Ana Sayfa Blog Sayfa 209

Çevre problemlerinin çözümünde piyasa ekonomisi

KARADENİZ’DE balık çeşitliliğinin aşırı kirlenme ve aşırı avlanma nedeniyle her yıl azaldığını duyuran haberleri artık kanıksadık. Öncelikle kurbanı doğa olan bu suçun failleri ise belli: Aşırı avlanan balıkçılar ve yeterli arıtma tesisleri olmayan sanayi kuruluşları. Suçlular listesine regülasyonların uygulanmasını gerektiği gibi denetle(ye)meyen kamu görevlilerini de ekleyebiliriz. Sorunu ve suçluları tespit ettiğimize göre çözümü de hemen belirtmek lâzım: Çevre bilincini geliştirme! (?) Nasıl mı çevre bilinci kazandıracağız? Tabii ki ahlâkçı bir eğitim ve devlet regülasyonu ile! “Ahlâklı” kamu görevlileri, kamusal örgütler aracılığıyla çevre kurallarına uymayanları ağır ve tavizsiz cezalarla yola getirecek. İşte çözüm bu kadar basit ama ah bu kapitalizm olmasa…

Yukarıda özetlediğim ahlâkçı ve devletçi çevreci politika perspektifi, beşeri faaliyetleri düzenleyen iki önemli kavramı dışarda bıraktığı için bir hayli yanlış yönlendiricidir. Bunları, ekonomik motivasyonlar/müşevvikler ve kolektif eylem problemi olarak sıralayabiliriz. Ahlâkçı çözümlerin zorluklarını anlatmadan önce çevre problemleri ile ilgili motivasyon problemleri açıklamak için Garrett Hardin’in “ortak malların trajedisi” kavramından yardım alabiliriz. Hardin, mülkiyet hakları ile kullanım hakları yasal olarak belirlenmemiş kaynakların/malların hızla tüketilerek yok edilme tehlikesi ile karşılaşacağını iddia eder. En klasik örnek, büyük ve küçükbaş hayvanların otlatıldığı devlete ait çayırlar ve meralardır.

Devlete ait olan ve aslında fiili olarak kimseye ait olmayan meralar hayvancılıkla uğraşanların aşırı kullanımına maruz kaldığı için sürekli olarak yok olma tehdidi altındadır. Çiftçilerin/çobanların meraların kendilerini yenileyebilmelerine fırsat vermemeleri ya da bunun için gerekli yatırımı yapmamaları çiftçilerin eksik motivasyonları ile kolayca açıklanabilir.

Meralardan birden fazla kullanıcı faydalandığı için herhangi bir kullanıcının/çiftçinin meraları bilinçli bir şekilde kullanmasının ya da meraların gereken yatırımı alarak korunmasının ticari bir geri dönüşü yoktur. Yani bir ya da bir kaç kullanıcı bilinçli davransa ya da meralara yatırım da yapsa, diğer kullanıcılar meralara aynı özen göstermeyeceğinden meralar yine de yok olabilir. Mera kullanıcıları arasında işbirliğini sağlayacak yani meraların korunması için maliyetleri ve faydaları adil bir şekilde dağıtacak bir örgütlenme olmadığı için, kullanıcılar, birbirlerine güvenmeyerek meralara yatırım yapmayacaktır.

Bu güvensizlik sebebiyle ortaya çıkan soruna “mahkûmlar çıkmazı” denmektedir. Mahkumlar çıkmazı temelde birbirinin gelecekteki eylemlerini öngöremeyen kişilerin/kurumların işbirliği yapamayarak, hep beraber kötü sonuçlara mahkum olmalarını açıklar. İşbirliği yapabilseler hep birlikte daha iyi bir durumda olabilecek olan kullanıcılar, işbirliği yapamadıkları için hep beraber daha kötü bir duruma düşerler.

MAHKUMLAR ÇIKMAZI VE BEDAVACILIK

Kullanıcılar arasındaki güvensizlik “bedavacılık” (freerider) probleminden kaynaklanır. Bir kullanıcının meraya yapacağı yatırım ya da bilinçli davranış diğer bir kullanıcı için “pozitif bir dışsallık” yaratmaktadır. Yani bir kullanıcının yaptığı yatırım diğerleri hiçbir şey yapmasa da diğerlerinin faydasına olacaktır. Ancak yatırım yapan kullanıcı diğerlerine yatırımının maliyetlerini yükleyemediği için, diğerleri bedavadan bu üretimden faydalanır.

Bedavacılık ortak mallar söz konusu olduğunda kaynakların korunması için gereken ekonomik motivasyonları büyük ölçüde engeller. Öğrencilerin devlet okullarının sıralarını delik deşik ederken, evlerindeki masalarını çizmemeleri şüphesiz ahlâki olmaktan çok, motivasyon problemi ile açıklanabilir.

Mancu Olson, mahkumlar çıkmazını ve bedavacılık problemini “kolektif eylem problemi” bağlamında sistematize etmiştir. Olson’a göre kolektif eylemlerde grubun amacından ya da çıkarından bahsetmek yanıltıcıdır. Bunun yerine belirli bir kolektif amacı gerçekleştirmek isteyen grup üyelerinin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve maliyetleri düşürmek için grupça hareket ettiklerini iddia eder. Gruba katılımın maliyeti kişisel çıkarı aştığı anda grup üyesi de gruba katkı sunmayı reddeder. Tersinden bakılacak olursa grup, kendi üyeleri arasında maliyetleri dağıtacak bir mekanizma geliştiremediğinde bedavacılık problemi ortaya çıkar ve grup dağılır. Çevre problemlerinin çoğunun merkezinde ortak malların etkin ve yenilenebilir bir şekilde kullanımını sağlayamayan kolektif eylem problemleri olduğu açıktır.

Ortak malların kullanımı, aslında sürekli karşılaştığımız ve piyasacı yöntemlerle çözdüğümüz bir sorun ama günlük hayatta bu sorunları nasıl çözdüğümüzün genellikle farkında değiliz. Çevremizi saran geniş spektrumdaki mal ve hizmetler doğal kaynaklar olmadan üretilemez. İnekleri, koyunları, tavukları, meyveleri, sebzeleri, demiri, çeliği, petrolü, odunu, kömürü ve daha nicelerini her gün tükenme korkusu olmadan kullanabiliyorsak, bunu mülkiyet kurumu üzerine kurulu olan piyasa ilişkilerine borçlu olduğumuzu hemen belirtelim. Ortak malların trajedisi, çoğu durumda mülkiyet haklarının üreticilere ve tüketicilere tahsis edilmesiyle ekonomik maliyetleri ve kazançları piyasa oyuncuları arasında dağıtarak aşılır.

Böylece bedavacılık ve mahkûmlar çıkmazı problemlerini çözerek piyasa oyuncularının işbirliği yapabilmelerini sağlar. Bu anlamda piyasa, hangi kaynağın nerede, ne için ve hangi teknoloji ile kullanılacağını üreticilere fiyat sinyalleri aracılığıyla ileterek kaynakların etkin kullanılmasını garantiler. Mülkiyet ve fiyat mekanizması ekonomik kaynakların etkin kullanılmasını sağlar ve kaynakların sürdürebilirliği için yatırım motivasyonları üretir.

KAMUDA MOTİVASYON VE BİLGİ EKSİKLİĞİ

Dünyada üretim büyük ölçüde mülkiyet temelli piyasa ekonomisine dayalı olarak yapılmasa, insanlık sadece büyük kıtlıklar ve kitlesel ölümlerle karşılaşmaz ama aynı zamanda kaynakların etkinsiz bir şekilde kullanılarak hızla tüketilmesi ve çevresel kirliliğin hızla yaygınlaşması ile de baş başa kalır. Bu söylediğime inanmayanların Sovyetler Birliği’nde yaşanmış olan doğal felâketlere bir göz atmalarını tavsiye edebiliriz. Lenin zamanında tarımın kolektifleştirilmesi sonucu bir kaç ay içinde 3 milyon insanın ölmesi ile ortaya çıkan facia, tarım topraklarının % 3’ünün özel mülkiyete tahsis edilmesi ile aşılmıştır. % 3’lük özel tarım alanının, ülkedeki toplam tarım üretiminin % 27’sini gerçekleştirmesi de cabasıdır. Bunun dışında, Aral Gölü’nün kurultulması, Çernobil faciası ya da Sovyet hükümetinin kendi vatandaşları üzerinde tecrübe ettiği atom bombası denemeleri mutlak devletin ve mutlak piyasasızlığın çevre felâketlerini önleyemediğini göstermeye yeterlidir umarım. Yani dışsallıkların içselleştirilmesi meselesinde devlet organları “piyasa başarısızlıkları”ndan üretici daha büyük sorunlara neden olabilmektedir. Buna da “kamusal başarısızlık” denmektedir. Piyasanın gelişmiş araçlarını çevrecilik meselelerinde egale etmeden önce, bu tür kamusal başarısızlıkları göz önünde tutmakta fayda olduğu açıktır.

Kamusal başarısızlığın en önemli iki nedeni kamu görevlilerinin motivasyon ve bilgi eksikliğidir. Kamu görevlilerinin kamusal çıkarlar için çalıştığı varsayılsa da bu çoğunlukla gerçeği yansıtmaz. Çoğu bürokratik örgütün amacı kendi bütçesini ve etkinlik alanını genişletmektir. Bu ise kamusal çıkarlardan ziyade özel çıkarları ön plana alan bürokratların “yozlaşma” olarak tanımladığımız faaliyetlere bulaşmalarına sebep olur.

Popüler denetim mekanizmalarının kamusal örgütleri denetleme kabiliyetleri ne derece zayıfsa yozlaşmanın da o ölçüde artacağını tahmin etmek güç değildir. Maalesef kamusal çevreci örgütler bu yozlaşmadan nasiplerini almaktadır. Bütçelerini artırmak isteyen çevreci bürokratlar ve bilim insanları çoğu zaman abartılı çevresel felâket “tahminleri” ile kamusal kaynakların israfına ve insanların yanlış yönlendirilmesine sebebiyet vermektedirler.

Denizleri ve nehirleri koruyan regülasyonların varlığına rağmen sanayi kuruluşlarının halen arıtma tesislerini çalıştırmayabilmeleri de başka bir düzeydeki yozlaşmanın örneği olarak gösterilebilir. Kamu görevlilerinin bilgi problemi ise daha karmaşık bir sorunsaldır. Kamu görevlileri “iyi niyetle” çevreyi korumak için çalışsalar dahi ekonomik kaynakların en etkin nasıl kullanılacağı ya da hangi teknolojilerin geliştirilebilir olduğu hususlarında bilgisiz olabilirler. Zira bu tür bilgiler küresel ölçekte karmaşık ekonomik mübadele ilişkileri sırasında ortaya çıkan fiyat sinyallerinin yardımıyla karara bağlanabilir. Bu yüzden devletler piyasa sinyallerinin çalışmadığı çevresel sorun alanlarında piyasa benzeri kurumlar inşa ederek sorunları çözme yoluna başvurmayı denemektedirler. Bunun en bilinen örneği Kyoto Protokolü’dür.

KYOTO PROTOKOLÜ’NÜN GETİRDİĞİ FAYDALAR

Buraya kadar piyasaların ne büyük çevresel problemleri çözdüğünü göstermek gerekliydi. Ama tabii ki mesele burada bitmiyor. Üretim faaliyetlerinin, fiyat mekanizması içinde içselleştirilemeyen (ya da henüz içselleştirilememiş) “negatif dışsallıklar”ı önemli çevresel sorunlara neden olabilmektedir. Negatif dışsallık, yaptığımız faaliyetlerin çevremizde yarattığı olumsuz/zararlı etkileri belirtmek için kullanılan bir terimdir. Negatif dışsallığın en bildik örneği sanayi üretiminin ve motorlu araçların atmosfere saldığı karbondioksit yani hava kirliliği sorunudur. Buna küresel ısınma problemini de eklediğimizde küresel bir facia senaryosu ortaya çıkmaktadır.

Kapitalizmden vazgeçip “doğa”ya dönmemizi salık veren “derin ekolojistler”i bir kenara bırakmak gerekmektedir. Zira anlaşılan Rousseau, medeniyetten geri dönüşün olmadığını söylerken haklıydı. Öyleyse gaz salınımını kısıtlayan ve temiz ve yenilenebilir enerji kullanımı teşvik eden bir sisteme ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkmaktadır. Ekonomik motivasyonları yok sayan ahlâkçı çözümlerin işe yaramayacağı anlaşıldığına göre ülkelerin sera etkisi yaratan gazların salınımını bir anlaşma çerçevesinde azaltmayı taahhüt ettikleri Kyoto Protokolü’nden bahsetmek bu açıdan önemlidir. Her ne kadar tek başına küresel ısınma problemini yenme konusunda başarılı olamasa da önemli bir girişim olan Kyoto Protokolü, dünyadaki emisyon oranının % 55’ini gerçekleştiren 160 ülkenin emisyon oranlarını belirli kotalarla sınırlandırmayı hedeflemektedir. Ancak uluslararası ölçekte bakıldığında, ülkelerin farklı düzeydeki üretim hacimlerinin farklı oranda kotalara tabi olmaları gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında ülke içinde de farklı üreticilerin farklı düzeyde üretim yapmaları, kotaların tek başına işe yaramayacağını göstermektedir.

Hakkaniyetli ve etkin emisyon kotaları problemini çözmek için anlaşmaya taraf devletler hem kendi aralarında hem de ülkeler içindeki şirketler arasında emisyon kotalarının satışına izin vererek yapay bir piyasa oluşturmuşlardır. Sınırlı mallara dönüşen kotalar serbest kota piyasasında satışa çıkartılarak kirlilik fiyatlandırılabilmiştir.

Bu sayede doğayı daha fazla kirletenler daha fazla maliyete katlanırken, doğanın kirletilmesine maliyet yüklenmesi sanayi liderlerini daha temiz enerji üretmeye de teşvik etmektedir. Özellikle Batı Avrupa ülkeleri (en başta Almanya) ulusal vergi politikaları ile emisyon oranlarını düşürmek için teşvikler geliştirmeye başlamışlardır.

Çevreyi daha az kirleten sanayi kuruluşlarının daha az vergi vermeleri, üreticileri temiz enerjinin maliyeti ile üretimin verimliliği arasında optimal bir denge tutturmak için teşvik etmektedir. Tabii bu girişim her zaman başarılı olamamaktadır. Volkswagen’in egzos gaz salınımlarını olduğundan daha düşük göstermek için geliştirdiği bilgisayar programı 2015 yılında ortaya çıktığında önemli bir skandal da patlak vermiş oldu. Bir yandan etkinlik hesabı yaparlarken diğer yandan sert regülasyonlara tabi olan firmaların yolsuzluğa sürüklenmesinin muhtemel olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu Volkswagen gibi saygıdeğer bir firma olsa bile! Bu tür skandallara rağmen çevreci yenilenebilir enerjide piyasa temelli teşvikler umut verici gelişmeler kaydetmektedir. Özellikle petrol gibi konvansiyonel enerji kaynaklarının tükeneceğinin hesaplanması, enerji girişimcilerini yeni enerji çağı için yatırım yapmaya sevk etmeye çoktan başlamıştır.

BALIKÇI BİRLİĞİ İLE SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ

Çok özet bir şekilde geçsek de liberal sosyal teorinin çevre sorunları üzerinde söyleyecekleri bunlarla sınırlı değildir. Nobel iktisat ödüllü Elinor Ostrom “ortak havuz kaynakları” (OHK) dediği ortak malların kullanımının piyasacı ve devletçi örgütlenme yollarının dışında “yönetişim” mekanizmalarını ön plana çıkartan araştırmaları, ortak malların kolektif eylem problemlerinin nasıl aşılabileceğini göstermektedir. Özellikle sulama sistemleri üzerinde yaptığı alan çalışmaları ile tanınan Ostrom, iyi tanımlanmış haklara ve etkin bir cezalandırma mekanizmasına sahip doğru kurumsal yapıların inşası ile grup mülkiyetine ve özel mülkiyete dayalı kendi kendini yöneten (self-governing) sistemlerin ortaya çıkabileceğini hem pratik örnekler bağlamında hem de teorik olarak göstermiştir.

Ostrom kendi kendini yöneten sistemlerin sekiz özelliğini saymıştır. Bu sekiz özelliği başta belirttiğimiz Karadeniz’de aşırı avlanma sorununa uygulayarak inceleyelim. Birinci kural OHK’nin açık bir şekilde tanımlanmış sınırları olmasıdır. Bunun anlamı Karadeniz’de balıkçılık yapan balıkçıların kendi aralarında bir balıkçılar birliği oluşturarak “Birlik” kurallarına uymayanları dışlayabilecekleri bir sistem geliştirmeleridir. İkinci kural kaynakların çevresinin (environment) yönetim yapısı ile örtüşmesidir.

Sırf Türk tarafı düşünüldüğünde dahi 8350 km’lik bir sahil şeridinde balıkçılık yapanları kapsayacak bir sisteme giriş ve çıkışların, ayrımcılığa göz yummayacak şekilde açık kurallarla belirlenmesi şarttır. Bu hususta üçüncü kural aydınlatıcıdır. Kararlar kaynaklardan yararlananların yüksek düzeydeki katılımını garanti edecek kolektif tercih düzenlemeleri ile verilmelidir. Yani Birlik’te alınan kararlar tabana yayılmış karar alma süreçleri ile gerçekleşmelidir. Hangi aylarda, hangi balıkların, ne miktarda avlanabileceği ve belirlenen kotaların hangi şartlar dahilinde mübadele edebileceği azınlığın değil çoğunluğun kararı olmalıdır.

Bu sistemi çalıştıracak altyapının şekillenmesi de yine geniş tabanlı bir mutabakat yoluyla inşa edilmelidir. Dördüncü kural denetleme-gözetleme süreçlerinin kaynaklardan faydalananlardan oluşan ya da faydalananlara karşı sorumlu olan birimler tarafından yapılması gerektiğini belirtir. Yani Birlik’teki kural ihlalleri bürokratik devlet hiyerarşisinde değil, Birlik’in yönetişim mekanizmaları vasıtasıyla gerçekleştirileceğidir. Beşinci kural, kural ihlallerinin orantılı bir şekilde derecelendirilmesini öngörür. Buna aşı bağlı olarak altıncı kural çatışmaların ve ortak sorunların düşük maliyetli ve kolay erişilebilen çatışma çözüm mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirilmesini ister.

Birlik’te, kural ve mekanizmaların yaratıcıları aynı zamanda bu kurumdan yararlananlar olacağı için, Birlik üyeleri, yönetimde etkinlik ve esnekliği sağlayacak motivasyonlara sahip olacaklardır. Yedinci kural yüksek düzeydeki kamusal otoritelerin, örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Birlik’in kendi kendini yönetme yetkisini kabul etmesi gerektiğini belirtir. Son olarak Karadeniz’de balıkçılığı regüle edecek büyüklükte bir organizasyonun çoklu katmanlara ayrılması ve her katmanda yerleşik olan girişimlerin kendi örgütlenmelerini gerçekleştirmesi esastır.

Bu örnekte açık hale geldiği üzere temel mesele, kaynakları kullanacak olanlarla kaynakların kaderlerini birleştirmek ve bu sayede kullanıcıların kaynakları korumak için motivasyonlar geliştirmesini mümkün kılmaktır. Bu amacı gerçekleştirecek kurumsal yapılar piyasa ya da piyasa-benzeri sistemleri rahatlıkla kullanabilir. Örneğin balıkçılık kotalarının farklı balıkçılar arasında satılabilmesi gibi. Ama bununla birlikte oluşturulacak yönetim yapısının kamusal başarısızlık sorunu ile yüzleşmemesi için yöneticilerin de kullanıcılar arasından çıkması, kuralların adem-i merkezi yönetişim mekanizmalarınca belirlenmesi ve değişen çevresel şartlara kolayca adapte edilebilmesi gerekir.

Haftanın belirli günleri İstanbul’da metrobüs kullanmak zorunda bırakılmış bir büyük şehir belediye başkanının trafik problemine yaklaşımının değişeceği gibi, balıkçı birliğinde sorunların hızla çözüme bağlanması da ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Liberal sosyal teorinin aydınlatıcı açıklamaları bağlamında çevresel problemleri ezberci bir şekilde kapitalizmin sorunu olarak ilan etmeden önce beşeri işbirliğinin doğası ve problemleri üzerine vakur ve derinlikli düşünmeye ihtiyacımız olduğu açıktır.

Dernekler Dergisi, 19.02.2016

Serbest piyasa çevreyi korumayı başarabilir mi?

EKONOMİK sorunların çözümüyle ilgili hemen her konuda genellikle iki yaklaşımın rekabetine rastlarız. Hangi ekonomik problem söz konusu olursa olsun, buna dair ya hükümet müdahalesini esas alan bir çözüm önerilmekte ya da rekabetçi piyasaların sunduğu reçetelerin üstünlüğü dile getirilmektedir.

Aynı şey iktisatta giderek artan bir tempoyla tartışılan çevre sorunları için de geçerlidir. Üstelik çevreyle ilgili konular gündeme geldiğinde genellikle tartışmaların harareti artmakta, özellikle müdahale isteyen çevrelerin sesi çok daha gür çıkmaktadır. Bu yüksek hararette çevre konularında güvenilir bilgi ve istatistik elde etmenin zorlukları yanında bu konuda üretilen büyük çaplı dezenformasyonun da önemli rolü bulunmaktadır.

Çevre sorunlarında siyaset ve hükümet mekanizmasına bel bağlayan yaklaşım esas itibariyle kötümser bir çizgiden hareket etmektedir. Kökleri 18. yüzyıl sonlarında Thomas R. Malthus’a kadar giden bu görüş, doğayla ilgili büyük endişelere sahiptir. Özellikle artan nüfusun doğal kaynaklar üzerinde baskı oluşturması, hava ve su kirliliğinin artması, bazı türlerin yok olması, ormanların tahribi, madenlerin ve diğer bazı doğal kaynakların aşırı kullanımı ve küresel ısınma gibi konular temel endişe alanlarıdır.

Bu endişeleri sıklıkla dile getirenler, problemleri kapitalist ekonomik gelişme ve onunla bağlantılı piyasa başarısızlıklarıyla ilişkilendirir. Bu bakış açısıyla, maddi üretimde yaşanan büyük ilerleme doğanın tahribi pahasına gerçekleşmektedir. İnsanlığın geleceğini tehdit eden bu sürecin önüne geçilmesi için hükümetlerin geniş önlemler alması gerektiği vurgulanır. Yürütülen mantık şudur: Firmaların üretimi artırıp maliyetleri kısma çabaları çevre sorunlarına yol açar. İktisadi karar birimleri çevrenin ya da bâkir doğanın korunması gibi konulara duyarlılık göstermezler, çünkü onların yararlarına bir bedele katlanmadan sahip olabilirler.

Sert hükümet tedbirlerini savunanların neredeyse sayısız gerekçesi vardır. Onlara göre dünya benzeri görülmemiş bir çevre felâketiyle karşı karşıyadır; küresel ısınma nedeniyle kutuplardaki buzullar erimektedir; hayvan nesilleri tükenmektedir vs.

PEKİ YA GERÇEKLER?

Çevre sorunları çeşitli boyutlarıyla tartışılmaya devam ederken, 1990’lardan sonra, devlet düzenlemelerinin çevre sorunlarını önlemede başarısız kaldığı açıkça görülmeye başlamıştır. Ayrıca doğal çevrenin imkânlarını makul bedellerle insanlara sunma konusunda hükümetlerin performansının bir hayli zayıf kaldığına, çevre regülasyonlarının masraflı ve etkisiz uygulamalara dönüştüğüne dair birçok bulgu ortaya konmuştur.

Şoke edici ilk haberler 1990’lı yıllarda Sovyetler’in ve Doğu Avrupa ülkelerinin çevre performansı gün yüzüne çıkınca gelmeye başladı. Çeşitli yayın organlarında yer alan bilgiler havadaki yoğun kirlilikten, kimyasalların yol açtığı çevre felâketlerinden söz ediyordu.

Macar doktorlar 1990’da ülkedeki ölümlerin %10’unun kirlilikle bağlantılı olduğunu ilan etmişlerdi. Çöken sosyalist bloğun çevre mirası tam anlamıyla bir fiyaskoydu. Tartışmalar sürerken, çevre konusunda piyasa çevreciliği denilen harekete zemin oluşturacak gelişmeler yaşandı. Çevreyle ilgili felâket senaryolarına meydan okuyan görüşler ortaya kondu. Mesela Amerikalı profesör Julian Simon, gelişmiş dünyada kirliliğin azaldığını, hayatın iyiye gittiğini, nüfus baskısının gerilediğini tespit etti. Nobel ödüllü Milton Friedman teknolojinin kirlilik yarattığı tezini sorguladı. Diğer iktisatçılar devletin çevre yönetimiyle ilgili başarısızlıklarına ve kötü yönetimine dair sayısız örnek verdi.

Dahası çevre regülasyonlarından menfaat sağlayan kesimlerin, doğru olmadığı daha sonra anlaşılan ya da en kötü senaryoya göre hazırlanan çeşitli raporlar vasıtasıyla siyasetçiler üzerinde baskı yaratarak daha çok fon sağlamaya çalıştıkları belgelendi. Michigan Üniversitesi’nden Sylvan Wittwer, bu durumu bilim adamlarının halkı korkutarak para kazanmayı fark etmeleri şeklinde yorumlamıştı.

REGÜLASYONLAR BAŞARILI OLDU MU?

Özellikle ABD’de yakın tarihte yapılan önemli çalışmalar, çevre koruma adına düzenlenen regülasyonların büyük masraflara rağmen kayda değer başarılar getirmediğini gösterdi. Halkı korkutan raporlarla meşhur olmuş bu programlardan biri en çok kirlenmiş bölgelerin temizlenmesi amacına sahip Superfund idi. 1996 yılında yapılmış bir çalışma milyarlarca dolar harcamaya rağmen, Superfund programının başarısızlığını ortaya koydu.

Başkan Clinton onu felâket olarak nitelemişken, program harcamalarının %95’inin riskin son yüzde 0,5’ine gittiği tahmin edildi. Regülasyonlar bazı olumlu sonuçlar sağladıysa bile, onların genel eğilimi müsriflik, başarısızlık, abartılı risklerle mücadele, doğal kaynakların değerinde düşme, muhatapların memnuniyetsizliği gibi sonuçlar oldu.

PİYASA ÇÖZÜMÜ

Piyasa mekanizması çevrenin korunmasında başarılı araçlara sahiptir. Önce şu gerçeği tespit etmek gerekir: Piyasalar doğası gereği çevrecidir. Piyasaların sağladığı müşevvikler, üreticileri daima en etkin üretim yöntemlerini geliştirmeye ve kullanmaya sevk eder. Ayrıca bir doğal kaynağın arzı azalmaya başladığında müşevvikler sayesinde onun alternatifleri araştırılır; böylelikle doğal kaynaklar üzerinde baskı azalır ve çevre korunmuş olur. Ayrıca sürekli teknolojik gelişmeler sayesinde ciddi bir kaynak tasarrufu ortaya çıkar. Teknoloji sanılanın aksine çevre düşmanı değildir. Bugünün otomobilleri eskiye göre çok daha az yakıt tükettiği gibi, gelecekte çok daha çevreci otomobillerin ortaya çıkacağı da açıktır. Elektronikte gerçekleşen devasa ilerlemeler kaynak sarfı açısından olumlu sonuçlar doğurmaktadır. Piyasa rekabetinin beslediği teknik gelişme yenilenebilir enerji kaynaklarından daha çok yararlanma olanaklarını ortaya çıkarmaktadır.

Öte yandan piyasa mekanizması yoluyla ekonomik büyüme ve refah düzeyi artarken, bu durum çevre kalitesinde iyileşmeleri teşvik etmektedir. Çünkü gelir seviyesindeki artışlarla birlikte insanlar, çevre sorunlarına karşı daha duyarlı hale gelmektedir.

MÜLKİYET HAKLARI

Mülkiyet hakları her türlü ekonomik faaliyetin asgari koşulu olduğu gibi piyasa çevreciliğinin de temelini oluşturur. Mülkiyet hakları açık şekilde tanımlanmalı, etkili şekilde uygulanmalı -mülk her türlü ihlalden korunmalı- ve transfer edilebilir olmalıdır. Bu unsurları içeren bir haklar sistemi pek çok çevre sorununa karşı etkili bir önlem olarak işlev görür. Şayet, doğal kaynak üzerinde mülkiyet hakları tanımlanamaz ise o zaman regülasyonlar faydalı olabilir.

Etkin bir mülkiyet hakları sistemi altında, sahiplerin kendi mülkünü koruma konusunda güçlü bir müşevviği olur. Sahipler mülklerinin değerini korumak için onu dikkatli kullanır, böylece elden çıkardıklarında ondan en yüksek kazancı elde etmeye çabalarlar. Bu sayede, her türlü mülkün müstakbel değerini koruyacak şekilde aşırı ve müsrif kullanımın önüne geçilebilir. Mülkiyet hakları, bir kaynağı, sahibi açısından bir varlık ya da değer haline getirir. Sahip, mülkün değerinin azalmaması için uzun vadeli tedbirler alır.

Diğer taraftan mülkiyet hakları kirlilik faaliyetlerini en aza indirebilir. Şayet etkilenen kişiler, kirletenlere karşı tazminat davası açabilirlerse, bu sorunla etkin şekilde mücadele edilebilir. Bir çimento fabrikası gerekli tedbirleri almayıp atmosferi kirletirse, kirliliğe maruz kalanlar dava açıp tazminat isteyebilirler. Bu durumda fabrika sahipleri kirletmeye karşı gerekli önlemleri almak zorunda kalırlar.

Mülkiyet hakları orta malların trajedisi diye bilinen riskleri de ortadan kaldırabilir. Biyolog Garrett Hardin sınırlı kaynaklar (mesela otlaklar) üzerinde mülkiyet hakları tesis edilmediği zaman, onların aşırı kullanıldığına ve kirlendiğine dikkat çekmişti. Gerçekten de bu durum, bazı türlerin yok olması dâhil pek çok çevre sorununa yol açabilmektedir.

Örneğin balık avlanma alanları herkesin kullanımına açık olmak yerine, uzun süreli ve transfer edilebilir bir mülkiyet hakları sistemine bağlı olsa, onların sahipleri kendi alanlarını korumak için her türlü tedbiri alacaklardır. Etkin şekilde tanımlanan ve uygulanan transfer edilebilir mülkiyet hakları sayesinde aşırı avlanmanın önüne rahatlıkla geçilebilir. Haklara dayalı çözümler aşırı avlanma ya da kullanma sorununa karşı etkili bir yoldur.

TİCARET VE PAZARLANABİLİR KİRLİLİK İZİNLERİ

Serbest piyasa ticaret imkânları ile doğal kaynakların korunmasına katkı yapabilir. Özellikle ABD’de batı eyaletlerinde kullanılan bu yol, akarsuların korunmasında faydalı sonuçlar üretmektedir. Akarsuların şehir ihtiyaçları nedeniyle daha çok kullanılması doğal yaşamı olumsuz etkilemektedir. Su piyasası bu soruna çözüm olarak yükselmiştir. Alınıp satılabilen ya da kiralanabilen su hakları sayesinde, suyun çevresel amaçlara tahsisi mümkün olmaktadır.

Alınıp satılabilen kirlilik izinleri de emisyonları azaltmaya katkı yapabilir. Kirliliği kontrol birimlerince çeşitli sahalar için belirlenen toplam emisyon miktarları, kirleticiler arasında alınıp satılabilirse, firmalar daha az kirletme yollarını araştırıp kendi izinlerini satma fırsatı kollayabilirler. Uygulamanın ABD ve Avrupa’da başarılı olduğuna dair bulgular vardır.

Piyasalar ve mübadele süreci, doğal kaynakların kullanılması konusunda farklı fikirlere ve değerlere sahip insanları çatışma yerine işbirliğine yönlendirecektir. Çatışmanın yerine işbirliğinin geçmesi sayesinde, ticaretten gelen kazançlar mümkün olacağı gibi, pahalı ve hantal bürokratik çözümlere de ihtiyaç azalacaktır.

ÇEVRE VERGİLERİ

Hükümetler kirleticilere vergiler yüklemektedir. Şayet bu vergiler kirliliği azaltma temelinde belirlenirse, daha faydalı olabilirler. Bir şirket daha az kirlettiğinde daha az vergi öderse, o zaman üretim tekniklerini çevreye duyarlı hale getirecektir. Bu vergiler kirletenlerden alınıp kirlenmeye maruz kalanlara aktarılan bir çeşit tazminat haline de getirilebilir. Etkili emisyon kontrolleriyle desteklenen böyle bir vergi yapısı, kirleticiler için emisyonları düşürmeye dönük güçlü bir müşevvik sağlayacaktır.

Çevre vergileri daha farklı amaçlar için de kullanılabilir. Örneğin vergi vb. avantajlar sağlama karşılığında toprağın entansif kullanımının önüne geçilebilir. Böylece daha fazla toprak bâkir halde kalabilir. Serbest piyasa daha çok sayıda farklı uygulama geliştirebilir. Örneğin Kanada’da kamu arazileri için mali sorumlulukla çevresel duyarlılığı birleştiren yeni yönetim stratejileri ortaya çıkmıştır. Ormanlarla ilgili endişeler, ağaç kesme ve diğer ormancılık faaliyetlerinde farklı yaklaşımların araştırılmasına zemin hazırlamıştır. Alison Berry, Kanada’da uzun dönemli kiralama ve ruhsatlar ile merkezi olmayan denetimin sağladığı avantajlara dair örnekler aktarmaktadır.

GÖNÜLLÜ ÇABALAR VE ÖDÜL SİSTEMLERİ

Tüm dünyada çevre korumasına hizmet eden çok sayıda birey ya da sivil grup bulunmaktadır. Özel kişileri ya da işletmeleri doğanın korunmasına dönük daha çok çaba göstermeye teşvik edecek yollar araştırılabilir. Bu amaçla çeşitli ödül yapıları oluşturulabilir. Türleri ve doğal ortamları koruyan kişilerin ödüllendirilmesi çevre korumada etkili bir yoldur. İktisatçı Randy Simmons ABD’de, Nesli Tükenmekte Olan Türler Kanunu’nun, aşırı maliyetli ve işe yaramaz olduğunu tespit etti. Ona göre olumlu müşevvikler çevreyi korumada cezalardan daha etkindir. Özel mülk sahiplerine bedel ödetmek yerine doğal ortamı koruyan mülk sahiplerini ödüllendirmek daha faydalı bir yol olabilir.

SONUÇ

İktisadi hayatın temel gerçeklerinden biri şudur: Her türlü üretim faaliyeti çevreye bir yük getirir. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Yeryüzünde kusursuz teknoloji olmadığı gibi, atık yaratmayan bir imalat faaliyeti de yok gibidir. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorun, çevreye hiçbir zararı olmayan üretim tekniklerini aramak değil, refaha giden yolu kapamadan çevreye en az zararlı yöntemleri bulmaktır.

Doğal çevrenin bir bütün olarak korunması konusunda piyasa çözümleri, alternatifi olan hükümetsel düzenlemelere göre pek çok yerde daha etkin sonuçlar üretmektedir. Buna rağmen piyasaların çevre korumasında kusursuz işleyeceği düşünülmemelidir. Piyasa çözümlerinde de bazı eksiklikler yaşanabilir; ancak piyasa, esnek ve güçlü geri-besleme mekanizmaları sayesinde onlara çözüm ya da alternatifler üretebilir.

Çevre konusunda piyasa uygulamalarını mümkün olduğu kadar yaygınlaştırmak herkesin faydasınadır. Bakımsız ve kötü işletilen yerler olmasını istemiyorsak, kamu arazileri ve parkları için kullanıcı ücretlerine ve özel işletmeciliğe kapı açabiliriz. Daha çok kaynağı korumak ve uzun vadede daha değerli hale getirmek istiyorsak, kamu kesimi elindeki arazilerin miktarını azaltıp özel toprak sahipliğini güçlendirebiliriz.

Kısaca özel sahiplik, ticaret ve rekabet doğal kaynakları korur ve daha değerli hale getirir! Geçtiğimiz iki hafta boyunca her yerde bu geç ki ne geç ulaşılmış anlaşmayı bile zayıflatmak için elinden geleni ardına koymayan fosil yakıt endüstrisine, yani gerçek zalimlere karşı dünyanın her yerinde birçok çizgi çekildi.

Eğer “sıradan insanların” desteği olmasaydı dünya liderleri bu problemi daha uzunca bir süre memnuniyetle görmezden geleceklerdi. Yeni atılan imza ve anlaşmanın uygulanması arasındaki mesafeyi kapatacak olan yine halklardan gelecek baskı olacak. Böylece yeni bir bölüm başlıyor. Önümüzdeki günlerde duyurulacak önemli gelişmeler için lütfen takipte kalın!

Son olarak, eğer şu an bunu okuyorsanız zaten bu noktaya gelmemizi sağlayanlardan birisiniz, teşekkür ederiz. 2015 bizim için tarihi bir yıl oldu çünkü çok daha güçlü ve umut dolu bir iklim hareketi inşa etmek için birlikte çalıştık. Minnetle ve her zaman olduğu gibi, umutla…

Dernekler Dergisi, 19.02.2016

Çevre sorunları – teknoloji: Ekolojik modernizm

BİLİŞİM Teknolojileri hızla gelişiyor. “Arttırılmış gerçeklik” (augmented reality – gerçek içine sanal objelerin ve bilgilerin eklenmesi) eğer günlük yaşamımızın bir parçası haline gelirse, hem eğlence hem de iş ve aile ortamında kendi çevremizle etkileşim yolumuzu temel bir şekilde değiştirecek. İnsan makine arayüzleri, özellikle sağlık alanında kullanılmaya başlıyor. Tıp ve spor alanında gittikçe artan bir şekilde giyilebilir sensörler sayesinde vücudumuzu içerden gözlemek, desteklemek ve belki de sağlımızı iyileştirmek için nano-ölçekli makinalar hayatımızın bir parçası olacak. Beyinlerimizle bilgisayarların doğrudan birbirine bağlanması yakındır, bu sayede şu an yapamadığımız birçok şeyi becerebileceğiz.

Yeni ilaçlar insanların zekâ konsantrasyonunu ve ruhsal kapasitelerini arttırıyor. Genetik taramalardaki gelişmeler ebeveynlere gebeliklerini belli handikaplar durumunda sonlandırmanın ötesinde, diledikleri “optimal yavruları” seçmelerini sağlayacak düzeye ulaşıyor. Bu teknolojiler, “faydaları” sadece varlıklı kesimlerle sınırlandırıldığında, sorunlar yaratma potansiyeline sahip. Robotlar fabrikalarda işçilerin yerini alıyor…

Tüm bu devasa teknolojik gelişmelerin yaşandığı dünya, devasa çevre sorunları ile karşı karşıya. Çevreci hareketlerin savunduğu görüş, özellikle endüstri devrimi sonrasında teknolojik gelişmelerin, doğrudan ve dolaylı bir şekilde ekolojik ve çevresel sorunların temel nedeni olduğu doğrultusunda. Al Gore’un “Gelecek: Global Değişimi Yaratan 6 Dinamik” eserinde belirttiği gibi “Devrimci nitelikte bir dizi güçlü biyolojik, biyokimyasal, genetik teknolojinin ve malzeme bilimi teknolojilerinin ortaya çıkışı, tüm katı maddelerin moleküler tasarımını yeniden yapmamızı, hayatın kumaşını yeniden dokumamızı, bitkilerin, hayvanların ve insanların niteliklerini değiştirmemizi, evrimin denetimini elimize geçirmemizi, türleri birbirinden ayıran çizgileri belirsizleştirerek, doğanın tasavvur edemediği yeni çizgiler çizmemizi sağlıyor.” Tüm bunlar ise küresel bir çevre krizine işaret ediyor.

Al Gore’a göre, insanoğlu ile Dünya’nın ekolojik sistemi arasındaki temel ilişki üç ana unsurun kesişmesi ile aniden dönüşmüştür. Birincisi, bir asırdan kısa bir sürede insan nüfusunun dörde katlanması ve artmaya devam etmesi. İkincisi, gerek bireysel gerek toplumsal düşünce biçimimizin kısa vadeye odaklı olması. Üçüncüsü ise şu anda yaygın olarak kullanılan teknolojilerin daha öncekilere göre çok daha güçlü olması.

Bio-teknoloji süreçlerinin ve bio-temelli ürünlerin iklim değişimi potansiyeli yıllık 1-2,5 milyar ton CO2 olarak belirtilmektedir. Nano ve bioteknolojilerin 2040-2050 yıllarında hayatın her alanında yaygınlaşacağı ve entegre olacağı bekleniyor. Kaynak verimliliğini arttıracak ve düşük karbon ekonomisine geçişi teşvik edecek yeni ürünler geliştirilmesi karbon kaynaklı çevresel sorunların çözümünde önemli bir aşama olacaktır.

TEKNOLOJİ KARŞITLIĞININ TARİHİ ESKİ

Çevreci akımları incelediğimizde, küresel çevre sorunları ile ilgili olarak teknolojik gelişmelerin suçlanması doğrultusunda genel bir eğilimin ve teknoloji karşıtı genel bir tutumun var olduğunu söyleyebiliriz. Dünya tarihinde teknoloji karşıtlığının çok eski tarihlere kadar gittiği bilinir. St. Augustine, “İnsanın zararına daha kaç tür zehir, kaç çeşit silah ve yıkım makinesi icat edilecek” diyerek insanları uyarmış, Oswald Spengler “Batı’nın Çöküşü” adlı eserinde, insanın kendi eseri olan makineler tarafından ölüme sürükleneceğini söylemiş, George Orwell, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı eserinde gelişmiş teknolojilerin totalitarizme yol açacağı doğrultusunda uyarmıştır. Endüstri devrimi döneminde modern teknolojilerin kullanımı vasıtasıyla bu çevresel sorunlar çözümlenebilir.

Ekolojik modernistler yeni teknolojilerin geliştirilmesini çevre sorunlarının çözümünde önemli bir adım olarak görmektedir. Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi alternatif enerji formlarının gelişmesi ve diğer çevre dostu teknolojiler kirletici olmayan teknolojilerdir ve daha kirletici teknoloji formlarının yerini almaktadırlar.

Çevreciler ile ekolojik modernistler arasındaki temel fark çevrecilerin teknolojiye ve teknolojik yeniliklere daima şüphe ile bakmaları ve çoğu durumda fayda sağlamayacaklarına yönelik inançlarıdır.

NANO VE BİO-TEKNOLOJİLERİN ETKİSİ

Toparlayacak olursak, kirletici teknolojilerin neden olduğu çevresel sorunlar yeni çevre dostu teknolojiler yardımıyla çözülecek gibi görünüyor. Bio-teknolojinin gelişimi bunun güzel bir örneği aslında. Endüstri devriminden sonra ekonomik büyüme az ya da çok negatif çevresel dışsallıklarla bağlantılı olmuştur. Yani çevre sorunlarını arttırmıştır. Ancak yenilenebilir kaynaklar temelindeki bio-teknoloji, sağladığı enerji tasarrufu sayesinde CO2 emisyonlarını önemli miktarda azaltarak küresel ısınma probleminin çözümüne katkıda bulunabilmektedir. Embriyonik endüstrisi de fosil yakıt kullanımı yerine enzimler ve mikroorganizmaların kullanıldığı bio-bazlı ürünler geliştirerek, iklim değişikliği etkilerinin azaltılmasında kendini kanıtlamıştır. “Bitkiler gıda mı, yakıt mı olmalı” tarmakinaların sebep olduğu işsizliğe karşı şiddet hareketleri başlatan Ned Ludd liderliğindeki Luddist hareket de teknoloji karşıtlığının söz konusu dönemde ulaştığı düzeyi göstermektedir.

İçinde bulunduğumuz dönemde insan uygarlığı ile Dünya’nın ekolojik sistemleri arasında yepyeni bir ilişki ortaya çıkmıştır. İnsan uygarlığı, teknolojik gelişmeler, ekolojik sistem ve gelecek arasında yeni bir ilişki tanımlamamız gereken aşamadayız. Bulunduğumuz noktada teknoloji ile ekolojinin en uygun bileşimini bulma ihtiyacındayız.

Çevre sorunlarının tek nedeninin teknolojik ilerlemeler olduğunu söylemek oldukça acımasız bir yargı olur. Çünkü teknolojik gelişmelerin dışında küresel nüfus artışı, hızlı ve düzensiz kentleşme, yangınlar, göçler gibi bir çok gelişme de kirliliğe neden olabiliyor. Ayrıca kirletici teknolojiler olduğu kadar çevre dostu-temiz teknolojilerin de var olduğu unutulmaması gereken bir gerçek. İçinde bulunduğumuz dönemde insan uygarlığı ile Dünya’nın ekolojik sistemleri arasında yepyeni bir ilişki ortaya çıkmıştır. İnsan uygarlığı, teknolojik gelişmeler, ekolojik sistem ve gelecek arasında yeni bir ilişki tanımlamamız gereken aşamadayız. Bulunduğumuz noktada teknoloji ile ekolojinin en uygun bileşimini bulma ihtiyacındayız.

EKOLOJİK MODERNİSTLER VE ÇEVRECİLER

Yaratıcı Yıkım yaklaşımında Joseph Schumpeter’e göre kapitalizm, Adam Smith’in dediği gibi rekabetçi bir piyasada maliyetlerin azaltılması ve kazançların arttırılmasına yönelik içsel çabalar vasıtasıyla değil, oyunun kurallarını değiştiren (game-changer) teknolojik dönüşümlerin takip edilmesiyle ve gerçekleştirilmesiyle işler. Otomobilin icadı, Yeşil Devrim, internet ve mikrobilgisayarların hepsi dünyayı dönüştürmüş, bu dönüşümleri başlatan ve kullananlara büyük kazançlar sağlayarak eski düzeni yıkmıştır. Bu açıdan değinmek istediğim bir çevreci yaklaşım “çevresel/ekolojik modernizm” yaklaşımı.

Ekolojik modernistlere göre yeşil teknolojiler 21. Yüzyılın oyun değiştiricilerilerinden (game-changer) biridir. Onlara göre çevre sorunları konusunda gezegenin ihtiyacı Steve Jobs’un ekolojik versiyonlarıdır. Varolan mevcut geleneksel çevre koruma stratejileri kendi başına bir işe yaramaz. Dünya nüfusu artmaya devam ettiği sürece, tüketim de arazi kullanımı da artacaktır. Bu durumda var olan geleneksel koruma önlemleri teknoloji dışlandığı sürece kendinden bekleneni vermeyecektir.

Ekolojik modernistlerin tersine mevcut çevreci hareketlerin çoğu, ekolojik afetler ve çevre sorunlarının nedeni olarak “teknolojiyi” görürler. Küresel ısınma teknoloji kullanımının, yüksek üretim ve tüketim düzeylerinin ve endüstriyel atıkların bir sonucudur. Dolayısıyla çevreyi korumak için onlara göre, daha az teknoloji kullanmak hatta uç örneklerde mümkün olduğunca kullanmamak daha uygun olacaktır.

Çevreci görüşün karşısında alternatif bir görüşü benimseyen ekolojik modernistlere göre teknoloji şüphesiz çevresel problemlere katkıda bulunmuştur. Fakat atışmasını engellemek üzere 2. nesil bioyakıtlar gıda dışı bitkilerden üretilmeye başlamıştır. Endüstriyel bio-teknoloji geleneksel endüstri süreçlerinin yeniden düşünülmesini ve dönüşümünü gündeme getirmiştir. Bio-teknoloji ekonomik büyümeyi desteklerken su, hammadde ve enerji tasarrufu sağlamakta, atık miktarını da azaltmaktadır. Bio-teknoloji süreçlerinin ve biotemelli ürünlerin iklim değişimi potansiyeli yıllık 1-2,5 milyar ton CO2 olarak belirtilmektedir.

Nano ve bio-teknolojilerin 2040-2050 yıllarında hayatın her alanında yaygınlaşacağı ve entegre olacağı bekleniyor. Kaynak verimliliğini arttıracak ve düşük karbon ekonomisine geçişi teşvik edecek yeni ürünler geliştirilmesi karbon kaynaklı çevresel sorunların çözümünde önemli bir aşama olacaktır. Son yıllarda ülkelerin patent ofislerinden alınan emisyon azaltımı ve enerji verimliliğine yönelik çevresel patentler artmaktadır.

Yakıt verimi yüksek yeni motorlar, elektrikli araçlar, hibrit araçlar, enerji depolaması, hidrojen üretimi, karbon dışı kaynakların dağıtımı, depolanması, hava kirliliğini azaltıcı yöntem ve teknolojiler, ısı yalıtımı, izolasyon, sera gazlarını yakalama, depolama, imha etme, hava kirliliği kontrolü, su kirliliği azaltma, toprak iyileştirme, çevresel izlemeler, enerji etkin binalar ve aydınlatma gibi alanlarda alınan bu patentlerin sayısının artması çevre sorunlarının çözümünün de teknolojik ilerlemelerden geçeceğini gösteriyor.

Kaynaklar:

> EEA, Global Megatrends Assessment, EEA Technical Report No 11/2015, 2015.

> Fred Pearce, “New Green Vision: Technology As Our Planet’s Last Best Hope”15 Jul 2013http://e360.yale.edu/feature/new_green_vision_technology_ as_our_planets_last_best_hope/2671/

> Gore, Al, Gelecek: Global Değişimi Yaratan 6 Dinamik, Mediacat Kitapları, İstanbul, Ocak 2014.

> OECD, Industrial Biotechnology and Climate Change: Oppurtunities and Challanges, 2011.

> Saçlı, Ahsen, ULUSLARARASI Çevre Politikaları Çerçevesinde Çevre-Teknoloji İlişkisi, Doktora Tezi, Anakara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Çevre Bilimleri Anabilim Dalı, Ankara, 2009.

Dernekler Dergisi, 19.02.2016

Çevre ve insan

İNSANIN EKO-SİSTEMİ

Aslında bu yazının başlığı benim açımdan yanlış. Çünkü çevreyi öne çıkarıyor ve insanı çevrenin bir tür aksesuarına dönüştürüyor. Doğru başlık, “insan ve çevre” olmalıydı. Ancak, bu başlığın birçok çevrecinin duygu ve düşüncelerine tercüman olacağını sanıyorum.

İnsanın içinde yaşadığı insan dışı ortama çevre diyoruz. Bazıları buna insanın eko-sistemi adını veriyor. Beşerî dünyanın dışında kalan her şey çevrenin bir parçası. Şüphe yok ki, insanla çevre arasında kopartılması imkânsız bir ilişki var. O kadar ki, çevrenin var ve tartışılır olması insanın var olmasına bağlı. Bu yüzden, diğer gezegenlerle ilgili araştırma ve tartışmalarımızda çevre sorunlarından bahsetmiyoruz.

İnsanın içinde yaşadığı, insana verili olan çevre, bir yönüyle insanın yaşamasına kendiliğinden uygun olan, bir yönüyle de insanın yaşamasına uygun hâle getirilmeye elverişli olan bir ortam. Olduğu gibi çevreye dayansaydık insan toplumları yaşamakta çok zorluk çekerdi. Yaygın kanaatin veya beklentinin aksine doğada hazır bulunan birçok şey saf hâliyle kullanılamaz. İnsanlar tarafından neyin kullanılabileceği neyin kullanılamayacağıyla ilgili bilgimiz ise tarihî. Yani bizden önde yaşamış insanların binlerce yıllık hayat tecrübesinin sonucu.

TÜKETMEK ZORUNDA OLAN İNSAN

İnsan yaşamak için tüketmek zorunda. Bu bakımdan bir tercih yapma imkânına sahip değil. İnsan beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlar yanında sosyalleşme, iletişim, dinlenme ve eğlenme için de tüketmeye mecbur. Hiçbir insan ve insan toplumu bunun dışına çıkamaz.

Bu, insanın kaderi. Üstelik insan tüketme faaliyetini devamlı sürdürmeye de mahkûm. Bir kere karnımızı doyurmak hep tok kalmamıza yetmiyor. İnşa ettiğimiz barınaklar sonsuza kadar ayakta kalamıyor. Her tüketim kalemi sınırlı bir ömre sahip. Yani her tüketim kalemi tüketilmek, tüketilmek için ise üretilmek zorunda.

Dünya insanın yaşamasına elverişli bir yer hâline ancak üretimle geliyor. Her toplum dur durak bilmez bir üretim faaliyeti içinde. Üretim ise bir bakıma dünyanın dönüştürülmesi ve tüketilmesi anlamına geliyor. Dünyanın sınırları belli olduğuna göre dünya kaynaklarının da sınırlı olduğunu veri almak yerinde bir davranış olur.

Dünyayı tüketmek zorunda olduğumuz gerçeği üzerinde düşünürken bilhassa dikkate almamız gereken şey, nasıl olup da bu tüketimi en az seviyede gerçekleştireceğimiz. Başka bir deyişle çevreye en az zararı nasıl vereceğimiz.

Çevreye hiç zarar vermemek yalnızca bir hayal. Hangi ekonomik sistem benimsenirse benimsensin ve insan hangi hayat tarzını tercih ederse etsin, var olmamızın, yaşamamızın çevreye bir maliyeti var. Bu yüzden, çevreye en az maliyeti bindirecek üretme ve tüketme yollarını bulma göreviyle karşı karşıyayız.

İKİ ÇEVRECİ MODEL

Çevre sorunlarında iki ana yaklaşım olduğu söylenebilir. İlki ve daha yaygın olanı çevre konusunda duyarlı olan veya çevreci baskı gruplarının faaliyetleriyle çevreye duyarlı hâle getirilen kamu otoritelerini –yani devleti ve birimlerini- çevreye bekçi yapmak. Bu bekçilik üretim ve gerekirse tüketim süreçlerine kamusal zorla planlı müdahale anlamına geliyor.

Devlet veya devletin bazı birimleri her malla ilgili üretim ve tüketim standartları koyuyor ve insanlar buna uymaya zorlanıyor. Uymayanlar cezalandırılıyor. Şüphe yok ki devlet bütün bunları yaparken bilimsel çalışmalarla ulaşılan bilgi ve bulguları dikkate aldığını ve insanların istikbaline katkıda bulunmak için böyle hareket ettiğini ileri sürüyor.

İkinci modelde ise çevre sorunlarını çözmede piyasanın yenilikçi, yaratıcı gücüne güveniliyor. Piyasa, özel mülkiyet, rekabet demek. Mülkiyet daha rasyonel ekonomik davranış için müşevvikler yaratır. Rekabetin doğal sonucu ise üretimi daha iyi yapmanın yolarını aramak. Bunun somut anlamı daha az girdiyle daha çok çıktı elde etmek. Daha az girdi ise çevrenin daha az tüketilmesi manasına gelir. Şüphe yok ki, rekabet aynı zamanda teknolojik ilerlemeyle iç içe. Teknoloji üretim tekniklerini kaynak kullanımını azaltacak şekilde etkinleştiriyor. Piyasa ise yeni teknolojinin süratle dünyanın her yerine yayılmasını ve devreye sokulmasını sağlıyor.

Piyasa ekonomisi aynı zamanda fiyatlandırma yoluyla üretim ve tüketim süreçlerine sokulan çevre unsurlarının değerlendirilmesini sağlıyor. Fiyatlar olmaksızın insanlar malların gerçek değerini bilemez ve onları ekonomik süreçlere hesap yaparak sokamaz. Fiyatlama aynı zamanda neyin ne kadar üretileceğiyle ve tüketileceğiyle ilgili sinyaller de gönderir ve ekonomik aktörler bu sinyallere dayanarak iktisadî faaliyetlerini ayarlar.

ÖNYARGILAR VE YERLEŞİK MENFAATLER

Çevreci kuruluşlar ne kadar çok iyi niyet şovu yaparsa yapsın, çevre konusunda da önyargıların olduğunu ve kuvvetli yerleşik menfaatlerin doğduğunu kabul etmek gerekir. Çevreye devlet eliyle getirilmek istenen regülasyonlar, bu regülasyonların maliyetlerini karşılayamayacak olan zayıf şirketlere karşı güçlü şirketleri kayırmakta. Aynı şey devletler arasındaki ilişkilerde de vuku bulmakta. Zengin ülkeler yüksek maliyetli çevre standartlarını fakir ve gelişmekte olan ülkelere dayatmak suretiyle potansiyel rakiplerinin önünü kesmeye çalışmakta.

Diğer taraftan, çevreyle ilgili bilimsel çalışmalar güvenilir kesinlikten hayli uzak. Örneğin, küresel ısınma var mı yok mu? Var diyenlerin sesi daha çok duyuluyor ama yok diyenlerin argümanları en az var diyenlerinki kadar kuvvetli. Küresel ısınma varsa bile bunun insanın faaliyetlerinin sonucu olup olmadığı belirsiz. Bu önemli, zira insan küresel ısınmada bir faktör değilse insanın ekonomik faaliyetlerine getirilen her lüzumsuz kısıtlama özellikle fakir bireylere ve fakir ülkelere ağır maliyetler olarak geri dönebilir.

Buna karşılık, iklim değişikliği ihtimâli daha kuvvetli görünüyor. Yani bir iklim değişikliği sürecinde gibiyiz. Bunda da insanın rolü tartışmalı. Çelişen veriler dolaşmakta ortalıkta. Bir görüşe göre iklim haritası helezonik ve tamamıyla insan dışı faktörlerin ürünü. Diğer bir görüş ise insanın çılgın üretim ve enerji kullanma hırsının iklim değişikliğine sebep olduğunu ileri sürmekte.

Ayrıca, çevreci kuruluşlarının kendilerinin de birer menfaat grubu teşkil etmesi söz konusu. Varlıkları ve kaynakları ağır ve kalıcı çevre sorunlarının mevcut olduğuna inanılmasına bağlı bu kuruluşlar “çevre sorunu yok” sözünden ve gerçeğinden çok rahatsız olmaya hazır. Bütün bütçeleri, yaygın bürokrasileri var. Çalışanlarını işte tutabilmek için kaynak bulmaları, kaynak için de çevre sorunlarını kullanmaları lâzım. Mamafih, tersi de söz konusu olabilmekte. Gerçekten çevre sorunlarının olduğu yerlerde yerleşik endüstriyel çıkarlar, çevre sorunlarının namevcut veya iddia edilenden daha az vahim olduğunu ispatlayan maksatlı çalışmaları çeşitli yollarla teşvik edebilmekte. İyi bir örnek sigara şirketleri…

KARMA BİR YOL MU?

Ortalamanın her zaman en iyi, orta yolun daima en iyi yol olduğu iddia edilemez. Ancak, mesele çevre olunca her yaklaşımı ve her ihtimâli değerlendirmekte fayda var. Bu satırların yazarı spesifik çevre sorunları tartışmalı olduğunda dahi o sorunları varmış gibi düşünmenin ve ihtiyatlı davranmanın doğru olduğuna inanıyor. Ancak, endişenin paranoyaya vardırılmaması şartıyla.

Diğer taraftan, çevre sorunlarının çözümünde daha fazla piyasaya ihtiyacımız olduğu da aşikâr. Mülkiyet hakkı yayılmalı, daha iyi korunmalı ve parçalara ayrılabilen ve tüketicisi teşhis edilebilen her şey fiyatlandırılarak piyasa mübadelelerine tâbi kılınmalı. Su ve hava dahi en azından bazı yerlerde bu kategoriye dahil edilebilir.

Peki, devletin çevreyi korumada hiç rolü olmamalı mı? Devletin yapabileceği iyi şeyler yok mu? Bunu söylemek doğru olmaz. Modern toplumlar hiçbir alanda devleti tamamıyla toplumsal hayatın dışına çıkartamamakta. Bu yüzden burada olması gereken, devleti zararlı olmaktan çıkarıp yararlı hâle getirmek. Devlet çevreyle ilgili ihtilâfların çözümünü sağlayan bir hukuk sistemini ayakta tutmakla zaten çevre sorunlarının çözümüne katkıda bulunacaktır. İlaveten, ender durumlarda, devlet regülasyonları da çevreyi korumada yararlı olabilir. Ancak, bu regülasyonlar hiçbir şekilde piyasayı boğucu ve devreden çıkarıcı olmamalıdır. Aksi takdirde, niyet ne kadar iyi olursa olsun ağır çevre felaketleri kaçılmaz olur. Bunu tüm yetkilerin devlet elinde olduğu sosyalist ülkelerde yaşanan çevre sorunlarının devlete nispeten daha sınırlı rol biçilen/verilen ülkelerdekine nazaran çok daha ağır olması açıkça ispatlıyor.

Çevreye saygı gösterelim ve çevreyi akıllıca koruyalım.

Dernekler Dergisi, 19.02.2016

Hemşeri Dernekleri: Artılar ve Eksiler

HEMŞERİ derneklerinin Türkiye’de en çok karşılaşılan dernek türü olduğu söylenebilir. “Dayanışma”, “yardımlaşma”, “güzelleştirme”, “kalkınma” gibi kelimeleri alt başlıklarında kullanan bu dernekler, genellikle doğum ve bazen yaşama yeri esasına dayanarak üye kaydediyor veya doğrudan doğruya bir mahalde yaşayan ya da bir mahalle kuvvetli bağları bulunan insanlara yönelik faaliyetler yürütüyor. Bu dernekler ayrıca, daha çok, nüfusun katlanarak arttığı, hayatın iyice karmaşıklaşıp anonimleştiği yerlerde ortaya çıkıyor. Söz gelimi, Yozgat’ta Yozgatlılar dayanışma derneği kurmak pek anlam taşımıyor ama İstanbul’da aynı adla bir dernek kurulduğunda bu hem daha manidar hem daha fonksiyonel oluyor. Nitekim hemşeri derneklerinin ezici çoğunluğu büyük şehirlerde yerleşik.

Hemşeri derneklerinde toplanan insanların iç içe geçmiş iki hedefe yönelik faaliyet yürüttüğünü görüyoruz. İlki, belli bir mahalle ilgili olanlar. Bunlara kısaca ekonomik amaçlar diyebiliriz. Bir yerleşim biriminin iktisaden güçlendirilmesi; yeşillendirme, ağaçlandırma, çevre düzenlemesi ve çeşitli tesislerin yapılması gibi yollarla geliştirilmesi; su, elektrik, kanalizasyon gibi altyapı yatırımlarının tamamlanması yoluyla mahalli refah seviyesinin yükseltilmesi başlıca ekonomik amaçlar. İkinci hedef ise aynı şehirde (bazen kasabada –Çaykara gibi) doğmuş, nüfusa aynı yerden kayıtlı vatandaşlar arasında maddi olanlar yanında manevi unsurları da kapsayan bir dayanışma ve yardımlaşma ağı oluşturulması. Bu ağ, talebelere burs verilmesinden esnaf arasında ilişkilerin yoğunlaştırılmasına, devlet dairelerinde görev yapan aynı mahalden insanların tanıştırılıp birbirinden haberdar kılınmasından aynı yerlere (daha doğrusu devlet dairelerine) mahalden yeni görevlilerin yerleştirilmesine, terfi ve atama işlemlerinin çözülmesine kadar uzanıyor.

Hemşeri dernekleri mahalden olan ve hayatın her yolunda yürüyen insanları bazen açılan lokallerde buluşturuyor. İnsanlar buraları hafta sonlarında veya vakitleri olduğunda ziyaret ediyor, türlü meşgalelere vakit harcıyor. Sohbetlerden çeşitli oyunlara kadar çeşitli şekillerde zamanını değerlendiriyor. Ancak, hemen hemen her hemşeri derneğinin ağında lokallere gelip gidenlerden çok daha fazla sayıda insan bulunuyor. Başka bir deyişle hiçbir hemşeri derneğinin cüssesini sadece lokale gelip gidenlerden ibaret sanmamak gerekiyor.

DEMOKRASİYE TABAN SAĞLAR

Dernekler ve Sivil Toplum Dergisi’nin her sayısında altı çizildiği üzere çoğu diğer dernek gibi hemşeri derneklerini de sivil toplumun bir parçası olarak görmek ve memnuniyetle karşılamak lâzım. Netice itibarıyla dernekler gönüllülüğe dayanan, insanların ortak amaçları takip etmek üzere bilerek ve isteyerek bir araya geldiği, üyelerinin, Hemşerilik kendi çapında nötr bir kavram. İnsanları ayrıştırmaktan çok birleştirmesi beklenir. Hemşeri derneklerine devam belli bir etnik, dini, siyasi aidiyete bağlanmayacağından, hemşeri derneği ortamları insanların bu tür farklılıkları bir yana atarak bir araya gelebilmesi gibi bir sonuca yol açar. Ayrışmaların bazen radikal kutuplaşmalara evrilebildiği bir toplumda bunu memnuniyetle karşılamamız gerekir. maddi ve manevi fedakârlığına dayanan oluşumlar. Bunların sayısının artmasının sivil toplumun güçlenmesiyle doğrudan alâkası var. Güçlü bir sivil toplum ise hem güçlü bir ülkeye hem de gelişmiş ve işlek bir demokrasiye daha sağlam bir taban anlamına geliyor. Ayrıca, bu derneklerin spontane bir şekilde ortaya çıkması ve hızla yayılması, tüm sıkıntılara rağmen ayakta kalmayı başarması da temelsiz bir fantezi olmayıp bir toplumsal ihtiyaca tekabül ettiklerini gösteriyor.

Hemşeri dernekleri toplumsal bütünleşmeye katkı açısından bazı iyi faaliyetlere imza atıyor. Hemşerilik kendi çapında nötr bir kavram. İnsanları ayrıştırmaktan çok birleştirmesi beklenir. Hemşeri derneklerine devam belli bir etnik, dini, siyasi aidiyete bağlanmayacağından, hemşeri derneği ortamları insanların bu tür farklılıkları bir yana atarak bir araya gelebilmesi gibi bir sonuca yol açar. Ayrışmaların bazen radikal kutuplaşmalara evrilebildiği bir toplumda bunu memnuniyetle karşılamamız gerekir. Ayrıca bu dernekler farklı özelliklere sahip insanların ortak çalışma yapmayı, işbirliğine girmeyi öğrenmesi açısından da fayda sağlamaktadır. Belki de birçok kişi sivil toplum kuruluşu üyesi, sorumlusu, yöneticisi olma yolunda ilk tecrübesini buralarda edinmektedir. Yürütülen faaliyetlerin olumlu sonuçlar vermesi ise şu veya bu çapta mutlaka karşılaşılan bir durum olmalı ki bu dernekler hem kendilerinin devamlılığını hem de üyelerinin derneğe bağlılığını ve varsa dernek mekânına düzenli geliş gidişini sağlamayı başarmaktadır. Özellikle kamu görevlerinde abartılmış hemşerilik dayanışması liyakatin iyice arkaya atılıp bir tür sadakat türü olarak hemşeriliğin öne çıkartılmasını teşvik edebilir. Kamu görevlendirmelerinde ehliyet ve liyakat ilkelerine bir türlü yeterince uyulamayan bir ülkede bunun kamu idaresinin olabileceğinden daha kötü ve ayrımcı olmasına değişen ölçülerde katkıda bulunması ihtimali vardır.

KÖTÜ ÖRNEK EMSAL OLMAZ AMA…

Bununla beraber, hemşeri derneklerinde bazı olumsuz yönlerin sadır olması da mümkün görünüyor. Gazete haberlerine bakılırsa bu tür derneklerin bazıları yasal olmayan –kumar gibi- faaliyetlerin yürütülmesine mekân teşkil etmektedir. Bununla beraber “kötü örnek emsal” olmaz deyip tüm hemşeri derneklerine bu gözle bakmamakta fayda var. İkincisi, bu derneklerin bazı ayrımcılıkları törpülerken başka bazı ayrımcılıkları teşvik etmesi ihtimali. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, hemşeri dernekleri, din, dil, etnisite ve siyasi görüş farklılıklarına dayanan ayrılıkları geriletebilir ve hemşerilerin hemşerilik temelinde bir araya gelmesine yardımcı olabilir. Bu iyi bir durum. Ancak, en azından bazı durumlarda bu dernekler, hemşeriliği fazla abartarak başka bireylere veya hemşeri gruplarına karşı ayrımcılık yapılmasına sebep olabilir. Bu, toplumda uzun vadede her şeyde daha iyiye ulaşmada başlıca aracımız olan rekabetin kelimenin gerçek anlamında vuku bulmasını engelleyebilir. Benzer şekilde, özellikle kamu görevlerinde abartılmış hemşerilik dayanışması liyakatin iyice arkaya atılıp bir tür sadakat türü olarak hemşeriliğin öne çıkartılmasını teşvik edebilir. Kamu görevlendirmelerinde ehliyet ve liyakat ilkelerine bir türlü yeterince uyulamayan bir ülkede bunun kamu idaresinin olabileceğinden daha kötü ve ayrımcı olmasına değişen ölçülerde katkıda bulunması ihtimali vardır.

Şüphe yok ki, hemşeri dernekleri yaşamaya devam edecek. Türkiye’de bunu sağlamaya yeterli sosyolojik kompozisyon mevcut. Bir taraftan mevzuat iyileş(tir) mesi, diğer taraftan toplumsal ve siyasal kültürümüzde sivil toplum anlayışının köklerinin derinleşmesi bu dernekleri de zamanla daha etkin ve yararlı hale getirecektir. Mesela, kumar yasağının gözden geçirilmesi ve kumar oynamanın birçok ülkede olduğu gibi belli şartlar dahilinde serbestleştirilmesi, kumar gruplarını hemşeri derneklerini araç/maske olarak kullanmaktan vazgeçirecektir. Siyasi partilerin iktidara geldiklerinde kamu görevlisi atamalarında ehliyet ve liyakata birinci derecede önem vermesi de hemşeri dayanışmasının “bizden olsun da ne olursa olsun” anlayışından ve buna yönelik çabalardan uzaklaşmasına etkide bulunacaktır. Hemşeri derneklerinin toplumsal yararı aşikâr birçok faaliyeti ise demokratikleşen ve zenginleşen bir ülkede boyutlarını katlayarak yoluna devam edecektir.

Dernekler Dergisi, 18.11.2015

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başarısını sürdürülebilir kılmak

  1. DÜNYA Savaşı sırasında Avrupada yaşanan korkunç katliam, insan hakları konusunda gösterilen uluslararası hassasiyetin en yoğun olarak bu kıtada ortaya çıkmasını sağladı. İnsan haklarını korumak ve hukukun üstünlüğünü tesis etmek amacıyla oluşturulan Avrupa Konseyi, 10 üye ülkeyle 1949 yılında başladığı yolculuğunu bugün 47 ülkeyle sürdürüyor. Avrupa Konseyine bağlı olarak 1959 yılında kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise insan haklarının uluslararası alanda korunmasını sağlayan en önemli kurumlardan biri haline geldi.

AİHM’nin insan haklarının korunması konusunda gösterdiği başarı, Avrupa Konseyi’ni özellikle Avrupa’da yeni kurulan devletler bakımından bir çekim merkezi haline getirdi. Buna bağlı olarak da AİHM’nin yetki alanı genişledi ve daha fazla sayıda insan bu korumadan yararlanma olanağını elde etti. Tek başına ele alındığında sevindirici bir gelişme olarak kabul edilmesi gereken bu durum, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin insan hakları konusunda sergiledikleri farklı hassasiyet düzeyi nedeniyle ciddi birtakım sorunları da beraberinde getirdi. Kapsamlı birtakım tedbirlerin alınmaması durumunda AİHM’nin bugüne kadar gösterdiği başarıyı sürdürebilmesi kolay değil. Alınacak tedbirlerin başarısı ise öncelikle AİHM’nin yapısal sorunlarının dikkatli bir şekilde ele alınmasını gerektiriyor.

AİHM’NİN KURUMSALLAŞMA SÜRECİ

Avrupa Konseyi II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Soğuk Savaş döneminin ürünüdür. Konseyin kurulduğu yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist rejimler uygulanmakta iken; Avrupa’nın batısında liberal-demokratik yönetimler iş başındaydı. 1949 yılında Londra Antlaşması’yla kurulması öngörülen Avrupa Konseyi, başlangıçta tüm Avrupa ülkelerini değil, yalnızca Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerini kapsayacak biçimde oluşturulmuştu. Konsey’in kuruluş amacı ise insan hakları, çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak biçiminde ifade edilmişti.

Konsey bu amaç doğrultusunda 1950 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) hazırlayarak kabul etmiş; Sözleşme hükümlerinin taraf devletlerce ihlalini önlemek için de yargısal bir denetim mekanizması kurmuştur. Sözleşme’nin ilk yıllarında bu denetim mekanizması Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Divanı ve Bakanlar Komitesi’nden oluşmaktadır. Sözleşme’ye aykırılık nedeniyle yapılacak başvurular önce Komisyon tarafından incelenmekte, ön koşullar bakımından kabul edilebilir nitelikte bulunan başvurular Divan’ın önüne gelmektedir. Ayrıca Sözleşme’nin ilk biçimine göre, bir taraf devlet aleyhine bireysel başvuru yapılabilmesi için ilgili devletin bunu kabul etmesi gereklidir. Yani Sözleşme’ye taraf bir devlet, kendi aleyhine bireysel başvuru yapılmasını kabul etmediği sürece bireylerin hak ihlali iddiasıyla başvuru yapabilmesi mümkün değildir.

1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Doğu Bloku’nun parçalanmasıyla birlikte Sözleşme’ye taraf devletlerin sayısı hızla artmış; Sözleşme’yle öngörülen denetim mekanizmasında da buna bağlı olarak köklü değişiklikler gündeme gelmiştir. 1998 yılında yürürlüğe giren 11 no’lu protokolle birlikte, Sözleşme’ye taraf olan tüm devletlerin bireysel başvuru hakkını tanıması zorunluluğu getirilmiştir. Bunun yanı sıra İnsan Hakları Komisyonu kaldırılarak başvuruların doğrudan AİHM’ye yapılması sağlanmıştır. Ayrıca siyasi bir organ olan Bakanlar Komitesi’nin yargısal yetkileri kaldırılarak AİHM’nin yargısal etkinlik düzeyi artırılmıştır.

11 no’lu protokolle yapılan köklü reform, Sözleşme’ye taraf olan devlet sayısının artmasına bağlı olarak ortaya çıkan iş yükünün hafifletilmesini sağlamaya yöneliktir. Bu reformla birlikte AİHM yeniden yapılandırılmış ve yapılan başvurularla ilgili olarak kademeli bir inceleme sistemi getirilmiştir. Buna göre; Mahkeme’ye yapılan başvuruların kabul edilebilir nitelikte olup olmadığına karar vermek üzere üç yargıçtan oluşan komiteler kurulmuş, bu aşamadan geçen başvurularla ilgili karar verme yetkisi ise kural olarak yedi yargıçtan oluşan dairelere bırakılmıştır. 17 yargıçtan oluşan Büyük Daire ise bir tür temyiz organı olarak faaliyet göstermektedir.

11 no’lu protokolle yapılan değişiklikler AİHS ile oluşturulan denetim mekanizmasının etkinliğini sağlamak bakımından önemli bir aşamadır ve bir süreliğine başarılı olmuştur. Ancak Mahkeme’nin giderek artan iş yükü nedeniyle bir süre sonra bu değişikliklerin de yetersiz olduğu anlaşılmış ve yeni reformlar yapılması gündeme gelmiştir. 

2010 yılında yürürlüğe giren 14 no’lu protokol, aşırı iş yükünden kaynaklanan gecikmeleri önlemek için Mahkeme’nin yapısını bir kez daha köklü biçimde değiştirmiştir. Buna göre; artık başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi üç yargıçtan oluşan komiteler yerine tek yargıçlı oluşumlar tarafından yapılacaktır. Kabul edilebilir nitelikte olan başvurular hakkında da kural olarak üç yar gıçlı komiteler ve yedi yargıçlı daireler tarafından karar verilecektir. 14 no’lu protokolle birlikte Mahkeme’ye yapılacak başvuruların kabul edilebilirlik şartları da değiştirilmiş ve başvurucunun önemli bir zarar görmediği durumlarda başvurunun reddedilmesi öngörülmüştür.

Sözleşme’nin ihlali iddiasıyla yapılan başvuruların kabul edilebilirlik şartlarının değişmesi, ciddiyetsiz veya dayanaktan yoksun başvuruların yarattığı iş yükünü azaltmaya yöneliktir. Üç yargıçlı komiteler tarafından yapılan ilk incelemenin tek yargıç tarafından yapılabilmesi ise AİHM bünyesindeki insan kaynağının daha verimli kullanılmasını sağlayarak kişi başına düşen iş yükünün hafifletilmesini hedeflemektedir.

14 no’lu protokolle yapılan son değişiklikler, AİHM’nin daha süratli biçimde ve daha etkin bir yargılama faaliyeti yürütebilmesi bakımından olumludur. Ancak orta ve uzun vadede bu değişikliklerin yeterli olacağını iddia etmek mümkün değildir. Sözleşme’ye taraf devletlerin sayısındaki artışa bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar tam olarak çözülebilmiş değildir.

Dolayısıyla bu sorunlar çözülmeden, yalnızca iş yükünü hafifletmeye yönelik çözümlerden fazla umutlu olmamak gerekir.

KENDİ BAŞARISININ KURBANI OLAN AİHM

AİHS ile oluşturulan denetim mekanizması başlangıçta 12 devletin katılımına göre biçimlendirilmişti. Günümüzde ise Sözleşme’ye taraf olan devletlerin sayısı 47’ye ulaşmış durumda. Bu durum, Mahkeme’nin faaliyet alanının yaklaşık 800 milyonluk bir nüfusu kapsayacak şekilde genişlediği anlamına gelmektedir.

Mahkeme’nin faaliyet alanının bu ölçüde genişlemiş olması, giderek artan ciddi bir iş yükü sorununu da beraberinde getirmektedir. AİHM’ne her yıl on binlerce başvuru yapılmakta ve Mahkeme’nin iş yükü her yıl biraz daha artmaktadır.  Nitekim 2014 yılında AİHM’ne 56 bin 250 yeni başvuru yapılmış; Mahkeme’de görülmekte ya olan toplam dava sayısı ise 69 bin 900 olarak açıklanmıştır. Oysa Mahkeme’nin kurulduğu 1958 yılı ile 1998 yılına kadar geçen kırk yıllık süre içinde yapılan toplam başvuru sayısı 45 bindir. Yani 2014 yılında yapılan başvuru sayısı, 1958 ile 1998 arasındaki kırk yıllık sürede yapılan başvuru sayısından daha fazladır.

AİHM’nin toplam iş yükünün bu kadar dramatik biçimde artmasını yalnızca faaliyet alanının genişlemesiyle izah etmek mümkün değildir. Sözleşme’ye taraf devletlerin bir kısmında gerçekleştirilen sistematik hak ihlalleri Mahkeme’nin iş yükünün artmasında rol oynayan faktörlerden biridir.

Öte yandan; Sözleşme ile tanınan hakları koruma konusunda AİHM’nin ortaya koyduğu başarılı performans, Mahkeme’ye yapılan başvuruların artmasında rol oynayan faktörlerden bir diğeridir. Zira AİHM’nin hak ihlallerini önleyici nitelikli kararları nedeniyle Sözleşme’de yer alan haklar konusunda genel bilinç düzeyi artmış ve sonuçta bireysel başvuru yolu daha sıklıkla kullanılır hale gelmiştir. Bununla birlikte; bireysel başvuru sayısının artmasına bağlı olarak, Mahkeme’nin süratli ve etkin bir yargılama yapabilmesi de giderek daha zor hale gelmektedir. Bu durum bir çeşit kısır döngü yaratmaktadır ve Mahkeme, paradoksal bir şekilde kendi başarısının kurbanı olmaktadır. Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland da bu hususun altını özellikle çizmektedir .

AİHS DENETİM MEKANİZMALARINDA KÖKLÜ REFORM İHTİYACI

Bugün gelinen noktada AİHM ciddi bir iş yükü altındadır ve bu durum sürdürülebilir nitelikte değildir. 11 ve 14 no’lu protokollerle yapılan köklü değişiklikler şüphesiz ki yararlı olmuştur; ancak AİHM’nin süratli ve etkin bir yargılama faaliyeti gerçekleştirebilmesi her geçen gün biraz daha güçleşmektedir.

Mevcut durumun sürdürülebilir nitelikte olmadığı görüşü, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantılarının sonuç bildirgelerinde de yer almaktadır. Nitekim 2011 tarihli İzmir Deklarasyonu’nda 14 no’lu protokolün, Sözleşme sisteminin yüzleştiği sorunlara kalıcı bir çözüm sağlamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Ancak buna rağmen, henüz mevcut sorunların çözümüne yönelik kapsamlı bir reform önerisi sunulabilmiş değildir. AİHM ve ulusal yargı organları arasındaki işbirliğinin önemine sıklıkla vurgu yapılmakta; ancak henüz etkili bir kurumsal mekanizma önerisine rastlanmamaktadır.

Türkiye örneği incelendiğinde; bireysel başvuru hakkının ulusal düzeyde tanınmasıyla birlikte AİHM’ne yapılan başvuru sayısının kayda değer biçimde azaldığı görülmektedir. Nitekim Türkiye aleyhine yapılan başvuruların 10 bin kişiye düşen oranı 2012 yılında 1,2 iken; 2013 yılında bu sayı 0,46’ya ve 2014 yılında da 0,21’e kadar düşmüştür. 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle hukukumuza giren bireysel başvuru hakkı, 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren kullanılabilmektedir. Yani bu hakkın fiilen kullanılmaya başlamasıyla birlikte, Türkiye aleyhine AİHM’ye yaolan tapılan başvurular ciddi oranda azalmış bulunmaktadır. Bireysel başvuru hakkının ulusal düzeyde tanınmasıyla birlikte Türkiye’nin insan hakları sorununun çözüldüğünü iddia etmek elbette mümkün değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin, Sözleşme’de yer alan hakların korunması konusunda önemli bir bilinçlendirme işlevi gördüğünü de kabul etmek gerekir.

AİHS’ne taraf devletlerin bireysel başvuru hakkını ulusal düzeyde kabul etmeleri sağlandığında, Sözleşme’de yer alan haklar konusunda bu devletlerin daha dikkatli bir tutum içine gireceği öngörülebilir. Dolayısıyla bireysel başvuru hakkının ulusal düzeyde kabul edilmesi, AİHM’nin aşırı iş yükü sorununa çözüm yollarından biri olarak düşünülebilir. Sözleşme’ye taraf devletlerin tamamında bireysel başvuru hakkının ulusal düzeyde tanınması durumunda, AİHM ve ulusal yargı organları arasındaki koordinasyon ve işbirliği olanakları da artırılmış olacaktır.

Kaynakça:

> Aybay, Rona, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Konusunda Bazı Gözlemler ve 14. Protokol”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 88, (2010).

> Bilir, Faruk, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yapısı ve 14 No’lu Protokol”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 55, Sayı: 1, (2006).

> Greer, Steven, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçin Anayasal Bir Geleceğe Doğru”, 50. Yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Başarı mı, Hayal

Kırıklığı mı?, Kerem Altıparmak (yayına hazırlayan), Ankara Barosu Yayınları, Ankara, (2009).

Dernekler Dergisi, 14.10.2015

İnsan haklarında sivil ve siyasi hakların önemi

İNSAN hakları, bir kişinin insan olduğu için sahip olduğu haklardır. Bu hakların kaynağında doğal hukuk anlayışı bulunur. Kaynağında “insan” olan ve insanı “tek gerçek gerçeklik” olarak gören doğal hukuk, insanı diğer şeyler için de tek ölçü ve tek kurucu güç olarak görür. İnsan, doğal olarak birtakım haklara sahiptir. Bu haklar mutlaktır, devredilemezdir, vazgeçilemezdir, evrenseldir.

İnsan hakları, doğal hakların modern ve seküler bir sürümüdür. Bir insanın bu haklara sahip olması, içinde yaşadığı toplumdaki statüsüne, belli bir işi yapmasına, belirli bir kimliğin üyesi olmasına, bazı özellikler taşımasına veya birtakım görevleri yerine getirmesine bağlı değildir. Herhangi bir ayrıma tabi tutulmaksızın her insan, salt insan olması hasebiyle –doğduğu andan itibaren- bu haklara sahiptir.

İnsan haklarının tanınması ve korunması, demokratik bir sistemin varlık koşuludur. Zira insan haklarının asıl işlevi, birey karşısında son derece güçlü araçlarla donatılmış olan siyasal iktidarı sınırlandırmasıdır. Bu haklar, devlet hareket alanını kısıtlamayı ve böylelikle insanlara dokunulmaz özgürlük alanları sağlamayı amaçlar. İnsan haklarının esas hedefi kişileri devlet baskısından korumaktır. Bu nedenle öncelikli muhatabı devlettir ve bu haklar öncelikle devlete karşı ileri sürülür. Devlet hem insan haklarına müdahale etmemek, hem de bu hakların uygulanabilmesi için gerekli şartları sağlamakla yükümlüdür.

Zira insan hakları, devletlerin meşruluğunun dayanaklarından biridir. Jürgen Habermas’a göre, modern demokrasilerde meşruiyetin iki kaynağı vardır: Biri ulusal iradedir, diğeri ise insan haklarıdır. İnsan hakları, ulusal iradeye paralel olarak “meşruiyetin ikiz kaynakları”ndan birini teşkil eder. Buna göre meşruluk, toplumsal yönetimin temel dayanağının sorgulanması anlamına gelir. Bir siyasal erkin meşru sayılabilmesi davranmaiçin, onun bireylerin iradesine dayalı bir uyum ve uzlaşmayı sağlayabilmesi gerekir. Bir başka ifadeyle yönetim, yönetilenler tarafından onanmalıdır.

Ancak siyasi iktidarın yönetilenlerin oluruyla işbasına gelmiş olması meşruluk sorununu tümden bitirmez. Siyasi iktidarın daha sonra gerçekleştireceği etkinlikler açısından da meşruluk sorgulaması devam eder. Bu çerçevede insan haklarının en geniş anlamda siyasal meşruluğun bir ölçütü olduğuna hiç kuşku yoktur. Siyasal yönetimler ve onların uygulamaları insan haklarına bağlı kaldıkları oranda meşrudurlar.

İnsan hakları, devletlerin meşruluğunun dayanaklarından biridir. Jürgen Habermas’a göre, modern demokrasilerde meşruiyetin iki kaynağı vardır: Biri ulusal iradedir, diğeri ise insan haklarıdır. İnsan hakları, ulusal iradeye paralel olarak “meşruiyetin ikiz kaynakları”ndan birini teşkil eder. Buna göre meşruluk, toplumsal yönetimin temel dayanağının sorgulanması anlamına gelir. Bir siyasal erkin meşru sayılabilmesi için, onun bireylerin iradesine dayalı bir uyum ve uzlaşmayı sağlayabilmesi gerekir. Bir başka ifadeyle yönetim, yönetilenler tarafından onanmalıdır.

İNSAN HAKLARININ KAPSAMI

İnsanların hayatlarında sadece insan hakları yoktur, insanlar başka haklara da –mesela sözleşmeden veya cari hukuktan doğan haklara da- sahiptirler. Ama insan haklarının, diğer haklardan farklı bir kapsayıcılık alanı söz konusudur. Kapsayıcılık noktasında insan haklarına dair üç noktaya değinilebilir:

Birincisi, diğer haklardan farklı olarak insan haklarının herkese karşı ileri sürülebilmesidir. Sözleşmeden kaynaklanan bir hak sadece sözleşmenin taraflarını bağlar ve sadece taraflardan sözleşme hükümlerine uygun davranması beklenir. Oysa insan herkesi bağlar ve herkesten bu haklara riayet etmeleri talep edilebilir.

İkincisi, insan haklarının varlığının devletlerin tanımasına bağlı olmamasıdır. Devletler insan haklarını tanımayabilir, hukuki güvence altına almaktan imtina edebilir. Ama devletlerin kendi pozitif hukuklarında insan haklarını hukuksal güvencelere kavuşturmamaları insan haklarını otomatikman ortadan kaldırmaz.
Devletin ifade özgürlüğünü tanımaması, ifade özgürlüğünün bir insan hakkı olmadığı anlamına gelmez. John Nuttal’in ifadesiyle “Bir insan hakkı, insanlar o yokmuş gibi davrandıklarında yok olmaz.” İnsan hakları tüm insanları kapsayacak şekilde vardırlar, devlet bunları tanımak ve hayata geçirmekle mükelleftir.

Üçüncüsü ise, insan haklarının üzerinde uzlaşmaya varılmış, mutlak ve değişmez bir kapsamının olmamasıdır. İnsan haklarının neleri kapsadığı konusundaki görüşler ve yaklaşımlar sürekli değişim içerisindedir. Toplumsal hayatın koşullarının değişmesine, olanakların artmasına, insan onuru hakkındaki düşüncelerin farklılaşmasına ve yeni teknolojilerin ortaya çıkmasına bağlı olarak insan haklarının kapsamı da genişlemiştir.

Nitekim başlangıçta insan hakları denilerken sadece “sivil ve siyasi haklar” veya “klasik haklar” akla geliyordu. İnsan haklarının kategorilere ayrılması mevzu bahis değildi. Oysa bugün insan hakları kavramı, içinde ekonomik ve sosyal hakların, grup haklarının ve cinsel kimlik haklarının yer aldığı bir seti tarif ediyor.

Sivil ve siyasi hakların, gerek geçmişte gerekse günümüzde iki önemli işlevinin olduğu söylenebilir: Birincisi, insanın devlete karşı sahip olduğu bir hürriyet sahasını belirlemesidir. İnsan bu sahada kendini geliştirir, kimliğini inşa eder, kendisi olarak var olur. İkincisi, devletin bu sahaya müdahale etmemesini öngörmesidir. Buna göre devlet; insanların fiziki bütünlüklerine dokunmayacak, onları keyfi olarak tutuklamayacak, hukuki ihtilaflarını adil bir yargı mekanizması vasıtasıyla çözmelerini engellemeyecek, özel hayatlarına karışmayacak, toplantı yapma dernek kurma ve kamuyla ilgili bütün faaliyetlere katılmalarına mani olmayacaktır.

SİVİL VE SİYASİ HAKLAR
Günümüzde birçok kategoride ele alınsa da insan haklarının temelinde “sivil ve siyasi haklar” yatar. Zira diğer kategorilerin bir insan hakkı olup olmadığı konusunda literatürde çok çeşitli ve ayrıntılı tartışmalar yapılıyor ama sivil ve siyasi hakların insan hakları olduğuna yönelik bir itiraz söz konusu değil.

Sivil ve siyasi haklara ilişkin tartışmaları tarihin ilk dönemlerine kadar götürmek mümkün. Ancak bu haklar, 17 ve 18. yüzyılda modern bir içeriğe kavuştular.
Bu haklar, “doğal haklar” olarak, o dönemdeki egemen siyasi yapıya ve o yapının meşruluk ilkelerine karşı sert ve kesin bir başkaldırıyı simgeliyordu. Çünkü doğal haklar teorisine göre, tüm insanlar doğumlarıyla birlikte vazgeçilmez, devredilmez ve mutlak evrensel haklara sahiptiler. Bu hakların varlığı, toplum öncesine dayanıyordu ve iktidarların bu haklar üzerinde tasarruf edebilme yetkileri yoktu.

Verili iktidar yapısına büyük sınırlar koyan bu düşünce, o dönem ekonomik hayatı büyük ölçüde elinin altında tutan ama siyasi bir ağırlığı bulunmayan burjuva sınıfı tarafından savunuluyordu. Burjuva ideologlarına göre, devlet mutlak ve sınırsız bir varlık değildi. Diğer sosyal kurumlar gibi devleti de insanlar, kendilerine hizmet etmesi amacıyla kurmuşlardı. Ama mevcut devletlerin böyle bir özellik taşımadıkları ortadaydı. Onlar insanlara hizmet etmek yerine insanlar üzerinde tahakküm kurmuşlardı. Bu durum değiştirilmeli, devlet ehlileştirilmeliydi. Bunun için yapılması gereken de, devleti ahlâki bir ilkeyle sınırlandırmak, bireylere devletin dokunamayacağı bir özgürlük alanı yaratmak ve herkesin adil yargılanmasını sağlayacak koşulları oluşturmaktı. Böylelikle devletin haksız ve gayrimeşru icraatlarına karşı bireyleri korumak mümkün olabilirdi.
Bu düşüncüler üzerinden geliştirilen insan hakları söylemi, baskıcı yönetimeler altında ezilen geniş halk kesimlerinden büyük destek gördü ve devletlerin demokratikleşmesine giden yolu açtı.

Bugün uluslararası düzenlemelerle garanti altına alınan sivil ve siyasi hakları, temelde dokuz genel başlık altında toplamak mümkündür:

> Ayrımcılık yasağı
> Kişinin fiziki ve manevi bütünlüğüne saygı (Hayat hakkı, işkence yasağı, insanlık dışı ve aşağılayıcı ceza ve muamele yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, vb.)
> Kişi özgürlükleri (özgürlük ve güvenlik hakkı, serbest dolaşım hürriyeti)
> Yargılamayla ilgili haklar (Adil yargılanma hakkı, etkili başvuru hakkı, suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi, vb.)
> Özel hayat ve aile hayatının korunması
> Düşünce özgürlüğü hürriyeti (düşünce, vicdan ve din hürriyeti, ebeveynin çocuklarının eğitim ve öğretimini kendi inançlarına göre yapılmasını isteme hakkı, vb.)
> Toplumsal ve siyasi faaliyetlerle ilgili özgürlükler (toplanma ve dernek kurma özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, vb.)
> Mülkiyet hakkı
> Yabancıların hakları

Sivil ve siyasi hakların, gerek geçmişte gerekse günümüzde iki önemli işlevinin olduğu söylenebilir: Birincisi, insanın devlete karşı sahip olduğu bir hürriyet sahasını belirlemesidir. İnsan bu sahada kendini geliştirir, kimliğini inşa eder, kendisi olarak var olur. İkincisi, devletin bu sahaya müdahale etmemesini öngörmesidir. Buna göre devlet; insanların fiziki bütünlüklerine dokunmayacak, onları keyfi olarak tutuklamayacak, hukuki ihtilaflarını adil bir yargı mekanizması vasıtasıyla çözmelerini engellemeyecek, özel hayatlarına karışmayacak, toplantı yapma dernek kurma ve kamuyla ilgili bütün faaliyetlere katılmalarına mani olmayacaktır.

Bu iki işlevi nedeniyle sivil ve siyasi haklar, gerek bireysel gerek toplumsal yaşamda büyük bir öneme haizdir. Devletlere düşen, bu hakları sistemin merkezine yerleştirmek ve anayasal güvenceye kavuşturmaktır. Zaten anayasaların da görevi, insanların hak ve özgürlüklerini teminat altına almak ve devlet yetkilerini sınırlandırmaktır. Elbette bu hakların anayasada yer bulması, onlara mutlaka itaat edileceği garantisi içermez. Ancak insan haklarının anayasal normlara dönüşmesi, hem bireyleri bu hakları daha fazla talep eder hale getirir, hem de devleti bu haklar uygun davranmak konusunda zorlar.

Dernekler Dergisi, 03.11.2015

İnsan hakları ve devlet: Gerilimli bir beraberlik

İNSAN hakları, insanın sadece insan olmak bakımından sahip olduğu haklardır. Devletten öncedir, onun üstündedir ve onun yapabileceklerinin sınırını belirler. Günümüzde bir devletin ve onun siyasi rejiminin meşruluğunu belirleyen başlıca kriter, onun insan haklarına ilişkin tutumudur.

Gerilimli bir ilişkidir bu. Modern anayasalar, devlete insan haklarını koruma ödevi yükler, hatta devletin meşruluğunu onun insan haklarına uyması şartına bağlar, ama aynı zamanda insan haklarına yönelik en büyük ihlaller de devletlerden gelir.

Bu yüzden de, kontrolsüz kaldığında olağanüstü yıkıcı olabilecek olan nükleer enerjinin çok sıkı korunan, her an gözetim altında tutulan bir santralde kontrol altında tutulmasına benzer biçimde, devletin de yıkıcı hale gelmemesi için ciddi bir gözetim altında tutulması, onun gücünün her an denetlenmesi, bu amaçla çok sayıda kontrol, fren ve denge mekanizmasının oluşturulması gerekir.

Hukuk devleti, kontrolsüz kaldığında olağanüstü bir yıkım doğurabileceği tecrübeyle sabit olan bu enerjinin kontrol altında tutulmasını ve iyi bir amaç doğrultusunda kullanılmasını sağlar. Devleti hukuka bağlamak, onun bütün işlemlerinin hukuka uygun olmasını sağlamak, insan haklarının içinde var olabileceği bilinen en ideal sosyo-politik ve hukuki çerçevenin de tesisini ifade eder.

TEORİK BİR TEMEL OLUŞTURMAK

Doğal hukuk ve sözleşme teorilerinin söylediği şudur: İnsan yaratılışı veya doğası gereği hak sahibi bir varlıktır. Bir toplum olarak yaşamaya başladığında da bu haklara sahip olmayı sürdürür. Toplum halinde yaşamanın ortaya çıkardığı sorunları çözmek için devletler kurulur. Devletin ortaya çıkması hakları ortadan kaldırmaz, tersine, devlet bu hakları korumakla ödevlidir (Birçok sözleşme teorisi arasında Locke’çu olanı, günümüz insan haklarına dayalı liberal araçsal devlet anlayışına en uygun olandır). Hatta devleti diğer herhangi bir organizasyondan ayıran en temel fark da budur.

Bütün hakları kullanmanın zemini olan yaşama hakkı açısından bir değerlendirme yapıldığında, ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği ihlallerin Saddam Hüseyin’in diktatörlüğü dönemindeki ihlal düzeyinden aşağıda olmadığı açıktır. Guantanamo’da insanların kaçırılıp, hapsedilip yargılanmasının, uluslararası hukuk açısından bir temelinin olmadığı, başka bir devlet veya örgütün aynısını yapması durumunda bunun müdahale gerekçesi olacağı da.

İKİ TARAFI KESKİN KILIÇ

İnsan haklarının Batılı büyük devletlerin elinde, kendi belirledikleri uluslararası düzenin işleyişine aykırı tutum alan devletlere karşı bir müdahale aracı olarak kullanıldığı doğrudur. İnsan haklarını koruma amaçlı örgütlerin raporlarını araçsal bir kullanıma konu eden ve askeri müdahale dahil her türlü yaptırımı uygulayan büyük devletler, aynı uluslararası “arena”da, şikayet ettikleri ihlallerin fazlasını kendileri yaparlar. Bütün hakları kullanmanın zemini olan yaşama hakkı açısından bir değerlendirme yapıldığında, ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği ihlallerin Saddam Hüseyin’in diktatörlüğü dönemindeki ihlal düzeyinden aşağıda olmadığı açıktır. Guantanamo’da insanların kaçırılıp, hapsedilip yargılanmasının, uluslararası hukuk açısından bir temelinin olmadığı, başka bir devlet veya örgütün aynısını yapması durumunda bunun müdahale gerekçesi olacağı da.

Ancak insan hakları aynı zamanda iki tarafı keskin kılıçtır. ABD’nin yukarıda ifade edilen ihlallerini mahkum etmek istediğimizde müracaat edeceğimiz en güçlü ahlâki ve hukuki dayanak da yine insan haklarıdır. Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi aşağıdan yukarıya ve sivil toplum odaklı mekanizmalar, gelecekte devletleri de insan haklarına itaate zorlamanın araçları hakkında bir fikir verebilir. Bugün Birleşmiş Milletler adını taşıyan devletlerarası örgütteki düzenin başka devletlerin bunu yapmasına izin vermediği doğrudur.

 Ancak global bir insan hakları kamuoyunun gittikçe geliştiği bir dünyada insan hakları çok daha keskin bir kılıç haline gelebilir. Doğal hukuk devletlerden çok daha eskidir ve yarının dünyasında büyük devletlerin ihlallerinin yaptırıma tabi tutulması söz konusu olduğunda başvuracağımız değer de yine kaynağını ondan alan insan hakları olacaktır.

İNSAN HAKLARININ AHLÂKI ÜSTÜNLÜĞÜ ÇAĞINDA DEVLET VE HAK İHLALLERİ

İnsan haklarının ahlâki üstünlüğünün artık itiraz edilemez biçimde kabul edildiği bir çağdayız. İnsan hakları artık hiçbir devletin “iç işleri” sayılmıyor; hiçbir devlet kendi egemenlik hakkına dayanarak vatandaşlarına dilediği biçimde davranabileceğini iddia edemiyor. Bu durum, insan haklarının bir ideal ve söylem olarak yükselen gücünü ve ulus devletlerin sınırlarını tanımayan evrensel bir değer olmaya başladığını gösteriyor. Kuşkusuz bu durum insan haklarının devletler tarafından artık ihlal edilmediği anlamına gelmiyor. İnsan haklarına en büyük tehdit, zor kullanma tekeline sahip en büyük örgütlü güç olan devletlerden gelmeye devam ediyor. Ama artık devletler, insan hakları doktrininin ulusal egemenliği tahtından indirdiği bir dönemde, artık bu konunun “iç işleri” olduğu şeklindeki bir savunma yerine, insan hakları ihlallerinde bulunduklarını inkâr veya ret etmeyi tercih ediyorlar; veya aslında yaşananların insan hakları ihlalleri olmadığını, “teröristlerle, ayrılıkçı güçlerle, fundamentalizmle vs. mücadele” olduğunu ileri sürüyorlar. Bu konuda ihlalci devletlerin argümanları ise şaşırtıcı ölçüde birbirine benziyor. Örneğin, ülkesinde Doğu Türkistanlılara ve Tibetlilere karşı yıllardır şiddet, katliam ve asimilasyon politikası uygulayan, tüm ülkedeki demokratik talepleri zor kullanarak bastıran, Hıristiyan misyonerlerine baskı yapan, son yıllarda yaygınlaşan Falun Gong Tarikatı’nı yasaklayan ve diğer birçok kesime karşı çeşitli biçimlerde hak ihlallerinde bulunan Çin Halk Cumhuriyeti’nin, uygulamalarını nasıl “izah ettiğine” bir bakalım.

Uluslararası Af Örgütü’nün 1998 yılı raporlarına göre Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki politikasını savunurken, cezalandırdıklarının “aşırı dinci”, “terörist” ve “ayrılıkçı” olduklarını, Tibet Özerk Bölgesi’ndekilerin “ulusal güvenliği tehdit ettiklerini” ve “ülkeyi bölmek istediklerini”, hapsedilen Moğol entelektüellerin “karşı-devrimci” olduklarını ve tutuklanan işçi hakları savunucularının ise “hükümeti devirmeyi planladıklarını” ileri sürüyor (Bkz. Amnesty International 1998: 130-2).

İnsan haklarının evrensel bir değer olarak yaygınlaşması ve bu alanda “global cemaatler”in ve örgütlerin ortaya çıkması, bugün için sınırlı etki gücüne sahip olsa da, gelecekte devletleri ihlalden caydırma konusunda çok daha etkili olacak gibi görünüyor. Örneğin Amerika ve İngiltere tarafından Irak’ın işgal edilmesini önlemek için İngiltere’de ilki 400.000; ikincisi ise 2.000.000 kişinin katıldığı iki büyük gösteri gerçekleştirilmiş, yoğun bir savaş karşıtı kampanya yürütülmüştü. Bütün bu çabalar savaşı engellemeye yetmedi; ancak gelecekte böyle olmayabilir. Çünkü en azından, tepkinin büyüklüğüne rağmen savaşı tercih eden liderin siyasi kariyerinin sona erme ihtimali, sonraki dönemin politikacıları için çoğu kez yeterli bir uyarı sinyalidir.

Dernekler Dergisi, 03.12.2015

Ahlâki bir sorun: Açlık

AÇLIK günümüzün temel sorunlarından biri olarak durmaya devam etmesine rağmen, çoğu kez dikkatlerimizden kaçmaktadır. Karmaşık ve çok boyutlu olan açlık meselesi hayati önemdedir. Zira insan, hayvan ya da bitki gibi canlılar, yaşamlarını sürdürmeleri ve doğal ömürlerini tamamlayabilmeleri için beslenmek yani bedensel varlıklarının devamı için yeterli gıdayı almak ihtiyacı içindedirler.

Bununla birlikte birey olarak insan, maddi varlığını sürdürmek için doğal kaynaklardan yararlanmak bakımından önemli avantajlara sahiptir. İnsan öz bilincinden hareketle kendi benliğini oluşturma, maddi varlığını koruma ve bunun için gerekli temel öğeleri

Piyasa ekonomisi karşıtı ideolojik tutumlar, kapitalizm, sömürgecilik ve zenginlerin daha çok tüketmesi gibi faktörlerle açlık sorununu izah etmektedirler. Oysa açlık sorununun çözümü için iki temel yaklaşımın bir arada benimsenmesi gerekir. Bireyi insan olarak ele alan, özerkliğini tanıyan ve içinde özgürlük mefhumunu barındıran sorumluluk ahlâkı ile bu anlayışı mümkün kılacak temel ekonomik motivasyon olan piyasa iktisadı eş zamanlı olarak değerlendirilmelidir.

bir araya getirmek gibi sosyal ve ahlâki kodlar geliştirme becerisine de sahiptir. İnsanın sahip olduğu bu öz nitelikler her bireyde farklı tezahür ettiği gibi, bireylerin oluşturduğu farklı sosyal gruplar, sınıflar, kültürel çevreler, cemaatler ve toplumlar arasında da ortaya çıkmaktadır.

Farklı tarihsel tecrübeler, coğrafyalar, kültürler, siyasal, ahlâki ve dini tercihler insan yaşamının etosunu oluşturur.

Bu etos ya da yaşam dünyası içinde var olan ve varlığını sürdüren, belli bir toplum içinde yaşayan insanların sahip olduğu ortak kültür, temel davranış biçimlerini de benzer kılmaktadır.

Dünya algısı, politik tutumlar, ekonomik ilişkiler, tüketim alışkanlıkları bu çerçevede şekillenir. İktisadi hayatın niteliği, medeniyetten pay almak, bilimsel
ve teknolojik gelişmeler her toplumu farklı şekilde etkiler.

Bu etkiler birey ve birey grupları üzerinde de farklı etkiler yapmaktadır. Bu etkiler tek taraflı değildir. Birey ve toplumların ortaya çıkan değişimlere verdikleri tepkiler, kendi durumlarının niteliğini oluşturur.

“ZENGİNLİK YARATMADAN GIDA DESTEĞİ OLMAZ”

Farklı coğrafyalarda yaşamak, farklı siyasal sistemlere sahip olmak, iktisadi yapının niteliği ve özgürlük bilinci, tarihsel varoluşumuzun temel dinamiklerini oluşturmaktadır.

Avrupalı, Amerikalı, Asyalı, Afrikalı olmak yaşadığımız yaşam biçimini belirlediği gibi, adı geçen kara parçalarının hangi bölgesinde yaşadığımız, etnik ve dini aidiyetlerimiz, siyasal ve ahlâki tercihlerimiz de yaşam tarzımızın oluşmasında belirleyici olmaktadır.

Tarihsel olarak insan ırkının yaşadığı sorunlar, yıkımlar, açlık ve sefalet gibi sorunların siyasi, iktisadi ve ahlâki veçheleri bulunmaktadır. Maddi zenginlik arzusu temel bir motivasyon öğesi olarak insanı daima yönlendirmiştir.

Fakirlikten kurtulmak, daha zengin bir toplum yaratmak ve güçlü bir iktisadi düzene sahip olmak, varlığımızı korumak ve sürdürmek için gereklidir.

Bununla birlikte her bireyin farklı olması gibi, her toplumun yaşadığı yaşam kalitesi ve sorunları da farklılık arz etmektedir. Zenginlik ve fakirlik nispi kavramlar olarak değerlendirilebilmekle beraber açlık özel bir sorundur.

Zira açlık durumunun devamı bireyin ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Bu bakımdan açlık sorununun iki temel boyutu bulunur. Ahlâki ve iktisadi.

Zor durumda olan bir canlıya, insana ya da topluma yardım etmek gibi ahlâki bir görevimiz olduğu inancından yola çıkarsak, açlığın giderilmesi için gerekli iradeyi ortaya koymak da bir mecburiyet olarak ortaya çıkar.

Ancak açlık sorununu ortadan kaldırmak ve gerekli maddi desteği sağlamanın temel iktisadi bir boyutu bulunmaktadır.

Açıkçası iktisadi bakımdan zenginlik yaratmadan gıda desteği sağlamak da mümkün olamayacaktır. Peki, maddi zenginlik nasıl sağlanabilir ve fakirlik nasıl ortadan kaldırılabilir?

Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde yaşanmakta olan açlık sorununun birçok objektif nedeni bulunmaktadır. Kuraklık, savaş gibi maddi faktörlerin yanı sıra siyasal sistemlerin ideolojik tercihleri, toplumların yaşam tarzları ve ahlâki tercihleri de açlığın ortaya çıkmasında önemli sebepler olarak ifade edilebilir.

Bununla birlikte özellikle piyasa ekonomisi karşıtı ideolojik tutumlar, kapitalizm, sömürgecilik ve zenginlerin daha çok tüketmesi gibi faktörlerle açlık sorununu izah etmektedirler. Oysa açlık sorununun çözümü için iki temel yaklaşımın bir arada benimsenmesi gerekir.

Bireyi insan olarak ele alan, özerkliğini tanıyan ve içinde özgürlük mefhumunu barındıran sorumluluk ahlâkı ile bu anlayışı mümkün kılacak temel ekonomik motivasyon olan piyasa iktisadı eş zamanlı olarak değerlendirilmelidir.

SADECE EKONOMİK BOYUTU YOK
İnsanı temel değer olarak ele alan ve onu rasyonel ve ahlâki bir varlık statüsüne lâyık gören özgürlükçü yaklaşımlar açlığı da temel bir tehdit olarak değerlendirmektedir.

Bu anlayışın ideolojik ya da bilimci bir çerçevesi olmak zorunda değildir. Bilakis insanın içinde bulunduğu kültürel çevre ‘aç’ olana yardım etmeyi dini, ahlâki ve insani bir düstur olarak ortaya koymaktadır.

Yoksulluğun ve güçsüzlüğün en görünür durumu olan açlık sorununa yönelik ideolojik ve bilimci yaklaşımlar ahlâki içerikten yoksundurlar. Zira bu tür yaklaşımlarda büyük bir felâket karşısında olan insan araçsal özne olarak kutsanmaktadır.

İdeolojik söylemin nesnesine dönüştürülmektedir. Bir tür yoksulluk etiği icat ederek yoksulluğu yücelten, dolayısıyla açlıktan ölümler üzerinden söylem üstünlüğü oluşturmaya çalışan ideolojik yaklaşımlar yerine toplumsal refahı artıran sağlam iktisadi politikalara yönelmek sorunun aşılmasında doğru yol olacaktır.

Bununla birlikte açlık ve yoksulluk gibi sorunların sadece ekonomik boyutlu olmadığını, sosyal bir içeriğe de sahip olduğunu belirtmekte fayda vardır. Yoksulluğun nedenlerinin tespitiyle ilgili de önemli tartışmalar vardır.

Bazı yaklaşımlar uluslararası ilişkiler çer çevesinde küresel sistemik nedenlere vurgu yaparken, ulusal ölçekteki yönetsel ve mali yapı ile beraber eğitime odaklanan yaklaşımlar da vardır. Bunların yanında doğal, demografik, coğrafi, iktisadi, siyasi, kültürel etkenlerle ilgili vurgular da söz konusudur.

Yoksulluğu tetikleyen bu etkenlerin muhtemel sonuçları arasında açlıktan ölme,
ortalama ömrün kısalığı, evsizlik, uyuşturucu kullanımı, sosyal tecrit, intihar, çocuk işçi sayısında artış, kayıt dışı ekonomi, yetersiz sağlık hizmeti, siyasal marjinalleşme, göç, iltica gösterilmekte ve bunların hepsi birlikte devletler için bir kısır döngünün oluşması anlamına gelmektedir.

Yoksullukla mücadele adına vergilerin konması yoksulluğu artıracak, refah politikalarının sürdürülmesi için gerekli iktisadi büyüme zorunluluğu gibi bir çıkmazı gündeme getirmektedir. Bu nedenle, ekonomist niteliği ağır basan refah yaklaşımının dışında daha boyutlu ve kapsayıcı açıklamalara ihtiyaç vardır.

Örneğin, Sawhill’e (2003:79-86) göre yoksulluk, bir davranış biçimidir ve salt refah yaklaşımıyla açıklanamaz. Yoksulluk ve zenginlik, parasal değil, davranışsal modellerdir. Bu nedenle yoksulluk davranışı bir neden değil, sonuçtur.

Yoksulluğun davranışsal tanımı, yoksulluk döngüsünü açıklama işlevini yüklenir. Bu nedenle ekonomik girdi artsa da davranış en azından birkaç kuşak devam edebilmektedir. (Konuk ve Bayram, 2009)

Bireyi merkeze alan, iş bölümü, mülkiyet ve serbest teşebbüs gibi yaratıcı iktisadi amiller özgürlük ahlâkının sonucu olarak ortaya çıkan sorumluluk fikrinin oluşmasını da kolaylaştırmaktadır.

Bu kavrayış asal olarak dilde ve gelenekte mevcuttur. Fakirlik ve açlık bir tercih olarak birey tarafından benimsenmemekle beraber, zaman içinde yaşam tarzı olarak içselleştirilmek gibi olumsuz bir sonuç yaratma riski taşımaktadır.

Ana siyasal organizasyon olan devlet gücünün ekonomik sorunları çözmede yetersiz kaldığı sır değildir. Örneğin Afrika ülkelerinde yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların Batı sömürüsünden kaynaklandığını söylemek de

Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur. Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz. Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir. Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.

retorikten öteye gitmez. Bu yaklaşımın kendi içinde kusurlu olduğu ve çelişkiler ihtiva ettiği bir hakikattir. Zira genel olarak geri kalmışlık durumunu Batı’dan kaynaklanan bir kötülük olarak varsaymak sorunun aktörlerini hiçleştirmek manasına da gelir.

Benzer bir yaklaşımın Batılı’nın Doğulu’ya dair imgesinde yer aldığı başka bir gerçektir. Zira ortalama Batılı’nın zihninde Doğulu geri kalmış, düşünme melekelerinden yoksun ilkel bir varlığı ifade eder.

Bu yanlış düşüncelerin yaratıcıları ve taşıyıcıları paradoksal olarak entelektüel sınıftan başkası değildir. Benzer yaklaşımlar Türkiye özelinde de ortaya çıkmaktadır. Bölgesel sorunlar ve farklılıklar sömürü, adaletsiz dağıtım ve benzeri kavramlar üzerinden yorumlanmaktadır.

“ÖZEL MÜLKİYET TRAJEDİYİ ÇÖZEBİLİR”
Oysa öncelikle sorunun öznesi olan birey ve toplumların kendi inisiyatiflerini esas alan değerlendirmede bulunmaları, fakirlik olgusunu ortadan kaldırmak için daha gerçekçi görünmektedir.

Bu aynı zamanda insan olmanın ahlâki varoluş biçimidir. Başkasını suçlamak yerine, eylemde bulunma iradesini ortaya koymak ve sorumluluk duygusunu ödev olarak somutlaştırmak birçok konuda olduğu gibi açlık sorununu aşmada da son derece önemlidir.

İç savaşlar, kuraklık, yozlaşan kültür ve öğretilmiş çaresizlik gibi faktörler, fakirliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan açlık, kader olarak insanlarca benimsenmesine yol açmaktadır.

Özgürlüğün olmadığı bir dünyada sorumluluk fikri de güdük kalmaktadır ve tembellik hastalığı temel yaşam biçimine dönüşmektedir. Bu bakımdan fakirliğin azaltılması ve açlık gibi insan onuruna yakışmayan hadiseleri ortadan kaldırmak için gönüllü ortak eylem programlarına ihtiyaç vardır.

Sivil örgütler tarafından geliştirilecek eylem planları ve bunu destekleyecek fonların oluşturulmasıyla acil bir durum arz eden açlık sorunu ortadan kaldırılabilir.

Fakat bu durum geçici bir çözüm olmaktan öteye gitmez. Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur. Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz.

Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir. Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.

Bir adama çıplak bir kaya parçasının mülkiyet garantisini verirseniz, onu bir bahçeye dönüştürecektir; bu adama bir bahçeyi dokuz yıllığına kiralarsanız, bahçeyi çöle dönüştürecektir… Mülkiyetin büyüsü kumu altına dönüştürür (Arthur Young, Travels, 1787. Ridley’in Erdemin Kökenleri adlı kitabından alınmıştır).

Özel mülkiyetin gelişmesi, ortak mülkiyetin yarattığı trajediyi ortadan kaldırabilir. Bireyin sahip olduğu yetenekleri kullanması ve geliştirmesi, iş bölümünü doğal olarak oluşturacağı gibi üretimin kalitesini de yükseltecektir. Fakirlik nispi olarak anlaşılması gereken bir kavramdır.

Genel bir fakirlik normundan söz etmek yanıltıcı bir yaklaşım olacaktır. Bununla birlikte açlık daha somut ve acil müdahale gerektiren ahlâki bir sorumluluktur. Bireylerin ve sivil birlikteliklerin yapacağı katkılarla bu sorunu asgariye indirgemek mümkündür.

Açlıkla mücadele etmek ahlâki bir sorumluluk olmakla beraber, bu sorunun aşılması ekonomik faktörlerle mümkün olabilir. Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur.

Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz. Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir.

Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.

Kaynakça:
> Konuk, O., Bayram, A., K., “İnsansızlaştırılmış Yoksulluk: Yoksulluk, Bilim ve Etik”, Civilacademy, Cilt:7, Sayı: 1, 15-26, 2009.
> Pennington, Mark. Sağlam Politik Ekonomi. (Çev. Atilla Yayla). Liberte Yayınları, Ankara,2013.

Dernekler Dergisi, 20.05.2015

Dünyada yoksullukla mücadele yaklaşımları ve temel politikalar

YOKSULLUK, dar anlamıyla insanın fiziksel ihtiyaçlarını yeterince karşılayabileceği maddi kaynaklardan yoksun olması olarak tanımlanır. Kavram, bu dar tanımını 17. yüzyıl İngiltere’sinde, dönemin büyük toplumsal değişimleri sonucu yapılan ilk yoksulluk çalışmaları sonucunda kazanmıştır.

Bu tanım yakın geçmişe kadar yoksulluk çalışmalarına yön vermişken, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni yaklaşımla, yoksulluğun yalnızca maddi kaynakların yetersizliği olmadığı, insanın kapasitesini kullanıp geliştirebileceği sosyal kaynaklardan mahrum olmasının da yoksulluk yarattığı yönündeki görüş güçlenmiştir.

Yoksulluğun “insanın kapasitesini kullanma ve geliştirmesi için fiziki ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklardan yoksun olması” olduğu yönündeki görüş, bugün yoksullukla mücadele politikalarını şekillendiren temel görüş haline gelmiştir.

Uluslararası alanda Birleşmiş Milletler’in (BM) yaklaşımını temsil eden bu görüş, ulusal düzeyde farklı türde refah devletleri ortaya çıkarmıştır.

Bugün, yoksullukla mücadelede baskın aktörler devletlerdir ve bu konudaki genel eğilim, yoksulluğu ortadan kaldırmaya ilişkin planlı yatırım ve politikaların oluşturulmasıdır.

Bu çalışmanın amacı da dünyada yoksullukla mücadelede öne çıkan aktörler olan devletlerin farklı yaklaşım ve politikalarını genel hatlarıyla ortaya koymaktır.

YOKSULLUKLA MÜCADELEDE TARİHSEL SÜREÇ VE YAKLAŞIMLAR

Yoksulluk, ilk ele alındığında fiziksel ihtiyaçların yeterince karşılanamaması olarak tanımlanmış, tarihsel süreçte değişen toplumsal koşullarla birlikte yoksulluğa ilişkin algı ve kavramsallaştırma da değişmiştir.

Yoksulluk şüphesiz tarih boyunca dar ya da geniş anlamıyla var olmuş, insanların bir kısmı fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarını yeterince karşılayabilecek kaynaklardan mahrum olmuşlardır.

Ne var ki yoksulluğun neden ve sonuçlarına ilişkin ilk sistematik çalışmalar İngiltere’de, 17. yüzyılda yaşanan ekonomik ve sosyal dönüşümler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bu dönem yoksulluk fiziksel ihtiyaçlar baz alınarak tanımlanmış ve buna ilişkin mücadelede tek bir aktör öne çıkmamıştır. Bu dönem İngiltere devleti çeşitli sosyal yardımlar öngörmüşse de yoksullara yardımdasivil toplumun baskınlığı devam etmiştir.

Yoksulluğa bakış açısı değişmemiş olsa da yoksullukla mücadelede devleti önemli aktör haline getiren 19. Yüzyıl Bismarck Almanyası’dır. Alman siyasal düşüncesinin devlete bakış açısıyla şekillenen bu yaklaşımda, devlet aşkın ve paternal bir amaç olarak yoksullara yardım etmenin temel işlevi olduğunu iddia etmiş ve kendini buna sorumlu ve yetkili kılmıştır.

Yoksullukla mücadelenin sistematik bir yapıya kavuştuğu ve gerek uluslararası kuruluşlar gerekse devletler nezdinde gözde bir politika aracına dönüştüğü dönem II. Dünya Savaşı sonrasıdır.

Savaşın yarattığı yıkım sonucunda ortaya çıkan büyük yoksulluk, uluslararası kuruluşları ve devletleri harekete geçirmiş, gerek ulusal gerekse de küresel bazda yoksullukla mücadele için yeni vasıtalar geliştirilmiştir.

Devletler birer birer refah politikaları üretmeye yoğunlaşmıştır. Bu dönem refah devleti kavramının anlam bulduğu ve 1980’lere kadar devletler bazında yoksullukla mücadelede büyüyen refah devleti uygulamalarının şekillendiği dönem olmuştur.

Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve BM gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı ise 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

90’larda uluslararası kuruluşların yoksulluğa ilişkin yaptıkları çalışmalar, ekonomik büyümenin yoksullukla mücadelede tek başına yeterli bir araç olmadığını, ekonomik büyümeyle birlikte insan kapasitesine yatırım yapılmadığı sürece yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağına ilişkin bir yaklaşım benimsemeye başlamışlardır.

Bugün DB, IMF gibi Bretton Woods kuruluşları ekonomik büyümenin, ekonomik dengenin ve gelir artışının yoksullukla mücadeledeki en önemli faktörler olduğunu düşünseler de eğitim, sağlık gibi insana ilişkin yatırımların önemine de vurgu yapmaktadırlar.

Bu konudaki en büyük vurgu ise BM Kalkınma Programı’na (UNDP) aittir. 90’lardan itibaren yoksullukla mücadele konusunda Bretton Woods kuruluşlarından daha kötümser bir yaklaşım sergileyen UNDP, Amartya Sen’in şekillendirdiği bir anlayışla, yoksulluğun bazı ciddi politikalar üretilmediği sürece artma eğiliminde olacağına, bu nedenle tüm ekonomik faaliyetin insan kapasitesinin arttırılmasına yönlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmış ve insani gelişme kavramını ortaya çıkarmıştır.

DB, IMF, DTÖ gibi uluslararası kuruluşlar gelirin küresel dağılımı ve küresel ekonomik büyümenin sonucunda yoksulluğun azaldığına ilişkin daha iyimser bir yaklaşıma sahipken, UNDP insani kapasiteler (uzun ve sağlıklı bir yaşam, yüksek bir eğitim seviyesi, makul düzeyde bir hayat standardı için gerekli kaynak) gelişmediği sürece ekonomik büyümenin yoksullukla mücadelede pek bir anlam ifade etmeyeceğini, çünkü tıpkı sağlıklı olmayan bir insan için servetinin bir öneminin olmaması gibi, iktisadi büyümenin gerçek amacının insan kapasitesinin geliştirilmesi olmadığı sürece yoksullukla mücadelede bir öneminin olmayacağını vurgulamıştır.

Günümüzde, UNDP’nin bu yaklaşımı gerek uluslararası alanda gerekse devletler nezdinde daha fazla yer bulmuş durumdadır. Bugün birçok devlet yoksullukla mücadelede refah devleti politikaları üretirken insani gelişme yaklaşımını baz alarak yatırım yapmaktadır.

YOKSULLUKLA MÜCADELEDE DEVLETLERİN YAKLAŞIM VE

POLİTİKALARI

Günümüzde, yoksullukla mücadelede en öne çıkan aktörler devletlerdir. Devletler, tarihsel süreçte yoksullukla mücadele politikaları üretme meselesini gözde birer konu haline getirmiş ve bu kapsamdaki alanlarını her geçen gün büyütme eğiliminde olmuşlardır.

Devletlerin tarihsel süreçte yoksullukla mücadelede üç farklı yaklaşımı benimsemiş oldukları söylenebilir. Bunlardan ilki dolaylı yaklaşımdır. Bu yaklaşımda, kaynakların ekonomik büyüme için kullanılması ve büyüme yoluyla yoksulluğun olumsuz koşullarının ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesi egemendir.

İkinci yaklaşım ise doğrudan yaklaşımdır. Buna göre, devletler doğrudan ve somut program ve politikalar üretmeli ve yoksul kesimlere direkt transferlerde bulunmalıdır. Son yaklaşım, radikal reformcu yaklaşım ise üretim araçları ve ilişkileri değiştirilmeden yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağını ve kaynakların eşitlikçi yeniden dağıtımını öngörmektedir. Bugün, yoksullukla mücadelede devletlerin benimsediği en yaygın yaklaşım doğrudan olup, bu mücadeleyi sosyal yardımlar aracılığıyla yürütmektedirler.

Devletler bazında baktığımızda, ABD, Avusturya, Kanada, İngiltere gibi Anglosakson ülkelerde yoksullukla mücadelede dolaylı yaklaşım benimsenmiş ve refah devleti göreceli daha liberal örgütlenmiştir. Bu ülkeler için genel inanış, yoksulluğun ekonomik büyüme yoluyla ortadan kalkacağı yönünde gelişmiş ve refah yardımları yoksul kişilerin yeniden iş piyasasına kazandırılması için araç olarak kabul edilmiştir.

Bu ülkelerdeki sosyal yardımlar ılımlı transferler şeklinde düzenlenmekte ve yardımlar genelde nakit olarak yapılmaktadır. Yardımlar bu ülkelerde daha çok genel vergilerden finanse edilmekte ve muhtaç olmak temel koşul sayılmaktadır.

Bu ülkelerde yoksullukla mücadele, yaşamın genel risklerini minimuma indirmek amacına göre şekillenmektedir.

Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa, İtalya gibi Kıta Avrupası ülkelerinde refah devleti daha koorporatist örgütlenmiş ve doğrudan yaklaşım benimsenmiştir.

Bu ülkelerde devlet, cemaat ve aile yoksullukla mücadelede önemli aracı kurumlar olarak kabul edilmektedir.

Yoksullukla mücadelede bunlar arasında devletin esas rolü üstlenmesi gerektiğini öngören yaklaşımla, bu ülkeler büyük sosyal sigorta programları geliştirmiştir.

Bismarck Almanyası’ndan bu yana oldukça kurumsallaşmış bu refah devletlerinde oluşturulan sosyal sigorta sistemi, çalışanların gelirlerinden kesilen katkı paylarıyla finanse edilmekte ve sosyal yardımın şartını katkı payı ödemiş olmaya bağlamaktadır.

Muhafazakâr bir anlayışla kişileri çalışmaya sevk etme amacı taşıyan bu ülkelerde sosyal yardımların temel amacı çalışılarak elde edilen düşük gelirleri telafi etmektir.

Her ne kadar ABD, İngiltere gibi ülkelerdeki sistemler de kişileri çalışmaya teşvik amacı taşısa da korporatist modelin daha kurumsal olması dolayısıyla liberal modelden daha başarılı olduğu iddia edilmektedir.

Günümüzde yoksullukla mücadele ve refah devleti uygulamalarında en başarılı sayılan ülkelerin İsveç, Norveç ve Danimarka gibi sosyal demokrat refah devleti modeline göre örgütlenmiş devletler olduğu kabul edilmektedir.

Bu ülkelerde sosyal yardımlar, orta sınıfın yaşam standartları baz alınarak yapılmakta ve kişilerin yardım sistemine katkısının olup olmadığına bakılmamaktadır.

 Sosyal haklar anlayışıyla şekillenmiş bu sistemlerde bireylerin kendilerini gerçekleştirme kapasiteleri için belirli standartlarda kaynağa sahip olmaları önemlidir. Dolayısıyla bireylere istihdam sağlanması temel önceliktir.

Kendine istihdam sağlanan bireyin kendine güveni yerine geldikten sonra yardımlara ihtiyaç duyma düzeyi de azalacaktır. Bu ülkeler sosyal yardımların en fazla sağlandığı ülkeler olmakla birlikte bu doğrultuda kişilerin üzerindeki vergi yükünün de fazla olduğu ülkelerdir.

SONUÇ: BAŞARI HENÜZ KANITLANMADI

Yoksulluk tarih boyunca ne kadar var olmuşsa, insanın yoksullara yardım deneyimi de o ölçüde kurumsallaşmıştır. Yoksullukla mücadelede modern döneme kadar esas rolü sivil toplum üstlenmiş ve yoksullara yardım sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kurumsallaşmıştır.

Devletin yoksullukla mücadeleyi kendinde temel sorumluluk ve yetki görmesi Bismarck Almanyası’nda şekillenmeye başlamış ve II. Dünya Savaşı sonrası refah devleti ile nihai halini almıştır.

Bugün, yoksullukla mücadelede en öne çıkan aktör devletler, devletler nezdinde tek kabul gören ve uygulanan yöntem ise refah devleti uygulamalarıdır. Bu uygulamaların en yaygını yoksullara doğrudan sosyal yardımlar yapmak şeklindedir.

Yoksulluğun nedenlerine ilişkin farklı birçok bakış açısı olmasına rağmen, bugün literatürde ve pratikte yoksullukla mücadelede en fazla kabul gören yöntem devletlerin oluşturduğu planlı yatırım ve kamu politikalarıdır.

Ne var ki çok uzun süredir kullanılıyor olmasına rağmen bu yöntem kamu harcamalarını ve vergi yükünü arttırırken yoksullukla mücadelede başarılı olduğu henüz kanıtlanamamıştır.

Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların yoksullukla mücadele yaklaşımı 1990’lara kadar ekonomik kalkınma bazlı olmuş, bu kurumlar ekonomik kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli vasıta olduğu gerekçesiyle kalkınma politikalarını desteklemişlerdir.

Kaynakça:

> Alesina, A. ve E. L. Glaeser, Fighting Poverty in the US and Europe, Oxford University Press, 2004, New York,

> Esping-Andersen, G., “Toplumsal Riskler ve Refah Devletleri”, Sosyal Politika Yazıları, der. A: Buğra, Ç. Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

> Esping-Andersen, G., The Three worlds of Welfare Capitalism, Cambridge: Policy Press, 1990.

> Flora, Peter ve A. J. Heidenheimer, “The Historical Core and Changing Boundaries of the Welfare State”, The Developement of Welfare States in Europe

and America, (der.) Flora, Peter ve Heidenheimer, London: A. J. , Transaction, 1990.

Dernekler Dergisi, 21.05.2015