Yerli mi Avrupa mı?

Bir zamanlar, Türkiye sanayisi yok denecek kadar zayıf bir ülkeyken, özellikle dayanıklı tüketim malları alırken satıcılar sorardı: “Yerli mi, Avrupa mı?”. Çoğumuz “Avrupa” cevabını verirdik. ‘Avrupa’ söz konusu malın Avrupa’da imal edilmiş/üretilmiş olduğuna işaret ederdi. Bu malların fiyatı daima yerli mallarınkinden yüksek olurdu, ama biz daha kaliteli ve uzun ömürlü olduğu düşüncesiyle kesenin ağzını açıp yerli yerine ‘Avrupa’almaya çalışırdık. Aradan zaman geçti, çok şey değişti. Bugün Türkiye eskiden ithal edilen pek çok malı üretebilmekte. Tüketiciler ise malın kendisi kadar servisinin de önemli olduğunun bilincinde. Artık yerli mallar Avrupa mallarından daha az tercih edilmemekte.

     Aynı yıllarda bazen fikirlerde de yerli/Avrupa veya yerli /yabancı ayrımı yapılırdı. Bazı çevreler devamlı yerlinin önemini vurgulardı. Bunlar arasında İslamcılar ve milliyetçiler özellikle dikkat çekerdi. Sonra bir ara bu ayrım arka plana düştü, fikirlerin yerli yahut yabancı olmasından ziyade doğru veya yanlış, isabetli veya isabetsiz olup olmadığı tartışılmaya başladı. Değerlerin ve fikirlerin evrensel olduğu ve yerlilik veya yabancılığın onlara kıymet biçmekte fazla önemli olmadığı ve işe yaramadığı kanaati yayıldı.

Son günlerde eskiye dönüş emareleri var. Hükümete yakın çevreler sık sık yerlilikten, millilikten bahsediyor.Bu kavramlar özellikle hükümet sistemi ve anayasa tartışmalarında öne çıkartılıyor. Yerli bir hükümet sistemine ve yerli, millî bir anayasaya ihtiyacımız olduğu vurgulanıyor. Görüşler ve toplum kesimleri arasında bu bakımdan ayrımlar ve karşılaştırmalar yapılıyor.

Her toplumun kendine mahsus kültürel değerler ve tarzlar taşıdığı inkâr edilemez. Her ne kadar haklar ve ilkeler düzeyinde soyut genellemelere dayanarak konuşuyor, tartışıyor isek de, insan soyut, boşlukta bir varlık değil. Sosyal, ekonomik ve siyasal hayat ta boşlukta cereyan etmiyor. Başka bir deyişle her ülkede ve toplumda yerlilik ve millilik doğal olarak var. Dolayısıyla, onlarla ilgili hassasiyetler de mevcut.

Bununla beraber ülkelerin, toplumların ve kültürlerin birbirlerinden tamamen ve asla bir araya getirilemez şekilde farklı özelliklere sahip olduğu iddia edilemez. İnsanlar da toplumlar da pek çok bakımdan birbirine benzer. Yerli ve belli bir coğrafyaya mahsus değerler ve fikirler yanında tüm insanlığa hitap eden değerler ve fikirler de mevcut.

Yerlilik istesek de ihmâl edilemez, çünkü her insanın olağan yaşama ortamında mevcut. Evrensellik ise yerlilik adına kurban edilmemesi gereken içeriğe sahip olabilir ve her durumda ille de yerlilikle çatışması gerekmez.

     Uzmanlar hükümet sistemlerini üçe ayırıyor: Başkanlık sistemi, parlamenter sistem ve yarı başkanlık sistemi. Hiçbir ülkenin hükümet sistemi bir diğerinin tıpkısının aynısı değil ama aralarındaki farklara rağmen hepsi bu üçünden birine tekabül ediyor. Türkiye de mecburen bunlardan birini seçecek. Elbette bu yeni sistem bazı yerli özellikler taşıyacak ama benzerlerinden tamamen farklı, başka bir deyişle –ne demekse?- yüzde yüz yerli, millî olmasını beklemek hem hayal hem de gereksiz.

Aynı şey anayasa için de söylenebilir. Anayasal yönetim geleneği insanlığın ortak ürünü. Antik Mısır’dan Müslümanların yönetimindeki Kudüs’e, 1215 tarihli Magna Carta’dan 1876 Osmanlı Anayasası’na kadar birçok belge ve olay bu geleneğe katkıda bulundu. Dolayısıyla, anayasa meselesinde de yerliliği abartmamak gerekir. Ülkenin ihtiyaçlarına dayanarak bazı özel düzenlemeler elbette yapılabilir, ama demokratik bir anayasanın taşıması gereken vazgeçilmez özellikler bellidir ve bunları yerlilik/yabancılık, millilik/gayri millilik kıstasına vuramayız. Aksi takdirde, demokratik ölçütlere uygun bir anayasa hazırlamamız gerçekten zora girebilir.

Yeni Yüzyıl, 20.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/gunun-yazarlari

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et