Ana Sayfa Blog Sayfa 225

Yeniden Dağıtım ve Adalet

Gün geçmiyor ki devletin özellikle kamu çalışanlarına bir müjdesi olmasın. İnternet siteleri, gazeteler, televizyonlar kamu görevlilerinin müjdeli haberleri ile dolu. Kamu personeli lehine olan bu düzenlemeler, kamuda çalışmayan ya da adı geçen “müjde”li grup kapsamına girmeyenler için bir cezadır. Devlet eliyle yapılan bu tür yeniden dağıtım uygulamaları, belli grupların lehine, büyük çoğunluğun ise aleyhine sonuçlar doğurmaktadır.

Haber 1’e bakalım: “Kamuda erken emeklilik imkânı tanınan mesleklerin kapsamı genişletiliyor. Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde oluşturulan komisyon, çalışmalarını sürdürüyor. Sağlık çalışanlarının erken emekli olabilmesi için yapılan çalışmalarda sona yaklaşıldı; öğretmenler, postacılar ve itfaiyeciler heyecanla kendilerine de bu imkânın verilmesini bekliyor….”

(http://www.hurriyet.com.tr/memur-erken-emeklilik-bekliyor-40064011,  5 Nisan 2016).

6 Nisan günü aynı internet sitesinin sürmanşetinde 3 nolu haber: “Memura Müjde İndirimli Tatil Geliyor!” Haber ayrıntısında yurtdışı turist sayısının azalması tehlikesine karşın devletin de desteği ile yurt-içi turist yaratma isteği var. Projeye göre devletin memurlara maddi desteği ile turizm sezonu iyi geçecek. İlk haberde de doktorlara sağlanması planlanan erken emeklilik müjdesinin memurları heyecanlandırdığı ve farklı kamu görevlilerinin (öğretmen, postacı, itfaiyeci ) “biz de isteriz” dedikleri ifade ediliyor.

Çağımızda yeniden dağıtım teorilerine en esaslı eleştiriyi getiren düşünürlerden birisi de Robert Nozick’tir. Nozick göre, devletin zorla vergi tahsil etmesi ve bu meblağın dağıtımını zorla çalıştırmayla eş tutmuştur. “Emek sonucu elde edilen kazançların vergilendirilmesi ile zorla çalıştırma birbiriyle aynı anlama gelir. Bazı kişiler bu savın tamamen doğru olduğunu düşünmektedirler: n saatlik emeğin karşılığı olan kazancın alınması kişiden n saatini almakla aynı şeydir; bu, kişiyi başka bir maksatla n saat çalışmaya zorlamak gibi şeydir” (Nozick, 2006: 225). Yani bir çeşit köleliktir.

İki komşu, memur olan beyaz yakalı Ahmet Bey ve kendi dükkânında para kazanan Mehmet Bey, Ahmet Bey zaten her ay maaşını en az 12 saat çalışarak para kazanan Mehmet Bey ve diğerlerinden devlet eliyle tahsil etmektedir. Ahmet Bey, devlet memuru olması hasebiyle siyasî iradeyi de ikna ederek Mehmet Bey’den fazla değil 8-10 yıl önce emekli olacaktır. Mehmet Bey, her sabah 07’de açtığı dükkânında son 3-4 saatini Ahmet Bey’in tahsil etmesi ve emeklilik günlerinde parkta keyifle çayını yudumlaması için çalışacaktır. Ha…  Bir de Ahmet Bey’in yaz tatili var. Mehmet Bey, yazın sıcağında Ahmet Bey’in Bodrum sahillerinde keyifle tatil yapması için birazcık fazla 2-3 ay çalışacaktır. Ahmet Bey terlerken, onun finanse ettiği kimseler onun sayesinde denizde keyif yapacaklardır. Bunun adı zorla çalıştırılma, direk söylersek köleliktir.

Kapitalizme sövüp sayacağınıza, zorla vergisi, parası alın teri elinden alınan insanların haklarını düşünün! Devlet eliyle yapılan yeniden dağıtım rızaya dayanmayan bir yöntemdir. Adil değildir. Devlet memurlarının zaten avantajlı kolay para kazandığını biliyoruz, bunlara ek olarak erken emeklilik, tatil sübvansiyonu, sosyal tesis avantajı gibi uygulamaları hayata geçirmesine, sürdürmesine karşı olmalıyız. Benim bildiğim adil yol budur.

Süper Bebekler

İnsan cinsinindevamı bebeklerin olmasına ve doğmasına bağlı. Bunun klasik, olağan yolu – şarkının dediği gibi mutluluğun sırrı- belli: Bir sen (kadın) bir ben (erkek) bir de bebek. Bazen birden çok bebek. Şarkı bebeğin varlığını özellikle kadının mutluluğu açısından ele alıyor, ama mutluluk tüm aileyle ilgili. Toplum ve insanlık açısından sonuç ise neslin ve insan cinsinin devamı ve bekası.

Tabiatta tüm dişilerin, dolayısıyla kadınların genlerinde yavru sahibi olma yolunda müthiş bir baskı olduğu bilim insanları tarafından kuvvetli delillerle açıklanıyor, ispatlanıyor. Bu her şeyden önce bir fıtrat meselesi. Kültürler ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın kadınların bu davranış ve eğilimde fazla değişiklik olmuyor. Hiçbir kadın kolay kolay bu çizginin dışına çıkamamakta. Bu yüzden hemen hemen her kadın çocuk doğurmak ister. Çocuk sahibi olamayan kadınlar/aileler çok üzülür ve bir çocuğa kavuşmak için bilinen ve mümkün her yolu ve yöntemi dener.

Çok yakın zamanlara kadar bebek doğumu için iki farklı cinsin (kadın ve erkeğin) çoğu zaman gönüllü cinsel beraberliğine dayanılırdı. Ancak, tarih boyunca kadın ve erkeğin çocuk sahibi olamama durumunun giderilmesi için geleneksel tıptan alternatif tıbba, dualardan büyülere kadar mümkün, umut veren ve umut duyulan her yol denendi. 20. Yüzyıl’da bilimin ve tıbbın muazzam gelişmesi olağan yollardan çocuk sahibi olamayanların önünde yeni yollar açtı. Bu yollar sosyal anlayışları, standartları ve ahlâk kodlarını değişime uğrattı/uğratmakta.

Bu yolların en önemlisi ‘tüp bebek’ yapma. Tüp bebek yolu çok sayıda aileyi çocuksuzlukla mutsuz olmaktan kurtardı, çocuğa kavuşturdu. Çocuksuz aileler bu yola başvurmada pek tereddüt etmedi. Allah var,dinler ve ahlâk kodları da süratle yeni duruma ayak uydurdu ve insanları rahatlattı. Metot icat edildiğinde tüp bebek edinmeyi dine, ahlâka aykırı bulanlar, hatta bunun insanlığın çöküşüne sebep olacağını ileri sürenler çıktı. Bugün kimse bu tür görüşleri dikkate almaz, değerli saymaz. Bu durumun da gösterdiği üzere her zaman her yerde insanî ihtiyaçlar dinleri, ahlâkları ve kültürleri etkileyip şu veya bu ölçüde değiştirebilmekte.

Gazetelere düşen bir habere göre tüp bebek uygulamalarında büyük gelişmeler vuku bulmakta. ABD ile Türkiye’de 2015’te yeni bir yöntem uygulanmaya başladı. Gelecek Nesil Genetik Tarama yöntemiyle sağlıklı embriyo tespit edilerek gebelik şansı yüzde 90 artırılıyor. Uzmanların açıklamasına göre gebeliğin oluşmamasının en önemli (%70’e varan oranda) sebebi embriyoların sağlıksız olması veya genetiğinin bozuk olması. GNGT yöntemiyle embriyolar en hassas biçimde taranıyor. Sağlıklı embriyolarla tespit ediliyor. Bu sayede tüp bebek yapma denemelerinde başarı oranı yüzde doksanlara kadar ulaşıyor. Genetiği bozuk olan kişilerin genetiği şimdilik düzeltilemiyor ama yakın gelecekte bunu yapma imkânı da doğaca benziyor. Şimdi yapılan şeyse embriyodaki anormalliklerin saptanması ve tüp bebek işine sağlıklı embriyolarla girişilmesi. Bu sayede bebeğe kavuşma denemelerinde başarı umudu eskisine nispetle çok artıyor.

Normal yollardan çocuk sahibi olabilmiş ailelere bu gelişme önemsiz görünebilir, ama çocuk hasretiyle yanan aileler için belki de dünyada alabilecekleri en büyük müjde.  Kısaca, embriyo tarama ve sağlıklı embriyoları tespit etme teknolojisinde vuku bulan bu gelişme pek çok kadını ve aileyi mutlulukla tanıştırabilir. Aynı zamanda bilimin, bilimle iç içe geçen teknolojinin ve elbette yeni metotları ticarileştirerek ulaşılabilir kılan piyasa ekonomisinin insan hayatının iyileşmesine, ailelerin mutluluğuna, neslin devamına ne büyük katkılarda bulunduğunun da açık bir delili.

Yeni Yüzyıl, 17.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/super-bebekler-2019

Kılıçdaroğlu niçin küfrediyor? CHP’de müfritleşmenin ve lümpenleşmenin tarihi

Türkiye bir yandan normalleşme ve demokratikleşme istikametinde hızla ilerlerken, diğer yandan da bu gelişmelere direnen ve ayak uyduramayanların tepkileri ortaya çıkıyor. Bir ölçüde tabii karşılanması gereken bu süreçte müfritlerin değil mutedillerin hâkim olması gerekiyor. Aksi halde, hiç beklenmedik kazalarla karşılaşılabilir ve kazananın olmadığı bir çatışmanın içine savrulabiliriz.

 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Grup kürsüsünden açıkça sövmesi ve bunu yeni bir strateji olarak takdim etmesi endişe verici.  Geçen Perşembe Yeni Yüzyıl’da bu “Cinnet Siyaseti”ni ele almıştım.. Ahlaksızlılığı karşı görüşle özdeşleştiren bu lümpen siyaset anlayışından kurtulmak gerekirken, Kılıçdaroğlu’nun bu lümpen siyaseti genel başkanlık düzeyine taşıması CHP’nin müfritleşmesi anlamına geliyor. CHP geçmişte bu müfritleşmeden çok çekmişti… İnşallah yeniden bu hataya düşmezler…

Ne yazık ki, yakın tarihte bu kötü ihtimalin tezahür ettiği birçok örnek yaşadık. Bu bakımdan bütün taraflar, kendi içindeki müfritleri dizginlemeli ve karşı tarafın müfritlerini değil, mutedillerini muhatap alarak sorunlara makul çözümler aramalıdır.Bu hafta, bu tür bir kötü örnekten ve bir müfritin kendine, partisine ve ülkesine verdiği zarardan bahsedelim.

Bu isim CHP’nin liberal bir programdan otoriter bir programa ve otoriter tek parti yönetimine geçişte önemli bir rol üstlenen Recep Peker’dir. Şimdi bu dönüşümü, Samet Ağaoğlu’nun ağzından dinleyelim.

 CHP’nin Liberalizmden ve Demokrasiden Uzaklaşması

CHP’nin birinci programı liberal prensiplere dayanıyordu. Bu programı hazırlayanlar arasında bulunan merhum babamın(Ahmet Ağaoğlu’nun) notlarından anlaşılıyor ki gerek bunun, gerek anayasanın yapılmasında iki fikir şiddetle çarpışmıştır. Bir yanda devlete geniş kudretler, salahiyetler tanıyan görüş, öte yanda devleti, vatandaşın serbest teşebbüsünü korumakla vazifelendiren prensip!

Eski meclis başkâtibi yeni Kütahya mebusu bu münakaşalarda devletçi fikrin en hararetli savunucularından biri olarak gözükmüştür! CHP programının gittikçe devletçi, hatta faşist manzara almasında onun rolü çoktur!

Üniversitelerde ‘İnkılap Kürsüleri’ açılarak ilk hocalarının siyasi şahsiyetlerden seçilmesine karar verildiği zaman Kütahya mebusunun akla gelmesi beyhude değildi! O, devletçi, hatta faşist görüşünü bu kürsüde açıkça ortaya sürdü. Çocukça deliller, basmakalıp mukayeseler, mesnetsiz, vesikasız iddialarla dolu ders notlarını gözden geçirdiği vakit kendisinin gerçek bir profesör olduğuna inanıyor, üniversitedeki mütevazi, sakin, mahcup arkadaşlarına da yüksekten bakarak ders vermekten çekinmiyordu!

Basın Hürriyetine Ne Lüzum Var

 Peker, bu derslerinde “demokrasi düşmanı bir ideolog” olarak şöyle diyordu:

“O zamanki imparatorluk buna hürriyet namına müsaade ediyordu, fakat buna kanunlarla çare bulunmak istendiği zaman, hürriyete dokunuyorsunuz, diye haykırıyorlardı. Nihayet tedbir olarak tabanca bile kullanıldı. Matbuat hürriyetinden istifade ederek yazdığı şeyler kanunla menedilmediği için bir gazeteci köprü üstünde öldürtüldü. Ne ona, ne de buna lüzum vardı.

Zor Kullanmak Lazım

“İnkılapları yapmak için çok kere zor kullanmak lazımdır. Saydığım anlamda bir değişiklik yapılırken mukavemet ve irtica unsurları yerine göre elinde silahla veya cebinde kitapla, kafasında eskiye alışmış somurtkanlık, dilinde iğfal ve tehevvürle gelip karşınıza dikilirler. Bunları vurup devirmedikçe inkılabı yapmanın ve hatta uzun devirler korumanın imkânı yoktur. Öte taraftan alışan alıştığını bırakıp, alışmadığına girinceye kadar, aklından ve şuurundan gelmese bile, kendi alışkanlık duygularından birçok mukavemetlere maruz kalır. Bu bakımdan da Türk inkılabı en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir.

Liberalizme Ve Demokrasiye Karşıyız

“Amme haklarında anarşiyi besleyen, ekonomide ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını istismar eden liberalizme karşı cephemizi daha sıklaştırıyoruz. Haklarda hürriyetin sınırını dehşet varlığının otorite sınırı içine alıyoruz. Teklerin ve hususi toplulukların faaliyetini genel menfaatlere aykırı olmamak kaydı ile bağlıyoruz. Artık her yerde son nefesini vermekte olan liberal devlet tipinin kucağında beslenip büyüyen çatışmalar zincirini kırıyor, sınıf kavgası yollarını sımsıkı kapatıyoruz.

Biz liberal devlet tipinin tanıttığı hergün bir karışıklıkla devletin durumunu, ileri gidişini, hızını bozan, yurttaşları birbirine düşüren bütün geri ve fena tohumların yeşermesine yol açan nizam ve birlik düşmanı klasik demokrasi yerine yurttaş zekasının beslenip açılmasına da yol veren sevgiye ve inana (imana) dayanan disiplinli bir beraberliği üstün sayıyoruz.

Hacı Bayram Meydanına August Meydanı Diyen CHP’li

Peker’in müfritliği bir süre sonra CHP içinde de tepki doğurmuş ve Peker, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan aşağıdaki tartışmadan sonra Bakanlıktan istifa etmek zorunda kalacaktır.

“Hocanın maksadı, hacılığı meydanın başına bir külah gibi geçirerek oraya Hacı Bayram Meydanı dedirtmektir. Hükümetin mesul bir uzvu sıfatıyla söylüyorum ki bunu yapamazsınız! Bu gerilik olur. Umdelerimize aykırılık olur.”

Dâhiliye Vekilinin bu sözleri Meclisin asabını fena halde müteessir etti. Eski eserleri meydana çıkarmak başkadır. O eserlerin üstüne kimin nesi olduğunu yazmak suretiyle medeniyete hizmet vazifesi yerine getirilir. Kendi Türk meydanına ne diye bir Roma İmparatorunun ismini vereyim. Birçok hatipler bu hatalı zihniyet ve mütalaayı tebarüz ettirdiler. Rasih Kaplan ise Recep’e mukabil bir hücumla cevap verdi:’Senin kafan zaten milliyet meselesini almaz’ dedi. Refik İnce işin en zayıf noktasına yerinden işaretle ‘Bu sözleri hükümet namına söylüyorsun yoksa şahsın namına mı?’ diye seslendi. Çünkü Recep mevzuun ve çizmenin çok üzerine çıkmıştı.

Bütçe Encümen Reisi İsmet Eker de dayanamadı. Söz alıp kürsüde Recep’e şu dersi verdi:

‘Milli hissiyatı düşünmemek ve tefrik edememek büyük hatadır. Büyük Millet Meclisi kimsenin inkılap vaizliğine ne muhtaçtır ve ne de tahammül edebilir. Ve kimse kendine öyle bir süs veremez.”

İdeologun Hazin Sonu

Recep Peker, bu istifadan sonra İsmet İnönü’yü irticaya taviz vermekle suçlayıp, parti içinde muhalefet yapmaya çalışırken, siyasi ortamın gerildiği durumlarda İnönü tarafından muhaliflere karşı kullanılacaktır. Bu sayede Başbakan olan Peker, kullanma tarihi geçince de istifa etmek zorunda kalacaktır. Samet Ağaoğlu, Peker’in hazin sonunu şöyle anlatıyor:

“Hastalığı kendisini hastaneye düşürdüğü zaman aldanmış olmanın verdiği ıstırap yerini yavaş yavaş ümitsiz bir tevekküle bıraktı! Artık ölüyordu! İntikam almaya vakit kalmamıştı! Hem buna ne lüzum vardı? Hakikatte kendi kendisini yemişti. Suçlu da, kurban da kendisinden başka kimse değildi.”

KUTU

Yumuşama Şart

Türk demokrasisinin, müfritlerin yarattığı tehlikeden korunması ve kronik meselelerin yumuşak bir şekilde çözülmesi gerekliliği, sağ duyulu bilim adamlarının da dikkatini çekiyor. Siyaset bilimci ve Türk siyasi düşünce tarihi disiplinin kurucu babalarından Şerif Mardin, Literatür Dergisine verdiği mülakatta şöyle diyor:

“Uzun vadede iyimserim. Kısa vadede iyimser değilim. Çünkü devamlı problemler var ve bunlar, çorap söküğü gibi devam edecek. Türkiye’nin özelliği bu. Bundan kastım da, Türkiye’nin özel problemleridir. Yani; sekülerizm, laisizm, devlet, merkez-çevre vs. gibi meseleler işte. Türkiye’nin kendine has problemlerinden bahsediyorum. Halletmeye çalışacağız. Dünyadaki her memleketin, az çok böyle problemleri var. Ama bunu yumuşak bir şekilde halletmeyi bilmişler. Belki biz de, bir gün, bu duruma gelebiliriz. Yumuşak bir geçiş. Ama bu, kısa vadede olacak şey değil.”

Yeni Yüzyıl, 17.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kilicdaroglu-nicin-kufrediyor-chpde-mufritlesmenin-ve-lumpenlesmenin-tarihi-2020

İsteğe bağlı öldürülme

GEÇEN hafta Kanada Parlamentosu’na Hükümetin bir ötenazi yasa tasarısı sunduğu haberlerini okuduk. Haberlere göre, tasarı akıl hastalarını, ruh sağlığı yerinde olmayanları ve yabancıları dışarda bırakıyor. Tasarı ölümcül veya ağır hastaların veya hastalıklarının son evresinde olan hastaların önceden yazılı talepleri, vaka üzerine titiz bir inceleme, 15 gün bekleme süresi, her an vazgeçme imkanı ile doktor yardımıyla ölebilmelerine izin veriyor. İntiharı kafasına koymuş, kararlı birini durdurmak pek kolay değildir, en azından girişimde bulunacaktır. Hukuk sistemleri, haliyle intihar girişimini, yani kişinin kendini öldürmeye kalkmasını suç olarak düzenlemezler/ düzenleyemezler.

Zira, böyle yapmak kişiyi kendine zarar vermeye kalkmaktan suçlamak gibi hukuk ve adaletin esasıyla uyuşmayan “acayip” bir sonuca yol açardı. Adalet diğer kişilere yönelik olan davranışlarımızla ilgilidir, kendimize yönelik davranışımızla değil. Hukuk sistemlerinde genelde intihar açıktan yasaklanmaz, ancak intihar karşıtı bir işleyiş kabul görür. İntihar girişiminde bulunan bir kişiye, açık iradesine rağmen ve izni olmadan tıbbı müdahale yapılır veya kişi zor kullanarak durdurulabilir. Bu tür durumlarda ikinci kişilere yönelik bir cezai düzenleme yoktur. Dolayısıyla, ne intihar ne de intiharı engelleme suçuyla pek karşılaşmayız. O halde, intihara ilişkin yasaklar ve düzenlemeler ikinci kişilerin bu eylemdeki “olumlu rolü” ile ilişkilidir. İkinci kişinin rolü kişinin kendisini öldürmesine teşvik, destek ve bizzat ölümün gerçekleşmesini sağlama şeklinde ortaya çıkar. Teşvik ve destek işi biraz muğlak olması sebebiyle ciddi ve yaygın bir yasağın konusu değildir.

Ama zaman zaman bu tür tartışmalar gündeme geliyor. Örneğin, geçenlerde Köprüde intihar edeceğini söyleyen bir adama, trafiği tıkadığı için kızıp “edeceksen et” şeklinde seslenen iki kadının göz altına alındığını okumuştuk. Bu kişiler sonradan serbest bırakıldı. Bu konuda asıl tartışma rızası ile bir kişinin ölmesini sağlamanın suç olup olmaması gerektiği konusunda yoğunlaşmaktadır. Kimi hak teorisyenleri kişinin rızasını her türlü eylemi meşru hale getiren bir ölçü olarak kabul ederler. Onlar için bir kişinin açık rızası olduğu durumlarda kişiyi öldürmek suç değildir. Bu hak anlayışı ile öldürülme, organ satışı, gönüllü kölelik vb. türde sözleşmelerin yasal olması gerektiği savunulabilir. Ancak teoride savunulsa da pratikte rıza ile öldürülmeyi yasal kabul eden benim bildiğim bir hukuk sistemi örneği yok.

Bu konuda istisna ötenazidir. Günümüzde ötenazi ancak ağır, acılı, tedavisi olmayan veya ölümcül hastalıklara yakalanmış kişilerin ölme isteklerinin tıbbi malzemelerle ve doktorlar eliyle gerçekleştirilmesine izin veren bir mekanizma olarak anlaşılmaktadır. Ötenaziyi, acı ve ıstırap çeken ve umutsuz insanlara kelime anlamıyla “iyi bir ölüm” tercihi sunduğu için insanî ve insan onuruna uygun bulan bir görüş vardır. Sınırlı sayıda ülkede tanınmış da olsa, ötenazi rızaya dayalı yasal öldürülmenin pratikte uygulanan tek türüdür. Ötenaziyi her insana her devlette mutlaka tanınması gereken bir insan hakkı olarak görmüyorum.

Her devletten hayat hakkını talep edebiliriz, ancak her devletten öldürülme hakkını talep edemeyiz! Zira, ötanazinin güvenilebilir bir şekilde işletilebilmesi ülkelerin koşullarına ve sahip oldukları imkanlara bağlı durumdadır. Örneğin, gelişmemiş bir ülkede yoksul biri için çaresi olmayan bir hastalığın gelişmiş bir ülkede çaresi olabilir veya organ ticareti için süreç yozlaştırılabilir. Ötenaziyi, suiistimalleri ve kötü sonuçları minimalize edebilecek nitelikte ve güvenilirlikte bir sağlık ve hukuk sistemine sahip ülkelerde uygulanabilecek ve o ülkede yaşayanlar tarafından karar verilmesi gereken bir mekanizma olarak görüyorum.

Yeni Yüzyıl, 18.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/istege-bagli-oldurulme-2039

MHP’ye kayyumun düşündürdükleri

Kayyum kararı doğru mu?

Hukuki bakımdan muhalifler mi, yoksa genel merkez mi haklı?

Yeterli sayıda delegenin imza toplamasına rağmen genel merkezin kongreye gitmediğini, dolayısıyla kararın doğru olduğunu söyleyenler var.

Ama genel merkez kongre düzenlemiyorsa, neden mahkeme sadece MHP yönetiminin kongre düzenlemesi yönünde bir kararla yetinmedi? Neden doğrudan kayyum atadı?

Siyasi Partiler Kanununda açık hüküm olmadığı için Dernekler Kanununa göre yapıldı, o yüzden diyorlar.

O da olabilir. Ama başka bir sorun daha var.

Amaç sağlıklı kongre ise, mahkemenin kayyum olarak atadığı isimlerin olabildiğince taraf olmayan kişilerden oluşması beklenirdi.

Ama söylediğine göre hakim, kayyum olarak üç muhalif ismi atamış.

Muhalif adaylardan Sinan Ogan, “Burada bizim dava dilekçemizde beyan etmiş olduğumuz hususların tamamı mahkeme tarafından Sayın Hakim tarafından kabul edilmiştir. MHP’nin Olağanüstü Genel Kurulu’nun toplanması için bizim dilekçemizde beyan etmiş olduğumuz 3 tane çağrı heyeti üyesi görevlendirilmiştir” diyor.

Bir taraf olarak o memnun.

Hakimin kayyum heyetini belirlerken MHP camiasından birilerini seçmesi doğru, ama üçünü de şu an genel merkez yönetimine muhalif olan isimlerden oluşturması, -ki aralarında MHP yönetimi tarafından disipline sevk edilen ve partiden ihraç edilen bir ismin de olduğu söyleniyor- eğer öyleyse, sahiden tuhaf.

Bu şekilde oluşturulan ve partiyi kongreye götürecek olan heyetin, tarafsızlık esasına göre hareket etmesini ummak güç.

MHP yönetimi Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunduğu için süreç henüz bitmiş değil ve bu tuhaflığı düzeltmek mümkün.

Makasın öbür bıçağı eksik

Meselenin başka bir boyutu da “MHP’ye operasyon” iddiaları. Olmaz diyemiyorum, özellikle de CHP örneği gözümüzün önündeyken.

Yaşananlar bu mudur, kayyum kararı bununla ilgili midir bilmem.

Ama bildiğim, MHP’nin epeydir siyaseti dizayn etmek isteyen bazı çevrelerin istediği şekilde hareket etmediği.

MHP ile Kürt sorununu çözmek, sivil ve demokratik bir anayasa yapmak mümkün değil. Ama muhalif adaylar da farklı bir şey vadetmiyor.

Milliyetçi değilim, bu partiye fikri bir yakınlığım yok.

Ama bir konuda hakkını vermem gerek:

Bugünkü MHP yönetimi, Çözüm Sürecinden rahatsızlığına rağmen, ülkücü gençliği özellikle büyük şehirlerde şiddeti yaygınlaştırma potansiyeli taşıyan çok sayıdaki provokatif eylemin dışında tutarak, devlet ile PKK arasındaki çatışmanın toplumsallaşması tehlikesine kapıyı kapattı.

Derin odakların derin cinayetler işlemek için tetikçi tedarik etmesine izin vermedi, “tarlayı sürdürtmedi.”

Hükümete bazen çok sert muhalefet etti, ama “AKP gitsin de isterse ülke batsın” mantığıyla hareket etmedi.  Ülkenin geleceğinin söz konusu olduğunu düşündüğü bazı kritik zamanlarda,  CHP’den farklı olarak krizi derinleştirip kaosa çevirmek için çalışmak yerine, sorumlu bir tutum almayı tercih etti.

En son olarak da 7 Haziran’da siyaseti kendi doğal mecrasından ayırarak biçimlendirmeye çalışanların hesaplarını bozan siyasi aktör sadece oydu. Bir siyaset garibesi olarak bir ucunda HDP’nin, diğer ucunda MHP’nin bulunduğu bir hükümet için oluşturulan illüzyonu o bozdu. Siyasette etkili bazı çevrelerin beraberce inşa ve teşvik ettiği, MHP ve HDP’den birinin dışarıdan desteklediği bir CHP koalisyonuna HDP ikna olmuştu mesela.

MHP seçmeni olmayan Bahçeli muhalifleri

İşin en ilginç ve belki de trajikomik taraflarından biri, MHP’ye oy vermeyen birilerinin de umudu muhaliflere bağlamış olmaları.

Oyunu HDP’ye vereceğini açıklayan bir gazeteci, “Meral Akşener başkan MHP iktidar” diyor.

Espri mi yapıyor diye düşünüyor insan, ama yapmıyor.

Bir insan kendisi HDP’ye oy verirken, bir MHP adayının seçilip başbakan olmasını neden ister, neden sevinir? Onun bir yeri tutacağını düşündüğünden olabilir mi?

Acaba 7 Haziran’da MHP’nin başında onlardan biri olsaydı, ne olurdu?

Belki de sorulması geren soru bu.

Yeni Yüzyıl, 18.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/mhpye-kayyumun-dusundurdukleri-2034

Sağcı demokrat olamaz mı?

Sol-sağ ayrımı tek unsurlu (değişime karşı tavır) ve birçok bakımdan müphem. Birinin sağda veya solda yer aldığını söylemek onun politik ve ekonomik tezlerinin ne olduğunu tam olarak bilmemizi, tahmin etmemizi sağlamaya yetmiyor. Bunun farkına varan bilim ve fikir insanları daha açıklayıcı yeni siyasî yelpaze geliştirme teşebbüslerine girişti. Artık daha fazla unsuru göz önünde tutan birkaç siyasî yelpazeden söz ediyoruz. (Bu satırların yazarı da Siyaset Bilimi (Ankara: Adres Yayınları) adlı kitabında yeni bir siyasî yelpaze geliştirmeye çalıştı).

Yetersizliğine rağmen günlük adlandırma ve tartışmalarda solcu sağcı adlandırmaları kullanılıyor. Sol ve sağ çeşitli kıstaslar açısından değerlendiriliyor. Bunlardan biri demokratlık. Sol mu yoksa sağ mı daha demokrat?

Yeni Yüzyıl’ın Atatürkçü kalemlerinden Erol Mütercimler ilginç bir yazı kaleme aldı. Sağcıdan demokrat olmaz; olmuyor zaten” başlıklı yazısının ana tezi sağcıların demokrat olamayacağıydı. Mefhum-u muhalifinden bu yazının tüm solcuların demokrat olduğunu ve hatta sadece solcuların demokrat olabileceğini söylediğini düşünebiliriz.

Bunun abartılı ve hem teorik hem maddî temelleri zayıf bir bakış olduğunu söylemenin yazara haksızlık yapmak anlamına gelmeyeceğini umuyorum. Sol da sağ da kendi içinde geniş bir yelpaze teşkil ediyor. Bu yelpazede yer alan her çizginin demokrat olduğunu veya hiçbir çizginin demokrat olmadığını söylemek, çizgiler arasındaki büyük ve mühim farklara rağmen hepsini aynı torbaya tıkmak anlamına gelir.

Sağdan başlayalım. Çoğu zaman sağda olduğu kabul edilen, bana göre solda yer alan ve sosyalizmin ikizi olan faşizm demokrasiyle uzlaşmaz. Yani faşist demokrasi diye bir rejim ve faşist demokrat diye bir siyasî etiket teoriye de tecrübeye de aykırı. Zaten faşistler demokrasi hakkında müspet şeyler söylemez ve onu tehlikeli bir ham hayal olarak görür. Buna karşılık yine genellikle sağda olduğu kabul edilen muhafazakârlık ve bazılarınca sağda görülen liberalizm demokrasiyle uzlaşır. Sağcıdan demokrat olmaz demek bu gerçeğe göz kapatmakla eştir.

Sola bakalım. Geniş sol yelpazede en güçlü ideolojik çizgi sosyalizm. Sosyalizm retorikte demokrasiye karşı çıkmadı. Kavram hırsızlığı yaparak demokrasiyi neredeyse tekelci biçimde mülkiyetine aldı. Ancak,teorisi sosyalizmin demokrasiyle uzlaşmayacağını gösteriyor. Sosyalizm bir savaş ideolojisi. Çoğulluğu ve klasik hakları reddediyor. Bu yüzden sosyalist demokrasi ve sosyalist demokrat kavramları anlamsız. Demokratik sosyalizm denen ideolojik çizgi de demokrasiyle uzlaşmaz. Oy gücünü ve demokratik hakları kullanarak bir sosyalist sistem kurmaya yönelir ve nihaî safhada demokrasiyi yok eder. Tarihî tecrübeler de sosyalizmin resmî ideoloji olarak tesis edildiği yerlerde demokrasinin ortadan kalktığını gösteriyor.

Buna karşılık yine sol yelpazedeki sosyal demokrasi ideolojisi demokrasiyle uzlaşır. Sosyal demokrasi sosyalizmin şiddete dayanan bir devrim idealini de, seçimlerin mülkiyetin kaldırıldığı bir sistem kurmanın aracı olarak kullanılmasını da reddeder. Liberal demokrasinin temel haklar yaklaşımını ve demokratik siyasî kurallarla kurumları kabul eder. Bu yüzden sosyal demokrat bir partinin iktidara gelmesi demokrasinin ortadan kalkması sonucunu vermez.

Bütün bu söylenenlerin tecrübeyle doğrulandığını da kolayca görebiliriz.  Dünyadaki tüm istikrarlı demokrasiler iki güçlü sütun üzerinde yükseliyor: Sosyal demokrat blok ve muhafazakâr blok. Buralarda siyasî iktidar iki ana kitle partisi/bloku arasında pingpong topu gibi el değiştiriyor.

Yukardaki tespitlere ve analizlere dayanarak şu sonuca varabiliriz: Solcu veya sağcı olmak demokrat olmayı veya olmamayı beraberinde getirmez. Ayrıntılara bakmak gerekir. Solcu demokratlar da var demokrat olmayan solcular da. Aynen sağcı demokratların ve demokrat olmayan sağcıların var olması gibi.

Yeni Yüzyıl, 18.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/sagci-demokrat-olamaz-mi-2033

Bahar Yorgunluğu, Bahar Depresyonu ve Doğal Uygulamalarla Tedavisi

0

İlkbaharın bu ilk haftalarında birçoğumuz; sabahları ya erkenden uyanıyor, ya da yataktan kalkmak istemiyor.
Kendimizi yorgun, bitkin, keyifsiz hissedebiliriz.Tembellik diye adlandırabileceğimiz bir hal yaşarız.
Bahar alerjisi, mide ülseri ve psikosomatik barsak problemi yaşayanlar, migrenliler ve depresyon -panik atak geçirenler, manik-depresifler ilkbaharla birlikte bir sarsıntı yaşarlar. Şikâyetler artmaya ve baharın tadını kaçırmaya başlar.
Aslında baharla birlikte doğada canlanma ve uyanış başlar. Birçok insanda doğayla uyumlu bu canlılığı hisseder ve yaşar.
Peki ne oluyor da bazılarımız için ilkbahar bir gerileme, mutsuzluk sebebi olabiliyor? Hatta mevsimsel depresyon yaşayan hastaların çoğu güneşin doğuşunu ve etrafı aydınlatmasını istemez, rahatsız olur. Bir çoğu perdelerini çekip yatağında uyumayı tercih eder.
Vücudun biyolojik saati vardır. Yeni durumlara uyumumuzu ayarlar. Bu ayarı daha çok proteinler, vitaminler, mineraller, hormonlar, ışıkla ve uyku ile yapar.
Genetik olarak ya biyolojik saatte problem olabilir ya biyolojik saatimizin bakımını yapamıyoruzdur, ya da her ikisinde de sorun vardır.
Genetiğimizi kısa vadede düzeltme imkânı olmadığına göre, saatimizin bakımına özen göstermeliyiz.
Doğal yollarla neler yapabiliriz?
Bahar yorgunluğunu nasıl atabiliriz?
ON ALTIN KURAL:
1-Pozitif düşünce, inanç ve kararlılık.
2-Doğanın kanunlarına ve genel haline uyum gösterme, doğanın önemli bir parçası bilinciyle hareket etmek.
3-Dengeli, düzenli beslenme yanı sıra; biyolojik saatin bahar bakımını gerçekleştirecek yiyecek içeceklere dikkat etmek.
4-Düzenli egzersiz, hareketlilik.
5-Bahar gelmeden önce baharla ilgili önemli planlar yapmak, hedefler koymak bu amaçla arkadaş grupları oluşturmak.
6-Tembel, miskin, bezgin, mutsuz ve bağımlılık davranışları olan arkadaşlardan uzak durmak.
7-Mizahla ilgilenmek, mutlaka gülebilmek, gülemiyorsak onu öğrenmek.
8-Aile değerlerini önemsemek ve iyi bir aile ortamı oluşturmak.
9-Hangi işte olursa olsun işini önemseme; işin hakkını vermek.
10-Temel insani değerlere sahip olma, kişilikli, nitelikli insan olmak.
Şimdi bu kuralları, önerileri daha detaylı açıklayalım.
ON ALTIN KURALIN AÇILIMI:
1-POZİTİF DÜŞÜNCE VE KARARLILIK
Pozitif düşünce; ‘’güzel görmek, güzel düşünmek ve hayattan zevk almasını bilmektir.”
Yaşadığımız ve gördüğümüz durumların değil, onlara verdiğimiz anlamların bizi etkilediğini bilmektir.
Olaylara çok eksenli bakmak, alternatifli düşünmek, nedenlere takılmaktan ziyade çözüm odaklı düşünmektir.
Çaresi ve çözümü olan konularda asla yılgınlığa kapılmamak; çaresiz ve çözümsüz konuları ‘kulak arkası’ yapmaktır.
Yaşamın zıtlıkların bileşkesi olduğunu unutmamaktır. (Güzelle-çirkin, iyiyle-kötü, aydınlıkla-karanlık, mutlulukla-mutsuzluk gibi)
Yaşadığımız her olayda, “bunun bana vermek istediği mesaj nedir?” sorusuna cevap bulmaktır.
İnsanın ‘’beşer olduğunu ve şaşabileceğini bilmek ve kusursuz dost isteyenin dostsuz kalabileceğini bilmektir.
Hem kendimize hem de diğer insanlara hoş görülü ve bağışlayıcı olmaktır.
Geçmişe takılıp bugünü ve yarını karartmamaktır.
Elimizde olmayanlarla mutsuz olacağımıza, elimizde olanlarla mutlu olmayı bilmektir.
2-DOĞANIN KANUNLARINA UYUM GÖSTERMEK VE DOĞANIN BİR PARÇASI OLMA BİLİNCİYLE HAREKET ETMEK
Doğayla bütünleşmek doğayı anlamak ve onun bir parçası olarak yaşamak. Ona yabancılaşmak, yalnızlığı getirir.
Doğada olan bir çok element, vitamin, mineral atomlar insanda da vardır.
Dünyanın üçte ikisi sudur, insan bedeninin de üçte ikisi sudur.
İnsanoğlu atmosferdeki, gökyüzündeki her fiziksel, kimyasal değişimlerden etkilenir.
Dolayısıyla baharla birlikte doğadaki canlanmaya, uyanışa biz de katkıda bulunmalıyız. Bahçemize, balkonumuza, evimize, işyerimize mutlaka birkaç bitki,çiçek ekmeli ve onun bakımını yaparak adım adım büyümesini izlemeliyiz.
-Doğadaki tozu, kiri temizleyen ve bizler için bol oksijen üreten yeşil doğayı korumalı ve bindiğimiz dalı kesmemeliyiz…
-İnsan elinin değmediği doğa parçalarının çok temiz, düzenli, estetik, güzel kokulu ve dinlendirici olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Bu doğaya uyumlu, entegre yaşamanın yollarını bulalım. Doğayı kendi kısa vadeli büyüme hırslarımıza, egoizmimize kurban etmeyelim. Mutluluğumuz doğayla iç içe olmaktan geçmektedir.
-Sanayi ve Endüstri atıklarıyla güzelim göl,nehir ve denizlerimizi; havamızı kirletmeyelim.
-Yine insan elinin değmediği tabiata bakarsak; yeşilin hakim olduğu, pırıl pırıl mavi-beyaz gökyüzünün bizi kucakladığı ve sularımızın bizi dinginleştiren o mavisi hakimdir. Bizler de bu doğallığın bir parçası olmalıyız…
-Eğer bahçemiz varsa veya evimizde bakabiliyorsak bir kedi, köpek veya başka bir hayvan bakabiliriz. Bu bizim doğaya uyumumuzu ve sevgimizi artıracaktır…
-Bitki ve hayvan bakımı ve sevgisi bizi yalnızlıktan kurtarır, doğayla kucaklaştırır. Sık sık doğaya çıkmamızı teşvik eder. Böylece güzel hava, yeşil doğa ve mavi suları koruma içgüdümüz gelişir. Bahar yorgunluğu ve depresyonunu onunla kucaklaşarak atlatabiliriz.
3-DENGELİ VE DÜZENLİ BESLENMEK, BİYOLOJİK SAATİMİZİN BAHAR BAKIMINI YAPTIRMAK
-İnsanın en temel ihtiyacı beslenmektir. Vücut makinasının çalışabilmesi için günlük 1200-1500 kalori arası temel gıdaya ihtiyacı vardır. Vücudumuzun protein, yağ, karbonhidrat, su, vitamin ve minerallere belli oranlarda ihtiyacı vardır.
-Özellikle yaşadığımız iklimde ve coğrafyada ne tür gıdalar varsa onları mevsiminde tüketmeliyiz.
-Mevsimsel beslenme, doğaya uyumlu beslenmekdir.
Doğada “tesadüfe tesadüf edilmez” hiçbir şey anlamsız ve önemsiz değildir. İnsanların ve diğer canlıların neye ihtiyacı varsa, o mevsimde o sebzeyi, meyveyi vs. bulabilirsiniz.
-Asla tek düze belli gıdalarla sınırlı kalmayalım. Baharla birlikte bol bol enginar yiyip karaciğeri temizleyip güçlendirelim ve fazla yağlarımızı atalım.
Yine bolca çilek yiyerek fazla kolesterolümüzü atıp, damarlarımızın akışkanlığını artıralım. Bağırsaklarımızı lifleriyle ve içerdiği C vitaminleriyle temizleyip kansere karşı güçlenelim.
Taze ya da kuru kayısı yiyerek bahar yorgunluğumuzu giderelim. Bahara girerken sıvı dengelerimizi de korumak, tansiyonu düzenlemek, bağırsakları yumuşatmak ve kanser riskini azaltmak için günde iki kayısı yiyelim.
Bahar aylarındaki hava değişimlerinde sık sık gribal enfeksiyonlar yaşarız. Bunu önlemek için her gün bir bardak ekinezya çayı içelim.
Haftada 2-3 kez mutlaka ıspanak yiyerek vücudumuzun demir ihtiyacını giderip, kan tablomuzu dengeleyelim. Ayrıca ıspanağın içerdiği folik asit, B6 vitamininin bahar depresyonuna iyi geldiğini unutmayalım.
-Haftada 50 gr. kadar sütlü çikolata yiyerek mutluluk hormonlarımızı artırabiliriz.
-Her gün 1 muz yiyerek mutluluk hormonumuzun salgısını artıralım.
-Kepekli ekmek, kahverengi pirinç yiyerek B vitaminlerini bolca alalım. B vitaminleri bahar yorgunluğuna karşı sinir sistemini güçlü kılar ve zindelik verir.
Hanımlarda adet öncesi gerginliği giderir.
-Günde 2-3 havuç yiyerek hem gözlerimizdeki canlılığı artıralım, hem de hasar gören hücrelerimizin tamiratına yardımcı olalım. Havuç erken yaşlanmayı önler, birçok kanserin gelişmesini önler. Fazla kolestrolü düşürür.
-Bahar aylarındaki miskinliği önlemek için; her gün zihinsel potansiyelimizi artırır. Enerji veren ginseng ve ginko biloba çayları içelim.
-Kıştan başlayarak bol bol balık yiyelim.
-Yine kuşburnu çayı içerek C vitamini deposundan yararlanıp direncimizi artıralım.
-Mate (Paraguay çayı) içerek enerjik olup, aynı zamanda fazla yağlarımızı atabiliriz.
Fazla kilolu isek mateyi, ıhlamurla karıştırıp, yemeklerden yarım saat önce içersek iştahımızı kapatabilir.
4-DÜZENLİ EGZERSİZ VE HAREKETLİLİK
Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara yapışık bir yaşam sürdürmektedir.
PRATİK ÖNERİLER:
-Aracınızı 2-3 durak geriye ileriye park ederek yürüyün.
-Toplu taşıma ile işinize gidiyorsanız aynı şeyi siz de yapabilirsiniz.
-İşyeriniz, eviniz asansörlü ise kullanmayın, merdivenleri kullanın.
Eğer 4-5 kattan yüksek binalarda yaşıyor veya çalışıyorsanız, yarısını yürüyerek, yarısını asansörle çıkıp inin.
-İşyerinizde hep oturarak çalışıyorsanız, 1 saatte bir yerinizden kalkın ve odanızda dolaşın. Dizlerinizi kırarak, çömelip kalkın. Kendi çayınızı, yemeğinizi kendiniz alın.Odanızda yemeyin, mutfağa ya da başka bir odaya gidip orada yiyin.
-Haftada 3 gün mutlaka 45 dakikalık yürüyüş yapın. İmkânınız varsa bunu deniz kenarında yapın çünkü oksijenin en yoğun olduğu ozon deniz kıyılarında bulunmaktadır.
-Eğer yeşil alanları tercih ediyorsanız birazcık yüksek yerleri seçin. Çünkü orada da ozon yoğundur.
‘’Ozon” kandaki zararlı atıkları yok eden, kanı oksijenle temizleyen, hücreleri yenileyen antioksidan bir oksijen molekülüdür. (O3)
-İmkânı olanlar ve zamanı olmayanlar; evlerine spor aletleri alarak her gün çalışabilirler.
Unutmayalım ki egzersiz; kas ve eklemlerimizi, sinir sistemimizi güçlendirir. Fazla yağlarımızın atılmasını ve kan damarlarının temizlenmesini sağlar. Beynimizdeki mutluluk hormonlarını salgılatır…
-Her gün mutlaka duş alın. Önce sıcak, sonra soğuk geçişlerde vücudunuza jimnastik yaptırın. Suyun terapi yapıcı etkisini unutmayın.
-15 günde bir masaj yaptırın.
-Yoga yapın.
5-BAHAR GELMEDEN ÖNCE PLANLAR YAPMAK HEDEFLER KOYMAK, ARKADAŞ GRUPLARINA GİRMEK YA DA OLUŞTURMAK
-Kıştan, baharla yaşamımızda yeni sayfalar açılacağına inanarak planlar yapmalıyız. Böylelikle amacımız bizi canlı ve dinamik tutar.
6-AMAÇSIZ, MİSKİN, UMUTSUZ, BEDBİN, HER ŞEYDEN YAKINAN, MEMNUNİYETSİZ İNSANLARDAN UZAK DURUN
Unutmayın ki mutluluk gibi, mutsuzluk da bulaşıcıdır. Değerli vaktinizi bu insanlarla geçirmeyin.
Bunun yerine, sevgi dolu, pozitif enerjik, yaratıcı, gülebilen insanlarla birlikte olmaya çalışın.
Mizahla ilgilenin, ciddi takılmayı bırakın, içinizdeki doğal sese içinizdeki çocuğa kulak verin.
-Komedi dizilerini izleyin. Bu içerikli VCD, DVD,vs. çokça izleyin.
Fıkra ve mizah kitapları okuyun.
Gülmenin kaslarınızı gevşettiğini ve pozitif bir elektrik oluşturduğunu unutmayın.
Rahat, gülen, pozitif insanların hem kalp ritimleri, hem de beyin dalgaları daha düzenlidir.
Sıkıntılı-gergin, karamsar insanların beyin ve kalp dalgaları da düzensiz ve hızlıdır. Kalp ve beyin çabuk yorulmakta ve yaşlanmaktadır ve kanser riski artmaktadır.
8-AİLE DEĞERLERİNİ ÖNEMSEMEK VE İYİ BİR AİLE ORTAMI OLUŞTURMAK
-Sevgi-güven ve paylaşıma dayalı bir aile modeli; insan ömrünü uzatmaktadır.
-Hastalıklara karşı vücut direncini artırmaktadır.
-İnsana verdiği güvenle,kişilikli ve sağlıklı davranışların oluşmasını sağlamaktadır.
9-İŞİNİZİ İYİ YAPMAK İŞİNİZİ ÖNEMSEMEK.
Eğer epey zamandır işinizden memnun değilseniz;parasına bakmadan zevkle yapacağınız,çalışacağınız işe geçin.
Ekonomik nedenlerle devam etmek zorundaysanız “işkencenizi” azaltmak için bakış açınızı değiştirin.
“Bu gün bu işteyim, paraya ihtiyacım var,bunu bana sağladığı için işi iyi yapmalıyım” şeklinde düşünün.
Planınızı yapın, hedef koyun. Bu sürede işinizi sevseniz de sevmeseniz de iyi-güzel, ciddi bir şekilde yapın. İşin önemsenmesi, aynı zamanda kendinizin önemsenmesidir.
‘’Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” lafını unutmayalım.
Her iş başvurusunda, eski işinizle ilgili sorular sorulacaktır.
Arkanızda güzel hatıralar ve başarılar bırakmalısınız. Bunlar size her zaman referans olacaktır.
10-TEMEL İNSANİ DEĞERLERE SAHİP OLUN KİŞİLİKLİ,NİTELİKLİ İNSAN OLUN
-Dürüst, güvenilir, yürekli insan olun.
-Özünüz ve sözünüz bir olsun.
-Kendiniz için istemediğiniz şeyleri başkası için de istemeyin.
-Duygu ve düşüncelerinizi yeri geldiğinde açığa vurun.
-İyi niyetli, sempatik, gülümseyen, yardım sever insan olun. Fakat sürekli ‘’verici” olmayın yoksa ‘’vazifeniz” olur.
-Her söylediğiniz doğru olsun. Fakat her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir ilkesini unutmayın.
-Öfkenize hakim olun, kendinize zaman tanıyın, ondan sonra harekete geçin.
-Aklınızla duygunuzu beraber kullanın.
-İyi bir sırdaş ve dost olun.
-Dostlarınızı ve arkadaşlarınızı, akrabalarınızı arayın hal hatır sorun.
-Sevdiklerinize küçük de olsa zaman zaman hediyeler alın.
-Zor günlerinde dostlarınızı yalnız bırakmayın.

Toplumsal barış ve ekonomi

Kamusal Politika ve Demokrasi Çalışmaları Merkezi (PODEM) ile Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO), “Toplumsal Barış İçin İş Dünyası” başlıklı bir toplantı düzenledi. İki ayaklı bir toplantıydı bu; biri Diyarbakır’da, diğeri ise Urfa’da yapıldı. Diyarbakır’da toplantıyı izleme fırsatı buldum. Bölgenin çeşitli illerinden iş insanlarının, gazetecilerin ve akademisyenlerin katıldığı toplantıda, hem çatışma döneminin bölgeye ve Türkiye’ye etkileri ve hem de gelecekte nasıl bir yol izlenmesi gerektiği mevzuları üzerinde duruldu.

Doğu ve Güneydoğu’daki iller, Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişmişlik endeksinin en dibinde yer alıyor. Hükümet, 2012’de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltmak için yeni bir teşvik sistemi yürürlüğe koydu. İller, sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyelerine göre bölgelere ayrıldı. “6. Bölge”, Türkiye’nin “en geri kalmış” son 15 ilini oluşturur ve bu bölgede tanımlanan illerin tamamı Doğu ve Güneydoğu’da yer alır.

Geri Kalmışlık

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2015 verilerine göre, Türkiye’deki sanayi işletmelerinin yüzde 43’ü Marmara’da, yüzde 20’si İç Anadolu’da, yüzde 13’ü Ege’de, yüzde 9’u Akdeniz’de, yüzde 8’i Karadeniz’dedir. Bu oran Güneydoğu’da yüzde 4, Doğu Anadolu’da ise yüzde 3’tür. Ticaret ve sanayide arkada kalmak, bugünün hikâyesi değil, tarihsel bir arka planı var. 2000’li yıllardan sonra bir kıpırdanma söz konusu. Mesela DTSO verilerine göre, bugün DTSO’ya kayıtlı işletmelerin yüzde 70’i 2005’ten, yüzde 30’u ise 2013’ten sonra kurulmuştur. Bu veriler önemli; zira çatışmanın olmadığı veya asgariye indiği, çözüm arayışlarının yoğun olduğu dönemlerde, müteşebbislerin de daha bir cesaretle sahaya indiğini ve ekonomik hayatın canlandığına işaret ediyor.

Çözüm sürecinin devam ettiği dönemlerde ekonomik göstergeler yukarıya doğru seyretti.  Yatırım, teşvik, turizm ve istihdam arttı. Ancak çatışmalarla birlikte göstergelerin yönü aşağıyı göstermeye başladı. Diyarbakır’da 2011’de 12, 2012’de 8, 2013’de 11, 2014’te 8 fuar düzenlendi. 2015’in ilk yarısında 4 fuar yapıldı, ancak sonbahardaki tüm fuarlar iptal edildi. 2016 için üç fuar plandı, ama sonra güvenlik gerekçesiyle bundan da vazgeçildi.

Bütün sektörlerde ciddi bir çöküş var. Misal, kapanan otellerin yanı sıra, açık olan otellerde doluluk oranı yüzde 10- yüzde 35’e kadar düştü. İşletmelerin ciro kaybı yüzde 10- yüzde 60 arasında. Birçok otel işçi çıkartmak zorunda kaldı. Mevcutta herhangi bir tur organizasyonu da yok.

DTSO, sokağa çıkma yasağının kalkmasından sonra 395 esnaf ve işletme sahibi ile görüşmeyi içeren bir araştırma yaptı. Görüşülenlerin yüzde 65’i 90-120 gün, yüzde 30’u ise 30-90 gün arasında işyerlerinin kapalı kaldığını belirtmişler. 50 milyon TL’lik zarar beyan etmişler. Başlıca şu sorunlar öne çıkmış:

  • İşyerlerindeki mallarının bozulması, kullanılamayacak hale gelmesi
  • Finansman açısından girilen darboğaz (Kredilerin ödenememesi, çeklerin yazılması, yeni kredi taleplerinin karşılanmaması, vb.)
  • İş hacminin düşmesi
  • Kaygı ve belirsizliğin had safhaya çıkması

Savaşı Durdurmak

Buna karşılık 395 kişiden 379’u, işyerini kapatmaya dönük bir işlemde de bulunmamış. Birikimleri ile dayanmaya çalışmış ve olayların durulmasını beklemiş. Şimdi de işi döndürmek için şu taleplerde bulunuyor:

  • Sur’un ekonomik afet bölgesi ilan edilmesi
  • Zararların karşılanması
  • Sicil affı
  • SSK ve vergi borçlarının ertelenmesi/silinmesi
  • Banka kredilerinin yeniden yapılandırılması
  • Faizsiz kredi ve hibe olanaklarının yaratılması

Lakin hemen herkesin üzerinde mutabık olduğu bir nokta var: Ekonomik kayıplar bir şekilde telafi edilir. Önemli olan akan kanı durdurmaktır. Her gün gençlerin hayatını kaybettiği bir ortamda, ekonomik zarar-ziyandan veya ekonomik iyileştirmelerden bahsetmek pek bir mana taşımaz. Toplumsal barış sağlanmadan, ne bölgenin ne de ülkenin ekonomisini düzeltilebilir. Asıl olan, toplumsal barışı sağlamak, bu savaşı durdurmaktır.

Yeni Yüzyıl, 16.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/toplumsal-baris-ve-ekonomi-2012

Batı’nın gördüğü ve görmediği

Türkiye’de demokrasinin, insan haklarının durumu hakkında eleştirileri ve yorumları kapsayan iki rapor peş peşe açıklandı: ABD’nin İnsan Hakları Raporu ve Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raporu. İki raporda da ülkemize yönelik sert eleştiriler var.

ABD’nin ve Avrupa’nın her dediğine sorgusuz sualsiz inanmam, onay vermem. Her iki aktörde de ciddî çifte standartlar olduğunu ve bazen Türkiye’yi haksız yere zora düşürecek, maddî temeli olmayan veya tek taraflı bilgilere dayanan değerlendirmeler yaptıklarını biliyorum.

Bunun en önemli sebeplerinden biri Türkiye’nin bir enformatik kuşatma altında olması. Türkiye’de olup bitenler hakkındaki bilgiler Batı’daki siyaset ve sivil toplum mahfillerine genellikle PKK, PDY ve onlara sempati duyan veya onlarla ittifak ilişkileri içinde olan çevreler tarafından taşınıyor. Farklı düşünen ve daha ilkeli, sağduyulu, önyargıdan uzak yorumlar yapan çevreler aynı derecede büyük bir yurt dışına enformasyon taşıma gücüne sahip değil. Diğer taraftan, devlet görevlilerinin bilgi aktarımı da hem yetersiz ve kesintili olduğundan hem de sorunlar ortadayken bizde hiç sorun yok, her şey fevkalade iyi havası basmaya çalıştığından inandırıcı ve dolayısıyla etkili olmuyor.

ABD İnsan Hakları Raporu 2015’in Türkiye kısmındaki ve AP Türkiye Raporu’ndaki tespit, vurgulama ve tavsiyelerden bazılarını dikkate almak gerektiğini düşünüyorum. Bunun ilk sebebi, Türkiye’nin uzun süredir demokratik ülkeler kulübünde yer almak istemesi. Türkiye otoriter ülkelerle aynı ligde olmayı tercih etseydi bu tür raporlar tamamen anlamsız kalırdı. İkincisi, dış politika ihtilâfları ve ülkelerin çifte standartlılıkları tartışılabilir, ama mesele insan hakları olduğu zaman iç egemenlik veya millî irade dediğimiz şey kayıtsız şartsız öne çıkartılamaz. İnsan hakları her şeyden üstündür. Ülkedeki rejime ana karakter özelliklerini vermesi gereken ölçüt insan haklarıdır. İnsan hakları hiçbir problemin çözümüne engel olmaz, aksine problemleri gevşetir ve çözülmelerini kolaylaştırır. Bu yüzden, raporlardaki eleştirileri ve önerileri alınganlık meselesi yapmak yerine ülkemizde insan haklarını daha iyi tesis etmek ve korumak için bir müşevvik olarak değerlendirmek uygun ve yararlı olur.

Problemleri ne olursa olsun bu raporlarda bazı doğruların bulunduğu ve Türkiye’nin bunlardan ders alması gerektiği kanaatindeyim. Can ve Gül’ün tutuklanmasıyla maalesef basın özgürlüğüne aykırı bir adım atıldı. Dava ya hiç açılmamalı ya da açıldıysa tutuksuz yargılama esas alınmalıydı. Casusluk suçlaması da inandırıcı olmadı. Türkiye’de bazı çevrelerin buna kuvvetle inanması aynı inandırıcılığın tüm dünyada da oluşacağını garanti etmiyor. Benzer şekilde, 1128 akademisyenin bildirisine karşı gösterilen tepki de yanlış kulvarda ve aşırı biçimde cereyan etti. İçeriği sıkıntılı olsa da bildiri ifade özgürlüğü sınırları içinde kalmaktaydı. İsteyenler benim gibi bildiriye ağır eleştiriler yöneltebilirdi, nitekim bunu yapanlar oldu. Ama teröre destekten başlayıp hainliğe kadar uzanan suçlamalar lüzumsuzdu ve bazı imzacıların işten atılması, üç kişinin tutuklanması ifade özgürlüğünü ihlâl eden davranışlar olarak görüldü. Keza, daha önceki yazılarımda da vurguladığım üzere, gazeteci olarak çalışırken organize suç eylemlerine karıştığı iddia edilenler hakkında hukukî takibat yapmak yerine yayın organlarına kayyum atanması da yanlıştı.

Bana göre raporlardaki en önemli problem yargının bağımsızlığı meselesine bakış. Batı Türkiye’deki sorunu anlamıyor. Çok yakın zamanlara kadar yargı ayrımcı bir yapılanmanın kontrolü altındaydı. Bu korkunç durumu değiştirme yolundaki hâlen devam eden mücadele yargı bağımsızlığına engel olmaktan çok katkı yapıyor. Batı’nın bu gerçeği anlamasına katkıda bulunmak her demokratın görevi. Bu yapıl(a)mazsa, Batı farkında olmadan yargı bağımsızlığı adına yargıdaki bu totaliter yapılanmayı savunmaya devam edeceğe benziyor.

Yeni Yüzyıl, 16.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/batinin-gordugu-ve-gormedigi-2013

Etnisite, cemaat, toplum

Türkiye’nin önde gelen siyasi tarihçilerinden Şükrü Hanioğlu farklı tarihlerde kaleme aldığı yazılarında sürekli olarak etnik kimlik temelli bir toplumun kendi iç barışını sağlayamayacağını, tam tersine o etnik kimlikten olmayanları farklı etnik karşıtlıklar üzerinden radikalleştireceğini söylemektedir. Hanioğlu, Bu temelde, erken Cumhuriyet döneminin tektipleştirici bir “demos” oluşturma düşüncesinin çatışmaları artırıcı tehlikelerine işaret etmekte, farklılıkları dışlamayan, eşitlikçi ve katılımcı bir toplum tasavvuru olmadan toplum içi gerginlik ve çatışmalardan kurtulmanın mümkün olmayacağını vurgulamaktadır.

Başka bir yazar, Etiyen Mahçupyan ise Bizans’tan beri cemaatçi mantıkla yaşayan bir halk olduğumuzu, bu nedenle birbirimize cemaatçi gözlüklerle bakıp, sadece kendi kimliğimizi, isteklerimizi ve mağduriyetlerimizi önemsediğimizi söylüyor.

Her iki yazar da belki uzun bir tarihsel dilimde yaşadığımız sorunların nedeni olan iki olguya, etnik ve cemaat merkezci tutumlara işaret ediyor.

Bu iki yazar elbette cemaatler ya da etnisiteler olmasın demiyor. Tam tersine cemaatler ve etnisiteler özgürce fakat birbirlerini dışlamadan, eşitlik içinde var olabilmenin yollarını bulabilir diyor.

Bu sorunları yaşayan tek ülke Türkiye değil, Nazi döneminde Almanya’nın geliştirdiği etnik köktencilik ile neredeyse tüm Ortadoğu ülkelerinin ırk, soy ve mezhepten sıyrılmış bir toplum oluşturamamalarının yarattığı sonuçlar dikkate alındığında yalnız olmadığımızı görürüz.

Başka ülkelerdeki örnekler geleceğimizi kurgulamamız için önemli ipuçları sunuyor. Bir kere bu sorunlar aşılamaz sorunlar değil. Olumlu örnekler buna işaret ediyor. Olumsuz örnekler ise dışlayıcı etnik kimlikler ile kapalı cemaatçi anlayışlardan kurtulamayan toplumların felakete sürüklendiklerini gösteriyor.

Hep konuştuğumuz ama bir türlü yapamadığımız yeni anayasanın başarısı, sağlıklı bir toplumsal sözleşmeye temel oluşturacak felsefeyi nasıl kurgulayacağımıza bağlı. Vesayetsiz bir ortamda bunu becerebiliriz. Ancak vesayetin olmaması kesin başaracağımız anlamına gelmiyor.

Anayasa, felsefesi düzgün kurulmuş bir çerçeve içinde, hak ve özgürlükler temelinde tüm bireyleri grupları, cemaatleri ve etnisiteleri çoğulcu ve katılımcı bir anlayışla kucaklamadıkça, hükümet sisteminin türü, kaç yüksek yargı organı olacağı, anayasa metninin kısa mı yoksa uzun mu olacağı çok da önem taşımıyor. Bu konular tabi ki önemsiz değil. Fakat yanlış temel üzerinde bir yapının ayakta kalması olanaksız. Temel yoksa yani kapsayıcı bir toplum tasavvuru geliştiremiyorsak ne yapsak nafile.

Her bireyin kendini toplumun bir parçası saydığı, kendisini başkalarının üstünde ya da altında değil eşiti olarak gördüğü, farklılığının kendisine bir üstünlük vermediği gibi başkalarının farklılıklarının da kendisinin ki kadar değerli olduğunu hissettiği bir ortak anlayışı yansıtmalı ki yeni bir anayasa diyebilelim ortaya çıkan ürüne.

Belki de bu nedenlerle güçlü bir başlangıcı olmalı yeni anayasanın. Hukuki değil, edebi bir dille kaleme alınmış, hatta normatif bir değeri de olmayan bir başlangıç. Hepimizi anlatmalı, hiç birimizi dışlamadan, hiç birimizin kimliğini üstün kılmadan ama hepimizin bir toplum olduğumuzu hatırlatan. Her bir taşın öneminden bahseden.

Hamasi olmayan, ama epik; romantik değil ama duygularımızı yansıtan, devleti değil bizi anlatan bir başlangıç. Uzun da değil, bir özeti Anadolu’nun.

Yeni Yüzyıl, 15.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/etnisite-cemaat-toplum-2004