Ana Sayfa Blog Sayfa 212

İnsan mı din için? Din mi insan için?

0

Bazı bireylerin ve grupların yaşamında din hiç yer almazken, bazılarının yaşamının merkezinde yer alıyor ise, din ve onun etrafında insanlar var…

Din (inanma- tapınma) insanların çoğunluğu için bir ihtiyaç. Tek tanrılı dinlerden önce de insanlar korktukları ya da menfaat bekledikleri şeylere tapınmışlardır.

Her dinin farklı öğretileri olmakla beraber, insanî değerler; ahlâk, dürüstlük, kul hakkı, cinayet, zina vs konularında ortak vurguları dikkat çeker.

Peki, insan olmazsa din olur mu?

Din insana gönderilmişse, insan olmadan dinin bir anlamı kalmıyor gibi…

Din insanın ihtiyaçları arasındaysa, yaşamımızda nereye yerleştireceğiz dini? Sorgulama ve gözlemlerim sonucu şu kanaatlere vardım:

– Yaşamı merkeze oturtmalıyız. O varsa her şey var ve anlam kazanıyor. Çünkü her şey hayata hizmet ediyor…

– Yaşam sahibi insanın temel ihtiyaçları arasına “inanmayı” da ekleyebiliriz.

– Dinin bir hedef değil, insanın kendi varoluşunu gerçekleştirmek için vasıta olduğunu idrak edelim.

– Dinlerin temel hedefinin yaratıcıyı bildirmek, farkındalık yaratmak ve ERDEMLİ İNSAN yetiştirmek olduğunu anlayalım.

– Ahlâkla bütünleşmemiş dinî ritüellerin bizi “kurtarmayacağını” bilelim.

– Aşırı dinî ritüel ve sevap kazanma hırsının bencilliğin farklı bir versiyonu olduğunu fark edelim.

– Sadece, “din için yaşamak” söylem ve icraatlarının bizi “gerçek hayattan” koparacağı gerçeğini görmeliyiz.

Velhasıl, din eğitiminde ” önce AHLÂKLI İNSAN” hedeflenmelidir.

Dini olan, ama ahlâkı olmayan milyarlarca insanın olduğunu unutmayalım.

Din bir amaç değil, insan da onun aracı değildir. İnsanın olgunlaşma ve ahlâkını tamamlama sürecinde din bir vasıtadır…

Dinlere yüklenen misyon sevgi, barış, paylaşım, hoşgörü, hakka-hukuka dikkat etmek; adaletli bir duruşa vesile olmaktır.

Dinler yaşamı zorlaştırmak değil, kolaylaştırmanın bir aracı olmalıdır. Ötekileştiren değil, bütünleştiren bir çatı işlevi görmelidir. Özellikle, İslamiyet öğretisinin BARIŞ olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Barış demek engin bir hoşgörü, başkalarını olduğu gibi kabullenme, dayatmama, sevgi, merhamet, şefkat, paylaşım gerektirir. Bu ilkeleri ana referans noktası yapmak her Müslümanın görevidir.

Kılıçdaroğlu kimden rol çalıyor?

PKK’nın şehirlerde başlattığı ayaklanma ağır bir mağlubiyetle sonuçlandı. PKK bu sefer sadece askeri olarak değil, siyasi olarak da ağır bir yenilgi aldı. Bu haliyle şehir çatışmalarındaki yenilgi, daha önceki askeri yenilgilerden daha ağır bir yenilgiyi ifade ediyor. PKK’nın bu yenilgisi iyi izah edilir ve sebepleri iyi anlaşılabilirse, bundan sonraki aşamalarda PKK’nın marjinalize edilmesi mümkün olabilir. Bunun olabilmesi için önce PKK’nın neden ağır bir yenilgiye uğradığına, hangi hataları niçin yaptığına bakmak gerekiyor. PKK bu mağlubiyet karşısında kitlesel ölümleri hedef alan bombalı araçlarla teröre yöneldi. Diyarbakır Dürümlü, İstanbul Vezneciler ve en son Mardin Midyat saldırıları yeni bir aşamayı temsil ediyor. Bu saldırılar karşısında bölgeden, metropollerden ve yurt dışından tepkiler yükselirken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin meseleyi kendileri üzerinde başka bir tartışmaya dönüştürmek istemeleri kayda değerdir.

HDP’nin yenilgisi

PKK merkez komitesi yaptığı durum muhakemesi sonucu, çözüm sürecini sona erdirerek devrimci halk savaşı veya tehdidiyle Suriye’deki silahlı hakimiyetin bir benzerini Türkiye’de kurmak veya en azından Suriye’deki kazanımlarını garanti altına alabileceği değerlendirmesini yaptı. HDP de Türkiyeli, demokratik ve siyasi mücadeleyi bir ambalaj gibi bir yana bırakarak KCK/ PKK’nın cephe örgütü olarak Türkiye içinde terörle mücadeledeki siyasi kararlılığı bozacak siyasi ittifaklar kurmak, Türkiye dışında ise hükümet üzerinde baskı kuracak ve PYD’yi meşrulaştıracak diplomasi çalışmalarına yöneldi. Bu haliyle de HDP’nin kuruluş sebepleri ortadan kalktı, çözüm sürecinin aktörü olabilecek parti çatışma döneminde anlamını kaybetti. HDP normal bir demokratik siyasi parti vasfını kaybetti. Bu bağlamda PKK’nın yenilgisi, HDP’nin de yenilgisi anlamına geldi. HDP’nin yenilmesi ve daha da önemlisi siyasi vasfını yitirmesi, daha önce oy veren seçmenlerin büyük kısmının PKK ve HDP’ye mesafe koyması bölgede ve Türkiye’de ciddi bir siyasi boşluk meydana getirdi.

Bundan sonraki safhada PKK’nın Türkiye içinde dağlık ve kırsal alanda üslenme ve yeniden militan devşirmesinin önüne geçmek, Kuzey Irak’ta güvenli üslenmesini engellemek, PKK’nın bombalama kapasitesini yok etmek ve Kuzey Suriye’de PYD’ye bir çözüm bulmak güvenlik perspektifinden dikkat edilmesi gereken önceliklerdir. Siyasi olarak ise HDP’nin şiddeti destekleyen tavır, eylem ve hatalarını sergilemek ve dokunulmazlık tartışmaları üzerinden HDP’nin propaganda yapmasını engellemek ve 90’lı yıllardaki hatalardan uzak durmak elzemdir. Siyaset ve iktidar, bölgede şiddetin yarattığı fiziki, sosyal, insani, ekonomik, eğitim ve kamu düzeni tahribatını ortadan kaldırmalıdır. Devletin güvenlik sektörü dışındaki boyutlarının gösterilmesi ve kapasite inşası hayati derecede önemlidir.

KCK/PKK ile sadece Türkiye’de değil, faaliyet gösterdiği bütün coğrafi alanlarda ve şiddet kullanan unsurları dışındaki yapılarla, yani cephe örgütleriyle de hukuki ve siyasi mücadele şarttır. Daha önce emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ifade ettiği gibi PKK defalarca yenildiği halde, yeniden ortaya çıkıyorsa PKK’nın militan devşirdiği sosyal dokuyu ve militan devşirme sürecindeki cephe örgütlerini dikkate alan bir mücadele yapılmalıdır. KCK/ PKK şehir çatışmalarındaki ağır yenilgi, Kuzey Irak’taki ağır kayıplar ve yazın kırsal alanlarda artacak baskı karşısında bombalı araçlarla bölgede ve metropollerde ölçüsüz bir şiddete savrulmuş durumda. KCK/ PKK merkez komitesi hatalarıyla yüzleşmemek ve tabandaki tartışmaları engellemek için artan bir şiddet sarmalıyla örgütü meşgul etme, tabanı diri tutma ve güvenlik kuvvetlerine hata yaptırmayı hedefliyor. Ancak bu eylemler KCK/ PKK ve HDP’yi Türkiye ve dünya kamuoyunda daha çok mahkum ediyor. KCK/ PKK ve HDP  maliyeti giderek artan bir şiddet kapanına girmiş durumda…

Türkiye, terörle mücadele paradigmasını değiştirdi. Önce meseleyi salt bir güvenlik sorunu olarak görmediğini ifade eden yeni bir tanım yaptı. İkinci olarak geçmişte terörle mücadelede yapılan hatalarla yüzleşildi ve dersler çıkarıldı. Üçüncü olarak terörle mücadele askere havale edilmeden siyasi otoritenin talimatıyla yürütüldü. Dördüncü olarak güvenlik kuvvetleri profesyonelleşti ve ileri teknoloji kullanarak kapasitesini artırdı. Son olarak demokratik açılımlarla hak ve özgürlükler alanı genişletildi. KCK/ PKK hatalarını tekrar ederken, devlet hatalarından sıyrıldı. PKK’nın son yenilgisinin arkasında Türkiye’deki bu paradigma değişimi var.

Türkiye’nin terörle mücadelede şimdi bir adım daha atarak meselenin sosyal boyutuna yönelmesi gerekiyor. PKK yenilmişken halkı tekrar kazanmak ve terörün tahrip ettiği sosyal yapıyı rehabilite etmek icap ediyor. Sosyal yapının rehabilite edilebilmesi için devletin güvenlik sektörü dışındaki sektörlerini harekete geçirmek ve şiddete karşı olan sivil toplumun seferberliğine ihtiyaç var. Devlet PKK’nın tahrip ettiği şehirleri yeniden inşa ederken ve ekonomiyi ayağa kaldırırken eğitimden sosyal güvenliğe, gençlikten kadınlara, işsizlerden mesleksizlere, terörden mağdur olanlardan hayatını kaybeden militanların ailelerine kadar birçok alanda sosyal yapıya ilişkin projelere destek vermesi gerekiyor.

Terörle mücadelede değişen paradigmanın takviye edilmesi gereken bir başka ayağı da dış politikadır. PKK, DAEŞ ve diğer terör örgütleri Irak ve Suriye’nin durumu dolayısıyla artık aynı zamanda bir dış politika problemine dönüşmüş durumda. Türkiye müttefikleriyle ve bölgesel aktörlerle onların anlayacağı dillerden ilişki kurmak durumunda… Türkiye’nin bu meselede geleneksel diplomasi yolları dışında, Türkiye diasporasından ve Ortadoğu’daki sosyal gücünden faydalanacak bir perspektife ihtiyacı var.

Türkiye terörle mücadelede çok önemli başarılar yakalamış ve terörün yenilgisini siyasi ve sosyal yenilgiyle tamamlamaya çalışırken, ana muhalefet partisi CHP’nin terörle mücadeleye yönelik tavrını bu eğilimle bağdaştırmak mümkün değil… CHP, Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı üzerinden bir ittifaka dönüşmüş durumda. Terörle mücadele CHP’deki ittifakı dağıtmış durumda. Terörle mücadele, Dursun Çiçek’le Sezgin Tanrıkulu’nu, Bülent Kuşoğlu ile Fikri Sağlar’ın arasındaki farklılığı birbiriyle telif edemez hale getirmiş durumda… PKK’nın her eylemi ve HDP’nin her hamlesi, CHP içindeki bir kesimde destek bir kesimde reaksiyon meydana getiriyor.

Cinnet siyaseti

CHP aslında derin bir kriz halinde… CHP, parti içi problemi aşabilmek için yeniden Erdoğan ve AK Parti karşıtı bir kampanya yürütmeyi hedefliyor. Bu kriz ve strateji, CHP kurultayında ortaya çıkmıştı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanına ve AK Partililere açıkça küfretmesi, bu stratejinin sonucundadır. Şehit polisin cenazesinde yaşanan ve tasvip edilemeyecek protesto olayından hemen sonra, CHP’nin AK Parti karşıtı bir gösteri yapması ve CHP İstanbul İl Başkanı’nın kendi güvenliğimizi kendimiz sağlarız yollu çıkışları bu stratejinin yeni bir şemasını teşkil ediyor. CHP krizden çıkabilmek için sokak hareketleri ve çatışma arayışında. CHP terörle mücadele yerine, AK Parti ile mücadeleyi öncelikli görüyor ve burada herhangi bir ölçüsü yok. CHP, AK Parti karşısında herkesle ittifak ederek her türlü yolu yöntemi denemeye hazır bir yerde duruyor. Kılıçdaroğlu’nun “Başkanlıktan kan çıkarma” gayreti, açıkça küfür etmesi yanlışlık ve kızgınlık eseri değil. CHP’nin yürüttüğü “cinnet siyaseti”nin sonucudur. Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeninin “devir özsavunma devri” sözüyle gayrimeşru bir çatışmaya çağrısı, bu cinnet siyasetinin CHP’ye has olmadığını gösteriyor. PKK şiddeti ve sokak hareketleriyle Türkiye’nin “gelecek darbesi” hazırlanmaya çalışılıyor. Ancak tıpkı PKK gibi ağır bir yenilgiye uğramaları kaçınılmaz. Tıpkı terörle mücadele paradigmasının değişmesi gibi sokak hareketleri ve darbe süreciyle mücadelenin de yeni paradigmasının ortaya konulması gerekiyor. CHP, tıpkı HDP gibi parti vasfını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya maalesef…

Star Açık Görüş, 11.06.2016

İki toplum modeli

Siyasî sistemler iki grup hâlinde sınıflandırılabilir: Kollektiviteleri esas alanlar ve bireyci olanlar. Birinci gruba giren yaklaşımların çoğu, günlük lisanda “toplum” kavramının çağrıştırdığı anlamlardan dolayı, bireyi ve bireyselliği ihmâl etmeye, kollektivitelere insan muamelesi yapmaya ve merkeziyetçi olmaya yatkındır. Aralarında çeşitli farklar bulunmasına rağmen, bunlara kollektivist siyaset yaklaşımı genel adı verilebilir. Bunların temel özelliği, bireyi değil kollektiviteyi temel beşerî ünite saymaları ve bireyin yerine bir kollektiviteyi ikame etmeye çalışmalarıdır. Öne çıkartılan veya esas alınan kollektivite sınıf, millet, ümmet vb. olabilir; ama, hangisi esas alınırsa alınsın, bu  yaklaşımın sosyal, ekonomik ve siyasal sonuçları aynı olur. Kollektivist siyaset anlayışının tam zıddı kutupta bireyciliğe dayalı siyaset  uygulaması yer alır. İkinci yaklaşım hak ve özgürlük sahibi, kendi başına bir amaç özne olarak bireyi esas alır. Bu yaklaşımın da elbette sosyal, ekonomik ve siyasal yansımaları vardır.

İktisat profesörü Thomas Mayor’ın önemli bir makalesinin (“Hunter–Gatherers: First Libertarians”) (“Avcı-Toplayıcılar: İlk Liberteryenler”) sistematiğini ve temel bilgilerini esas alarak bu birbirinden farklı iki siyaset modelinin temel müesseselerini şöyle sıralayabiliriz. Bireyci siyasetin üç temel kurumu vardır: (1) Bireyler, siyasî otoritenin keyfî baskısından masun şekilde, yalnızca hukukun hâkimiyetine tâbi olarak, mecbur bırakılmadıkları (zorlanmadıkları) tercihler yapma özgürlüğüne sahiptir. Bunun iki sonucu vardır: İlk olarak, bu, bireysel özgürlüğün özüdür. Yani, bu sosyal kurumun mevcut olduğu yerde özgürlük hüküm sürer. İkinci olarak, bu, aynı zamanda ekonomik refahı maksimize etmenin ön şartıdır. (2) Her birey, zora dayanan transferler tehdit ve tehlikesi olmadan, çabalarının ürünlerine sahip olmaya muktedirdir. Bu kurum da iki amaca hizmet eder. Birincisi, yine, bireysel özgürlükle ilgilidir. Üreten birey, ürettiğini elinde tutma hakkına–yetkisine sahip olamazsa, özgür de olamaz. İkincisi, yine ekonomik refahla alâkalıdır. Üretken insanların ürünlerini muhafaza edememesi, kendi elinde tutamaması, ürünlerinin onlardan zorla alınması ve devlete (veya devlet aracılığıyla başka bireylere) aktarılması genel refaha ciddî ölçüde zarar verir. Çünkü,  zora dayanan transferler en başta kaynakları yararlı amaçlardan uzaklaştırır. Kaynak sahipleri, kaynaklarını, bu tür transferlerden korumak veya transferlerin zararlı etkilerini azaltmak için, transferin zor veya anlamsız olduğu alanlara kaydırabilir. Ayrıca, çabalarının ürünlerine sahip olma imkânı kalmadığını gören verimli insanların üretken faaliyetlerde bulunma müşevvikleri zayıflar. Onların üretimden vazgeçmesi, beşerî ve maddî kaynaklarını tam olarak ekonomik faaliyet süreçlerinin parçası hâline getirmekten kaçınması, ülkenin toplam zenginliğini azaltır. Zira, zenginlik bir defa üretilince ebediyen insanlarla kalacak bir varlık havuzu teşkil etmez. Zenginlik, zenginlik unsurlarının eskime, ömrünü doldurma, kullanılarak bitirilme gibi özelliklerinden dolayı devamlı yeniden üretilmek zorundadır. Zora dayanan transferler zenginlik üretme süreçlerine zarar verir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, zora dayalı transferin kaba yolunun da (gasp, hırsızlık), ince yolunun da (haksız ve ağır vergileme, ürünlerin değil kaynakların vergilendirilmesi, abartılı refah devleti yeniden dağıtımları) benzer sonuçlar verecek olmasıdır.

Bireyci toplumun 3’üncü kurumu vatandaş bireylerin minimal devlet otoritesine razı olmalarıdır. Bunun öneminin farkına, ünlü anayasa hukukçusu A. V. Dicey uzun zaman önce varmıştır. Dicey, devletten beklentiler arttıkça devletin yetkilerinin de artması gerektiğini ve siyasî otoriteye sonsuz ve sınırsız güvenin duyulduğu ve gittikçe artan taleplerin yöneltildiği bir ülkede anayasacılık ilkesinin hayata geçirilemeyeceğini vurgulamıştır. Alexis de Tocqueville de toplumda kendini yönetme ve gönüllü girişimlerle problemleri çözmeye çalışma alışkanlığının olmasının devleti denetim altında tutmayı mümkün kılacağına işaret etmiştir. Minimal devleti destekleyen siyasî kültürün var olduğu bir toplumda bireyler her problemleri ve ihtiyaçları için devlete dönmez. Kendi geçimlerini sağlamayı; inanç, giyim, meslek vs. bakımlardan kendi yollarında gitmeyi; ortak problemlerini aynı durumda olan diğer bireylerle birlikte gönüllü inisiyatiflere dayanan çabalarla çözmeyi ister ve becerir. Bu, siyasî otoritenin toplumsal kaynakları ve enerjiyi emerek irileşmesini; sivil toplum alanlarını işgal etmesini; denetlenemez bir güç temerküzü gerçekleştirmesini; herkesin başkalarının aleyhine, kendi lehine kullanmayı isteyeceği bir cihaza dönüşmesini engeller.

Kolektivist siyaset modelinin temel sosyal kurumları bireyci modeldekilerin tam tersidir. Bu model şu kurumlara dayanır: (1) Bireysel tercih alanı ciddî şekilde sınırlanır, zira, devlet bürokratlarının, plancıların ve politikacıların tercihleri ve kararları bireylerin tercihlerine ve kararlarına üstün sayılır. Meselâ, ekonomide ne üretileceğine ve nasıl üretileceğine, piyasa ekonomisinde olduğu gibi tüketici taleplerini izleyen müteşebbisler değil ekonomi plancıları karar verir. (2) Gelir onu üretenlerden devlete ve devlet aracılığıyla başkalarına zora dayalı olarak aktarılır. Bu uygulama zamanımızda çok yaygındır. Modern devlet aslında esas itibarıyla bir transfer aygıtı olma noktasına ulaşmıştır. Devamlı olarak birilerinden alır, başka birilerine verir. Demokratik süreçler ve gelirine el konulan ve gelir aktarılan kesimler arasındaki asimetrik menfaat algısı, geliri zorla transfer edilenlerin ne olup bittiğini anlamasını zorlaştırır, gelir aktarılanları kuvvetli menfaat gruplarına dönüştürür. Dolayısıyla, zorla aktarımı uzun vadeli ve kalıcı kılar. (3) Bol miktarda tarihî kanıtın gösterdiği üzere, kolektivizm güçlü bir merkezî otorite gerektirir. Aksi takdirde, zora dayalı transferler gerçekleştirilemez. Böylece, sözüm ona iyi niyetlerle yetkileri ve gücü artırılan devlet yavaş yavaş sivil toplum alanını işgal eden bir leviathan (canavar) olmaya doğru ilerler.

Bu gerçeklerin ışığında şu sonuca varabiliriz: İnsan hak ve özgürlüklerine değer ve önem veren, insanların devletin ve devlet aracılığıyla başka bazı insanların kölesi durumuna düşürülmesini istemeyen kimselerin, toplumun bireycilik ilkelerine uygun olarak siyasî ve ekonomik yapılanmasını oluşturmasına çalışması, böyle bir yapılanma zaten var ise onun korunmasına gayret etmesi gerekir.

Siyasi patinaj

AK Parti’nin bir süredir verimli politika üretme konusunda tıkandığını ve “siyasi patinaj” yapmaya başladığını düşünüyorum.

AK Parti kurulduğundan beri hem ülkenin temel meseleleri konusunda, hem uluslararası alanda, hem de eski rejimin oligarklarına karşı verdiği mücadelede yaratıcı, umut veren, iyi bir gelecek vizyonu çizen, sonuç alıcı, çözüm üreten veya vadeden politikalar üretmek konusunda çok başarılıydı. Politika üretme konusunda sürekli ileriye doğru yürüyen, çıtayı yükselten ve rakiplerine arayı kapatamayacakları deparlar atan bir partiydi. Mesafe zamanında o kadar açıldı ki, AK Parti bugün hala daha önceki üstün performansının mirasını yiyor. Diğer partilerle arasındaki mesafe eskisi kadar aşılmaz görünmese de, AK Parti hala alternatifsiz, ve şimdilik tek rakibi sadece kendi başarılı geçmişi.

Şimdiye kadar partiyi sırtlayan, ve hala ileriye doğru yol alma hevesinde olan bir “sosyoloji” Partinin arkasında bekleyişini sürdürüyor. Lakin Parti bugünlerde, ilerleyişini durdurmuş, patinaj yapmaya başlamış, patinajın etkisiyle gideceği yönü yitirmiş kendi etrafından dönüp duran bir otomobile benziyor.

Bu tıkanmışlık halinin çokça işaretleri belirdi. Tıkanıklığın başlangıcını 1 Kasım Seçimleri için yürütülen kampanya dönemi olarak işaretliyorum. O zamana kadar muhalefet partileri hep AK Parti’nin arkasından geldi. Ana muhalefet partisi olarak CHP o zamana kadar neredeyse “çaresizce” AK Parti’nin belirlediği politikaların ve gündemin edilgen bir izleyicisi oldu. 1 Kasım Seçim Kampanyasında ise bir ilk gerçekleşti ve AK Parti CHP’yi taklit etti. AK Parti, CHP’nin 7 Haziran Kampanyasında kullandığı eski tip popülist politikaları taklit eden bir programla seçmenin karşısına çıktı.

Böylece, hangi partinin emekli maaşlarına ne kadar zam yapacağı veya kaç bin yeni memurun alınacağı tartışmalarının Türkiye gündemine yeniden girdiği bir seçim yaşadık. Ondan sonra da çok vızıldayan ama bal üretemeyen, koşarmış gibi görünüp yerinde sayan, kavgası gürültüsü çok ama sonucu yok “eski tip siyaset” daha fazla görünür hale gelmeye başladı.

Velhasıl tıkanmışlık AK Partiye siyasi patinaj yaptırmaya başladı. Verimli ve ülkeyi “ileriye” taşıyan politikalar yerini “patinaj politikalarına” bırakmaya başladı. Patinaj politikaları üç temel kategoride toplanıyor. Bunlar hamaset, lider kültü inşası ve ölümcül düşmanlar söylemi.

Kanaatimce tıkanmışlığın en belirgin işareti yaratıcı, sonuç alan ve çözüme yönelik politika üretmek yerine bol hararetli hamaset üretilmeye başlanmasıdır. Örneğin daha önceden Partinin hem ahlaki hem işe yarar pek çok politika üretebildiği, Kürt ve Ermeni meselesi veya dış politika gibi konularda bugünlerde belagatle güçlendirilmiş, retorikle süslenmiş hamasetten başka pek bir şey duyamaz oldu kamuoyu. Ülke olarak hamasete fazlasıyla aşinayız. Farklı olarak “yeni hamaset” -Kemalizm ve ulusalcılıktan bildiğimiz milliyetçi ve anti-Batıcı ezberlerin yanına yeni- eklenen “özgüvenli Müslümancılık” ile farklı bir doygunluk kazanmış gibi duruyor sadece.

Tıkanmışlığın ikinci belirtisi bilinçli ve seçmeni edilgen kılan bir lider kültü inşasına girişilmiş olmasıdır. Son iki yıla kadar Erdoğan gücünü doğrudan seçmenden alan ve belli bir sosyolojiyi temsil eden başarılı ve sevilen bir lider olarak karşımızdaydı. Bu yüzden seçmenleri Erdoğan’a yönelik bir tehdidi, haklı olarak kendilerine yönelmiş kabul ediyor, onu her türlü saldırı karşısında can siperhane korumaya çalışıyorlardı. Ancak, Erdoğan’a ait “kendiliğinden oluşan” bu marka liderlikte asıl özne her zaman seçmendi.

Şimdilerde inşa edilen kişi kültünde ise asıl özne bizzat Erdoğan haline getirildi. Gücünü kendi dehası ve becerisiyle elde eden “yenilmez ve yanılmaz” bir yapay süper Erdoğan üretilmeye başlandı. Erdoğan’ı destekleyen seçmen “milli irade” olarak arkada silik bir fon olmaya terkedilirken, yerini “milli ve yerli” olan Erdoğan Koruyucuları Klan’ı almaya başladı. AK Parti Kongresinde Erdoğan’ın mesajının ayakta dinlenmesi veya nişanlısını döven erkeğin kendisini “Erdoğan’a hakaret etmişti, o yüzden dövdüm” diyerek savunmaya kalkması inşa edilen lider kültünün “tavandaki” ve “tabandaki” yansıması olarak okunabilir.

Tıkanmışlık halinin üçüncü işareti olarak “dört bir yanı sarmış ölümcül düşmanlar” söyleminin sürekli sıcak ve hazır tutulmasını görüyorum. AK Parti’nin hep “düşmanları” vardı ancak hiç bir zaman şimdilerde karşılaştığımız türde ve şiddette bir “düşman” retoriği kullanmamıştı. Şimdiye kadar hep somut ve açık olan “düşmanlarla” hamasi söylemlerleler değil,  ahlaki üstünlüğü elinde tutarak ve fakat reel politiğin kendi işleyişi içinde mücadele etmişti.

Ancak son dönemde iç ve dış bütün hain ve düşmanlar tam olarak ne olduğu tanımlanamayan soyut ama çok güçlü ve tehlikeli bütünleşik bir tek düşmana dönüştürüldü. “Üst akıl” olarak etiketlenen bu düşman sıradan eylem ve kişilerle değil, ancak kahramanlar ve sıra dışı yöntemlerle yenilgiye uğratılabilecek bir tür “Tepegöz” olarak romantize ve estetize ediliyor.

Umut veren, vizyon içeren, talepleri karşılayabilen ve çözüm sunan politikalar üretebilen bir AK Parti’nin hamasete, lider kültüne ve ölümcül düşman söylemine hiç ihtiyacı olmamıştı. Bu patinaj politikalarına daha önce de zaman zaman başvuruldu, ancak bu şiddette ve yoğunlukta hiç kullanılmadığı gibi, nadir kullanıldığında da daha ziyade “asli politikaları” destekleyici veya dengeleyici yan “enstrümanlar” olarak devreye sokulmuştu.

Esas soru şu; bu üç temel “kanıtla” ortaya koymaya çalıştığım siyasi patinaj (yazık ki!) kalıcı mı, yoksa (iyi ki!) geçici mi?

Serbestiyet, 11.06.2016

“Hayırlı Cuma”ya biz neden kavuşamıyoruz?

0

10 Nisan 1998 tarihinde İrlanda Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık arasında imzalanan “Hayırlı Cuma” anlaşması İngiltere ve IRA arasındaki barış sürecinin temellerini atmıştı. Bu süreçten sonra her iki tarafın da söylemlerinde sertliğin olduğu, çatışmaların tekrar canlandığı süreç olsa da İngilizler için 10 Nisan 1998 gerçekten de hayırlı bir cumaydı.

Kuşkusuz bu süreçte silah hemen bırakılmadı. Masadan kalkanlar oldu, masayı yıkanlar oldu. İki tarafın sert açıklamalarına bağlı olarak hatta bazı zamanlarda ortada masa bile yoktu. 1998’de imzalanan bu anlaşmanın üstünden tam 9 yıl geçtikten sonra IRA silahlarını gömdü. 9 yıl bu yazıyı okuyanlara oldukça uzun bir süreç gibi görünebilir ancak çatışmada zamana bağlı kaybedilen insan sayısı düşünülecek olursa “ateşkes”in kıymeti bilinecektir. Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün 2013 yılında yayınladığı rapora göre, Britanya ve İrlanda arasında toplamda 6 anlaşma ve belge hazırlanmış olsa da ve gruplar arasındaki düşmanlık bir anda ortadan kalkmamış olsa da Hayırlı Cuma Anlaşması’nın hem diğer çatışma çözümü bekleyen ülkeler için hem de Britanya ve İrlanda’daki bireyler için psikolojik anlamı oldukça önemliydi.

Peki çoğunluğun Müslüman olduğu Türkiye gibi bir ülkede Cuma günü apriori bir hayra sahip iken böyle bir anlaşma bugüne kadar neden imzalanamadı? Çözüm süreci için çabalayan tarafların olduğu biliniyor iken, kendi mahallelerinde “hain” damgası yemeyi göze almış sivil toplum kuruluşları sürece destek verir iken bizde eksik olan ne idi? Bu soruya herkesin kendi bohçasından çıkarıp ortaya saçabileceği pek çok cevap olduğu apaçık ortada. Ancak bu cevapların o kişilerin örtük önyargılarının da haritası olabileceği için süreci psikoloji temelli ele almakta fayda var.

Psikoloji tarihinin, Pavlov’un köpekleri kadar olmasa da, en ünlü canlıları Skinner’in güvercinleridir. Ortaya koydukları katkıdan bihaber olan bu canlılar bize kendi doğamız ile ilgili çok önemli bir gerçeği bellettiler. Ortaya koyduğumuz bir davranışın frekansı o davranışın sonucu ile doğrudan ilişkilidir. Eğer sonuç bizim için olumlu ise o davranışı ileride ortaya koyma ihtimalimiz artarken, sonucun olumsuz olması o davranışın gelecekte görülme ihtimalini azaltmaktadır. 3 yaşındaki yeğeniniz eğer kitabınızı boyama defteri olarak kullandığında ona kızarsanız bu davranışı gerçekleştirme ihtimali azalacaktır. Ancak yeğeniniz inatla kitabınızın her sayfasına yeni çiçekler konduruyor ise burada bizim için önemli bir başka kavramın devreye girdiği görülür: Davranışın sonucunda bağlamda ve zamanda tutarlılık.

Türkiye’de yaklaşık 30 senedir devam etmekte olan, özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra gitgide Batı’ya taşınmakta olan, eskisine nazaran bakıldığında kendi ile duygusal bağı olan bireyleri yaşadıkları şehirlerde yaşam hakkı tanımayan bir terör var. Türkiye kendine uluslararası platformda başarılı olmuş çatışma çözümlerini model almayı denese de, yine de eksik olan şey yeğeninizin sizin kitabını boyamasındaki eksik ile aynı. Siz yeğeninize kızsanız da evde onu “hoş gören” ya da o eylemi gerçekleştirirken sizin verdiğiniz dehşet tepkisine benzemeyen tepkiler verenler var. Yeğeninizin bu pozisyonda davranış ile bağ kuracağı sonucun hangisi olduğunu seçmek zor olmasa gerek. Lakin bu sonuç karşısında sizin duyduğunuz öfkeyi bu bağ azaltmıyor. Şimdi bu örneği aklınızda tutarak gerçekleşen her terör eyleminden sonra duyduğunuz cümleleri hatırlayın: “Eylem zaten polislere yönelikti.”, “Polisleri kocaman üstünde polis yazan araba ile neden gezdiriyorlar hem?”, “Başkanlığınız batsın.” “İnsan ayırmıyoruz PKK’ları da DHKP-C’leri de hastanelerde ziyarete gittik”. Zor biliyorum ama şimdi bir de kendinizi o eylemleri gerçekleştiren örgüt mensubu yerine koyun. Siz olsanız gerçekleştirdiğiniz her eylemden sonra cezalandıracak bir başka grubu bulan insanlar karşısında eylemlerinizden vazgeçer misiniz? Sizi kınama işlemini sizin yerinize mazeretlerinizi hazırlayıp gerçekleştiren bir muhalefet size kullanışlı gelmez mi?

Müslümanların çoğunlukta olduğu bu ülkede Cuma günleri ezelden beri zaten hayırlı. Hayırlı Cuma Anlaşması’nı hak edip etmediğimizi anlayabilmek için önceliğimizin nelere “hayır” demek olduğunu anlamalı.

Taha Akyol’un HSYK’sı

Taha Akyol yargı meseleleri üzerine tek taraflı, eksik bilgiye dayalı ve bazı olguları görmezden gelen yazılar kaleme almaya devam ediyor. Bunu yaptığı sürece ben de kendisinin görüş ve önerilerini değerlendirmeyi sürdüreceğim.

Bir kere daha belirtmek isterim ki Taha Akyol ile şahsî bir meselem yok. Kendisini sever ve sayarım. Düşünce ve gazetecilik hayatımıza önemli katkılar yaptığına ve ilerde de yapacağına kaniyim. Onun üzerinden yazılar kaleme almamın sebebi kendisini bir düşünce çizgisinin en mümtaz temsilcisi olarak görmem. Bu yüzden Akyol’a yönelik eleştirilerim kişisel bir tavır alma olarak değil hukukçu Akyol’a ve onunla aynı çizgideki başka hukukçulara eleştiri olarak görülmeli. Ayrıca Taha Akyol önemli bir gazetede sütun sahibi. Eleştirilere karşı kendini savunma imkânına sahip. Bundan dolayı da hukuk teorisi ve pratiği hakkındaki yanlış bakış ve yaklaşımları Taha Akyol üzerinden eleştirmek anlamlı, yararlı ve yerinde bir tutum olsa gerek.

Taha Akyol son yazısını HSYK’nın yaz atama kararnamesinin açıklanmasından hemen sonra yayınlandı: “Uyumlu HSYK”. Akyol yazısında HSYK’nın yürütme ile uyumlu hâle getirildiğini iddia ediyor ve bunun kısa hikâyesini anlatıyor. Tabiî yine eksik ve tek yanlı olarak…

Birkaç yıl öncesine kadar yargı bürokrasisi 1982 Anayasasına dayanarak kendi kendisini yeniden üreten bir kooptasyon sistemi kurmuş ve demokratik siyasetin ve siyasetçilerin HSYK’ya müdahale yollarını kapatmıştı. Ama bu HSYK’nın bir yerle “uyumlu” olmadığı anlamına gelmiyordu. O zamanlar HSYK bürokratik devlet iktidarına uyumluydu, hatta onu emrindeydi. Bürokratik vesayetin en önemli araçlarındandı.

AK Parti iktidarı 2010 referandumuyla kooptasyon sistemini kırmak istedi. Yargı bürokrasisi içinde seçimleri devreye sokmayı planladı. Savcı ve yargıçların katılacağı  seçimlerde HSYK için her seçmenin bir adaya bir oy vermesi ilkesini getirmek istedi. Bu sistem HSYK’nın bir grubun kontrolüne girmesini engelleyecek ve onu çoğulculaştıracaktı. Bu sayede mesela ana örgütlü güç olan Cemaat’e mensup yargıçlar da, eskiden beridir var olan Atatürkçüler de HSYK’ya girecek fakat hiçbir grup tüm yapıyı kontrol altına alamayacaktı.

Bu düzenleme AYM’ne götürüldü. AYM düzenlemeyi iptal edince seçim sistemi liste usulüne döndü. Yani her yargı mensubu her aday için ayrıca oy kullanabildi. Sonuçta ana örgütlü güç olan Cemaat HSYK’yı kontrol altına aldı. Bu adım Cemaat’in kapalı devre devlet iktidarı halkasını tamamlamasını sağladı. Artık önünde onu durduracak bir mekanizma ve güç kalmamıştı.  Taha Bey de bunu biraz isteksizce de olsa, daha doğrusu muhtemelen başta benimkiler olmak üzere eleştiriler kendisini sıkıştırdığı için görmezden gelemiyor ama hafife alarak hatta önemli ölçüde gizleyerek yoluna devam diyor. Diyor ki, “Seçimleri Cemaat’in etkili olduğu bir ‘liste’ kazandı… Sonra yaşananlar malum”. Bu kadar basit değil Taha bey. Keşke malum olanların neler olduğunu da bir yazsanız. Belki de mesele orada düğümleniyor.

Taha Akyol sonraki satırlarında iktidarın HSYK’yı kontrol altına almak için çabaladığını ve Yargıda Birlik adlı grubu açıkça desteklediğini yazıyor. Evet, öyle oldu. Ama Hükümet niçin bunu yapmaya ihtiyaç duydu? Kafasına gökten elma mı düştü? Taha Bey hükümet hangi amaçla ve gerekçeyle bunları yaptığını da açıklasa çok iyi olur. Yargıda Birlik Atatürkçülerin, Alevilerin, sosyal demokratların, Ülkücülerin ve bir grup muhafazakârın ittifakıydı. Buna rağmen seçimi kıl payı kazanabildi. Yani bu gruplar ittifak etmese her birini ezip geçecek bir karşı blok mevcuttu. Taha bey bu grupların niye ittifak yaptığını merak etmiyor mu? Hükümet aşkı mı bu insanları bir araya getirdi yoksa yargının bir grubunun  tahakkümü altına girmesi mi? Ya böyle bir ittifaka rağmen neredeyse seçim kazanacak kadar güçlü olan diğer blok neyin nesiydi? Şimdi nerede? Ne yapıyor?

Taha Bey iktidarın çıkartılmasına önayak olduğu yargıyla ilgili kanunlardan bahsediyor ve bunları yanlış gördüğünü belirtiyor. Taha Bey kanunları TBMM yapar. Parlamenter sistemde olduğumuz için de iktidar doğal olarak TBMM’den kanun geçirtme gücüne sahip. İyi ama bu mesela İngiltere ve Almanya’da da böyle. Öyleyse neresi yanlış? Parlamento da mı yargıya hiçbir alanda hiçbir şekilde müdahale etmemeli?

Diyelim ki bu yanlış.  O zaman yargıda Birlik grubu üyelerini teyakkuza geçiren ve bir araya getiren problem nasıl çözülecekti? Devamlı soruyorum ama bir türlü cevap vermiyorsunuz. Bir kere daha sorayım: Yürütme ve Yasama yargıdaki Cemaat yapılanmasına karşı harekete geçmeseydi yargıdaki Cemaat örgütlenmesi problem nasıl çözülecekti? Bunu yapmak için başka hangi yollar ve yöntemler izlenebilirdi? Önerilerinizi açıklayın tartışalım. İyi ve faydalı önerilerse onlara dayanarak hükümete ve yasamaya HSYK’dan elini çek diyelim.

Taha Bey, Fransa’yı örnek vermişsiniz ama HSYK benzeri yapılar her ülkede yok. Meselâ Almanya ve İngiltere’de böyle bir heyet bulunmuyor. Yargı bürokratlarının özlük işleri Adalet Bakanlığının çatısı altında hâllediliyor. Kaldı ki, seçilmiş siyasetçileri HSYK’dan çıkartsak bile HSYK’nın tarafsız ve âdil davranacağından nasıl emin olacağız? Türkiye yargıda kooptasyon sistemi tecrübesini berbat sonuçlarıyla yaşamadı mı?

Taha Akyol ve aynı düşüncedekiler yargı memurlarının da insan olduğu, zaaflara düşebileceği ve hata yapabileceği gerçeğini ihmâl ediyor. Hukuku yüceltme adına, daha doğrusu onun aracılığıyla, yargı bürokratlarını adeta kutsal, dokunulmaz kılıyor. Yaşanmış tecrübeleri görmezden geliyor ve demokratik bir sistemde toplumun doğrudan doğruya veya seçilmişler aracılığıyla yargıya dokunması gerektiği gerçeğini görmezden geliyor.

Bana öyle geliyor ki Taha Akyol’un bu tarzı ve yaklaşımı yargı meselelerini etraflıca tartışmaya da mevcut problemleri çözmeye de yeterince yardımcı olacak nitelikte değil.

Hangi Kadınlar Anne Olmak İstemez?

0

İnsan neslinin devamı kadının üretme ve doğurma özelliğiyle mümkün kılınmıştır. Biyolojik, psikolojik, sosyal sağlığı yerinde olan her kadın günün birinde anne olmak ister. Fıtratı onu, buna “mecbur” kılmıştır.

Fakat her kadın, anneliğe hazır olmayabilir. Veya direkt anne olmak istemeyebilir. Bunun çok değişik dinamikleri ve sebepleri var.

  • Doğarken annesini doğumda kaybeden bazı kadınlar: “Acaba ben de hamile kalıp çocuk doğurmaya kalkarsam aynı şeyi yaşar mıyım”, “Ölür müyüm, çocuğum benim gibi annesiz kalır mı” şeklinde kaygılara sahip olabilir ve çocuk istemeyebilir.
  • Annesini bebek-çocukken kaybeden bazı kadınlar da, “benim de çocuklarım benim gibi anne acısı yaşar mı, ben de ölür müyüm” diye evhamlarla çocuk yapmayabilir.
  • Annesi ölen ya da anne-babası ayrılan ve “üvey anne” elinde yetişen ve iyi hatıraları olmayan bazı kadınlar da, benzeri akıbeti çocukları da yaşayabilir diye anne olmak istemez.
  • Babası annesini aldatmış ve çok kötü anıları olan bazı kadınlar da; evlenmekten ve aldatılmaktan korktukları için çocuk da istemezler.
  • Çocukluk ve gençlik yıllarında sürekli kavgalı ve problemli bir aile ortamında yaşamış bazı kadınlar da  evlilik ve çocuk istemeyebilir.
  • Çocukken yakınları veya diğerleri tarafından cinsel taciz-istismara uğramış kızlar da, benzeri akıbeti çocuklarım yaşayabilir diye anne olmak istemeyebilir. En güvendiği aile çevresinden erkeklerin tacizi, kız çocuğunun erkeklere olan bütün güvenini sarsar…
  • Zorla  ilişkiye zorlanan ve evlenmek mecburiyetinde bırakılan kadınlar da, “bu adamdan” çocuk istemeyebilir.
  • Gönülsüz evlendirilen ve “adamı sevmeyen” bir kadın da anne olmak istemeyebilir.
  • Kocasının düzensiz ve sorumsuz yaşamı nedeniyle kendisini güvencede hissetmeyen bir kadın da çocuk doğurmak istemeyebilir.
  • Aldatılan, kötü muamele gören bir kadın da “bu adamdan” çocuk doğurmak istemez.
  • Kalabalık aile ortamında yaşayan ve eşi tarafından korunmayan ve kendisine güven vermeyen bir kadın da anne olmak istemeyebilir.
  • Fiziksel özelliklerine ve kendisine “aşık” bir kadın da, hamilelikle beraber ortaya çıkacak bedensel değişimlerden dolayı anne olmayı red edebilir. Vücutta çatlaklar, kilo alımı, göğüslerin sarkması, vajen genişlemesi veya sezeryan dikiş izleri gibi kaygılardan dolayı da çocuk istenmeyebilir.
  • Ekonomik nedenlerle çocuğunu besleyemeyeceğini düşünen kadın ve erkekler de vardır.
  • Yaşadığı ülke ve dünyanın çocuk yetiştirmeye uygun bir yer olmadığını düşünüp de çocuk yapmayan kadınlar da vardır.
  • Sorumluluk almak istemeyen, “hayatını yaşamak” isteyen bazı kadınlar da hamile kalmak istemez.
  • Evliliği, çocuk yapmayı toplumsal bir “dayatma” olarak gören ve buna karşı çıkan insanlar da çocuk istemez…
  • Bazı erkekler gibi, bazı kadınlar da  eşcinsel olabilir. Yani karşı cinse değil de kendi cinsine sevgi aşk, cinsellik hissedebilir. Bunlar da doğal olarak bir erkekten hamile kalmak istemezler. Ama bir kısmı evlat edinir ve samimi olarak annelik duygusunu yaşar.
  • Hamileliğinde ya da doğurduktan sonra çocuğu ölen bazı anneler de tekrar aynı travmayı yaşayabilirim diye hamile kalmak istemeyebilir.
  • Cinsel istek ve arzusu olmayan, frijit kadınların bir çoğu da seks ve çocuk istemez.

Görüldüğü gibi, birçok gerekçelerle bazı kadınlar anne olmak istemeyebiliyor. Herkesin öyküsü ve dinamikleri farklı. Bizlere düşen onları yargılamak değil, anlamaya yardım talepleri varsa onlara el uzatmaktır…

Türk Vicdan Politikası

Uluslararası ilişkiler, ilkelerin olmadığı bir alan. Tarih boyunca düşünürlerin çoğu bu alana ilişkin ilkeler tespit etmeye çalışsa da bu pek mümkün olmadı. Bu yüzden de bu düşünürler uluslararası ilişkiler teorisinin “idealistleri” olarak tanınırlar.

Son 10-15 yıl bize, uluslararası ilişkiler açısından hâkim olan yegâne paradigmanın realizm olduğunu ve esasen var olanın, devletler ve çıkarları olduğunu daha net gösterdi.

Bu son dönem, dünya düzeni bakımından adeta bir turnusol kâğıdı gibi işlev gördü. Dünya, uluslararası alanda iddiası olan devlet ve yapıların ilkesel değil de tamamen çıkarlarıyla hareket ettiğine tanık oldu. Örneğin, ABD’nin dış politikasındaki esas derdinin ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine demokrasi götürmek olmadığı şüphe götürmez bir şekilde görüldü. AB’nin dünyaya pazarlamasını yaptığı “hak ve özgürlükler” gibi kavramların, dış politikasında hiçbir anlamının olmadığı açık bir şekilde anlaşıldı.

Bu son dönemin şartları Türkiye için de geçerliydi. Türkiye, yaklaşık son on yıllık zaman diliminde, uluslararası ilişkilerde ilkelerin hiçbir anlam ifade etmediği; diğer bir deyişle, tarihte uluslararası ilişkilerin en ilkesiz olduğu dönemde dış politika üretmeye çalıştı. Bu politikasını çıkarlardan çok ilkelere dayandırmaya, stratejilerden çok vicdanı esas alarak yapmaya çalıştı.

Başından beri bu politikayı eleştiren kesimin ve şimdi bu kesime yeni dahil olan kesimlerin eleştirdiği gibi, bu vizyon yanlış mıydı?

Örneğin, İsrail’e, çocukları, sivilleri öldürdüğü, abluka altında insanları aç bıraktığı için itiraz etmek…

Ya da Mısır’da demokratik yollarla seçilmiş meşru hükümete darbe yaptığı için cuntaya karşı tavır almak…

Esad rejimi halkını katlederken, onu durdurmaya çalışmak…

Onu durdurması için uğraşıp sonrasında ABD’yle ilişkilerini zora sokmak…

Esad rejimine destek oluyor, onu cesaretlendiriyor diye Rusya’yla takışmak…

Binlerce mülteciyi ölüme terk etmekten hicap bile duymayan AB’ye “iki yüzlüğünü” söylemek…

Yardıma ihtiyaç duyan Afrika ülkelerine yatırım yapmak…

Bütün bunlara baktığımda ben yanlış bir vizyon görmüyorum. Hatta, uluslararası ilişkilerin ciddi bir kaos yaşadığı bu dönemde ilkelere dayanan bu politikanın tarihe geçeceğini düşünüyorum.

Bu vizyon, Türk dış politikası açısından tektir. Türkiye, tarihinde ilk defa bağımsız bir dış politika izledi ve izlediği bu politika ilkelere ve vicdana dayandığı için çok önemli.

Muhammed Ali’nin Anlamı

0

Efsanevî boksör Muhammed Ali’nin vefatı belki de bir devrin kapanması anlamına geldi. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Muhammed Ali 1970’lerin efsane boksörüydü. Tüm Müslüman dünyada hayranları, takipçileri ve duacıları vardı. Sabahın erken saatlerinde ilkel televizyonlardan ve radyolardan Muhammed Ali maçları takip edilir ve her zaferden sonra Müslümanlar sanki zaferi bizzat kendileri kazanmışçasına mutlu bir gün, hatta günler geçirirdi.

Muhammed Ali’nin İslam dünyasında böylesine benimsenmesinin ana sebebi, hiç kuşkusuz, Müslüman olmasıydı. Zafere, başarıya aç Müslümanlar onun şahsında Batı’ya kafa tutma ve onu hiç olmazsa bir alanda mağlup etme duygusu yaşardı. Bu durumun Batı’da ve ABD’de bazı kişi ve çevreleri rahatsız ettiğine de kuşku yoktu. Müslümanlığının üstüne siyahlığı da eklenince “Beyaz, Anglo Sakson ve Protestan” (“WASP”) üstünlüğüne dayanan Amerikan siyasî sistemi ve kültürü M. Ali’ye hayatı zorlaştırmak için çeşitli yolları ve araçları denedi. M. Ali’nin boksta yükseldiği zamanlar ABD’de yasal olarak ilga edilmiş ırkçılığın, siyahların köleliğinin kültürel olarak önemli ölçüde yaşatılmak ve sürdürülmek istendiği yıllardı. M. Ali buna direndi. Bu yönüyle bir insan hakları savaşçısıydı. Belki de 2000’lerde bir siyahın başkan olmasına giden yolun açılmasında M. Ali’nin yumrukları da etkili oldu.

M. Ali’nin vefatı doğal olarak Türkiye’de de yoğun ilgi çekti ve üzüntüye sebep oldu. Her yerde ve her çevrede M. Ali hikâyeleri konuşuldu, anlatıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da çok yerinde bir tutumla efsanenin cenaze törenine bizzat katılma kararı aldı.

M. Ali’nin vefatı akla ziyan yorumlara da konu yapıldı. Bu yazıda bunların ikisine işaret edeceğim.

İlk saçma yorum bu tür saçmalıklarına aşina olduğumuz Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök’ten geldi. Özkök M. Ali’yi “Gezi’nin ilk çocuğu” olarak gördüğünü ilân etti. Akıl, mantık, sağlıklı düşünme kuralları, dürüstlük ve sağduyuya ters bu yorum bir gerçeği değil bir temenni ve gayri meşru bir davranışa payanda arama çabası olmaktan öteye gidemedi. Gezi ile bir şekilde ilişkilendirilecekse M. Ali olsa olsa Gezi’nin mağdurları ve hedef hâline getirdikleri arasında yer alabilir. Bütünüyle bakıldığında daha renkli bir tablo teşkil etmekle beraber Gezi özü itibariyle “ezilenlerin” değil “ezenlerin”, siyahların değil beyazların demokrasinin usûl kurallarına ve genişçe bir çevrenin yani çoğunluğun yönetme hakkına haksız bir itirazı ve saldırısıydı. M. Ali de ABD’de WASP tabakalar tarafından rahatsız edilen ve hakları çiğnenen bir toplumsal tabakanın mensubuydu. O yumruklarıyla, zaferleriyle ve sözleriyle WASP zihniyetine karşı mücadele etti. Gezi ise fiiliyatta hiçbir hak ihlâline uğramamış ama on yıllarca hak ihlâllerine imza atmış, kayıtsız kalmış kimselerin istikamet çizdiği ve netice devşirmeye çalıştığı bir isyandı.

İkinci saçma yorum M. Ali’nin kapitalizme karşı amansız bir mücadele verdiğiydi. Tam da tersi vuku buldu. Kapitalizm M. Ali’ye ırkçılığa, ayrımcılığa karşı en büyük desteği sağladı. Bu mücadeleyi daha etkili şekilde yürütebilmesini mümkün kılan malî/maddî imkânları ve tanınmışlığı M. Ali’nin kazanabileceği ortamı yaratan kapitalizmdi. Boks sporunun popüler bir ticarî meta haline gelmesi ve giderek tüm dünyayı pazar olarak kullanabilmesi M. Ali’yi servete ve şöhrete taşıdı. Bu onu daha kuvvetli ve korunaklı kıldı. Böyle olmasaydı M. Ali benzer binlerce fiziksel olarak güçlü siyah genç gibi enerjisini sokak kavgalarında harcar, farkına varılmadan hayatını tamamlayıp öbür dünyaya göçerdi. M. Ali bu kalıbı kapitalizm sayesinde kırabildi.

Ne diyelim, dilin kemiği olmadığı gibi utanmazlığın ve peşin hükümlülüğün sınırı da yok galiba.

Ders laiklik alanında mı? Onu kim alacak? – M. Şükrü Hanioğlu

En-Nahda hareketi lideri Raşid el-Gannuşi’nin partisinin onuncu kongresi öncesinde Christiane Amanpour ile yaptığı söyleşi ve verdiği demeçler basınımızda “laiklik dersi” biçiminde yorumlandı.
Seküler hassasiyeti yüksek çevreler, el-Gannuşi’nin “siyasal İslâm” değerlendirmesi ile Tunus’ta “cami ile devlet“in ayrılması sürecini desteklemesinin “Türkiye’ye verilen bir ders” niteliğinde olduğunu vurguladılar.
Ana akım İslamcı siyasal hareketler ve gelişimleri gözönüne alındığında el-Gannuşi’nin yorumlarının Türkiye‘de uzun süre önce kabûl edilmiş ve olağanlaşmış yaklaşım ve siyasal tavır alışları dile getirdiği kuşkusuzdur. Bu açıdan bakıldığında onun Tunus’un demokratikleşmesi, çoğulcu ve katılımcı bir topluma dönüşmesi alanında son derece önemli olan görüşlerinin Türkiye‘ye “ders vermesi” söz konusu değildir.
Buna karşılık, el-Gannuşi’nin yukarıda zikredilen konuşmada ortaya koyduğu tarihselleştirme girişiminin toplumumuza vereceği son derece önemli dersler vardır ve bunları alması gerekenler de sadece İslâmcılar değildir.

Çatışmayan dönem ve şahsiyetler
En-Nahda’nın “bölücü” değil “birleştirici bir güç olduğunu vurgulayarak onun “çatışansiyasal seçkinler” beyninde uzlaşma ve geçmiş ile gelecek” arasında süreklilik sağlamayıhedeflediğini belirten el-Gannuşi, bu yaklaşımın “tarih“in değerlendirilmesi alanında da geçerli olduğunu belirtmektedir.
Tunuslu lider, bu nedenle “tarih“e birbiriyle “çatışan dönem ve şahsiyetler” biçiminde yaklaşmak yerine Ahmed Bey, Tunuslu Hayreddin Paşa, Muhammed VII el- Munsif (Moncef Bey), Habib Burgiba, Ferhad Haşid, Abdülaziz el-Ta’alibî, Salih bin Yusuf, Şeyh Muhammed el-Tahir ibn Âşur, Tahir el- Haddad benzeri figürlerin “milletin sembol“leri olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
El-Gannuşi’ye göre, farklı görüşlere sahip bu kişiler toplumun ilham kaynakları olmaları nedeniyle “saygı“yı hak etmektedir. Kendi ifadesiyle dile getirmek istersek: “hiç kuşkusuzhepsinin hataları vardı, ancak onların olumlu yanlarına bakıp, bunların üzerine koymak gerekmektedir.” Diğer bir deyişle, el-Gannuşi, geçmiş ve kişilerin “tarihselleştirilmesi“nin yanı sıra onların farklı yaklaşımları üzerinden güncel çatışmanın sürdürülmesi yerine, bunların “biz“in yaratılması alanında araçsallaştırılmasını önermektedir.
Bu açıdan yaklaşıldığında, bir İslâm devletinde ilk kez köleliği kaldıran (1846), iktidarda iken Batı ülkelerini resmen ziyaret eden ilk Müslüman devlet adamı olan, aşırı Batılılaşmaya destek vererek daha sonra geri adım atmak zorunda kalacağı kılık kıyafet değişiminden, Muhammediye’de Versailles benzeri bir saray ve kraliyet şehri inşa etmeye ulaşan eylemleri nedeniyle ulemânın eleştirdiği Ahmed Bey; İslâmî temellere dayanan anayasacılığın öncülerinden, Osmanlı devletine de sadrâzâm olarak hizmet veren Hayreddin Paşa;
Kur’an’ın liberal tefsiriyle modern Batı düşüncesinin sentezinin yapılmasını savunduğu için muhafazakâr çevrelerce kınanarak hapis cezasına çarptırılan Abdülaziz el-Ta’alibî; Fransız sekülerliğini, daha da katı yorumuyla, Tunus’ta hayata geçirmeye çalışan Habib Burgiba; onun “verimliliği düşürdüğü gerekçesiyle oruç tutulmaması” yolunda fetva kaleme alması talebine radyoda “devlet başkanı yalancıdır” diyerek cevap veren Şeyh Muhammed el-Tahir ibn Âşur benzeri figürler üzerinden çatışma yerine onların “tarihselleştirilmesi” gerekmektedir.
El-Gannuşi, derin çizgilerle birbirinden ayrılan, farklı tasavvurlar savunmuş kişilikler arasında yaşanmış iktidar mücadelelerinin onlar aracılığıyla yapılacak güncel tartışmaya neden olmamasının gerekliliğine de işaret etmektedir. Burgiba ile önde gelen muhaliflerinden olan ve onun emriyle katledildiği iddia edilen Salih bin Yusuf’un beraberce ve “saygı” ile anılmasını istemek, şüphesiz bu yaklaşımı dile getirmektedir.
En-Nahda lideri buradan yola çıkarak, bu şahıslar yardımıyla “dönem“lerin çatıştırılması yaklaşımını da eleştirmektedir. Tarihin güncel kavgaların arka planını oluşturma yerine ortak paydalar yaratılması amacıyla kullanılmasının, toplumsal barışın sağlanması ve toplumsal “biz” kavramsallaştırmasının yapılabilmesine önemli katkıda bulunacağı açıktır.

Ders ve muhatapları
Dolayısıyla el-Gannuşi’nin tarihi “güncel çatışma malzeme“si olarak gören yaklaşımlaraciddî bir ders verdiği tartışma götürmez. Söz konusu tarih algısının güçlü biçimde hissedildiği ve değişik siyasal yaklaşımlar tarafından fütûrsuzca kullanıldığı Türkiye hiç şüphesiz bu derse en fazla ihtiyacı olan toplumlardan biridir.
Ancak bu dersin belirli bir ideolojinin savunucuları ya da siyasal hareket değil tüm toplum tarafından alınmasının gerekli olduğu vurgulanmalıdır.
Türkiye’de son dönemlerde, birbirinin karşı tezi olarak kavramsallaştırılan monolitik “Osmanlı” ve “Cumhuriyet” dönemselleştirmeleri üzerinden yaratılan çatışma ivme kazanmış, “anma günü savaşları” yoğunlaşmış, “benim kusursuz kahramanım seninkinidöver” seviyesinde kişi kültleştirmesi yaygınlaşmıştır.
Bu çerçevede iki asrı kapsayan bir sürecin siyasal figürleri de “kahraman” ya da “hain” biçiminde yaftalanarak güncel tartışmaların savaşçıları haline getirilmektedir. Bu gelişmeler gözönüne alındığında, Türkiye’nin, 1989 Doğu Avrupa Devrimleri sonrasında “tarih” ve tarihî kişiliklerin güncel toplumsal çatışma alanında en fazla kullanıldığı toplumlardan biri olma özelliğini kazandığını belirtmek yanlış olmaz.

Kendi örneğimiz
El-Gannuşi’nin “dönem” ve “tarihî şahsiyet“lerin çatıştırılmaması, ikincilerin hata“ları ile “olumlu” yönlerinin beraberce değerlendirilerek “tarihselleştirilmesi” teklifinin Tunus’ta hayata geçirilmesinin güçlüğü ortadadır. Böylesi bir yaklaşımın Türkiye’de kabûl görmesi ise maalesef çok daha da zordur.
Örneğin, el-Gannuşi’nin önerisinden yola çıkarak yapabileceğimiz “tarihimizi ‘Osmanlı’ ve‘Cumhuriyet’ benzeri ‘iyi/kötü” dönemlere ayırarak çatıştırma yerine bir devamlılık olarak görelim; Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Emin Âlî Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Midhat Paşa, II. Abdülhamid, Ahmed Rıza, Mustafa Kemal Atatürk, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Turgut Özal benzeri şahsiyetleri hatadan münezzeh olmayan ama toplumumuza önemli hizmetler veren kişilikler olarak, olumlu katkılarıyla ele alalım ve güncel mücadelelerin savaşçıları haline getirmeyelim; bunun neticesinde geçmişimiz “biz“i, “birarada tutan ortak paydalardan birisi haline gelsin” benzeri bir yorum şiddetli eleştiriler alacaktır.
Daha da önemli olarak bu “eleştiriler,” ne yazık ki, tek bir kaynak tarafından dile getirilmeyecektir.

Sabah Gazetesi, 05.06.2016