Ana Sayfa Blog Sayfa 224

“Tek ülke, tek anayasa, tek yazgı”

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi 1776’da yayınlandığında “Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdır” ilkesi bugünkü gibi kadınları, siyahları, Kızılderilileri vb. içermiyor sadece beyaz adama hastı. Bugün ise uzun mücadelelerin ardından herkesi ifade ediyor.

Ülkemizin temel hak ve özgürlükler karnesinin yeterince iyi olmadığı ve kırıklarla dolu olduğunu biliyoruz ancak bazılarımızda tüm bunların bugünden yarına istense hemen değişebileceği gibi naif bir düşünce var.

Halbuki, ülkemizde Kürt sorunundan inanç sorunlarına, oradan diğer sorunlara uzanan temel hak ve özgürlükler noktasında uzlaşılmış ortak bir mücadele çizgisi ve bilinci yok. Olmadığı için herkes kendi derdini önemserken diğerlerini ya es geçiyor ya da bilmiyor.

Maalesef bugün Kürt sorunu uzun süredir çözülemediği ve geçmişte yapılan yanlışlıklar nedeniyle şiddet ve terörden ayrı tartışalamıyor.

***

Geçmiş, yaşanan şiddet ve terör, devleti sorunu askeri yollarla çözmeye yöneltse de bu yolun tek başına yeterli olmadığını bize defalarca gösterdi.

Bugün için siyasilerin terör ile demokratik talepleri birbirinden ayırt edebilmesi öncelikli sorunumuz olmalı, bu ayrımı gerçekleştirebilirsek önemli bir eşiği aşmış oluruz. Bu yönde atılacak her adım ülkenin birliğine atılmış bir çimento olacak.

Buradan naifçe haklar verilirse akan kan hemen duracak çıkmamalı, her türlü adıma rağmen şiddete meyledenler olmaya devam edecek.

Önemli olan makul çoğunluğun birlikteliğinin tesisi ve bu tiplerin marjinalleşmesidir.

***

Halkın ezici çoğunluğu bir arada yaşama iradesi sergilerken, devletin temel görevi marjinallerin değil, makul olanın peşinden gitmek ve adaleti tesis etmek olmalı.

Düne kadar çözüme ilk kez bu denli yaklaşılmış ve barışın tadı duyumsanmışken; PKK ve uzantılarının basiretsizce, çevremizde ve dünyada olup bitenleri yanlış okuyarak havayı hendek siyaseti ve Erdoğan nefretine kurban etmeleri nedeniyle çok daha dikkatli olmak gerekiyor.

Öz yönetim ilanları; şehirlere hendekler açma, nereden geldiği meçhul(?) silah, bomba ve mühimmatla doldurma; çocuk yaşta gençleri hendeklere sürerek ölüme göndermekteki amaç ve beklentiler bizzat Kürt halkı tarafından boşa çıkarılmışken gerçek bir birlik Anayasası için zemin hazırlanmalı.

***

Bugün Kürtlerin sorunlarının bir kısmı hala çözülmüş değil ancak bunlar da çözülemeyecek şeyler değil. Sadece siyasilere biraz daha cesaret vermek gerek ve bu cesareti tüm yalan, uydurma ve çarpıtmalara rağmen Kürt toplumu hendek siyasetine verdiği tepki ile fazlasıyla verdi.

Elbette geçmişte yaşananlar unutulmayacak ancak yeni bir başlangıç için bazen bazı şeyleri tarihe bırakmak gerekiyor.

Ve bölge, hendekler kaldırıldıktan sonra yine örgütün inisiyatifine bırakılmamalı.

Amaç, güvenlikle beraber temel hak ve özgürlüklerin genişletildiği, şiddetten arınmış her türlü siyasetin önünün –hoşlanalım/hoşlanmayalım- açıldığı ve kimden gelirse gelsin her türlü baskının engellendiği bir huzur ortamı olmalı.

Yazının başlığı senatör D. Webster tarafından 1837’de ABD için söylenmiş.

Bizim de “Tek ülke, tek anayasa, tek yazgı”yı gerçekleştirebilmek için ABD Anayasasının dibacesindeki felsefeye dayanan yeni bir anayasaya ihtiyacımız var:

“Biz, Birleşik Devletler Halkı, daha mükemmel bir Birlik yaratmak, adaleti sağlamak, ülke içinde huzuru güvence altına almak, ortak savunmayı gerçekleştirmek, genel refahı artırmak ve özgürlüğün nimetlerini kendimize ve gelecek kuşaklara sağlamak için bu Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı takdir ve tesis ediyoruz.”

Karar, 23.03.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/tek-ulke-tek-anayasa-tek-yazgi-628

Tuzağa dikkat

Satırlarıma Ankara’da hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allahtan rahmet ve yakınlarına sabır dileyerek başlamak istiyorum.
Terörün amacı çoğu kez toplumsal sağduyuyu ortadan kaldırmak; akıl ve mantığın yerini öfke ve kinin almasını sağlamaktır. Engellenemeyen şiddet olayları insanları bazen korku ve acziyet içinde bırakabilir.

Ankara’yı bir kere daha kana boyayan korkunç patlamanın ardından çoğumuzun da hissettiği bu.

Eylemle ilgili işaretler PKK’yı gösteriyor ancak kim olursa olsun amaç çok açık.

Birileri Suriye’deki savaşa bizi de bir şekilde dâhil etmek istiyor ve farklı güç odakları başka amaçlarla bunu yapıyor olabilir.

Bazıları bizi Suriye’ye benzetip müdahaleye açık ve zayıf bir Türkiye isterken bazıları da Suriye batağına çekerek kanımız üzerinden rant devşirme peşinde.

Dost ve müttefik bildiklerimizin hemen her konuda önce kendi çıkarlarını düşündüklerini; düşmanlarımızın ise oyunlarında sınır tanımadıklarını daha önce de gördük.

Rusya’nın gerilimi düşürmek yerine sürekli tırmandıran ve Türkiye’yi suçlayıcı ifadelerinin arkası boş değil.

ABD’nin Türkiye’yi Suriye konusunda nasıl itekleyip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yalnız bıraktığını ise unutmadık.

Ancak üzücü olan halkımızın siyasi çekişmeler yüzünden bölünmesi. Öyle ki üstümüzden Rus uçakları uçsa sevinç gösterisi yapacak kadar sağduyuyu yitirenler olduğu gibi her türlü aklıselim sesi ve muhalefeti bile boğmak isteyenler var.

Ve bir tarafta PKK. Kürtlerin haklarını savunduğunu iddia eden örgüt; topyekun halkını ve ülkeyi ateşe vererek yeni bir Suriye yaratma çabasında. Geçmişte tüm yaşananlara rağmen gerçekleşmeyen duygusal kopuşu sağlamak için her yolu deniyor.

Güya emperyalizm karşıtı örgüt, dünyanın tüm emperyalist güçleri ile kol kola. Kapalı kapılar arkasında kendilerine ne vaat edilmiş olabileceği çok da sır değil ama Kürt halkının hendek siyasetinde verdiği cevap çok açık. Umarım bu tavır Nevruzda da devam eder. Kürt halkı barıştan yana tavır koymuşken, örgütün bu denli gözü dönmüşlüğünün başka bir izahı yok gibi görünüyor.

PKK, halktan alamadığı desteği tersinden almak için yeni bir strateji peşinde. Madem, Kürtler destek vermiyor, Türkleri ve devleti tahrik ederek, 90’lı yıllarda düşülen hatalara yeniden düşülmesini sağlamaya çalışıyor. Ve maalesef duygu olarak çoğumuz bu noktaya vardık bile.

Çok zor olmasına rağmen bu tuzağa düşülmemeli; düşmana inat dostluk ve barış için mücadele etmeliyiz.

Yeni bir dünya kurulurken üzerimize oynanan oyunları bozmak için derin nefes alıp tekrar önümüze bakmamız gerekiyor.

Böyle Olmamalı-Adı Bahtiyar

Geçen hafta basına Yalova’da Diyarbakırlı bir kız öğrenci aynı okuldan 6 kız öğrenci tarafından evinde dövülüyor, elinde bayrak ve alnına da rujla T.C. yazılarak çekilen fotoğrafları sosyal medya üzerinden paylaşıldığı ile ilgili haberler yansıdı.

Bu haber beni yıllar öncesine götürürken, Ahmet Kaya’nın “Adı Bahtiyar” türküsünü de hatırlattı.

Çocukluğumun ilk canlı ve travmatik anıları 12 Eylül’e ait. Tankların gölgesinde okula gidiş gelişleri; sınıftan öğretmenimizin yaka paça gözaltına alınmasını ve memlekete gidiş yolculuklarını hiç unutamadım.

O yıllarda Ankara çıkışında otobüsler kimlik kontrolü için durdurulur ve kimliğinde Çorum’un köyleri yazanlar indirilir, bagajları didik didik aranırdı. Otobüse geri döndüğünüzde, sizi nefret dolu gözlerle takip eden hatta açıkça küfreden insanların önünden geçerek ezik bir vaziyette koltuğunuza çökerdiniz.

Peki, neden? Polise göre Çorumlu ve köylerindenseniz solcu-komünist-Alevi olma ihtimaliniz çok yüksekti ve bütün bunlar tedbir amaçlıydı. Belki daha öncedir ama o yıllarda iki tane otobüs firması vardı ve herkes kendi firmasının otobüsüne biniyor, böylece birbirine dokunmadan yaşayıp gidiyordu.

Gazetedeki haber elbette bana bunları başka bir vesile ile hatırlattı. 90’ların ortasında üniversiteyi kazanmış ve yeni bir şehre adımımızı büyük umutlarla atmıştık. Umutluyduk ama aileden ve arkadaşlarımızdan ilk ayrılık kalplerimize bir o kadarda ağır gelmişti. Çoğumuz dokunsanız ağlayacak kıvamdaydık.

Okulumuz yeni kurulan bir üniversiteydi ama evveliyatı milliyetçi hassasiyetleri ile bilinen bir okuldan ayrılmaydı, yüksekokul 10 yıldır açıktı ve ufakta olsa küçük bir kampüsü ve yurdu vardı.

Durumu iyi olmayan her öğrenci gibi biz de devlet yurdunu tercih etmiştik. Daha üniversitenin kapısından girer girmez sağdan soldan birileri kolumuza giriyor ve bizlere bir şeyler anlatıyordu. Bir kısmı cemaat yurtlarına davet ederken bir kısmı akşam yurtta toplantımız var diyerek davet ediyor, bazıları da ufaktan ayar veriyordu.

Bizimle beraber kara kuru, esmer tenli, kırık Türkçesi ile Ağrı’lı bir arkadaş da vardı. Gözlerindeki heyecanı hiç unutamam. Ayaküstü konuşmamızda ailesinin maddi durumundan bahsetmiş ve bir an önce okulu bitirip iş güç sahibi olması gerektiğini heyecanla anlatmıştı. Biz fakülte öğrencilerini ayrı bir bloğa yerleştirmişler o ise diğer katlardan birine düşmüştü. İlk tanışmamızdaki yakınlığımızdan olsa gerek akşamları yanımıza gelir sohbet ederdik.

Bir gün gözleri morarmış bir şekilde geldi. Ne olduğunu sorduğumda “Abi, Ağrı’lıyım, Kürdüm diye dövdüler” demişti. Sadece okumak ve biran önce mezun olmak istediğini söylemiş ama oralı olmamışlardı. Olan bitenlere herkes sırtını dönmüştü; yurt idaresi, okul yönetimi ve polis görmedim-duymadım-bilmiyorum oynuyordu. Çocuk dayanamamış ve bir kaç arkadaşıyla eve çıkmıştı ama evde de rahat bırakmadılar ve üç ay geçmeden okulu bırakıp gitti. Bir daha haber alamadık kendisinden. Onun gibi biz de yurtta barınamamış ve ikinci dönem eve çıkmıştık.
Ta ki bir gün Ahmet Kaya’nın dediği gibi;

Gazetede çıktı üç satır yazıyla
Uzamış sakalı çatlamış sazıyla
Birileri ona ölmedin diyordu
Ölüm ilanında hüzünle gülüyordu.

Bir gazetenin sayfalarını karıştırırken soluk bir resim gözüme çarptı. Altındaki haberde “x kırsalında meydana gelen çatışmada x kod adlı Ağrı nüfusuna kayıtlı x Ölü ele geçirilmiştir.”
O an beynimden vurulmuşa dönmüş ve ağlamıştım.

Suç kimdeydi? Suç onda mıydı; onu koruyamayan bizde miydi yoksa onu dağa itekleyenlerde mi? Tek bildiğim burada suçu en az olan oydu.

Karar, 16.03.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/tuzaga-dikkat-172

Alevilerin sorunları nerede duruyor?

Türkiye’de köşe yazanların işi bazen çok kolay, çünkü yıllardır çözemediğimiz o kadar çok konu var ki bunlar zamanlı zamansız tekrar tekrar hatırlanır. Alevilik konusu da Ak Parti’nin 2009’da başlattığı ama bir türlü sonuçlandıramadığı Alevi çalıştayları vesilesiyle sık sık gündem oluyor.

Sonuçlanamamasına ve henüz yasal hiçbir adım atılamamasına rağmen sürecin Türkiye için öğretici olduğu bir gerçek.

Bu süreçte Alevilik Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar gündem oldu ve Türkiye Alevilik ve Alevilerin problemleri hakkında ciddi bir bilgi birikimine ulaştı. Yine Aleviler hem kendilerini tanıma hem de sorunlarını kamuoyunda paylaşırken nasıl bir dil kullanılması gerektiği konusunda çok şey öğrendi. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Alevilerin sorunları hala yerli yerinde duruyor ve bu durum Aleviler arasında ciddi hayal kırıklığı yaratıyor.

Alevilerin inançsal talepleri işin sadece bir yönü, bu taleplere “İslam bölünür” diye karşı duranlar farkında olmadan Aleviler ile İslamiyet arasındaki bağı zayıflatırken, zaten bunu temenni eden çevrelerin eline malzeme vererek büyük bir vebal altına giriyorlar.

Alevilerin sosyo-ekonomik-kültürel ve siyasi sorunları da var. Alevilerin çoğunluğu eşit vatandaş olduklarına inanmıyor ve Türkiye her anlamda büyüyüp, gelişirken kamuda ve piyasada açıkça ayrımcılığa tabi tutulduklarını, dışlandıklarını ve paylaşımdan pay alamadıklarını düşünüyor.

Bu algı gerçekliğinden bağımsız olarak her türlü olumsuzluğun kimliğe indirgenmesine yol açıyor. Siyasilerin bunları birer “hayal ürünü” olarak görmeleri ya da hafifsemeleri ise bu ruh halini düzeltmekten çok öfkeye sebep oluyor.

Siyaseten sıkışmışlık ve CHP’ye iteklenmek ise bir başka problem.

Eğri oturup doğru konuşacak olursak çözümsüzlüğün tek tarafı olarak Ak Parti ve muhafazakârları görmek ahlaken doğru değil. Alevilerin sorunlarının çözümsüzlüğünden nemalanan geniş bir kesim var ve bunlar çözüm istermiş gibi yaparken bile çözümü engellemek için her yolu deniyor.

Kürt sorununun çözümünde muhalefet Ak Parti’yi nasıl yalnız bırakmışsa, bu konuda da –sözde açıklamalarla- yalnız bıraktı. O kadar ki Alevilerin hemen her kesiminin üzerinde uzlaştıkları Diyanet’in lağvedilmesi fikri, CHP tarafından bilinmiyormuş gibi davranılmış ve geçmiş yıllarda kurulan Anayasa Değişikliği komisyonlarında, DİB’in yetkilerinin daha da artırılması hatta gayrimüslimlerin de DİB’e bağlanarak kontrollerinin sağlanması dahi istenebilmiştir.

CHP’nin bu ikili tavrının Aleviler tarafından farkına bile varılmamış, bilenlerse konuyu hiç açmamış, iktidar ve MHP de herhalde hoşlarına gittiği için konuyu gündeme bile getirmeyerek; “Ey Aleviler siz laiklikten dem vurup, DİB kaldırılsın istiyorsunuz ama desteklediğiniz CHP tam tersini istiyor” diyemedi.

Ve maalesef Alevilerin bir kısmı çaresizlik içinde bu ve benzeri durumları görmelerine rağmen iktidara güvenemedikleri ve bugüne kadar ciddi herhangi bir yasal adım atılmaması nedeniyle bu çevrelerin tutarsızlıklarına açıkça ses çıkaramıyor ve muhalefet edemiyor.

Ak Parti’nin bu sorunun çözümünü geciktirme lüksü yoktur. İlerleyen zamanlarda bu gecikmenin Türkiye’ye getirebileceği maliyetleri iyi düşünmek ve çok geç olmadan adım atmak gerekiyor.

NOT: Türk basın hayatına yeni bir renk getirmesini dilediğim Karar Gazetesi’nin köşe yazarlarından birisi olarak bu köşenin bana ayrıca bir sorumluluk verdiği bilinci ile şimdilik her çarşamba, siz değerli okurlarımıza farklı pencereler açabilmek umuduyla hepinize merhaba!

Karar, 09.03.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/alevilerin-sorunlari-nerede-duruyor-171

Erdoğan ve entelektüel yalnızlık

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi (bazı çevreler anlamak ve kabul etmek istemese de) muhafazakâr-dindar (milliyetçi değil) çevrelerin gösterecekleri iradeye bağlı. Muhafazakâr-dindar entelektüellerin temel problemlerimize üreteceği çözüm yolları ülkemizdeki demokrasi ve özgürlük mücadeleleri için çok can alıcı bir öneme sahip.

***

Ancak, İslamcı entelektüellerin bu konudaki karneleri son yıllarda çok iyi değil. Türkiye’nin ve de dünyanın derin sorunlarına entelektüel bilgi ve derinlikten yoksun ve de korkutucu bir şekilde İttihatçı-Kemalist izler taşıyan çözüm yolları üretmeleri büyük bir talihsizlik. Ve yine pek çok İslamcı entelektüelin olay ve olguları yukarıdan ve üstten ilkesel olarak ele almak yerine aşağıdan ve içeriden ele almaları, Ak Parti için gerekli olan entelektüel bilgi konforunun oluşmasını engelliyor. Elbette bunda Ak Parti’nin kendisini sürekli saldırı altında hissetmesi ve ben bilirimci yaklaşımı da bu üretimsizlikte pay sahibi ancak İslamcıların çevre sorunlarından insan haklarına, azınlıklardan iş hayatına kadar her alanda bir takım çözümler üretmesi ve toplumda tartışılmasına ön ayak olması gerekiyordu.

Ak Parti’nin yeni anayasa çabaları da bu nedenle biraz havada kalıyor ve işlerin pek çok noktada el yordamı ile yürütüldüğü izlenimi oluşuyor. Ve maalesef bu nedenle her iş Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a havale edilmiş görülüyor.

***

Toplumu dönüştürmek ve değiştirmek gibi bir misyon sadece Cumhurbaşkanı’nın omuzlarına yıkılmamalıydı. Ancak, görüldüğü kadarıyla İslamcılar pek çok noktada İslam İşbirliği Konferansı’nda Erdoğan’ın ortaya koyduğu çerçevenin bile çok gerisinde. İslam dünyası mezhepçilik ve ırkçılık virüsü ile kırılırken İslamcılığın bu hastalığa bir çözüm üretebileceğine dair ufukta herhangi bir emare yok.

Erdoğan’ın İİT açılışında kadınlarla ilgili vurgusu ve son olarak etnisite çıkışı oldukça çarpıcı. Erdoğan pek çok ciddi entelektüelin uzun uzun metinler yazarak açıklayabilecekleri iki temel sorunu; İslam dünyasında kadının adının olmaması ve ırkçılık sorununu çok büyük bir feraset ve halkın da anlayabileceği bir dille açıkladı. Maalesef bu açıklamalar Türkiye’nin bayağılaşmış siyasi atmosferi içinde kaynayıp gitti.

***

Erdoğan pek çok İslamcı entelektüelin yapamadığını tek başına yapıyor, muhafazakâr tabanı değiştiriyor ve dönüştürüyor. Ve en önemlisi Erdoğan’ın bu değişim ve dönüşümü yaparken zaman zaman kendi durduğu zemini de değiştirme cesareti gösterebilmesi ve bence Erdoğan’ı halkın gözünde inandırıcı kılan da biraz bu nokta.

Erdoğan’ın talihsizliği onun bu ferasetini entelektüel olarak besleyecek ve alt yapısını oluşturabilecek bir bilgi birikiminin İslamcılar tarafından yeterince üretilememesidir.

Örneğin bugüne kadar başkanlık sistemi ile ilgili olarak İslamcıların ‘evet efendim’cilik dışında ciddi hiçbir entelektüel faaliyeti göze çarpmıyor. Hâlbuki geçmişte pek çok İslamcı İslami devlet, halifelik ve devlet başkanlığı ile ilgili sistem çözümlemeleri yapmıştı. Burada olması gereken ama bugüne kadar yapılmayan; nasıl bir başkanlık sisteminin olabileceği ve bu önerilen sistemlerin demokrasi ile ilintisi ve de hangi mekanizmalar üzerinden kurulup kontrol edileceği, sınırları, güçler ayrılığı ilkesinin nasıl tesis edileceği vb. konularda akademik ve de popüler çözümlemelerin olmamasıdır.

Bu tür çözümlemeler yapılmadığı sürece Erdoğan’ın bürokratik vesayeti yıkabilmek için istediği (bizim de henüz içeriğini tam olarak bilmediğimiz) başkanlık sistemi afaki bir tartışmanın ötesine gitmeyecek ve Ak Parti tabanının dahi tam desteğini alamayacaktır.

Karar, 20.04.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/erdogan-ve-entelektuel-yalnizlik-872#

Mahkemeye düşmek

 Devlet Bahçeli, 1997’de MHP’nin başına geçti. Adı partiyle ve milliyetçilikle özdeşleşen Türkeş’in koltuğuna oturdu. Yükü ağırdı; çünkü Türkiye çalkantılı günler yaşıyordu. 28 Şubat Süreci devam ediyor, Öcalan yakalanıyor, ikide bir ekonomik krizler patlıyordu, vs.

Yaşanan sarsıntı büyüktü. Siyasi partilerin bundan etkilenmemesi düşünülemezdi. Olaylara ve alınan tavırlara bağlı olarak siyasiler hem ani çıkışlar, hem de büyük çöküşler yaşayabiliyorlardı.

Bahçeli de bu dalgalanmadan nasibini aldı. Üç yıl içinde (1999-2002) önce zirveye çıktı, ardından dibi gördü.Öcalan’ın yakalanmasının verdiği rüzgâr, 1999’da MHP’ye % 18 oy getirdi ve Bahçeli “Başbakan Yardımcısı” oldu. Ancak hükümet ortaklığı MHP’ye yaramadı. MHP 2002’de seçim barajına takıldı.

Meclis dışında kalmak, partide bir kriz yarattı. Bahçeli gitti, geldi. Ama bazı yaralar alsa da bu krizi atlatmayı bildi. MHP, 2007’de % 14’le Meclis’e geri döndü. 2011’de % 13 ile de parlamentodaki varlığını sürdürdü.

2015, Bahçeli için zor geçti. MHP, 7 Haziran’da % 16 oy aldı, 80 vekil kazandı. AKP tek başına iktidar olamayınca gözler “kilit parti” konumundaki MHP’ye çevrildi. İki seçeneği vardı Bahçeli’nin: İlki, CHP ve HDP ile birlikte AKP’ye karşı bir blok oluşturmaktı. İkincisi ise, AKP ile koalisyona girmekti.

“Mister No”

İlk seçenekte, AKP karşıtı cephe çok ısrarlıydı. Ama herhangi bir siyasi rasyonalite taşımıyordu. HDP ile yan yana olmayı içeren bir bloğu kitlesine kabul ettirmesinin imkânı olmadığını bilen Bahçeli bu kapıyı baştan kapattı.

İkinci seçenek ise, MHP’nin tabanının ve teşkilatının tercihini yansıtıyordu. 2002’den beri iktidardan uzak düşen teşkilata göre bu fırsat heba edilmemeliydi. Lakin Bahçeli, AKP karşıtı siyasete çok yatırım yapmıştı. Ayrıca bu birlikteliğin uzun vadede kendi tabanını AKP’ye taşıyacağından çekiniyordu. Dolayısıyla buna da yol vermedi.

Bahçeli bir açmaz içindeydi. Kendisine yapılan bütün teklifleri reddetti. Adı “Mister No”ya çıktı. Diğer partiler de “her şeye hayır diyen Bahçeli” figürünü iyi işledi. Artık onunla ne adamakıllı muhalefet yapılabilir, ne de iktidarın paydaşı olunabilirdi. “Bahçeli ile herhangi bir hedefe varılamaz” fikri, genel bir kabule dönüştü.

Bu psikoloji altında gidilen 1 Kasım seçimleri Bahçeli için bir yıkım oldu. MHP, beş ayda 4 puan yitirdi, % 16’dan % 12’ye geriledi. Vekillerinin yarısını kaybetti, 80’den 40’a düştü. Bilhassa 59 vekil kazanan HDP’nin ardında kalarak dördüncü parti olmak, MHP’nin çok ağrına gitti.  

Böylesine ağır bir mağlubiyetten sonra, hangi parti olursa olsun, bir iç hesaplaşma talebi gündeme gelirdi. MHP’de de geldi. Parti içi muhalifler kaldırılması güç bu yenilginin muhasebesini yapmak üzere kongre toplanmasını istediler. Bunun için gerekli imzayı toplayıp için parti yönetimine başvurdular.

Kendi kendine operasyon

Bahçeli’nin önünde yine iki yol vardı: Ya, muhaliflerin talebini görür, kurultayı toplar ve partinin geleceğini kendi seçtiği delegelerin karara bağlamasını sağlardı. Doğru olan da buydu. Zira delege üzerindeki hâkimiyetine dayanarak muhalefetin daha fazla büyümesine izin vermeden işi çözebilirdi.

Ya da, muhaliflerin talebini kategorik olarak reddederdi. Bahçeli, bu yanlış yola saptı. 1 Kasım’dan sonra Başkanlık Divanı’nı topladı, Olağan Kongre’nin 18 Mart 2018’de yapılacağını kararlaştırdı. Olağanüstü Kongre için toplanan imzaları kabul etmediğini açıkladı. Kurultay hevesi olanlara haklarını gidip mahkemede aramalarını salık verdi. Muhalifler bu tavsiyeye uydular ve mahkemeye başvurdular. Mahkeme de bir “Kurultay Çağrı Heyeti”nin oluşturulmasına ve partinin olağanüstü kurultaya götürülmesine karar verdi.

Şimdi, gerek ezelî ve gerek nevzuhûr Bahçeli taraftarları bunun bir operasyon olduğunu söylüyorlar. Eğer öyleyse, Bahçeli kendi kendine operasyon çekmiş demektir. Zira MHP’yi mahkemeye düşüren Bahçeli’nin tercihleridir, başka bir şey değil.

Yeni Yüzyıl, 20.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/mahkemeye-dusmek-2059

Yerli mi Avrupa mı?

Bir zamanlar, Türkiye sanayisi yok denecek kadar zayıf bir ülkeyken, özellikle dayanıklı tüketim malları alırken satıcılar sorardı: “Yerli mi, Avrupa mı?”. Çoğumuz “Avrupa” cevabını verirdik. ‘Avrupa’ söz konusu malın Avrupa’da imal edilmiş/üretilmiş olduğuna işaret ederdi. Bu malların fiyatı daima yerli mallarınkinden yüksek olurdu, ama biz daha kaliteli ve uzun ömürlü olduğu düşüncesiyle kesenin ağzını açıp yerli yerine ‘Avrupa’almaya çalışırdık. Aradan zaman geçti, çok şey değişti. Bugün Türkiye eskiden ithal edilen pek çok malı üretebilmekte. Tüketiciler ise malın kendisi kadar servisinin de önemli olduğunun bilincinde. Artık yerli mallar Avrupa mallarından daha az tercih edilmemekte.

     Aynı yıllarda bazen fikirlerde de yerli/Avrupa veya yerli /yabancı ayrımı yapılırdı. Bazı çevreler devamlı yerlinin önemini vurgulardı. Bunlar arasında İslamcılar ve milliyetçiler özellikle dikkat çekerdi. Sonra bir ara bu ayrım arka plana düştü, fikirlerin yerli yahut yabancı olmasından ziyade doğru veya yanlış, isabetli veya isabetsiz olup olmadığı tartışılmaya başladı. Değerlerin ve fikirlerin evrensel olduğu ve yerlilik veya yabancılığın onlara kıymet biçmekte fazla önemli olmadığı ve işe yaramadığı kanaati yayıldı.

Son günlerde eskiye dönüş emareleri var. Hükümete yakın çevreler sık sık yerlilikten, millilikten bahsediyor.Bu kavramlar özellikle hükümet sistemi ve anayasa tartışmalarında öne çıkartılıyor. Yerli bir hükümet sistemine ve yerli, millî bir anayasaya ihtiyacımız olduğu vurgulanıyor. Görüşler ve toplum kesimleri arasında bu bakımdan ayrımlar ve karşılaştırmalar yapılıyor.

Her toplumun kendine mahsus kültürel değerler ve tarzlar taşıdığı inkâr edilemez. Her ne kadar haklar ve ilkeler düzeyinde soyut genellemelere dayanarak konuşuyor, tartışıyor isek de, insan soyut, boşlukta bir varlık değil. Sosyal, ekonomik ve siyasal hayat ta boşlukta cereyan etmiyor. Başka bir deyişle her ülkede ve toplumda yerlilik ve millilik doğal olarak var. Dolayısıyla, onlarla ilgili hassasiyetler de mevcut.

Bununla beraber ülkelerin, toplumların ve kültürlerin birbirlerinden tamamen ve asla bir araya getirilemez şekilde farklı özelliklere sahip olduğu iddia edilemez. İnsanlar da toplumlar da pek çok bakımdan birbirine benzer. Yerli ve belli bir coğrafyaya mahsus değerler ve fikirler yanında tüm insanlığa hitap eden değerler ve fikirler de mevcut.

Yerlilik istesek de ihmâl edilemez, çünkü her insanın olağan yaşama ortamında mevcut. Evrensellik ise yerlilik adına kurban edilmemesi gereken içeriğe sahip olabilir ve her durumda ille de yerlilikle çatışması gerekmez.

     Uzmanlar hükümet sistemlerini üçe ayırıyor: Başkanlık sistemi, parlamenter sistem ve yarı başkanlık sistemi. Hiçbir ülkenin hükümet sistemi bir diğerinin tıpkısının aynısı değil ama aralarındaki farklara rağmen hepsi bu üçünden birine tekabül ediyor. Türkiye de mecburen bunlardan birini seçecek. Elbette bu yeni sistem bazı yerli özellikler taşıyacak ama benzerlerinden tamamen farklı, başka bir deyişle –ne demekse?- yüzde yüz yerli, millî olmasını beklemek hem hayal hem de gereksiz.

Aynı şey anayasa için de söylenebilir. Anayasal yönetim geleneği insanlığın ortak ürünü. Antik Mısır’dan Müslümanların yönetimindeki Kudüs’e, 1215 tarihli Magna Carta’dan 1876 Osmanlı Anayasası’na kadar birçok belge ve olay bu geleneğe katkıda bulundu. Dolayısıyla, anayasa meselesinde de yerliliği abartmamak gerekir. Ülkenin ihtiyaçlarına dayanarak bazı özel düzenlemeler elbette yapılabilir, ama demokratik bir anayasanın taşıması gereken vazgeçilmez özellikler bellidir ve bunları yerlilik/yabancılık, millilik/gayri millilik kıstasına vuramayız. Aksi takdirde, demokratik ölçütlere uygun bir anayasa hazırlamamız gerçekten zora girebilir.

Yeni Yüzyıl, 20.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/gunun-yazarlari

Beyaz Eldivenli Darbeler: Darbe Kazandı, Brezilya Kaybetti – Akın Özçer

Beyaz Eldivenli Darbeler*

Türkiye belki yeni tanışıyor ama silahlı kuvvetlere ihtiyaç duymayan, psikolojik savaş ve medya silahlarını kullanan ve hedef ülkenin siyasi ve ekonomik istikrarını bozmaya yönelik eylemlerle desteklenen yeni nesil darbelere “beyaz eldivenli darbe” (golpe de guante blanco) deniliyor. Deyimin aslının İspanyolca olmasının nedeni bu tür darbelerin, askeri darbeler gibi, ilk olarak Latin Amerika ülkelerinde denenmiş olması. İspanyolcada kuvvet, şiddet ve tehdit kullanmadan, dolayısıyla ellerini kirletmeden işlenen suçlar için kullanılan “beyaz eldivenli suç (delito de guante blanco) deyiminden türetilmiş.

Latin Amerika’daki darbeler tarihi hakkında “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad) başlıklı kitabın yazarı Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman Rosenmann, SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, 1990 yılından itibaren Latin Amerika’da askeri darbelerin sona erdiği nispi bir sükûnet döneminin yaşandığına işaret ediyor. Ama bu dönemin çok uzun sürmediğini belirten Prof. Roitman askeri darbelerin arkasında olan ABD ile bağlantılı küresel güçlerin ya da çok uluslu şirketler, uluslararası banka ve kuruluşlardan oluşan Troika’nın Venezuela’daki gibi sistem karşıtı rejimlerle sınırlı olmayan yeni düşmanlarını belirlediğine dikkat çekiyor.

Beyaz eldivenli ilk darbe girişimi, 2002’de Chávez rejimine karşı sahneye konuluyor ama başarıya ulaşamıyor. Buna karşılık yedi yıl sonra bu kez Honduras’ta Devlet Başkanı Manuel Zelaya’ya karşı muhalefetin hâkim olduğu Kongre (yasama) ile Yüksek Seçim Mahkemesi ve Yüksek Adalet Divanı’nın (yargı) ortaklığıyla bu tür darbelerin ilki gerçekleşiyor. Burada ayrıntılarına girmek mümkün değil ama Costa Rica’ya sürülen Başkan Zelaya’nın Kongre’de okunan sahte istifa mektubuyla başlayan bu darbe tam bir komediye dönüşüyor.

Beyaz eldivenli darbelere bir başka örneği Paraguay’da 2008 seçimlerini kazanarak resmi ideolojinin 61 yıllık iktidarına son vermiş olan Devlet Başkanı Fernando Lugo’nun 2012 yılında Kongre tarafından devrilmesi oluşturuyor. Temsilciler Meclisi ve Senato’da büyük çoğunluğa sahip beş siyasi parti, Curuguaty bölgesinde polisle yerliler arasında çıkan ve 17 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmaların siyasi sorumlusu ilan ettikleri Başkan Lugo’yu Anayasa’nın 193. maddesinde öngörülen başkanlık sistemlerine özgü “impeachment” yoluyla görevden alıyor.  Bu nedenle Paraguay’daki bu darbeye “parlamento darbesi” de deniliyor. Aslında bu darbeyi Yeni Kıta’nın devi Brezilya’da Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e karşı sonuç alma aşamasına gelen darbe girişiminin bir provası olarak görmek de mümkün.

Brezilya’da İmpeachment’a giden yolda kritik süreç

Brezilya’da Başkan Dilma Rousseff’e karşı Türkiye’deki Erdoğan karşıtlığıyla aynı zamanda ve tuhaf bir paralelizm içinde başlayan “devirmeci”  hareketin geçirdiği aşamaları zaman, zaman aktarmaya çalışıyorum. Prof. Marcos Roitman’ın ABD ve Avro bölgesinin onayıyla çok uluslu sermaye ve ulusal uzantılarınca yürütüldüğünü öne sürdüğü “Ekspres Yıkama” (Operação Lava Jato) operasyonunda artık sona yaklaşılmış durumda.  Bugün (15 Nisan) 513 üyeli Temsilciler Meclisi’nde Bayan Rousseff’e “impeachment” yolunun açılıp açılmamasına ilişkin süreç başlıyor. Paraguay’da olduğu gibi, milletvekillerinin üçte ikisi bu yönde karar alırsa süreç Senato’da devam edecek.

Konuyla ilgili haberlerde, sürecin devamı için 81 senatörün salt çoğunluğunun onayının yeterli olduğu, üçte iki çoğunlukta ise başkanlığı askıya alınacak olan Rousseff’in ayrıca 8 yıl siyasi haklarından yoksun kalacağı bildiriliyor. Anayasa uyarınca yargılama süreci ya da dönem sonuna kadar görevi bırakması gereken Dilma Rousseff’in yerine başkanlığı Başkan Yardımcısı Michael Temer üstlenecek. İlginç olan şu ki Temer, Rousseff’in Emekçiler Partisi PT (Partido dos Trabalhadores) mensubu değil. PT’nin büyük ortaklarından Brezilya Demokratik Hareketi PMDB’nin (Partido do Movimento Democrático Brasileiro) 5 Nisana kadar başkanlığını üstlenmiş bir politikacı. İlginç olan bir başka husus da PMDB’nin bir ay kadar önce PT ile yaklaşık 13 yıllık ortaklığına son vermiş olması.

Aslında PMDB Bayan Rousseff’in hükümetine destek vermekten vaz geçen tek parti değil. Geçen Salı günü İlerici Parti PP (Partido Progresista) de hükümet koalisyonundan ayrıldığını açıkladı. Parti Başkanı Ciro Nogueira, Rousseff ve PT karşıtlığının büyük destekleyicisi O Globo’ya yaptığı açıklamada bu karara katılmadığını, ama uymaktan başka çaresi olmadığını söyledi.

Ortakları tarafından böyle yalnız bırakılan Bayan Rousseff, özellikle yardımcısı Michael Temer’i, aleyhindeki komplonun şefi olarak niteliyor. Bunda haklılık payı var tabii ama aynı zamanda Temer ’in siyasi geçmişi de “impeachment” sürecinin durdurulmasındaki tek şansı. Çünkü 75 yaşındaki Temer’in sevilen bir siyasetçi olduğunu söylemek mümkün değil. Eğer Rousseff hakkında yolsuzluk iddiaları varsa, Temer hakkında da var. Nitekim efsane Başkan Lula de Silva’nın bu çelişkili durumu ortaya koyarak milletvekilleri nezdinde çekimser oy kullanmaları için kulis yaptığı söyleniyor. Sonucu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Türkiye için çıkarılacak sonuçlar  

Bir süredir Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’ye karşı uluslararası ayakları olan yeni kuşak bir darbe planının yürütüldüğü iddia ediliyor. Hatta bazıları uçuk, komplo teorileri bile öne sürülüyor. Bu iddiaları gülünç bulan bir kesim de var. Bütün dünyanın bir araya gelerek Türkiye’ye karşı operasyon yaptığı gibi yaklaşım çok inandırıcı değil elbette.

Bununla birlikte, Batı medyasının yalan, yanlış haberler ve yanlı değerlendirmeler, hatta bazen küfürlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yüklendiği, çeşitli konularda sürekli Türkiye aleyhine yayınlar yaptığı göz önüne alındığında, Latin Amerika’daki gibi, beyaz eldivenli bir darbe girişimiyle karşı karşıya olduğumuz sonucuna varmak irrasyonel bir düşünce değil.

Brezilya örneğine bakıldığında, seçilmiş bir Başkan’a karşı sokak hareketleriyle başlayan, yolsuzluk iddialarıyla devam eden ve yasama organında muhalefet cephesinin genişletilmesi ile son aşamaya gelen bir darbe girişimi görülüyor. Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin partinin yeniden dizayn edilmek istendiğine ilişkin feryadı dikkate alındığında, Brezilya ile benzerlikleri görmezden gelmek kolay değil elbette.

Latin Amerika örneklerinde gözden kaçırılmaması gereken bir husus daha var. O da başkanlık sistemiyle yönetilen bu ülkelerde sisteme özgü “impeachment” kurumunun hukuki değil, siyasi amaçla kullanılarak darbeler yapılması. Paraguay ve Brezilya’da olan bitenlerde hep bu kurum gündemde. O bakımdan vesayet organlarını ortadan kaldıracağı ve darbelerinin önünü keseceği söylenen başkanlık sisteminin de beyaz eldivenli darbe girişimlerine karşı anayasal bir kalkan oluşturmadığını kabul etmek gerekir. Prof. Marcos Roitman’ın dediği gibi yeni kuşak darbelere karşı en etkin yol, demokratik bir topluma sahip olmaktan geçiyor kuşkusuz.

Darbe kazandı, Brezilya kaybetti**

Brezilya’da Temsilciler Meclisi üçte iki çoğunluğun üzerinde bir oyla (367/513) 15 ay önce halk tarafından seçilmiş Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e “İmpeachment” yolunu açarak üç yıla yakın bir süredir devam eden ve geçen yazımda ayrıntılı bilgi verdiğim “beyaz eldivenli darbe” girişimlerinden biri olduğunu düşündüğüm kargaşa planına onay vermiş oldu. Pazar gecesi bir bölümünü ülkenin en büyük medya kuruluşlarından O Globo aracılığıyla naklen izlediğim Meclis özel oturumunda 513 milletvekili teker, teker kürsüye gelerek kararlarını gerekçeleriyle birlikte açıkladı. Bazı “evetçi” milletvekilleri adeta şov yaparken, çoğu bu görüşte olan izleyiciler de Sarı-Yeşil Brezilya bayraklarını sallayarak İmpeachment lehine tezahüratta bulundu. Hatta birkaç vekil kendisini alamayarak konuşmasını “Fora Dilma” (Dilma Defol) sloganıyla bitirirken dakikalarca alkışlandı.

Evetçi milletvekillerinin çoğunun söylediği gibi “daha iyi bir Brezilya için” halkın seçtiği Devlet Başkanı’nın, Anayasa’ya göre, ilk aşamada görevini 180 günlüğüne yardımcısına devrederek ülkeyi sarsan dev yolsuzluklarda anayasal tabiriyle “sorumluluk suçu” (crime de responsabilidade) işleyip işlemediğine ilişkin prosedürün mü işletilmesi gerektiği hususunda kuşkulu olanlardanım. Brezilya gibi başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde, keskin bir erkler ayrılığı vardır. Başka bir deyişle esas itibariyle halk tarafından seçilenBaşkan (yürütme) ile halkın seçtiği Temsilciler Meclisi ve Senato (yasama) birbirlerinin görevlerine son veremez. Başkan yasamayı feshedemez, Kongre de Başkan’ı görevden alamaz.

Ne var ki Anglosakson hukukunda yeri olan ve parlamentarizmin beşiği Büyük Britanya’da yasamanın yüksek devlet memurlarını yargılanmak üzere görevden alması için kullanılan “İmpeachment” prosedürü, başkanlık sisteminin beşiği ABD’de, Anayasa’nın 4. maddesi uyarınca, sadece memurlar değil ayrıca Devlet Başkanı ve Yardımcısı için de öngörülüyor. Bu, aslında Devlet Başkanı’nın, parlamentarizmde vatan hainliği gibi devletin bekasını ilgilendiren büyük suçlardan Yüce Divan’da yargılanmasına benzer bir prosedür. Ama bu noktada altının çizilmesi gereken önemli bir husus var. O daİmpeacment prosedürünün yüksek görevlinin siyasi değil kişisel cezai sorumluluğu bulunduğu hallere yönelik istisnai bir uygulama olduğu gerçeği. Başka bir deyişle Başkan’a muhalif bir çoğunluğa dayanan yasama organının bu prosedürü, bir kuşku ya da bahane öne sürerek, Başkan’ı siyaseten görevden almak için işleyen bir uygulamaya dönüştürmemesi gerekiyor.

Geçen yazımda dikkat çektiğim üzere, ABD anayasasından esinlenerek başkanlık sistemini benimsemiş Latin Amerika ülkelerinin anayasalarında yer alan bu prosedürün, 2009’da Honduras’ta, 2012’de Paraguay’da ve şimdi de Brezilya’da olması gerektiği gibi işletildiğini söylemek mümkün değil. Honduras ve Paraguay’da Devlet Başkanları’na yönelik darbeden söz ediliyorsa, bugün Brezilya’da olan bitenin başka bir şey olmadığına inanmak için elimizde birçok veri var. Bu vesileyle burada bir parantez açarak, AK Parti’nin hazırlamakta olduğu başkanlık sistemine dayanacağı söylenen anayasadaimpeachmentprosedürüne tekabül edecek uygulamanın Latin Amerika’da olduğu gibi suiistimal edilerek bir tür Meclis darbesine dönüşmesini engelleyecek bir hüküm konulmasının şart olduğunu vurgulamakta yarar bulunuyor.

Bayan Rousseff için yargılanma yolunun açılması, 2003’ten bu yana Lula de Silva’nın Emekçiler Partisi PT’nin (Partido dos Trabalhadores) iktidarda olduğu Brezilya’ya karşı 2013’ten beri yürütülen uluslararası yıpratma operasyonunun önemli aşamalarından biri. Bundan sonra PT için en iyimser beklenti, Dilma Rousseff’in Mayısta Senato’nun salt çoğunluğunun kararıyla 180 gün için görevden alınması. Bayan Rousseff de bu acı gerçeği “ilk yarıyı kaybettiğini” belirterek kabulleniyor ama şunu da sözlerine ekliyor: “mücadeleyi son saniyeye kadar sürdüreceğim.” Bunun mümkün olması, Senato’dan Rousseff aleyhine çıkacak kararın üçte iki çoğunlukla alınmamasına bağlı. Aksi takdirde, siyasi haklardan 8 yıl mahrumiyet devreye giriyor ki bu da Bayan Rousseff’in daha uzun yıllar siyasetten uzak kalması anlamına geliyor.

Kuşku yok ki 200 milyona yakın nüfuslu Brezilya’nın geleceği, Bayan Rousseff’in kişisel siyasi yaşamından çok daha önemli. Ama kısa dönemde bu iki konu birbiriyle yakından ilintili görünüyor. Ona karşı başlatılan sokak eylemleriyle beş yıl öncesinde dünyanın 6. büyük ekonomisi olan ülkede önce siyasi, sonra ekonomik istikrar ortadan kalkıyor. Artan enflasyon, küçülen ekonomi, Lula de Silva ile orta sınıfa terfi etmiş milyonlar da dâhil herkesi vuruyor. Bayan Rousseff’ için “impeachmeant” yolunun açılması, siyasi belirsizlik ve ekonomik istikrarsızlığın en azından 6-7 ay daha devamı anlamına geliyor ki 2018 seçimleri ve ertesine kadar uzaması olasılığı da var ne yazık ki.

Brezilya’da olup bitenler sadece büyük bir ülke olduğu ve Türkiye ile birlikte gelişmekte olan ülkeler içinde bulunduğu için değil, aynı zamanda, sürekli altını çizdiğim gibi, uluslararası Troika tarafından aynı dönemde hedef alındığı için de bizleri yakından ilgilendiriyor. Her iki ülke 2010’da büyük ülkelerin arzusu hilafına İran’la Nükleer Takas Anlaşması yapılmasına ön ayak olarak küresel aktör olmaya kalkıştıkları için mi hedef oldular? Yoksa ekonomide kaydettikleri gelişmelerle küresel pastadan daha fazla pay almaya başladıkları için mi?

Bunlar ayrı bir yazının konusunu oluşturacak sorular. Yanıtlarını sadece iki ülkede meydana gelecek olaylarla değil küresel ölçekteki bütün gelişmeleri birlikte değerlendirerek bulmak mümkün elbette.

* 15.04.2016, Serbestiyet

** 19.04.2016, Serbestiyet

Barış içinde çatışma

Toplum içindeki çatışmalar kaçınılmazdır, demokrasi de dâhil hiçbir siyasi rejim çatışmaları sıfırlayamaz. Bu gerçeği gören yazarlardan Lipset, “çatışma demokrasinin hayat damarıdır” der.  Peki, demokrasiler bu çatışma ortamında yönetilebilirliklerini nasıl sağlarlar? Son yüz sene içinde demokrasiler istikrar ve iktisadi büyüme alanlarında nasıl avantajlı hale gelmişlerdir?

Demokrasilerin başarısı çatışmaları ortadan kaldırmasında değil, tam tersine meşru bir sistem içinde barışçıl yöntemlerle yönetilebilir hale getirmesinde aranmalıdır.  Bir demokratik rejimin bu şekilde çatışmaları yönetebilmesi bir nükleer enerji santralinin çalışmasına benzer. Nükleer tepkime olmaksızın enerji üretmek mümkün değildir. Ancak nükleer tepkimenin kontrolsüz kalması da önü alınamaz bir tepkimeler zincirine ve sonunda santralin yaşamı ortadan kaldıran bir nükleer felakete dönmesine neden olur.

Demokrasiler çatışmayla beslenirler. Bu yönüyle çatışma demokrasilere dinamizm kazandırır. Farklı siyasi eğilimler farklı toplumsal kesimleri, kültürel grupları iktisadi ve sosyal sınıfları temsil eder ve bu gruplar farklı çıkarlara sahiptir. Demokratik bir ortamda başarı, çıkarları bir araya getirerek ortak bir menfaat kümesi oluşturmaya dayanır. Ne kadar büyük bir kümeyi toparlanabilirse o kadar iktidara yakınlaşılır. Ancak azınlıkta kalanlar da bir sonraki döneme hazırlanarak yeni fikirlerle tekrar yarışmaya girerler.

Bir demokratik rejimin bu şekilde işleyebilmesi çatışmaların belli bir düzeyi aşmamasına, demokratik araçlarla sürdürülebilmesine, toplumun hiçbir kesiminin nefret söylemine dayalı bir gerilimli politikaya ve şiddete yönelmemesine bağlıdır. Çıkar çatışmalarının fiili güç kullanımına döndüğü, şiddetin giderek yükseldiği toplumlar demokratik rejimlerini de yitirirler. Aynı enerji üreten nükleer santral gibi, çatışmaları yönetemeyen bir demokrasi başarısız olmaya mahkûmdur.

Demokrasileri yönetilebilir kılan, çatışmaları dinamizme dönüştüren temel faktör bazı kural, ilke ve değerler üzerine oluşturulan toplumsal mutabakatlardır. Bu mutabakatların bir kısmı devlet organları ve bu organlar arasındaki i

Denge ve denetleme mekanizmaları ve devle-birey ilişkileri üzerinedir. Yani siyasidir ve anayasal düzenlemelerle ifade edilir.

Anayasayı sıradan bir kanundan farklılaştıran şey, demokratik toplumun sürdürülebilirliğini ve yönetilebilirliğini sağlayacak altyapıyı oluşturmaktır. Kanunlar, genellikle iktidara gelenlerin kendi programlarını hayata geçirebilmek amacıyla başvurdukları düzenlemelerdir. Anayasa ise birlikte yaşamanın ortak koşullarını belirler.

Hiyerarşik yöntemle yukarıdan aşağı topluma sunulan, büyük toplumsal grupların istek ve çıkarlarını görmezden gelen, otorite-özgürlük dengesinde otoriteye öncelik vererek toplum içi sorunların demokratik araçlarla değil, güçle çözülmesine olanak sağlayan düzenlemeler, adlarına anayasa denilse de demokratik bir toplumsal huzur sağlayamazlar. 1982 Anayasası bu tür bir anayasadır. Bir toplumsal mutabakat oluşturamamış, yapılan onlarca değişiklik dahi anayasayı düzeltmeye yetmemiştir.

Eğer Türkiye yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasanın demokratik bir ortamda toplumsal barış ve huzuru sağlayacak hangi temel ilke ve kurallara yer vermesi gerektiği iyi düşünülmelidir.

Anayasanın güçlü ve kalıcı olması buna bağlıdır. Siyasi sistemin sürekli patinaj yapan aynı çözümsüzlükleri tekrar tekrar yaşayan halinden kurtulması da.

Yeni Yüzyıl, 19.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/baris-icinde-catisma-2049

PKK çözüm değil, Türkiye’nin çözülmesini istiyor

PKK ve müzakere süreci üzerine yazıp çizenlerin büyük bir kısmı, konunun muhataplarının ne dediğinden ve sahadaki gerçeklikten bağımsız olarak kendi niyetleri etrafında temennilerini kaçınılmaz gerçeklermiş gibi takdim etmeye devam ediyorlar. PKK’nın devrimci halk savaşından yeniden müzakere sürecine dönüşü, şiddetten vazgeçmek istemesinden veya yüzlerce masum insanı öldürmesinden duyulan vicdan azabından veyahut siyasi projesinin değişerek Türkiyeli olmasından kaynaklanmıyor. PKK, çatışma sürecine ilişkin hiçbir özeleştiri yapmıyor. PKK’nın ne istediği, neden yeniden müzakere sürecine dönmek istediği tartışılmadan ve PKK’nın şiddetten vazgeçme kararı ortaya konulmadan yapılacak müzakere çağrılarının hiçbir anlamı ve kıymeti yok.

PKK’nın Stratejik Değişimi

Bu bağlamda PKK’nın kendi stratejisinde çok önemli bir değişikliğe gittiği görmezden gelinerek sağlıklı bir analiz yapılamaz. PKK, Arap baharı, başarısız devletler ve Suriye’deki PYD bölgesi örneklerinden hareketle, meseleyi çatışmanın çözümü literatürü yerine sosyal hareket literatüründen beslenen bir çizgide tanımlamakta ve bu çerçevede çözüm aramaktadır. Bu çözüm Türkiyeli bir çözüm değil, Türkiye’nin çözülmesi üzerine kuruludur.

HPG Apollo Akademiler Komutanlığı üyesi Medet Serhat,  özyönetimi, otonomi olarak tanımlayarak devletten ayrılma projesi olduğunu söylüyor: “Şu anlamda ayrılma projesidir, toplumu devletten koparıyor, toplum üzerinden devlet denetimine son veriyor. Devletin tüm kurum, kuruluş ve zihniyet yapılanmalarından ayrılma projesidir.” ( Özgür Gündem 5 Şubat 2016)

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Demokratik Toplum Kongresi’nin projesini, bu otonomi anlayışına paralel bir şekilde takdim ediyor. “…Türk devlet yapılanmasına alternatif demokratik ulus, konfederal örgütlenme ve özerkliğe dayalı devlet modelinin çerçevesini çiziyor.” ( Özgür Gündem, 30 Aralık, 2015)

Otonomi Kopuş Anlamına Geliyor

Çatışmanın çözümünün çoğu zaman yapıcı olmasa da en nihayetinde barış çalışmaları literatürüne dâhil edilebilecek bir alan olması, bu noktada akılda tutulmalıdır. Hâlbuki sosyal hareket literatürü, temelinde mevcut toplumun “otonomi” kavramıyla alternatifine ve devlet karşıtı karakterine işaret etmektedir. Yani sosyal hareket söylemine geçişle PKK, kendisini geleneksel olarak toplumundan ayrılan sosyal bir dalga gibi ve daha da önemlisi devlet karşıtı bir sürecin temsilcisi olarak tanıtmaya soyunmuştur. Bu da sürecin sonunda kaçınılmaz olarak kopuşu beraberinde getirmektedir.

Sosyal hareket literatürüne atıfla PKK’nın şuan tartışılan stratejisi, devletle sürekli çarpışarak kaybedeceğinden, devletle yaşanan çatışmalarda her defasında hareketin kendisini pazarlıkla kurumsallaştırmaya çalışmasıdır. Şiddet kolundan arzu ettiği sonucu elde edemeyen örgüt, bu şekilde reformcu, kurumsallaşmacı ve pazarlıkçı bir karakterle ilerlemeyi planlamaktadır.

Muhtemel bir müzakere süreciyle PKK, hem hareketin zafer yolunda bir sonraki aşamaya geçtiği konusunda sosyal tabanını ikna edebilecek hem de dışarıya örgütün kapasitesinin henüz bitmediği ve bu süreçte pazarlık yaparak ilerleme kaydetmeye devam edileceği yönünde bir söylem inşa edebilecektir.

Kendisini bu şekilde tanımlayan bir hareketin literatürde başarısız olmasının iki yolu vardır. Birincisi güçlü demokratik hukuk devleti nosyonuyla hareketin eylem kapasitesinin küçültülmesi ve baskılanabilmesidir. İkincisi devletin, harekete örgütsel kapasite ve moral bir toparlanma kazandırabilecek pazarlık süreci fırsatını tanımamasıdır… Türkiye’de bir kısım medya ve aydınların PKK ve HDP’nin ikili dili karşısında, muğlaklığın ardına sığınarak Türkiye kamuoyunu ikna etmeye değil, PKK ve HDP’nin Türkiyeli, demokratik ve siyasi bir seçeneği kabule ikna etmeye yönelmesi gerekiyor. Aksi halde siyasi söylemi, toplumsal şartları ve devlet kapasitesini şiddetle değiştirmeye çalışan PKK, demokratik hukuk devletinin otoritesiyle yüzleşmeye devam edecektir.

Yeni Yüzyıl, 19.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/pkk-cozum-degil-turkiyenin-cozulmesini-istiyor-2048

Eleştirinin dili ve gücü

Eleştirinin toplum hayatındaki yeri çok önemli. Bunu, S. Mill’in Hürriyet Üstüne (Lİberte Yayınları) adlı klasik eserinden itibaren açıklayan ve vurgulayan birçok metne ve eleştirinin yararını ispatlayan yığınla tarihsel tecrübeye sahibiz.

Eleştiri ifade hürriyetinin ana parçalarından biri, hatta özü. Doğru fikirlerdeki yanlışları, yanlış fikirlerdeki doğruları yakalamamızı sağlar. Fikirleri yanlışlarını düzeltmeye ve kendilerini geliştirmeye teşvik eder. Eleştirilmeyen fikirler donar, dogmalaşır. Eleştirinin daha çok ve rahat yapılabildiği yerlerde bilim, fikir, kültür ve sanat böyle olmayan yerlerde olduğuna nispetle daha fazla ve hızlı gelişir.

Fikirlerin eleştirilebilmesinin gerekli ve hak olduğu üzerinde anlaşmak nispeten kolay olabilir. Ancak,kişilerin eleştirilmesine gelince durum biraz daha karmaşıklaşıyor. Fikirleri eleştirmekle kişileri eleştirmek bazen şu veya bu ölçüde çakışıyor. Fikirler zaten bireyler tarafından açıklanıyor ve fikirleri eleştirmek bir bakıma kişileri eleştirmek anlamına geliyor. Maalesef, eleştirilerde fikirleri bir tarafa bırakıp sadece şahsiyetler üzerinde odaklanıldığı da oluyor.

Özgürlükçü bir ülkede kişilerin eleştirilebilmesi de bir hak. Bazen kişilerin davranışları ve tercihleri de bir fikri yansıtır ve fikirleri eleştirmenin davranış ve tercihleri eleştirebilmeyi de kapsaması gerekir. Kişilerin eleştirilmesinde tüm bireyler bir temel alana bir de temel onun etrafına yayılan ve genişliği kişinin kamusal tanınırlığına ve kamu otoritesini kullanıyor olup olmamasına bağlı olarak değişen bir ilave alan bulunur. Tersinden bakıldığında, herkesin, bu arada kamusal figürlerin de sözlü eleştiriyle de olsa müdahale edilemeyecek bir özel alanının bulunduğu anlaşılır.

Eleştirinin özel alana uzatılması kişilik hakkı ihlâlleri doğurabilir. Bu tür ihlâller görebildiğim kadarıyla iki yolla vuku bulmakta: Girilemeyecek alana girmekle ve küfür/hakaret dili kullanmakla. Özel alana tecavüzle daha çok sanatçılar, küfür/hakaret diliyle ise daha çok siyasetçiler karşılaşmakta.

Türkiye’de ortalama siyasî dil yeterince nezih olmaktan uzak. Bazı durumlarda ise önünde adeta Çin seddi var. Lüzumsuz sert söylemler sık sık ortaya çıkmakta. Siyasî ifade ve nükte kabiliyetinin yeterince gelişmediğini de gösteren bu dil, siyasetçi olmayan kişilerce siyasilere karşı kullanılabildiği gibi siyasetçiler tarafından da birbirlerine karşı kullanılabilmekte.

Küfürlü, hakaretamiz bir dil işe yarar mı? Eleştirileri güçlendirir mi? Tezleri kuvvetlendirir mi? Kitleleri destek sağlayıcı biçimde etkiler mi? Bu soruların hiçbirine evet cevabını veremiyorum. Hayır demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Küfürlü/hakaretamiz/aşağılayıcı sözler onları kullananlara manevî tatmin verebilir. Ama muhatap olunan, hedef alınan kişinin veya grubun fikirlerine ve toplumsal tabanına müspet tesiri olmaz. İşin kötüsü, bir süre sonra alışkanlık hâline gelir. Sebep olduğu öfke ve kolaycılık düşünme, analiz etme, ifade etme kabiliyetlerine zarar verir. Aktörler arasında ve toplum içinde gerilimi artırır. Kutuplaşmayı besler. Medenî diyalog alanını daraltır. Tarafların birbirinden istifade etme, toplumun çoğulluktan yararlanma imkânlarını ya büyük ölçüde ortadan kaldırır.

Birbirimize sosyal ve ekonomik hayatta olduğu kadar siyasî hayatta da muhtacız. Biz başkalarını gereksiz yere incitirsek başkaları da bizi incitebilir. Bu yüzden hem günlük hayattaki diyaloglarımızda hem de siyasî hayatta ince, kibar, zeki bir dil kullanma yeteneğimizi geliştirmeye, kabalıktan ve küfürbazlıktan uzaklaşmaya çalışmalıyız. Sanırım bunda öncülük görevi de siyasetçiler, sanatçılar, kanaat önderleri gibi kamusal tanınırlığa ve etkiye sahip kimselere düşüyor.

Yeni Yüzyıl, 19.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/elestirinin-dili-ve-gucu-2046