Ana Sayfa Blog Sayfa 223

Yaşanmışlık hissi

 Türkiye’nin geleceğe bakabilmesi, geçmişi iyi bilmesi ve geçmişten dersler çıkartabilmesine bağlı. Geçmiş hataları tekrarlama, geçmişin başarısızlığı ispatlanmış siyasetini ve yöntemlerini tekrar tekrar ve sonuç vermeyeceğini bilerek kullanma tuzağına düşülmemeli. Kısacası patinaj yapmamalı sistem.

Milletvekili dokunulmazlıklarının tartışıldığı şu günlerde, 1990’lı yılların başına gidiyor, o dönemde Kürt milletvekillerinin TBMM’den nasıl götürüldüklerini hatırlıyoruz. 90’lı yıllarda milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması o dönemde sorunların çözülmesi için hiçbir çözüm sunmadığı gibi, Kürtler arasında dışlanmışlık duygusunu daha da fazlalaştırdığı artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Leyla Zana, Orhan Doğan ve diğer milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması hiçbir olumlu sonuç doğurmayan, karamsarlığı artırmak dışında işlevi olmayan bir girişimdi.

Bu olgu karşımızda dururken Türkiye’yi aynı sonuçlara götürecek bir yola girilmesi ne kadar doğrudur?

Hemen belirtilmesi gereken bir nokta günümüz dünyasında demokratik sistemlerin dokunulmazlıkları giderek daha sınırlı bir hale getirdikleridir. Artık dünyada kürsü dokunulmazlığı, yani söz ve ifadeler dışında kalan alanlarda, milletvekillerine vatandaşlardan farklı geniş imtiyazlar tanınmasına sıcak bakılmıyor.

Ancak Türkiye’deki durum biraz farklı. Yakın tarihimiz boyunca dokunulmazlıklar milletvekilleri ile vatandaşlar arasında oluşturulan farklılıklar üzerinden tartışılmadı. Dokunulmazlıkların kaldırılması da bir anayasal ilke olarak değil, siyasi gelişmelerin ortaya çıkardığı özel gündemler çerçevesinde bir tepki, cezalandırma hatta güvenlik tedbiri olarak düşünüldü.

Son yıllardaki uygulamalara bakıldığında milletvekilleri hakkında düzenlenen yüzlerce ve hatta binlerce fezlekenin yasama organının gündemine hiç getirilmemesi siyasi partilerin üstünde uzlaştıkları bir görünmez kurala dönüştü. Bu görünmez kural sadece ülke siyasi çıkmazlara girdiğinde, bu siyasi çıkmazları aşmak amacıyla gözardı edildi.

Bu anlatılanlar ışığında dokunulmazlıkların kaldırılmasını ele aldığımızda Türkiye’de bu kurumun siyasi cezalandırma amacıyla kullanıldığı bir kültüre sahip olduğumuzu söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla, dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri bazı vatandaşların gözünde, sadece ceza yasalarını ihlal eden kişiler gözüyle değil, siyaseten cezalandırılması gerekenler olarak değerlendirilmekte, ama bazı başka vatandaşların gözünde ise haksızlığa uğramış seçilmiş temsilciler olarak algılanmaktadır.

Geçmiş dönemlerde, milletvekilleri dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra halk nazarında prestij yitirmedikleri gibi bazı durumlarda mağdur olarak değerlendirildikleri için siyaseten daha güçlü figürler olarak siyasi yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Öte yandan, bugüne kadar Kürtler tarafından kurulan siyasi partilerin gerek kapatılması gerekse bu parti mensuplarının dokunulmazlıklarının kaldırılması süregiden şiddeti ortadan kaldırmanın bir aracı olarak düşünülmüştür. Ancak bu tür faaliyetlerin hiç biri kendisinden beklenen işlevi yerine getirmemiş, tam tersine çıkışsızlığın ve çözümsüzlüğün derinleşmesine neden olmuştur. Önceki dönemlerde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla oluşan ortamın “çıkmaz sokak” olarak değerlendirilmesi aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken bir tespittir.

Türkiye’nin önemli bir süreçten geçtiği şu günlerde ister iktidarda ister muhalefette olsun siyasetçilerin duygusal ya da reaktif tepkilerle ve popülist eğilimlere kapılarak değil, geleceği düşünerek hareket etmesi gerekir.

Yeni Yüzyıl, 22.04.2016

Şeffaflık ve halkla ilişkiler

 Devlet gücü ile ve devlet adına işlenen suçların ve yapılan hukuksuzlukların sayısının düşük olması bir ülkede vatandaşların o devlete güven duymasını sağlayan faktörlerden biridir.

Örneğin, Türkiye’de bir dönem işkence ve rüşvet sıradan uygulamalardı ve varlığı değil yokluğu şaşırtırdı insanları. Bugün ülkede yaşayanların çoğunun genel kanaati, ülkede rüşvetin büyük ölçüde ortadan kalktığı yönündedir. İşkencenin, artık, vatandaşın emniyette yaşadığı olağan tecrübesi değil, nadir karşılaşılan bir suç olduğu yönündedir.

Kamu görevlilerinin bu tür suçlar işlediklerinde ve hukuksuzluklara bulaştıklarında yaptıklarının yanlarına kalmayacağını ve cezalandırılacaklarını düşünmeleri bu tür suçlarda en büyük caydırıcı unsurdur.

Devlet memurları tarafından veya onların ihmal ve kusuru sebebiyle işlenen veya kamu kurumlarında işlenen suçların ve yapılan hukuksuzlukların cezai ve idari olarak titiz ve hakkaniyetli olarak soruşturulması, takibinin yapılması ve sorumluların cezalandırılması demokratik hukuk devletinin temel kriterlerinden biridir.

Ancak bu konunun önemsenmeyen başka bir boyutu daha var. Kamu görevlilerinin karıştığı suç ve hukuksuzluklarla ilgili yapılan soruşturma ve incelemelerin durumunun, hangi aşamada olduğunun ve nasıl sonuçlandığının bilgisinin topluca ve kolay ulaşılabilir bir şekilde kamuoyuna sunulması gerekir.

Bu iş hem şeffaf devletin bir gereğidir, hem de Hükümet açısından zaruri bir halkla işler faaliyetidir.

Bu bilgilendirme internet üzerinden ve web siteleriyle çok pratik ve hızlı bir şekilde sağlanabilir.

Kamu görevlileriyle ilgili açılan tüm soruşturma ve davaların durumunun, kişilerin haklarını da ihlal etmeden, ancak kamuoyunun bilgilenmesine imkan verecek şekilde görülebildi bir işleyiş geliştirilebilir.

İnsanların merak ettikleri konu, dava ve olaylarla ilgili bir tarama yapabilecekleri ve durumu öğrenebilecekleri bir web sitesi işe yarayabilir. İnsanlar davalar ve olaylarla ilgili bilgilere oradan ulaşabilirler. Hatta sunulan bir abonelikle belli soruşturma ve davalarda yaşanan gelişmeler abonelere gönderilen cep mesajları veya e-maillerle duyurulabilir.

Bunun dışında bilhassa kamuoyunda ilgi çekmiş, spekülasyonlara konu olmuş, karşılıklı çekişme ve iddiaların bulunduğu “özel davaların” süreç ve sonuçlarının “özel olarak” halka aktarılması gerekir.

Kamuoyunu bilgilendirme basın açıklaması yoluyla mı olur, “kamu reklamları” yoluyla mı olur, yoksa yeni ve yaratıcı başka araç ve kanallar mı kullanılır bilmem. Ancak, bu vakalar için mümkün olduğu kadar çok kişinin duymasını ve haberdar olmasını sağlayacak yöntemler kullanılması gerekir.

Örneğin, geçen Ağustos ayında yaşanan bir kadın teröristin çıplak cesedinin zırhlı araçla sokaklarda sürüklenmesi olayında sonuç ne oldu? Soruşturma yapıldı mı, sorumlular bulundu mu, cezalandırıldı mı? Yoksa hiç bir şey olmamış gibi unutulup gidildi mi?

Bu olay kamuoyunda yankı bulan sarsıcı bir vakaydı. İnsanlarda, bilhassa bölge halkında 90’lı yıllarda yaşanan “hukuk bağını koparmış devlet” çağrışımı yapan bir görüntüydü. Çok az kişi soruşturma açıldığını ve sorumluların cezalandırıldığını biliyor. Oysa çok sayıda kişi, o çıplak kadın cesedinin sokaklarda sürüklendiği videoyu izledi veya haberlerini dinledi.

Bu tür vakaların topluca görülüp izlenebildiği böyle bir platform devletin şeffaflığına hizmet edecek ve vatandaşların Hükümet üzerindeki denetim ve kontrolüne imkan verecektir.

Ayrıca, bu suçların takip ve cezayla sonuçlandığına dair bilgi ve haberlerin sık duyulması ve geniş kesimlere ulaşması, bu tür eylemlerde caydırıcılık etkisini artıracaktır.

Yeni Yüzyıl, 22.04.2016

إلى أصدقائي اللاجئين

براءت أوز إيبك  – صحيفة يني يوزيل – ترجمة وتحرير ترك برس

بداية جئتم أهلًا ووطئتم سهلًا

سواء أتيتم من سوريا أو من أيّ بقاع أخرى، أيا كان مذهبكم ودينكم ولغتكم، أريد أن أؤكد على وقوفي بجانبكم

بإمكاني أن أتخيل مدى الصعاب والمشاق التي كابدتموها من أجل الوصول إلى هنا، وكذلك رغبتكم في قصِّ ما عايشتموه من أهوال.

ربما شهدتم فقدَ رفقاء دربكم، حالت و عثاء السفر دون وصولهم إلى هنا، ولربما كان منهم أحد أفراد عائلتكم أو أعزَّ مخلوق لديكم في هذا الكون.

ليس بوسعي أن أعيد لكم ما فقدتموه، وليس بالإمكان أيضًا مهما بذلت، أن أصل بإحساسي إلى نذر قليل من الذي عشتموه.

إلا أنني أستطيع أن أكون بجانبكم، وها أنا ذا، واعلموا أن مثلي الملايين في هذا البلد، يقفون معكم، ولا يتململون من وجودكم، بل كنت شاهدا في زيارتي لكل مدينة، على تسابق الناس في مدِّ يد العون لكم.

وأخجل من بعضنا ممن يحسبون على البشر، أساؤوا لكم، وعاملوكم بازدراء، وها أنا أقدم اعتذاري لكم، ليس لما بدر منهم، بل لعدم الزود عنكم بالشكل الكافي حيال تلك الأفعال.

للأسف نحن مجبرون على تقاسم هذه الحياة مع الأشرار، لكن لا يعني هذا السكوت على ظلمهم، أو الاستكانة لإساءاتهم، فلا أحد ينتظر منكم أن تعفوا عنهم، وإن فعلتم ذلك في قرارة أنفسكم، لابد لهؤلاء من أن ينالو جزاءهم أمام القانون، وعليكم أن تفعلوا ذلك.

أصدقائي الأحباء

أذكركم أن اللجوء حق من حقوق الإنسان، وأنتم أصحاب حق.

لستم مدينين لنا، فلا داعي لتقديم الشكر، أو الإعراب عن امتنانكم، أنتم أصحاب حق تنص عليه القوانين السماويَّة والوضعية، حقكم في اللجوء هو حق تستخدمونه من ضمن حقوق كثيرة يتمتع بها أكثر من ستة مليارات إنسان يعيش على وجه هذه البسيطة، وعلى الآخرين تأدية هذا الحق لكم.

معاملة الآخرين لكم بما يلا يمس كرامتكم الإنسانية حق من حقوقكم، وهو مسؤولية تقع على عاتق الآخرين.

ربما ليس بإمكانكم الاستفادة من الحقوق التي يتمتع بها مواطنو هذا البلد، إلا أنّكم سواسية مع الجميع، بما يتعلق بحقوق الإنسان، وعدم التعرض لأي تفرقة، وما لكم إلا أن تدافعوا عن هذه الحقوق.

أينما كنتم كونوا، إياكم وأن تطأطئوا رؤوسكم، أو يحمر وجهكم، ثقوا بأنفسكم، ولتكن خطواطكم ثابتة، وطالبوا بحقوقكم.

ربما عزاؤكم الوحيد حيال ما مررتم به من معاناة، هو احتضان ملايين الأخيار لكم من البشر، أما بالنسبة لي فأنا مدين لكم بالشكر، لأنكم كنتم الوسيلة لتغيير نظرتي للحياة، لماشاهدته من إنسانية وصلاح كثير من مواطني هذا البلد.

أحبتي
إياكم أن تشعروا أنكم بلا وطن، فالأرض كل الأرض موطنكم، وهذا الأناضول الفسيح موطنكم أيضًا.، ودائما ستجدون متسعا لكم فوق رؤوسنا.
مع احترامي…

http://www.turkpress.co/node/20952

İç savaş isteyenler yenildi…

Son zamanlarda PKK’nın terörü, Paralel Devlet Yapılanmasına yönelik mücadele, DEAŞ (IŞİD)’in saldırıları ve 10’a yakın terör örgütünün PKK ile işbirliği yaparak silahlı mücadele yürüteceğini ilan etmesi bir takım çevrelerde bir “iç savaş” beklentisi yarattı.  Bazı çevreler öteden beri Türkiye’deki siyasi tartışma ve çatışmaları, kendilerince çok sert buluyor ve bunu bir iç savaş alameti olarak yorumluyorlardı. Bu bağlamda terör saldırılarının iç savaşın başlangıcı olduğunu iddia ediyorlardı. PKK’nın şehir çatışmalarında açıkça ve beklenenden kısa sürede yenilmesi, bu çevrelerde hayal kırıklığı uyandırdı.

İç savaş hayalini ve senaryosunu dile getirenlerin amacı, bu senaryoyla seçilmiş sivil siyasi otoriteleri korkutup yıldırarak baskı kurmaktı. İç savaş senaryosu, Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi “başarısız devlet” olması ve dağılması halini ifade etmektedir. İç savaş ihtimalinden bahsedenler Cumhurbaşkanı, hükümet ve güvenlik kuvvetleri bu çevrelerin ve onların arkasındaki dış odakların dediklerini dikkate almazlarsa, Türkiye’de devletin yok olacağı ve bölüneceği bir senaryonun hayata geçeceğini iddia ediyorlardı.

İç savaş senaryosu

İç savaş ihtimalinin meşru otorite içinde çatlaklar yaratacağı hesap ediliyordu. Buna göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AK Parti arasında veya Başbakan Davutoğlu arasında anlaşmazlık çıkabilir ve iktidar bloğu dağılabilirdi. Bu olmazsa siyasi otorite ile devlet kurumları arasında, bilhassa orduyla anlaşmazlık yaşanabilir bu da yönetememe halinden darbeye kadar gidebilecek bir yarılmanın önünü açabilirdi.

İç savaş senaryosunun, gerçekçi bir analize dayanmayan bir korkutma ve yıldırma propagandası olduğu, bugün berrak bir şekilde anlaşılıyor. PKK şiddetiyle iç savaşın başlamayacağı ve PKK’nın net bir şekilde yenildiği anlaşılınca, dün iç savaş diye bağıranların bir kısmı bugün müzakereler yeniden başlasın kampanyası başlatmış durumdalar. Dikkat çekici olan husus şu: Bugün PKK ile müzakere isteyenlerin bir çoğu, iç savaş argümanlarından ve meşruluk tartışmasından vazgeçmiş değiller. Peki PKK ile çatışmaların bitmesi halinde bile iç savaş ve darbe ihtimalinden, Cumhurbaşkanı ve Hükümetin gayrımeşruluğundan bahsedenler varsa, bu çevrelere nasıl güvenilebilir?

Terör ayrıştırmadı, birleştirdi

PKK’nın devrimci halk savaşı ve özyönetim ilanlarıyla Türkiye’nin müşterek kimliğine, demokratik yönetim tarzına ve devlet kapasitesine yönelik saldırı kampanyası beklendiği gibi millette, siyasette, devlette bir çatışma ve ayrışmaya yol açmadı. Tam aksine daha önce görülmeyen bir uyum ve sinerjiyle PKK, DEAŞ ve PDY’nin saldırılarına karşı, demokratik hukuk devletinin standartlarında bir mücadele yürütüldü. PKK’nın terör yöntemi ve başarısızlığı reaksiyoner cepheyi dağıttı. Bu anlamda PKK terörü, beklenenin tam tersine bir amaca hizmet etti.

Reaksiyoner cephe başlangıçta başarının sebebi olarak gördüğü PKK’nın terörünü, şimdi başarısızlığın gerekçesi olarak takdim ediyor. Bununla beraber mantığını değiştirmiş değil; yani, mesela PKK ile müzakereleri terör yanlış olduğundan, şiddet kabul edilemez olduğundan değil başarısız olduğu ve istedikleri amaçlara ulaşmalarına yardımcı olmadığı için istiyorlar. PKK’nın iç savaş çıkarması ihtimalinden bahsederken müzakereden bahsetmeyenler, şimdi bu ihtimal ortadan kalktığında müzakereden bahsedebiliyorlar.

HDP sözcüsünün “İç savaş ihtimalini düşünüyoruz” dediği sıralarda, PKK devrimci halk savaşı ve ayaklanma ilan ettiğinde, buna karşı çıkmak yerine demokratik siyasi otoriteyi iç savaş veya darbe seçenekleriyle korkutanlar, bugün itibarıyla yenildiler.  Türkiye her türlü saldırıya rağmen müşterek milli kimliğini, demokratik yönetim şeklini ve devlet kapasitesini güçlendirerek “başarılı devlet” olduğunu gösterdi. Türkiye şimdi bunu tahkim edecek reformlar, demokratikleşme, kurumsal kapasite inşası, dış politika ittifakları ve ekonomik büyüme için çalışıyor, çalışmalı. Türkiye’deki demokratik seçimleri ve kurumları hazmedemeyenlerin, hala darbe ve iç savaş peşinde koşanların müzakere çağrılarının ciddiye alınması artık pek mümkün görünmüyor…

Yeni Yüzyıl, 21.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/ic-savas-isteyenler-yenildi-2067

Sığınmacı dostlarıma

Öncelikle hoş geldiniz, safalar getirdiniz.

İster Suriye’den gelmiş olun ister başka bir yerden, diliniz, dininiz, mezhebiniz ne olursa olsun, yanınızda olduğumu vurgulamak istiyorum.

Nasıl bir zahmetli yolculukla buraya geldiğinizi, ne tür badireler atlatmış olabileceğinizi tahmin edebiliyorum.

Anlatacak çok şeyiniz olduğunu da.

Sizinle birlikte yola çıkanların bazılarının buraya ulaşamadan yitip gittiğini gördünüz belki, belki aile fertlerinizden, sizin için dünyadaki en değerli varlıklardan birini kaybettiniz o çileli yolculukta.

Kaybettiklerinizi geriye getiremem, ne kadar anlamaya çalışırsam çalışayım, yaşadıklarınızı anlayamam da.

Ama sizin yanınızda olabilirim ve yanınızdayım. Şunu bilin ki, bu ülkede milyonlarca insan da sizin yanınızda ve sizin buradaki varlığınızdan hiçbir şekilde şikâyetçi değil.

Gittiğim her şehirde, sizinle dayanışma için birbirleriyle yarışan insanlar gördüm ben.

Elbette size kızan, kötü muamele eden, hatta canınıza kast edebilen, insan türü adına utanç duyduğum vatandaşlarım da var.

Belki onlar adına değil ama onlardan gelen kötülüğe karşı sizi yeterince koruyamadığım için kendi adıma özür dilerim.

Maalesef bu dünyayı zalimlerle paylaşmak zorundayız. Ama bu, hiçbir şekilde onların kötülüğüne göz yummak anlamına gelmiyor. Kimse sizden, onları affetmenizi veya ihlallerine sessiz kalmanızı bekleyemez. Vicdanen affetseniz bile hukukun onları cezalandırmasını talep edebilirsiniz ve etmelisiniz.

Sevgili dostlarım,

Şunu hatırlatmak isterim ki, sığınmacı olmak bir haktır. Siz de hak sahibi bireylersiniz.

Bize borçlu değilsiniz, teşekkür etmeniz veya minnettarlık duymanız falan gerekmiyor.

Sahip olduğunuz haklar, hem evrensel, doğal hukuktan kaynaklanıyor, hem de pozitif hukuktan. Siz şu an, yeryüzündeki yedi küsur milyar insandan her birinin sahip olduğu bir hakkı, sığınma hakkını kullanıyorsunuz ve geri kalanlara da bu hakkı tanımanın gereklerini yapmak düşüyor.

İnsan onuruna yaraşır bir muamele beklemek sizin için hak, başkaları için de yükümlülüktür.

Bu ülkenin vatandaşı olmadığınız için, bazı vatandaşlık haklarından bugün için yararlanamayabilirsiniz, ama insan haklarının tamamına, bu kapsamda ayrımcılığa uğramama hakkına, siz de herkes kadar sahipsiniz ve onları herkese karşı ileri sürebilirsiniz.

Nerede olursanız olun, başınız eğik, yüzünüz yerde olmasın. Kendinize güvenin, ayağınız yere sağlam bassın ve haklarınızı talep edin.

Yaşadığınız felaket karşısında size kucak açan, kol kanat geren sayısız iyi insanın varlığını görmek, belki bir nebze de olsa teselli verici olabilir size. Ben ise, yaşadığım ülkedeki erdemli insanların farkına varmama, hayata daha farklı bir gözle bakmamıza vesile olduğunuz için size teşekkür borçluyum.

Sevgili dostlarım,

Kendinizi vatansız kalmış hissetmeyin. Sığınmacının vatanı bütün yeryüzüdür; burası sizin de vatanınız.

Her daim başımın üstünde yeriniz var.

Saygılarımla.

Yeni Yüzyıl, 21.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/siginmaci-dostlarima-2066

Fikirler niye savunulur?

İnsanlar fikirleri niçin benimser, dillendirir, savunur? Beklediğimiz cevap şu: Doğru buldukları için. Doğru yerde durduğuna inandıkları kişiler tarafından ortaya konuldukları için. Ellerindeki bilgiler ve deliller o fikirleri desteklediği için. Sahip oldukları teorik perspektif o fikirleri diğerlerinden daha isabetli ve daha kuvvetli gösterdiği için. O fikirlerin insanlığa daha faydalı olacağını düşündüğü için. Bunların biri veya hepsi yüzünden insanlar bazı fikirleri benimser, destekler bazı fikirlere karşı çıkar, onları tenkit eder.

Ancak, Türkiye’de fikirlerin savunulmasında gerekçe olarak –hem de hayli sık-  gösterilen bir şey daha var: Menfaat. Birçok kimse hoşlarına gitmeyen fikirleri savunanları satılmış olmakla, şahsî çıkar için kimi fikirleri savunmakla suçluyor. Bu yaklaşım siyasî yelpazenin her kanadında tezahür edebiliyor. Solcular solcuları, sağcılar sağcıları veya şu veya bu fikirdekiler karşı fikirlerdekileri bu şekilde topa tutabiliyor. Ancak, bu yaklaşım eleştirilen kimselerin motivasyonlarını açıklamaya da görüşlerini çürütmeye de yetmiyor.  Ayrıca, onu kullananların da düşebileceği bir tuzak teşkil ediyor. Eğer fikirlerin maddî menfaat karşılığında savunulabileceğine inanılıyorsa hiç kimse bu tür ithamlardan masun kalamaz. Hepimiz insanız ve benzer karakter özelliklerine sahibiz. Herkes bir gün benzer şeylerle itham edilebilir. Hayek, Kölelik Yolu’nun yeni baskılarından birine yazdığı bir önsözde, kitabı menfaat karşılığı yazdığını iddia edenlere karşı, neden kendisinin bu tür bir suçlamaya onu bu şekilde eleştiren insanlardan daha fazla uğratılması gerektiğinianlayamadığını ve anlamlandıramadığını söyler.

Bizde alışkanlık oldu artık, hep ‘zor zamanlardan geçiyoruz’. Bu tür dönemlerde, insanların fikirleri yüzünden suçlanması, para için, maddî menfaat karşılığında yazıp çizmekle itham edilmesi daha kolay oluyor. Bunu yapanlar da buna yönelik acayip bir iştah sergiliyor. Bu tür saldırılarla en çok karşılaşanlardan biri olduğum için bunun ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ancak, bu tür saldırılara ne kadar maruz kalmış olursam olayım, ben kendim muarızlarımı ve hatta hasımlarımı bu tarz bir yaklaşımla pek eleştirmedim. Bunun yapılmasını hoş karşılamadım, teşvik etmedim. Başkalarına, özellikle öğrencilerime, gerek derslerimde gerekse bir araya geldiğimiz diğer ortamlarda, daima, tartışmalarda kişilerle ve kişiliklerle değil fikirlerle uğraşmalarını tavsiye ettim. Kişiliklerle uğraşmanın bizi haklı çıkaramayacağını ve iyi noktalara taşıyamayacağını anlattım.

Başka bir nokta daha var. Diyelim ki biri bir fikri bir menfaat –para, mevki, makam vs.- karşılığında savunuyor. Bunun ortaya çıkması veya ispatlanması o kişi tarafından savunulan fikri yanlışlamaz, hatta zayıflatmaz. Olsa olsa ilgili şahsın tavrıyla, davranışlarıyla, ilişkileriyle ilgili bir bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bir fikir, ne için savunuluyor olursa olsun, fikirdir ve ancak bir başka fikirle veya fikirlerle karşılanabilir, çürütülebilir, geçersizleştirilebilir. Bu da fikir oluşturma çabası içine girmeyi gerektirir. Zor iş. Fikir sahiplerini fikrin içeriğiyle alâkasız şeylerle karalamanın ve böylece diskalifiye etmenin rahatlığı varken fikirleri analiz etme ve karşı fikirler geliştirme işine girişmek zihin tembeli ve düşünce fakiri birçok kişiye hiç te cazip görünmüyor.

Ne için savunuluyor olurlarsa olsunlar her konuda daha fazla fikre ve onların sahibi ve aracı olacak fikir insanlarına, fikir ortamlarına ihtiyacımız var. Ancak zıt fikirlerin etkileşimiyle yanlışları ayıklayabilir ve hayatımıza her alanda katkıda bulunacak fikirlere ulaşabiliriz.

Yeni Yüzyıl, 21.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/fikirler-niye-savunulur-2064

İlk AŞK Beşiktaş

Nihayet iki buçuk yıllık göçebeliğin sonuna gelindi ve stadımıza dönüyoruz. Bir Beşiktaş aşığı olarak bu olay beni çocukluğuma kadar götürdü.

Ankara’nın arka varoşlarında yarı patlak topların peşinde koşarken pek çok çocuğun Fenerli ya da Cimbomlu olduğu günlerde herkese inat Siyah-Beyaz renklere tutulmuş ve âşık olmuştum. Henüz televizyonlarda maç yayınlarının olmadığı, radyo günlerinde sokaktaki her çocuk gibi Beşiktaş’ın ve neden hatırlamıyorum Juventus’un Platini ve Rossi’li on birini bir çırpıda sayabilirdim. Herhalde siyah ve beyaza olan doğuştan bir tutkunluktu benimki.

İlk aşkımı, ilk kez canlı olarak Ankara 19 Mayıs stadında izlemiş, Mehmet Ekşili, Fikretli, Sametli kadronun yıllar sonra gelen şampiyonluğunu çocuksulukla hatırlasam da bu aşkın sefasını Metin-Ali-Feyyaz’la yaşamıştım. O günlerde hayatın merkezinde Beşiktaş vardı ve yenildiğimiz ya da berabere kaldığımız haftalar kâbus gibi geçer, yemeden içmeden kesilir, kahrolurdum. Aslında çok da fazla bir şey değişmedi benim için!

O unutulmaz 2-0’dan 2-2’ye gelen Malmö maçından sonra, büyük bir saflıkla sabaha kadar dua etmiş ve gördüklerimin bir kâbus olduğuna kendimi inandırmaya çalışmış, sabah erkenden gazete bayisine koşarak gazetelerin arka sayfalarına bakmıştım. Sanki bir şeyler değişecekmiş gibi.

Beşiktaş’ın Ankara’daki maçları için günler öncesinden harçlık biriktirir ve maç günü sabahı akşam yenecek azarı hiç umursamadan, 19 Mayıs Stadı’nın arka sahalarında kapıların açılması bekler ve saatlerce bilet kuyruğunda ite kaka mücadele ederdim. Zavallı annem tüm mahalleyi arattıktan sonra “yoksa Beşiktaş Ankara’ya mı geldi?” sorusuna aldığı “evet”le ancak rahatlardı.

Lime lime doğranarak…

Galatasaray’la oynanan bir Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında bütün gün güneş altında kalmaktan dolayı başıma güneş geçmiş ve üç gün hasta yatmıştım. İlk polis copunu, ilk gözaltını -Allah’tan sadece yarım saatlik bir dayakla yırtmıştım- ve ilk meydan dayağını da o günlerde Beşiktaş için yemiştim.

Ve yıllar geçti ve İstanbul’a geldiğim ilk gün şansıma Beşiktaş’ın hazırlık maçına denk gelmiş ve ben de soluğu İnönü’de alıp; Metin- Ali-Feyyaz’lı efsane kadroyu hem de İnönü’de seyretme bahtiyarlığına erişmiştim.

Yıllar sonra İstanbul’a bir gelişimde annemi İstanbul’da gezecek yer yokmuş gibi İnönü’ye götürmüştüm. Annem, Beşiktaş Müzesi’ni gezdirdiğimde “Oğlum bu kadar yolu getirdin bari Rıza (Çalımbay) ile tanıştırsaydın!” diye serzenişte bulunmuş, bense “İnşallah bir gün olur” demiştim ama ne yazık ki sözümü hala yerine getiremedim.

Sonraki yıllarda İnönü’de onlarca maça gitmiş, inanılmaz maçlar seyretmiş ama bir daha o efsane günlere geri dönememiştik. En çok üzüldüğüm olay ise belki de 90’ların ikinci yarısının gördüğü en harika takımın lime lime doğranarak şampiyonluk elinden alınırken; yeni bir Beşiktaş ve Rasim Kara efsanesinin, o günkü yönetimin de basiretsizliği ile kurulmaya çalışılan düzenin tuzağına düşülerek dağıtılmasıydı. Baronlar iki takımlı bir sistem inşa ederken Beşiktaş’a ise sus payesi olarak 5-6 yılda bir şampiyonluk izni verilen yıllar başladı. Trabzonspor Başkanı Muharrem Usta’hıh da dediği gibi; inşallah bu stat Beşiktaş için “bir milat” ve futbolun kurulu düzeninin de yıkılması için bir vesile olur.

Ben pazartesi akşamı, yeni stat için ilk kazma vurulduğu gün eşimle kavgayı dahi göze alarak kombinemi aldığım Vodafone Arena’da ilk aşkımla bir kere daha buluşmaya gidiyorum; herkesi beklerim diyeceğim ama maalesef yer yok. Yeni stadı çok bekledik, çok özledik ve çok şükür o güne kavuştuk ve inşallah bu dönüş ŞAMPİYONLUK dönüşü olacak.

Karar, 10.04.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/ilk-ask-besiktas-788

Sol, sosyal faşistlerden kurtulmalı

Faşist ve Nasyonal Sosyalist ideolojiler 2. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktıkları için, günümüzde faşist kelimesi ülkemizde ve dünyada çoğu kez siyaseten hakaret amaçlı olarak kullanılıyor. Hayek’in tespitiyle, faşizmin ikiz kardeşi Komünizm ise galipler arasında yer aldığı için bu akıbete uğramadı ancak, büyük entelektüel desteğe rağmen o da gün geldi ve miadını doldurdu.

***

SSCB, Çin, Küba vb. sosyalist-komünist denemelerin Almanya, İtalya, İspanya ya da Güney Amerika’da görülen açık faşist rejimlerden daha iyi olduğunu bugün iddia edebilecek çok kimse yok. Ama yine de romantikler var ve romantiklerin mottosu “Onlar sosyalist-marksist sapmalardı” cümlesidir ve böylece ideolojilerini temize çıkarırlar.
Ülkemizde sağda ve solda çok güçlü bir faşist damar var ve bu iki damar da tüm siyasal yelpaze gibi kurucu rasyonalist eğilimlidir ve içinden çıktıkları toplumu küçümser. Bu nedenle de dindar, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat veya sosyalist sandığımız pek çok kişi ve örgütlenmenin kritik eşiklerde yalpaladıklarını ve hemencecik faşizme kaydıklarını görürsünüz. Sağda iyi kötü bir renk ayrımı oluşmuşken maalesef sol da iç içe geçmiş farklı duruşlar ve eklektik yapı nedeniyle gerçek manada bir sol ve sosyal demokrat hareket bir türlü oluşamıyor.

***

Ve ortalık sosyal faşistlere kalıyor ve bunları tanımak aslında çok kolay.

Bunlar evrensel değerlerle konuşur ama içini boşaltmaktan da çekinmezler. Dillerinden kardeşlik, eşitlik, adalet, özgürlük hiç eksik olmaz ama bütün bunlar sadece kendileri içindir.

Kendileri gibi olmayan herkesten nefret ederler. Onların sizi sevebilme ihtimali sizin onlara benzeme ihtimaliniz kadardır. Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali vb.nin ardından ağıt yakarlar ama onlara kimlerin zulmettiğini bir türlü telaffuz edemezler.

Bunlar inanç özgürlüğüne çok önem verirler ama okul ile camiyi, din ile bilimi birbirinin karşıtıymış gibi göstermekten zevk alırlar ve iktidara gelseler ilk yapacakları iş her türlü dini dört duvara ve mümkünse kafaların içine hapsetmek olacaktır.

Dinin siyasete alet edilmesinden nefret ederler ama yeri geldi mi kullanmayı da çok iyi bilirler; “Benim babam da hafızdı, anneannem başörtülüydü” dediklerini her an duyabilirsiniz. İslamofobiklikleri Batılılardan bile daha derindir.

Onlara göre çocuklar ailelerine bırakılamaz, eşit ve özgür bireyler olarak yetişmeleri için 18 yaşına kadar din gibi her türlü gerici(?) akımdan bilhassa korunmalı ve bilimin şefkatli kollarına bırakılmalıdırlar.

***

Etnik siyaseti küçümser ve tüm dünyaya kucak açar gibi görünürler ama yaldızlarını biraz kazıyınca içlerinden vıcık vıcık ırkçılık taşar. Bunları en iyi Kürtlere ve Araplara bakışlarından tanırsınız. Bu aralar Kürtlere göz kırpmaları da tamamen konjonktürel ve Erdoğan düşmanlığına dayanıyor.

Ve Batı’dan nefret ederken aynı zamanda aşıktırlar; doğulu ve yerel olandan nefret ederler. Güya hepsi de anti-emperyalisttir ve ülkemizdeki iktidarları da ABD’nin atadığına samimiyetle inanırlar. Bugünlerde hepsini baya baya Amerikancı görürsünüz ve Batı’dan Türkiye’ye gelen her eleştiriyi büyük bir coşku ile karşılarlar.

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de darbelere çanak tutup sevindikleri halde; darbelerden en çok biz zarar gördük edebiyatını da kimseye bırakmazlar ama umutla ABD’den sandıkta indirebileceklerine inanmadıkları Ak Partiyi götürecek bir darbe iznini dört gözle beklerler.

Üzücü olan bu sosyal faşistler yüzünden Aziz Nesin gibi namuslu solcuların hakkının yenilmesi ve gerçek manada bir sosyal demokrat hareketin doğmasına izin verilmemesidir. Maalesef bu yüzden Türkiye siyaseti sol ayağı olmayan topal ördek durumundadır.

Karar, 13.04.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/sol-sosyal-fasistlerden-kurtulmali-812

CHP-HDP yakınlaşması… Ama nasıl?

Geçen hafta CHP ve CHP içindeki Alevilerin durumlarına dair bir takım eleştiriler getirmiş ve sosyal demokrat çizgiye kayacak bir CHP’nin Türkiye ve de Ak Parti için de bir şans olacağının altını çizmiştim. Bu nedenle son günlerde CHP ve HDP üzerinden yürütülen tartışmalarda özellikle muhafazakâr çevrelerdeki bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum.

Çözüm sürecini, bugün geldiği noktadan bağımsız olarak, Türkiye için çok önemli bulan birisi olarak CHP ile HDP’nin ve de Kürtlerin yakınlaşması –çekincelerime rağmen- sosyolojik olarak olumlu bir gelişmedir.

***

CHP, SHP’yi yuttuğu günden beri Kürt sorununda çözümsüzlüğün taraflarından birisi olarak siyaset yaptı ve bu siyasetin bedelini doğu ve güneydoğuda tamamen silinerek ödedi. Eğer bugün CHP bu yakınlaşmayı doğru temeller üzerine oturtursa –ki dileğim bu- hem bölgenin normalleşmesini hem de Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırabilir.

Nasıl Ak Parti bugün bölgede Kürtlerden oy alan iki partiden biri ise bir üçüncüsü olarak CHP’nin bölgeye girmesi, Kürtlerin temsilini hem merkeze yayacak hem de CHP tabanınında Ak Parti gibi Kürt sorununun çözümüne daha aktif ve yapıcı bir rolle katılmasını sağlayacaktır.

Bu nedenle CHP-HDP yakınlaşmasını sadece iktidar düşmanlığı üzerinden eleştirip, bir kumpas hatta daha ileriye gidip hainlik olarak eleştirme hatasına düşülmemeli. Çünkü bu tür suçlamalar daha önceki AKP-HDP-İmralı yakınlaşmalarının da aynı kefeye konmasına yol açabilir ki bu normalleşmeye değil durumun daha da kötüleşmesine sebep olabilir. Bu tavır Ak Parti’nin kemikleşmiş tabanını tutacak bir yaklaşım olsa da Ak Parti’yi demokratikleştirici bir güç olarak gören ve bu yüzden destek veren çevrelerin partiden soğumasına da yol açabilir.

***

Siyasilerin rakiplerini zayıflatmak ve güç duruma düşürmek için bu tür bir dil kullanmaları normal kabul edilebilirse de siyaset üzerinde düşünen, yazan, çizen entelektüellerin de aynı yaklaşımlarda bulunmaları ve sadece Ak Parti’ye angaje olmaları çok da doğru bir yaklaşım değil.

Bugünlerde sürekli olarak Ak Parti’nin neler yapma(ma)sı gerektiğini yazıp çizerken; aynı titizliği CHP’den hatta MHP ve HDP’den esirgemek doğru olmaz. Entelektüel çevrelerin siyasetin doğrularını ortaya koymaya çalışmaları esastır.

***

Normalleşen bir Türkiye için kabul etsek de etmesek de CHP önemli bir figür ve bu figürün demokrasi içi bir güce evrilmesinde muhaliflerine de görev düşüyor.

CHP Kürtlerin ve de Alevilerin nomalleşmesinde kilit bir rol oynayabilir. Kürt sorununun normalleşmesi ve meşru siyaset içine çekilmesi ve yine özellikle Gezi’den beri sol-Marksist-Leninist örgütlerce silahlı terörün içine çekilmek istenen Alevilerin de daha özgür ve eşit hissedebilmelerini sağlayabilmek için CHP’yi cesaretlendirmek gerekiyor.

Böyle bir teşvik demokratik ve güçlü bir Türkiye yolunda Ak Parti’nin de daha cesur hareket etmesinin yolunu açacaktır.

Tabii bizim de CHP’nin temel konularda açık pozisyonunu deklare etmesini beklemek doğal hakkımız.

***

Not: LDT’nin Alevi açılımı raporu

Açılım sürecinin başından beri, Alevilerin sorunlarını temel hak ve özgürlükler çerçevesinde ele alan ve bu konuda kamuoyuna liberal çözüm yolları sunmaya çalışan Liberal Düşünce Topluluğu son olarak “Alevi Açılımında Çözüme Odaklanmak” adlı raporunu yayınladı. Rapor, Alevilerin genel olarak üzerinde uzlaşmaya vardığı talep alanlarında hangi somut adımların atılabileceğini ele alarak bunlara ilişkin öneriler sunuyor. Bu kısa ve öz raporun konuyla ilgilen tüm taraflara pratik çözüm yolları önerdiğini belirterek ilgilenenler için linkini ekliyorum:  http://www.liberal.org.tr/sayfa/rapor-alevi-aciliminda-cozume-odaklanmak,637.php

Karar, 06.04.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/chp-hdp-yakinlasmasi-ama-nasil-752

CHP ve Aleviler

Alevi açılımı ve Dersim özrü gibi adımlarla –doğal olarak- Ak Parti Alevilerin oy verme alışkanlıklarını da değiştirmeyi ummuştu ancak devamı getirilemeyip bir de üst üste kritik hatalar yapılınca Alevilerin çoğunluğunun CHP’de toplanmasına sebep oldu. Alevilerle Ak Parti arasındaki ilişkiyi başka bir yazıya bırakarak CHP ile olan ilişkiye bakalım.

***

80 öncesi, Aleviler sağ-muhafazakâr-milliyetçi siyasetin dışlayıcılığı nedeniyle sosyalist hareketlere yönelirken, Birlik Partisi deneyimi hariç inançsal hiçbir talep geliştir(e)medi. Darbe sonrası SODEP-SHP çizgisine kayılırken 90’lı yılların laik-antilaik cepheleşmesi, siyasi cinayetler ve Madımak Katliamı sürecinde Aleviler CHP ve DSP etrafında toplandı. Yine bu süreçte Aleviler köklerine dönme arayışı içine girdi.

Ancak hem Ecevit hem de Baykal, Alevileri parti için açık bir tehdit olarak gördükleri için Alevileri mümkün mertebe etkin mevkilerden uzak tuttu. Bunun birçok sebebi olabilir, ancak temel sebep partilerinin bir Alevi partisi haline gelmesini ve yine muhtemeldir ki Aleviler arasındaki sosyalist damarın parti politikalarına etki etmesini engellemekti. Bu politika uzun süre başarı ile sürdürüldü.

***

Aleviler ile CHP arasında giderek zayıflayan bağlar Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması ile tekrar canlandı.

Bu değişim pek çok kişiye partinin en azından SHP çizgisine dönebileceğini düşündürdü, ancak Kılıçdaroğlu kritik hiçbir dönemeçte partiyi dönüştürecek adımları -ulusalcıların tasfiyesi dışında- at(a)madı ve ümitler boşa çıktı.

Yıllarca CHP seçkinlerince partinin arka bahçesi olarak görülen Aleviler bu kez de “Genel Başkan sizden, bu size yeter!” engellemesi ile karşılaşınca Aleviler bu tutumu, bu kez affetmedi ve Kılıçdaroğlu’ndan bağımsız olarak isyan bayrağını sessizce çektiler.

***

Seçimler sonrası parti teşkilatlarının yenilenmesini ve Kılıçdaroğlu ile girilen son seçimler öncesinde de milletvekili ve parti kadroları için yapılan seçim ve tercihlerde delege tercihlerinin ön plana çıkarılmasını fırsata çevirerek bundan böyle partide ‘çaycılık ya da odacılık’la yetinmeyeceklerini ilan ederek tüm kadrolara talip oldular.

Bu gelişme kamuoyunda “CHP, Alevi Partisi mi oluyor!” tepkilerine yol açsa da çok da  anlamlı değil. Bugün AKP’nin Sünni eğilime sahip olması nasıl farklı kesimlerden oy almasını engellemiyorsa aynı şey Alevi-sol eğilimli bir CHP için de geçerli olabilir.

Buradaki temel sorun; Alevilerin CHP’ye nasıl bir amaç ve vizyon yükleyecekleri.

Ancak, ilk işaretler çok da sağlıklı değil, Aleviler eski CHP’nin tüm defolarını sahiplenirken, yeni politikalar üretmek yerine işi Erdoğan karşıtlığı üzerinden sürdürme eğiliminde.

***

Hâlbuki Alevilerin CHP’yi Avrupa’daki sosyal demokrat partiler gibi yerel değerlerle barışık; sorunlara evrensel ve demokratik çözümler sunan bir zemine taşımaları ve yeni anayasa sürecinde daha aktif rol üstlenmeye zorlaması gerekiyor. Ancak böyle bir CHP halk için umut olabilir ve AKP’yi de daha dikkatli davranmaya zorlayarak ülkemizin demokratikleşmesine katkıda bulunabilir.

Bugüne kadar Alevilerin sorunları konusundaki kaçak tutumu, Kürt sorununu çok iyi bilmesine rağmen bilmezden gelmesi vd. politikaları ile Kılıçdaroğlu’nun böyle bir dönüşüme liderlik yap(a)mayacağı görülüyor. Peki, Aleviler bu yönde bir irade sergileyebilirler mi? Bekleyip göreceğiz.

Dost acı söylermiş, Aleviler böyle bir iradeyi göstermedikleri takdirde CHP barajı geçen ama hiçbir zaman iktidar alternatifi olamayacak bir parti olarak küçük bir zümre partisi olarak kalacaktır ve bunda Aleviler için pek de hayır yoktur.

Karar, 30.03.2016

http://www.karar.com/yazarlar/senol-kaluc/chp-ve-aleviler-681