları şişecek. Görüldüğü üzere, C plakası kısıtlansın diye eylem yapıp ilân yayınlayanlar siyasî müdahale ile kendilerinin yararlanacağı bir rant yaratmak istiyor.

Bu ahlâklı ve topluma yararlı bir tavır mı? Ahlâklı değil çünkü bugün kısıtlama getirilsin diyenlerin bir kısmı talep edilen kısıtlama daha önce konulsaydı sektöre giremezdi. Hiç kimse sektöre girmeden kısıtlama çağrısı yapmaz. Tahditle gelecekte sektöre girmek isteyen kimselerin önü kesilir. Plaka tahdidi topluma da hizmet etmez. Suni, toplumsal servete katkısı olmayan, refah seviyesini yükseltmeyen rantlar yaratır. Ayrıca, rekabet ortadan kalkacağı için servis fiyatları da yükselir. Aileler çocuklarını okula göndermek, işletmeler çalışanlarını işe getirmek için daha yüksek ücret ödemek zorunda kalır. Bir başka deyişle, onlardan C plaka sahiplerine siyasî yolla kaynak/gelir aktarılır.

Söylediklerimi vehim zannedenler kısıtlamanın hüküm sürdüğü taksi piyasasına baksın. Zaten servis plakasına kısıtlama talep edenler de taksi piyasasını örnek gösteriyor. Taksi piyasasına girişe engeller yüzünden taksi hizmetinin kalitesiyle ilgisi olmayan rantlar yaratılıyor. Plaka fiyatları servete dönüşüyor. İnsanlar kötü taksilere yüksek ücretlerle biniyor. Taksiciliği seven birçok genç kısıtlama yüzünden taksicilik yapamıyor. En fazlasından taksi şoförü olabiliyor. Parası olanlar üretken faaliyetlere girişmek yerine taksi plakasına yatırım yapıyor. Böylece, üretken faaliyetlere aktarılabilecek kaynaklar toplumsal refah açısından ölü, yararsız yatırımlara –daha doğrusu harcamalara- gidiyor.

Siyasî kararlarla üyelerinin çıkarı peşinde koşan her gruba karşı dikkatli olmalıyız.

Yeni Yüzyıl, 15.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/minibus-rantciligi-2000

Muhalefetin iflası: ‘Cinnet Siyaseti’

Türkiye’de bir muhalefet sorunu olduğu genel kabul gören bir tespite dönüşmüş durumda… Bu genel kabul gören tespit, muhalefet tarafından inkâr ediyor. Muhalefet içinde, meşru ve makul bir tartışma ve yeniden yapılanma göremiyoruz. Bu yüzden de muhalefet zeminindeki iç tartışmalar giderek “irrasyonel” bir zemine savruluyor. Dışarıdan bir eleştiri olarak dile getirilen “irrasyonellik”, muhalefetin bir kesimi tarafından tercih edilen bir “akla”, seçeneğe dönüşüyor. İroni yapmıyorum, bir kısım muhalefet ciddi ciddi “irrasyonellik” ve “cinnet hali” üzerinden bir muhalefet inşa etmeye çalışıyor.

İrrasyonel ve cinnet siyasetini, biraz açmaya ve anlamaya çalışmalıyız. Çünkü önümüzdeki günlerde bu argümanları ve pratikleri görebiliriz. Darbeden devrime, sokaktan şiddete her türlü araç ve yöntemi mubah gören bir anlayışla muhalefet yapan muhalefetin kurmayları, son olarak “cinnet siyaseti” seçeneğinde karar kılmış durumdalar.

Türkiye irrasyonelse muhalefet de…

Cinnet siyaseti öneren bu cinnet halini anlatabilmek için, onların mantığıyla aşağıdaki kısa dünya ve Türkiye analizine bakmak elzem: 19. yüzyılın iyimserliği 20. yüzyıldaki İki Dünya Savaşı ve faşizm tecrübesiyle yerini kötümserliğe bırakmıştı. Buna göre insanların ve toplumun rasyonel tarafının yanında, irrasyonel bir tarafı da vardır. İrrasyonel taraf kötülüğü de temsil etmektedir. Eğer toplum, seçimlerinde rasyonelliği terk etmiş ve ”bizim rasyomuza uygun” bir seçim yapmamışsa ve yapmayacağı da anlaşılmışsa, muhalefetin de rasyonel olması için bir sebep kalmamıştır. O halde muhalefet de, toplumun bu irrasyonel damarına hitap etmeli ve onu harekete geçirmelidir.

Bu anlayışa göre Durkheim, Marks, Weber gibi klasik sosyoloji ve hatta eleştirel teori bugünkü problemi çözemeyecektir. Klasik sosyolojinin toplum anlayışı, Türkiye’de çökmüştür. Türkiye, atipik bir toplumdur. Türkiye’de rasyonel ekonomi, rasyonel piyasa yoktur. Yolsuzluk ve korporatizm, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun karakteridir… Bu yüzden iyi giden hiçbir ekonomik verinin, toplumsal ve rasyonel anlamı yoktur. Kaynağı açıklanmayan para girişleri bu tuhaf ekonomiyi ayakta tutmaktadır. 17/25 Aralık soruşturmaları ve Reza Zarraf’ın ABD’de tutuklanması, bu ekonominin çöküş işaretleridir. Türkiye siyaseti de, tıpkı ekonomisi gibi rasyonel zemini kaybetmiş, irrasyonel bir alanda ilerlemektedir. Buradaki irrasyonelliği, kimlikçilik ve İslamcılık temsil etmektedir. Bu temel üzerinde yapılan seçimler, rasyonel, demokratik ve meşru sayılamaz. Bu yüzden de bu seçimlerin sonucunda otoriterleşme ortaya çıkmaktadır.

Toplum Meşru Değildir

Ekonomisi ve siyaseti bu kadar irrasyonel olan bir toplum, meşru değildir. Bu toplum sahtedir, bu sahte toplumu klasik sosyolojiyle anlamak mümkün değildir. Sahte ve meşru olmayan toplum karşısında, parazit toplumdan hareketle bir cinnet siyaseti geliştirmek meşrudur. Bu cinnet siyasetinin birinci amacı mevcut toplumu şiddetle yıkmak nihai amacı ideal ve meşru şiddetle toplumu kurmaktır.

Türkiye’de parazit toplum ve irrasyonellik üzerinde hareketle bir cinnet siyaseti yapılmalıdır… Le Bon’a atıfla Türkiye cinnet halindedir… Cinnet halinde, kitleler önüne çıkan her şeyi devirir… Şeytanla dahi işbirliği yapılabilir… Rasyonel düşünme imkânı kaybolmuştur. Artık rasyonel bir davranış beklenmemelidir. İrrasyonel davranış esastır. Cinnet siyasetiyle legal siyaset, ekonomi ve toplum yıkılmalıdır. Bundan sonra toplumu inşaya sıra gelecektir.

Görüldüğü gibi özetlemeye çalıştığımız mantık meşru siyaset, ekonomi ve topluma karşı irrasyonel bir devirme ve yıkma düşüncesini ifade etmektedir. Meşru ve gayrimeşru her hamlesinde yenilen reaksiyoner cephenin geldiği “cinnet halini”  ifade etmektedir.  Bu cinnet halinin dünya ve Türkiye okumalarının akılla bağdaşmadığını söylemek, irrasyonelliği şiar edinenlere hitap eder mi bilmem ama durum bu.

Yeni Yüzyıl, 14.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/muhalefetin-iflasi-cinnet-siyaseti-1989

İş işten geçti

HDP Öcalan’ın baş müzakereci olarak görevlendirilmesi için TBMM’ye kanun teklifi vermiş.

Ne bu şimdi? Şaka mı? Ne olmasını bekliyor bu teklifin sahipleri? Ak Parti’yi geçelim, CHP ve MHP’nin alkışlarla karşılayacağını mı?

Siyaset mi yaptığını sanıyor HDP, yoksa sadece bir fantezi mi?

Kendisine bağlanan umutları müsrifçe harcamış ve artık öylesine bir şeyler yapan bir siyasi partinin trajedisi bu.

Bir düşünün, nereden geldik buraya?

“Baş müzakereci” tekzip edilirken neredeydiniz?

Önce “muhatap Öcalan’dır onunla konuşun” dediler. “Siz bir siyasi partisiniz, muhatap sizsiniz” diyenlere, hep İmralı’yı adres gösterdiler.

İstedikleri olduğunda ise onun “silahsızlanma kongresi toplansın” çağrılarına sahip çıkmadılar.

Kandil bu yöndeki çağrılarına ret cevabı verdiğinde, “muhatap odur” dedikleri kişinin sözünün yerde kalmasına ses çıkarmadılar.

Şimdi kalkıp “Öcalan baş müzakereci olsun” demenize kim itibar eder?

Hem de bu ortamda. Bir an için ciddi kabul edelim: Tıpkı şarkıdaki gibi, “Şimdi sen yâr olmak istersin ama / neyleyim güzelim iş işten geçti!” derler.

Ama değil, çünkü o hala “yâr olmak” istemiyor. Sadece kendince siyaset yapıyor. Demirelvari söz oyunlarıyla vaziyeti idare etmeye çalışıyor.

“Yeni yaşam” sloganıyla ortaya çıkıp, PKK’nın savaş kararını meşrulaştırmaya çalışan hendek çığırtkanı bir partiye varmanın sefaleti bu.

Rojbaş HDP!

Hendek savaşlarının bir sonuç getiremeyeceği, binlerce insanın hayatını heba etmeye hizmet edeceği, bu yolla özerkliğe falan da gidilemeyeceği ve yarın “evet, hataydı” diye terk edileceği baştan beri yazıldı, çizildi, söylendi.

“Şimdi Sur’dan sonra sırada Hakkari var. Belki bir o kadar insan da orada ölecek. Ve sonra gündem değişecek, başka meseleler konuşulacak, ama giden hayatlar geri gelmeyecek” diye yazmıştım ben de, “Değer miydi?”başlıklı yazımda tam bir ay önce.

Şu an bunu yaşıyoruz işte.

“Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı” demiş Demirtaş, Türkiye’nin doğusundaki bazı yerlerde özyönetim ilan edilmesinin “partileriyle ilgili olmadığını” söyleyip, “özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğini” vurgulamış.

Şaka gibi bile diyemiyor insan, onca can gittikten sonra…

Sanki defalarca halkı hendeklere sahip çıkmaya çağıran partinin lideri değil de, uzun zamandır içinde bulunduğu bitkisel hayattan dün çıkıp, yaşadığı ülkede hendeklerin kazıldığını öğrenen biri konuşuyor sanırsınız.

Şunları söyleyen o değilmiş gibi:

“Öz yönetimin, özerkliğin inşası ve içinin doldurulması için önemli kararlar alacağız ve bunların hepsini de hayata geçireceğiz… Bize öyle tankın namlusunu gösterip geri adım attıracaklarını zannediyorlarsa kusura bakmasınlar. Halkımızı her yerde bu onurlu, görkemli direnişi daha fazla sahiplenmeye çağırıyoruz… Gençler hendek kazıyormuş, halk barikat kuruyormuş, başka bir yol gösterin onu yapsınlar. Kimse küçümseyerek, bu halkın tarihi mücadelesini durduracağını zannetmesin. Herkes bu mücadelede katkı sunmaya çalışsın. Hiçbir şey yapamıyorsanız dua edin, direnen gençleriniz için dua edin.”

İkisini aynı kişi söylemiş olabilir mi?

O gün hendekleri savunanların, yitip giden onca canın sorumluluğu altında ezilip insan içine çıkamayacağı yerde, sanki halkı defalarca hendeklere sahip çıkmaya çağıranlar kendileri değilmişçesine beyanat vermelerine kim itibar eder, kim inanır veya inanıyormuş gibi yapar?

Her koşulda onları “haklı bulan” Türkiye oligarşisi ile onun muhalif demokratı oynayan gazetecilerinden başka.

Seçimler olmuş, HDP kilit parti olmuş, tarihi bir fırsat çıkmış ve göz göre göre heba edilmiş, hala da ediliyor.

Tarihi ıskalayanlara da bu tür abuk kanun teklifleri ve savrulmalar kalıyor.

Yeni Yüzyıl, 14.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/is-isten-gecti-1990

Müteşebbise saygı

Ekonomik sistemlerle ilgili genel değerlendirmeler üreticiler veya tüketiciler merkeze alınarak gerçekleştirilebilir.

Sosyalizm tüm ekonomik hayatın akışıyla ve geleceğiyle ilgili açıklamalarını üreticiler üzerinden yapar.Sosyalist teorisyenlere göre sadece işçiler/çalışanlar üretir. İşçiler dışındaki herkes asalaktır, yararsızdır, sömürgendir. İşçiler hem ekonominin merkezidir hem de diğerlerine –yani burjuvaya karşı- ahlâkî üstünlüğe sahiptir. Bu yüzden, iktidar da işçilerin elinde olmalıdır. “Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” sözü bu anlayışın mottosudur.

Liberal ekonomik düşünce geleneğinde ise hem üreticileri hem de tüketicileri öne çıkartan yaklaşımlar görürüz. İlkine göre, mühim olan üretimdir ve -işçilerin de üretime katkıda bulunmasına rağmen- asıl üretici güç müteşebbislerdir. İkincisine göre, üreticiyi değil tüketiciyi esas almak daha doğru olur, çünkü hepimiz tek şey üretirken çok şey tüketiriz. Üreticileri merkeze alan ekonomi politikalarının benimsenmesi tüketiciye zararlı gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Ben ikincisine daha yakın durmakla beraber ilk görüşün de önemli olduğunu düşünmekteyim. Müteşebbislerin ekonomik kalkınmada hayatî roller üstlendiğinin farkındayım. Bu husus maalesef iktisat eğitiminde uzun süre ihmâl edildi. Avusturya İktisat Okulu gibi müteşebbisliğe özel vurgu yapan düşünce ekolleri müfredat üzerinde yeterince etkili olamadı. Oysa müteşebbislerin önemi ne kadar vurgulansa azdır. Sosyalist ekonomilerle kapitalist ekonomiler arasındaki asıl fark da -diğer faktörler sabit sayıldığında- budur. İşçiler, maaş karşılığı çalışanlar her ülkede var, ama müteşebbisler sadece piyasa ekonomisini benimseyen ülkelerde mevcut. Bu iki sistem arasındaki refah farkının ana sebebi bu.

Yaygın kanaatin tersine müteşebbisin sermayedar olması gerekmez. Müteşebbis hayata baktığında başkalarının göremediği iş imkânlarını gören ve kendisine veya başkalarına ait üretim faktörlerini üretim için organize ve seferber eden kişidir. Müteşebbisler ne yazık ki “kapitalist”, “komprador” gibi adlandırmalarla ve “hırsız”, “çalan”, “ezen”, “sömüren” gibi sıfatlarla devamlı aşağılanmakta.

Demokratik ve –aslında kısmen- kapitalist ülkelerde iki grup müteşebbisle karşılaşıyoruz. İlk gruptakiler, kamu otoritelerinden özel bir muamele görmeden kendi işinin peşinden koşmakta. Bunlar ekonomik değere sahip olan mal ve/veya hizmet üretimleri gerçekleştirmekte ve kendileri böylece zenginleşirken toplumu hatta tüm insanlığı da zenginleştirmekte. İkinci gruptakiler ya mevcut rantların ya da yeni rantlar oluşturmanın peşinden koşmakta. Bunların ekonomik değer yaratma ve toplumsal refaha katkıda bulunma ihtimâli çok az. Bu tür bir müteşebbisliğin ortaya çıkmasında iç içe geçmiş iki faktör etkili: 1) Devletlerin regülasyon, lisanslama gibi yollarla ekonomik hayata devamlı müdahalede bulunması, 2) Demokratik siyasetin iktidar hırsıyla yanan siyasî partileri seçmeni tavlamak için rant yaratma ve dağıtma yarışı içine sokması. Bir ülke birinci türden müteşebbislerinin sayısı arttıkça zengin olma yolunda yürüyebilir.

Türkiye’de müteşebbis karşıtı kültür çok baskın ve yaygın. Müteşebbisler havadan, başka insanların sırtından büyük paralar kazanan, zenginliği gasp eden tipler olarak görülmekte ve sunulmakta. Oysa bir iş kurmak, insanları istihdam etmek, onların maaşlarını ve sigorta primlerini düzenli ödemek, devletin –maliyenin- bir eli devamlı işletmenin cebindeyken ayakta kalmak o kadar zor ki. Abartısız söyleyeyim, bunu yapmayı başaran insanların hak ettiği şey hakaret ve karalama değil teşekkür ve takdir.

Bir ülke ne kadar çok gerçek müteşebbisi varsa ve müteşebbislerine ne kadar çok değer verip saygı gösterirse o kadar gelişir, zenginleşir.

Yeni Yüzyıl, 14.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/mutesebbise-saygi-1987

Çalanlar ve yaratanlar

Kapitalizm, devlete hiç ihtiyaç duymaz. Hatta olmamasını arzu eder. Vergiye giden paranın kapitalistin elinde olmasıyla, devletin dezavantajlı kesime yapacağı faydadan çok daha fazlasını yapacağını bilir. Kapitalizm olmazsa açlık ve fakirlik olur.

Zafer Arapkirli Bey, 11 Nisan tarihli Yeni Yüzyıl yazınızı (“Çaldım ama sor ki bana niye?”) okudum. Ama ne yazık ki ben “kasıklarımı tuta tuta gülmek” yerine hazin hazin güldüm. Maalesef, hayatlarında hiçbir ticari tecrübesi olmayan, yani sadece maaş alarak yaşamış kişilerin, hayatlarını ticaretle (üretimle) kazanan insanları “onca kâra, patlayıncaya tıksırıncaya kadar doldurdukları kasaları ve göbeklerine rağmen” ifadesiyle aşağılamanıza üzüldüm.

Yazınıza âcizane eleştirilerimi şöyle sıralayayım:

1: “Kapitalistler” diye bir sınıflandırma yapmışsınız. Her şeyden önce “kapitalist” diye ayrı bir canlı türü yoktur. O da dünyadaki “her insan gibi bir insandır.” Yani sizden bir farkı olmadığı gibi, sizin de kapitalistten bir farkınız yoktur. Hatta siz de bir kapitalistsiniz. Çünkü her insan bir mülke/mala sahip olur veya olmak ister. Bu malı/mülkü de kendi arzusu ve beklentileri doğrultusunda değerlendirmek/satmak/tasarruf etmek ister. İşte kapitalist budur. Onun doymak bilmez iştahı ise, kapitalist olmasından gelmez, “insan” olmasından gelir. Çünkü her insanda daha iyisini, daha fazlasını isteme dürtüsü/arzusu vardır. Allah insanı böyle yaratmıştır. Nitekim, İslam Peygamberi bir hadisi şerifinde “insanın iki vadi arası altını olsa üçüncüsünü ister. İnsanın gözünü ise bir avuç toprak doldurur” demiştir. Bu çok kötülenen bir davranış olsa da aslında insanlık için bir nimettir. Çünkü onların kazanma hırsı sayesinde diğer insanların iş bulması mümkün olmaktadır.

2: “Vergi” denen zulmü, sanki ilahi bir emir gibi almışsınız.  “Nasıl olur da devlete vergi vermezsin, kaçırırsın, bu hırsızlıktır” demişsiniz. Hayır, tam tersi. Devletin vergi toplamaya çalışması, mülkün gaspıdır. Rıza dışı bir eylemdir. Hiç kimse/kuruluş, bir kişinin kendi emeğiyle kazandığı paradan şu kadarını vereceksin deme hakkına sahip olamaz. İşte off-shore hesaplara para aktaranlar kendi kazançlarını koruyorlar. Bu da tabii bir haktır. Bundan bir tek kesim istisna tutulmalı ve onlara en ağır ceza verilmelidir. O kesim de, devlet adamlarıyla iş tutup, devletin gücünü arkasına alıp, devletten iş alıp, halkın parasını devlet gücüyle hortumlayan devlet zenginleri. Onlar kapitalist değildir. Onlar devlet eliyle türetilen oligarklardır. Karıştırmayalım lütfen. Örneğin Zuckerberg denilen çocuk, bir araba garajında oturmuş, bir bilgisayar programı yazmış. Kimseden destek almamış. Kimseye de malını zorla satmamış. Facebook denilen o fenomen bütün dünya insanları tarafından kullanılır olmuş ve Zuckerberg de dünyanın en zengin insanı olmuş. Şimdi sizin mantığınıza göre o kişi, kasasını çatlayıncaya kadar, karnını patlayıncaya kadar doldurarak “dünyanın parasal varlığının yüzde 80-90’ını sömürmektedir” ve kazandığı paranın büyük bölümü vergi olarak alınmalıdır. Ne hakla?

3: “Duyan da muhtemelen yüzde 2,5-3 karla filan çalıştıklarını…” derken, o 2,5-3 kar oranını nereden buldunuz ki Zafer Bey? Niye 1,5-2 değil de 2,5-3. Ya da 7,5-8 değil de 2,5-3. Bunun bir cevabı var mı? “5 TL.lik maliyetle filan ürettikleri ürünü, 50 kuruş kar koyup…”derken, nereden biliyorsunuz siz, karşıdakinin ürettiği ürünün maliyetini? Adamın muhasebesini mi tuttunuz? Bu mantıkla bakarsanız, Ford markasına şunu mu dememiz gerekecek? “Senin arabanın ağırlığı 1 ton. Demirin fiyatı da 2 lira. Senin araban 2000 liraya mal olur. Sana yüzde 2,5-3 kar payı verelim. 2030 liradan fazlası aşırı kardır. Kasanı ve karnını fazla doldurma.”

4: “Kapitalizm, insanın kendi sermayesi, kendi emeği ve bilgisiyle ürettiği ürünü serbest piyasada alıcıya satması ve bir başka kapitalistten, onun ürettiği ürünü serbest piyasada satın almasıyla oluşan/yürüyen sistemdir.” “Serbest Piyasa ise, üretim kısmına devletin müdahalesi olmadan (yani kimsenin kayırılmadığı) insanların kendi arzularını/emellerini/hırslarını tatmin etmek için başkalarının hizmetlerini gördüğü/karşıladığı süreçtir.” Bir sistem değildir. Sistem, “sosyalizm”dir. Yani bir veya birkaç insanın aklından çıkan ve bütün insanlığa uygulattırılmaya çalışılan ama hiçbir zaman da insanların uygulamadığı, ilk fırsatta, en kısa zamanda kapitalizme kaçtığı (örneğin Çin) bir sistemdir. Kapitalizm ise, insanın doğasında olanı serbestçe uygulamasıdır. O yüzden de kapitalizm türetilmiş değil, kendiliğinden gelişmiştir. Yani bu insanoğlunun bütün hafızasını silip Marsa göndersek, bir süre sonra yine kapitalizmi bulacaktır.

5: “Dünyanın yüzde 1-2’lik kesiminin, dünyanın parasal varlığının……” cümlesi de sıkıntılı. Sanki şuradan hareket ediyorsunuz. Bugün dünyada diyelim ki 100 trilyon parasal varlık var. Bu hep vardı. İlk insanın elinde de 100 trilyon vardı. Zamanla bu para hileyle/çalmayla yüzde 1-2’lik kesimin eline geçti. Böyle bir şey ola bilir mi? Bu 100 trilyon o yüzde 1-2’lik kesimin emeği/bilgisi/sermayesiyle üretildi. (Tabii burada yine devletin müdahalesiyle olanları dışarıda tutuyorum.) Örneğin Bill Gates mevcut servetini bir başkasından çalmadı. İnsanların işlerini çok kolaylaştıracak bir hizmeti üretti. İnsanlar da bunda fayda umdu ve satın aldı. Bill Gates de zengin oldu. Ama onun ürettiği ürünü alanlar da zamanla zenginliklerin arttırdı. Sizin dediğiniz servet aktarımı kapitalist sistemlerde değil, sizin olmasını arzu ettiğiniz devletin müdahil olduğu sistemlerde (vergi aldığı) olur. Yani devlet Gates ve Zuckerberg’den vergi adıyla alır, yöneticilerle ahbap olan bazı kayırılmışlara aktarır. Bu kapitalistlerin mücadele ettiği, rahatsız olduğu, bu yüzden de daha rahat olacağı ülkelere parasını aktardığı sistemdir.

Kısacası, kapitalizm olmazsa açlık/fakirlik olur. Kapitalizm, devlete hiç ihtiyaç duymaz. Hatta olmamasını arzu eder. Vergiye giden paranın, kapitalistin elinde olmasıyla, devletin dezavantajlı kesime yapacağı faydadan çok daha fazlasını yapacağını bilir. Kimsenin, devletin her yıl bünyesine kattığı on binlerce memurun maaşını ödemek gibi bir mecburiyeti olamaz. Devletin, israf yaptıkça açılan bütçesini kapatmak için, tek kaynağı olan kapitalistin cebine elini atması hak değil, yasayla korunan asıl hırsızlıktır. O yüzden kapitalistin kazancının “tazyikli su, plastik mermi, gaz bombası” olmamasını istiyorsak devletin ekonomiden tamamen el çekmesi, türetilmiş kapitalistlerin piyasadan yok olması, siyasilerin iktidar için kapitalistlerden bir şey beklememesi, verginin mümkünse hiç olmayacağı tam rekabetçi serbest piyasa ekonomisini olması lazımdır. O zaman sizin şikâyetlerinizin de bir gerekçesi kalmayacaktır.

Yeni Yüzyıl, 12.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/haber/yorum/kapitalizm-olmazsa-ne-olur-25791

Tarihten ders almak

Hegel’in tarih felsefesinin bize öğrettiği bir düstur var. Der ki Hegel: Tecrübe ve tarih öğretir ki, insanlar ve devletler asla tarihten ders almazlar ya da ondan çıkan ilkelere göre hareket etmezler.”

Maalesef, öyle. Her toplumun tarih boyunca büyük bir birikimi olur. Her dönemde, yeni sorunların yanında, eski ve benzer sorunlarla da yüz yüze gelir. Aslında yapmaları gereken basittir: Düne dönüp bakmak; yanlışlarını ve doğrularını tespit etmek. Nelerin çözüme yaklaştırdığını, nelerin ise sorunu büyüttüğünü görmek. Böylelikle faydayı azami kılacak ve zararı asgariye düşürecek bir yol haritası tanzim etmek.

Lakin kâğıt üzerinde son derece basit gözüken bu tavır genelde gerçek hayata aktarılmaz. Geçmişten pek ders çıkarılmaz.Rüzgâr ters yönden estiğinde,  bu kez arzu edilen sonucun kazanılacağı beklentisiyle, geçmişte herhangi bir derde deva olmadığı görülen yol ve yöntemlere bir kez daha müracaat edilir. Sonuç, hayal kırıklığı olur.

Diğer toplumlardan bir farkımız yok. Biz de tarihten payımıza düşeni almıyor, ondan gerekli dersleri çıkarmıyoruz. Kürt meselesi, bunun maalesef en kanlı misali. Dünden bugüne aktardığımız ve böyle giderse yarına da bırakacağımız bu meselenin tarihinin bize öğrettiği birçok ders var. İki tanesine değineyim:

“Türklük Dairesi”

İlki, bu etno-politik bir sorundur. Meselenin kökeninde, Cumhuriyet’in Kurtuluş Savaşı’nda hâkim olan “birleştirici yurtseverlik anlayışı” yerine “etnik milliyetçi bir anlayışı” geçirmesi yatar. Devlet, ısrarla ve inatla bu ayrımcı ve dışlayıcı siyaseti takip etti. Kürtlerden “Türklük dairesinin içine girmelerini” talep etti. Buna mukabil Kürtler, Türklük dairesine hapsolmayı reddettiler. Baskı, inkâr ve asimilasyona dayalı devlet politikasına bazen siyasetle, bazen de şiddetle itiraz ettiler.

İkincisi, politik bir yaradan silahlı bir hareket neşet eder ve bu hareket belirli bir toplumsal desteğe erişirse, çözüm de politik olur. Kural, budur. Kimi zaman çatışma şiddetiyle göz gözü görmez ve çözümün siyasette olduğu unutulur.Taraflar birbirlerine pejoratif kavramları layık görür ve bunları kamusal dolaşıma sokarlar. Ama eni-sonu taraflar temasa geçerler. Zira çözüm,  kaçınılmaz bir şekilde, diyalogu ve müzakereyi içerir.

Çözümsüzlük Döngüsü

Kürt meselesi halen politik bir mesele. Elbette, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki veya 12 Eylül Darbesinden sonraki şartlar yok. Ortam da değişti aktörler de. Fakat dört önemli sorun alanı var:

  • Kamu yönetiminin düzeni/âdem-i merkeziyetin inşası,
  • Kültürel ve dilsel çoğulculuk,
  • Siyaset sahasının genişletilmesi ve
  • PKK’nin silahsızlandırılması.

Bunların tamamı siyaseti ilgilendirir. Zaten mesele de bu yüzden politiktir. Beri yanda, konjonktüre bağlı olarak artsa ve azalsa da, PKK göz ardı edilemez bir toplumsal desteğe sahip.

O halde çözüm politikadadır. Devlet de, PKK de artık geçmişten gerekli dersleri çıkarmalı. Her ikisi de şiddetle veya asayişle de kat edilecek bir mesafenin olmadığını görmeli. Mesailerini politik bir perspektif geliştirmeye harcamalı.

Demokratik çözüme taraftar olanlar da, PKK’ye şiddeti terk etmeye, devleti de demokratikleşmeye hız vermeye çağırmalı. Konuşmanın ve siyasetin önünün açılması için taraflara telkin ve tazyik de bulunmalı. Süreç kesildi diye bunları yapmaktan kaçınılmamalı, tersine daha fazla aksine daha fazla talepkar olunmalı. Jonathan Powell’a kulak vermekte fayda var: “Bir çatışma Kürt meselesinde olduğu gibi, onyıllarca sürmüşse, çözümün birden çok girişim gerektirmesi muhtemeldir. Geçmişte çözüm bulunmamış olması, çözümlenemez olduğu değil, yalnızca daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği anlamına gelir.”

Konuşmaya dönmek ve siyasetle ilerlemek konusunda ısrar edilmeli. Aksi takdirde çözümsüzlük döngüsünden çıkılmaz. Ve bu döngü giderek daha fazla maliyet yaratıp kendini tekrar eder. Tarih öyle diyor!

Yeni Yüzyıl, 13.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/tarihten-ders-almak-1981

Kapitalizme önyargı

Serbest piyasa ekonomisi ile aynı anlamda kapitalizm hakkında tartışmanın ne kadar zor olduğu sağda solda beliren yazılardan anlaşılıyor. Eleştirmenlerinin çoğu kapitalizm hakkında ne derin düşünceler geliştiriyor ne de kapsamlı gözlemler yapıyor. Kapitalizmi savunan bilim insanlarından ve filozoflardan ise tamamen habersizler. Seyrek olmayacak şekilde ağızlarını bozuyor ve tartışmaları ziyadesiyle kişiselleştiriyorlar.  Birçok kimse haklı olarak böylelerini hiç muhatap almamanın en doğru tavır olacağını düşünüyor. Ben de bu fikre yakın sayılırım. Buna rağmen sabrederek bazı gerçekleri anlatmaya çalışmanın yararlı olabileceğini düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Kapitalizme yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri kapitalistlerin –siz bunu müteşebbisler olarak okuyun- açgözlü olduğu.Bitmek tükenmek bilmez bir kazanma, kâr elde etme, servet yığma arzusu içinde davrandığı. Varsayalım ki öyle. Bu niye yanlış ve haksız olsun? İnsanlar hayattaki amaçlarını seçme hakkına ve özgürlüğüne sahip değil mi? Bazıları sade, çok az parayla sürdürülebilecek, en basit eşyalardan dahi mahrum kalmaya dayanan hayat tarzlarını tercih ederken başka bazıları büyük miktarda para harcamayı ve lüksü gerektiren hayat biçimi tercihleri yapamaz mı? Yapamaz diyenlerin bunun sebeplerini açıklaması gerekir, çünkü bunu söylemek bu şekilde yaşamak isteyen insanların özgürlüklerine kısıtlama getirilmesini talep etmek anlamına gelir. Özgürlük kaybı fakir için olduğu kadar zengin için de yanlış ve haksızdır. Özgür olmak değil özgür bırakmamak izaha ve haklılaştırılmaya muhtaçtır. Bu teze literatürde “özgürlük karinesi” adı verilir.

Bir diğer ön yargı kapitalistlerin çalarak zengin olduğu. “Çalmak”, ne kadar çirkin bir kelime. Çalmak size ait olmayan bir şeyi haksız yere –izinsiz, habersiz, zorlayarak-  almaktır. Müteşebbisler kimseden bir şey çalmaz. Mal ve hizmetlerine talip olanlardan gönüllü gelir elde eder. Daha az vergi vermeye çalışmak -özellikle zalim vergi oranları söz konusu olduğunda-  çalmak olarak adlandırılamaz. Tersine, ağır vergi salmak varlık sahibi insanlardan çalmak anlamına gelir, çünkü piyasa işlemleri gönüllüğe vergi alma ise kaçınılmaz olarak tekelci zor dayanır.

Diğer taraftan, çalmak için çalınacak varlıkların zaten mevcut olması gerekir. Kapitalistler normal şartlar altında şeyleri var ederler, ortaya çıkartırlar. Dolayısıyla, onlara yakışan kelime çalmak değil yaratmak, keşfetmek, ortaya çıkarmaktır.  Buna üretmek de denebilir.

Kazanma hırsına gelelim. Kazanma arzusu (hatta hırsı)  sadece müteşebbislere değil tüm insanlara ait bir özellik. İşçi de çiftçi de, gazete yazarı da öğretim üyesi de, esnaf ta sanayici de mümkün olduğu kadar çok kazanmak ister. Herkes aynı eğilime sahip olduğu için insanlarla, gruplarla ve toplumlarla ilgili tartışmalarda bu noktayı öne çıkarmak anlamsız. Yaygın ve çok sevdiğim bir benzetmeyle, insanların kendi menfaatleri peşinde koşması nefes almaları kadar normal. Bir işçi ile işveren arasındaki ilişkiyi düşünelim. İşçi, olabildiği kadar az zaman ve enerji harcayarak mümkün en yüksek maaşı almak ister. İşveren ise emeğini kiraladığı çalışandan maksimum verimi almak ister. Taraflar girdikleri iş ilişkisinde önceden anlaştıkları şartlara uydukları sürece kimse kimseden bir şey çalmamakta, karşılıklı yarara dayanan ortak iktisadî faaliyet yürütülmektedir. Kapitalizm işte bu tür gönüllü iş ilişkilerinden oluşan bir beşerî ilişkiler yumağıdır.

—————————————————————

Not: Piyasacı kapitalizmle karıştırılan eş-dost kapitalizmi hakkında bir şeyler öğrenmek isteyenlere iktisat profesörü R.  Holcombe’un Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nin Bahar 2016 sayısında yayınlanacak “Politik Kapitalizm” adlı makalesini okumalarını tavsiye ederim.

Yeni Yüzyıl, 13.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kapitalizme-onyargi-1977

Yöntem değişikliği

2011 seçimlerinden sonra başlatılan yeni anayasa yapımına ilişkin çalışmalar Mecliste temsil edilen siyasi partilerin eşit katılımı ile kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu eliyle yürütülmüş, çok sayıda uzman ve sivil toplum kuruluşu da bu süreç içinde görüşlerini Komisyon ile paylaşmıştı. Ancak söz konusu çalışmalar temel konularda bir uzlaşıya varılmadan sona ermişti.

2015 Kasım seçimlerinden sonra bir kez daha anayasa yapımı gündeme geldi. Siyasi partilerin yine eşit sayıda temsilcisinden oluşan bir komisyon oluşturuldu. Ancak bu komisyon henüz işin başında iken çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı.

Her iki anayasa yapım çalışmasında da anayasal çözüme kavuşturulması gereken ve toplumsal beklentileri tatmin edecek temel konularda siyasi partiler bir uzlaşma ortaya koyamadılar. Ancak ikinci çalışmanın daha başta sona ermesinin temel nedeni hükümet sistemi konusunda özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında yaşanan gerilimdi.

Bu gerilimin özünde iktidar partisinin ilk yeni anayasa çalışmalarından beri üzerinde durduğu Başkanlık sistemi önerisi ile muhalefet partilerinin Başkanlık sistemine mesafeli duruşları yatmakta. Ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi son komisyon çalışmaları sırasında Başkanlık sistemi önerisinin komisyon gündemine alınmasına dahi karşı çıktığından çalışmalar henüz içeriğe dahi geçilmeden sonlanmıştı.

Günümüz itibariyle, daha üzerinde uzlaşılmaya muhtaç pek çok konu olmakla birlikte, iktidar partisi ile ana muhalefet partisi arasında yaşanan hükümet sistemi tartışmasının anayasa çalışmalarının geleceğini belirleyecek en önemli konu olduğunu söyleyebiliriz.

Öyle gözüküyor ki kritik öneme sahip bu konu üzerine başta iktidar ve ana muhalefet partisi olmak üzere siyasi aktörler somut önerilerini ortaya koymadan bir ilerleme kaydedilmesi zor olacaktır.

İktidar partisi geçtiğimiz haftalarda kendi anayasa önerisini hazırlamak üzere faaliyet göstereceğini ve yaz başına kadar bu çalışmaların tamamlanarak bir parti önerisinin ortaya çıkacağını ilan etti. Böyle bir çalışmanın yapılması, partinin 2011 sonrasında oluşturduğu anayasa önerisini de gözden geçireceği ve belki bazı alanlarda yeni düzenlemelere yer vereceği anlamına geliyor. Aksi halde böyle bir çalışma başlatılmaz ve eski öneri aynı şekliyle gündeme getirilirdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yeni anayasa önerisi oluşturma girişimi tıkanmış anayasa yapım çalışmalarına farklı bir ivme kazandırabilir.

Eğer benzeri bir faaliyeti diğer partiler de gerçekleştirir ve geçmişte hazırladıkları metinleri gözden geçirerek kendi anayasa önerilerini hazırlarlarsa yeni anayasa doğrultusunda bir adım atılması umudu ortaya çıkabilir.

Böylece, kamu tüm partilerin önerilerini ve nasıl bir anayasal sistem istediklerini net bir şekilde anlayabilecek duruma gelecek ve daha da önemlisi siyasi partiler pazarlık kaygısı olmaksızın kendi görüşlerini en yalın biçimi ile ortaya koyabilecekleri anayasa metinlerini yazma fırsatı bulacaklardır. Böylece partilerin kendilerini daha serbest ifade etmeleri de mümkün olacaktır.

Öte yandan, geçmiş komisyon çalışmalarında izlenen, partilerin uzlaşarak belli bir metni ortaklaşa kaleme alma yöntemi yerine,  her partinin kendi önerisini oluşturduğu, uzlaşma ve pazarlıkların bu oluşmuş metinler üzerinden gerçekleştiği, ilkinin tam tersi bir yöntem de test edilmiş olacaktır.

Türkiye demokratik yöntemlerle yapılmış bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Ama siyasi partiler arasında önemli görüş farklılıkları var. Böyle bir ortamda, belli bir yöntemde ısrar etmek yerine farklı yaklaşımlar geliştirmek yeni bir yolun bulunmasına yardımcı olabilir.

Yeni Yüzyıl, 12.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/yontem-degisikligi-1963

PKK’nın Türkiye’deki Kapasitesi Kırılıyor, Sıra Yurtdışında…

PKK, parti-cephe-askeri güç mantığıyla kurulmuş bir örgüt. Türkiye’nin müzakere sürecindeki amacı, bu mantığı ortadan kaldırarak askeri gücü ortadan kaldırmak ve parti-cephe içinde şiddet kullanmayan normal bir parti ve sivil topluma dönüşebilecek bir yapının önünü açmaktı.

PKK ise, parti-cephe-askeri güç yapılanmasını sona erdirmeyi, askeri gücü lağvederek normal bir siyasi parti olmayı asla kabul etmedi. PKK olsa olsa silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkarmayı ve Türkiye’de silahlı mücadeleyi sona erdirme ihtimalini masaya sürdü. Bu ihtimal de, Türkiye’de silahlı mücadelenin yanlış olduğu gibi barışçı ve felsefi bir değerlendirme ve tercihe dayanmıyordu. Hatta PKK Türkiye’de demokratik bir siyasetle devam edilebileceği gibi stratejik bir değerlendirme dahi yapmadı. PKK ancak Kuzey Suriye’de ele geçirdiği bölgeyi sağlama almak ve zaman kazanmak için müzakere sürecine girdi. Türkiye’deki siyasi istikrarın bozulduğu ve müzakere sürecini bozabilecek siyasi bir iradenin olmadığı varsayımı, PKK’yı içeride cüretkârlaştırdı.

PKK artık vekalet savaşı veriyor

PKK; Kuzey Suriye’de kontrol ettiği bölgeyi müzakere süreciyle değil, ancak Türkiye ile çatışarak elinde tutabileceği telkini karşısında çatışmayı tercih etti. PKK, Kuzey Suriye’de kurduğu ittifakın Kuzey Irak’ta Barzani’yi Türkiye’de Erdoğan’ı devirebilecek bir güç olduğu değerlendirmesiyle her bölgede saldırıya geçti. Bu, PKK’nın kurtulamadığı “erken iktidar hastalığı”nın yanında, Kuzey Suriye’de ittifak kurduğu güçlerin kendisine sunduğu “reddedilemeyecek teklif”in mantıki bir sonucuydu. İttifaklarda müttefikler arasında eşitlik yoktur. Kuvvetli olan zayıf olanın stratejisini belirler. İttifakta zayıf olan, taraf olan PKK’nın stratejisi bundan sonra güçlü olan müttefiklerin elindedir. Bundan sonra kendi istese de, istediği türden bir müzakereye girişemez. Bu bakımdan Başbakan Davutoğlu’nun Helsinki’de yeniden müzakere için söylediği sözler kaydedilmelidir:

PKK artık kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta hedef

“Mutlak bir silahsızlanma gerçekleşmeden bir gelişme olması mümkün değil. Mutlak anlamda silahsızlanma. Bu bir ön şarttır. Türkiye’ye tehdit olma niteliği kalkarsa (olur). (Ayrıca) Irak’taki, Suriye’deki varlıklarının Türkiye’ye dönük tehdit olma niteliğinin de kalkması lazım. Önce Türkiye içinde mutlak anlamda silahsızlanma, Türkiye’nin, Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetiminin güvenliğini, sınırları tehdit etmeyen bir çizgi, bunu bir görmemiz lazım. PKK, Erbil’deki yönetimi tehdit ederse bu tehdidi bize yapılmış bir tehdit olarak kabul ederiz. PYD, Suriye’deki Özgür Suriye Ordu’su ve oradaki Türkiye’ye müzahir gruplara tehdit oluşturursa bize tehdit oluşturmuş demektir…”

Müzakere sürecinin amacı Türkiyeli, demokratik ve siyasi partinin önünü açarak şiddeti ve Türkiye dışındaki aktörleri dışlamaktı. PKK, şiddet kullanarak Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ı denkleme dâhil etti. Bu durumda, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin alanı artık Türkiye sınırları ötesine taşma istidadı taşıyor demektir. Başbakan Davutoğlu’nun sözleri bu yeni stratejinin işareti olarak anlaşılmalıdır.

PKK’nın bütün iddialarına rağmen, Türkiye içindeki mücadele azim ve kapasitesi kırılmak üzere… PKK’nın 10 sol terör örgütüyle ittifakı ve şehirlerdeki intihar bombacılarının da beklentilerin tersine sonuçlar vermesini unutmamak lazım. Türkiye, bu aşamadan sonra yurt dışına yönelerek PKK’nın mücadele azim ve kapasitesini kırmaya çalışacaktır. Bu sadece askeri güçle değil, dış politika ve ekonomideki performansla olacaktır.

Mücadelenin bu aşaması, artık PKK’nın yanında, müttefikleriyle de mücadele anlamına gelmektedir. Başbakan’ın Avrupa’dan, Cumhurbaşkanı’nın ABD’den yüksek sesle söylediği budur. PKK parti-cephe-askeri güç denkleminden vazgeçmediği ve yabancı müttefiklerle Türkiye aleyhine işbirliği yaptığı sürece; Türkiye, PKK ile mücadelesini yeni alan ve yöntemlerle genişletmek mecburiyetinde kalacaktır.

Yeni Yüzyıl, 12.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/pkknin-turkiyedeki-kapasitesi-kiriliyor-sira-yurtdisinda-1964