Ana Sayfa Blog Sayfa 211

Leylekten Derneğe Tek Parti Dönemi

Hikâyemiz 1939 Haziranı’nda başlar. O zamanın Türkiye ve dünya şartlarını bir hatırlayın: Türkiye’de tek parti idaresi devam etmektedir, Atatürk henüz ölmüş, İsmet İnönü CHP’nin değişmez Genel Başkanı ve Milli Şef olmuştur. CHP, dünyadaki otoriter ve totaliter rejimlerden etkilenerek bir “parti-devleti”ne dönüşmektedir. Bütün devlet, parti ideolojisi ve teşkilatı etrafında teşkilatlanmaktadır. Toplumdaki her farklı teşkilat, dernek ya partinin içine girecek ya da kapatılacaktır… CHP’nin 1931 Kurultayı’yla başlayan parti-devlet süreci, 1935 Kurultayı’nda pekişmiş, 1937’deki anayasa değişikliğiyle CHP’nin altı oku anayasaya girerek “resmi ideoloji” haline gelmiştir. Dünya birkaç ay sonra çıkacak İkinci Cihan Harbi’nin barut kokusunu teneffüs etmeye başlamıştır. İşte bu şartlarda, 1 Haziran 1939’da Tarsus’ta bir leylek ölür. 

Bir leyleğin orada ve o tarihte ölmüş olması, tarihe girmesi için yeterli değildir. Tarih, zoolojinin ötesinde bir şeydir ve bunu sağlayan da insanın varlığı ve onun beşerî müdahalesidir. Bizim hikâyemizde leyleğin ölümünü tarihî bir hadise haline getiren beşerî müdahale, leyleğin ayağındaki bilezik ve onu bulan Tarsus CHP Halkevi Köycülük Şubesine üye Vahit Erkaç’tan gelecektir. Vahit Erkaç, Tarsus’ta ölen leyleği ve leyleğin ayağındaki bileziği bulunca bunu, bir dilekçeyle CHP genel merkezine gönderir. Önce bu dilekçeyi okuyalım: 

CHP Genel Sekreterliği Yüce Katına

ANKARA  

Evimiz köycülük şubesi üyesinden Bay Vahit Erkaç tarafından 1.6.939 tarihinde Kargılı köyü civarında ölü bir leylek ayağında görüp çıkardığı aşağıda yazısı bulunan bileziğin, aynı günki posta ile taktim kılındığı saygı ile arz olunur. 

Halkevi Başkanı

Bilezikteki yazı:

Vertır Musee Royal

Sofia Bulgaria

  1. 25577

Cevabını arayacağımız ilk soru, bu hikâyenin neden CHP Genel Sekreterliği’ne yazılmış olabileceğidir. Yukarıda söylediğimiz gibi, CHP dönemin tek partisi ve bu tek parti idaresi otoriter, hatta yer yer “yarı totaliter” bir karakterde. Dolayısıyla sadece uçan kuştan değil, ölen leyleğin ayağındaki bilezikten de haberdar olmak, haberdar edilmek isteyen bir CHP var karşımızda. CHP’nin bir yan kuruluşu olan Halkevleri de sadece vazifesini yerine getiriyor, yani bir işgüzarlık peşinde değil. Hoş bu bileziği Halkevi’nden birisi değil, Tarsus İdman Yurdu’nda top koşturan bir kimse veya Tarsus Musikisevenler Derneği’nden bir musikişinas bulmuş olsa da gideceği yer CHP olacaktı. Çünkü o dönemde spor kulüpleri de, diğer bütün dernekler gibi, CHP’nin bir yan kuruluşuydu. 

Bu önemsiz gibi görülebilecek belge, dönemin şartlarını çok iyi yansıtıyor. Kurşun gibi ağır havayı anlamak için dönemin tek partisinin teşkilat şemasını hatırlamak elzem. CHP’de 13 büro vardır. Bu bürolar ve görevleri şöyledir. 

Tek parti dernekler açısından “kayıp yıllar” olarak tarihe geçmiştir. Dernekler, ancak çok partili hayata geçildikten sonra, gerçek anlamda dernek olarak faaliyet göstermeye başlayabilecektir… Dernek kurma hürriyeti ancak ülkede tek parti yönetimi yoksa bir anlam kazanmaktadır. Tek parti döneminde teşekkül eden derneklere bakış açısı, bugüne kadar miras, hafıza ve kültür olarak süren olumsuz bir iklim yaratmıştır. 

“A Grubu

Büro – Teşkilât, intihaplar, fırka kongreleri

Büro – Alelumum dilekler ve müracaatlar

Büro – CHF’ndan başka cemiyet ve fırkaların vazifelerini tetkik ve takip (Bu Büro 1. Hilâliahmer, 2. Tayyare, 3. Himayeietfal, 4. Millî İktisat ve Tasarruf, 5. İdman Cemiyetleri İttifakı, 6. Maarif cemiyetleri dışında kalan her türlü dernek ve birliğin izlenmesiyle uğraşacaktır.)

Büro – Fırka teşkilâtının teftişi 

B Grubu

Büro – Millî kültür, ilmî hareketler ve bu mevzuda neşriyat (Halkevleri kurulduktan sonra bu büroya bağlandı.)

Büro – Spor ve Gençlik

Büro – Halk dershaneleri, okuma-yazma, halk kâtipleri

Büro – Matbuat, fıkra neşriyatı, fırka programının teşrihi, propaganda 

C Grubu

Büro – İş, işçiler, esnaf teşkilâtları ve serbest meslekler

Büro – İktisadî vaziyetin tetkik ve mütalâası 

D Grubu

İçtimâî muavenet teşkilâtı

Büro – Fırka faaliyetlerinin hukuk esaslarıyla telifi

Büro – Merkez ve taşrada bütçe, aidat, teberrüat, varidat ve hesap işlerinin usulünde tanzim ve takibi. Fırka emlâk ve eşyasının muamele ve kayıtlarının tanzim ve takibi.” 

CHP bürolarının, bilhassa 3, 5, 6, 9 ve 11. büroların, görev taksiminden anlaşılacağı üzere, tek parti döneminde derneklerin faaliyet alanı tamamen tek partinin tekeline alınmıştır. Tek parti döneminde dernekler, müstakil karakterini kaybetmiştir. Bir örnekle devam edelim. 

Tek Parti Dönemindeki İstanbul İrad ve Emlak Sahipler Birliği’nden Çok Partili Dönemdeki Gayrimenkul Sahipleri Derneğine

Örneğimiz Milli Korunma Kanunu’nun kiraları dondurma tatbikatına karşı, mülkiyet hakkını savunmak üzere teşekkül eden Gayrimenkul Sahiplerini Koruma Derneği ve onun neşriyatı olan Mülkiyet Dergisi olsun. 

İstanbul İrad ve Emlak Sahipler Birliği, henüz Milli Korunma Kanunu çıkmadan 1930’ların mülkiyet aleyhtarı devletçi havasında kurulmuşsa da, otoriter siyasi şartlar altında ciddi bir faaliyet gerçekleştirilememiştir. Bu bakımdan tek parti dernekler açısından “kayıp yıllar” olarak tarihe geçmiştir… Dernekler, ancak çok partili hayata geçildikten sonra, gerçek anlamda dernek olarak faaliyet göstermeye başlayabilecektir. 

Milli Korunma Kanunu’na Ancak Çok Partili Hayatta Muhalefet Edilebilecektir…

Bu arada Milli Korunma Kanunu geçici bir süre için çıkarılarak, fiyatlar 1938 rayicine göre sabitlenmiştir. Kanunla savaş şartları altında enflasyon engellenmek istenmişse de, resmi fiyatlar dışında ikinci bir fiyat teşekkül etmiş, piyasa hükmünü icra etmiştir. Kanuna riayet eden zarar görmüş, etmeyenler hukuk dışına çıktıları için zarar görmüş veya görmemek için rüşvet verme yoluna gitmiş, böylece hedeflenenin tam aksine hizmet eden bir tatbikat ortaya çıkmıştır. Zamanla kanunun, kiraları sabitleyen 30. maddesi dışındaki uygulamalardan vazgeçilmiştir. Sair mal ve hizmetler piyasa şarlarında artarken, kiralar sabit durmuş, mülk sahipleri büyük zararlara uğramaya başlamışlardır. 

1946’da Dernek Reisliğine emekli bir general olmakla beraber müteşebbis vasfıyla bilinen Serbest Fırka’nın kurucularında Süreyya İlmen getirilmiştir. 

Dernek böylece aktifleşmiş, toplantılar, bildiriler, broşürler ve Mülkiyet Dergisi vasıtasıyla Milli Korunma Kanunu’na karşı mücadeleye başlamıştır. 

Derneğin Maksadı

Derneğin maksadı tüzüğünde şu şekilde ifade edilmiştir: “Mal sahiplerinin ekonomik, kültürel, sosyal bakımlardan anayasayla sağlanan dokunulmaz hak ve hürriyetlerini kanun yolları ile aramak ve korumak.” 

Mülkiyet Terbiyesi

Ankara eski belediye başkanı Asaf İlbay, Mülkiyet Dergisi’ne yazdığı önsözde şöyle diyor:

“Esefle itiraf etmeğe mecburuz. Güzel Türk vatanında mülkiyet terbiyesi eksiktir. Hükümet ve şahıslar çok kere mülkiyet ve tasarruf hakları davasında ihmalkardırlar. Anayasanın sağlamlığı hak ve hürriyetlerden birisi olan tasarruf ve hürriyeti türlü vesilelerle tahdit edebiliyor… 

Herhangi bir lüzum üzerine muvakkaten işgal edilen binaların tahliye ve iadesinde mal sahibinin büyük zararlarla karşılaştığı vakidir. Herhangi bir Bakanlık veya Belediye büyücek mikyasta bir inşaata karar verdiği takdirde ilk iş gayrimenkul sahiplerinin zararına ucuz arsa tedarik etmek için hususi bir istimlak kanunu çıkarmak olur.” 

Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi

Gayrimenkul Sahiplerini Koruma Derneği çevresi, 30 Eylül 1949 tarihinde Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi’ni kuracaktır. Partinin umumi prensipleri arasında “mülkiyet ve tasarruf hak ve menfaatlerinin korunması ve mal masunluğu” yer almaktadır. Partinin ve derneğin mücadelesi ancak Demokrat Parti iktidar döneminde sonuç verecektir. Bu örneğin gösterdiği üzere dernek kurma hürriyeti ancak ülkede tek parti yönetimi yoksa bir anlam kazanmaktadır. Tek parti döneminde teşekkül eden derneklere bakış açısı, bugüne kadar miras, hafıza ve kültür olarak süren olumsuz bir iklim yaratmıştır. Bu bakımdan derneklerin tek parti dönemi macerasının üzerinde daha fazla durulması faydalı olacaktır.

Dernekler Dergisi, 15.05.2015

İfade Özgürlüğü ve Gazeteciler

İfade Özgürlüğü Nedir, Niçin Önemlidir?

İfade özgürlüğü liberal demokrasinin temel değerlerinden biri. Bir demokrasinin kalitesi ölçülürken başvurulan başlıca ölçüt. Uluslararası özgürlük endekslerinde kullanılan bir parametre. 

Son yıllarda ifade özgürlüğü Türkiye’deki gelişme ve uygulamalar açısından çok tartışılıyor. Ülke içinde ifade özgürlüğünün geriye gittiğini iddia edenler olduğu gibi bu doğrultudaki eleştirilerin uluslararası arenada da dile getirildiği oluyor. 

Ancak, bir kavramın çok kullanılması onun ne olduğunun iyi bilindiği anlamına gelmiyor. Başka bazı bazı özgürlükler gibi ifade özgürlüğü de şık görünmek amacına hizmet etmek için istihdam edilebiliyor. Tek taraflı değerlendirmelere konu yapılabiliyor. Bazı meslekler için imtiyaz veya pozitif ayrımcılık taleplerine zemin sağlamak için kullanılabiliyor. Bu yüzden ifade özgürlüğüyle ilgili, genel olsun özel olsun, her değerlendirmenin soğukkanlı ve sağlam bilgiye dayalı olarak yapılması gerekiyor. 

İfade özgürlüğü bireylerin tek tek veya toplu halde toplumsal meseleler ve toplumsal kişiliklerle ilgili görüşlerini başlarına kötü bir şey gelme ihtimali veya korkusu olmadan açıklayabilme hakkıdır. Bu tanımın çeşitli unsurları ve açılımları vardır. Bir defa, ifade özgürlüğü hakkı esas itibariyle bireylere ve birey gruplarına mahsustur. Topluca bir toplumun ifade özgürlüğünden söz etmek, meselâ, Türk milletinin ifade özgürlüğünden dem vurmak anlamsızdır. Bu çerçevede, kurumların, söz gelişi devletin ifade özgürlüğünden de söz edilemez. İkincisi, ifade özgürlüğü negatif mahiyetlidir.  Bir bireyin ifade özgürlüğüne sahip olması demek onun kendini ifade etmesinin keyfi olarak engellenmemesi, bireyin önünde insan ürünü, ayrımcı engellerin olmaması demektir. Başka herhangi bir bireyin, resmi veya gayri resmi bir kurumun ona şu veya bu ifade aracını temin etmesini gerektirmez. 

Bireyin hangi yolları ve araçları kullanarak kendini ifade edeceği bireyin imkân, kabiliyet ve tercihlerine bağlıdır. Bazıları konuşarak, bazıları yazarak, bazıları belli davranış biçimlerini ve kıyafetleri tercih ederek kendilerini ifade ederler. Bu bakımdan bireyler arasında bir eşitsizlik vardır. Ancak, bu eşitsizlik ne ifade özgürlüğüne engel olur ne de ortadan kaldırılabilir. Üçüncüsü, ifade özgürlüğünün korunması görevi nihai tahlilde onu etkili şekilde koruyan bir kamu otoritesinin (devletin) var ve işliyor olmasına bağlıdır. Devletin ifade özgürlüğü karşısında diğer özgürlükler karşısında olduğu gibi iki uçlu bir görevi vardır. İlki devletin kendisinin ifade özgürlüğüne engeller yaratmamasıdır. İkincisi, devletin sivil toplum içinde tezahür edebilecek ifade özgürlüğü ihlallerine engel olmak veya bunların faillerini kurbanlar ve toplum adına müeyyidelendirmektir. 

İfade özgürlüğü hem bir amaç hem de bir araç olarak önemli ve değerlidir. İfade özgürlüğü bireylerin kendini ifade ederek rahatlamasını, yeni ve üstün fikirlerini toplumun hizmetine sunmasını, fikir ve yaklaşımlarındaki yanlışlıkları teşhis edip tasfiyeye yönelmesini sağlar. Kişinin kendi tercihlerinin peşinden koşmasını kolaylaştırır. İnsanın özgüvenini takviye eder. Günlük hayatta dahi tercihlerini ifade etmek ve savunmak iznine sahip olmamış, bu bakımdan bastırılmış kimselerin şahsiyet problemleriyle karşılaştıklarını gözlemlemekteyiz. 

İfade özgürlüğü bireyler üzerinden topluma da büyük fayda sağlar. Toplumsal yaratıcılığı ateşler. Fikir hayatını canlandırır. Kültür hayatını zenginleştirir. İfade özgürlüğünün olduğu yerlerde filozoflar, büyük akademisyenler, şairler, yazarlar daha kolay belirir ve daha etkili olur. Dünya ülkeleri arasında yapılan bir karşılaştırma ifade özgürlüğünün daha geniş olduğu ülkelerin hemen her bakımdan daha az ifade özgürlüğüne sahip ülkelerden daha iyi durumda olduğunu göstermektedir.

İfade özgürlüğü sivil özgürlüklerin en önde gelenidir. Her insan bu temel özgürlüğü hak eder ve ona muhtaçtır. Ancak, bazı meslekler doğrudan doğruya ve hatta neredeyse tamamen ifade özgürlüğüne dayanır. Gazetecilik bu tür meslekler arasındadır.

Gazetecilik Mesleği ve İfade Özgürlüğü

İfade özgürlüğü sivil özgürlüklerin en önde gelenidir. Her insan bu temel özgürlüğü hak eder ve ona muhtaçtır. Ancak, bazı meslekler doğrudan doğruya ve hatta neredeyse tamamen ifade özgürlüğüne dayanır. İfade özgürlüğünün ortadan kaldırılması adeta bu meslekleri icra imkânının da ortadan kaldırılması anlamına gelir. Gazetecilik bu tür meslekler arasındadır. 

Medya organları bilgi, haber ve yorum aktarma araçlarıdır. İfade özgürlüğünün medya organlarına uygulanmasına basın özgürlüğü denir. Yani, basın özgürlüğü bir anlamda ifade özgürlüğünün sektörel uygulaması ve yoğunlaşmasıdır. Basın özgürlüğü isteyen kişilerin ve kişi gruplarının serbestçe, yani özel şartlarla muhatap kılınmadan, gazete, dergi, kitap çıkartabilmesi, radyo, televizyon kurabilmesi, sanal iletişim ortamları oluşturabilmesidir. Bu yayın organlarında profesyonel olarak çalışanlara gazeteci denir. 

Medyanın en temel fonksiyonlarından biri, vatandaşları ülkede ve dünyada ne olduğundan ve özellikle kamusal iş ve işleyişlerden haberdar etmektir. Yani, kamusal yetki ve sorumluluk sahibi, makam sahibi kişilerin ve kamu kurumlarının faaliyetlerini, icraatlarını, bilhassa iddia olunan yanlışlık ve muhtemel suiistimalleriyle ilgili haber ve bilgileri topluma aktarmaktır. Bunu yapmakla medya bir anlamda devlet iktidarı üzerinde toplum adına bir denetleme gerçekleştirme işlevini üstlenir. 

Mamafih, bu daha ziyade teoride böyledir. Medya ile devlet arasındaki ilişki aynı anda hem aşk hem devlet ilişkisidir. Devlet medyanın en büyük haber kaynağıdır. Medya devlete muhtaçtır. Devletin yaptığı her şey haberdir. Medya da devletin en fonksiyonel vatandaşı haberdar etme ve manipüle etme aracıdır. Muhtaçlık karşılıklıdır, devlet de medyaya muhtaçtır. Bu her ülkede böyledir. Bu yüzden medya, vatandaşların, kamusal organların onların haberdar olmalarını istediği şekilde haberdar olmasını da sağlar. Türkiye gibi ülkelerde durum daha da vahimdir. Çok yakın zamanlara kadar Türkiye’de medyanın ana işlevi vatandaşın yanlış devlet işlemlerinden haberdar olmasını engellemek ve vatandaşın devletin istediği gibi düşünmesini ve davranmasını sağlamak olmuştur. Bunun sebebi 1960 sonrasında kurulan medya düzeni içinde medyanın devletin sivil görünümlü bir ayağına çevrilmesidir. Bu durum ancak son yıllarda değişmeye başlamıştır.

Gazeteciler: Gazeteciliğin İçinde ve Dışında

Gazetecilik mesleğinin kamusal bir yanı vardır. Gazeteciler bu yüzden bir anlamda bir kamusal görev ifa ederler. Ancak bu, gazeteciliğin kutsal bir meslek teşkil ettiğini ve gazetecilerin imtiyazlı vatandaşlar olduğunu göstermez. Burada gazetecilik ve gazeteciler daha ziyade kamunun hizmetkârı olma durumundadırlar. Kutsal olan vatandaşların haberdar olma hakkıdır. Gazetecilik mesleğine tanınan istisnai çalışma şartları gazetecilerin üstün şahsî meziyetleri yüzünden değil, kamunun haberdar olma hakkı yüzündendir. Bu sayede gazeteciler en geniş ifade özgürlüğünden yararlanır, haber kaynaklarını açıklamaya zorlanamaz. Gazetecilerin mesleki faaliyetlerine suç vasfı yüklenemez. Meselâ, bir gazeteci bir bakanlıkta vuku bulan bir skandalı açıklaması sebebiyle devlet sırrını açıkladığı gerekçesiyle casus muamelesine tâbi tutulamaz. Bir gazeteci devlete ait bir gizli bilgiyi mesela birinin hayatını tehlikeye atacak şekilde kullanırsa suç işlemiş olabilir. Ulusal güvenlikle ilgili bir bilgiyi yabancı bir devlete servis etmek de casusluk sayılabilir. Ama aynı haber vatandaşların devletin doğruluğu şüpheli, hukuka aykırı, yanlış faaliyetlerinden haberdar etmek için kullanılıyorsa suç teşkil edebilir. 

Türkiye’de ifade özgürlüğünün problemsiz olduğu ve gazetecilerin hiç ifade özgürlüğü ihlâlleriyle karşılaşmadığı söylenemez. Her ülkede zaman zaman bu alanda problemler yaşanabilir. Türkiye gibi ülkelerde daha fazla problem yaşanması ise hiç şaşırtıcı değildir. Ancak, gazetecilere yönelik basın özgürlüğü ihlâllerini değerlendirirken sağlam bilgiye dayanmak ve dürüst olmak sadece erdemli bir davranış olduğu için değil aynı zamanda ifade özgürlüğünü korumaya ve geliştirmeye daha fazla katkıda bulunacağı için de önemlidir. 

Son zamanlarda Türkiye’ye bu konuda yapılan suçlamalar ve Freedom House gibi uluslararası kuruluşların raporları epeyce problemli. En kötüsü, raporlar sanki objektif bir gerçeği teslim etmeye çabalamaktan ziyade manipülasyon ve siyasî operasyon amacına yönelik gibi. Daha somut söylersek, meselâ, hapiste olduğu söylenen gazetecilerle ilgili rakamlar yanlış. Sadece rakamlara bakılması ve “gazetecilere” atılan suçlarla ilgilenilmemesi de değerlendirmeleri bozan çok ciddî bir problem. Hiçbir meslek erbabı suç işlemekten masun değildir. Bomba atmak, suikast planları yapmak, adam kaçırmak-vurmak, darbeci subaylarla darbe planları üzerinde çalışmak gazetecilik faaliyeti değildir ve kişilerin bu suçların işlendiği iddiasıyla -elbette bu iddialar basın özgürlüğünü bastırmanın kamuflajı olarak kullanılmıyorsa- yargı önüne çıkartılması basın özgürlüğüne bir darbe olmaz. Hatta tersi daha doğrudur; gazeteciliği çeşitli suçlara alet edenler bunun hesabını vermeye zorlanırsa meslek istismardan arınır ve diğer ve müstakbel gazeteciler aynı hatalara düşmekten kaçınmak için bir sebebe sahip olur. 

Şüphe yok ki, hükümet hem genel olarak ifade özgürlüğünü, hem de medyada ifade özgürlüğünü, yani basın özgürlüğünü geliştirmek için çaba harcamalıdır. İlgili mevzuatın ve yargı pratiğinin iyileştirilmesi bunun gerekleridir. Ancak, hükümetler aynı zamanda daha geniş toplum kesimlerini daha fazla ilgilendiren medya aracılığıyla kişilik haklarına yönelik saldırılara karşı da hakları koruyucu mekanizmaları takviye etmelidir. Diğer taraftan, gazete sahipleri ve gazeteciler de mesleklerinin istismar edilmesini önlemeye çalışarak, önleyemedikleri istismarlarla ve bunların failleriyle aralarına mesafe koyarak basın özgürlüğüne katkıda bulunmalıdır.

Hür, kişilik haklarına saygılı ve çoğulcu bir medya tüm vatandaşların ve demokratik sistemin menfaatinedir. 

Dernekler Dergisi, 15.05.2015

Kürt meselesi ve İmralı süreci

Türkiye Kürt meselesinde, 2011 Haziran’ından 2012 yılının sonuna kadar çok çatışmalı bir dönem yaşadı. Hem iktidar, hem de PKK 2012 yılını bir “final yılı” olarak görüyorlardı.

Ortadoğu’daki halk hareketlerinin kendi zeminini güçlendirdiği değerlendirmesi yapan PKK, “devrimci halk savaşı” adını verdiği bir stratejiyi uygulamamaya koydu ve Şemdinli’yi kuşatma altına alarak gücünü göstermeye çalıştı. 

PKK, Şemdinli gibi bir yeri uzun bir süre kontrol altında tutamayacağını biliyordu. Ancak burada amaç Şemdinli’ye girip orada kalmak değildir. 

Amaç, çatışmaların sokağa yayılmasını sağlayarak sivil halk ile güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmek ve buradan bir kitle hareketini başlatmaktı. 

1990’lı yıllarda yaşananları veya Suriye’de olanları anımsatacak görüntülerin oluşması halinde, bu, PKK’ye güç katacaktı.

İktidar ise, 2012 yılında PKK’yi bitirmek veya -en azından- PKK’yi tehdit edici bir güç olmaktan çıkarmayı hedefliyordu. 

Basının hizaya çekilmesinin, Öcalan ve PKK ile yapılan görüşmelerin kesilmesinin, BDP’nin baskı altına alınmasının ve operasyonların her geçen gün artırılmasının altında yatan hesap buydu. İktidara göre, önceki dönemlere oranla kıyas kabul edilmeyecek olumlu bir durum söz konusuydu: Zira asker ve polis bütünüyle kontrol altına alınmıştı; dolayısıyla eskiden rastlanan “şike savaşları” artık yaşanmayacaktı. Bunun yanında yargı da bu politikaya hevesliydi, medya ise artık bir sorun olmaktan çıkmıştı. O halde bütüncül bir güvenlik politikasıyla PKK’nin beli kırılabilirdi.

AKP, hem ovayı, hem de dağı baskı altına almaya odaklanan iki yönlü bir politika uyguladı: Dağda askeri operasyonlara hız verilerek PKK’ye ağır kayıplar verdirildi.

Ovada ise KCK Operasyonları ile BDP ve Kürt siyasetinin etkisizleştirilmesi amaçlandı.

Operasyonların yapılış tarzı; Kürt siyasetinin bir suç örgütü algılamasını yaratmaya yönelikti. Böylece operasyonlara meşruluk kazandırmak, Kürt siyasetinin toplumla olan bağını kesmek ve tesiri kırmak hedeflendi. 

O dönemlerde bu politikaların savunuculuğunu üstlenen kalemler, PKK’nin artık kendini doğrultamayacağını ve “kışı veya baharı çıkaramayacağını” yazıyorlardı.

Ancak beklenen olmadı. PKK alanı kontrol ettiğini cümle âleme göstermek için, saldırılarını yoğunlaştırdı, yüzlerce Kürt gencini bile bile ölüme gönderdi ve halkta savaşçı bir ruhunu ayaklandırmaya çalıştı. 

Fakat Kürtleri buna ikna edemedi ve “devrimci halk savaşı”nı örgütleyemedi. İktidar ise, tüm gücüyle yüklenesime rağmen PKK’yi marjinal bir yapı haline getiremedi. 

İki taraf da amaçladıkları noktaya varamadılar ama belirledikleri hedeflerin maliyeti ağır oldu: 1999’dan bu yana en kanlı dönem yaşandı ve 1000’den fazla insan hayatını kaybetti. 

 İmralı Süreci

Silah ile bu sorunun çözülemeyeceği bir kez daha tecrübe edildikten sonra tekrar görüşmelere başlandı. 

Görüşmelere giden yolu hızlandıran bazı dış faktörler de vardı: Bir kere, Ortadoğu’nun şekilleniyor, Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı’nda Kürtler yeni bir siyasal statü kazanıyordu. 

Böylesi bir dönemde, Türkiye’nin Kürt meselesini sırtında taşıyarak bu coğrafyada belirleyici bir aktör olması çok zordu. 

Bu meselenin devamı, Ortadoğu’daki hareketlenmeleri Türkiye için bir tehdide dönüştürebilirdi. 

Hem tehdidi bertaraf etmek, hem de dönüşümü bir fırsata çevirmek için Kürt meselesinin çözümü bir zorunluluktu.

Bunun için iktidar, Öcalan ile görüşmeye başladı. Öcalan, 2012 yılının son çeyreğinde PKK’li tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde yaptıkları ve Türkiye’de genel siyasi tansiyonu yükselten açlık grevlerini bitirerek PKK üzerindeki etkisini bir kez daha göstermişti. 

Öcalan ile varılacak bir mutabakat, PKK’nin silah bırakmasına giden yolu açabilirdi.

Türkiye’de hükümetler ilk defa Öcalan ile görüşüyor değiller. 1993’ten beri doğrudan veya dolaylı olarak neredeyse her iktidar, Öcalan ile bir şekilde temas kurdu. 

Ancak yeni başlayan görüşme sürecinin, öncekilerden –mesela Oslo Süreci’nden-  bazı noktalarda farklılaştığını tespit etmek mümkün:

  1. Görüşmeler Öcalan ile dolaylı bir biçimde doğrudan yürütülüyor. Arada aracı bir kurum veya ülke yok; taraflar taleplerini ve neyi ne kadar yapabileceklerini doğrudan birbirlerine aktarma imkânlarına sahipler. Hiç şüphesiz süreç içerisinde, kolaylaştırıcı bazı aktörler (Barzani, AB, vb.) devreye girebilirler, ama sürecin asıl vasfı tarafların doğrudan görüşme yapıyor olmalarıdır.
  2. Görüşmeler, Öcalan merkezli olarak yürütülüyor. Daha önceki süreçlerde, genellikle Öcalan üzerinden örgütün tasfiyesi hedeflenirken, bu kez Öcalan ile PKK’yi sürece dâhil etme stratejisi uygulanıyor. 

Görüşmelerin “lider merkezli” olarak önemli; zira gerek hareketi temsil etme yeteneği ve gerek kitleler üzerindeki etkisi, sürecin hızlı ilerlemesini sağlayabilir.

  1. Sürece kısmi bir şeffaflık hâkim. İktidar, görüşmelerin yapıldığı bilgisini halkla paylaştı. Şeffaflık, hem halkın görüşmelere olumsuz bir reaksiyon göstermediğinin ve görüşmelerin iktidar için risk oluşturmadığının iktidar çevreleri tarafından da kabul edildiğini, hem de iktidarın görüşmelerin başarıyla sonuçlanacağına dair umudunun yüksek olduğunu gösteriyor. 

Ayrıca şeffaflık, gerek provokasyonların ve etkilerinin minimize edilmesi, gerek eğer ileride süreç akamete uğrarsa bundan kimin sorumlu olduğunun tespit edilmesi açısından da önem taşıyor.

  1. BDP, sürecin başlamasıyla birlikte işin içine katıldı. Oslo ve daha önceki görüşmelerde böyle bir durum söz konusu değildi. 

Görüşmelerde yer alabilecek bütün aktörlerle (AKP, PKK, Kandil, Avrupa vb.) temas kurabilmesi olanağına sahip olduğundan BDP’nin varlığı önemli. 

Ayrıca, görüşmelerin kitleye anlatılmasında, halkın ikna edilmesinde ve provokasyonların önlenmesinde ve açığa çıkarılmasında BDP kilit bir rol oynama potansiyeline sahip.

Neden Temkinli Olmak Durumundayız?

İmralı Süreci, doğası gereği zorlu olacak. Bahsi geçen olumlu farklılıklar, geçmişe oranla daha fazla umut bağlanabilecek bir tablonun olduğunu gösterse de, temkini elden bırakmamak gerekir. 

Zira temkinli olmayı gerektiren çok sayıda faktör var:

  1. Kürt meselesi, yeni bir mesel değil; uzun bir tarihsel arka planı ve zaman içerinde sayısı artan boyutu var. Bilhassa son 30 yılda yaşanan çatışmalı süreç, meselenin daha bir karmaşıklaşmasına ve çözümün zorlaşmasına neden oldu. 

Böylesine bir meseleyi, bugünden yarına çözmenin imkânı yoktur. Bu durum çözüm sürecindeki aktörlerin, hem sorunu yaratan alanların tümüne odaklanmalarını, hem de kararlı ve sabırlı bir irade ortaya koymalarını gerekli kılıyor.

  1. PKK, sadece sağdaki silahlı gruplardan müteşekkil bir yapı değil; devasa bir örgüt. Bu örgütün, güçlü bir sivil toplum ağı, yaygın bir medyası, cezaevlerinde hükümlü ve tutuklu olarak bulunan çok sayıda üyesi, etkili lobi faaliyetleri yapan diasporik örgütlenmeleri var. 

Üç milyona yakın oy alan ve PKK ile aynı toplumsal tabana sahip olan BDP de bu daire içinde düşünülebilir. Tüm bu parçaları bir arada tutmak, siyasal sürece katmak ve tatmin etmek, çözümü güçlükler içeren bir sorun.

  1. Geçmişin ağır bir yükü var. Daha önceki görüşmelerden olumlu bir netice elde edilemedi. Her başarısız görüşmenin ardından umutlar kırıldı, bunu sert bir şiddet dalgası izledi ve toplumsal düzeyde büyük acılar yaşandı. Görüşmelerin tarihinde bir başarıya ulaşılamaması, insanları daha temkinli olmaya zorluyor.
  2. PKK’nin silah bırakmasını istemeyecek çok sayıda güç var şu anda. Türkiye, mevcut durumda Suriye, İran ve Irak merkezi hükümeti il iyi ilişkiler içerisinde değil. 

Bu ülkeler, PKK’nin silahlı mücadeleye son vermesini ve devreden çıkmasını istemezler. Zira PKK’nin varlığı, Türkiye’nin hareket alanını ve imkânlarını daraltan bir işlev görüyor. Diğer yandan hem PKK’nin hem de devletin içerinde süreçten rahatsızlık duyan odaklar olabilir. 

Tüm bu odaklar süreci sabote etme amacı taşıyan birtakım eylemler yapabilirler.

Aslında çatışmaya dönüşmüş her sorunun çözümünde ihtiyatı elden bırakmamak ve süreci bozucu etki gösterecek gelişmelere karşı müteyakkız olmak gerekir. Burada da aynı şey geçerlidir; temkinli olmak ve sürece katkı sunmak gerekir.

 

Süreçte Kolaylık Sağlayacak Unsurlar

Bir görüşme sürecinin başlamasını ve olumlu bir seyir izlemesini sağlayacak en önemli koşul, tarafların silahla alınacak bir mesafe olmadığını kabul etmeleridir. Son dönmede yapılan açıklamalar, Kürt meselesinde tarafların bu noktaya geldiğini işaret ediyor.

Öcalan’ın Ahmet Türk ve Ayla Akat’la yaptığı görüşmede “Silahın devrinin bittiğini”söylüyor ve “Barış için kaybedilecek tek bir dakika dahi yok” diyor. 

Keza Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan da “PKK’yı silahla bitirmenin mümkün olmadığını” belirtiyor. Sorunu çözücü bir araç olarak silahın gözden düşmesi, sürecin hızlanmasını sağlayabilir.

Güçlü bir hükümetin ve liderliğin varlığı da, çatışma çözümlerinde önemli bir avantajdır. AKP, girdiği tüm seçimleri kazanan, üç genel seçimde oylarını sürekli artıran ve 10 yıldır iktidarda olan bir parti. 

Hâlihazırda bu partiyi siyasi manada zorlayacak bir siyasi oluşum da bulunmuyor. Tayyip Erdoğan ise, son derece karizmatik bir lider. 

Türkiye siyasetinde, kitlesini belli bir politikaya ikna edebilen ve bu kitleyi bir noktadan başka bir noktaya taşıyabilen yegâne siyasi parti liderinin Erdoğan olduğunu söylemek mümkün. 

Faruk Ekmekçi, AKP tabanının Erdoğan’a duyduğu itimadın süreç için taşıdığı önemi şöyle anlatıyor:

“Türkiye’nin yaklaşık yarısı, Başbakan Erdoğan’a muazzam bir güven ve saygı duymaktadır ve şahsen karşı olduğu bir adımı Başbakan Erdoğan attığında tevekkül edip “Vardır Başbakan’ın bir bildiği” şeklinde bir düşünceye sığınmaktadır. Normal bir demokraside sorgulanabilecek olan bu “siyasi tevekkül”, Türkiye’nin kronik meselelerini çözme konusunda bir fırsat da sunuyor bence. Leyla Zana’nın “Başbakan Erdoğan bu sorunu çözer” sözü de bu açıdan değerlendirilmelidir. (Milliyetçiliğin sınırlamalarından kurtulabilir ve elindeki gücü paylaşmaya razı olabilirse) Kürt sorununu kısa ve orta vadede çözebilecek tek siyasi liderdir Başbakan Erdoğan”

Erdoğan meşruiyet üretme kapasitesi ve toplumu ikna becerisinin yanında bir diğer önemli faktör, diğer siyasi partilerin sürece dair tutumlarının süreci kolaylaştırdığı belirtilmelidir. 

Parlamentodaki dört siyasi partiden üçü (AKP, CHP ve BDP) süreci destekliyorlar. AKP ve BDP, zaten fiili olarak sürecin içindeler. 

CHP ise, toplumsal barışın sağlanması adına görüşmelere karşı olmadığını deklere etti. CHP’nin negatif bir tutum benimsemesi, hem iktidarın kendini güvende hissetmesini, hem de görüşmelerin normalleşmesini sağlıyor.

Sürece karşı duran tek parti ise MHP. Burada bir konu göz ardı edilmemeli: MHP, söylem düzeyinde görüşmeleri başlattığı için AKP’ye ok sert yükleniyor ama bu muhalefetini sokağa taşırmıyor. 

Kitlelerin karşı karşıya gelmesine ve oradan gerginlik üretilmesine neden olacak bir eyleme girişmiyor. Bu tutumun da süreci rahatlatan bir yönü var.

Tabii, en önemli husus, toplumun bu sürece verdiği destektir. İşin doğrusu, bu beklenmedik bir hadise değildi. 

Türkiye toplumu, Kürt meselesinde demokratik adımları karşılıksız bırakmadı, genelde bu adımların atanların yanında durdu. 2010 halkoylamasında Öcalan ile görüşmeler, 2011 genel seçimlerinde Oslo Süreci gündeme geldiğinde; halk, görüşme yaptı diye iktidara desteğini azaltmadı, tam tersine onu daha da güçlü kılacak bir şekilde davrandı.

Bugün de Türkiye toplumu, hem Türkler hem de Kürtler, genel olarak bu çatışma halinin sonlanmasını istiyorlar. 

Zira savaştan yorulmuş ve bezmiş haldeler; ölüm üreten sorunun çözülmesini talep ediyorlar. Bu talep de, görüşmelerin kabul görmesi sonucunu doğuruyor.

Gelinen noktada taraflara düşen en önemli sorumluluk; dikkatli bir dil kullanmaktır. Taraflar, sadece kendi dar mahallerine seslenmekten ve süreci rayından çıkaracak sert beyanatlar vermekten imtina etmeli. 

Birbirlerini şeytanlaştırmaktan kaçınmalı ve kamuoyunu görüşmelerin sonuca hazır hale getirmeyi hedeflemeli.

AKP; sorunu salt silah bırakmaya indirgememeli, demokratik düzenlemeler yapmayı ertelememeli, görüşmeleri kritik dönemlerin atlatılmasına yarayan bir araç olarak ele almamalı ve herhangi bir sabotaj olduğunda bunun etkilerini absorbe edecek bir beceri göstermeli ve geri adım atmamalı.

PKK/BDP ise, acelecilikten, aşırılıktan ve kamuoyunda rahatsızlığa sebebiyete verecek radikal taleplerden uzak durmalı, kavram fetişizmine (demokratik özerklik gibi) başvurmayıp yapılacakların içeriğine ve negatif değil pozitif bir siyaset izlemeli. 

Çözüm için uygun bir fırsat yakalanmış durumda; herkes, bu fırsatı en doğru şekilde kullanmak sorumluluğunu göstermeli. 

Dernekler Dergisi, 29.04.2015

Müzakere süreci: Bir yol ayrımı

PKK’nın silah bırakması amacıyla başlayan müzakere süreci, Türkiye’yi bir yol ayrımına getiriyor.

Yeni anayasanın, başkanlık sisteminin, Kürt meselesinin ve PKK’nın silah bırakmasının tartışıldığı günümü Türkiye’sini anlayabilmek için değişim sürecine bakmak elzemdir.

Türkiye, büyük bir değişim yaşıyor. Vesayet rejimi, tasfiye edilerek demokratikleşme ve sivilleşme istikametinde önemli adımlar atılıyor.

Kat edilen mesafe arttıkça demokrasi, sivillik ve özgürlük değerlerine toplumun daha çok sahip çıktığı görülüyor.

Yeni bir Türkiye kuruluyor ve bu yeni Türkiye’nin kuruluşunda STK’ların, aydınların ve vatandaşların rolü, giderek artıyor.

Bir kriz veya tartışma vesilesiyle, bütün bir demokrasi tarihi hatırlanıyor, adeta yeniden yaşanıyor.

Toplum ve vatandaşlar kendilerini, demokrasiyi, sivilleşmeyi, özgürlüğü ve siyaseti keşfediyorlar. Böylece siyasetin alanı ve tabanı genişliyor.

Tükiye’de Siyasi Rejim ve Siyasi Söylem Değişti

Sadece siyasi rejim değil, siyasi söylem ve siyasi kültür de değişiyor.

Otoriter ve yarı totaliter bir resmi ideoloji ve devlet düzeninin, vatandaşların siyaseti algılama ve siyaset yapma tarzını tayin eden siyasi kültürdeki kodları ve kalıntıları da ayıklanıyor.

Hukuku ve kurumları değiştirmek fevkalade mühim fakat ehemmiyetli olan onları hayata geçirecek insanların, ruhun ve kültürün değişimi.

Büyük değişim yaşanırken, bu değişimin bütün mevzuatta, kurumlarda, siyasi partilerde, siyasi hareketlerde, toplumsal kesimlerde, fikir gruplarında ve vatandaşlarda aynı şekilde ve hızda yaşanması mümkün değil.

Hatta böyle bir beklenti değişimin, toplumun ve siyasetin tabiatına aykırı…

Bu itibarla değişimin, tartışma ve reaksiyon doğurması kaçınılmaz. Bir bakıma, buradaki ihtilaflardan siyasi ve demokratik bir bereket dahi beklenebilir.

Bu bereketi elde etmek için, ihtilafın çözülebileceği veya devam edebileceği asgari müşterek bir mutabakat çerçevesine ihtiyaç vardır.

Bu mutabakat çerçevesi de, ancak demokratik hukuk devleti olabilir. Bazı tartışma ve reaksiyonların, bizzat bu çerçeveyi ortadan kaldıran vesayet rejimini ve hatta darbe rejimlerini savunmaya matuf olduğu görülünce, buradan bir anlaşma çıkması zor görünüyor.

Bu yüzden temel meselelerde çıkan anlaşmazlıklarda, bürokrasinin değil seçmenin hakemliğine başvurmak, ihtilafı demokratik bir mecraya sokarak çözümü orada aramak, daha tercihe şayan bir çözüm yolu olarak ortaya çıkıyor.

Vesayet Rejiminin Amacı

Vesayet rejimi, toplumun ve vatandaşların kendi özgür irade ve tercihleriyle değişmelerini ve kendilerini yönetmelerini engellemek üzere kurulmuştur.

Böylece, merkezi iktidar aygıtını veya devleti ele geçiren bir zümrenin, toplumu ve vatandaşları kontrol etmesi, değiştirmesi veya dondurması; ama her halükarda kendi isteğiyle değişmesinin engellenmesi amaçlanmıştır.

Tek parti diktatörlüğü ve darbe rejimleri dışında çok partili hayat içerisinde, bu kontrol ve değiştirme anayasa marifetiyle yapılmaya çalışılmıştır.

1961 sonrasındaki anayasa tartışmaları, Turan Güneş’in ifadesiyle bir “anayasa dini” tartışmalarına veya savaşlarına dönüşmüştür.

Esasen bu zihniyet, Osmanlı modernleşme ve hürriyet hareketlerinde, Osmanlı bürokratlarının hürriyet vaat ederken vatandaşlar üzerindeki kontrol sistemlerini güçlendiren düzenleme geleneğinin devamlılığını göstermektedir.

2007’deki Cumhurbaşkanlığı tartışmalarıyla Türkiye siyaseti yeniden bir anayasa krizi ve anayasa savaşlarına dönmüştür.

Vesayet rejimine direnen, çoğunluğu teşkil eden toplum kesimleri ve onların siyasi temsilcileri ise, bu anayasaları değiştirmek için uğraş vermişlerdir.

Lakin darbe döneminde yapılan anayasalar, değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesi hukuken ve fiilen zor, katı anayasalardır.

Değiştirilmesi ancak yüksek nitelikli çoğunlukla ve siyasi cesaretle mümkün olabilmektedir.

Bu bakımdan yüksek nitelikli çoğunluğun oluşmadığı zamanlarda, değişiklik teklifinin halkoyuna sunulması sadece anayasanın değil, bir bütün olarak siyasetin ve toplumun dondurulması ihtimalini bertaraf edecektir.

Bu yol ayrıca siyaseti, demokratik ve sivil değişimi mümkün kılan da bir yoldur.

AK Parti: “Demos”un “Krasi”si

3 Kasım 2002 seçimleriyle başlayan demokratikleşme süreci, Kürt meselesini de kapsayacak yeni bir safhaya girdi. 

Tabiatıyla çok hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. Esasen bu tartışmaların Sünnî dindarların, Alevîlerin, gayrimüslimlerin sorunları ele alınırken yaşanan tartışmalarla beraber düşünülmesi gerekiyor.

Bu bakımdan demokratikleşme sürecine kısaca bakmakta fayda var. Eski rejim yıkılıyor ve yerine yeni bir rejim kurulmaya çalışılıyor.

Demokratikleşme süreciyle bir yandan bürokratik vesayet mekanizmasının Sünni, Alevi, gayrimüslim, Kürt, sosyalist diyerek dışladığı ve en temel insan haklarından dahi mahrum ettiği toplumsal kesimler ve kimlikler “demos”, yani halk içine dâhil olurken, “krasi” yani iktidar da yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.

Türkiye’de demostan çıkan krasinin sınırlandırılması demek olan liberal demokrasiden farklı olarak, demokrasiye oligarşik cumhuriyet anlayışı içinde bir deli gömleği giydirmeye çalışan bürokratik vesayet rejimi hâkim olageldi.

Türkiye’nin bürokratik vesayetçi rejiminde demostan çıkan iktidarın bürokrasi tarafından sınırlandırılması, denetlemesi esas alınmıştır.

27 Mayıs darbesiyle başlayan ve Türkiye tarihinde kökleri olan bu rejimin inşa faaliyeti, diğer bütün darbelerin de ortak paydasını teşkil eder.

Bu bağlamda yasama ve yürütmeden, dolayısıyla demokratik meşruiyetten uzak kimi bürokratik kurumların ve yargı erkinin “bağımsızlık” adı altında yasama ve yürütme karşısındaki tarafgir işleyişi bu rejimin temel karakteridir.

Asimile edilmediği sürece dışlanan bu toplumsal kesimleri ve kimlikleri, yekdiğerine karşı tahrik eden istihbarat ve güvenlik kuruluşları içine yuvalanmış illegal yapılanmalarla da, sivil ve özgürlükçü bir siyasetin boy vermesi engellenmiş, rejim kontrol altına alınmış oluyordu.

Bürokratik vesayetin geriletilmesi ve siyasetin alanının genişlemesiyle demokratik açlım(lar)ın siyasi zemini ortaya çıkmıştır.

Eski rejime dönülmedikçe, demokratik açılımın sona ermesi mümkün değildir.

Artık siyasi meseleler bürokrasi tarafından değil, seçilmiş siyasiler tarafından kamuoyunun önünde tartışılarak karara bağlanacaktır.

Yeni Anayasa bu tartışmanın demokratik çerçevesini çizecektir. PKK’nın Türkiye’nin değişmesi karşısında 10 yıldır ciddi bir bocalama yaşadığı görüldü. PKK bocaladı çünkü Türkiye’nin değişeceğine inanamadı.

Kendisini Türkiye’nin değişmeyeceği ve eski otoriter devlet vereceği reflekslere göre hazırlamıştı.

Bu yüzden de seçilmiş hükümetleri değil, onları perde gerisinden yöneten askerleri kendisine muhatap alıyordu. 

Türkiye’de büyük değişim, demokratikleşme dalgası PKK’yı şaşırttı. PKK, şiddeti yeniden arttırırsa eski düzene tekrar dönebileceğini düşündü Bu düşünceyi anlayabilmek için PKK’nın sivil siyasete ve AK Parti’ye bakışı üzerinde durmak lazım.

PKK’nın AK Parti’ye Bakışı:

PKK, AK Parti’nin demokratikleşme reformları ve bürokratik vesayetin tasfiyesi karşısında bir şaşkınlık yaşadı.

Bu şaşkınlığı önce bir aldatmaca olarak gören PKK, böyle olmadığını anladığında ise böyle olması için şiddete dönmek ve AK Parti’nin bürokratik vesayete teslim olmasını sağlamak istedi.

Bu bakımdan PKK’nın cari mantığını veya durum muhakemesini, onların en azından bir kanadının bakış açısıyla özetlemek yerinde olacaktır.

PKK’nın öncelikli hedefi, AK Parti’nin diğer siyasi partilere benzetilerek bitirilmesidir:

“Devletin, Kürtlerin olmadığı şeklindeki resmi Kürt politikası iflas etmiştir. Devlet şimdi bireysel haklar temelinde bir hürriyetler tanınması, PKK’nın uluslararası (ABD, Avrupa Birliği, Irak vs.) güçlerin yardımıyla tasfiyesi ve PKK dışındaki Kürtlerle sorunun çözümü çizgisine gelmiştir.

“Ancak devletin, yani asker-sivil bürokrasinin bu yeni politik çizgiyi hayata geçirecek gücü ve meşruiyeti sınırlıdır.

AK Parti, bütün Türkiye’yi ve bölgeyi de güçlü temsil kabiliyetiyle bu planın ikna ve icrasında asker-sivil bürokrasinin vazgeçemeyeceği müttefikidir.

AK Parti’nin Kürt sorununa yönelik “demokratik açılımının” amacı budur; yani devlet projesinin hayata geçirilmesidir.

Esasen AK Parti, ideolojik hasımlığa rağmen devletçe kapatılmıyorsa bu misyonu yüzünden kapatıl(a)mamaktadır.

PKK, bu planı bozmak için AK Parti’yi bitirecek ölçüde bir savaşa girmelidir. 2010 yılı bu bakımdan kritiktir.”

PKK’nın önemli isimlerinden KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, benzerlerini Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’da da bulabileceğiniz bu mantığı 25 Şubat 2010’da “AKP’yi Bitirmek: Diğer Partiler Gibi Yapmak” başlıklı değerlendirmesinde şöyle özetlemektedir:

“AKP, 2010 yılında PKK’yı tasfiye edemezse iktidarda kalamayacağını biliyor. Kaybedecekler.

Hatta birçokları mahkemeye verilerek görevden alınacaktır. Eğer PKK konusunda sonuç alamazsa, iktidarda kalamayacağı gibi kendisinden hesap da sorulacaktır. Bu yüzden AKP tüm gücüyle PKK’yı tasfiye etmek istiyor.

“Eğer AKP’yi bitirirsek, devletin PKK’yı tasfiye etmek için elinde kullanabileceği hiçbir siyasi güç kalmayacaktır.

AKP onların son umududur. AKP’yi kapatmamalarının nedeni de budur.

AKP üzerinden PKK’yı tasfiye etmeyi düşünüyorlar. AKP’ye verilen görev budur.

Ellerinde başka bir güç yok. Ellerinde başka bir gücün kalmaması devleti çözüme mahkûm edecektir.

AKP bunun son aşaması olarak ele alınabilir. AKP’den umutları olduğu müddetçe sorunun çözümü için adım atmayacaklardır. AKP’yi bitirirsek, diğer partiler gibi yaparsak sonuca gidebiliriz.”

Bayık’ın bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi PKK, AK Parti’nin bürokrasinin basit bir aracı olmadığını ve diğer partilerden farklı olduğunu açıkça ifade edemese de hissetmektedir.

Bu farklılık, PKK’yı da fevkalade rahatsız etmektedir. Çünkü PKK, birbirine benzeyen bürokratik vesayet ve diğer siyasi partilerin bıraktığı boşluk sayesinde bölgede ciddi oranda bir güç elde etmiştir.

Ülke genelinde ise siyasi partilerin demokratik işlevlerini görememeleri yüzünden bölge halkının doğrudan bürokratik vesayet rejimiyle karşı karşıya gelmesinin avantajlarını devşirmiştir.

Demokrat Parti’den beri ilk defa AK Parti, güçlü bir şekilde bürokratik vesayetin ve resmi politikanın dışına çıkabilen, ortaya fark koyan bir siyasi parti olarak bölgede temayüz etmiştir.

Bu bakımdan demokratik açılım politikası henüz stratejik ve taktik ayakları gelişmemişse de, Türkiye’nin Kürt Sorununa demokratik çözüm umudu veren bir politik derinliğe sahiptir.

Türkiye’nin bugün Arap Baharı benzeri hadiselerden uzak olması, AK Parti’nin 10 yıllık iktidarında bürokratik vesayetin tasfiyesi, demokratikleşme ve iktisadi büyümenin sayesindedir.

Kürt meselesi, bu dönemde ciddi bir mahiyet değiştirmiştir. 90’lardaki siyaset ve devlet anlayışının değişmesi sebebiyle Arap Baharı benzeri bir Kürt Baharının yaşanmamasını, Türkiye’nin demokrasi tarihi ve bilhassa AK Parti’nin son 10 yıllık reform dönemiyle izah etmek yanlış olmayacaktır.

2012:  Şiddet Var, Halk Yok

2012 Ramazan bayramında Gaziantep’te gerçekleşen terör olayıyla dördü çocuk dokuz sivilin öldürülmesi ve altmış civarında sivilin yaralanması, kamuoyunun dikkatini yeniden PKK’nın artan şiddetine çekti.

Gaziantep’in hedef olarak seçilmesi,  Suriye hududunda yer alması dolayısıyla beraberinde Suriye’nin PKK ile ilişkilerini gündeme taşıdı. 

Ancak henüz Suriye’deki ayaklanma bu ölçüde artmamışken PKK’nın devrimci halk savaşı stratejisini planlandığı ve bu istikamette Oslo görüşmelerini akamete uğrattığı hatırlanırsa, Gaziantep saldırısının ve PKK’nın artan şiddetinin öncelikle iç dinamiklerine bakmak isabetli olacaktır.

PKK geliştiği ve kadrolarını yetiştirdiği siyasi kültür, Marksist ve Maocu düşünceden kaynaklanan bir devrimci halk savaşı stratejisi etrafında gelişmiştir.

PKK 14 Temmuz 2011 tarihinden itibaren daha öncesinden planladığı bu stratejiyi hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Bu stratejinin arkasındaki mantık şudur: Buradaki öncelikli hedef, AK Parti’yi 1990’lardaki devlet anlayışına dönerek demokratik hukuk devleti hedeflerinden ve reformcu kimliğinden vazgeçirecek bir reaksiyon vermeye zorlamaktır.

Bu şekilde AK Parti’nin bölgedeki Kürt nüfus üzerinde BDP ile yarışan etkinliği kırılabilecek ve bölgede BDP tek parti haline gelebilecektir.

Devletin hukuk dışına çıkarak şiddete yönelmesi, devletle halkı karşı karşıya getirecektir.

PKK’nın cephe örgütlenmesinin ve silahlı unsurlarının sevk ve idaresinde bazı bölgelerin ve yerleşim yerlerinin kurtarılmış bölge haline getirilmesiyle mesele uluslararası alana taşınabilecektir.

PKK’nın bu stratejisi, AK Parti döneminde genel demokratikleşme dalgası, devletin pozisyonun değişmesi ve güvenlik kuvvetlerinin özerkliğini yitirmesiyle sağlanan esneme sayesinde ciddi zemin kaybetmiştir.

PKK/ BDP tabanı dahi böyle bir halk savaşını uygun bulmamaktadır.

Bu durumda PKK şiddeti arttırarak ve Şemdinli’de görüldüğü gibi intihar saldırılarıyla kendi tabanını silahlı propagandayla ikna etmek, hükümeti ve güvenlik kuvvetlerini de büyük yanlışlara sevk etmek ve Türkiye kamuoyunu da tahrik etmek peşindedir.

Ancak Şemdinli’deki başarısızlıktan sonra, BDP’lilerin hedef haline gelmesine yol açacak PKK’lılarla kucaklaşma mizansenine geçilmiştir.

Bu şekilde BDP’ nin siyasi varlığına tamamen son verilerek, Türkiye kamuoyu tahrik edilmek suretiyle BDP’nin kapatılması ve BDP’ye karşı kitlesel saldırılar murat edilmektedir.

Gaziantep saldırısı bu mizanseni tamamlayan bir çerçeveye oturmaktadır. Sivillere yönelik acımasız bir eylemle, ahalinin Gaziantep başta olmak üzere Kürtlerin üzerine yürümesi ve hükümetin yanlış yapmasıyla PKK’nın etnik tabana tamamen hâkim olması ve etnik bir çatışma arzu edilmektedir.

BDP, PKK’lı militanlarla kucaklaşmayı takiben gelen bu saldırıyla beraber siyaseten sahneden neredeyse silinmiş durumdadır.

BDP’nin yeniden bir siyasi özneye dönüşebilmesi PKK’nın belinin kırılmasına ve devrimci halk savaşı stratejisinin iflasına bağlıdır.

Bu noktada MHP’nin bizzat Genel Başkan Devlet Bahçeli tarafından halkı ve ülkücüleri tahriklere karşı uyarması isabetli olmuştur.

Keza, CHP’nin Kürt sorununun çözümü ve yeni anayasa sürecini devam ettirmesi kararlılığıyla AK Parti ile aynı blokta yer alması PKK’nın siyasi zeminini zayıflatacaktır.

AK Parti’nin ve güvenlik bürokrasisinin şimdiye kadar PKK’nın stratejisinde öngörülen büyük hatalara düşmemesi dikkatle kaydedilmeli.

Bölge ahalisinin ve Türkiye kamuoyunun da PKK’nın stratejisinde öngörülen “savaşacak halklar” kıvamına gelmediği de açıktır.

AK Parti hükümeti demokratikleşme ve açılım politikalarının yanında hukuk devletinin kurallarını hayata geçirecek ve dış politikayla entegre bir terör politikasını hayata geçirmesi, PKK’ya 2012’de ağır kayıpla verdirdi. 

PKK/ BDP hattının 12 Haziran 2011 seçimlerindeki seçim başarısını siyaset taşımak yerine, bilhassa Botan’daki başarıyla zafer sarhoşluğuna kapılarak Ortadoğu’daki gelişmeleri de yanlış okuyarak devrimci halk savaşı stratejisine dönmesi telafi edilemeyecek büyük bir hata olarak tarihe geçecektir.

Türkiye bu hatayı, kendisi hataya düşmeyerek değerlendirebilirse, bir örnek olarak Ortadoğu’daki dönüşüme her türlü engelleme çabalarına rağmen büyük katkılar yapabilecektir.

PKK, Türkiye’deki büyük değişimi ve güvenlik kuvvetlerinin AK Parti hükümetinin emri altında yek vücut bir terörle mücadelesi yürüttüğünü gördükten sonra muhatabının askerler değil, sivil hükümet yani AK Parti olduğunu anladı.

PKK bu çıkmazdan örgütün kurucu lideri Abdullah Öcalan’ın aracılığıyla çıkmayı ve PKK’nın şiddetten vazgeçeceği bir dönüşümü kabul etmiş gibi görünüyor.

İmralı müzakereleri bu kapıyı açmış görünüyor.

Dernekler Dergisi, 08.05.2015

AB Sürecinde Türkiye’de Sivil Toplumun Alanı Genişledi

Röportaj: Dernekler Dergisi, 5 Kasım 2009

Liberal Düşünce Topluluğu  (LDT), ağırlıklı olarak akademisyenlerin, ayrıca gazeteci, yazar, hukukçu, iş adamı gibi farklı alanlardan kimselerin biraraya geldiği bir düşünce  kuruluşudur. 

LDT  adından  da anlaşılacağı gibi Türkiye’de bireysel özgürlük, piyasa ekonomisi, anayasal yönetim gibi liberal fikirlerin anlaşılmasını ve benimsenmesini  sağlamak  amacıyla  kurulmuş bir dernektir.

Topluluk bu amaçla seminer,  sempozyum  gibi  toplantılardan başka araştırma, yayın gibi pek çok faaliyet  yürütmektedir.  Özellikle  üniversite öğrencilerine ve akademik alanda araştırma yapan kişilere destek olmakla beraber medyayı ve karar verici kişi ve kurumları da Türkiye’nin sorunlarına yönelik liberal çözümler  hakkında  bilgilendirme  çabası içerisindeyiz. Bu çerçevede proje temelli çalışmalar da gerçekleştiriyoruz.

Bu zamana kadar yürüttüğünüz projelerde  konularınızı  belirlerken  öncelikleriniz neler oldu?  Seçim süreci nasıl gerçekleşti? 

Avrupa  Birliği  fonlarından  yararlandığımız projelerden başka projeler de yürüttüğümüz  için bu konuda  tecrübemiz olduğunu  söyleyebilirim. Avrupa  Birliği Komisyonu ile “İfade Özgürlüğü” üzerine çok önemli bir proje yürüttük. “İfade Özgürlüğü” projesi oldukça geniş kapsamlı çok sayıda faaliyet içeren bir projeydi.

İfade hürriyetini çok önemli bir sivil hürriyet olarak görüyoruz ve aynı zamanda bu konu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik  sürecindeki en hayatî konulardan bir tanesi. Liberal Düşünce Topluluğu mensupları, proje dâhilinde hem genel halk hem de entellektüeller ve sivil toplum aktivistleri arasında “ifade özgürlüğü” kavramının ne olduğunun ve ne kadar önemli olduğunun net olarak anlaşılabilmesi için çalıştı.

İfade özgürlüğünün sorunsuz bir şekilde yaşanabilmesinde etkili olan hakim ve savcıların referans alabilecekleri kaynak çalışmalar yayınlandı. İfade özgürlüğünün daha geniş alana yayılabilmesi için karar alıcıların bilgilendirilmesi  amacıyla  da  faaliyetler yürütüldü.

Proje konularımızı seçerken hiç zorlanmadık zira ifade özgürlüğü insanlık medeniyeti için çok hayatî bir kavram ve ülkemizde bu alanda ciddi sorunlar var. Hukuk devletinin güçlenmesinde insan haklarının ve ifade özgürlüğünün tesisi çok önemlidir. Bu açıdan bakıldığında bu projenin çok önemli bir işlevi oldu.

“İfade Özgürlüğü” projesinden başka, Avrupa Birliği’nin katkılarıyla, bir de “Din Özgürlüğü” üzerine  bir  proje  yürüttük. Projenin amacı, Türkiye’de yaşayan farklı  inançlara  sahip insanların  seküler  ve demokratik  bir  sistemde  bir arada  yaşayabilmesi için hangi değer ve kurumların önemli olduğunu, din özgürlüğünün nasıl anlaşılması gerektiğini ve bunların nasıl tesis edilebileceğini ortaya koymaktı.

Bunun için düzenlediğimiz çalışma toplantılarında bir araya gelen farklı cemaat temsilcileri, araştırmacı ve sivil toplum kuruluşu üyeleriyle ülkemizde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini tartıştık. Bu proje ile din özgürlüğü üzerine referans kaynaklar oluşturuldu. Bu konuda makaleler, raporlar ve kitaplar yayınlandı.

Başka kuruluşlarca da desteklenen projelerimiz var. Biz yürüttüğümüz projelerde, esas olarak, Türkiye’deki insanların barış içinde  bir  arada  yaşayabilecekleri  çerçeveyi  tesis  etmeye  çalışıyoruz. Liberal Düşünce Topluluğu üyelerinin bu konuda elbette kanaati belli.

Biz çalışmalarımızı belirlerken liberal demokrasi, anayasal yönetim, insan haklarına dayalı hukuk devleti, hoşgörü ve adalet gibi temel değer ve kurumları göz önüne alıyoruz. 

Projelerinizi yaptığınız sürece, bu projelerin  toplumsal  amaçlarının  ortaya çıktığını gördünüz mü? Tepkiler nasıldı? Tepkileri nasıl ölçtünüz?

Türkiye’de yaşayan insanların ifade özgürlüğüne, din özgürlüğüne karşı artık özel bir ilgisi var. Bizim çalışmalarımızın önemli bir kısmını yayın faaliyetleri oluşturmakta. Kavramları konuşmak, onlar hakkında tartışma yapmak için belli bir ortak terminoloji oluşturmak gerekiyor.

Bu sebepten ötürü biz yayınlara çok önem veriyoruz, gerek telif teorik eserlerin gerekse uluslararası alanda yapılan tartışmaların Türkçeye kazandırılması,  uluslararası  mahkemelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin kararlarının dilimize çevrilmesi ve referans teşkil etmesi için çalışıyoruz.

Bu yayınlarımız  oldukça ilgi gördü. AB üyelik sürecinde yapılan reformlarla birlikte hâkimler, savcılar ve karar alıcı mercilerde bulunan kişiler referans noktalarına ihtiyaç duyuyorlardı. Yayınladığımız bu kitaplar bu alandaki açığın kapanmasına yardımcı oldu. Bu kitapları ücretsiz olarak Türkiye’nin her köşesine dağıttığımız için bu konularla  uğraşan birçok insanla tanışma fırsatımız da oldu.

İnsanların kavramsal olarak bu konuları daha iyi anlamaya çalıştıklarını gördük bu da bizi yaptığımız çalışmaların netice vermesi adına umutlandırdı.  Çok sayıda  hakim  ve  hakim  adayının,  genç akademisyenin yüksek lisans veya doktora tezlerinde ifade özgürlüğünü ve din özgürlüğünü tez çalışma konusu olarak seçtiğini gördük.

Kitap yayınlarımız dışında yaptığımız panellerde de gördük ki insanların ifade özgürlüğü konusunda popüler kanaatlerden kaynaklanan bazı çekinceleri var. Bu tip çekinceleri aşmak için farklı platformlarda, farklı tarzlarda, farklı ağızlarda daha çok konuşmaya, daha çok tartışmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Son dönemde Türkiye’de sivil özgürlüklerin çok önemli olduğu, özgürlüklerin güçlenmesi için  insanların  daha  çok  tartışması,  yazıp çizmesi ve mücadele etmesi gerektiği dile  getirilmeye  başlandı. 

Özgürlüklerin alanının  genişletilmesi gerektiğine dair kanaatler  gelişti.  Bu  yüzden  yaptığımız çalışmaların daima bir şekilde amaçlarına ulaştığını düşünüyorum.

Projelerinizi gerçekleştirirken paydaşlarınız nasıl bir tutum sergilediler?

Projelerimizde genel olarak muhatap olduğumuz kişiler ve kurumlar, yaptığımız projelerin ülkemiz için bir ihtiyaç olduğunun farkındalardı. Bu yüzden genellikle proje faaliyetlerimize  yönelik  tutumlar  olumluydu fakat arada bunun tersi durumlar da oldu.

Şöyle bir örnek vereyim. “İfade Hürriyeti” projesinde insan hakları ve ifade özgürlüğünün kapsamı ve sınırları üzerine bir kamuoyu araştırması yaptık. Anket çalışmasının bir bölümü halk arasında bir bölümü de yargı mensupları arasında yapıldı. Hakimlerin fikirlerini bir anket çerçevesinde paylaşmaktan çekinmesi çalışmamızı epey zorladı. 

Aynı proje kapsamında sempozyumlar düzenledik. Bir sempozyumda AB’ye üyelik sürecinde  gerçekleştirilen  reformları değerlendirdik.  Sempozyuma  davetli  siyasetçiler epey ilgi gösterdi ve tartışmalara katkıda bulundular. Bunu burada not edebilirim.

Din özgürlüğü projesi kapsamında ise iki tane  tartışma toplantısı düzenledik. Bu toplantılara farklı  kesimlerden  davetlilerimiz katıldı. Toplantıların başında misafirlerimiz kendilerini açıkça ifadede biraz çekingen bir tutum sergileseler de, LDT mensuplarının fikrî duruşlarını anladıktan sonra fikirlerini daha rahat bir şekilde ifade etmeye başladılar.

İnsanların ortak bir temelde, aynı kavramlar etrafında tartışmalarına zemin hazırlayabildiğiniz zaman, insanlar birbirlerinin sorunlarına daha yapıcı bir şekilde yaklaşabiliyor. 

Bir müddet sonra sadece kendi sorununa kısa vadede çare olabilecek çözümler yerine, uzun vadede işe yarayacak ortak bir çözüm arayışına giriyor. Bu toplantılarımızın  sonunda,  dinî  özgürlüklerin alanını genişletme yoluyla tüm farklı inançtaki  birey  ve  grupların  sorunlarına hitabeden çözümlere ulaşılacağına dair kanaatler pekişti.

Topluluğunuz genel olarak AB üyelik sürecinin sivil toplum bilincine ivme kazandırdığını düşünüyor mu? Size göre bu bilincin gelişmesinin önünde engeller var mı?

Ben bu konularda oldukça iyimser düşünen  bir  insanım.  Özgürlüklerin  önünün biraz  açılması durumunda  dahi  tahmin edilemeyecek büyüklükte sonuçların ortaya çıktığını gördük.

Türkiye’de son 10-15 yılda yaşanan gelişmeleri değerlendirirsek durumun bu şekilde geliştiğini anlayabiliriz. AB süreci Türkiye’de sivil toplumun alanının genişlemesini sağladı.

Dernekleşme özgürlüğünde yapılan iyileştirmeler, bürokratik engellerin azaltılması sivil toplumun canlanmasını sağladı. Son dönemde çeşitli alanlarda faaliyet gösteren çok farklı inisiyatif ortaya çıktı.

Sivil toplum bilinci meselesine şöyle bakabiliriz: Bir sivil toplumda insanlar kendilerini serbestçe ifade edebilmeli, kendini gerçekleştirebilmeli yani kendi doğruları yönünde serbestçe hareket edebilmeli. Hukuk devleti çerçevesinde özgürlük alanını teminat altına alırsanız bu bilinç kendiliğinden oluşur.

Bu bilinç merkezî otorite tarafında verilmesi gereken bir şey değil, aslında bu bilinç insanların içinde bulunan bir cevher. Özgürlük alanı açıldığı zaman bu cevher ortaya çıkmaktadır.

Sivil  toplumun  canlanmasının  önünde hâlen engeller yok diyemeyiz. Dernekler mevzuatında büyük değişiklikler yapılmasına rağmen halen dernekleşme özgürlüğü tam olarak sağlanamadı. Fakat bu konuda son dönemde büyük bir zihniyet değişimi yaşandı. Bu konuda öncelikli olan daha sivil, daha özgürlükçü olana yönelik zihniyet değişimidir.

Şu an bu sürecin içerisindeyiz. Merkezî otoritelerin vatandaşlara güvenmesi  gerekiyor.  Devletin,  gönüllü olarak biraraya gelen insanları potansiyel suçlu  olarak  değerlendirmemesi  gerekir.

Devlet bu birliktelikleri şüpheyle, potansiyel tehdit olarak algılamak yerine serbest bırakmalı,  ilgilenmemeli. İlgilenmemeli derken, derneklerin her yaptığı faaliyeti kendisine haber vermesini, rapor etmesini talep etmemeli. Devletin dernekleşme özgürlüğünü hukukî garanti altına alması gerekir.

Bir suç olduğunda, başkalarının temel haklarına, hayat, hürriyet, mülkiyet haklarına bir saldırı sözkonusuysa o zaman ceza hukuku devreye girmeli, zaten. Yoksa bu şüpheci zihniyet hem insanların birbirine şüpheyle bakmasına sebep oluyor hem de kendilerine ve topluma yapıcı, faydalı faaliyetlerde bulunmalarına engel oluyor. 

Zihniyet değişikliğinin somut yansımasına örnek verebilir misiniz?

Bence  önemli  bir değişiklik  derneklerin  bağlı  bulunduğu  dairenin  Emniyet Teşkilatı’ndan çıkarılıp  İçişleri  Bakanlığının  sivil  tarafına  alınmasıdır.  İnsanlar karşılarında üniformalı memurları görmek yerine sivil memurları görünce kendilerini nispeten daha rahat hissetmekteler. Bana kalırsa böyle bir daireye de lüzum yok. 

Daha önce de söylediğim gibi bu değişiklik devletin gönüllü olarak biraraya gelen vatandaşlarını potansiyel tehdit olarak değerlendirmesinin bir ölçüde sona erdiğini göstermektedir.

Bu değişikliklerden önce devlet, iki kişi bir araya gelip bir faaliyet yapmak  istediğinde kendisini doğrudan müdahil olmak zorunda görürdü. Kendisi doğrudan müdahil olmasa da en ufak faaliyetin dahi raporunun kendisine sunulmasını isterdi. Şu anda bu baskı bir ölçüde ortadan kalktı diyebilirim.

Başka bir örnek vermek gerekirse, bir ülkedeki sivil toplumun özgür olabilmesi, sivil toplumun uluslararası bağlarının olmasını gerektirir. Daha önce, Türkiye’de bir STK yurt dışından fon alıp kullandığı zaman ilk akla gelen o STK’nın bölücülük çalışmaları yaptığı yönünde olurdu.

Yurt dışından fon aldığınız zaman o dönemki Dernekler Masası’ndan izin almanız gerekirdi. Bu izni almak için de öncelikle projenin yapılacağı alan ile ilgili bakanlık veya bakanlıklardan konuyla ilgili görüş alınıyordu.  Bu  durum  bir  hukuk  devleti, açık ve sivil toplum olma iddiasındaki ülke için son derece abesti. Ayrıca bu uygulama insanların işlerini zorlaştırdığı için insanların iş yapma kapasitelerini de kısıtlamaktaydı.

Mevzuattaki değişikliklerden sonra artık bu bürokratik işlemler epeyce azaltıldı. Dernekler Dairesi’ne sadece bildirimde bulunarak işlemler artık nispeten daha kolaylıkla halledilebiliyor. 

AB kaynaklı projeler kurumsal kültürünüzü nasıl etkiledi?

Liberal Düşünce Topluluğu başından beri birçok uluslararası kuruluşla irtibatı olan ve uluslararası  standartlarda  çalışmayı hedefleyen bir kuruluştur. AB ile yürütülen projeler, her ne kadar bazı kurallara bağlı kalınmasından dolayı etkinliğini bir miktar kaybetse de belirli kurallar çerçevesinde yürütülmesi STK’ların kurumsal kimlik kazanmasına katkı sağlamaktadır.

Proje yaparken belli süreçlerin, standartların, formatların ve kuralların olması lazım. Ülkemizde belli formatlara uyarak çalışma kültürü pek gelişmediğinden, yürütülen bu tip projeler insanların belirli kurallar çerçevesinde iş yapabilme kapasitesini arttırmakta ve bu da kurumsallaşmaya katkıda bulunmaktadır. Bunlar bir ölçüde LDT için de geçerlidir.

Aslına bakarsanız kurallara uymamak ülkemizin önemli sorunlarından biridir. Çünkü kurallara uymak başkalarının haklarına saygılı olmayı gerektirir. Bu da medeniyetin bir ölçüsüdür. AB destekli projeler vasıtasıyla Türkiye’de yaşayan insanlara bir şekilde kurallara uygun hareket etmenin önemi aktarılıyor diyebiliriz. Bu, küreselleşmenin de bir sonucu, AB’den başka tüm uluslararası  temasların  böyle bir  katkısı var. 

AB üyelik sürecinin genel olarak sivil toplum gibi konularda Türkiye’ye olumlu etkisi herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak gelinen süreçte bütün aktörlerin bu sürecin bilincinde olarak ve getirilerini bilerek bundan yararlanabildiklerini söyleyebilir misiniz?

Burada  kritik  nokta  insanların  nasıl  bir ülkede  yaşamak  istediklerine  dair  kafa yorması gerektiği. Sadece AB’ye üyelik bir amaç olmamalı, bunu aşan bir kavrayış olmalı. Yani, daha özgür, demokratik bir ülkede yaşamak konusunda bir anlayış yerleşmeli. İşte AB’ye üyelik süreci buna önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Fakat bu anlayışın gelişmesi de bugünden yarına olacak bir şey değil.

Dernekler Dergisi, 05.11.2009

Meşruluk ve doğruluk*

0

Fikir hayatımız çok fakir. Fikirlerin korkusuzca yeşermesi gereken üniversitelerdeki manzara bunun en büyük kanıtı. Medyada da durum parlak görünmüyor. Yeni fikirlerin dile getirildiğine veya bilinen fikirlerin daha etkili -yani delillerle, akılla ve mantıkla desteklenmiş- biçimde ifade edildiğine şahit olmak gerçekten zor.

Tartışmalarda yapılan hataların en vahimi meşrulukla doğruluğun birbirine karıştırılması. Bu hata kutuplaşmanın fazla olduğu, herkesin kendi mahallesine kapanıp diğerlerine kulağını tıkadığı zamanlarda daha çok tekrarlanıyor.  Bilhassa Gezi olaylarından beridir tarafların konuşmayıp bağrıştığı ve birbirini manen veya maddeten yumrukladığı bir Türkiye’de yaşıyoruz.

Meşrulukla doğruluk arasında bir örtüşme olması arzuya şayan. Ancak, bu her zaman vuku bulmayabilir. Meşruluğa sahip olmak doğruyu yapmayı garanti etmeyeceği gibi doğru olanın kendiliğinden meşruluğu elde etmiş olacağı da söylenemez. Peki, ikisi arasında bir çatışma olduğunda hangisini tercih edeceğiz? Doğru olanı mı meşru olanı mı?

Doğruluğun ölçüsü ne? Bir ideolojiye yaslanmak mı? Bilime dayanmak mı? Bir dinden veya dinî anlayıştan çıkmak mı? Bir ortak doğru var ve ulaşılabilir mi? İnananla ateisti doğruda nasıl buluşturacağız? Veya sosyalistle liberali?  Daha da temelde, her konuda bir tane mi doğru var? Böyle olduğu kabul edilirse başka doğrulara inananlara ne olacak? Bütün bu sorular gösteriyor ki, doğru üzerinde mutabakat arayışına çıkmak boşuna.

Ya meşruluk nereden kaynaklanır? Zorla uygulanabilen kararlar alma gücüne sahip otoritenin meşruiyeti nerede yatmakta? Demokrasilerde yaşadığımıza göre siyasal gücün meşruiyeti halktan çıkar. Yani biz siyasal yöneticilerimize bir dine, ideolojiye veya ırka mensup olduğu, bilimi iyi bildiği için vs. itaat etmeyiz. Siyasal otorite de, mahallî olsun ulusal olsun, buna dayanarak, bizi bağlayan kararlar alamaz. Demokraside meşruiyet seçilmiş olmaktan kaynaklanır. Ancak, meşru otoritenin her zaman doğruyu yapacağının bir garantisi yoktur. Hatta çoğu zaman otorite doğruyu yapsın demenin bile bir anlamı olmaz çünkü her konuda en azından iki -muhtemelen daha çok- doğru iddiası karşımıza çıkar.

Ne var ki, doğruyu bildikleri inancı güçlü bazı insanlar onların doğrularını benimsemeyen, bu doğrulara göre hareket etmeyen kamu otoritelerini şiddetle eleştirir. Bu eleştiri kamu otoritesinin tercihini, kararını yanlış görmekle sınırlı tutulmaz, onun meşruluğuna doğru uzatılır. Bu insanların doğrusunu izlemeyen otoritenin meşruluğu sorgulanır ve hata bazen hiç meşruiyete sahip olmadığı iddia edilir.

Bu tavrın örneklerini bulmak kolay. Meselâ, sosyalistlere göre, mevcut hükümet sosyalist olmadığı için gayri meşru. Sosyalist olsaydı sosyalistler halkın desteği var mı yok mu bakmaksızın hükümeti meşru görürdü. Katı Atatürkçülere göre meşruluk Atatürk’ten kaynaklanır. Atatürkçü olmayan hiçbir hükümet -büyük bir oy çoğunluğuyla iş başına gelse bile- meşru olamaz. Tersi de varit. Bazı vatandaşlara göre de hükümetlerin meşruluğunun kaynağı başbakanın ve kabine üyelerinin dindar olması veya dine dayanması. Bütün bu anlayışlar yanlış.

Sonuç itibariyle, demokratik rejimin iyiliğini sadece doğrulukta veya meşruiyette arayamayız. İkisinin bileşimine ihtiyaç duyarız. Ancak, ikisi arasında bir çatışma olduğunda meşruluk öne çıkartılmalıdır. Buna karşılık, doğru çoğulluğunun doğurabileceği anlaşmazlık ve çatışmaları azaltmak için, meşru iktidarların insan haklarıyla örtüşen alanlardaki yetkisini sınırlamamız gerekir. Bu tür bir devlete “sınırlı devlet” denir. Kendi doğrularına kuvvetle bağlanmış insanların devleti onların doğrusunu diğer insanların da doğrusu hâline getirmek için kullanmak yerine devletin her doğrunun potansiyel olarak baskı altında kalmasını engellemek üzere sınırlanmasını talep etmesi çok daha ahlâklı ve barışa hizmet edici bir tavır olur.

*2 Temmuz 2015’te Yeni Şafak’ta yer alan yazının kısaltılmış hâli.

Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da… – Cengiz Alğan

Bütün ulus devletlerin kuruluşunun arka planında kanlı bir tarih yatar. İnsanlık tarihi boyunca savaşlar, katliamlar, kitlesel kıyımlar hep olmuştur ama ulus devletlerin şekillendiği, yaklaşık son 250 yılda dökülen kan, daha önceki binlerce yılın toplamından kat be kat fazladır. Bugün dünyanın en gelişmiş demokrasileri, insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ‘kurucu babaları’ sayılan, dünyaya demokrasi nizamatı veren parmakların sallayıcısı Batılı devletlerin tamamının elleri milyonlarca insanın kanına bulaşmıştır.

Akıtılan kan ve oraya giden yolda işlenen suçlar o kadar büyük boyuttadır ki bunu toplum nezdinde kabul edilebilir kılmanın yolu, yapılanların haklılığına ‘meşru’ gerekçeler bulmak ve çoğunluğu bu gerekçelere ikna etmektir. Karşı taraf o kadar büyük kötülüklerle üzerimize gelmiştir ki ona karşı ne yapsak yeridir. Buna ‘resmi tarih’ yazımı diyoruz. Kazananlar, o tarihi kendilerini haklı gösterecek şekilde yazıyor.

Bizde son asrın resmi tarihi, Sultan Abdülhamit’i silah zoruyla devirip iktidara el koyan darbeci İttihatçılar ve devamcısı Kemalistler tarafından yazıldı. Çocuklarımız bugün bile okullarda onların yazdığı tarihi ezberlemek ve tartışmasız gerçek olarak kabul etmek zorundalar. Yoksa herhangi bir kamu görevine atanmak için girecekleri sınavlarda bile başarılı olmaları mümkün değil.

Fakat günü gelip, kuruluş hikâyelerinin üzerindeki ‘resmi’ örtüyü kaldırdığımızda hazin hikâyelerle karşılaşıyoruz. 1909’dan itibaren devlet idaresini zorla ele geçiren İttihatçılık Osmanlı’yı, Almanya’nın yanında 1. Dünya Savaşı’na sürükledi. Abdülhamit’i devirirken işbirliği yaptıkları Taşnak ve Hınçak örgütleriyle ittifakları bozulunca, bunların bazı eylemlerini tüm Ermenilere mal ederek 27 Mayıs 1915’te Ermenileri felakete sürükleyenTehcir Kanunu’nu çıkardılar. Ama daha kanun çıkmadan (24 Nisan’da) ülkenin her yerinde yaşayan Ermenileri, malına mülküne de el koyarak sürgüne yollamaya başlamışlardı.

Der Zor çöllerine yollanan Ermenilerin on binlercesi, hapishaneler boşaltılarak oluşturulan, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı çeteler aracılığıyla ve bizzat telgraf başındaTalat Paşa’nın verdiği emirlerle öldürüldü. Sürgün koşulları öyle ağırdı ki on binlerce kadın, çocuk, yaşlı Ermeni de yollarda açlıktan ve hastalıklardan kırıldı. Der Zor’a ulaşabilenler orada bir kez daha katliama uğradılar.

Bütün bunlar olurken ordunun başında İttihatçıların müttefik seçtiği Almanya’nın bir generali bulunuyordu. Savaş bitip Osmanlı yenilince İttihatçı şefler yine bir Alman torpidosuyla ülkeyi bırakıp kaçtılar. Talat da daha sonra Berlin’de suikasta uğradı.

Fakat şeflerin yurtdışına kaçması ve öldürülmeleriyle İttihatçılık da ölmedi. Kaçtıktan sonra gıyabında (diğerleriyle birlikte) yargılanan, rütbeleri sökülen, mallarına el konulan Talat’a Cumhuriyet’ten sonra itibarı iade edildi. 1926’da kanun çıkarılarak ailesine ev tahsis edildi ve şehit aylığı bağlandı. 1943’te de naşı Nazi yönetiminden alınarak İstanbul’a getirildi. Halen diğer önde gelen İttihatçılarla birlikte, Abide-i Hürriyetşehitliğinde yatıyor.

Sonraki yıllarda aynı zihniyet, şapka takılmıyor diye Rize’yi bombaladı. Başını açmadığı için kadınları astı. Müslümanların tekkelerini, zaviyelerini kapattı, Hristiyanlara 80 sene kilise açma hakkı tanımadı. Dersim’de, Zilan’da, Ağrı’da ve 1990’larda Kürt katliamlarına girişti. Her başı sıkıştığında askeri darbeler yaptı, Menderesleri ve ‘bir sağdan, bir soldan’ gençleri idam etti. 1934’te Trakya’da Yahudi pogromları, 1942’de Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955’te Rumlara katliamlar uyguladı. İmam Hatipleri kapattı, başörtülüleri devlet kapısından içeri sokmadı. 28 Şubat’ta İmam Hatip öğrencilerini arabalara doldurup sokak köpekleri gibi şehir dışlarına attı. Dindarların ve Kürtlerin siyasi partilerini kapattı. Binlerce faili meçhul işledi, köyleri yaktı, boşalttı… Liste böyle uzar gider.

Son 10-15 yılda ise resmi tarihle hesaplaşma yönünde çok olumlu adımlar atıldı. Kürtlere ve gayrimüslimlere haklarının iadesi, Müslümanların gasp edilmiş itibarlarının yeniden sağlanması, Dersim özrü, Ermenilere taziye gibi açılımlarla, özellikle dindar Müslüman kitleler, zaten kendilerini de Cumhuriyet tarihi boyunca ezmiş olan İttihatçı zihniyetten ayrışmayı becerdiler. Bunun tek istisnası Ermeni meselesi.

İttihatçılık ve devamında Kemalizmi, yukarıda sayılan zulümlerin hepsini ve fazlasını uyguladığı için lanetleyen bu taban, sıra 1915’e geldiğinde ‘error veriyor’. Alman parlamentosunun aldığı karar sonrası, bu tabana hitap eden gazetelerin tamamı, başka hiçbir konuda anlaşamadıkları Sözcü’yle aynı/benzer manşetleri atabiliyor. “Ermeni dölleri”, “Ermeni hainler” gibi naftalinli laflar sandıklardan çıkarılıp ortalığa saçılıyor. İnsan gerçekten hayret ediyor: Bu İttihatçılar her haltı yediler de bir tek Ermenilere mi ilişmediler? Hoca Nasreddin’in fıkrasındaki gibi, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?

Biliyoruz; Alman parlamentosunun aldığı kararın Ermenilerin yaşadığı trajediyle alakası yok, Türkiye’nin siyaseten sıkıştırılmasıyla alakası var. Üstelik bu kararlar, daha 10 yıl önce Osmanlı Ermenileriyle ilgili konferans düzenlemenin bile devlet krizine yol açtığı memleketimizde, bugün vakıf mallarının iadesi ve devletin en üst organı tarafından taziye dilenmesiyle açılan özgür tartışma ve ‘iyileşme’ ortamını zehirliyor.

Biliyoruz; iki atom bombasıyla yüzbinleri öldürmüş ABD’nin başkanı Japonya’ya gidip “Savaşta olur böyle şeyler” diyecek kadar yüzsüz. Biliyoruz; Fransa Cezayir’de, Belçika Kongo’da, İngiltere dünyanın her yerinde ve Almanya gaz odalarında soykırımlar yaptı. Rusya Tatarları, Çerkesleri tehcir etti, katletti. Kanada’da yerliler, Avustralya’da Aborjinler soykırıma uğradı. Biliyoruz; Suriye ve Irak’ta yaşanan güncel soykırıma hepsi birden sessiz. Hepsini biliyoruz, görüyoruz da insanlık tarihi için utanç verici katliamlarla dolu şu 20. Yüzyıl’da bir tek bizim İttihatçıların mı eli temizdi? Hem de başka her konuda suçlu bulduğumuz şu İttihatçılar?

Artık bu ezberden kurtulmanın zamanı gelmedi mi? Osmanlı’ya ayaklanan bütün Ermeniler değil, Taşnak ve Hınçak örgütleriydi. Ermenileri ve devamında başka halkları katleden, sürgüne yollayan da bütün Türkler değil, İttihatçılar ve onların kurduğu iktidarın sürdürücüleriydi. Bugün nasıl çoluk çocuk demeden bombalarla parçalayan PKK yüzünden bütün Kürtleri suçlu ilan etmiyorsak (ki bunu yapan ırkçı kafalar da hala var), aynısı Ermeniler için de geçerli. İkiyüzlü emperyal politikalara karşı çıkalım derken, bin bir zahmetle varabildiğimiz kardeşlik kapısını yeniden paramparça etmeyelim.

Serbestiyet, 04.06.2016

Soykırım kararı tartışmaları: Neresini düzeltmeli?

Dert bir değil derler, yanlış da bir değil.

Önce Almanya.

Ermeni Soykırımı kararının pek çok şeyle ilgisi olabilir. Ama tarihi bir gerçeğe sahip çıkmak, herhalde o şeyler arasında en arka sıralarda gelir. Almanlar 1915’te ne olduğuna dair tartışmayı geçen hafta veya geçen yıl duymuş değiller. Tıpkı diğer devletlerin yaptığı gibi, siyasi bir tercihte bulunuyorlar ve bunu ahlaki bir erdem göstermiş gibi sunuyorlar.

Kararın Türkiye ile Ermenistan ilişkilerine veya Türkiye’nin geçmişle yüzleşme sürecine katkı yapacağı gerekçesi de doğru değil; çünkü tam tersine hizmet ettiğini anlamak için gösterilen kolektif tepkilere ve savunmacı reflekse eşlik eden ulusal alarma geçme durumuna bakmak yeterli.

Yazılmamış gerekçe, Türkiye’yi siyasi olarak sıkıştırmak olabilir. Ama ona eşlik eden derin bir Türkiye antipatisini, Almanya’daki “yabancı” düşmanlığını ve yükselen İslamofobiyi de bu sebebe eklemek gerek.

Kararın insan hakları veya adalet duygusundan ziyade o başka şeylerle ilgili olduğunu düşünmek için çok sebep var. Örneğin insan hakları, katliam ve soykırım konusunda duyarlı olmak veya insani temelli bir sorumluluk duygusu tek başına açıklayıcı olsaydı, geçmişte işlenmiş insan hakları ihlalleri, bugün, şimdi, hali hazırda işlenmekte olana tercih edilmezdi. O duyarlılık veya sorumluluk duygusu, ülkesinin bugünkü Suriye politikasını da şiddetle mahkum ederdi. Zamana yayılmış bir etnik temizlikle Arap nüfusunu azaltıp, onlardan gasp ettiği topraklara kendi soydaşını yerleştiren İsrail’in yaptıklarının da adı konulurdu mesela. Sadece bir operasyonla 1.200 Filistinli’yi öldürmesi, soykırımı geçtik, hiç değilse “katliam” olarak tanımlanırdı. Ama Almanya Parlamentosu böyle bir karar almıyor. Ermeni Soykırımı kararındaki gibi “insani duyarlılık veya sorumluluk” söylemiyle bezenmiş bir metin de söz konusu değil.

Eğer gerçekten geçmişle yüzleşme olacaksa, bu öncelikle başkasının yüzleşmesini isteyenden başlamalı. Göründüğünün aksine Almanya bu kararla aslında geçmişiyle falan yüzleşmiyor. Tersine, tam da sahici yüzleşmeden kendisini özenle sıyıracak şekilde genel bir sorumluluğuna işaret etmekle yetinip, çuvaldızı Türkiye’ye batırmakta beis görmüyor. Aybars Görgülü’nün işaret ettiği gibi aslında Almanya’nın o kararda kendisine biçtiği sorumluluk, bütün Batılı devletler için geçerli olandan fazla değil. Oysa 1915’te yaşananın niteliği ne olursa olsun, ister tehcir olsun ister katliam isterse de soykırım, o dönemin Almanya’sının Osmanlı’da iktidarı gasp eden darbeci yönetimle, yani İttihatçılarla ilişkisi göz önüne alındığında, Fransa veya İngiltere’ninkinden çok daha fazla, çok daha özel bir sorumluluğuna işaret edip, onunla yüzleşmesi gerekirdi. Ama bunu da yapmıyor; yapıyormuş gibi yapıyor.

Ancak bir yanlış başka bir yanlışı meşru kılmıyor. Almanya’nın siyasi motivasyonla veya Türk, İslam ve yabancı düşmanlığı ile hareket ettiğine ilişkin tespitin haklı olup olmaması, bu konuda Türkiye’ye düşen anlama, tarihi sorgulama ve kırılanı yapıştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. “Adına soykırım da deseniz, tehcir de, bir halk artık yok” diyordu Hrant Dink. İşte bu gerçek ve sonrası üzerine son 14 yılda başlayan sağlıklı ve insani yaklaşım, geçmişle yüzleşme, “Dersim Özrü” ve “1915 Taziyesi” gibi olağanüstü değerli adım ve açılımlar, Batılı devletlerin siyasi manevralarına duyulan tepkiye kurban edilmemeli. Anadolu’nun dört bir yana savrulan bütün çocuklarına “dön” diyebilecek bir kalp, bir dil ve bir siyaset için açılmakta olan kapılar, o devletlere duyulan öfkeyle kapatılmamalı.

Yanlışın diğer bir parçası ise başta Cem Özdemir olmak üzere Almanya Parlamentosundaki Türkiye kökenli milletvekillerine, verdikleri kararı ve onun içeriğini eleştirmek yerine, Türkiye’nin politikasını izleme misyonu biçmek ve onun üzerinden eleştirmekte somutlaşıyor. Oysa Türkiye kökenli milletvekillerinin sadece bu özellikleri dolayısıyla herhangi bir konuda Türkiye’nin “devlet politikası”nı izlemeleri gerekmiyor. Eğer Türkiye kökenli bir milletvekili, 1915’i soykırım olarak görüyorsa ve parlamentoların bu konuda karar almasının doğru olduğuna inanıyorsa, siyasi mülahazalardan bağımsız olarak bu yönde oy kullanması meşrudur. Ama galiba durum bu değil; en azından tümü için. Sosyal Demokrat Parti’den Uyum Bakanı Türkiye kökenli Aydan Özoğuz’un durumunda olduğu gibi. Özoğuz’un BBC’ye, “tasarının Türkiye ve Ermenistan’ın tarihileriyle yüzleşmelerine engel olabileceğini, bu tasarıyla kapıların kapanabileceğini ve bu konunun politik çıkarlara alet edilmesine öfke duyduğunu” ifade etmesine karşın, “Meclisin ortak bir duruş sergileyebilmesi için tasarının kabulü yönünde oy kullanacağını” belirtmesi böyle bir yanlışı ifade ediyor. Bu da özel olarak karara, genel olarak da günümüz Avrupa demokrasisine dair başka bir soruna işaret ediyor. Avrupa’da son yıllarda aday gösterilip seçilebilmeleri için Türkiye kökenli adaylardan Batılı beyaz adama yaranmaya çalışan Tom Amca gibi hareket etmelerinin beklendiği doğru. Bu bağlamda Türkiye kökenli milletvekillerini soykırımı kabul etmeleri değil, Türkiye’ye yönelik egemen tutumun bir parçası olmaları zemininden eleştirmek doğru olurdu.

Ama keşke bu kadar olsaydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Almanya Parlamentosunun kararını birçok haklı itirazla eleştirmek yerine o milletvekillerine yönelik olarak kullandığı “kanı bozuk” gibi insani ve İslami temelden hiçbir şekilde kabul edilemez bir dille bu yanlışlar zincirinin son halkasını tamamladı. Yetmedi, bir de o milletvekillerinin kanının laboratuvara gönderilmesi gerektiğini söyleyerek bu kötü dili tekrarladı. Sonrasında “Ben kanı bozuk derken biyolojik bir kandan söz etmiyorum” dedi ama “kan” ve “laboratuvar” kelimeleriyle malul o konuşmalar bütün dünya dillerine çevrildikten sonra.

Erdoğan’ın bu kararı “İslamofobinin dışavurumu” olarak nitelemesi doğruydu; aynı konuşmada dile getirdiği “gönüller fethetmek, şehirler, ülkeler fethetmekten daha da önemlidir” sözü de. Ama gönülleri fethedecek yaklaşım bu değil ve yine o konuşmada hedef olarak işaret ettiği “Asım’ın nesli”nin dili de bu olmamalı.

Hükümeti destekleyen medya da ağırlıklı olarak iyi bir sınav vermedi bu konuda. Bazıları “Hitler’in torunları” gibi başlıklarla, bir kararın nasıl eleştirilmemesi gerektiğinin örneklerini de verdi.

Böylece bir parlamentonun kararı daha doğru dürüst bir eleştiriye konu edilmeden, uzun bir yanlışlar zinciriyle geçti gitti.

Serbestiyet, 14.06.2016

Ağır mahalle baskısı (2)

Mahalle baskısı, özü itibariyle, bir kişinin yaşadığı çevrenin ve yakın irtibat içinde bulunduğu kesimlerin sosyal baskısına maruz kalmasıdır. Kişiyi çevreleyen değerler, onun davranışlarına yön verir ve onu bazen arzusu hilafına istikametlere sürükleyebilir.

Mahalle baskısının şekillenmesini ve tesirini belirleyen birçok etmen vardır: Misal, kişinin içinde bulunduğu ortam. Kapalı, dar ve cemaatçi değerlerle yüklü kültürel ortamlarda baskı derine işler. Buna mukabil, açık ilişkilerin hüküm sürdüğü ve birey kimliğine değer atfedilen yerlerde ise, baskının tonu daha düşük olur. Keza, baskının alacağı hale siyasi atmosfer de biçim verir. Kutuplaşmanın yükseldiği vakitlerde, kişiler mahallelerine daha çok boyun eğer. Siyaset normal seyrinde aktığında ise, bireyin baskıdan azade olma olanağı artar.

Mardin’in de dediği gibi mahalle baskısı bir “hava”dır. Sertliği nispetinde bu hava, bireyi hâkimiyeti altına alır. Mahallenin değerler sistematiği kişiyi sarıp sarmalar ve kişi kendini yazılı olmayan kurallara uygun davranma mecburiyetinde hisseder. Zira kendine çizilen sınırların dışına çıktığında, çevresinden dışlanma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Racona ters düştüğünde bakışlar sertleşir ve artık yakın çevresi olarak bildikleri bile ona yan gözlerle bakmaya başlar.

Araziye uymak

Elbette bireyin buna direnmesi, doğru bildiklerini takip etmesi gerektiği söylenebilir ve bireyden bu şekilde davranması beklenebilir. Lakin bu beklenti her zaman yerini bulmaz. Çevreye uyum sağlamak hayatını kolaylaştırır. İnsanlar bazen kınanmamak ve yadırganmamak, bazen de yatırım yaptığı için araziye uyabilir.

Böylece mahalleye teslim olduğunda ise içten içe yanlış olduğunu düşündüğü fikirleri savunabilir. Muhtemelen bir başkası yaptığında ayıplayacağı hareketleri -mahallede bir arıza çıkarmamak için- kendisinin şevkle yaptığını görebilir. Gerçekte itici ve faydasız bulduğu tutumları -sırf mahallede rahatına bir halel gelmesin diye- takınabilir.

AKP’nin 22 Mayıs’ta yapılan olağanüstü kongresi, tüm bu söylenenleri kristalize eden bir görüntüye sahne oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kongreye gönderdiği mesaj, bütün bir salon tarafından ayakta dinlendi. Mesajın okunması ve alkışlanması esnasında, takriben beş dakika insanlar ayakta dikildiler.

Şimdi, Cumhurbaşkanı bir mekâna girdiğinde ayağa kalkılmasını ve o oturuncaya kadar beklenmesini anlarım ve doğru bulurum. Fakat Cumhurbaşkanının olmadığı bir yerde mesajının ayakta dinlemesinin saygı ile bir bağlantısını kuramam.

“Hz. Muhammed, kendisi için ayağa kalkılmasından hiç hoşlanmazdı”

Ekrandan seyrederken hep “Aralarında Türkiye’nin son 15 yılına hükmedenlerin de yer aldığı bu kadar kerli ferli kişi, böyle bir kare içinde yer almayı kendisine nasıl yakıştırır?” diye soruyordum. Tahmin ettiğim cevap Mehmet Ali Şahin’den geldi. Şahin, mesajın ayakta dinlemesine dar eleştirilerin hakkını teslim etti ve hadisenin nasıl geliştiğini anlattı:

“Kendisinin mesajını oturarak saygıyla dinleyebilirdik. Doğrusu divan başkanımız Bekir Bey ayağa kalkınca Genel Başkan Adayımız Binali Bey de kalktı. Yanımda Numan Bey de vardı, birbirimize baktık. ‘Mesaj okunurken ayağa kalkılır mı?’ dedik birbirimize. Şimdi onlar ayağa kalkınca diğerleri de arka arkaya ayağa kalkmaya başladılar, biz de kalktık.

Doğrusu bir büyüğümüzün hatta Cumhurbaşkanımızın bir yerde masajı okunurken ayağa kalkılmasını ben doğru ve şık bulmam. Orada arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu da şık bulmadı. Hz. Muhammed, kendisi için ayağa kalkılmasından hiç hoşnut olmazdı. O nedenle ben Cumhurbaşkanımızın da kendisi merkezde olan bu tartışmalardan rahatsızlık duyacağını düşünüyorum. Bundan sonra yapacağımız çalışmalarda bunlara azami gayret göstermemiz lazım. Biz, sadece İstiklal Marşımız okunurken ayağa kalkarız.”

Tam bir mahalle baskısı vakası.  Hem de ağır olan cinsinden. Şahin ve muhtemelen çok sayıda kişi hatalı olduğunu bildikleri ve dahi itikatlarına aykırı buldukları bir davranışı sergiliyorlar. Çünkü kendilerini oradaki herkesin yaptığını yapmak zorunda hissediyorlar.

Kaderini elinde tutmak

Bazen tek bir resim, birçok şeyi anlatmaya yetiyor.  Bu resim, AKP’de değişen havayı çok iyi anlatıyor ve ne yazık ki bu, demokratik bir hava değil. “Demokrat”ı bırakın, demokrat olma iddiasını taşıyan bir partide bile böyle işler olmaz. Böyle görüntülere daha çok tek parti rejimlerinde rastlarsınız.

Hiçbir davranış, tüm o parti içi demokrasi, istişare, demokratik tartışma mekanizmaları, vb. lafların içini bu kadar boşaltmazdı. Değişmez kuraldır; bir siyasi harekette “lider”i ululaştırdıkça, o hareketteki diğer kişi ve birimleri hiçleştirir ve anlamsızlaştırırsınız. Kongreye egemen olan söylemle (“Biz Tayyip’in partisiyiz”, “Yolun yolumuz, davan davamız, sevdan sevdamızdır”) desteklenen fotoğraf tam da bunu anlatıyor ve AKP mahallesinde yerleşen kişiye tapınma kültürünü yansıtıyor.

Hayırlı bir kültür değil bu. Tutulan yol yanlış. Şahin’in özeleştirisi önemli ama yeterli değil. Eğer Şahin ve diğerleri ayakta poz vermek yerine olması gerektiği gibi otursalardı, o utanç verici tablo ortaya çıkmazdı. Bu nedenle AKP’nin iyiliğini isteyen AKP’liler, önce mahalle baskısına tabi olup ardından mahcup bir özeleştiri ile yapmaktansa, daha baştan yanlış güzergahta yürümeyi reddetme cesareti göstermeli.

Başka türlü kendi kaderlerini ellerinde tutamazlar.

Not: Mahalle baskısı kavramı ve buna dair tartışmalar için bakınız: Ruşen Çakır, Mahalle Baskısı: Prof. Dr. Şerif Mardin’in Tezlerinden Hareketle Türkiye’de İslam, Cumhuriyet, Laiklik ve Demokrasi, Doğan Kitap, 2008, İstanbul.

Serbestiyet, 12.06.2016

Ağır mahalle baskısı (1)

Ruşen Çakır, 2007 Mayıs’ında Şerif Mardin ile yeni çıkan kitabı üzerine (Türkiye’de Din, Toplum, Modernlik) bir söyleşi yaptı. Söyleşi esnasında Mardin “mahalle baskısı” diye bir kavram kullandı.

Mardin’e göre mahalle baskısı, bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havaydı. Türkiye’de, AKP’den bağımsız olarak yaşayan bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluştuğunda, AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktı. Hoca, bu noktada İran’daki Ahmedinejad yönetimini örnek gösteriyor ve o dinsel otokrasinin mahalleyle, çevreyle ve onlara destek veren insanların ortaya çıkardığı havayla çok ilişkisinin bulunduğunu belirtiyordu.

Türkiye’de gergin bir siyasi ortam vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı. AKP’den biri, devletin zirvesine oturacaktı. Bunu önlemek adına Cumhuriyet Mitingleri yapılıyor, birçok koldan ordu göreve çağrılıyordu. Böylesi bir vasatta Mardin’in sözleri büyük bir yankı uyandırdı. Mardin’e iki yönlü tepki gösterildi:

Radikal laikler, laikçiler ve AKP karşıtları, Mardin’i şahit göstererek, AKP iktidarının devamı halinde ülkede dinci bir diktatörlüğün inşa edileceğini belirttiler. Türkiye’nin İran’a, o da olmazsa Malezya’ya döndürüleceğini ifade ettiler. Velhasıl tehlike çok büyüktü. Tehlikenin bertaraf edilmesi için zinde kuvvetlerin harekete geçmesi lazımdı.

AKP taraftarları ve genel olarak mütedeyyin camiaya göre ise, bu kavram muhafazakâr ve dini kimliği ağır basan bir partinin hükümet etmesinden duyulan rahatsızlığı simgeliyordu. Gündeme getirilmesinde ve yaygınlaştırılmasındaki amaç, AKP’nin hükümetten anti-demokratik yollarla uzaklaştırılmasını meşrulaştırmaktı.

Gerçekte mahalle baskısının bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Bir kere ortada artık “mahalle” denilebilecek bir yapı kalmamıştı. Ayrıca Türkiye çok geniş çaplı bir toplumsal dönüşümden geçmişti, geçiyordu. Her ile bir üniversite kuruluyor, kadının işgücüne katılımı artıyor, doğum oranı düşüyordu. Hızına erişilmesi imkânsız teknolojik gelişmeler sayesinde dünyayla uyum hızlanıyor, AB ile bütünleşme yoluna gidiliyordu. Böyle bir Türkiye’de mahalleden de, baskısından da söz edilemezdi.

Mahalle/Okul –İmam/Öğretmen

Siyasi kutuplaşma had safhadaydı. Her kesim Mardin’in kavramına kendi siyasi pozisyona göre kılıf biçiyor ve kullanıyordu. Türkiye’de bir yıl boyunca bu kavram gündemin başköşesinde durdu. Öyle ki, mahalle baskısı, Mardin’in sosyolojiye yaptığı bütün katkıları gölgede bıraktı ve Mardin neredeyse bu kavramla özdeşleştirildi.

Hoca, bu durumdan rahatsız oldu. Görüşlerinin gündelik siyasi tartışmalara meze yapılmasından hoşnut değildi. Meramını anlatmak için yine söyleşiler verdi, halka açık toplantılarda konuştu. Türkiye modernleşmesini mahalle/okul ve imam/öğretmen ikilikleri üzerinden izah etme çabasını yeniledi. Cumhuriyet’in “iyi, güzel ve doğru” hakkında derinlikli bir düşüncesinin olmamasına karşın İslam’ın aynı kavramlara dair geniş bir tarzının olduğunu anlattı. Bu nedenle mahalle ve imamın, Cumhuriyet’i sembolize eden öğretmen ve okula galebe çaldığını söyledi.

Mardin, tüm bu tartışmalarda üç temel noktaya işaret etti:

  • İslam’ın Türkiye’nin sosyal yapısında çok önemli bir yeri var; bunu yerli yerine oturtmadan yapılacak toplumsal okumalar sağlıksız olur.
  • Halk iradesini geriye atmak yanlıştır. Ama halk iradesine tamamen pozitif anlamlar yüklemek de yanlıştır.
  • Sistematik olarak askeri darbe çağrısı yapanların yanında yer almam.

Mardin’in bu argümanları yeni tartışmaları tetikledi ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde safların değişmesine neden oldu. Mahalle baskısını ilk gündeme getirdiğinde Mardin’e can simidi gibi yapışan Kemalistler, onun bu görüşleri karşısında sükût-u hayale uğradılar. Keza, önce ona dudak büken muhafazakâr ve dindarlar ise bu kez Mardin’in hakkını teslim etmeye başladılar.

Her mahalle de baskı var

Aslında mahalle baskısı, iki açıdan son derece kapsayıcı bir kavram: Birincisi, bireyler üzerindeki baskıyı sadece mahalle ile sınırlamak mümkün değil. Bireyin içinde yer aldığı birçok ağ ve içine girdiği birçok mekân baskı üretebilir. Arkadaşlık ilişkilerinde, iş çevrelerinde, dernek, partilerde ve vakıflarda, kamusal düzenlemelerde ve bilhassa günümüzde sosyal medya mecralarında bireyler kendilerini bir baskı altında hissedebilir. Eminim ki, hemen herkes yakından tanıdığı birçok kişinin kendi gerçek fikirlerini yazmak yerine mahallesinin/takipçilerinin takdir edeceği mesajlar attığına tanık olmuştur.

İkincisi, bu türden bir baskı sadece dinden (İslam) ye da gelenekten türemez; dünyevi ideolojiler de (milliyetçilik, Kemalizm, sosyalizm, vb.) buna kaynaklık eder. İdeolojiler bir “dava” peşinde koşar. Bu dava bazen bağımsızlık, bazen devrim, bazen muasır medeniyet olarak kodlanır. Davaya yönelik şüphe hoş görülmez, ihanet sayılır. Hedefe doğru ilerlerken getirilen eleştiri, düşmanın/ötekinin ekmeğine yağ sürmekle eşdeğer tutulur. Tek bir amaca kilitlenmenin yarattığı dayanışmacı ruh bireysel özgürlüğü -en hafif tabirle- zedeler ve bireyin kendi asıl kimliğini ortaya koymasını engeller. İdeolojinin katılaştıkça, gayeye atfedilen kutsallık abartıldıkça baskı artar, aykırı seslerin çıkma olasılığı düşer.

Ezcümle baskı, sadece bir mahalleye özgülenemez, sadece bir mahallede görülmez. Dozajı değişmekle beraber her mahallede baskıya rastlanır. Türkiye’de laik, seküler ve “çağdaş” çevreler, sanki yalnızca muhafazakârlar ve dindarlar bu baskıya maruz kalıyormuş gibi bir tablo sunarlar. Oysa kendileri de en az onlar kadar bu baskıya düçar olabilirler.

Mahalle baskısını hatırlamam sebepsiz değil. Sözü AKP’nin Olağanüstü Kongresi’ne getireceğim. Ve kongrede Erdoğan’ın mesajının bütün bir salon tarafından ayakta dinlenmesi görüntüsü üzerinden meseleyi tartışmaya devam edeceğim.

Serbestiyet, 09.06.2016