Ana Sayfa Blog Sayfa 210

Dünyada yoksullukla mücadele yaklaşımları ve temel politikalar

YOKSULLUK, dar anlamıyla insanın fiziksel ihtiyaçlarını yeterince karşılayabileceği maddi kaynaklardan yoksun olması olarak tanımlanır. Kavram, bu dar tanımını 17. yüzyıl İngiltere’sinde, dönemin büyük toplumsal değişimleri sonucu yapılan ilk yoksulluk çalışmaları sonucunda kazanmıştır.

Bu tanım yakın geçmişe kadar yoksulluk çalışmalarına yön vermişken, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni yaklaşımla, yoksulluğun yalnızca maddi kaynakların yetersizliği olmadığı, insanın kapasitesini kullanıp geliştirebileceği sosyal kaynaklardan mahrum olmasının da yoksulluk yarattığı yönündeki görüş güçlenmiştir.

Yoksulluğun “insanın kapasitesini kullanma ve geliştirmesi için fiziki ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklardan yoksun olması” olduğu yönündeki görüş, bugün yoksullukla mücadele politikalarını şekillendiren temel görüş haline gelmiştir.

Uluslararası alanda Birleşmiş Milletler’in (BM) yaklaşımını temsil eden bu görüş, ulusal düzeyde farklı türde refah devletleri ortaya çıkarmıştır.

Bugün, yoksullukla mücadelede baskın aktörler devletlerdir ve bu konudaki genel eğilim, yoksulluğu ortadan kaldırmaya ilişkin planlı yatırım ve politikaların oluşturulmasıdır.

Bu çalışmanın amacı da dünyada yoksullukla mücadelede öne çıkan aktörler olan devletlerin farklı yaklaşım ve politikalarını genel hatlarıyla ortaya koymaktır.

YOKSULLUKLA MÜCADELEDE TARİHSEL SÜREÇ VE YAKLAŞIMLAR

Yoksulluk, ilk ele alındığında fiziksel ihtiyaçların yeterince karşılanamaması olarak tanımlanmış, tarihsel süreçte değişen toplumsal koşullarla birlikte yoksulluğa ilişkin algı ve kavramsallaştırma da değişmiştir.

Yoksulluk şüphesiz tarih boyunca dar ya da geniş anlamıyla var olmuş, insanların bir kısmı fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarını yeterince karşılayabilecek kaynaklardan mahrum olmuşlardır.

Ne var ki yoksulluğun neden ve sonuçlarına ilişkin ilk sistematik çalışmalar İngiltere’de, 17. yüzyılda yaşanan ekonomik ve sosyal dönüşümler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bu dönem yoksulluk fiziksel ihtiyaçlar baz alınarak tanımlanmış ve buna ilişkin mücadelede tek bir aktör öne çıkmamıştır. Bu dönem İngiltere devleti çeşitli sosyal yardımlar öngörmüşse de yoksullara yardımdasivil toplumun baskınlığı devam etmiştir.

Yoksulluğa bakış açısı değişmemiş olsa da yoksullukla mücadelede devleti önemli aktör haline getiren 19. Yüzyıl Bismarck Almanyası’dır. Alman siyasal düşüncesinin devlete bakış açısıyla şekillenen bu yaklaşımda, devlet aşkın ve paternal bir amaç olarak yoksullara yardım etmenin temel işlevi olduğunu iddia etmiş ve kendini buna sorumlu ve yetkili kılmıştır.

Yoksullukla mücadelenin sistematik bir yapıya kavuştuğu ve gerek uluslararası kuruluşlar gerekse devletler nezdinde gözde bir politika aracına dönüştüğü dönem II. Dünya Savaşı sonrasıdır.

Savaşın yarattığı yıkım sonucunda ortaya çıkan büyük yoksulluk, uluslararası kuruluşları ve devletleri harekete geçirmiş, gerek ulusal gerekse de küresel bazda yoksullukla mücadele için yeni vasıtalar geliştirilmiştir.

Devletler birer birer refah politikaları üretmeye yoğunlaşmıştır. Bu dönem refah devleti kavramının anlam bulduğu ve 1980’lere kadar devletler bazında yoksullukla mücadelede büyüyen refah devleti uygulamalarının şekillendiği dönem olmuştur.

Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve BM gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı ise 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

90’larda uluslararası kuruluşların yoksulluğa ilişkin yaptıkları çalışmalar, ekonomik büyümenin yoksullukla mücadelede tek başına yeterli bir araç olmadığını, ekonomik büyümeyle birlikte insan kapasitesine yatırım yapılmadığı sürece yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağına ilişkin bir yaklaşım benimsemeye başlamışlardır.

Bugün DB, IMF gibi Bretton Woods kuruluşları ekonomik büyümenin, ekonomik dengenin ve gelir artışının yoksullukla mücadeledeki en önemli faktörler olduğunu düşünseler de eğitim, sağlık gibi insana ilişkin yatırımların önemine de vurgu yapmaktadırlar.

Bu konudaki en büyük vurgu ise BM Kalkınma Programı’na (UNDP) aittir. 90’lardan itibaren yoksullukla mücadele konusunda Bretton Woods kuruluşlarından daha kötümser bir yaklaşım sergileyen UNDP, Amartya Sen’in şekillendirdiği bir anlayışla, yoksulluğun bazı ciddi politikalar üretilmediği sürece artma eğiliminde olacağına, bu nedenle tüm ekonomik faaliyetin insan kapasitesinin arttırılmasına yönlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmış ve insani gelişme kavramını ortaya çıkarmıştır.

DB, IMF, DTÖ gibi uluslararası kuruluşlar gelirin küresel dağılımı ve küresel ekonomik büyümenin sonucunda yoksulluğun azaldığına ilişkin daha iyimser bir yaklaşıma sahipken, UNDP insani kapasiteler (uzun ve sağlıklı bir yaşam, yüksek bir eğitim seviyesi, makul düzeyde bir hayat standardı için gerekli kaynak) gelişmediği sürece ekonomik büyümenin yoksullukla mücadelede pek bir anlam ifade etmeyeceğini, çünkü tıpkı sağlıklı olmayan bir insan için servetinin bir öneminin olmaması gibi, iktisadi büyümenin gerçek amacının insan kapasitesinin geliştirilmesi olmadığı sürece yoksullukla mücadelede bir öneminin olmayacağını vurgulamıştır.

Günümüzde, UNDP’nin bu yaklaşımı gerek uluslararası alanda gerekse devletler nezdinde daha fazla yer bulmuş durumdadır. Bugün birçok devlet yoksullukla mücadelede refah devleti politikaları üretirken insani gelişme yaklaşımını baz alarak yatırım yapmaktadır.

YOKSULLUKLA MÜCADELEDE DEVLETLERİN YAKLAŞIM VE

POLİTİKALARI

Günümüzde, yoksullukla mücadelede en öne çıkan aktörler devletlerdir. Devletler, tarihsel süreçte yoksullukla mücadele politikaları üretme meselesini gözde birer konu haline getirmiş ve bu kapsamdaki alanlarını her geçen gün büyütme eğiliminde olmuşlardır.

Devletlerin tarihsel süreçte yoksullukla mücadelede üç farklı yaklaşımı benimsemiş oldukları söylenebilir. Bunlardan ilki dolaylı yaklaşımdır. Bu yaklaşımda, kaynakların ekonomik büyüme için kullanılması ve büyüme yoluyla yoksulluğun olumsuz koşullarının ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesi egemendir.

İkinci yaklaşım ise doğrudan yaklaşımdır. Buna göre, devletler doğrudan ve somut program ve politikalar üretmeli ve yoksul kesimlere direkt transferlerde bulunmalıdır. Son yaklaşım, radikal reformcu yaklaşım ise üretim araçları ve ilişkileri değiştirilmeden yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağını ve kaynakların eşitlikçi yeniden dağıtımını öngörmektedir. Bugün, yoksullukla mücadelede devletlerin benimsediği en yaygın yaklaşım doğrudan olup, bu mücadeleyi sosyal yardımlar aracılığıyla yürütmektedirler.

Devletler bazında baktığımızda, ABD, Avusturya, Kanada, İngiltere gibi Anglosakson ülkelerde yoksullukla mücadelede dolaylı yaklaşım benimsenmiş ve refah devleti göreceli daha liberal örgütlenmiştir. Bu ülkeler için genel inanış, yoksulluğun ekonomik büyüme yoluyla ortadan kalkacağı yönünde gelişmiş ve refah yardımları yoksul kişilerin yeniden iş piyasasına kazandırılması için araç olarak kabul edilmiştir.

Bu ülkelerdeki sosyal yardımlar ılımlı transferler şeklinde düzenlenmekte ve yardımlar genelde nakit olarak yapılmaktadır. Yardımlar bu ülkelerde daha çok genel vergilerden finanse edilmekte ve muhtaç olmak temel koşul sayılmaktadır.

Bu ülkelerde yoksullukla mücadele, yaşamın genel risklerini minimuma indirmek amacına göre şekillenmektedir.

Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa, İtalya gibi Kıta Avrupası ülkelerinde refah devleti daha koorporatist örgütlenmiş ve doğrudan yaklaşım benimsenmiştir.

Bu ülkelerde devlet, cemaat ve aile yoksullukla mücadelede önemli aracı kurumlar olarak kabul edilmektedir.

Yoksullukla mücadelede bunlar arasında devletin esas rolü üstlenmesi gerektiğini öngören yaklaşımla, bu ülkeler büyük sosyal sigorta programları geliştirmiştir.

Bismarck Almanyası’ndan bu yana oldukça kurumsallaşmış bu refah devletlerinde oluşturulan sosyal sigorta sistemi, çalışanların gelirlerinden kesilen katkı paylarıyla finanse edilmekte ve sosyal yardımın şartını katkı payı ödemiş olmaya bağlamaktadır.

Muhafazakâr bir anlayışla kişileri çalışmaya sevk etme amacı taşıyan bu ülkelerde sosyal yardımların temel amacı çalışılarak elde edilen düşük gelirleri telafi etmektir.

Her ne kadar ABD, İngiltere gibi ülkelerdeki sistemler de kişileri çalışmaya teşvik amacı taşısa da korporatist modelin daha kurumsal olması dolayısıyla liberal modelden daha başarılı olduğu iddia edilmektedir.

Günümüzde yoksullukla mücadele ve refah devleti uygulamalarında en başarılı sayılan ülkelerin İsveç, Norveç ve Danimarka gibi sosyal demokrat refah devleti modeline göre örgütlenmiş devletler olduğu kabul edilmektedir.

Bu ülkelerde sosyal yardımlar, orta sınıfın yaşam standartları baz alınarak yapılmakta ve kişilerin yardım sistemine katkısının olup olmadığına bakılmamaktadır.

 Sosyal haklar anlayışıyla şekillenmiş bu sistemlerde bireylerin kendilerini gerçekleştirme kapasiteleri için belirli standartlarda kaynağa sahip olmaları önemlidir. Dolayısıyla bireylere istihdam sağlanması temel önceliktir.

Kendine istihdam sağlanan bireyin kendine güveni yerine geldikten sonra yardımlara ihtiyaç duyma düzeyi de azalacaktır. Bu ülkeler sosyal yardımların en fazla sağlandığı ülkeler olmakla birlikte bu doğrultuda kişilerin üzerindeki vergi yükünün de fazla olduğu ülkelerdir.

SONUÇ: BAŞARI HENÜZ KANITLANMADI

Yoksulluk tarih boyunca ne kadar var olmuşsa, insanın yoksullara yardım deneyimi de o ölçüde kurumsallaşmıştır. Yoksullukla mücadelede modern döneme kadar esas rolü sivil toplum üstlenmiş ve yoksullara yardım sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kurumsallaşmıştır.

Devletin yoksullukla mücadeleyi kendinde temel sorumluluk ve yetki görmesi Bismarck Almanyası’nda şekillenmeye başlamış ve II. Dünya Savaşı sonrası refah devleti ile nihai halini almıştır.

Bugün, yoksullukla mücadelede en öne çıkan aktör devletler, devletler nezdinde tek kabul gören ve uygulanan yöntem ise refah devleti uygulamalarıdır. Bu uygulamaların en yaygını yoksullara doğrudan sosyal yardımlar yapmak şeklindedir.

Yoksulluğun nedenlerine ilişkin farklı birçok bakış açısı olmasına rağmen, bugün literatürde ve pratikte yoksullukla mücadelede en fazla kabul gören yöntem devletlerin oluşturduğu planlı yatırım ve kamu politikalarıdır.

Ne var ki çok uzun süredir kullanılıyor olmasına rağmen bu yöntem kamu harcamalarını ve vergi yükünü arttırırken yoksullukla mücadelede başarılı olduğu henüz kanıtlanamamıştır.

Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

Kaynakça:

> Alesina, A. ve E. L. Glaeser, Fighting Poverty in the US and Europe, Oxford University Press, 2004, New York,

> Esping-Andersen, G., “Toplumsal Riskler ve Refah Devletleri”, Sosyal Politika Yazıları, der. A: Buğra, Ç. Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

> Esping-Andersen, G., The Three worlds of Welfare Capitalism, Cambridge: Policy Press, 1990.

> Flora, Peter ve A. J. Heidenheimer, “The Historical Core and Changing Boundaries of the Welfare State”, The Developement of Welfare States in Europe

and America, (der.) Flora, Peter ve Heidenheimer, London: A. J. , Transaction, 1990.

Dernekler Dergisi, 21.05.2015

Gıda pulu yoksulluğa çare olabilir mi?

BUGÜN dünyadaki en büyük refah devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğu söylendiğinde, çoğumuz gayri ihtiyari bir şekilde bu gerçeğe inanamayız. Çünkü “kapitalizm”in kalesinin, bir “bakıcı devlet” şekline bürünmesi teorik önyargılarımıza ters bir durumdur.

Liberaller onu sınırlı devlet olarak görmeye, solcular ise ona “vahşi kapitalist” demeye daha meyillidir. Ancak rakamlar çok farklı bir gerçekten bahsetmektedir. Bugün ABD, GSMH’nin yüzde 6’sını refah harcamalarına ayırmaktadır.

Bu rakam yıllık yaklaşık 1 trilyon dolar anlamına gelmektedir. 153 milyonun üzerinde Amerikalı refah devleti ödemelerinden faydalanmaktadır. Tabii ortalama bir Batı Avrupa devleti GSMH’nin yüzde 20’den fazlasını refah harcamalarına ayırdığı için ABD tipik bir refah devleti görüntüsü vermemektedir.

Ancak harcanan rakam ve refah devleti programlarından yararlananlarının sayısı düşünüldüğünde ABD uzak ara en büyük refah devletidir. Hem “Amerikan refah rüyasının” boyutlarını anlayabilmek hem de bu refah harcamalarının fakirlikle mücadelede ne ölçüde başarılı olduğunu analiz edebilmek için, bu yazıda ABD’nin en önemli refah programlarından biri olan gıda pulunun (food stamp) gelişimi, işleyişi ve sonuçları ele alınacaktır.

Gıda pulu düşük gelir grubundaki bireylerin ve ailelerin yeterli besin değerlerini almalarını garanti etmek ve de tarımsal ekonomiyi desteklemek üzere başlatılmış bir refah programıdır. Bu açıdan ABD’nin en önemli güvenlik ağı (safety net) programlarından biridir.

Bu programın, 1964’te Başkan Johnson tarafından yoksulluğa karşı açılan savaşta ne derece başarılı olduğunu anlamak bu yazının birincil hedefidir. Böyle bir çaba aynı zamanda, refah programları ile yoksulluk problemi arasındaki ilişki konusunda da önemli bilgileri ortaya çıkartacaktır.

KISA BIR GIDA PULU TARIHI BÜYÜK DEPRESYON VE ÇIFTÇILER

Büyük Depresyon’un ortalarında tahıl ürünlerinin fiyatı dramatik bir şekilde düştüğünde, çiftlikler, arz fazlası ürünlerini satamadıklarından dolayı ciddi bir krizin içine girmişlerdi.

1933 yılında federal hükümet, Tarımsal Düzenleme Yasası (Agricultural Adjustment Act) kapsamında, temel çiftlik ürünlerini indirimli bir fiyattan alarak, açlıkla savaşım kurumlarına (hunger relief agency) ve yerel birliklere dağıtmak yoluyla çiftçileri desteklemiştir.

Bu olay, uzun yıllar Gıda Pulu Programı (Food Stamp Program – FS) olarak bilinen ve 2008’den beri Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı (Supplemental Nutrition Assistant Program – SNAP) adı verilen refah programının da başlangıcı olmuştur.

Daha sonra 1939 yılında Başkan Franklin D. Roosevelt yönetimi sırasında, söz konusu gıda dağıtımını formalize etmek ve yerel girişimlerin birbirini tekrarlayan çabalarından kaçınmak için Tarım Bakanlığı, Gıda Pulu Programını uygulamaya koymuştur.

Gıda yardımı gıda pulları aracılığıyla alt gelir grubunda yer alan bireylere yapılmaktaydı ve arz fazlası yiyeceklerin alımı için ek gıda pulları da sağlanabilmekteydi.

Programdan yararlanan yoksullara bir turuncu, bir de mavi pul verilmekteydi. Turuncu pul gıda ve nişasta, sabun ve kibrit alımı için kullanılmakta ama alkol ve tütün ürünleri ya da mağazalarda satılan gıda ürünlerini almak için kullanılamamaktaydı. Satın alınan her 1 dolarlık turuncu pul için 0.50 dolarlık mavi pul hibe ediliyordu.

Mavi pullar da önceden listelenmiş olan ürünleri almak için kullanılabiliyordu. Bu ürünler arasın

Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir.

da kuru fasulye, un, yumurta ve taze sebzeler gibi temel besin gıdaları bulunmaktaydı. Bu program vasıtasıyla, yiyecek için ayrılmış paraların yiyecek dışı ürünler için kullanılmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu.

Yiyecek Pulu Programı II. Dünya Savaşı’nın ardından 1943 yılında, ekonominin yeniden canlanması sebebiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu programa 4 milyon Amerikalı katılmış ve program, 262 milyon dolara mal olmuştur.

Yukarıdaki kısa hikâyede açıkça görüldüğü üzere federal hükümet arz fazlası tarım ürünlerinin satılabilmesi için bu ürünleri alanlara, her 1 dolarlık harcamaları için 0,50 dolarlık sübvansiyon yapmaktadır.

Böylece tarım ürünleri arzının piyasa koşullarında kendiliğinden düşmesi engellenerek çiftçilerin mevcut üretim seviyesinde üretim yapmaları mümkün kılınmıştır.

Bu sübvansiyonu meşrulaştıran temel gerekçe ise yoksulların tüketim alışkanlıklarının yeterli beslenmeye uygun olamadığı ve program sayesinde yoksulların yeterince beslenmelerinin mümkün olabileceğidir.

Yani federal hükümet çiftçileri korumak adına yoksulların tüketim kalıplarını paternalist politikalar aracılığıyla değiştirmeyi denemektedir.

Gıda pulu uygulamasının ilk örneğinin açlık çeken yoksulların demokratik taleplerinin bir fonksiyonu olarak değil de, ekonomik zorluk çeken çiftçilerin lobicilik çalışmalarının bir fonksiyonu olarak ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir.

Devlet müdahalesi ile belirli bir gruba imtiyaz yaratmak, iyi bir örgütlenmeyi ve bu uğurda harcanacak parasal desteği zorunlu kılar. Örgütsel sebeplerle demokrasilerde küçük, zengin ama kalabalıklara kıyasla çok daha iyi örgütlenebilen gruplar devlet imtiyazlarından yararlanmak konusunda daha başarılıdır.

Çünkü imtiyazların kazançları küçük grup tarafından toplanabilirken, bu imtiyazın maliyeti vergiler aracılığıyla bütün halka dağıtılmaktadır. Gıda pulu uygulamasında da benzer bir sürecin işlediği tespit edilmektedir.

Gıda pulunun yoksulluğa karşı mücadeledeki başarısızlığını doğru anlayabilmek için, arkasındaki bu ilk kurumsal düzenlemenin farkında olmak gerekmektedir.

Çünkü bu tür lobicilik faaliyetlerinde önemli olan çıkar gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaktır, programın resmi hedefleri ise genellikle başarısızlığa mahkûmdur.

  1. DÜNYA SAVAŞI VE YÜKSELEN REFAH DEVLETİ
  2. Dünya Savaşı’ndan sonra 1961 yılında John F. Kennedy gıda pulu uygulamasını çeşitli eyaletlerde yeniden başlatmıştır. Ancak gıda pulunun bütün ABD’de tekrar yürürlüğe girmesi 1964 yılında Başkan Lyndon Johnson’ın Büyük Toplum Programı (Great Society Program) vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Bu girişimin amacı tarımsal arz fazlasının daha etkin şekilde kullanımını sağlayarak tarım ekonomisini güçlendirmek ve alt gelir grubundaki bireylerin beslenme düzeylerini yükseltmektir.

Yiyecek Ekonomisi Planı (Economy Food Plan) çerçevesinde düşük maliyetli ama yüksek besin değerlerine sahip ürünler tespit edilerek, bu ürünlerin tüketiminin artırılması öngörülmüştür.

1964 yılındaki bu uygulama gıda pulunun kurumsallaşma sürecini hızlandırmıştır. Gıda pulu için harcanan bütçenin, uygulamadan yararlananların sayısının artması ve bu uygulamanın yürütülebilmesi için gereken bürokratik mekanizmanın olgunluğa ulaşması ile yiyecek pulu uygulaması kendisine güçlü bir çıkar grubu oluşturmuştur.

Bu aşamadan sonra gıda pulu uygulamasının akıbeti ancak mevcut sisteminin daha da geliştirilmesi yönünde olacaktır. “İyi işleyen” bir demokrasiden de başka türlü bir sonucun beklenmesi mümkün değildir zaten.

Çiftçiler çıkar grubu olarak örgütlenerek devletin kendilerine imtiyaz sağlayan bir program yaratmalarını mümkün kıldıklarında, bu programın yürütülebilmesi için bürokratik bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Örneğimizde, ortaya çıkan gıda pulu bürokrasisi adeta ikinci bir çıkar grubu olarak çalışarak gıda pulunun kapsamının ve finansal kaynaklarının artmasını sağlar.

Bugün gıda pulu bürokrasisinin toplam yönetimsel maliyeti yıllık 7 milyar dolardır. Bu, söz konusu programın bütçesinin yüzde 9’una yakın bir bedeldir.

İleride ayrıntısıyla ele alınacağı üzere gıda pulu bürokrasisinin temel amacı, yoksullara yardım etmekten çok, bürokratik mekanizma içinde çalışan ya da bürokrasi ile işbirliği içinde olan profesyonellere ve iş adamlarına çıkar sağlamaktır.

Yoksulluk karşıtı programlar, gerçekten yoksullukla savaşmaktansa, bürokrasinin ayrıcalıklarını korumaya daha meyillidir. 1977’de gıda pulu yasasında yapılan revizyonları bu açıdan düşünmekte fayda vardır.

1977 REVIZYONU VE GIDA PULU BÜROKRASISİNIN OLGUNLAŞMASI

1977’de Gıda Pulu Yasası’nda büyük revizyonlara gidilerek, uygulamanın alanı genişletilmiş ve ülke genelinde uygulamanın sabit standartlara göre yürütülmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca doğru beslenme eğitimleri düzenlenerek, vatandaşın beslenme konusunda eğitilmesine de yine bu revizyonla başlanmıştır.

1981’de Ronald Reagan yönetiminde yiyecek pulu kısıtlamalarına gidildiyse de beslenme eğitimi (şu anki adıyla SNAP-Education, SNAP-Eğitimi) çoğu eyalette kurumsallaşarak yaygınlaşmıştır.

1992’ye gelindiğinde SNAP-Eğitimi ABD’nin bütün eyaletlerinde uygulanmaya başlamıştır. 1990’ların başlarında yiyecek pulu uygulaması modernize edilmeye başlamış, hatta Elektronik İmtiyaz Transferi Kartı (Electronic Benefit Transfer Card) ile programdan yararlananların sayısı artırılmıştır.

Bu dönemde programdan yararlananların pul satın alması yerine, doğrudan para yardımı yapılmaya başlanmıştır. Bu yenilikler programın uygulanması ve denetlenmesi için yetkililere daha büyük imkânlar sağlamıştır.

2000’lerde elektronik kart uygulamasının yaygınlaşması ile program kapsamına göçmenler ve 18 yaşından küçükler de dahil edilerek, programdan yararlananların sayısı dramatik bir şekilde artırılmıştır.

Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir.

2008 ÇIFTLIK YASASI VE GIDA PULUNUN DEĞIŞEN ANLAMI

2008 yılına gelindiğinde Çiftlik Yasası (Farm Bill) ile birlikte gıda pulu programı Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı adını almıştır. Bu değişiklikle birlikte programın amacı da önemli ölçüde değişmiş görünmektedir. Artık yoksulların beslenme problemlerinden ziyade, SNAP imtiyazları (benefits) kullanılarak sağlıklı gıdaların tüketiminin teşvik edilmeye çalışılması ön plana geçmiştir.

Çiftlik marketlerinden ya da sağlıklı, taze gıda satan diğer mağazalardan alışveriş yapılmasını artırmak programın birincil hedefleri arasına girmiştir. Bu dönemde esas savaş, yoksulluğa karşı değil de obeziteye karşı verilir görünmektedir.

Bugün, Amerikalıların yüzde 18’i yani 45 milyondan fazla insan SNAP programından yararlanmaktadır. Bu da SNAP’i ABD’nin en önemli güvenlik ağı programları arasına sokmaktadır.

SNAP, ABD’nin en hızlı gelişen refah programıdır. 2000 yılında 17 milyon insana ulaşan ve 10 milyar dolarlık bütçesi olan program, 2013 yılına gelindiğinde 82.5 milyar dolarlık bütçeye ulaşmıştır.

2012 yılında yapılan değişikliklerle program sağlıklı beslenmeyi ekonomik müşevviklerle sağlama yolunda kurumsal düzenlemelere gitmeye çalışmıştır. Bunun yanında önceden lüks olarak belirlenen ürünlerde gevşemeye gidilerek, SNAP’ın içerdiği yiyecekler de genişletilme eğilimindedir.

Bu listenin içine şekerlemeler ve dondurma bile girebilmiştir. Her beş yılda bir SNAP listesine girecek olan yiyeceklerde federal hükümet değişiklikler yapmaktadır.

SNAP HEDEFLERINE ULAŞMIŞ MIDIR?

Resmi açıklamalara göre, gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük bir azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama olarak yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür.

Yiyecek güvensizliğinde (food insecurity) ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak çok şaşırtıcı değildir.

Asıl sorulması gereken soru başkadır: SNAP harcamalarındaki marjinal artışların yoksulluk ve beslenme üzerinde kayda değer bir etkisi var mı?

SNAP’ın tek başına etkisini değerlendirmek çok güçtür. Çünkü onu ancak Amerikan refah devleti bağlamında değerlendirmek mümkündür. SNAP katılımcılarının yüzde 20’den azı sadece SNAP yardımları ile geçinmektedir.

Yüzde 30’u çalışmakta ve yüzde 60’a yakını TANF gibi diğer yardımlardan yararlanmaktadır. Federal düzeyde 126 adet yoksulluk karşıtı refah programı bulunmaktadır ve bu programların yıllık bütçesi 668 milyar dolardır.

Tanner’e göre TANF, Madicaid, Ev yardımı, Kadın, Bebek ve Çocuk yardımı, LIHEAP gibi temel refah programlarından yararlanan bir bireyin toplam alabileceği yardım miktarı 16.984 dolardan 49.175 dolara kadar değişmektedir.

Ortalama bir refah yardımının 28.500 dolar olduğu görülmektedir. Dolayısıyla SNAP geniş bir refah devleti yardımları bağlamında ele alınmalıdır. 1965’ten beri ABD yoksulluk karşıtı savaşta 15 trilyon dolar harcamıştır. Ancak bu harcamalara rağmen yoksulluk seviyesi istikrarlı bir şekilde aynı düzeylerde devam etmiştir.

2014 verilerine göre ABD’de yoksulluk oranı yüzde 14.6’dır ve her sene yoksullar için yapılan harcama 1 trilyon dolar civarındadır. Bu da ortalama olarak bir yoksul için 20.610 dolar ve bir aile için 61.830 dolar harcandığı anlamına gelmektedir.

Bu harcamalar olmadan yoksulluğun yüzde 18 seviyelerinde olacağı tahmin edilmektedir. Bu rakamlar dikkate alındığında ABD hükümetleri yoksulluğa karşı savaşta büyük ölçüde başarısız olmuşlardır.

Üstelik bu başarısızlığın refah programlarına az para aktarıldığından değil, devasa miktardaki finansal kaynakların kötü kullanılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Öyle ki alt gelir grubundaki kişiler ayrım gözetilmeksizin devletten doğrudan 10 bin dolarlık nakit yardım alsalar, şu anki sistemden daha efektif ve daha az maliyetli bir refah programının ortaya çıkacağı rahatlıkla iddia edilebilir.

Yapılan bazı ekonometrik modellemeler de, pul sistemi yerine üretime sübvansiyon uygulamasının beslenme alışkanlıklarını değiştirme yönünde daha etkili ve daha ucuz bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır.

BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERI NELER?

Aslında başarısızlığın temel sebepleri gıda pulu tarihi incelenirken çıkar gruplarına ve bürokrasiye yapılan vurguyla açıklandı. Ancak sayılan bu nedenler resmin sadece bir parçasıdır.

Resmi tamamlayabilmek için gıda pulu ve muadil yardımların bireylerin işgücüne katılım isteklerini ne ölçüde azalttığına da bakmak gerekmektedir. Malesef, yoksulluk karşıtı programlar insanlara yoksulluktan kurtulmak için araçlar sağlamak yerine, yoksul kalmayı onlar için daha tercihe şayan kılmaktadır.

Yoksullara sağlanan sağlık hizmeti, ev imkânları, yemek imkânları gibi pek çok yardım, yoksullar için çalışmanın maliyetini yükselterek, onları işgücü piyasasından uzaklaştırmaktadır.

SNAP’dan faydalananların yarıdan fazlasının beş yılı aşkın bir süredir bu programdan yararlandığını görmek şaşırtıcı değildir. Oysa ABD gibi zengin ve üretken bir ülkede yoksulluk sınırının üzerinde kalmak o kadar da zor değildir.

Liseyi bitirmek, evlenmeden çocuk sahibi olmamak ve bir işte istikrarlı bir şekilde çalışmak, yoksulluktan kaçınmanın garantili bir yolu olarak görülebilir. Ayrıca gıda pulu uygulamaları, kullanıcılarını hile yapmaya da teşvik etmektedir.

2012 yılı itibariyle SNAP ödemelerinde yüzde 3.9’luk bir sahtekârlık ve yanlış ödeme olduğu resmi makamlarca belirtilmektedir. Bu oran SNAP’a uygunluğun kapsamının genişletilmesi sayesinde 5.64’ten aşağıya çekilebilmiştir.

Hatalı ödemelerin çok olmasının sebebi, bu konuda eyalet hükümetleri üzerinde ciddi bir yaptırımın bulunmamasından ve eyaletlerin SNAP ödeneklerini federal hükümetten tahsil etmesinden kaynaklanmaktadır.

Gıda pulu tarzı programların neden gerçekten ihtiyaç sahibi kişilere ulaşmakta başarısız olduğu ve ulaştığında da onları üretken bireyler haline getirmede nasıl başarısız kaldığını anlamak için gıda pulunun tarihsel olarak genişlemesine daha yakından bakmak faydalı olacaktır.

Gıda pulu uygulamalarındaki artışın çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Birincisi, program federal ve eyalet düzeyinde farklı seviyedeki otoritelerin kontrolü altındadır. Bazı eyaletler diğerlerine göre daha esnek katılım şartları belirleyerek katılımı artırabilmektedirler (Örneğin Florida, Utah ve Nevada).

İkinci önemli sebep, kriz dönemlerinde programın kapsamının artırıldığı görülmektedir. 1980-82 arasındaki resesyon ile 1990-92 arasındaki resesyon buna örnek gösterilebilir. Ancak son olarak 2007 krizinde bu yükseliş diğer resesyonlarla karşılaştırılamayacak kadar artmıştır.

Bush ve Obama yönetimlerinde programın bütçesi hızla artmıştır. 2007-2011 arası program yüzde 35 büyümüştür ve Tanner’e göre bu artışın arkasında ekonomi dışı politika tercihleri bulunmaktadır.

Politika tercihlerinin değişmesinin bu yükselişi açıklayan birincil faktör olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiayı desteklemek üzere Tanner, eyalet bazında işsizlik ve yoksulluk oranları karşılaştırıldığında gıda pulları ile yoksulluk oranları arasında herhangi bir korelasyonun bulunmadığını göstermektedir.

Örneğin yüzde 8 işsizlik oranı olan ve ortalama kişi başı gelirin ABD ortalamasının üstünde olduğu Oregon’da yemek pulu kullanım oranı yüzde 21’dir.

Üstelik ekonomik düzelmeye ve işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, yemek pulu kullanımındaki artışın yükseleceği öngörülmektedir. Bu durum, gıda pulunun yoksullara yardım için uygulanan bir programdan çok, pragmatik bir politik hedef haline geldiğini göstermektedir. Yıllar geç

Gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür. Yiyecek güvensizliğinde ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

tikçe gıda pulu programına uygun olma koşulları kolaylaştırılmaktadır. Temelde 2000 doların altında nakit akışı olanlara verilen bir yardım olan gıda pulu, başka refah programlarından yararlananlara da sağlanan bir kolaylık haline getirilmiştir.

Programdan yararlananların üçte ikisi bu şekilde gıda puluna hak kazanmaktadır. Dolayısıyla gıda puluna “kategorik olarak uygun olma” yoluyla gıda pulundan faydalananların sayısı dramatik bir şekilde artmıştır.

Programın, katılımcıları iş bulmaya zorlaması için düzenlemeler de getirilmiştir ancak bu düzenlemelerin uygulanması yine gevşek tutulduğu için, işsiz katılımcıların iş bulma müşevvikleri de zayıf kalmaktadır.

Eyaletlerin, program kullanıcılarının aldıkları iş eğitimleri ve işe girme koşulları hakkında herhangi bir rapor verme zorunluluklarının olmaması da, bu durumu ortaya çıkartan önemli bir faktördür.

Dolayısıyla eyalet hükümetleri ve bürokrasisi gıda pulu yardımlarından yararlananların artmasını kendileri için uygun bulurken, bu yardımdan faydalananlar için çalışma hayatına atılmanın maliyeti hızla yükselmektedir.

Böylece yardımlar yoksulları kendine yeterli bireyler olmalarına yardım etmek yerine, devlete bağımlı bireyler haline getirmektedir.

Acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur. Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir. Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır.

SONUÇ: FAKIRLIKLE MÜCADELEDE FARKLI BIR YOL VAR MI?

Fakirlikle en iyi mücadele yöntemi şüphesiz üretmektir. Bir ülkenin üretken bir ekonomiye sahip olabilmesi ise ancak ekonomik ve siyasi kurumlarının üretime yönelik müşevvikleri (incentives) desteklemesini ve korumasını gerekmektedir.

Nedir bu müşevvikler? Vatandaşlar üretim yaptıklarında bu üretimlerinin gereksiz vergiler ya da zor kullanma gücü ile ellerinden alınmayacağını bilmeli ve biriktirdikleri mülkiyetlerinin korunacağından emin olmalıdırlar.

Siyasi, ekonomik, dini ve diğer sosyal örgütlenmeler kurmak ya da bu örgütlerden ayrılmak, barışçıl hukuki sınırlar dahilinde serbest olmalıdır.

Böylece bu ülkedeki ekonomik ve siyasi rantlar en aza indirilmeli ve sömürücü ekonomik ve siyasi kurumlar yerine üretmeyi teşvik eden kurumsal düzenlemeler getirilmelidir.

Zenginlik, üretmeye özgür olan insanların kendi aralarındaki etkileşimin (interaction) doğal bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar.

Ancak temelde ABD’nin bu tür özgürlükçü kurumlara sahip olmasına rağmen Amerikan vatandaşları arasındaki gelir eşitsizliklerinin, sosyal ve siyasal düzeni tehlikeye atacak boyutlara varma ihtimali her zaman vardır.

Zengin liberal demokrasiler bu tür sorunların çözümü için genellikle sosyal demokrat politikalar uygulama yoluna gitmektedirler. Bu da çeşitli sosyal hedefleri gerçekleştirmek için devlet örgütlerinin toplumsal sınıflar arasında geliri yeniden dağıtmasını sağlayan refah devleti politikalarının önünü açmaktadır.

Sosyal demokrasinin en önemli ön kabulü devlet örgütlerinin (yani bürokrasinin ve demokratik hükümetin) yansız bir aygıt olarak istenilen doğrultuda yönlendirilebileceğidir.

Ancak yukarıda gıda pulu örneğinde olduğu gibi bu son derece yanlış bir önermedir; tabiri caizse bir mittir. Birincisi, bürokrasinin kendi içinde bir çıkar grubu olduğu ya da siyasi bir güç olduğu kabul edilmelidir.

İkincisi, özellikle iyi işleyen bir demokraside bu tür refah yardımlarının, doğal olarak oy ve siyasal iktidar peşinde koşan politikacıların elinde hızla amacından saparak genişlemesi mutlak bir kanun gibidir.

Dolayısıyla yoksullukla mücadele edecek herhangi bir teorik çerçeve ya da siyasi bir girişim ilkin bürokrasi ve demokratik siyasal iktidar hakkındaki bu gerçekleri kabul etmelidir.

Sosyal demokrasinin bir diğer önemli sorunu Keynesyen çarpan etkisinin büyüsüne kendisini fazla kaptırmasıdır. Özellikle gıda pulu söz konusu olduğunda, yapılan her 1 dolarlık gıda pulu harcamasının ülke ekonomisine 1.80 dolarlık bir katkı sağladığı SNAP’ın resmi internet sitesinden iddia edilebilmektedir.

Keynes’in çarpanının karşısında, Friedman’ın dışlama etkisini hatırlamakta fayda vardır. Devletin harcadığı her 1 dolar, özel bireylerden alınan 1 dolardır. Öyleyse burada sorulması gereken asıl soru, bu bir doları devletin mi yoksa özel bireylerin mi daha iyi har cayacağıdır.

İktisat tarihi ve teorisi, özel bireylerin kendi paralarını kendileri için en iyi şekilde harcayarak ekonomik gelişmeye katkı sağladıklarını ispat etmeye yetecek delillere sahiptir.

Ancak aciliyeti olan yoksulluk problemlerinin çözümü bu son önermeden türetilemez. Çünkü acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur.

Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir.

Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır. Devletin vatandaşları zorlama hakkını kabul etmemiz aynı zamanda yukarıda sıralanan sosyal demokrat yanılgıların da kabul edilmesi anlamına gelmemektedir.

Bilakis yoksullukla mücadelenin hedefinden sapmadan ve etkin bir şekilde yürütülebilmesi ancak sosyal demokrat mitlerden uzak kalarak başarılabilir. Bunun anlamı yoksulluk yardımı alacakların sayısının politika tercihleri sebebiyle keyfi bir şekilde genişletilmemesi gerektiğidir.

Bu bakımdan sosyal yardımı sağlayan bürokrasinin boyutları ve bütçesi sınırlı tutulmalıdır. Yoksulluk yardımının temel amacının ancak ve ancak üretken bir ekonomiyi desteklemek olduğu unutulmamalıdır. Yani yoksulluk yardımı hiçbir zaman çeşitli çıkar gruplarının isteği yönünde belirli sektörleri destekleyecek şekilde gelişmemelidir.

Ancak tüm bu maddelerin bir demokraside uygulanabilmesi mucizevi bir gelişmedir. Çünkü gerçekten yoksul olanların siyasal örgütlenmeye giderek, demokratik siyaset içinde haklarını başka grupların tecavüzlerinden korumaları son derece zordur. Bu sorunu hafifletebilecek tek mekanizma ise özel hayırseverlik faaliyetleri gibi görünmektedir.

Devletin bürokratik mekanizmaları ve siyasi çıkar gruplarını yoksulluk mücadelesinden biraz olsun uzak tutabilmesi, yoksulluk ile idealist gerekçelerle mücadele etmeye karar vermiş kişi ve gruplarla daha fazla işbirliği içine girmesiyle olabilir.

Özellikle son dönemde gelişen kamu işletmeciliği yöntemlerinin ve demokratik yönetişim uygulamalarının, yoksulluk sorunu ile mücadelede kullanılmaması için hiçbir sebep görünmemektedir. 

Sivil toplumun yoksulluk gibi önemli sosyal sorunların çözümünde daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve özel finansman kaynaklarını yoksulluk sorununun çözümüne yönlendirecek kanunların çıkartılması, yoksullukla mücadelede sosyal demokrat çerçevenin dışına çıkılmasına yardımcı olabilir gibi gözükmektedir.

Ancak üzülerek belirtmek gerekmektedir ki, bu konudaki pratikler tatmin edicilikten halen çok uzaktır.

Dernekler Dergisi, 20.05.2015

Açlık, fakirlik ve sivil toplum

İKTİSAT ilmine servet ilmi de denir. İktisat servetin yaratılma şartları ve biçimleriyle ilgilenir. Bu anlayış boşuna ve temelsiz değil, zira, fakirlik tarih boyunca insanlığın ortak hâli olmuş. Zenginlik ise istisnai olarak ortaya çıkmış. Başka bir deyişle, insanlar çoğu zaman fakir, istisnai olarak zengin olmuş. Çok değil birkaç asır öncesine gidersek, insanların büyük babalarının fakir öldüğünü bildiğini, torunlarının torunlarının da fakir öleceğini bildiklerini ve bunu kaderleri olarak kabullendiklerini görürüz. 

Buna karşılık, zamanımızda hem popüler kültürde hem de iktisat literatüründe fakirliğe istisna zenginliğe kuralmış gibi bakma eğilimi çok güçlü. Bunun sebebi, insanlık tarihinin hem mutlak hem nispi anlamda en zengin döneminde yaşamamız. Zenginliği o kadar normal karşılıyoruz ki, fakirliğe tahammül edemiyoruz, fakirliğin ortadan tamamen kaldırılabileceğini düşünüyoruz ve bunu gerçekleştirmek istiyoruz. Yani niyetimiz iyi, ancak, iyi niyet iyi sonuçları garanti etmiyor. 

ZENGİNLİK NEDİR?

Adam Smith bir ülkenin zenginliğini o ülkede yaşayan inanların ihtiyaçlarını karşılamada kullanılabilecek mal ve hizmetler toplamı olarak tanımladı. Bu tanımı esas alırsak, zenginlik bir mal ve hizmet stokuna işaret ediyor olmalı. Stok genişledikçe zenginlik artar, daraldıkça zenginlik azalır. O halde zenginleşmenin yolu daha çok mal ve hizmete sahip olmaktan geçiyor. Bu ise elbette üretimle veya başkalarının ürettiklerine sahip olmakla ilgili. 

Zenginlik toplanıp sonsuza kadar muhafaza edilebilen bir şey değil. Zenginliğin tüm parçaları tükenir. Her bir zenginlik kaleminin tükenme süresi farklıdır ama tükenme kaçınılmazdır. Mesela, bir yiyeceği üç günde, bir çorabı üç ayda, bir takım elbiseyi üç yılda, bir koltuk takımını on yılda, bir aracı yirmi yılda, bir konutu seksen yılda tamamen tüketiriz. Zenginliğimizi muhafaza edebilmek için üretimi devamlı sürdürmemiz gerekir. Başka bir deyişle, tüketim sürekli olduğundan üretim de sürekli olmalıdır.

Zenginlik üretilmezse tüm insanlar fakirdir. İnsan cinsi kendini zengin bir dünyada bulmadı.  İhtiyaçlarını karşılamak için dünyaya yönelmesi, onu işlemesi ve dönüştürmesi gerekti. Bu, insanın emeğini tabiatın hammaddesiyle karmasıyla yapılabildi. Hayatın akışı içinde biriken bilgi, bilginin uygulaması olan teknoloji de zenginlik yaratma, başka bir deyişle fakirlikten kurtulma mücadelesinde insanlığa yardımcı oldu. Kuşku yok ki, bütün bunların etkili olması doğru ekonomik politikaların uygulanmasına da bağlıydı. Yine Adam Smith’e dönersek, işbölümü, doğal özgürlük sistemi, engelsiz piyasa ekonomisi, insanın asgari seviyede beka seviyesinden yüksek bir refah seviyesine tırmanmasına yardımcı oldu. 

FAKİRLİK NEDİR?    

Fakirlik yoksulluktur; sahip olmamaktır. Ancak, sahip olmama derecesi ve yoğunluğu fakirliğin farklı türlerini ortaya çıkartır. İlgili literatürde fakirliğin ikiye ayrıldığını görürüz: Mutlak fakirlik ve nispi fakirlik. Bu ikisi çoğu zaman birbirine karıştırılır, ancak, fakirliğin ne olduğunu iyi anlamak ve fakirlikle mücadelede doğru yerde durmak istiyorsak bu iki fakirlik türünü birbirinden ayırmamız ve aralarındaki farkların altını çizmemiz gerekir. 

Mutlak fakirlik, insanların bekaları için gerekli gıda ve barınak gibi temel ihtiyaçları istikrarlı bir temelde temin edememeleri halidir. Buna ağır fakirlik de diyebiliriz. Nispi fakirlik ise insanlar arasında varlık sahipliği ve refah seviyesi bakımından farkına varılır farkların olmasıdır. Mutlak fakirliğin oranı ülkeden ülkeye değişir. Günümüzde genellikle bu konu “günde 1 dolardan az parayla geçinmek zorunda kalanlar” kavramı üzerinden ele alınmaktadır. Bu durumdaki insanların sayısının artmasına veya azalmasına bakarak dünyada fakirliğin gidişatı hakkında değerlendirmeler yapılmaktadır. Ancak, son zamanlarda bu rakam biraz yükseldi. Dünyanın en fakir bölgesi sayılan alt-Afrika’da günde 1,25 dolardan az gelirle geçinmek mutlak fakir olmak anlamına geliyor. Şüphe yok ki bu miktar zengin ülkelerde çok daha yukarıdadır. Örneğin, ABD’de fakirlik eşiği dünya per capita’sının iki katından başlamaktadır. 

Fakirlikle mücadeleden söz edildiği zaman hangi fakirlikle mücadele kastedilmektedir? Bunun ayırdına çok az insan varır. Ancak, fakirlikle mücadelenin anlamı mutlak fakirliğin geriletilmesi, azaltılması ve mümkünse ortadan kaldırılmasıdır. Nispi fakirlik de ilgi konusu olabilir ama; asla tam olarak giderilemeyecek bir durumdur. Ne yaparsak yapalım, bazı insanlar daha fazla şeye bazı insanlar daha az şeye sahip olacaktır; yani nispi fakirlik her zaman insanlığın hayatında kalacaktır. 

Fakirlik yoksulluktur; sahip olmamaktır. Ancak, sahip olmama derecesi ve yoğunluğu fakirliğin farklı türlerini ortaya çıkartır. İlgili literatürde fakirliğin ikiye ayrıldığını görürüz: Mutlak fakirlik ve nispi fakirlik. Bu ikisi çoğu zaman birbirine karıştırılır, ancak, fakirliğin ne olduğunu iyi anlamak ve fakirlikle mücadelede doğru yerde durmak istiyorsak bu iki fakirlik türünü birbirinden ayırmamız ve aralarındaki farkların altını çizmemiz gerekir. 

AÇLIKLA MI, FAKİRLİKLE Mİ MÜCADELE?

Konuya sağlıklı bir yaklaşım için, açlıkla mücadele ve fakirlikle mücadele arasında bir ayrım yapmak da şart. Çoğu zaman bu ikisi birbirine karıştırılıyor ve açlıkla mücadelenin fakirlikle mücadeleyle aynı şey olduğu zannediliyor. Oysa bazı durumlarda bu ikisi çakışırken, bazı durumlarda da ikisi arasında bir çelişki söz konusu olabilir.

Açlıkla mücadele bir insanın bir an veya bir gün için hayatta kalmasını sağlayacak yiyeceğe sahip olamaması, ulaşamaması durumudur. Bu durumda ona ihtiyacı olan yiyeceğin başkaları tarafından temin edilmesi gerekir. Aksi takdirde, kişi hayatını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktır. Fakirlikle mücadele ise kişinin çok uzun süreler veya devamlı olarak açlık durumunda kalmasının engellenmesidir. Bunda da başkalarının yardımı olabilir, ancak bu yardım geçici olmak zorundadır. Kişinin fakirlikten kurtulması bu durumdan kurtulması anlamına gelir. Halk dilinde ikisi arasındaki ayrım balık vermekle balık tutmayı öğretmek arasındaki fark üzerinden vurgulanır ve izah edilir. Balık vermek açlığı gidermeye, balık tutmayı öğretmek fakirlikten kurtulmaya yardımcı olmaya denk gelir. 

Erişkin ve muktedir kişinin yiyecek ihtiyacının devamlı başkaları tarafından karşılanması, tuhaf bir çelişkiyle, o kişiyi fakirliğe mahkum edebilir. Diğer taraftan kişinin onurunu da zedeleyebilir. Bu yüzden, açlıkla mücadeleyi fakirlikle mücadeleyle karıştırmamak, onunla ikame etmemek gerekir. 

Şüphe yok ki, anlık açlıkla karşılaşan kimselere yardımcı olmak ve onların açlığını doğrudan doğruya gidermek asil bir davranıştır. Şükürler olsun ki insanlarda hâlâ bu haslet var.  Ancak, bunun süreklilik kazanması yani erişkin ve muktedir kişinin yiyecek ihtiyacının devamlı başkaları tarafından karşılanması, tuhaf bir çelişkiyle, o kişiyi fakirliğe mahkum edebilir. Diğer taraftan kişinin onurunu da zedeleyebilir. Bu yüzden, açlıkla mücadeleyi fakirlikle mücadeleyle karıştırmamak, onunla ikâme etmemek gerekir. 

ÜRETİM Mİ DAĞITIM MI?

Bu bizi başka bir konuya taşır. Fakirliğin giderilmesi üretimin artmasıyla mı yoksa dağıtımın bu amaca yönelik olarak tanzim edilmesiyle mi sağlanır? Popüler kültürde dağıtımı işin özü gibi görme ve gösterme eğilimi baskındır. Dağıtımın fakirliğin ortadan kaldırılmasına hiç katkısı olmadığını söyleyemeyiz. Ancak, bunun fakirliği ortadan kaldırmaya tek başına yeterli olduğunu iddia etmek de abartılı olur. Esasen, bu ikisi birbirinden tamamen ayrı olmayan, iç içe geçmiş süreçlerdir. Bununla beraber, önce gelen üretimdir. Üretim yoksa zenginliğin kalemleri yoktur ve dağıtım yapma imkânı da yoktur.

Bu konuyu bir örnekle daha açık anlatabiliriz. Türkiye insanların çoğunun Müslüman olduğu bir ülke. Birçok kimse zekat veriyor veya vermeye çalışıyor. Bazı İslamcı yazarlar bir Müslüman toplumunda zekatın fakirliği çözmeye yeterli olacağını iddia ediyor. Oysa zekat bir yeniden dağıtımdır. Üretimin yani zenginliğin yaratılmasının onu öncelemesi gerekir. Yoksa, dağıtılacak bir şey olmaz. Üretim olmayınca herkes fakir olur ve herkesin fakir olduğu yerde kimsenin zekat verme mükellefiyeti olmaz. 

Bir diğer örnek Çin ve Hindistan gibi geniş kitlelerin fakirlikten yeni yeni kurtulduğu ülkelerden verilebilir. Bu ülkelerde milyonlar on yıllarca açlık ve sefalet içinde yaşadı. Son yıllarda durum değişmeye başladı. Ancak, bunu mümkün kılan yeniden dağıtım değil üretimin artmasıdır. Bu iki ülke daha çok yeniden dağıtım yaptıkça değil, daha fazla ürettikçe fakirlikten çıkmaktadır. 

Afrika’da açlık çeken bölgeler var. Buralarda insanlar temel gıdaları bulmakta aciz. Bu durumdaki insanlara yardımcı olmak için para toplansa ve bunlar destelenip kamyonlarla oralara gönderilse bir işe yarar mı? Kendi başına bir işe yaramaz. O paraların mallara çevrilme imkânı olması gerekir. Bunun için de o malların daha öncesinden üretilmiş olması şarttır. Böyle olmasaydı, paranın varlığı açlık ve fakirliği ortadan kaldırmaya yetseydi, dünyanın her köşesinde insanlar para basarak fakirlikten kurtulur, refaha ulaşırdı. 

PARA FAKİRLİKLE MÜCADELEDE NEREDE?

Bir diğer kafa karışıklığı para etrafında ortaya çıkar. Para sahibi olmanın fakirliği ortadan kaldıracağı sanılır. Normal bir ekonomik hayatta bu birey için doğru olabilir. Paraya ulaşan birey ihtiyaçlarını daha fazla ve daha istikrarlı şekilde karşılayabilir. Ancak para bir araçtır. Kendisi yenemeyeceği ve eşya olarak kullanılamayacağı için paranın mala dönüştürülmesi gerekir. Bu, malların olmasına bağlıdır. Mal üretiminin yapılmadığı veya yeterli ölçüde yapılmadığı yerde para sahibi olmak bir anlam ifade etmez. Para dağıtılarak fakirlik giderilemez.

Ne demek istediğimi somutlaştırayım. Afrika’da açlık çeken bölgeler var. Buralarda insanlar temel gıdaları bulmakta aciz. Bu durumdaki insanlara yardımcı olmak için para toplansa ve bunlar destelenip kamyonlarla oralara gönderilse bir işe yarar mı? Kendi başına bir işe yaramaz. O paraların mallara çevrilme imkânı olması gerekir. Bunun için de o malların daha öncesinden üretilmiş olması şarttır. Böyle olmasaydı, paranın varlığı açlık ve fakirliği ortadan kaldırmaya yetseydi, dünyanın her köşesinde insanlar para basarak fakirlikten kurtulur, refaha ulaşırdı. 

FAKİRLİKLE MÜCADELEDE PİYASA EKONOMİSİ VE SİVİL TOPLUM 

Açlıkla da fakirlikle de mücadelede esas olan üretim yapmak ve üretimi daimi kılmaksa, yapmamız gereken, hangi ekonomik modelin bunda daha başarılı olduğunu tespit etmektir. Bilinen iki saf ekonomi modeli var: Piyasa ekonomisi ve komuta ekonomisi. Üretim araçlarında özel mülkiyete ve serbest mübadeleye dayanan ve ekonomik kararların bağımsız ekonomik aktörler tarafından alındığı piyasa ekonomisi; üretim araçlarının devlet sahipliğinde olduğu, serbest ticaretin yasaklandığı ve tüm ekonomik kararların bir merkezi otorite tarafından alındığı komuta ekonomisinden çok daha başarılıdır. Piyasa ekonomisini benimseyen toplumlar komuta ekonomisini benimseyen toplumlardan daha üretkendir.

Piyasa ekonomisinin yaratılmasına zemin hazırladığı muazzam zenginlik fakirlikle mücadele açısından hem devlete hem de sivil topluma büyük imkânlar sağlamaktadır. Devletler piyasa ekonomisinin yarattığı kaynaklardan el koyduğunun bir kısmını fakirlikle mücadele için seferber edebilir. Bununla beraber, devletlerin yapabileceği şeylerin sınırları vardır. Bu yüzden, onların katkı yapacağı kesin olan işlerin ötesine geçmemesi gerekir. Bu çerçevede, kamu kurumlarının sağladığı meslek edinme eğitimleri ve istismar yolları tıkanmış şarta bağlı sosyal yardımlar çok faydalı olabilir. Ancak, şartsız yardım ve politik kazanç amaçlı refah programları uzun vadede toplumun üretim gücünün altını oyar. 

Piyasa ekonomisi modeli sivil toplumu da açlık ve fakirlikle mücadele bakımından çok faydalı pozisyonlara yerleştirir. Toplumun artan zenginliği, insanları başkalarına yardım için gitgide daha fazla kaynak ayırmaya muktedir ve istekli hâle getirir. Bu duygu ve düşüncedeki insanlar bir araya gelerek ekonomik kaynaklarının, düşünce ve organizasyon güçlerinin ve zamanlarının bir miktarını açlık ve fakirlikle mücadeleye tahsis edebilir. Bu sayede bu amaca yönelik faaliyet gösteren bireyler ve kuruluşlar ortaya çıkar. Bunlar ülkenin her tarafına yayılır.

Açlık ve fakirlikle mücadelede sivil toplum kuruluşlarının birçok avantajı vardır. Bunlar kaynakları daha etkin kullanabilirler. İstismarları sıfırlar veya önemli ölçüde azaltırlar. Toplumsal bağları yayar ve kuvvetlendirirler. Toplumun, devletin göremeyeceği ve inemeyeceği derinliklerine nüfuz edebilirler. Mahalli ihtiyaçları tespit edip onları hızla mahalde temin edebilirler. Kısaca, açlık ve fakirlikle mücadelede çok başarılı olabilirler. Esasen bugün genellikle devlet tekeline alınmış olan yardım ve dayanışma kuruluşları ve yöntemleri ilk olarak sivil toplum içinde ortaya çıkmıştır. Devletler daha sonra bu alanı işgal altına almıştır. Devletlerin geri çekilmesi ve bu alanı daha geniş ölçüde sivil topluma bırakması açlık ve fakirlikle mücadelede çok daha iyi sonuçlara ulaşılmasının yolunu açacaktır.  

Dernekler Dergisi, 20.05.2015

Sığınmacılara karşı yükümlülüklerin ahlâki, hukukî ve pratik kaynakları

Akşam eve giderken üşümemek için adımlarımızı sıklaştırdığımız caddelerde, yol kenarlarında görürüz onları. Bazen buz gibi bir havada veya yağmur altındadırlar, bazen bir otobanda, trafiğin sıkıştığı yerde bulurlar bizi.

Bilmenin yüklediği sorumlulukla yüzleşmemek için bazıları bakışlarını kaçırır onlardan. Ama hızla yanından geçtikleri kadınların, erkeklerin, çocukların bakışları yine de takılır zihinlerine. Bu yüzden de onlara ve onları “getirenlere” kızarlar. Bazıları ise elinden geldiğince kol kanat germeye çalışır onlara, saygı duyar ve sorumluluk hisseder. Soğuğa, açlığa ve ayrımcılığa karşı onların yanında durur.

Aslında eski bir hikâyedir yaşanan. İnsanlık tarihi boyunca insanlar çeşitli sebeplerle evlerini, yurtlarını terk ederek başka diyarlara, başka ülkelere savrulmuşlardır. Ve yine insanlık tarihi boyunca, gittikleri her yerde bazıları insanca davranmıştır onlara, bazıları horlamış, aşağılamış, ezmiş, katletmiştir.

İki tutum, iki farklı ahlâk anlayışını gösterir bize. İnsan onuruna yaraşır bir dünya ile “insanın insanın kurdu” olduğu bir dünya arasındaki farktır söz konusu olan. İnsanın nerede olursa olsun hak sahibi bir varlık olduğunu söyleyen bir hukuk ile “hukuk egemenin yaptığıdır” diyen bir “hukuk” arasındaki çatışmanın galibi belirler sığınmacının kaderini.

İşte tam da bu yüzden, sığınmacıların haklarını korumak için verilecek mücadelede, onlara yönelik olumsuz yaklaşımları kınamanın ötesine geçerek, bu olumsuz yaklaşımlara kaynaklık eden ön kabulleri tartışmak ve mahkum etmek önemlidir. 

Sığınmacılar hak sahibi bireylerdir

  • Sığınmacılık iradi bir durum değildir. Tercih edilmiş değil, mecbur kalınmış bir durumdur. Unutmamak gerekir ki insanlar evlerinden, ailelerinden, hayatlarından, gündelik ilişkilerinden koparak kitleler hâlinde başka ülkelere, hiç bilmedikleri coğrafyalara gönüllü olarak savrulmazlar. Ve ülkesini terk etmek, çoğu kez dilini bile konuşamadığı bir ülkedeki kamplarda veya sokaklarda yaşamak kimse için kolay değildir.

Sığınmacıları kabul etmek bir lütuf değil ödevdir. Hem ahlâki bir ödevdir, hem doğal/tabii hukuktan, hem de evrensel hukuktan kaynaklanan bir ödev. Mültecilere yönelik hüsnükabul, “Mülteciler Hoş Gelir” yaklaşımı, bir ülkeyi insani, siyasi ve iktisadi bakımdan zenginleştirir.

  • Sığınmacıları kabul etmek bir lütuf değil ödevdir. Hem ahlâki bir ödevdir, hem doğal/tabii hukuktan, hem de evrensel hukuktan kaynaklanan bir ödev. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 14. maddesinde “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır” denerek, doğal hukuktan kaynaklanan bu hakkı tanıyarak, bu hakkın neredeyse dünya üzerindeki tüm devletlerin pozitif hukukunun bir parçası olması sağlanmıştır.
  • Sığınmacıların durumu, ülkeye faydasından ya da zararından bağımsız olarak ele alınması gereken bir meseledir. Yani onların geldikleri ülkeye kattıklarının ne olduğu, kattıkları değerler ya da bir şeyler katıp katmadıkları ikincil bir meseledir. Yaşama hakkına yönelik ağır bir tehdit söz konusu olduğunda bunun iktisadi değerini, maliyetini, getirisini-götürüsünü sorgulamak yanlıştır ve konuyu bir fayda-maliyet analizine tâbi tutmadan değerlendirmek gerekir.
  • Esas olan yaşama hakkı tehdit altında olan insanların güvenlik içinde olabilecekleri bir limana sığınabilmeleridir. Acil ve öncelikli olan budur. Suriyeli sığınmacılar için de geçerli olan budur, diğerleri için de.
  • İnsanın ahlâki, dini ya da başka bir motivasyonla, empati, rasyonel ikna veya sezgi gibi yollarla başka insanların durumlarını anlamaları mümkündür. Bu bağlamda başka bir durumda hepimizin mülteci olabileceği gerçeğini kabul etmek gerekir. Ama asıl erdem, insanın böyle bir duruma hiç düşmeyeceğini bilse bile, -ki asla bilemez- onun hukukunu savunmaktır.

Sığınmacılar sığındıkları ülkeye değer katar

Sığınmacıların, geldikleri ülkede işsizliğe sebep oldukları veya o ülkenin kültürünü bozdukları gibi yakınmalar, onlara yönelik ayrımcı ve dışlayıcı tutumların en yaygın ortak dayanağıdır. Ve başka pek çok yaygın ve basmakalıp yargı gibi temelsizdir.

Hiç kuşkusuz yaşama hakkının ciddi bir tehdit altında olması ve uluslararası yükümlülükler esastır ve bu tür yargılar doğru olsa bile, sığınmacı haklarını ihlali meşrulaştırmaz. Ama herkes aynı ahlâki ve hukuki motivasyonlarla bakmadığından dolayı, onları ikna edebilmek için, aslında sığınmacıların iktisadi (maddi) bakımdan da uzun vadede faydalı olduklarını ispatlamaya çalışmak pratik bakımdan faydalı olabilir.

  • Sığınmacıların geldikleri ülkeye kattıkları ilk bakışta göze görünmeyebilir. Ancak unutmamak gerekir ki gelen insanların önemli bir bölümünün de meslekleri vardır ve o meslekleri icra edebilirler. Bu bağlamda bir ülkeye gelen yeni insanlar, yetişmiş insan gücü olarak o ülkeye bazı değerler katarlar. Bir tıp doktoru da sığınmacı olabilir.
  • “Geldiler, işsizliğe sebep oldular” denen insanlar, aslında tam tersine, iktisadi bakımdan bir kazanımı da temsil edebilirler. Dünyanın birçok ülkesi, Batılı gelişmiş ülkeler de aslında bu anlamda kayıtdışı bir iş gücüne sahipler. Buna bilerek göz yumarlar çünkü iktisadi bakımdan onların düşük ücretlerle çalışması, üretilen malların maliyetini de düşürür. Dolayısıyla iktisadi açıdan bir kazanım söz konusudur.
  • Somut olarak bazı iş alanlarında emeğin fiyatını düşürebilir, örneğin bir “ayakkabıcılar sitesindeki” çalışanlar açısından Suriyelilerin çalışması ücretleri düşürüyor olabilir; ama ayakkabı tüketicisi açısından ve toplamda ülke ekonomisi açısından bakacak olursanız bu maddi bir kazançtır.
  • Bir başka boyutu ise bir ülkenin izlediği bu türden politikalar, onun dünyadaki saygınlığını arttırır ve orayı cazibe merkezi kılar. Yani çok muhtemeldir ki Erdoğan veya Türkiye Hükümeti, Suriyeli sığınmacıları kabul ederken bunu iktisadi bir kazanç kaygısıyla yapmamış, bundan bir kâr öngörmemiş, tersine, belki iktisadi kaybı da göze alarak, insani veya dini bir motivasyonla hareket etmiştir. Ama insani bir motivasyonla iktisadî kaybı göze almak, şaşırtıcı bir şekilde, size iktisadî bir kazanç olarak da döner.

Hayat karmaşık, gerçekten çok karmaşık bir olgudur. Ve siz bütün bu karmaşıklık içinde bir sonraki adımın, etkinin nasıl bir tepki doğuracağını kestiremeyebilirsiniz. Burada o yüzden adil davranış kodlarını izlemek, doğru davranış kurallarını izlemek çok önemlidir. Doğru davranış kurallarını izlemenin amaçlanmamış olumlu sonuçları vardır. Yani siz doğru bir şey yaptığınız zaman hiç farkında olmadan, hiç öngöremediğiniz halde o size fayda olarak da döner. 

“Mülteciler hoş gelir”

Mültecilere yönelik hüsnükabul, “Mülteciler Hoş Gelir” yaklaşımı, bir ülkeyi insani, siyasi ve iktisadi bakımdan zenginleştirir. O ülkede yaşayan insanların özsaygılarını ve birbirilerine saygılarını artırır, beraberliklerine ilave moral/ahlâki bir anlam yükler.

Bu bakımdan son dönemde Türkiye’nin Suriyeli ve Ezidi sığınmacılara ilişkin politikası, sığınmacılardan önce bu ülke vatandaşlarının kendilerine yaptıkları iyilik olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de toplumun ve hükümetin sığınmacılarla dayanışma adına sergilediği çabanın ahlâki bakımdan ülkeyi yükselttiği, sosyal bakımdan zenginleştirdiği ve iktisadi bakımdan da refahına katkı sağladığı tespiti yapılabilir.

TEZKEREYİ REDDETMENİN AMAÇLANMAMIŞ OLUMLU SONUCU

2003 yılında ABD, Irak’ı işgal edecekti ve Türkiye’den topraklarını kullandırması için izin istemişti. Türkiye bu izni vermemiş ve o günlerde bu yüzden ülkenin iktisadi açıdan çok büyük bir yıkım içine gireceği iddia edilmişti. Ama öyle olmadı. Türkiye’nin tüm İslam coğrafyasında popülaritesi artı, etkili bir bölgesel aktör olma yoluna girdi ve Arap sermayesini de kendisine çekti. Ve belki de Yunanistan’ın, İtalya’nın içine düştüğü borç krizine düşmemesine de bu tutumu sebep oldu.

Dernekler Dergisi, 20.05.2015

Farklılıklar, Sivil Toplum ve Demokrasi

Sivil topluma dair çeşitli tanımlar/anlayışlar olmakla birlikte ikisi öne çıkmaktadır. Sivil toplumdan ne anlaşılması gerektiğine dair ilk görüş diğeri ile kıyaslandığında daha dar bir çerçeve sunar. 

Buna göre sivil toplum kâr amacı gütmek dışındaki çeşitli amaçlar etrafında bir araya gelmiş ve devletle organik bağı bulunmayan örgütlü yapılar için kullanılan bir tanımlamadır. Bu tanıma giren örgütler geniş bir yelpazeyi oluşturur. 

Buna göre, uyuşturucuyla mücadele etmek veya yetim ve öksüz çocukların eğitimine destek olmak gibi amaçlarla bir araya gelen insanların oluşturduğu örgütlenmelerden meslekî veya yöresel dayanışma için kurulmuş örgütlere, belli bir siyasî görüşü tanıtmak ve yaygınlaştırmak için kurulmuş örgütlerden spor veya hobi ile ilgilenen insanlardan oluşan yapılara kadar uzanan resmî veya gayri resmi her türlü örgütlenme sivil toplum içinde kabul edilir. 

Bu tanıma göre sivil toplum kuruluşu olmanın iki kriteri vardır; devletin dışında olmak ve kâr amacı gütmemek. 

Sivil toplum ikinci olarak, sivil ve siyasî toplum veya kamusal alan ve sivil alan şeklindeki bir tasnif üzerinden izah edilmektedir. Buna göre devletin herkes için zorlayıcı ve bağlayıcı olan resmî/kurumsal/ kamusal iktidar kullanım alanları dışında kalan bütün toplumsal aktivite/edim alanı sivil toplum olarak tanımlanır. 

Burada siyasî olarak tanımlanan devlet ile sivil olarak tanılanan toplum arasında yapılan bir ayrım söz konusudur. İlkinden farklı olarak burada sivil toplum özel alan ve ekonomik alanı da kapsayacak şekilde düşünülür. Burada sivil toplum ekonomik veya değil, çeşitli amaçlarla gönüllü olarak yürütülen tüm aktiviteler/edimler ve örgütlenmeleri kapsayacak şekilde düşünülür. 

Bir toplumda sivil toplum kuruluşlarının sayısı, çeşitliliği ve etkinliğinin fazla olması demokratik katılımı besleyen ve mümkün kılan bir nitelik olarak değerli kabul edilir. Bu manada güçlü bir sivil toplumun varlığı o ülkedeki demokrasinin derinleşmesi, pekişmesi ve işlemesi için hayati görülür. 

Devletle İlişkisi Bakımından Sivil Toplum

Sivil toplum ile demokrasi arasındaki ilişkiye bu iki ayrı tanım/anlayış üzerinden giderek bakmayı deneyelim. İlkinde, yani sivil toplumu sivil toplum örgütleri/örgütlenmesi olarak kabul eden anlayışta sivil toplum ve demokrasi arasındaki ilişki esas itibariyle ‘katılım’ kavramı üzerinden inşa edilir. 

Burada, bir yönetim biçimi ve ortak karar alma yöntemi olarak demokrasinin seçimlerle sınırlı kalmaması, seçimler dışındaki zamanlarda da yönetilenlerin politika oluşturma ve karar alma süreçlerine dâhil edilmesinin yol ve yöntemi olarak sivil toplum kuruluşları yer alır. 

Bir toplumda sivil toplum kuruluşlarının sayısı, çeşitliliği ve etkinliğinin fazla olması demokratik katılımı besleyen ve mümkün kılan bir nitelik olarak değerli kabul edilir. 

Bu manada güçlü bir sivil toplumun varlığı o ülkedeki demokrasinin derinleşmesi, pekişmesi ve işlemesi için hayati görülür. Bu anlayışa göre, sivil toplum hem demokrasinin var olabilmesi, ayakta kalabilmesi için gerekli bir sosyolojik koşul, hem de demokratik bir rejimin işleyişinin temel bir unsuru olarak görülmektedir. 

İkincisine, yani sivil toplumu devletin karşısına (sadece dışına değil) yerleştiren anlayışa göre ise sivil toplum ile demokrasi arasındaki ilişki “sınırlı devlet” kavramı üzerinden inşa edilir. 

Bu yaklaşıma göre devletin (iktidar) alanı ne kadar dar, buna karşı sivil toplumun (faaliyet) alanı ne kadar genişse o ülkede demokrasi layıkıyla işliyor demektir.

Burada, güçlü, çoğul ve kendi kendine yeten bir nitelik taşıyan sivil toplumun, devleti sınırlandırılmış alanında tutabilmeye, devletin topluma doğru yayılan ve toplumu kuşatan bir tahakküm kurmasına direnç gösterebilmeye ve devlet karşısında bireysel özgürlükleri savunabilmeye imkân verdiği düşünülür. 

Bu anlayışta sivil topluma demokratik katılım için bir araç gözüyle bakılmaz, doğrudan bir değer atfedilir. Eğer hedeflendiği gibi sınırlı bir devlet varsa, sivil toplumun bizzat kendisi demokratik ve özgür bir toplumun varoluş hâli olarak kabul edilir. 

Bu yaklaşıma göre devletin, sivil toplum için bir tür koordinasyon ve yargıçlık yaparak sınırlı bir alanda kalması arzu edilirken, sivil toplumun genellikle kendi kendine yeten faaliyetler ve gönüllü ilişkiler yoluyla büyük bir arenada hüküm sürmesi arzu edilir. 

Bu anlayışta demokrasi, hem sınırlı bir devlette, hem de toplumun, kendisine bırakılan geniş alanda özgürce hareket edebilmesinde görülür. 

Çoğunluğun Azınlığa Tahakkümü mü?

Sivil toplum ve demokrasi ilişkisini farklılıklar meselesini ilave ederek ele almaya devam edelim. 

Demokratik bir rejimin iltifata mazhar olmasının en önemli gerekçelerinden biri, farklı kimliklere ve görüşlere sahip olanların baskı görmeden, hakları ihlal edilmeden ve yönetimden dışlanmadan yaşayabilecekleri bir hukukî ve siyasî çerçeveyi garanti etmesidir. 

Demokratik bir rejim farklılıklarla ilgili olarak bir yandan hiç bir kesimin/kimliğin ayrıcalık ve ayrımcılık görmediği, herkesin hukuk karşısında eşit muamele gördüğü, diğer yandan kimliği ve görüşleri ne olursa olsun herkesin yönetimde ve karar alma süreçlerinde yer alma fırsatının açık olduğu bir sistem olarak tanımlanabilir. 

Demokrasi ve farklılıklar meselesi gündeme geldiğinde akla gelen tartışmalardan biri demokratik karar alma usulleri sebebiyle çoğunluğa sahip olan kimlik veya görüşlerin azınlıkta kalan kimlik ve görüşler üzerinde kurabileceği tahakküm meselesidir. 

Bu konudaki en aşırı olası durum demokrasi teorisinde ‘çoğunluğun diktatörlüğü’ olarak adlandırılan tehlikedir. Ancak bugün bir tür ‘çoğunluk diktatörlüğü’ olarak nitelenebilecek bir rejimin demokrasi olarak kabul edilemeyeceği konusunda genel bir kabul oluşmuş durumdadır. 

Demokrasi ve farklılıklar konusuyla ilgili akla gelen diğer tartışma devletin farklılıklar karşısında alacağı pozisyon ile ilgilidir. 

Devlet diğer farklılıklar karşısında bir veya birkaç farklılığı sahiplenir, iktidar gücünün altında onları himaye eder veya o farklı kimlik, görüş veya iyi hayat anlayışlarını devletin resmi ideolojisi haline getirir, üstelik diğer rakip veya alternatif farklılıklara baskı veya yasak getirirse demokratik bir rejimden bahsetmek mümkün olmaz. 

Farklı Kimlik ve Grupların Talepleri Ne Olacak?

Şimdi, sivil toplum ile demokrasi arasındaki ilişkide farklılık meselesinin kritik bir yer tuttuğu aşikârdır. 

Demokratik bir rejimde farklılıklar meselesinin sivil toplum bağlamında nasıl ele alınacağı konusunda bize, yukarıda özetle bahsettiğimiz iki farklı sivil toplum tanımı/anlayışı rehberlik edebilir.  

İlk sivil toplum anlayışında, farklı kimlik ve görüşlere sahip olanların kendi kimlik ve görüşlerini temsil etmek suretiyle bu farklılıklarıyla şekillenen talep ve çıkarlarını yasa ve politika yapımı sürecine dâhil olarak takip etmeleri, demokrasinin olağan işleyişinin bir parçası olarak kabul edilir. 

Bu sivil toplum yaklaşımının odaklandığı husus olan katılım, farklı kimlik ve grupların örgütlü olarak kendi talep ve çıkarları doğrultusunda yönetime katılmaları anlamına gelir. 

Farklılıkları doğrultusunda örgütlenmiş gruplar kendi taleplerini yerine getirmeleri konusunda hem hükümetler/yerel yönetimler/parlamento gibi yapılara baskı yapma, onlarla pazarlık veya onlara danışmanlık etme gibi ilişkiler ile hem de diğer farklı grupların örgütlenmeleri ile rekabet veya işbirliği yoluyla demokratik katılım sürecini işletiyor kabul edilir. 

Burada değer verilen, bu yolla farklı kimlik ve görüşlere sahip olanların talep ve çıkarlarının devlet alanında kendine karşılık bulabilmesi ve ilgili alanlardaki yasa ve politikalara yön verebilme olağanın bulunmasıdır. 

Bu anlayış günümüzde geniş kabul görmesine rağmen bir kaç noktada ciddi sorun barındırmaktadır. İlk sorun, bu örgütlenmelerin kamusal alana etkilerinin oranının meselenin ne kadar kişiyi ilgilendirdiği bakımından ‘sayıları’, diğer grupların talepleri karşısında taleplerinin ‘aciliyeti’ ve bu taleplerin ‘meşruluğu’ gibi değişkenlerden çoğunlukla bağımsız olabilmesidir. 

Sivil toplum örgütlerinin başarıları, bu örgütlerin etkinlikleri, bütçeleri ve networklerinin niteliği gibi unsurlara, yani lobi yapma ve kamuoyu oluşturma konusundaki güç ve kabiliyetlerine bağlı olarak değişmektedir. Bu durum ‘gerçek’ problemleri ve ‘acil ve meşru’ talepleri olan diğer farklı kimlikler ve gruplar bakımından hakkaniyetsizliklere yol açabilir. 

Nihayetinde, bu tür taleplere cevap vermek için ayrılacak kamu bütçesi kaynakları sınırsız değildir. Bu faaliyetlerde başarılı olan kimlik ve grupların talepleri yerine getirilirken, örgütlü veya etkin olamadıkları için diğer pek çok kimlik ve grubun talepleri yerine getirilmeyecektir. 

Ayrıca, bazı durumlarda güçlü ve başarılı örgütlerden gelen pek çok talep, örgütlü ve/veya etkin olamayan kimlik ve grupların aleyhine sonuçlar da üretebilecektir.

Zira birlikte/bir arada yaşamanın doğal bir sonucu olarak pek çok kimlik ve grubun çıkarları zaman zaman birbiriyle çatışacak, ancak gelen talepler doğrultusunda yapılan devlet müdahaleleri bazıları lehinde ve diğerleri aleyhinde olabilecektir. 

Paradokslardan kaçınmak için atılacak ilk adım, sivil toplumu örgütlerden ibaret gören ve devlet/kamu üzerinden araçsallaştıran anlayış yerine, hukuk ile korunan özgür bir geniş alanda sivil toplumun kendisine ve dinamiklerine güvenen yaklaşımı benimsemek olmalıdır. 

Sivil Toplum Örgütlerinin Devletleşme Riski

Bu anlayışla ilgili ikinci sorun bu örgütlerin işin doğası gereği sürekli devlet ve/veya hükümetlerle yakın ilişki içinde olmalarıyla alâkalıdır. 

Son dönemde, katılımcı/ radikal demokrasi ve bununla bağlantılı yönetişim gibi kavramların gittikçe yükselen itibarı sebebiyle sivil toplum örgütleri ile kamu kurumları arasında yapısal, sürekli ve organik kanallar ve yollar kurulması eğilimi belirdi. 

Bu durum, sivil toplum örgütlerinin bağımsızlıklarını yitirerek, devlet ile tehlikeli bir yakın temasa girmeleri ve finansal, işleyiş ve denetleme gibi alanlar üzerinden devlete eklemlenmeleri gibi ciddi bir riski barındırıyor. 

Yani, bu ilişki biçimi sivil toplum örgütlerinin ‘devletleşmesi’ gibi bir sonuca yol açabilir. Ayrıca, devlet bu tür ilişki ve kanalları bazı grupları ödüllendirmek bazılarını ise cezalandırmak yoluyla sivil toplum örgütlerini ve kamuoyunu manipüle ve kontrol etmek amacıyla suistimal edebilir. 

Bu anlayışın en problemli noktası ise farklılıkları temelinde bir arada olan/bir araya gelen grupların devletten bir şeyler ‘koparmak’ veya devletin kendileri için bir şeyler yapmasını ‘istemek’ için söz konusu demokratik mücadeleye giriyor oldukları gerçeğidir. 

Burada sivil toplum bakımından temel amaç, örgütlü her ‘farklılığın’ devletten mümkün olan en büyük fayda veya avantajı elde etmeye kilitlenmiş olmasıdır. 

Bu tür bir sürecin kaçınılmaz sonucu devletin bu tür talepleri karşılamak üzere her geçen gün daha da fazla ‘büyüme’sidir. 

Söz konusu kimlik ve grupların taleplerini büyük ölçüde yasal düzenlemeler yapmak, finansal kaynak tahsis etmek, yeni kurumlar oluşturmak veya mevcut kurumlara yeni görevler vermek yoluyla karşılayacağından, devletin, ‘sınırlı’ kalması pek mümkün olmayacaktır. 

Devletin sınırlarını aşarak büyümesi, devlet ile (sivil) toplum arasındaki farkın/ayrımın silinmesi, devletin toplumun her alanına nüfuz ve tahakküm edebilmesi, sivil toplumun ve farklı kimlik ve grupların devlete bağımlı hale gelmesi ve nihayetinde devletin toplumu kuşatması gibi bir sonuca yol açacaktır. 

Ayrıca, farklı kimlikler ve gruplar devlet tarafından tanımlanma, statik hale mahkûm edilme ve özne durumundan nesne durumuna dönüştürülme gibi bir risk ile yüz yüze kalabilirler. 

Tam bu noktada, sivil toplum konusundaki ikinci anlayış, yani sivil toplumu basitçe bir demokratik katılım unsuru değil, demokratik bir toplumun kendini gerçekleştirdiği alan olarak ele alan anlayış öne çıkmaktadır. 

Burada farklı kimlik ve grupların devletten kendileri için çeşitli ayrıcalık veya avantaj ‘kapabilmek’ için mücadele etmesini gerektirecek bir durum yoktur. 

Burada devlet sınırlı ve de tarafsız olacağından, farklı kimlik ve gruplar arasından birini veya bir kaçını diğerleri karşısında kayırmaya veya cezalandırmaya girişemeyecek, aralarında ayrıcalık veya ayrımcılık yapamayacaktır. 

Devletin, sınırlar içinde kalması gereken temel görevi, sivil toplum içinde herkesin olduğu gibi farklı kimlik ve grupların da hak ve özgürlüklerini koruyan ve ihlal durumunda ihlalcileri durduran, yargılayan ve cezalandıran bir roldür. 

Böyle bir siyasî rejimde farklı kimlik ve gruplar kendi kültürlerini, dillerini, dinî ve ahlâkî inançlarını diledikleri şekilde yaşayabileceklerdir. 

Kendi farklılıkları bakımından gerekli olduğunu düşündükleri amaç ve projeleri hayata geçirmek için şirket, okul, üniversite, yayın evi, vakıf, sanat evleri, medya kurumları vb. kurmak gibi yollara serbestçe başvurabileceklerdir. 

Bu sistemde, kimlikler ve gruplar kendi farklılıklarını yaşatması, desteklemesi veya koruması için devlete başvurmak yerine, bizzat kendileri gibi var olarak, kendi istekleriyle ve kendi imkânlarıyla, kendi istedikleri kadar ve istedikleri şekilde farklılıklarını hayata geçirmek, onlara yön vermek ve onlarda değişiklik yapmak, velhasıl serbestçe kendilerini gerçekleştirme fırsatı ve özgürlüğüne sahip olmuş olurlar.  

Özgürlük İstiyor Ama Koşullarını Kabul Etmiyor

İkinci anlayışın sunduğu sivil toplum devlet ilişkisi, ilk yaklaşımda ortaya çıkacak problemlerle yapısal olarak karşılaşmayacaktır. Diğer taraftan söz konusu bu ikinci anlayış genellikle iki noktadan eleştiriye tabi tutulur. 

Eşitlik argümanı ile yapılan ilki, farklı kimlikler ve grupların eşit şartlarda olmadığı, dolayısıyla adaletin devlet tarafından dezavantajlı olanların desteklenmesini gerektirdiği şeklinde yapılan eleştiridir. 

İkincisi ise bu geniş özgürlük sayesinde farklı kimlik ve grupların içyapıları bakımından anti-demokratik ve anti-özgürlükçü kapalı cemaatler şeklinde örgütlenebilecekleri şeklinde yapılanıdır. 

Her iki eleştiri de, bazılarının bir yandan sürekli ‘daha fazla özgürlük’ deyip dururken, diğer taraftan aslında özgür bir toplumun zorunlu koşulları ve sonuçlarını kabul etmeye bir türlü yanaşmamalarının bir göstergesidir. 

Bu anlayışta olan insanlar farklılık meselesi konuşulurken hep aynı paradoksa düşmekten kendilerini bir türlü kurmesi, sivil toplumun ve farklı kimlik ve grupların devlete bağımlı hale gelmesi ve nihayetinde devletin toplumu kuşatması gibi bir sonuca yol açacaktır. 

Ayrıca, farklı kimlikler ve gruplar devlet tarafından tanımlanma, statik hale mahkûm edilme ve özne durumundan nesne durumuna dönüştürülme gibi bir risk ile yüz yüze kalabilirler. 

Tam bu noktada, sivil toplum konusundaki ikinci anlayış, yani sivil toplumu basitçe bir demokratik katılım unsuru değil, demokratik bir toplumun kendini gerçekleştirdiği alan olarak ele alan anlayış öne çıkmaktadır. 

Burada farklı kimlik ve grupların devletten kendileri için çeşitli ayrıcalık veya avantaj ‘kapabilmek’ için mücadele etmesini gerektirecek bir durum yoktur. 

Burada devlet sınırlı ve de tarafsız olacağından, farklı kimlik ve gruplar arasından birini veya bir kaçını diğerleri karşısında kayırmaya veya cezalandırmaya girişemeyecek, aralarında ayrıcalık veya ayrımcılık yapamayacaktır. 

Devletin, sınırlar içinde kalması gereken temel görevi, sivil toplum içinde herkesin olduğu gibi farklı kimlik ve grupların da hak ve özgürlüklerini koruyan ve ihlal durumunda ihlalcileri durduran, yargılayan ve cezalandıran bir roldür. 

Böyle bir siyasî rejimde farklı kimlik ve gruplar kendi kültürlerini, dillerini, dinî ve ahlâkî inançlarını diledikleri şekilde yaşayabileceklerdir. Kendi farklılıkları bakımından gerekli olduğunu düşündükleri amaç ve projeleri hayata geçirmek için şirket, okul, üniversite, yayın evi, vakıf, sanat evleri, medya kurumları vb. kurmak gibi yollara serbestçe başvurabileceklerdir. 

Bu sistemde, kimlikler ve gruplar kendi farklılıklarını yaşatması, desteklemesi veya koruması için devlete başvurmak yerine, bizzat kendileri gibi var olarak, kendi istekleriyle ve kendi imkânlarıyla, kendi istedikleri kadar ve istedikleri şekilde farklılıklarını hayata geçirmek, onlara yön vermek ve onlarda değişiklik yapmak, velhasıl serbestçe kendilerini gerçekleştirme fırsatı ve özgürlüğüne sahip olmuş olurlar. taramıyorlar. 

Bir yandan hiçbir farklılığın diğerine üstün olmadığını ve bütün farklılıkların baskı görmeden özgürce var olabilmesi gerektiğini ileri sürerken, aynı zamanda kendilerinin (farklı) iyi, doğru, adil, güzel, ahlâkî buldukları anlayışlarının devlet eliyle ve/veya zoruyla sivil toplumda hayata geçirilmesini talep ediyorlar. 

Bir yandan bir toplumda farklılıkların varlığının ne kadar önemli ve değerli olduğunu vaaz ediyorlar, diğer yandan her fırsatta devlet gücü ile bu farklılıkları ‘eşitlemenin’ (aynılaştırmanın) erdeminden dem vuruyorlar. 

Bir yandan devleti özgürlüklerin ve toplumun düşmanı belliyorlar, diğer yandan her musibetin ve sorunun yegâne çaresi ve çözümünü devletin ellerinde arıyorlar. 

Bu paradokslardan kaçınmak için atılacak ilk adım, sivil toplumu örgütlerden ibaret gören ve devlet/kamu üzerinden araçsallaştıran anlayış yerine, hukuk ile korunan özgür bir geniş alanda sivil toplumun kendisine ve dinamiklerine güvenen yaklaşımı benimsemek olmalıdır.

Dernekler Dergisi, 14.05.2015

Sivil toplum nedir? Ne değildir?

Sivil toplum kavramı kadim zamanlardan beri kullanılan ve analiz edilen bir kavramdır. Ancak kavramın popülerleşmesi ve sosyal bilimler alanında yaygın olarak kullanılması yenidir.

1980’li yıllarda yaygınlaşan kavram, reel sosyalizmin yıkılmasıyla daha geniş bir alana yayılarak hem pratikte hem teoride en çok kullanılan kavramlardan birisi olmuştur.

Kavramın çağdaş kullanımı 1980’lerden sonra liberal değerler ekseninde geliştirilmiştir. Kavramın tarihsel geçmişinin detaylarına girmek hem pratik hem teorik olarak anlamlı değil.

Ancak yine de genel hatlarıyla kavramın tarihsel macerasına kısaca değinmekte fayda var: Antik Yunan’da sivil toplum, ‘polis’ içinde yaşayan ve siyasi olarak aktif vatandaşların alanına gönderme yapan bir kavramdır.

Ortaçağ’da kavram, kent sistemi olan burglar etrafında biçimlenen yeni özerk alanlara gönderme yapar. Sivil toplum kavramı 17. ve 18. yüzyılda liberalizmden beslenen toplumsal sözleşme ilkesine bağlı birey imgesi ekseninde analiz edilmiştir.

  1. yüzyıldan itibaren sivil toplum kavramıyla Hegel, Marx ve Gramsci gibi devletçi-toplumcu filozoflar da ilgilenmişlerdir.

Toplumu, devletin müdahalesine karşı korunması gereken ve kendi-kendini düzenleyen bir alan olarak gören liberal sivil toplum teorisine karşı, 19. yüzyılda Hegel veMarx karşıt bir görüş geliştirdi.

Bu görüş, sivil toplumun iç çelişkilerini vurgulayarak bunların çözümünü siyasi alanda görüyordu. Devleti yücelten Hegel, sivil toplum kavramının özerkliğini ortadan kaldırdı.

Ona göre, sivil toplum kendi başına doğal ve insani bir durum değildir; devletçe düzenlenmeli ve gözetilmelidir. Ona göre sivil toplum, bireylerin kendi menfaatleri peşinde koştukları küllî bir egoizm alanıdır. Devlet ise küllî diğergâmlık (altruism) alanıdır.

Görüldüğü gibi Hegel kavrama, egoizm bağlamında negatif bir anlam yüklemiştir. Genel olarak Marksistler ve sosyalistler, özellikle eşit olmayan sınıf iktidarı ve sosyal adaletsizlikle ilişkilendirdiklerinden dolayı sivil topluma genellikle pek sıcak bakmamışlardır.

Marx, Hegel’den farklı olarak devleti sivil toplumun üstünde değil onun bir türevi olarak görüyordu. Ona göre,sivil toplum esas olarak mülkiyet ilişkilerine dayanan arındırılmalı burjuva düzeninin kendisiydi; onun için de devlet faaliyeti hâkim sınıfın çıkarlarına hizmet ederdi.

Sivil toplumun çelişkileri ise ancak devletin ortadan kalktığı, sosyal ve siyasi hayatın yeni ahlakî birliği içinde aşılabilirdi. Görüldüğü gibi Hegel ve Marx’ın görüşleri çağdaş sivil toplum teorisiyle pek bağdaşmayan görüşlerdir.

Hegel’ci tez, en sonunda devletin toplum karşısında yüceltilmesiyle sonuçlanmaktadır. Marx ise taşıdığı çelişkilerin, esas olarak ekonomik ilişkilere indirgediği sivil toplumun sonunu getireceğini düşünüyordu.

Devletçi-toplumcu gelenek içinde sivil toplum teorisine asıl katkıyı Gramsci’nin yaptığı söylenebilir. Gramsci, sivil toplumun siyasi toplumdan farklı ilkelere dayandığını ve onun sadece ekonomik ilişkileri değil fakat manevi ve entelektüel hayatı da kapsadığını söylemiştir.

Gramsci’ye göre, tahakküme dayanan siyasi toplumdan (devletten) farklı olarak, sivil toplum rızanın üretildiği alandır.

ÇAĞDAŞ DÜNYADA SİVİL TOPLUM

Yukarıda da değindiğimiz gibi sivil toplumun çağımızdaki kullanımı liberal değerlerden beslenmiştir. Bu yaklaşıma göre sivil toplum, devletin doğrudan denetimi altında tuttuğu alanların dışında kalan ve ekonomik ilişkilerin baskısından da görece bağımsız olarak, gönüllü ve rızaya dayalı ilişkilerle oluşturulan kurumlar ve etkinlikler alanını tanımlar.

Sivil toplum denince öne çıkan unsurlar şunlardır: Özgürlük, özerklik, çoğulculuk, yasallık, gönüllü örgütlenme, esneklik, şeffaflık, devletten bağımsızlık, kâr amacının gözetilmemesi, vb.

Çağdaş filozoflardan Barry ve Kukathas’a göre sivil toplumu açıklamaya yönelik karmaşık teoriler geliştirmeye gerek yok. Aslında sivil toplumun tanımı gayet basittir: Kendi haline bırakılmış toplum. Böyle bir toplumda hayatın her alanında kendiliğinden büyük bir çeşitlilik gelişir. 

Sivil toplum, insanî problemleri çözmek için kurumlar ve regülasyonlar oluşturur. Sonuçta, herkese hayat alanı açan zengin bir amaç, değer ve tarz çoğulculuğu ortaya çıkar.

Çağdaş sivil toplum anlayışına göre sivil toplum ile devlet arasında kaçınılmaz bir çelişki bulunur. Birisi güçlendikçe diğeri geriler. Aslında saf bir sivil toplum anlayışı devlete şöyle demelidir: Gölge etme başka ihsan istemez! Bu bağlamda hemen söylemek gerekir ki, bu anlayışa göre, sivil toplum kuruluşu (STK) tabiri yerine hükümet dışı organizasyon (NGO) tabiri daha uygundur.

Sivil Toplum ve Devlet

Çağdaş sivil toplum anlayışına göre sivil toplum ile devlet arasında kaçınılmaz bir çelişki bulunur. Birisi güçlendikçe diğeri geriler. Aslında saf bir sivil toplum anlayışı devlete şöyle demelidir: Gölge etme başka ihsan istemez! Bu bağlamda hemen söylemek gerekir ki, bu anlayışa göre, sivil toplum kuruluşu (STK) tabiri yerine hükümet dışı organizasyon (NGO) tabiri daha uygundur.

Tercih sivil toplumdan yanadır: Sivil toplum, siyasi, ekonomik ve kültürel düzeylerde güçlendirilmelidir. Sivil topluma ulaşılabilmesi için bu üç düzeyde yapılması gerekenler şunlardır: Siyasi düzeyde, devlet vatandaşlarının siyaset yapma, siyasete katılma ve parti kurma hakkına kısıtlama getirmemelidir.

Ayrıca siyasi etkinlikler devletten arındırılmalıdır. Kültürel düzeyde, devletin resmi dini ya da resmi ideolojisi olmamalıdır. Devlet, din, dil ve ırk ayrımı yapmamalı, belirli kültürel kodları dayatmamalıdır. 

İktisadi düzeyde, bireyler devletten izin almadan ekonomik faaliyette bulunabilmelidir. Yani piyasa mekanizmasına ve mülkiyet hakkına devlet karışmamalıdır.

Modern sivil toplum anlayışına göre siyasi toplum (devlet) ile sivil toplum arasındaki ilişkinin sağlıklı olabilmesi için birtakım gereklilikler vardır. Bunların başında hukuk devleti (kanun hakimiyeti) ve anayasacılık ilkeleri gelir.

Yasama, yürütme ve yargı başta olmak üzere bütün devlet kurumları hukukla sınırlanmalıdır. Devlet farklı düşünce ve inanç gruplarına karşı tarafsız olmalıdır.

Devlet, adalet ve güvenlik gibi sivil toplum kuruluşlarına bırakılmayacak nitelikteki faaliyetlerle sınırlı kalmalıdır. Diğer alanlar sivil toplum aktörlerine bırakılmalıdır. Sivil toplum anlayışı adem-i merkeziyetçi bir yönetimden yana olduğu için hukukun ve siyasetin de adem-i merkeziyetçi olmasını talep eder.

Güçlü bir sivil toplum için toplumsal alanın devlet müdahalesinden arındırılması gerekir. Toplumsal alan serbest, özgür ve açık olmalıdır. Tek bir kimliğin dayatılmadığı, farklılıkların hoş görüldüğü, iletişimin özgür olduğu bir toplumsal yapının varlığı olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

Toplumu tektipleştirmek ve düzleştirmek isteyen bütün otoriter ve totaliter siyasi rejimler sivil toplumun düşmanlarıdır. Totaliteryenizm, sivil toplumun ilga edilmesi anlamına gelir.

Nitekim totaliter bir toplum idealine sahip faşist ve sosyalist rejimlerde sivil toplum tamamen ortadan kalkmıştır.

Sivil toplumun gelişmesi açısından sosyolojik farklılaşmanın hoş görülmesi yeterli değildir. Farklılıkların serbestçe örgütlenmesine de izin verilmelidir. Örgütlü bir yapı olan devletle mücadele için sivil toplumun da örgütlenmesi gerekir.

Sivil toplum unsurlarının serbestçe dernek, vakıf, sendika, siyasal parti ve informel örgütler oluşturabilmeleri için kültürel, siyasal ve hukuki engellerin kaldırılması gerekir.

Böylece farklı gruplar siyaset üretebilir ya da siyaset üretenleri etkileyebilirler. Farklılık temelinde oluşan örgütlerin ‘gönüllülük’ temelinde teşekkül etmesi gerekir. Bireylerin zorunlu olarak üye oldukları oluşumlar sivil toplum kuruluşu sayılamaz.

Sivil toplum kuruluşuna giriş de çıkış da serbest olmalıdır. Grup kimliği, bireyin özel kimliğini, özgürlüğünü ve tercihini yok etmemelidir. Modern sivil toplum anlayışı “bireysel varoluşu” yok eden örgütlenmeleri dışlamaktadır.

Sivil toplum güçlü olabilmek için devlet karşısında otonom bir statüde olmalıdır. Bu otonomi içinde şiddetten uzak, hukuk çerçevesinde bir baskı mekanizması oluşturabilir.

Bunun için sivil toplum finansal, işlevsel ve yasal açıdan devletten özerk olmalıdır. Devlet ödeneklerine ya da yardımlarına bağımlı, devlet tarafından yaratılmış ya da yetkilendirilmiş örgütler sivil toplum örgütü sayılmazlar.

Sivil Toplum ve Demokratik Kültür

Güçlü bir sivil toplum için hiç kuşkusuz kültürel yapının müsait olması gerekir. Bu bağlamda demokratik, özgürlükçü, katılımcı ve girişimci bir kültürel yapının varlığı gerçek bir sivil toplum için elzemdir.

Olumlu veya olumsuz her şeyi devletten bekleyen bir devletçi kültüre sahip toplumlarda sivil toplumun gelişmesi beklenemez. Sivil toplum kuruluşlarının genel olarak demokrasiyi güçlendirdiği, demokrasinin de sivil toplumu güçlendirdiği kabul edilir.

Güçlü ve gerçek bir sivil toplum ancak demokratik rejimlerde mümkündür. Ancak bazı durumlarda, örneğin demokrasiyi ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı amaçlayan sivil toplum kuruluşlarının demokratik rejim açısından zararlı olduğu açıktır.

Bu gibi durumlarda devletin, demokratik rejimi koruma amaçlı olarak ‘düzenleyici ve denetleyici’ rol oynaması gerekebilir. Gerçekten de son zamanlarda birçok ülkede, sivil toplum içinde yuvalanmış ancak sivil ve demokrat bir zihniyete sahip olmayan oluşumların mevcudiyeti aşikâr bir hale gelmiştir.

Bunlar devlet iktidarını meşru olmayan yollardan ele geçirerek demokrasiyi ve hukuk devletini ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Demokrasi-sivil toplum ilişkisi bağlamında şu husus da önemlidir: Sivil toplum içindeki farklılıklar ‘halk’, ‘toplum’, ‘sınıf’ ve ‘millet’ gibi soyut ve bütüncül kavramlarla düzleştirilmemelidir.

Farklılık ve birey temeline dayalı demokratik sivil toplum, bütüncül (total) bir kimliğe tekabül eden her türlü ideolojinin ve dayatmanın reddini gerektirir. Bu dayatma devletten ya da devlet dışı aktörlerden kaynaklanabilir.

Gerçek bir sivil toplum anlayışı her türlü total dayatmayı ve hegemonyayı reddeder. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Ancak demokratik bir devlet, demokratik bir sivil toplumu yaratabilir ve ancak demokratik bir sivil toplum demokratik bir devleti besleyebilir.

Reel olarak görülmüştür ki, otoriter ve totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerde sivil toplum gelişememiştir. Bu ülkelerde ‘sivil toplum’ olarak gösterilen oluşumlar tek bir kimlik, tek bir değer ya da tek bir ideoloji ekseninde örgütlenmiş sahte oluşumlardır.

Gellner’e göre sivil toplumun temelinde ideolojik tekelin reddi yatar. Sivil toplum Batı kaynaklı bir kavramdır. Fakat Batı’yı yekpare bir bütün olarak görmemek gerekir.

Modern ve liberal bir sivil toplum, devletçi-toplumcu kültürün baskın olduğu Kıta Avrupası’nda değil de, sivil, demokrat ve özgürlükçü kültürün egemen olduğu Anglo-Amerikan dünyada gerçekleşmiştir.

Alexis de Tocqueville ‘Democracy in America’ adlı eserinde 1830’lardaki Amerika seyahatinde onu en fazla etkileyen şeyin Amerikalılar’ın dernekleşme konusundaki eğilimleri olduğundan bahseder ve şunu vurgular: Demokrasiyi kurgulayabilmek için sivil toplum vazgeçilmez önkoşuldur.

Tocqueville Amerikan toplumunu (Atilla Yayla’nın özetiyle) mealen şöyle tasvir eder: “Burası öyle bir toplumdur ki, bir problem çıktığı zaman, o problem ne türden olursa olsun, insanlar gönüllü şekilde bir araya gelirler, kaynaklarını, bilgilerini, enerjilerini birleştirip seferber ederek o problemin çözümü için çalışırlar.

Benim ülkemdeyse (Fransa), bir problem ortaya çıktığı zaman herkes devlete döner ve ‘devlet nerede’ diye sorar.”

Sivil Toplum ve Serbest Piyasa Ekonomisi

Sağlıklı ve gerçek bir sivil toplum için demokrasinin yanı sıra serbest piyasa ekonomisinin varlığı da zorunludur.

Serbest piyasanın olmadığı ya da ekonominin büyük bir oranda devlet tarafından güdüldüğü bir rejimde sağlıklı sivil toplum olamaz. Özellikle sosyalist zihniyete sahip yaklaşımlar, sivil toplum analizi yaparken serbest piyasayı ihmal etmekte ya da gereken önemi vermemektedirler.

Halbuki devletin müdahale etmediği, arz ve talebin serbestçe hareket ettiği bir piyasa mekanizması sivil toplumun varlığı için temel bir zorunluluktur. Adam Smith’e göre insanlık, avcı, toprağa bağlı, tarımsal ve ticari dönemlerden geçmiştir.

En son dönem olan ticari toplum ya da sivil toplum, ticari alandaki özgürlüğün en geniş kullanılabildiği toplumdur. Ferguson için de ticari toplum ve sivil toplum aynı şeydir. Her iki kavram da ilkel olmayan, medeni (civilized) topluma gönderme yapmaktadır.

Çağdaş filozoflardan Kukathas da sivil toplumu bir pazar toplumu olarak nitelendirmektedir.

STK’ların siyaseti etkilemeye çalışması meşrudur. Bunun için yayın faaliyeti yürütebilir, araştırmalar yapabilir/yaptırabilir, destek ve protesto gösterileri düzenleyebilir, lobi faaliyetleri gerçekleştirebilirler. Ancak, alanlarında ne kadar başarılı ve etkili olursa olsunlar, STK’lar siyasette siyasî partilerinki kadar geniş ve derin bir meşruiyete sahip olamazlar.

Sivil Toplum Kuruluşları

Sivil toplum içinde yaratılan oluşumlara değişik isimler verilmekle birlikte son zamanlarda sivil toplum kuruluşu (STK) ve hükümet dışı organizasyon (NGO) tabirleri en çok kullanılan tabirlerdir.

Çağdaş ve liberal yaklaşıma göre STK tabiri yerine, devletten bağımsızlığı vurgulayan NGO tabiri maksada daha uygun bir tabirdir. (Bu iki tabir dışında, sivil toplum kurumu, sivil toplum örgütü, üçüncü sektör ve gönüllü kuruluş gibi tabirler de kullanılmaktadır.)

Sivil toplum kuruluşlarının formel olması gerekmez; esnek, süreklilik göstermeyen, yasal bir statüyle belirlenmemiş oluşumlar da sivil toplum kuruluşlarıdır.

En genel tanımıyla sivil toplum kuruluşu terimi, bireylerin ortak bakış, ortak çıkar, ortak duyarlılık ve ortak talep temelinde gönüllü olarak bir araya gelerek, devletin dışında kalan alanda meydana getirdikleri dernek, vakıf, sivil girişim, platform, ilişki ağı ve benzerlerinden oluşan yapıları ve etkinlikleri ifade eder.

Sivil toplum kuruluşları yasal ve demokratik olmak kaydıyla amaçlarına ulaşmak için her türlü enstrümanı kullanabilirler. Ancak bu konuda önemli bir sınır vardır: Kullanılan araçlar şiddet ve hakaret içermemelidir. (Sivil itaatsizlik eylemleri bile şiddet ve hakaret içermemelidir.)

Sivil toplum kuruluşları çoğunlukla toplumsal sorunlarla ilgilenirler. Sivil toplum geleneği güçlü toplumlar, Tocqueville’in Amerika üzerindeki analizlerinde işaretettiği üzere, çok sayıda ve hemen hemen akla gelen her konuyla ilgili STK’lar ortaya çıkartırlar.

STK’lar faaliyet alanlarıyla ilgili olarak bir taraftan toplumsal bilinci ve gönüllülüğü geliştirmeye, diğer taraftan devleti etkilemeye çalışır. Ancak, bir STK yalnızca devleti etkilemeye yöneldikçe STK olma vasfı zayıflar, gitgide bir menfaat grubuna dönüşür. STK’ların siyaseti etkilemeye çalışması meşrudur.

Bunun için yayın faaliyeti yürütebilir, araştırmalar yapabilir/yaptırabilir, destek ve protesto gösterileri düzenleyebilir, lobi faaliyetleri gerçekleştirebilirler.

Ancak, alanlarında ne kadar başarılı ve etkili olursa olsunlar, STK’lar siyasette siyasî partilerinki kadar geniş ve derin bir meşruiyete sahip olamazlar.

Bu yüzden, siyasî partilerin yerlerini alma, fonksiyonlarını üstlenme talebinde ve iddiasında bulunamazlar.

TÜRK İYE’DE SİVİL TOPLUM

Osmanlı İmparatorluğu, merkezin güçlü olduğu bir devletti. Ancak tüm ülkenin merkez tarafından yönetilmesi mümkün değildi.

Teknik ve maddi zorunluluklardan dolayı adem-i merkeziyetçi bir yönetim geçerliydi. Bu yönetim modeli sınırlı da olsa sivil toplumun varlığına ve faaliyette bulunmasına imkân sağlıyordu.

Özellikle çeşitli alanlarda faaliyet gösteren vakıflar, sivil toplumun kullandığı güçlü ve yaygın kuruluşlar olarak öne çıkmıştır. Vakıfların dışında, millet sistemi ve loncalar da sivil toplum potansiyeli taşıyan yapılar olarak öne çıkmışlardı.

Son olarak devletin dışında örgütlenmiş sivil dini kuruluşlar da sivil toplum potansiyeli taşıyan kuruluşlar olarak dikkate değer etkinlikler yapmışlardır. Osmanlı’dan Tek Parti Dönemine 1908 sonrası dönem, yani Meşrutiyet dönemi, sivil toplum açısından çok zengin bir dönemdir.

Meşrutiyet dönemi hem genel olarak sivil toplumun hem de sivil toplum örgütlerinin güçlendiği, çeşitlendiği ve siyasi toplumu etkilemeye başladığı bir dönem olmuştur.

Hem demokrasinin hem sivil toplumun güçlendiği bu süreç tek parti yönetiminin hâkim olduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarında sekteye uğramıştır. Özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarıldığı 1925 sonrası, sivil toplum açısından tam bir gerileme dönemidir.

Bu dönemde CHP dışındaki bütün partiler ve Halk Evleri dışındaki bütün sivil toplum kuruluşları ya kapatılmış ya da susturulmuşlardır. Süreci iyi analiz eden Mustafa Erdoğan bu durumu şöyle özetler: “Osmanlı’nın son döneminde Türkiye’de hukukî kurumsal anlamda bir demokratikleşme süreci başlamıştı.

Buna paralel giden şaşırtıcı bir süreç de başlıyor; II. Meşrutiyet dönemi, ‘Cemiyetler Dönemi’ diye de adlandırılır. Fevkalâde bir cemiyetsel hayat (associational life) ortaya çıkıyor birden bire. (…)

İlk işçi örgütlenmeleri, sendikalar, komünist hareketler de o dönemde başlamıştır. Bunların hepsi Cumhuriyet’le birlikte baskı altına alınmış, büyükölçüde yok edilmiştir.

Toplumun kendiliğinden oluşturduğu kurumsal yapılar zayıflatılmış ve bu gayret 1930’larda zirve noktasına ulaşmıştır. Son kırıntılar da otuzlu yıllarda bitirilmiştir.

Zaten 1924’te vakıfların, tekkelerin, zaviyelerin kapatılması, vakıfların devletleştirilmesi, eğitimin resmîleştirilmesi çok önemli ölçüde sivil olabilecek bütün odakları ortadan kaldırdığı gibi, geri kalan son birkaç kurumu da otuzlu yıllarda ortadan kaldırmıştır.”

Dönemle ilgili olarak Atilla Yayla’nın analizi de özetle şöyledir: “1925-45 dönemini Kemalizm’in egemen olduğu dönem olarak ele alırsak bir ilerlemeden çok gerilemeye tekabül ediyor diyebiliriz.

İfade hürriyeti yok, siyasi hürriyet yok, muhalefete teşkilatlanma izni verilmiyor. Bu ve benzeri faktörler bir gerileme göstergesidir.” Özetle tek parti döneminde gerçek ve demokratik bir sivil toplumdan bahsedemeyiz.

Elitist ve solidarist bir yaklaşımla yürütülen ‘toplumsal mühendislik’ faaliyetleri esasen sivil topluma, farklılığa ve sivil inisiyatife imkân tanımamıştır. Bu dönemde yönetime vaziyet eden kesimler genel olarak, sivil toplumu dışlayan Fransız-Alman devletçi- devrimci geleneğini takip etmişlerdir.

  1. Dünya Savaşı sonrasında daha çok Anglo-Amerikan dünyanın zorlamasıyla Türkiye’de yavaş da olsa demokrasiye geçildi. Bu geçiş aynı zamanda kültürel bir değişme sürecini de başlattı. Devletçi-devrimci geleneğin yerine sivil toplumu teşvik eden Anglo-Amerikan kültüre geçiş süreci başladı

1946-80 Arası Dönem

  1. Dünya Savaşı sonrasında daha çok Anglo-Amerikan dünyanın zorlamasıyla Türkiye’de yavaş da olsa demokrasiye geçildi. Bu geçiş aynı zamanda kültürel bir değişme sürecini de başlattı.

Devletçi-devrimci geleneğin yerine sivil toplumu teşvik eden Anglo-Amerikan kültüre geçiş süreci başladı. 1946’dan itibaren hem farklı siyasi partilerin hem de farklı sivil toplum kuruluşlarının kurulmasına izin verildi.

1946-60 arası dönemde farklı kesimler tarafından 37 parti kuruldu. 1946’da 700 civarında olan dernek sayısı 1950’de 2000’e yükseldi. 1960’a gelindiğinde dernek sayısı 20 bin sınırına dayanmıştı.

Sendikal örgütlenmede de çok partili hayata yeniden geçilmesiyle birlikte önemli sayıda artış gerçekleşti. DP iktidarının 1950-55 arası dönemi, sivil toplum açısından daha güçlü ve canlı olduğu bir dönemdir.

1955-60 arasında görece olarak sivil toplum bağlamında daha durağan bir dönem yaşanmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe bütün sivil gelişmeleri bir anda tersine çevirmiştir.

Sivil toplumun zemini olan demokratik rejim kaldırılmış, yerine vesayete dayalı sınırlı bir demokratik modele geçilmiştir. Sivil toplumun gelişimini engelleyen ikinci gelişme de ekonomi alanında yaşanmıştır.

Ekonomi, DPT ve benzer kuruluşlar eliyle büyük bir oranda devletin güdümüne sokulmuştur. Bir bakıma yarı-sosyalist bir ekonomi kurulmuştur. 27 Mayıs’tan sonra da demokrasiye müdahale bir gelenek halini alarak devam etmiştir.

1962 ve 1963’teki başarısız darbe teşebbüslerinden sonra en ciddi darbe 12 Mart 1971’de yaşandı. Son ve büyük darbe ise hiç kuşkusuz 12 Eylül 1980’de oldu. Sonuç olarak ekonomiye ve siyasete yapılan müdahaleler sebebiyle sivil toplum güçlenememiştir.

Tam tersine, her şeyi devletten bekleyen ve herhangi bir sorunla karşılaştığında ‘devlet nerede’ diyen bir toplum ortaya çıkmıştır.

“Cemaatler sivil toplumun bir parçasıdır. Ancak, cemaatler otomatikman birer STK teşkil etmezler. STK olmak için resmen kayıtlı olmak; üyeleri, gelirleri, faaliyetleri, harcamaları bakımından şeffaf olmak; giriş ve çıkışın serbest olacağı şekilde yapılanmak gerekir. Üyelerini bilmediğimiz, faaliyetlerini Gözlemleyemediğimiz oluşumlara STK diyemeyiz.” Atilla Yayla

1980 Sonrası Dönem

1980’li yıllar dünyaya paralel olarak Türkiye’de de sivil toplumun güçlendiği yıllar olmuştur. 24 Ocak 1980 tarihli ekonomik kararlarla Türkiye yarı-sosyalist bir rejimden serbest piyasa ekonomisine geçmiştir.

Bu sivil toplum açısından çok önemli bir adımdır. İkinci önemli adım ise siyasi alanda atılmıştır. 6 Kasım 1983 tarihinde yeniden demokrasiye geçilmiş ve sivil toplumu önemseyen, Anglo-Amerikan siyasi geleneği benimseyen Turgut Özal başbakan olmuştur.

Özellikle 1985 sonrasında Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının gelişimi hızlanmıştır. Dışa açık bir yönetimin hâkim olduğu bu dönemde, uluslararası gelişmelere paralel olarak çevre sorunları, kadın sorunları, etnik haklar,  insan hakları, dini haklar ve sağlık sorunları başta olmak üzere birçok konuda sivil toplum kuruluşları kuruldu.

Özal döneminde başlayan bu ilerleme 90’lı yıllarda durakladı hatta geri gidişler başladı. Özellikle 1997 yılında başlayan 28 Şubat sürecinde başta insan hakları, dini haklar ve iktisadi haklar olmak üzere birçok alanda gerilemeler yaşandı.

Genel olarak toplum, özel olarak sivil toplum büyük bir baskı ve yönlendirme altında kaldı. Bu geriye gidiş, Anglo-Amerikan siyaset geleneğine sahip başka bir partinin (AK Parti) 2002 sonunda iktidara gelmesiyle yerini ilerlemeye bıraktı.

Özellikle AB’ye tam üyelik sürecinin ve müzakerelerin (2005) başlamasıyla birlikte sivil toplum alanında var olan bütün sınırlamalar kaldırıldı. Sivil toplumu güçlendirici çeşitli ulusal ve uluslar arası teşvikler yürürlüğe sokuldu.

Sivil toplum hem nitelik hem nicelik olarak tarihinde olmadığı kadar güçlendi ve çeşitlendi. Sonuç olarak, sivil toplum kuruluşları demokrasinin gelişmesi açısından olumlu kabul edilir. Fakat illegal yollardan siyasete müdahale edegelen askeri bürokrasi kaynaklı odaklar bu yeni dönemde amaçlarına ulaşmak için bir takım STK’ları araç olarak kullanma yoluna girdiler.

Ölme ve öldürme üzerine yemin eden sözde STK’lar ortaya çıktı. STK’ların siyaseti etkilemeye çalışmaları doğaldır ancak illegal yollarla doğrudan devleti ele geçirmeye çalışması hem demokrasiye hem hukuk devletine aykırıdır. Bu konuda Atilla Yayla’nın analizi açıklayıcıdır: “Cemaatler sivil toplumun bir parçasıdır.

Ancak, cemaatler otomatikman birer STK teşkil etmezler. STK olmak için resmen kayıtlı olmak; üyeleri, gelirleri, faaliyetleri, harcamaları bakımından şeffaf olmak; giriş ve çıkışın serbest olacağı şekilde yapılanmak gerekir.

Üyelerini bilmediğimiz, faaliyetlerini gözlemleyemediğimiz oluşumlara STK diyemeyiz.”

Dernekler Dergisi, 14.05.2016

Müslüman Dünyada Sivil Toplum: Dün, Bugün, Yarın

Sivil Toplum Bir Batı Tecrübesi mi?

Kamu otoritesi dışında belirli bir amaç için bir araya gelmiş insanların oluşturduğu gönüllü organizasyonların tümüne sivil toplum adı verilir.

Ticari  şirketler, dini cemaatler, kiliseler, hemşeri dernekleri, engelli dernekleri, işçi sendikaları, meslek örgütleri, kadın hareketleri, spor ve müzik kulüpleri, yardımlaşma ve eğitim dernekleri ve en önemlisi aileler gönüllü olarak kurulan sivil yapılardır.

Bu açıdan sivil toplum, kamu otoritesi dışında örgütlenmiş her türlü faaliyetin adıdır. Onların amacı, işbirliği ile hayatı kolaylaştırmak, kamu otoritesinin tek başına veya tek bir merkezden çözmeye çalıştığı sorunları daha fazla imkâna ve bilgiye sahip olan ve sorunları daha iyi bilen kişilerin oluşturduğu birlikteliklerle çözmektir.

Bu tanımlama, birçok yazar tarafından benimsenmemekte ve sivil toplum kavramının Batı siyasi kültürüne ait bir düşünce olduğu sıklıkla söylenmektedir. Hatta Şerif Mardin sivil toplumu “Batı rüyası” olarak tanımlar. 

Mardin’e göre sivil toplum düşüncesi 13. yüzyıldan itibaren zayıf krallarla feodal asillerin otoriteleri arasında sıkışan şehirli insanların siyasi hak ve yetkilere sahip olma mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 

Bu şehirli orta sınıf, ticari başarısını hak ve özgürlüklerini artırmak için kullanmış ve bu haklar çerçevesinde oluşturdukları birliktelikler, zaman içinde hükmi (hukuki) şahsiyet ve kolektif bir kimlik kazanmıştır.

Bu minvalde sivil toplum düşüncesi, bireylerin özgür faaliyet alanlarının genel ismini ifade eder olmuştur. Konuya bu şekilde bakıldığında sivil toplumun bir Avrupa tecrübesi olduğu söylenebilir. Fakat Avrupa siyasi tecrübesi içinde sivil topluma yüklenen anlamların farklı olduğu gözden kaçmamalıdır. 

Teknik kullanımıyla “sivil toplum” ifadesinin tarihi Thomas Hobbes ve John Locke’a kadar uzanır. Locke, sivil toplumu bireylerin kamusal alanda sahip oldukları hakları ifade etmek için kullanıyordu. Ona göre doğal durumdan çıkmış ve haklarının bir 

Müslüman dünyadaki totaliter devletler, sürekli sivil toplumla çatışma içinde oldu. Özellikle Arap dünyasında yöneticiler, sivil faaliyetleri iktidarları için bir tehdit olarak algılamaktalar. Sivil toplum örgütleri ise gönüllü birliktelikler yoluyla sorunları çözen ve hayatı kolaylaştıran çalışmalar yaparken aynı zamanda devlet otoritesine karşı alternatif bir politik güç meydana getirmektedirler. 

kısmını kamuya devretmiş olan insanların bulunduğu bir toplumda belirli amaç için bir araya gelmiş insanlar sivil toplumu oluşturur. Bir kamu otoritesinin kurulmasından sonra doğal durum sona erer fakat insanlar doğal durumda yaptıkları birçok işi devam ettirirler. 

Sözleşmeden sonra kamu dışında yürütülen faaliyetler, sivil toplumu oluşturur. Georg W. F. Hegel, aile ile devlet arasında bulunan bütün kültürel ve ekonomik ilişkilerin oluşturduğu yapıya sivil toplum adını verdi.

Hegel, sivil toplumla devlet arasında bir nicelik farkı görür. Ona göre sivil toplum, devletin daha ilkel halidir. Karl Marks ise bunlar arasında bir karşıtlık kurar. Ona göre sivil toplum, sınıfsal bölünmelere göre biçimlenen bir sömürü biçimidir.

Kavramın soy kütüğüne dair farklı bakış açılarını göz önüne alırsak sivil toplumun Batı siyaset kültürüne ait olduğu fikri tartışmaya açık hale gelir. Sivil toplum temelde kamu otoritesi ile bireysel özgürlükler arasındaki gerilimin tarihsel ürünüdür. 

Devlet otoritesinin olduğu her yerde bu otoritenin baskı ve belirlemelerinden bağımsız faaliyet alanı da oluşur. Bu faaliyet alanı ne kadar geniş olursa o toplumda siyasi ve ekonomik özgürlükler de o kadar geniş demektir. Bu nedenle sivil toplumun gelişmişliği, birey özgürlüğü ile yakından ilgilidir.

Müslüman Dünyada Sivil Toplum Neden Gelişemedi?

Müslüman dünyada siyasi ve ekonomik özgürlüklerin yeterince gelişmemiş olması, hükümet dışı gönüllü organizasyonların faaliyetlerini ya engellemekte ya da bu gönüllü işbirliği çabalarının sürekli siyasete veya yasal olmayan faaliyet alanlarına kaymasına neden olmaktadır.

Bunun nedeni, kanuni ve psikolojik baskının olduğu yerlerde, sadece direnci ve sivil motivasyonu yüksek olan işbirliği çabalarının varlığını devam ettirebilmesidir.

Bunlar ise ya terör ve mafya gibi şiddete dayalı yasadışı Paryapılanmalar ya da gizil amaçları ve hiyerarşik yapılanmaları olan dini ve ideolojik örgütlerdir. Oysa sivil toplumun faaliyet alanı, çevreden eğitime, ticaret, spor ve eğlenceye kadar birçok alanı içine alır.

Bu açıdan bakılırsa Müslüman dünyadaki sivil toplum daha ziyade dini içerikli siyasi hareketler görünümündedir. Bu durumun nedenlerini Müslüman dünyanın siyasi geçmişinde bulabiliriz.

Osmanlı örneğini gözden geçirdiğimizde Osmanlı’da bütün mülkiyet devlete aitti. 12. Yüzyıldan itibaren vakıfların kurulması, devlet otoritesi dışında gelişen faaliyet alanlarına kapı aralıyordu. Vakıflar sayesinde hükümdarın tasarrufundan ayrı bir mülkiyet yapısı ortaya çıkmıştı.

Bu vakıflar sayesinde eğitim, ticari hayat, yardımlaşma gibi sosyal sorumluluklar insanların sivil faaliyetler yapabilme becerilerini geliştirmelerine sebep olmuştu. Hatta akademik faaliyetlerin büyük kısmının finansmanını bu vakıfların sağlaması, ulemanın sivil halkı temsil etmesini sağlamıştı.

3 Mart 1924 tarihinde Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıyla sivil inisiyatifler yasadışı kabul edilmiştir. Kamu otoritesinin bu tavrı, sivil teşkilatlanmaların kurulmasını engellemiş veya bunları devlet-sivil toplum (ya da devlet-vatandaş) antagonizmi içinde bırakmıştır.

Bu sivil-devlet çatışması, sadece Türkiye tecrübesi değildi. Yirminci yüzyılın birinci yarısı, Müslüman dünyada sömürgecilikten diktatörlüklere geçiş dönemiydi. Siyasi meşruiyetten yoksun olan ve sömürgecilerin menfaatlerini kollamaları için geride bıraktıkları diktatör idareciler, gönüllü sivil faaliyetleri, otoriteleri için sürekli bir tehdit olarak gördüler.

Bu faaliyetlere karşı giriştikleri engelleme çabası, sivil kurumları sürekli olarak siyasi içerikli faaliyetlere yöneltti. Bunun tipik örneklerinden biri, Mısır’daki İhvan-ı Müslimin hareketidir. İhvan hareketinin kurucusu Hasan el- Benna mahalle camileri, dini eğitim veren ve okuma-yazma öğreten eğitim kurumları inşa etmenin yanında halka açık küçük hastaneler ve dispanserlerin kurulmasına öncülük etti.

İhvan, farklı sektörlerde ama birbirini destekleyen küçük işletmelerle ticari faaliyetlere de girişti. Halkla doğrudan temasa geçmiş olması ve ihtiyaçlarına cevap vermesi nedeniyle Mısır’da büyük bir toplumsal tabana yayıldı.

El- Benna, siyasi faaliyetlerden sakınma konusunda özel bir ihtimam göstermesine rağmen sürekli kanuni takibe uğradı. Bu takibatlar, İhvan’ı Seyyid Kutup’la birlikte devlet otoritesine karşı bir siyasi muhalefet hatta zaman zaman direniş hareketine dönüştürdü. Mısır, tarihi tecrübeler birbirinden kısmen farklı olsa da Müslüman dünyanın bir prototipidir.

Ayrıca sömürgecilik, gündelik insani sorunlarla ilgili gönüllü işbirliği çabalarını siyasileştiren/fanatikleştiren diğer bir etken olmuştur. Cezayir’deki sivil toplum tarihi buna tipik örnektir. 1920’lerde Cezayir’de kurulan Nadi hareketi, orta sınıf dindar tüccarlar, öğretmenler, entelektüel ve din adamlarından oluşuyor ve bir sivil organizasyon olarak yürüyordu.

Bu hareket, 1931’de Abdulhamit bin Badis’in Müslüman Bilginler Birliği’ni kurmasına temel teşkil etti. Birlik başta ilmi, dini ve ahlâki gerekçelere dayanırken sonraları bağımsızlık için mücadele eden bir yapıya büründü. 1964’te ise İslami Değerler Örgütü’ne dönüştü. Daha sonra bu hareket, İslami Selamet Cephesi’nin temellerini oluşturdu. Benzer bir durumu Bosna’da da görebiliriz.

1941 yılında Yugoslavya’da kurulan Mladi Muslimani cemiyetinin amacı, İslâmi düşüncenin ve kültürün ihyası, Müslümanların yeniden özüne dönmesi, tarihleri ve dini geleneklerine uygun olarak yeniden eğitilmesi ve Müslüman mültecilerin, yetimlerin ve savaş mağdurlarının ilgilenileceği sosyal ve hayır kurumlarının gelişimiydi.

İzzet Begoviç ve Ömer Behmen gibi öncüler, şiddet eylemlerine karışmamış olmalarına rağmen uzun yıllar hapis cezası aldılar. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bu hareket, Demokratik Eylem Par tisi (SDA) adıyla siyasete girdi ve Bosna’nın bağımsızlık mücadelesini yürüttü.

Sivil Toplumu Engelleyen Bir Unsur: Devlet-Toplum Çatışması

Mısır örneğinde olduğu gibi kamu otoritelerinin diktatörler aracılığıyla sivil faaliyetleri engelleme çabaları, Müslüman dünyada sivil toplumun gelişimini sürekli geciktirdi; piyasa süreçlerinde çalışmak isteyen birliktelikleri radikalleştirdi ve iktidara karşı alternatif bir yapılanmanın içine girmelerine sebep oldu.

Sivil toplumun devletle sürekli bir çatışma içinde bulunması, gönüllü birlikteliklerin ruhuna aykırıdır. Çünkü gönüllü işbirlikleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılama, devletin sorumluluklarını azaltma ve bireylere toplumun gelişimi için fırsat tanıma amaçları taşır.

Toplumlardaki ilerlemeler insan ilişkilerinin bir yan ürünüdür. Bu ilişkiler aracı kurumlar vasıtasıyla olur. Bu aracı kurumlar, sivil toplumu oluşturur. Devletle bireyler ve toplum arasındaki gerilim, bu gönüllü işbirliğinin kurulmasını ya da faaliyetlerini engeller.

Müslüman dünyadaki totaliter devletler, sürekli sivil toplumla çatışma içinde oldu. Özellikle Arap dünyasında yöneticiler, sivil faaliyetleri iktidarları için bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Buna karşın sivil toplum örgütleri ise pozisyonlarını ve sorumluluklarını devletin kendilerine karşı tavrına göre şekillendirmekte, gönüllü birliktelikler yoluyla sorunları çözen ve hayatı kolaylaştıran çalışmalar yaparken aynı zamanda devlet otoritesine karşı alternatif bir politik güç meydana getirmektedirler.

Müslüman dünyadaki kamu otoritesinin sınırlayıcı, dışlayıcı ve müdahaleci tavrına karşı sivil faaliyet yürütmeye çalışan örgüt ve kuruluşların bir kısmı ikinci bir güç merkezi ve mevcut otoriteye karşı bir alternatif olmaktan ısrarla kaçındılar.

Bu hareketler, kamu otoritesini sürekli bir muhatap olarak gördüler. Orada bazı sorunların olduğunu ve bu sorunların zaman içinde düzeleceğini, bunun için çalışmak gerektiğini, kamu otoritesinin karşısında ikinci bir alternatif otorite yapılanmasına girmekten kaçınılması gerektiği düşündüler.

Hasan el-Benna’nın İhvan’ı, İzzet Begoviç’in Mladi Muslimani’si, Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş’ü, Raşid Gannuşi’nin Nahda’sı bu ikinci türe tipik örneklerdi.

Bu hareketler, sürekli sistemin içinde kalmaya ve otoritenin sebep olduğu antagonizmden sakınmaya çalışmışlardır. Sivil organizasyonlar, bu tavrı sürdürme konusunda her zaman başarılı olamadılar. Bazı örgütlenmeler, tamamen alternatif bir siyasi otorite gibi hareket ettiler ve hiyerarşik yapılanmalara yöneldiler.

Bu tür İslami hareketlerin finansmandan, eğitimden, spordan, sanattan, gazete ve yayınlardan sorumlu elemanları ve onların da emir aldıkları üst yapılanmaları vardı. Bunlar, kamu otoritesinin sahip olduğu tüm toplumsal aygıtlara alternatif kurumlar ve istihdam alanları ihdas ettiler.

Müslüman Dünyada Sivil Toplumun Bugünkü Durumu

Tüm dünya için olduğu gibi Müslüman dünya için de 1990’lı yılların başı birçok bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Doğu Bloku’nun çökmesiyle Soğuk Savaş sona ermiş ve dünyanın her yerinde olduğu gibi Müslüman dünyada da özgürlük ve demokrasi düşüncesi güçlenmeye başlamıştır.

Fakat bir taraftan açık toplum ideali yayılırken diğer taraftan Filistin ve Afganistan’daki işgallerden sonra Bosna ve Çeçenistan savaşlarının başlaması, Müslüman dünyada şiddet ve fanatizm temayüllerini artırmıştır. Bu durum, Müslüman dünyanın genelinde hükümet dışı organizasyonlara endişe ile bakılmasına neden oldu.

Aslında bu endişe, işbirliği ruhunu olumsuz etkilemekten olabilziyade gönüllü birlikteliklerin daha çok şiddet temayülü göstermesine veya kapalı örgütler olmasına yol açtı. Karizmatik ve ruhani liderleri, hiyerarşik yapılanması ve gizli gündemi olan bu kapalı örgütler, hiç şüphesiz sivil toplum gibi çalışır.

Fakat sivil toplum kavramı daha özelde toplumsal sorumlulukları elbirliği ile yerine getiren şeffaf teşkilatlanmaları ifade eder. Bu dini cemaatler, bu sorumluluklara önemli katkılar sağlar fakat faaliyetlerinin arkasında siyasi amaçlar barındırmaları, uluslararası dayanışma ağlarına endişe ile yaklaşmaları, sivil toplumun barışcıl ruhuna aykırıdır.

Bu açıdan doksanlı yıllarla başlayan sivil toplum rüzgârı, birçok olumlu örneğe rağmen Müslüman dünyada yeterli gelişme gösteremedi. Örneğin Yemen’de 1994’te Arap Demokrasi Enstitüsü (Arab Institute for Democracy), 1996’da Muntada el-Qadai adlı hukuk çalışanları derneği bu sürecin ürünleri idi. Ancak bu tür dernekler, radikal ve ideolojik yapıların gölgesinde kaldı.

Sivil toplum düşüncesinin gelişimi merkezi bürokrasinin faaliyet alanının daralması, toplumsal inisiyatifin artması ve ekonomik ve kültürel hayat üzerindeki devlet kontrolünün azalmasına bağlıdır.

Bugün bu üç özelliğin Müslüman dünyada ne durumda olduğuna bakarsak devlet yönetiminde siyasi ilkelerden çok katı bürokrasi ve kapalı devlet yönetimleri ile karşılaşırız. Diğer taraftan bireylerin sivil faaliyetlerine endişe ile bakılmakta, kamu otoritesi, sivil toplum boşluğunu devlete bağlı sivil sendika, dernek ve odalar üzerinden yürütmektedir.

Bu örgütler, hükümetin merkeziyetçi kararlarına sivil meşruiyet sağlama işlevi görürler. Oysa bunların hükümetlere alternatif olmamaları gerektiği gibi dayanak olmaması gerekirdi.

Sivil Toplum İç in Bir Gelecek Vizyonu

Siyasi ve ekonomik özgürlüklerin yeterince gelişmemiş olması, totaliter devletlerin aile hayatından ticari hayata kadar tüm toplumsal faaliyetleri yönlendirme isteği ve gelişmiş devletlerin Müslüman ülkeler üzerindeki zorlayıcı ve gizli politikaları Müslüman dünyada sivil toplumun gelişimini olumsuz etkiledi.

Buna rağmen Müslüman dünyanın sivil toplum deneyiminin tamamen başarısız olduğunu söylemek doğru değildir. Bosna Savaşı nedeniyle 1995 yılında İstanbul’da kurulan İHH İnsani Yardım Vakfı,  Bosna’dan sonra Çeçenistan, Kosova, Pakistan Açe, Filistin ve Afrika Sahra-altı ülkelerde savaş, kıtlık ve afetler nedeniyle zarar görmüş olan insanlara yardım sağlamıştır.

Müslüman dünyada faaliyet alanı en geniş sivil kuruluş İHH gibi görünmektedir. Sivil toplumun gelişmesinin siyasi ve ekonomik özgürlüklere bağlı olduğunu tekrar vurgulamakta yarar vardır. Başka bir kriter ise gönüllü faaliyet alanlarının çeşitlenmesidir.

Ticari ve sınai faaliyetler, insan hakları, çevre, eğitim, sağlık ve sosyal sorumluluk alanlarında dengeli bir dağılıma ihtiyaç vardır. Ancak çeşitlenme sürecinde en önemli nokta, sivil toplum örgütlerinin finansman ve karar mekanizmaları açısından özerk bir yapıya sahip olabilmesidir.

Spor kulüpleri, ticari kuruluşlar veya sendikalar kamu otoritesi ile ilişkilerini çatışma, dayanışma ve menfaat üzerine kurmaktan sakınmalı; açık, şeffaf ve şiddetten uzak faaliyet alanları açmaya ve ısrarla bu faaliyetleri sürdürmeye gayret etmelidir.

Bu ölçütlere uygun sivil toplum örgütleri, son zamanlarda aktif bir şekilde faaliyetlerde bulunmaktadır. Pakistan’da Alternate Solutions Institute, Azerbeycan’da Azadlıq Çırağı, Nijerya’da AfricanLiberty. Org ve Initiative for Public Policy Analysis, Fas’ta Minber el-Hurriye, İran’da Cheraghe Azadi, Türkiye’de Liberal Düşünce Topluluğu Müslüman dünyada özgür toplum değerlerini yaymak ve geliştirmek için çalışan gönüllü derneklerdir.

2011’de İstanbul’da Türkiye, Pakistan, İngiltere, Malezya, Kırgızistan ve Fas’tan akademisyen ve aktivistlerin öncülünde kurulan Istanbul Network for Liberty, Müslüman dünyadaki sivil toplum tecrübesine önemli katkılar sağlamaktadır.

Bu yeni kuşak örgütlerin köklü geleneği, deneyimi ve açık toplum perspektifi güçlü olan dini örgütlerle faaliyetler yürütebilmesi, sivil toplumun Müslüman dünyadagelişmesi için fırsatlar sağlayacaktır.

Kaynakça:

Şerif Mardin, “Civil Society and Islam”, Sivil Society: Theory, History and Comparison, editör: John A Hall, Cambridge 1995, s. 278.

Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, İletişim Yayınları, İstanbul 1990, ss. 10-11.

John Locke, Uygar Yönetim Üzerine İkinci Deneme (Sivil Toplumda Devlet), Metropol Yayınları, çev.: Serdar Taşçı, Hale Akman, İstanbul 2002, ss. 75-79.

Ömer Çaha, “Osmanlı’da Sivil Toplum”, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Vol. 49, No. 3-4, Jan. 1994, s. 81. Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, s. 23.

Andrea Liverani, Civil Society in Algeria: The Political Functions of

Associational Life, Routledge Press, London 2008, s. 3, 5.

Cenap Çakmak, “Müslüman Kardeşler Bir Sivil Toplum Örgütü mü?”,

Akademik Orta Doğu, sayı: 2/1, 2007, ss. 75, 91.

Salih el-Verdani, Mısır’da İslami Akımlar, Fecr Yayınevi, Ankara 2011, s. 79.

Liverani, Civil Society in Algeria: The Political Functions of Associational Life, ss. 14, 15.

Ömer Behmen, Genç Müslümanlar 1939-2005, Çev.: Nevzat Akkuş-Amire Yarar, Ant Kreatif Yayınları, İstanbul 2008.

Sheila Carapico, Civil Society in Yemen: The Political Economy of Activism

in Modern Arabia, Cambridge University Press, Cambridge 1998, s. 196.

Çaha, “Osmanlı’da Sivil Toplum”, s. 79.

 

Dernekler Dergisi, 13.05.2015

Tarih, Strateji ve Siyaset Felsefesi Kavramı Olarak Sivil Toplum

12 Eylül 1980 askeri müdahalesini izleyen dönemde, özellikle çok partili, kısıtlı ve yasaklı demokrasiye geçişte, devletin toplumdaki yerinin ne olması gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşandı. Bu siyasi pratikler iklimindeki sivil toplum tartışmalarında varılan genel kanaati şöyle özetleyebiliriz: Doğu toplumlarının ve bunların içinde yer alan Türkiye’nin temel sorunsalı, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak mekanizmaların ve yapıların yani sivil toplumun olmayışıdır. Doğu toplumlarında ve Türkiye’de demokrasinin varlığının sivil toplumun varlığıyla mümkün olabileceği anlayışı, hemen hemen bütün siyasal akımlara teşmil edilebilecek bir anlayış haline geldi. Sosyalist akım içerisinde güçlü bir “anti-sivil toplumcu” damarın var olduğunu kaydedelim. Sivil toplum, giderek “devletin dışındaki her şey” anlamını kazandı ve “toplumun devletin dışında kalarak devletin düzenlediği bir Batı” ile “toplumun devlet tarafından düzenlendiği bir Doğu ve Türkiye” karşılaştırmasına gidildi.

Sivil toplum kavramına bu sihirli ve sembolik bağlanış, kavramın ifade ettiği toplumsal-siyasi gerçeklikten çok, kavramın kendisinin önemsenmesine yol açtı. Böylece “sivil toplumculuk” ve “anti-sivil toplumculuk” olarak adlandırabileceğimiz tutumlar ortaya çıktı.

Konuya böyle bir girişle başlayarak, sivil toplum tartışmalarının gerçekleştiği siyasi iklime dikkat çekmek istiyoruz. Dolayısıyla sivil toplum konusunda yazmak ve tartışmak bir tahlilin ötesinde tarih, strateji ve siyaset felsefesi tartışmalarını da beraberinde getirebilecek, getirmesi de gereken bir işe girişmek demektir. Sivil toplum kavramı devlet kavramıyla beraber üzerine toplum, devrim, iktidar, demokrasi, meşruiyet, hak, hukuk, siyasi ve iktisadi mücadele modellerinin oturtulduğu bir temeldir. Konunun bu yönüyle kazandığı “sıcaklık” sivil toplumun toplumsal ve siyasi gerçekliğin ötesinde “iyi toplum nedir?”, “siyaset nedir?”, “bir siyasi mücadele nasıl verilir?” sorularına cevap arayışlarıyla birlikte değerlendirilmesine yol açmaktadır.

SİVİL TOPLUM-DEVLET

Sivil toplum, devletle birlikte düşünülmesi gereken bir kavramdır. Sivil toplum olarak düşünülen toplum, ancak devletle ve devlet içinde var olabilir. Bir başka deyişle, kavramsal açıdan sivil toplum, insanlar devleti düşünebilmeye başladıktan sonra var olabilirdi. Hatta Hobbes’un teorisinde bu iki kavram ikilem şeklinde de algılanmazlar, sivil toplum ve devlet eş anlamlıdır. Hobbes’a göre doğal hale alternatif olarak, iki yönlü bir toplumsal sözleşmeyle, hem toplum hem de devlet ve iktidar birlikte kurulur. Keza, Locke’un düşüncesinde de cezalandırma yetkisinin devriyle doğal halden sivil hayata geçilmiş ve devletli toplum veya sivil toplum kurulmuş olur. Hobbes ve Locke’da ikilem devlet-sivil toplum ayrımından ziyade sivil toplum sivil olmayan toplum şeklinde vazedilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Hobbes ve Locke’un farkı. Hobbes’un düşüncesinde sivil toplum kavramının neyi ifade ettiği bellidir. Devletli toplum.

Locke’un düşüncesinde ise çok önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Bu sivil toplum kavramının yeni bir nitelik kazanacağının işaretidir. Hobbes’un gücü sınırsız Leviathan’ı karşısında, yalnızca özel ilişkiler alanının koruyucusu olarak, sınırlı güce sahip Locke’un devleti belirmiştir. Böylece Locke liberal devlet-sivil toplum sorunsalının ana temasını açıklığa kavuşturur: Devlet sivil topluma müdahale etmez, malik olma hakkını korur ve bu hakkı ihlâl edenleri cezalandırır.

Hobbes’un tavrı devletin sivil toplumu yok edici yanıyla totaliter olarak nitelendirilebilecek bir yapıya yol açar. Bunun karşısında ise Locke ve diğer liberaller yer alır. Böylece sivil toplum kavramı önce devletten görece olarak bağımsızlaştırılacak, hatta sonra da bu iki kavram birbirine kesinlikle karşıt kavramlar olarak takdim edilecektir. Bu çerçevede, devlet ve sivil toplum kavramları arasında, bu kavramlar esasında totalitarizmden liberalizme kadar uzanan bir yelpaze açılacaktır.

Sivil toplumun kavramsal açıdan ancak insanlar devleti düşünmeye başladıktan sonra var olabildiğine yukarıda işaret etmiştik. Yani, sivil toplum kavramı zaruri olarak devleti çağrıştırır. Burada önemli olan, Hobbes düşüncesinde doğal halin karşıtını, devletli toplumu ifade eden sivil toplumun, devletten bağımsızlaşma sürecini ve devletle bir karşıtlığı ifade edecek dönüşümünü kavrayabilmektir.

SİVİL TOPLUM-DEVLET VE EKONOMİ

Sivil toplum-siyasal toplum, bir başka deyişle toplumdevlet ayrımı modernliğin bir ürünüdür. Sivil toplum-devlet ayrımı, siyasi düşünce tarihine kapitalizmin doğuşuyla beraber yerleşir. 13. ve 14. yüzyıllara kadar görülmeyen bu ayrım, toplumlarda beliren yeni ekonomi ve iktidar ilişkilerini yansıtmaktadır. O zamanlarda geliştirilen kavram ve kavramlar genellikle günümüz toplumlarını da şekillendirmeye devam ediyor.

Ortaçağ, Roma ve eski Yunan siyasi düşüncesi ise bu dönemden büyük farklılık arz eder. Çünkü modernlik öncesi dönemlerde toplumu biçimlendiren iktisadi ilişkiler değişik olduğu gibi bunların toplumsal bilincin oluşmasındaki yerleri de çok farklıdır.

Eski Yunan siyasi düşüncesi ve siyasi hayatı siteler etrafında teşekkül etmiştir. Birer şehir “devleti-toplumu” olan siteler veya polisler, kendilerinin kaynağını ve meşruiyetini Hıristiyanlık’ta başlayacak anlayışta olduğu gibi teorisinde bu iki kavram ikilem şeklinde de algılanmazlar, sivil toplum ve devlet eş anlamlıdır. Hobbes’a göre doğal hale alternatif olarak, iki yönlü bir toplumsal sözleşmeyle, hem toplum hem de devlet ve iktidar birlikte kurulur. Keza, Locke’un düşüncesinde de cezalandırma yetkisinin devriyle doğal halden sivil hayata geçilmiş ve devletli toplum veya sivil toplum kurulmuş olur.

Hobbes ve Locke’da ikilem devlet-sivil toplum ayrımından ziyade sivil toplumsivil olmayan toplum şeklinde vazedilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Hobbes ve Locke’un farkı. Hobbes’un düşüncesinde sivil toplum kavramının neyi ifade ettiği bellidir. Devletli toplum. Locke’un düşüncesinde ise çok önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Bu sivil toplum kavramının yeni bir nitelik kazanacağının işaretidir. Hobbes’un gücü sınırsız Leviathan’ı karşısında, yalnızca özel ilişkiler alanının koruyucusu olarak, sınırlı güce sahip Locke’un devleti belirmiştir. Böylece Locke liberal devlet-sivil toplum sorunsalının ana temasını açıklığa kavuşturur: Devlet sivil topluma müdahale etmez, malik olma hakkını korur ve bu hakkı ihlâl edenleri cezalandırır. kentin dışında aramıyorlar. Polis doğal olarak zaten vardır. Yunanlı tarihçi ve filozoflar kendilerini başka toplumlarla karşılaştırdıklarında polisi esas alırlar.

Eski Yunan’da birey, cemaatte ancak onun bir parçası olarak vardır. Antik Yunan, cemaatin karşısında bireyin bağımsızlığı düşüncesini tanımaz. Polis, aynı zamanda dini bir cemaattir. Başka bir deyişle her polisin başka bir dini vardır. Polisin tanrısı onu dışarıdan yönlendirmez. Önce polis(ler) sonra tanrıları vardır. Başlangıçta sadece bir site, bir polis olan Roma, gittikçe büyüyor ve başka kavimleri de hakimiyeti altına alıyor. Böylece Roma İmparatorluğu hakimiyeti altındakilere iki kural veya kanun uyguluyor. Birincisi, Roma’nın kentli vatandaşlarına uyguladığı “ius civitas”tır. İus-civitas’ı vatandaşlar kendileri yapıyorlar. İkincisi ise vatandaşlar dışında Roma’nın hakimiyeti altında bulunan “barbarlara”, kavimlere uygulanan “ius-gentium”dur.

Hıristiyanlıkla beraber sitenin tanrısından, tanrının sitesine geçilir. Hıristiyanlık Eski Yunan’ın ve Roma’nın kozmos arayışının ötesinde bir evrensellik, eşitlik ve özgürlük düşüncesinin de işaretlerini verir.

Ortaçağ sonrası ticarete verilen önem, medeniyetin ancak iyi şartlarda yapılacak bir ticaretle sağlanabileceği inancına dayanır. Böylece bu dünyanın da, Hıristiyanlığın önceliğini savunduğu ilahi dünyanın yanı sıra bağımsız bir değeri olabileceği düşüncesi gelişir.

Aristoteles’in “zoon politikon” (insanın en mükemmel hali Polis’te yaşayanlardır) sözünü hatırlarsak, bu otorite ile yurttaşın bütünlüğünü ifade ediyor. Batıda daha sonraları “sivil”, “sivil toplum” tabirleri Locke ve A. Ferguson gibi düşünürlerin kullandığı kavramlar oluyor. Fakat bu kez otorite ile yurttaşın bütünlüğünü ifade etmek için değil, aksine otorite ve yurttaş ile siyasal toplum (yani devlet) ve sivil toplum şeklinde bir ayrım söz konusu. Bu sadece basit bir ayrımdan ibaret değil, aralarında bir zıtlık, bir çatışma ilişkisi var. Peki bu farklılaşma, ayrılık, çatışma nereden kaynaklanıyor?

Roma 476’da sona ererken, Locke 16. yüzyılda yazıyor bu farklılaşmayı. Arada 1200 yıllık bir süre var. Bu süre içerisinde polisler, imparatorluk sona ermiş, feodalite veya mutlakiyet var. Bunun doğal sonucu olarak artık “otorite-yurttaş” ilişkisinin yerini “otorite-tebaa” ilişkisi almış. Artık ticaretin ortaya çıktığı şehirlerdeki insanlar yeniden ius-civilas uygulansın, yani yeniden yurttaş olsunlar, hak sahibi olsunlar istiyorlar. İşte sivil toplum, bu bağlamda devletin karşısına konuyor.

Sivil toplum kavramı zaruri olarak devleti çağrıştırır. Burada önemli olan, Hobbes düşüncesinde doğal halin karşıtını, devletli toplumu ifade eden sivil toplumun, devletten bağımsızlaşma sürecini ve devletle bir karşıtlığı ifade edecek dönüşümünü kavrayabilmektir.

SİVİL TOPLUM, HEGEL, MARKS

Hegel sivil toplum-devlet ikileminde, sivil toplumu aile ile devlet arasındaki alan ve toplumsal çatışmanın kaynağı olarak görür. Devlet işte bu çatışmaları çözüme bağlayacak aklı temsil eder. Hegel’in bu yaklaşımını eleştiren Marks ise devleti sivil toplumdaki çatışmalardan azade bir akıl veya hakem olarak değil, bu çatışmaların bir türevi olarak görür. Marks her şeyin aslının sivil toplumda gerçekleştiğini ifade etler.

GRAMSCI, SİVİL TOPLUM VE HEGEMONYA

Kendisi de Marksist bir gelenekten gelen üst-yapılar teorisyeni Gramsci ise hegemonya kavramıyla konuya başka bir perspektiften bakar. Devrim stratejisi bakımından sivil toplumla beraber düşünülmesi gereken Batı ile sivil toplumun mevcut olmadığı Doğu arasında farklılıklar olacaktır. Gramsci, sivil toplumun var olduğu toplumlardaki sınıf mücadelesinin sadece “zor”u temsil eden devlet ile değil, toplumsal “rıza”nın devşirildiği sivil toplumda inşa edilen hegemonya esasında da verilmesi gerektiğini iddia eder. Yeni bir hegemonyayı kurmayı başaramayan devrim, başarısız olmaya mahkumdur. Bu hegemonyayı inşa etmek bakımından devrimi yapacak özneyle organik olarak bütünleşmiş aydınların rolü fevkalade önemlidir.

Murat Belge, Doğu Avrupa üzerine katıldığı bir toplantıda “Doğu Avrupa’da sivil toplum iktidara geldi” iddiasından bahisle haklı olarak böyle bir şeyin olamayacağını vurguluyor. Belge aynı yazısında “sivil toplum” bir kere “toplum” değildir, diyor. Ve bir örnek veriyor: Fransa bir sivil toplumdur, denemez. Çünkü Belge’ye göre sivil toplum, toplumun içinde bulunabilen bir “şey”dir, ama niceliksel bir şey değildir. Daha çok bir toplumun hak aramasının, ideolojisini ve kendisini yeniden üretmesinin üslubuna ilişkin bir nitelemedir sivil toplum.

SOSYALİST DOĞU BLOKU’NU YIKAN SİVİLLİK

Bu kısa tarihi hatırlatmayı bir yana bırakarak, “çağdaş sivil toplum”a kısaca göz atalım. Sivil toplumun yüzyıldan fazla süren bir ihmalden sonra tekrar gündeme gelmesinde, şimdilerde yıkılmış olan Sosyalist Doğu Bloku’nun Doğu ve Orta Avrupa kesimindeki muhalif hareket ve aydınların rolü olduğu görülmektedir.

Doğu Avrupa’da sadece sivil toplum kavramı değil, sivil haklar, sivil forum ve sivil hareket gibi kavramlar da muhalif mahfillerce sahiplenilmiş, savunulmuştur. Bu vesile ile sivil toplum kavramının sergilediği anlam kaymalarına dikkat çekmek istiyoruz. Mesela, sivil toplum ile devletin birbirinden organik olarak ayrı, birbiri aleyhine büyüyen ve küçülen yapılarmış gibi ele alınmaları yanlıştır.

Devlet ve sivil toplum içice geçmiş yapılar olup, Gramsci’nin vurguladığı üzere devlet-sivil toplum ayrımı organik değil, metodik bir ayrımdır. Çünkü somut gerçeklikte devlet ve sivil toplum birbirinden ayrılamayan, birbirleriyle karışan düzeylerdir.

Murat Belge, Doğu Avrupa üzerine katıldığı bir toplantıda “Doğu Avrupa’da sivil toplum iktidara geldi” iddiasından bahisle haklı olarak böyle bir şeyin olamayacağını vurguluyor. Belge aynı yazısında “sivil toplum” bir kere “toplum” değildir, diyor. Ve bir örnek veriyor: Fransa bir sivil toplumdur, denemez. Çünkü Belge’ye göre sivil toplum, toplumun içinde bulunabilen bir “şey”dir, ama niceliksel bir şey değildir. Daha çok bir toplumun hak aramasının, ideolojisini ve kendisini yeniden üretmesinin üslubuna ilişkin bir nitelemedir sivil toplum. Bu toplumlarda işler daha çok aşağıdan yukarı işler ve hayal pratiği aşağıdan yukarıya tezahür eder.

Sivil toplumun “yüzyıllık ihmalden sonra” yeniden gündeme gelişinde sadece Doğu Avrupa’da olanlar rolf oynamıyor şüphesiz. Temsili demokratik sistemin, refah devletinin içine girdiği meşruiyet krizi ve bunlara karşı mücadele eden toplumsal hareketler de (feministler, çevrecive ler, öğrenciler, barışçılar vb.) sivil toplumun tekrar gündeme gelmesine yol açtılar.

Temsili demokratik sistemin kurumlarından parti ve sendikalar sivil toplumun taleplerini devlete taşımak yerine, sivil toplumda devletin bir ajanı durumuna geldiler.

SONUÇ

Sivil toplum başlı başına bir iyilik veya kötülük kaynağı olmamakla beraber toplumsal ve siyasi mücadelelerde üslubu ve yeniden-üretimi sağlayan usul anlamında tercih edilmesi gereken bir zemin sunar. Sonuç olarak sivil toplum analitik yaklaşımlar, siyasi hesaplar ve normatif boyutuyla değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Bu bakımdan sivil toplumdan bahsettiğimizde tarih, strateji siyaset felsefesinden bahsederiz. Sivil toplum genel olarak siyasetin, dar olarak devletin meşruiyet sınırının çizildiği bir moral kavram haline gelmiştir. Sivil toplumun onu meydana çıkaran ekonomiden ve moral zeminden kopuk olarak ele alınması ciddi bir odaklanma problemine yol açmaktadır. Sivil toplumun ve dolayısıyla onu meydana getiren ekonomi, yani piyasa ekonomisinin ve moral zeminin unutulması sivil toplumu toplumsal hareketler ve devrim stratejisine indirme çabası olarak kaydedilmelidir. Sivil toplum kavramı, üzerinde kurulmaya çalışılan bu hegemonya aşıldıkça anayasal demokrasi ve meşruiyetin zemini olarak başlangıç noktası haline gelebilecektir.

Dernekler Dergisi, 13.05.2015

Türkiye’de Sivil Toplum, Ayrışmalar ve Sorunlar

1. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların mikroçiple kayıt altına alındıktan sonra sahiplenmeleri esas olacak.”

Ama konu “doğrudan politik” olmayınca, bu konuda kartlar başka şekilde dağılıyor. Siyasi partiler de blok olarak bir tezi destekleyip diğerini karşılarına alamıyorlar. Çünkü hepsinin içinde bu konuda farklı düşünenler olabiliyor. Söz konusu kanun TBMM’de görüşülürken de öyle oldu. Bir AK Parti milletvekili önerge verdi ve tasarıya eklenen “hayvanların kullanıldığı kara ve su sirkleri ile yunus parklarının kurulması, işletilmesi ve gösteri yapılmasının yasak olduğuna” ilişkin düzenlemeden vazgeçildi. 

Ama tartışma bitmiş değil ve sivil toplumda bu konudaki farklılaşma devam ettikçe, hiçbir kanun bu tartışmaya son noktayı koymuş olmayacak. 

ÇEVREYİ NASIL KORUMALI?

Yaşadığımız bütün çevre sorunları kapitalizm yüzünden mi, yoksa sorunların  kaynağına ilişkin bu açıklama tamamen anlamsız ve yanlış mı? 

Siyasi yelpazenin sol tarafındakiler, genellikle sorunu “üretimin kapitalist örgütlenmesi” temelinde açıklıyorlar. Onlara göre kapitalizmin kâr hırsı doğayı mahvediyor ve küresel ısınma da bunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Çözüm de neo-liberal politikaların veya kapitalizmin tasfiyesinden veya en azından onun sınırlanmasından geçiyor.

Liberallere göre ise çevre sorunları kapitalizmin bir sonucu değil. Çevreyi birey hakları temelinde ve piyasa ekonomisini bozmadan korumak mümkün ve daha doğrusu çevre ancak gerçek anlamda böyle korunabilir. Küresel ısınma abartılarak, kapıdan kovulan devletçi politikalar bacadan içeri sokulmak isteniyor.

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nden Şenol Karakaş’ın açıklamasıyla Liberal Düşünce Topluluğu’ndan Yusuf Şahin’in açıklaması, bu konuda sivil toplumdaki uzlaşmaz çelişkiyi iyi ifade eden iki örnek… 

KÜRESEL ISINMANIN SUÇLUSU KAPİTALİZM

“Biz, 2005 yılının Aralık ayında, onlarca ülkedeki aktivistle birlikte küresel ısınmaya karşı bir kampanya başlattık. Türkiye’de iklim değişimine karşı bir iklim aktivizmini örgütleyen, yaygınlaştıran, eylemler yapan, mitingler yapan, yaratıcı etkinlikler düzenleyen Küresel Eylem Grubu’nun örgütlenmesinde belirleyici bir rol oynadık. O zamanlar, küresel ısınmaya karşı kampanyalar yapmak için imzalar topladığımızda, ortalık, bunun emperyalizmin yeni bir icadı olduğunu söyleyen ve kendisini solcu sanan insanlardan geçilmiyordu. O günlere göre küçümsenemeyecek bir aşama kaydettik.

İklim değişimi, doğrudan kapitalizmin ürünü. Çevresel yıkım politikaları da öyle.”  

Hayvan hakları, çevre, kürtaj… Hangisi doğru? Belki de bunun kadar önemli başka bir soru da şu: Hangi görüş kazanacak? Kamu politikaları bu ikisinden hangisi doğrultusunda şekillenecek? Sirkler kalacak mı, yoksa kapatılacak mı? 

KÜRESEL ISINMANIN SUÇLUSU KAPİTALİZM DEĞİL!

“Küresel ısınmayı, başta kapitalizm olmak üzere mahkum etmek istediğimiz değer ve kurumları karalamak için bir ‘günah keçisi’ olarak kullanmaktan vazgeçmeliyiz. Küresel ısınma kaynaklı gördüğümüz pek çok sorunumuzun aslında, başka temel sorunlarımızın bir uzantısı olduğunu görmezden gelmemeliyiz. 

Küresel ısınma sorununun çözümü, devletin toplumsal hayata daha fazla müdahalesini talep ederek değil, mal ve hizmetlerin serbestçe dolaşımını mümkün kılacak ticaret özgürlüğü ile, fikirlerin serbestçe dolaşımını mümkün kılacak ifade özgürlüğü ile olacaktır. Piyasa merkezli çözümler üzerinde yoğunlaşmak, örneğin, su kaynaklarının özel sektör tarafından işletilmesi üzerinde kafa yormak gerekir.  

KÜRTAJ YASAKLANMALI MI?

Kürtaj meşru mudur, değil mi? Bu soruya da verilmiş en az iki cevap vardır. 

“Hayat yanlısı (“pro-life”) bir etik, onu cinayet olarak tanımlarken, “tercih yanlısı” (“pro-choice”) etik tercih hakkının bir yansıması olarak görür. 

Bu durumda biz hangisini temel almalıyız; kadının bedenini mi, yoksa cenini mi? 

KÜRTAJ CİNAYETTİR VE HARAMDIR

“Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir. 

Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur. Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.” 

Cenini temel almak gerektiğini ve kürtajın ahlâk dışı olduğunu kabul etmek, her durumda kürtaja karşı çıkmayı mümkün kılar mı? Ya da bedeni temel almak ve kürtajın ahlâki olduğunu kabul etmek, başlamış bir yaşamı sonlandırmanın meşru ve yeterli gerekçesi olabilir mi?

KÜRTAJ CİNAYET DEĞİL, HAKTIR!

“Çocuk doğurmak ya da doğurmamak kadınların vereceği bir karardır. Kürtaj hakkına saldırmak, temelde, kadının kendi bedeni üzerindeki kontrol hakkını elinden almak; kadının görevini basitçe ‘çocuk doğurmak ve onu yetiştirmek’ olarak tanımlayarak ‘çekirdek aileyi’ koruma güdüsü taşıyor. 

Kalkınma adına, nüfus politikası adına, daha fazla işgücüne olan ihtiyacınız için kadın cinselliğini kontrol etme politikalarınız kabul edilemez.”  

SİVİL TOPLUM DOĞRU CEVABI GARANTİ EDER Mİ?

Hayvan hakları, çevre, kürtaj… Hangisi doğru? Belki de bunun kadar önemli başka bir soru da şu: Hangi görüş kazanacak? Kamu politikaları bu ikisinden hangisi doğrultusunda şekillenecek? Sirkler kalacak mı, yoksa kapatılacak mı? Küresel ısınma gerçek mi yoksa mit mi? Eğer böyle bir sorun gerçekten varsa, küresel ısınma kapitalizm yıkıldığında mı sona erecek, yoksa kapitalizm içinde mi? İnsan haklarını korumaya bebeğin yaşama hakkından mı başlayacağız annenin tercih hakkından mı?

Bu soruların cevabı, “iki görüş tartışacak ve hangi taraf diğerini ikna ederse onun söylediği egemen olacak” kadar basit değil. Tartışmada tarafların argümanlarının gücü belirleyici olacak elbette. Ama tartışmada kimin üstün olduğu sadece “bilimsel veriler”in kimi desteklediğine bağlı olmayacak. Hangi yaklaşımın egemen olacağı, bir dizi başka değişkenle ilgili olacak; tarafların siyasi ağırlıklarına, sayılarına, örgütlülük düzeylerine ve sonuçta toplamdaki etki güçlerine de bağlı olacak.

Kamuoyu, “varlığını etkin biçimde hissettiren kanaat” olarak tanımlanır. Burada her zaman sayı belirleyici değildir. Bazen sayısal olarak azınlıkta olanların sesinin daha fazla çıkması mümkündür. Bazen de sivil toplumda ırkçılık gibi yanlış zihniyet ve fikirler egemen olabilir. 

Bu anlamda sivil toplum, sorunlarımızın çözümünü garanti etmez ve o doğruya ulaşmak için yeterli koşul değildir. Ama hakikatin belirginleşmesi, en kolay ve sağlıklı biçimde, o konunun serbest bir müzakeresini gerekli kılar; ki demokratik sistemlerde sivil toplum bunun için gerekli bir koşulu ve en elverişli zemini oluşturur.

DİPNOTLAR

1. Ve aktivistlerin: “Bu saldırılar, bizim sirkleri ve havyan sömürüsünün uygulandığı diğer yerleri protesto etmemize engel olmayacak” şeklindeki açıklaması…https://www.facebook.com/permalink. php?id=234483890019384&story_fbid=478305755565627 (Erişim 6 Eylül 2014). 

2. Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı’nda yunus ve sirk hayvanları yine esir, http://yesilgazete.org/blog/2014/06/11/hayvanlari-koruma-kanunutasarisinda- yunus-ve-sirk-hayvanlari-yine-esir/ (Erişim, 7 Eylül 2014).

3. Önergenin gerekçesinde, “Bu parklar ülke ekonomisine katkı sağlamalarının ötesinde, çok önemli sosyal ve kültürel rol üstlenmektedir. Ücretsiz yürütülen sosyal sorumluluk projeleriyle, zihinsel ve bedensel engelli çocuklarımızın rehabilite edilmesine katkıda bulunulmaktadır” deniliyordu.http://www.milliyet.com.tr/yunusparklari-ve-sirkler-gundem-1895965/ (Erişim, 7 Eylül 2014). 

4. DSİP Eşsözcüsü Şenol Karakaş: Ne AKP neoliberalizmi ne CHP kemalizmi! Başka bir dünya mümkün! http://dsip.org.tr/index.php/destekledigimizyayinlar/marksstorg/312-dsp-esoezcuesue-enol-karakane- akp-neoliberalizmi-ne-chp-kemalizmi-baka-bir-duenya-muemkuen-(Erişim, 7 Eylül 2014). 

5. Yusuf Şahin,“Bir ‘Günah Keçisi’ Olarak Küresel Isınma,” Liberal Düşünce,Yaz-Sonbahar 2007,.5-12.

6 Hayrettin Karaman, “Kürtaj Cinayettir ve Haramdır,” http://www. yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/kurtaj-cinayettir-veharamdir/ 32627 (Erişim, 8 Eylül 2014).

7 Kürtaj Yasağına Hayır İnisiyatifi, http://kurtajhaktir.blogspot.com.tr/ (Erişim, 7 Eylül 2014).

Dernekler Dergisi, 13.05.2015

Cumhuriyet’ten Günümüze İfade Hürriyeti Korkusu ve Temel Dinamikleri

Üzerinde en çok konuşulan, tartışılan, gelişime açık değişik şekillere sahip olan ve her geçen dönem yeni türleri ortaya çıkan hürriyetlerin başında ifade hürriyeti gelir.

Bir zamanlar sadece bazı sözlü ve yazılı araçlarla bu hürriyet kullanılmakta iken, radyo ve televizyonun icat edilip yaygın bir haberleşme aracına dönüşmesi, ayrıca internet vasıtasıyla ifade araçlarının çok daha çeşitlenerek yaygınlaşmasıyla ifade hürriyeti daha etkili ve dizginlenmesi zor hal almaya başladı.

Militan demokrasi adı altında demokrasinin tabiatından uzaklaşıldığı, Cumhuriyet’in militanlaştırılması yoluyla çoğulculuğun alanının çok daraltıldığı ülkemizde, ifade hürriyetinden korkularak, ifade alanının ve araçlarının mümkün olduğu kadar azaltılması yönünde çabalar sergilendiği görülmektedir.

Bu korkuların şekillendirdiği politikalar neticesinde, bazı dönemlerde kısmi rahatlamalar olsa da, özellikle bu korkuların yoğun şekilde arttığı dönemlerde, cari sistemin otoriter ya da totaliter bir kimliğe bürünecek kadar katılaştığı olmuştur.

Bu bağlamda, cari rejime muhalif kesimler, iç düşman ilan edilmek suretiyle, “rejimin tehlikede” olduğu korkusu yayılarak yok edilmeye, susturularak ifade hürriyetinin alanı oldukça dar bir alana hapsedilmeye çalışılmıştır.

İfade Hürriyetinin Kullanımı İçin Müsait Ortam

İfade hürriyeti, düşünceyi söz, yazı ya da başka vasıtalarla başkalarına aktarabilme, anlatabilme, yayabilme ve onları kendi düşünce ve inançlarının doğruluğuna ikna edebilme, inandırabilme, tercihleri doğrultusunda tutum ve davranışlarda bulunabilme hakkını ifade eder.

İfade hürriyeti, kişilerin düşünce ve görüşlerini ifade etmelerinin devletçe keyfi olarak engellenmemesi ve bu düşüncelerin ifade edilmesinden dolayı kamu otoritelerinin baskıcı muameleleriyle karşılaşmamalarını, devletin sair kişi ve gruplardan gelebilecek baskılara karşı bu hürriyetin öznelerini korumasını gerektirir.

İfade hürriyeti, insanların tek başına ya da toplu olarak düşünce, kanaat ve inançlarını yayma, ona uygun şekilde davranma ve eylemlerde bulunma imkânlarını da kapsar. Dini alanda buna ibadet hürriyeti denmektedir.

İfade hürriyeti negatif statü hakları içerisinde yer almaktadır. Bunun anlamı, kişinin ifade hürriyetine sahip olması için var olması gereken şey, onun kendini ifade etmekten alıkonulmamasıdır.

Burada devlete düşen görev, bu hürriyetin kullanılması konusunda müdahil olmamasıdır. Çünkü bu hürriyetin kullanılması bağlamında devletten gelebilecek her bir müdahale bu hürriyetin alanının daralması neticesini ortaya çıkarır.

Söz, yazı ve diğer ifade araçlarıyla, düşünce, kanaat ve inanç değerlerinin iletişimi, bunların başkalarına aktarılması, propaganda yoluyla yayılması, toplumsal bir fenomen olarak diğer kişiler üzerinde bir takım tesirler meydana getirebildiği, bazen bunlar başkalarının tehlike ya da zarara maruz kalmalarına sebep olabildiği için hukukun ilgilenme alanına girebilmektedir

Bir diğer deyişle ifade hürriyeti kapsamında fikirlerin harici âleme aktarılması, kişinin iç âleminden ve egemenlik alanından çıkarak başkalarınca algılanabilir hale gelmiş bir fiildir.

Bu vesileyle, düşünce, kanaat ve inançların harici âleme aktarılması neticesinde kamusal alanda olumlu ya da olumsuz birtakım etki ve sonuçlar meydana geldiği ya da doğurması amaçlandığı için, bu hürriyetin bazı sebeplerin varlığı durumunda liberal demokrasilerde de kısıtlanabileceği esası benimsenmiştir.

İfade hürriyetinin gelişimi için en müsait ortam, şiddeti içermeyen ya da önermeyen bütün düşünceler için ifade ortamının mevcut olmasıdır. Devlet iktidarının alanı genişledikçe diğer hürriyetlerle birlikte ifade hürriyetinin alanı da daralır.

Bu daralma ortamında çoğu düşüncelerin, belli resmi telakkilerle çeliştikleri düşüncesi ile yasaklanmaları yoluna gidilir. Kısaca düşünce suçları ortaya çıkar. Düşüncelerin cezalandırıldığı bir ortamda ne çoğulculuk olur, ne de ifade hürriyetinden amaçlanan neticeler ortaya çıkar.

Baskıcı yönetimler, korku damarından fazlasıyla istifade ederler; bu kapsamda politika geliştirir; hukuk kuralları koyar; etkin ön-önlemler alırlar. Bu rejimler bunu yaparken tek başına değildir; bir yandan çeşitli kesimlerden destekçilerle bunu bir zemine oturtmak isterlerken diğer yandan topyekûn psikolojik mücadeleler neticesinde geniş halk kesimleri, bu damardan istifade edilerek korku siyasetinin esiri haline getirilirler.

Bu tür baskıcı ortamlarda ifade hürriyetinin özneleri iki türlüdür. Birincisi, korunan ya da müsaade edilen telakkilerle uyumlu düşünce sahipleridir. Bunlar için geniş bir hürriyet ortamı mevcut demektir. Bunlara, cari sistemin makbul ve şanslı vatandaşları nitelemesi de yapılabilir.

İkincisi, ifadeye konu olan düşünce ve kanaatleri hâkim zihniyetle çelişik olmakla birlikte, ifade hürriyetini cesaretle kullanmaya çalışanlardır. Bunlar cari otoriter yönetimin politikalarının sertliğine ya da kısmen az sertliğine bağlı olarak bazen hoş görülmekle beraber, çoğu kereler yaptırımlara maruz kalırlar.

Geriye kalan diğer kesimler ise genellikle susarlar. Onlar için korku hâkimdir. Çoğu kereler kendilerini, düşüncelerini, kimliklerini hep saklı tutarlar. Bazen iki, bazen üç, bazen de çok daha fazla yüzlü görünürler.

Gerçek kimlikleri çoğu zaman gizli kalır. Sadece çok güvendiği, kendinden bildiği kişilerle, dost mahfillerinde, gizli kapaklı zeminlerde düşüncelerini paylaşırlar. Ama asla devletin kulağına ulaşacak ortamlarda düşüncelerini başkaları ile paylaşmazlar.

İfade Hürriyeti Alanını ÇoraklaŞtıran Önemli Unsur: Korku

Korku, insanın hem en önemli hisleri arasında yer alır hem de en zayıf yönlerinden biridir.

Korku, gerçekte insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için var olan Allah vergisi bir his iken, bazen insan ve toplum hayatını zehir edecek boyutta zararlı hale gelebilmektedir.

Korku, onu haklı kılan sebeplere dayanıyorsa, ihtiyat ve tedbiri lüzumlu kılar; ama korkmayı haklı kılan bir durum olmadığı halde korku ve endişe varsa, onun adı evhamdır. Evhamda kişi korkulmayacak şeylerden de korkar.

Tıpkı “kendisini buğday zanneden bir kişinin, tavuğu gördüğü zaman, beni yiyecek diye korkarak kaçması” gibi bir şeydir bu.

Çoğu kereler, korkuları şekillendiren ve tetikleyen unsurlar kişilerin hayatlarında karşılaştıkları olaylar ve tecrübelerdir. Mesela, savaş ortamının en acılı şartlarını yaşayan, anasını, babasını birçok akraba ve arkadaşını bu savaşta kaybeden bir kişi, sürekli savaşa karşı bir tedirginlik ve dehşet hisseder.

Kişilerin korku kültürünün etkisine girmesinin temelinde, hayatlarını tehdit eden yok edici güçlerle kuşatılmış oldukları inancı yatmaktadır. Korku kültürü, derecesi nispetinde güvenlik endişesini ve bu endişeyi izale etmeye yönelik şiddetli önlemlerin alınmasını gündeme getirir.

Gerek toplum ve gerekse devlet düzeyinde hâkim olan bir korku kültürü ve refleksi, güvenliği ihlal edebileceği vehmedilen en küçük iddia ve belirtiyi, davranışı ciddiye alarak önlem alınmasını tetiklemektedir.

Korku bir kez zihinlere hükmettiği an, harici ve dâhili sorunlar, zorluklar abartılmaya ve her türlü muhtemel çözüm yolları göz ardı edilmeye başlar.

Korku kültürünün tesiri ile normalde istisnaî nitelikte olan bazı az tehlikeli olaylar bile olağan riskler haline dönüşür; olağan bazı sorunlar abartılarak, anormal, çözümü zor ya da imkânsız, yaygın, salgın ve ölüm kalım me selesi haline gelme eğilimleri ortaya çıkar.

Potansiyel tehlike kümeleri var olduğu müddetçe, güvenlik endişesi artık kalıcı bir kaygıya dönüşür. Korku kültürünün hâkim olduğu bir yerde güvenlik en mergup meta haline gelir.

Güvenliğin her bakımdan bir ülkenin iç temel değeri haline geldiği bir ortamda, başta hükümet politikaları olmak üzere, her türlü girişimin güvenlik endişesi ile meşrulaştırılması mümkün hale gelir. Bu da azıcık bir riskin varlığı halinde bu riskleri içeren her şeyin men edilmesi olgusunu ortaya çıkarır.

Baskıcı yönetimler, korku damarından fazlasıyla istifade ederler; bu kapsamda politika geliştirirler; hukuk kuralları koyarlar; etkin ön-önlemler alırlar.

Bu rejimler, bunu yaparken tek başına değildir; bir yandan çeşitli kesimlerden destekçiler bularak, bunu belli bir zemine oturtmak isterlerken, diğer yandan da topyekûn yapılan psikolojik mücadeleler neticesinde geniş halk kesimleri, bu damardan istifade edilerek korku siyasetinin esiri haline getirilirler.

Korkunun ifade hürriyeti alanının sınırlandırılarak alabildiğine daraltılmasında etkili olan bir yönü de, devletin cari sistemi koruma amaçlı ürettiği korkulardır. Burada, genellikle cari sistem toplumun belli kesimlerine karşı korunmak istenir.

Bu yapılırken sürekli baskıcı uygulamalarla sistem korunmaya çalışılır. Korkulan kesim “iç düşman” ilan edilerek, bunlarla sürekli mücadele edilir; bu mücadelenin en etkili araçları, yaptırımlar, dışlanma, ötekileştirme ve bu bağlamda ifade hürriyetinin alanının değişen ölçülerde daraltılmasıdır.

Korku ve evham merkezli, ihtimal ve varsayıma dayalı kısıtlama ve yasaklama politikalarını benimseyen baskıcı devletler şunu yaparlar: “Devlet ya da cari düzenin devam ve bekası ciddi bir tehlike altındadır; devletin belirlediği anayasal-ideolojik-kutsal değerlerle bütünleşik görülmeyenler, demokratik sistemde olduğu şekilde meşru siyasi muhalifler değil, anayasal/ideolojik kutsalların en büyük iç-düşmanlarıdırlar; satılmış-vatan haini uşaklar olarak nitelenen bu kişiler, her an cari düzeni yıkabilirler; aman ellerine fırsat geçmesin; geçerse vay halimize; onun için onların muhtemel zararlarına karşı sürekli  teyakkuzda olunmalı; onların bertaraf edilmeleri için bütün silahlar sonuna kadar kullanılmalıdır.”

Burada psikolojik mücadele o safhaya getirilir ki; başlangıçta gerçekleşmesi muhtemel görülen tehlike ya da tehditlerin ihtimal boyutu aşılarak, bunların, -somut verilere dayanmaya lüzum görülmeksizin- mutlaka gerçekleşeceği ön-görülür.

Artık ön-görülen bu tehlikeyi önlemek için var güçle mücadeleye girişilir. Gerçekte gerçekleşmesi cüzi bir ihtimal bile olsa, ön-görülenler sebebiyle artık kaçınılmaz bir tehlike algısı meydana getirilmiştir.

Devlet merkezli korku politikalarından en fazla ifade hürriyeti etkilenmektedir. Korku ve evham ortamında, “aman ha, bu konuları konuşmayın, şu konulara ilişkin tartışmalara hiç girişmeyin; şunu yapmayın, bunu etmeyin, aksi halde başınıza gelecekleri hayal bile etmek istemiyoruz” şeklinde söylemler geliştirilerek, irade ve cesareti zayıf olanlar vazgeçirilmeye çalışılır.

Burada korku başarılı olursa, korkunun tesiri altında kalanların sayısı ile orantılı yaygınlıkta, psikolojik yönden hastalıklı ve marazi bir toplumsal hal ortaya çıkar.

Bu ortamda ifade hürriyeti dar bir cendereye sıkıştırılır. Bu hürriyetin alanı, cari rejimle bütünleşik olanlar dışında, “cesareti olanlarla, ununu eleyip eleğini duvara asanlar, geleceğe yönelik kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar” yönünden bir nebze geniş olur. Bunların sayısı da zaten son derece azdır.

Türkiye’de İfade Hürriyetinin Alanını Daraltan  Korku Politikaları

Türkiye’de ifade hürriyetine yönelik korku temelli politikaların ana kaynağı, bazı dönemlerde tatbik edilen otoriter cumhuriyetçi uygulamalarla, bazı dönemlerde benimsenen şekli olarak demokrasi görünümlü militan cumhuriyetçi anlayıştır.

Başta laiklik olmak üzere, Türk Devrimi’nin yöneldiği amaç, “yeni bir devlet ve toplum projesi” ile alâkalıdır. Tanör’e göre bu devrimlerle ulaşılmak istenen ana amaçlar üç noktada toplanabilir: 1-Uluslaşma, 2-Laikleşme, 3-Milli egemenliğin temin ve tesisi.

Bu amaçları topluca ifade edecek en iyi kavramın çağdaşlaşma olduğu belirtilmektedir.

Devlet merkezli korku politikalarından en fazla ifade hürriyeti etkilenmektedir. Korku ve evham ortamında, “aman ha, bu konuları konuşmayın, şu konulara ilişkin tartışmalara hiç girişmeyin; şunu yapmayın, bunu etmeyin, aksi halde başınıza gelecekleri hayal bile etmek istemiyoruz” şeklinde söylemler geliştirilerek, irade ve cesareti zayıf olanlar vazgeçirilmeye çalışılır. Burada korku başarılı olursa, korkunun tesiri altında kalanların sayısı ile orantılı yaygınlıkta, psikolojik yönden hastalıklı ve marazi bir toplumsal hal ortaya çıkar.

Türkiye’de 1920’lerin başında gerçekleştirilen Cumhuriyetçi devrim kapsamında hayata geçirilen inkılâplar, çıkarılan kanunlar ve uygulamalarla Devlet eliti, öncekinden tamamen farklı yepyeni bir Devlet ve millet vücuda getirmeyi amaçlamışlardı.

Devlet eliti, mevcut halkı kafasında tasarladığı proje için uygun ve yeterli bir malzeme olarak görmemiş, bu malzemeyi kurgucu bir anlayışla dönüştürerek yeni bir yapı ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

Bu yeni yapılanma içerisinde zararlı görülerek yok edilmesi gerekli “iç düşmanlar” mevcuttu; bunlardan ciddi manada korkulmaktaydı; bu korkuların başta ifade hürriyeti olmak üzere bütün hak ve hürriyetler üzerinde olumsuz yönde etkileri oldu ve bu etkiler konjonktürel olarak eğişen ölçülerde günümüze kadar devam etti.

Laik Cumhuriyet Elden Gidiyor Korkusu

Kurucu elitler, Türkiye Devleti’nin kuruluşunda, temelde irticayı yok etmeyi kendisine esas amaç edinen laiklik esasına dayalı Cumhurî devlet sistemini benimsediler.

Laiklik Cumhuriyet’in temeli kabul edilerek, laikliği korumaya yönelik olarak geliştirilen her türlü katı önlemlerle aynı zamanda Cumhuriyet de korunmak istenmiştir. Bu amaca mani her türlü düşünce, eğilim, ifade ve eylemin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi amaçlanmıştır.

Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte din-devlet ilişkilerinde köklü değişim yaşanmış, bu dönemde kesin bir tutumla laik bir devlet ve seküler bir toplum vücuda getirme çabalarına başlanmıştır.

Devletle bütünleşen ve ana umdelerini anayasaya aktaran CHP’nin benimsemiş olduğu talim-terbiye anlayışı da, bu proje ile birebir uyumlu olarak “Kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve lâik vatandaşlar” yetiştirmekti.

Bu kapsamda benimsenen laiklik politikaları ile din ile siyaset arasındaki ilişkilerin kesilmesinin çok ötesine geçilerek, dinin toplumsal hayatın bütün alanlarından dışlanması, toplumsal hayatın bütün yönleri itibariyle, çağdaş pozitivist temelli bilimin verilerine uydurulması amaçlanmıştır.

Erdoğan’ın ifadesiyle tek parti dönemi, laikliğin, din-karşıtı-aydınlanmacı bir ideoloji haline dönüştürülerek yer yer totaliteryen bir biçimde topluma dayatıldığı bir dönem olmuştur.

Türkiye 1930’lu yılların başında, bazı iç ve dış faktörlerin de tesiri altında yönelmiş olduğu yeni kimlik arayışında karşısına çıkan “ya faşist ve sosyalist gelenekleri referans alarak devletçi, merkezden kumandacı otoriter bir siyasi, iktisadî politikayı benimsemek; ya da Batı’daki liberal geleneği referans alarak bireyci ve adem-i merkeziyetçi bir politikayı benimsemek” seçeneklerinden birincisini tercih etmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Çaha tarafından “(Kemalist) etatokrasi” olarak ifade edilen ve teokrasiyi tersine çeviren uygulamalar kapsamında, (İslam) din, yerleştirilmeye çalışılan milli devlet inşa etme amacı açısından bir tehlike ve tehdit kaynağı olarak algılanmış ve etatokratik sistemin kurucu ve kurgucu elitleri Türk toplumuna, bahusus gelenekçi muhafazakâr kesime karşı adeta Fransız Jakobenleri’nin dinî aristokrasiye karşı yaptıklarını yapmıştır.

Bu politikalarla geleneksel-muhafazakâr değerlerle birlikte bu değerlerin ve sembollerin kaynağını teşkil eden geleneksel dinî hayat şekilleri aşağılandığı gibi, bu değerleri hayatlarına aksettirenler ve dini düşüncelerini barışçı yöntemlerle ifade etmek isteyenler, “irtica”, “mürteci”, “gerici”, “yobaz”, “hain”, “Cumhuriyet düşma nı”, “potansiyel düşman” olarak aşağılayıcı etiketlerle itham olunarak, sistemin haricine itilmeye çalışılmıştır.

Sekülerizmin Batı toplumlarındaki hürriyetçi özelliklerinin aksine, Türkiye’deki etatokratik sistem büyük ölçüde hürriyetleri daraltıcı yönde işlevler görmüştür.

Bu projenin gerçekleştirilmesi yönündeki katı uygulamalardan en fazla dini temelli ifade hürriyeti etkilenmiştir. Birçok kişi dini motifli, itikat ve inanca ait, siyasetle uzaktan yakından ilişkisi olmayan çok sayıda yayın unsuru ve ifade kapsamında adli takibata maruz kalmıştır.

Hatta bir İslam âlimi olan Bediüzzaman Said Nursî eserlerinin muhtelif yerlerinde “Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase” (16), yani “siyasetten, dinin siyasete alet edilmesinden şeytandan kaçındığım kadar kaçınıyorum” dediği halde, dini siyasete alet etme yaftasıyla yıllarca sürgüne maruz bırakılmış, tutuklanmış, sonunda beraat ettiği halde muhtelif davalar vesilesiyle cezaevinde tutuklu olarak kalmıştır.

Benzer muameleler Said Nursî’nin talebeleri için de söz konusu olmuş; bunlar hakkında da binlerce dava açılmıştır.

Sol Eğilimler Korkusu

Gerek Sovyetler’le olan ilişkilerin, gerekse benimsenen milliyetçilik temelli halkçılık anlayışının etkisi ile sol eğilimlere karşı bir hassasiyet oluşmuştur. Bu dönemde özellikle Sovyet rejimi kaynaklı korkuların tesiriyle, sol eğitimli örgütlenmelere, yayınlara, söylemlere yönelik çok sıkı ve katı uygulamalar ortaya çıktı.

Bu bağlamda hem ceza normlarında katı yasaklayıcı hükümler mevcuttu hem de bu hükümler konjonktürel olarak değişen dönemlerde azalan ya da artan ölçülerde uygulandı. Birçok sol eğilimli kişi, salt düşüncelerinden dolayı yaptırıma maruz bırakıldı, gazete, dergi, dernek, sendika ve siyasi partiler kapatıldı.

Bölünme Korkusu

1920’de Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde yeni bir devlet olarak ortaya çıkan Türkiye Devleti, geçmişte yaşanan ve daha gözyaşlarının da henüz kurumadığı bazı acı hatıralara tepki olarak meydana gelen bir takım hassasiyetlerle birlikte kurulmuştur.

Bu hassasiyetlerin temelinde özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında yaşayan çeşitli etnik grupların 19. yüzyılın başlarında milliyetçi-ayrılıkçı hareketleri, bu kapsamda gerçekleştirilen siyasi örgütlenmelerle bunların faaliyetleri neticesinde meydana gelen çeşitli kopmalar ve parçalanmalar olmuştur.

  1. yüzyılda Osmanlı idaresinde büyük oranda organize ve örgütlü hareket şeklinde dört büyük Kürt ayaklanması meydana gelmiştir.

Türkiye Devleti’nin ilk devrelerinde de ülke sınırları içinde bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulmasına yönelik girişildiği iddia edilen faaliyetler kapsamında ortaya çıkan başta Şeyh Sait isyanı olmak üzere çeşitli milli-ayrılıkçı isyanlar, Cumhuriyeti kuran ekipte ülkenin bölünmez bütünlüğü ekseninde daha önceleri mevcut olan hassasiyetlerin daha da ileri düzeyde devam etmesini tetikleyen etken olmuştur.

Her ne kadar fiili bir gelişme olarak, biraz da harici gelişmelerin tesiriyle özellikle sol akımlar kaynaklı korkular büyük ölçüde izale olmuş gibi görünse de, diğer korkulara ilişkin en azından kanuni ve anayasal zeminde besleyici kurallar kısmen de olsa varlığını sürdürmektedir. Hâlâ Anayasa’nın başlangıç kısmı ve diğer bütün hükümlerine yayılan otoriter ve ideolojik ruh canlıdır.

Bu isyanlar, Türkiye’de kuruluş evresinde demokratikleşme ve temel hak ve hürriyetlere yönelik kısıtlayıcı uygulamaların temel gerekçelerinden birini oluşturmuş ve bu tür politikalardan en fazla etkilenen de ifade hürriyeti olmuştur. Tabii ki bu kadar değişen yoğunluklarda devam etmiştir.

Bazı zamanlar, kişilerin Kürtçe konuşması ve şarkı söylemesine varıncaya kadar yasaklamalar tatbik edilmiştir. Çoğu kereler “ben Kürdüm”, “Kürt sorunun çözümlenmesi için şunlar şunlar yapılması lazım” şeklindeki demokratik, barışçı söylemlerin bile, bazı dönemlerde “ülke bölünüyor” paranoyası altında yasaklanması yoluna gidilmiştir.

Liberalizm Korkusu

1930’lu yıllarda Türkiye’nin referansları büyük ölçüde Avrupa’daki faşist partiler ile sosyalist ülkelerdeki sosyalist partiler olmuştur. Türkiye 1930’lu yılların başında, bazı iç ve dış faktörlerin de tesiri altında yönelmiş olduğu yeni kimlik arayışında karşısına çıkan “ya faşist ve sosyalist gelenekleri referans alarak devletçi, merkezden kumandacı otoriter bir siyasi, iktisadî politikayı benimsemek; ya da Batı’daki liberal geleneği referans alarak bireyci ve adem-i merkeziyetçi bir politikayı benimsemek” seçeneklerinden birincisini tercih etmiştir.

CHP Genel Sekreteri Recep Peker 1930’ların başında “liberal demek vatan haini demektir” diyerek Türkiye’nin liberalizmle bağlarının koparıldığını deklare etmiş olmakta idi.

Türkiye’de 1923–1950 arası dönemde, birey-devlet ilişkisinde öncelik devlete tanınarak birey arka plana itilmiştir. CHP’nin belirlediği politikalarla bütünleşen ve ona hizmet eden devlet, yarı-Tanrısal, soyut, sorgulanması kabil olmayan kutsal bir boyut kazanarak, bireylerin ve vatandaşların ufkunun önüne geçen bir mitos haline gelmiştir.

Tek tek bireylerin ve grupların çıkarlarından ziyade, devletin öncülüğünde “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir millet anlayışı içinde kolektif bir çıkar ve kimlik oluşturulmuştur.

Liberal düşünce bu anlayış için tehlikeli akım olarak görüldüğü için, bu düşüncelerin yayılmasına sıcak bakılmamış, ifade hürriyetinin alanı bu kesim aleyhine büyük ölçüde daraltılmıştır. Maksat kurulmak istenen resmi projenin, bu kesimden gelebilecek eleştirilerden korunmasını sağlamaktır.

Yargıya Yüklenen Milli Projeyi İç Düşmanlardan  Koruma Ödevi

1924 Anayasası döneminde benimsenen ideolojik-siyasi tercih gereği, Devlet’in yargı dâhil bütün kurumlarına, söz konusu korkular zemininde yeni rejimin ve inkılâpların bekçisi olma yükümlülüğü yüklenmiştir.  

Hemen hemen bütün hâkimler, hangi ideolojik eğilimde olurlarsa olsunlar, bu bakımdan “devletçi” ve “resmi ideoloji”yi koruyuculuk noktalarında birbirine benzemektedirler. Tabiatıyla, hâkimlerin mesleki formasyonları da, genellikle bu ideolojik-kültürel kuşatılmışlık ortamı içinde oluşmaktadır.

Hâkimlerin, Cumhuriyet’i, laikliği, Cumhuriyet’in kazanımlarını, çağdaş hayat tarzını korumaya yönelik tutumları, Cumhuriyet’in ileriki yıllarında da değişen ölçülerde devam etmiştir. Hâkimlerin korku temelli koruma ve kollama refleksli kararlarından en fazla etkilenen ifade hürriyeti olmuştur.

Ermeni Korkusu

Türkiye’de tartışılması ve konuşulması rahat olmayan bir konu da Ermeni meselesidir. Bu konu aslında sadece Türkiye’de değil diğer ülkelerde yaşananlar açısından da sorunludur.

Başta ABD ve Fransa olmak üzere ileri demokrasinin cari olduğu bazı ülkelerde, “Ermeni Katliamı yoktur” yönündeki düşüncelerin ifade edilmesinin yasaklanması yönünde çabalar olduğu gibi, çok az sayıda ülkede bu yöndeki beyanları suç sayan kanunlar çıkarıldığı görülmektedir.

Oysa Holokost hadisesi de dahil olmak üzere hiçbir tarihi hadisenin, ifade hürriyetine yönelik yasaklar arkasına saklanarak tartışılması engellenemez; ya da bu engellemeler demokratik çoğulcu yapı ile bağdaştırılamaz.

Türkiye’de de hukuki düzenlemelerle olmasa da bazı fiili uygulamalarla ya da toplumsal ve devlet temelli tutum almalarla bu alanın konuşulması hiç de rahat değildir. Sanki Ermenilerin geliştirmiş oldukları iddiaların haklı çıkmasından ciddi manada korkulmaktadır.

Bu korkuların en bariz misali, birkaç yıl önce bir üniversitemiz tarafından gerçekleştirilmek istenen ve tam da bu konuyu ele alacak olan bir organizasyonun gerçekleştirilmesinin engellenmiş olmasıdır.

Sonuç

Netice itibariyle Türkiye’de Cumhuriyet ile birlikte benimsenen yeni rejim, maalesef demokratik nitelikte olmamıştır.

Otoriter kimliği ile yeni bir toplum inşa etme projesi kapsamında başlatılan politikalar, hep korku temelli olarak geliştirilmiştir.

Bu korku temelli politikalardan da ifade hürriyeti büyük ölçüde olumsuz yönde etkilenmiş, bu hürriyet uzunca bir süre dar bir cendereye sıkıştırılmıştır.

İleriki yıllarda her ne kadar demokrasiye geçilmiş ise de bu demokrasi çoğulcu zeminde değil, militanlaştırılmış cumhuriyet anlayışı ile hep sınırlı bir siyasi alanda hapsolmuştur.

Türkiye’de maalesef uzunca yıllar çok sayıdaki kişinin şiddeti içermediği halde sırf resmi telakki ile çeliştiği için ifade edilen düşüncelerinden dolayı cezalandırılması, cari sistemin büyük bir ayıbı olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.

Her ne kadar fiili bir gelişme olarak, biraz da harici gelişmelerin de tesiriyle özellikle sol akımlar kaynaklı korkular büyük ölçüde izale olmuş gibi görünse de, diğer korkulara ilişkin en azından kanuni ve anayasal zeminde besleyici kurallar kısmen de olsa varlığını sürdürmektedir.

Hâlâ Anayasa’nın başlangıç kısmı ve diğer bütün hükümlerine yayılan otoriter ve ideolojik ruh diri ve canlıdır. Belki şimdilerde ifade hürriyeti ve diğer korkular bağlamında belirgin bir şekilde sorunlar yaşanmıyor gibi görünse de, konjonktürel olarak bu korkuları depreştirebilecek kanuni ve anayasal normlar maalesef varlığını sürdürmektedir.

Burada yaşanan sorunların geri planında zihniyet temelli marazi haller mevcut ise de, en azında anayasal ve hukuki ıslahatın her halükârda yapılmasına ihtiyaç vardır. Aksi halde bilinmez bir gelecekte, benzer sorunların tekrar yaşanmamasının hiçbir garantisi yoktur.

1  Bülent TANÖR, Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası, Öncü Kitabevi, İstanbul, 1969, s. 27.

2  Mustafa ERDOĞAN, “Demokratik Toplumda İfade Özgürlüğü: Özgürlükçü Bir Perspektif”, Liberal Düşünce D., Yıl 6, S. 24, Güz-2001, s. 9.

3  Erdoğan TEZİÇ, “Türkiye’de Siyasal Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü”, Anayasa Yargısı, C. 7, 1990, s. 33.

4  İbrahim Ö. KABOĞLU, Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, TÜGİK, İstanbul, 1997, s. 19.

5  Adnan KÜÇÜK, “Korku ve Vehim Temelli Varsayıma Dayalı Yasaklamalar”, Taraf Gzt., 26.06.2008.

6  Frank FUREDİ, Korku Kültürü Risk Almanın Riskleri, (Çev. Barış YILDIRIM), 1. B., Ayrıntı y., İstanbul, 2001, s. 8-12.

7  FUREDİ, age., s. 13-15, 23–28.

8  KÜÇÜK, agm.

9  İbid.

10 Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri 1789-1980, 4. B. Afa y., İstanbul, 1996, s. 250.

11 Tevfik ÇAVDAR, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1839–1950, C. 1, B. 1, İmge Kitabevi, Ankara, 1995, s. 317–318.

12 Murat YILMAZ, “Laikçilikten Demokratik Laikliğe”, Dünden Bugüne Tercüman Gzt., 05.03.2005.

13 ERDOĞAN, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, s. 69.

14 Ömer ÇAHA, Açık Toplum Yazıları, Liberte y., Ankara, 2004, s. 147.

15 İbid., s. 147–149.

16 Said NURSİ, Emirdağ Lahikası,http://www.risaleinur.org/yenisite/moduller/risale/index.php?tid=211, (ET: 20.05.2014).

17 ÇAVDAR, age., s. 268.

18 ÇAHA, age., s. 168.

19 TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri 1789-1980, s. 235.

20 ERDOĞAN, “İfade Özgürlüğü Genişliyor mu?”, Dünden Bugüne Tercüman Gzt., 07.02.2005.

 

Dernekler Dergisi, 15.05.2015