Ana Sayfa Blog Sayfa 200

Darbe Zemini ve Bürokrasi

Darbe zemini ifadesi ile, darbenin hayata geçmesi için oluşturulmuş şartlardan, darbenin bir çıkar yol gibi görünmesine neden olacak olaylar zincirinden bahsetmiyorum. Darbe zemini ile kastedilen; Türkiye’de potansiyel darbe iklimi, sistemsel yani yapısal sorunları ifade etmek istiyorum. Darbelere zemin hazırlayan irili ufaklı pek çok faktör söz konusudur. Bu faktörlerden birisi de Türkiye’nin bürokratik yapısı ve bürokrasinin sistem içindeki konumu ile yakından ilgilidir.

Türkiye, daha Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren bürokrasi sınıfının ön ayak olduğu darbelerle tanıştı. Cumhuriyetin ilanından sonra da, demokrasiye geçiş aşamasında bürokrasinin müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı. Meşru sivil hükümetler, meclis, seçilmişler bürokrasinin tahakkümü altında ülkeyi yönetmeye çalıştılar. Bürokrasinin müdahaleleri, 1980 12 Eylül’ü, 2016 15 Temmuz’u gibi askerî, silah zoruyla doğrudan darbe şeklinde olurken çoğunlukla daha sofistike, daha farklı araçlarla daima demokrasimizin üzerinde bir gölge olmuştur, olmaya devam etmektedir. Bürokratik vesayet sisteminin tam olarak kurumsallaşması 27 Mayıs 1960 tarihine denk gelmektedir.

Türkiye özellikle 27 Mayıs 1960 kanlı askerî darbesiyle sistemi tamamen bürokrasi odaklı bir vesayet sistemine girdi. Askerî ve sivil olmak üzere örgütlenen bürokratik yapı, demokrasinin çoğulculuk ilkesini yok etti. Yargı, devlet memurları yapıları darbelerin şartlarını (gerektiğinde) oluşturmaya adandı. Tüm sivil kurumlar askerî bir modelle örgütlendi, özellikle eğitimde halka tepeden bakan sistemin emirlerini vaaz eden bir öğretmen kesimi yetiştirildi. Bu gün bu durum çok değişmiş değildir. Okullar kışlanın ilk eğitiminin yapıldığı yerler olarak sistemin kritik merkezleri oldu. En yakın bir okula gidin sonra da bir kışlayı ziyaret edin. İki kurum arasında kaç tane fark olduğunu bulmaya çalışın. Yılların eğitimcisi olarak ben halen farkları zor buluyorum. Diğer kamu kurumları ziraat ilçe müdürlüğü, posta hizmetleri vb. tamamı bürokratik vesayet sistemin mini birer şubesi gibidir. Özetle, hacimce büyük bir bürokrasi dünyası ve bu dünyanın kendi gündemi vardır. Bürokrasi çarkı bazen hızlı bazen yavaş ama mutlaka vesayetin bir taşıyışı olarak dönmeye devam etmiştir.

Sivil bürokrasinin yanında askerî bürokrasi darbe zemininin ana karargâh üssüdür. Halka güvenmeyen sistem mühendisleri orduyu en kolay darbe yapabilecek, sivil demokratik sisteme ayar verebilecek şekilde kurmuşlardır. Ordu ve mensupları ortalamanın üzerinde maddi gelir elde ederler, ticaret yapma (OYAK vb.) hakları vardır. Otomobil üretirler, bütçeden ayrılan paranın nasıl, nereye, ne şekilde harcandığı sorulmaz. Şehir merkezlerinde, en güzel muhitlerde, askerî kışla, karakol, sosyal tesis, eğitim alanları onlar tarafından kullanılır ve maddi problemleri hiç yaşamazlar. Askerler daha küçük yaşta sistemin belirlediği, örtük bir müfredat ile eğitilir, beyinleri yıkanır mutlaka bir cemaatin üyesi olarak mezun olurlar. Sivil yönetici ve halktan bol bol kendilerini pohpohlayacak mesajlar duyarlar. Onlara “ülkenin, cumhuriyetin hatta demokrasinin” güvencesi olduğu söylenir.   Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı askerî darbenin koçbaşlarıdır. Kanlı 15 Temmuz girişiminde muhafız alayının Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek için hazır olduklarını biliyoruz. Kamuoyu çok şaşkın, oysa gerçekleşen askerî darbeler incelendiğinde muhafız alayının örtülü görevinin ‘cumhurbaşkanını teslim almak’ olduğu görülecektir. Sivil bürokrasinin ince ince zeminini döşediği darbe iklimi finalinde askerlerin ve tankların yer aldığı bir müdahale ile sonlandırılır. Kısa sürede darbe zeminindeki eksik taşları telafi edecek yeni anti-demokratik sistem kurulur ve bir sonraki darbeyi bekleriz.

Türkiye’deki bürokratik yapı, sistem içine darbe zeminini hazır hale getirmek için örgütlenmiştir. Daima darbe tehlikesi içinde yaşamamızın sebebi budur. Bütün bunlardan sonra Türkiye’de bürokrasinin yapısal konumu radikal önlemler almayı gerekli kılıyor. Hem askerî bürokrasinin hem de sivil bürokrasinin yeniden yapılandırması ve mutlaka küçültülmesi bir zorunluluktur.

Aziz Savaş – FETÖ’nün ihaneti kurumunuzu aklamıyor

Mustafa Önsel. Emekli kurmay albay. Habertürk’te, Fatih Altaylı’nın konuğu.
Vatansever bir asker edasıyla konuşuyor. Kendisini tanımıyoruz. Eminim ki samimidir de.
Buraya kadar sorun yok…

Sorun şurada: Öylesine bir tablo çiziyor ki, bu ordunun kurumsal yapısında, sisteminde, anlayışında, asker-sivil ilişkisinde asla bir problem yok!
Problem dışardan yapılan müdahaleler, bir takım ideolojik çevrelerin sızması, Ergenekon, Balyoz gibi, kumpaslar ile gerçek vatansever olanların tasfiye edilerek yerlerine FETÖ gibi, vatana ve millete ihanet eden çetelerin yerleşmiş olması.
“Ergenekon, Balyoz tamamen bir iftiradır, asla bir gerçekliği yoktur, kim aksini söylüyorsa bir tane hukukî belge getirsin.” diyerek bize askerin ne kadar masum olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Biz de yuttuk.
FETÖ bir terör örgütü müdür?
Bir terör örgütüdür.
Ergenekon ve Balyozda bir kumpas kurmuş mudur?
Kurmuştur.
Masum birçok insan haksız yere bu kumpaslar ile mağdur edilmiş midir?
Edilmiştir.

Amaçları, sizleri tasfiye ederek kendi adamlarını yerleştirmek ve orduyu ele geçirmek mi idi?
Evet, amaçlarının bu olduğu bugün daha çıplak ortaya çıkmıştır.
Peki ya siz, yani, bireyler olarak değil, kurumsal olarak siz, masum musunuz?
Çok değil, sadece bu kumpaslardan öncesine bir iki yıl geriye gidelim.
Soruyorum:

E- muhtırayı, uzaydan gelen askerler mi yayınladı?
Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildiğinde, ziyaretlerini dört dakika ile sınırlayan Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanı ABD ordusuna mı ait idiler?

Biraz daha geriye gidelim.
28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürütenler ve demokrasiye balans ayarı verdiklerini söyleyenler kimdi?
Ya Batı Çalışma Grubu adı altında, seçim ile işbaşına gelen bir hükümete adeta paralel bir hükümet kurup, her bakanlığı bir askerin gözetimine verenler?

Yargı, STK’lar, medya ve üniversite hocalarını Genel Kurmaya çağırıp brifing verenler, hangi ülkenin ordusuna ait idiler?
FETÖ’cülerin askere sızması diyelim 80’li yıllardan itibaren başladı.
Ondan önce, bir çok darbe ve muhtıralar ile seçilmiş hükümetleri devirip yönetime el koyanlar, Başbakan ve bakanları asanlar da mı “orduya sızmış”tı?

Bütün bunları yapanlar bu pirüpak ocağınızın içerisinden yetişmediler mi?

Nasıl bütün bu yaşananları küçük sorunlar ve birtakım lokal tedbirler ile giderilebilir meseleler olarak yorumluyorsunuz?
Ne zaman askerler, sivilleri adam yerine koydu da emrine girdiler? Daha düne kadar bunu dillendirmek mümkün mü idi? Bir YAŞ kararına şerh koymanın bile nasıl büyük bir krize dönüştüğünü ne çabuk unuttunuz? Ya da bir Başbakan’ın Genelkurmay koridorunda nasıl bir korku ve endişe ile yürüdüğünü?…

Bir teğmeniniz, dönemin Başbakanına galiz küfürler savururken, Genelkurmay başkanınız ona haddini bildirdi, görevden el çektirdi de bizim haberimiz mi olmadı?

Samimiyetinize, vatanseverliğinize güvenmek istiyorum ama siz de gözümüzün içine baka baka bizi aldatmayın.
FETÖ’nün ihaneti ve cürmü, sizin cürüm ve hukuksuzluklar ile dolu olan tarihinizi aklamaz sayın komutan, kusura bakmayın!

Bir fatiha: Arkadaşım Ahmet Aşık’ın ruhuna mektup – Ertuğrul Başer

Seni son gördüğümde (vefatından bir sene kadar evveldi) doktoruna söylediklerini anlatmıştın, hatırlıyor musun: Aman doktor, benim biraz daha yaşamam lazım, biraz daha yaşayıp, şu Kenan Evren denen adamın darbe suçundan yargılandığını, hattâ mümkünse öldüğünü görmem lazım, ne yap et, benim ondan önce ölmeme izin verme.

Şükür yargılandığını gördün; darbeden suçlu bulunduğunu, müebbet hapis aldığını, rütbelerinin söküldüğünü.

Ama kalbin kırık, için sızılı gitti biliyorum; öldüğünü göremedin. Şükür, şükür onu da biz gördük.

Ama sana bu mektubu yazmamın sebebi bu değil; daha büyük bir müjde, kalbinin bütün kırıklarını, içinin bütün sızılarını iyileştirecek bir müjde: Türkiye toplumu, Türkiye coğrafyasında yaşayan halklar tarihinde ilk kez bir askeri darbeye yekten karşı çıktı; kurşunlara, bombalara, tanklara, uçaklara, zırhlı birliklere, albaylara, generallere direndi, darbeye geçit yok dedi, kaderine sahip çıktı… Birinci sıradakiler düştü, geri adım atmadı; ikinci sıradakiler düştü, geri adım atmadı; sokakları, meydanları terk etmedi ve hâlâ terk etmiyor. Bizim çok sevdiğimiz eski terimlerle söyleyeyim; bugün Türkiye devriminin, dur şaşırma, evet bugün (27 Temmuz 2016), sıfatsız, mübalağasız, tertemiz, anahtar teslim Türkiye devriminin (hızlandırılmış kapanış bölümünün) 11. günü (11 deyince de aklımıza hemen Marx’ın Feuerbach üzerine 11. Tezi geliyor, farkında mısın: şu, (mealen) artık aslolan dünyayı yorumlamak değil dönüştürmektir diyen tez). Evet, tam dediğim gibi, kulaklarına inan ve artık kalbinin bütün kırıkları iyileşsin, içindeki bütün sızılar geçsin, rahat uyu.

Ama bir yere yaz; geldiğimde müjdemi de isterim.

Türkiye toplumunun tüm kalbi kırıkları, tüm kendini gurbette hissedenleri, içindeki sızıya bir sebep bulamayanları, tüm adını koyamadıkları için mecburen hüzün diyenleri, bu coğrafyanın doğal habitatını oluşturan tüm halklar, bir müjde daha veriyorum (biliyorum buna ayrıca ve gözlerin, kalbin dolusu sevineceksin): en önde dindar Müslümanlar ayağa kalktı. 2000’lerin başlarından bugüne bizzat besleyip büyüttükleri ağır çekim, ama yoğun ve çetin bir halk çocukları devriminin ezilmesine izin vermediler.

Apaçık ABD (ve muhtemelen AB) destekli; üstelik, kader mi dersin sürpriz mi bilemem ama yan yana iç içe yaşadıkları, hattâ yer yer kardeş bildikleri İslami bir cemaatin koçbaşlığını yaptığı bir darbeye, hiç olmazsa bir iç savaş diyen namussuz bir darbe girişimine karşı koydular. 246 şehit, 2186 yaralımız var. Ama kazandık Ahmet, biz kazandık! Bozkırların, kederli nehir yollarının, sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran sakat ve sıska atın, şehirlerin ve toprağın bahtını değiştirdik.

Eee daha daha mı diyorsun, bekle soluklanayım.

Bir göz açıp kapayıncaya geçen ömrümüzde, ömrümüzün son mevsiminde kardeşlerimizi tanıdık.

Sala verdiler bütün camilerde: Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!

Uyanın dediler minarelerden, güvercinler havalandı; uyanın vatan tehlikededir! Sokağa çıkın, omuz omuza verin, onbeş-yirmi yıldır dişimizle tırnağımızla elde ettiğimiz haklar, özgürlükler, birlikte yaşama bahçeleri, ağız dolusu konuşma, gülme hakkımız, kaderimizin üstüne açtığımız kanatlar, demokrasimiz tehlikededir, uyanın!

Bir göz açıp kapayıncaya son mevsiminde ömrümüzün kardeşlerimizi tanıdık.

Ne dediklerini tam bilmiyorum, Allahu ekber kebira, ama kalın menkıbe kitaplarından çıkmış kahramanlar gibi gözlerini kırpmadan zalimin üstüne yürüdüler; oradaydım, gördüm ve şahidim.

Darbenin belirmeye başladığı ilk andan itibaren sokağa çıktılar; öyle rastgele bir sokağa çıkış değil ha, aman yanılmayasın. Sanki ilahi bir esinle davranan bir orkestra gibi, hangi kentte, hangi ilçede, hangi köyde kasabada, hangi sokakta ihtiyaç varsa, o kentte, o ilçede, o köyde o kasabada ayağa kalktılar ve o muhtaç sokağa aktılar: En önce köprüye (15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ne), sonra hava meydanlarına, sonra zırhlı birlik karargâhlarına, sonra jet üslerine, sonra medya merkezlerine, sonra Meclise, Cumhurbaşkanlığı Külliyesine, sonra Genelkurmaya… Cizre’de, İstanbul’da, Malatya’da, Ankara’da, Kazan’da, Denizli’de, velhasıl tüm vatan sathında işgal edilen yerleri işgalcilerden temizlediler, askerleri teslim aldılar, tankları durdurdular, havalanan ve üzerlerine bomba yağdıran helikopterleri, uçakları indirdiler, sokağa çıkmaya, darbeye destek vermeye çalışan askerleri, tankları birliklerinden çıkarmadılar, kamyonlarla, tırlarla, çöp araçlarıyla, otomobillerle kıpırdayamaz hale getirdiler, uçakları, helikopterleri üslerde, havaalanlarında bağladılar… Seçilmiş cumhurbaşkanını, seçilmiş hükümeti, demokrasinin kalbi Meclisi (parlamentoyu) yeniden işler ve hâkim kıldılar. “Yedirmeyiz!” diyorlardı; sözlerini tuttular, aşk olsun ve ant olsun, Erdoğan’ı yedirmediler. Şükürler olsun. Ülkeyi sonu belirsiz, kanlı bir iç savaşın eşiğinden aldılar; ülkelerini yeniden işler, hâkim ve vatan kıldılar.

Ahmet, galiba kelimelerle başlıyor kendi halkımıza – kültürümüze – topraklarımıza yabancılaşmamız. Ne kadar uzak ve hamasi gelirdi bize “vatan” sözcüğü, hatırlar mısın? Şimdi biliyorum ki bu topraklar bizim vatanımızdır, bu dil bizim vatanımızdır; şimdi biliyorum ki toprağın, coğrafyanın ve dilin altında bizi, yani yaşayanları besleyen 72 milletten 72 kültürden adsız sansız insanların attığı 72 milyarlarca düğüm 72 milyarlarca kök 72 milyarlarca can 72 milyarlarca hayal, umut, ses vardır. Onlarmış meğer bu ülkeyi, coğrafyayı vatan haline getiren, şu on günde öğrendim. Tamam, bırak edebiyatı da olan biteni anlat diyeceksin; peki, ama üç kere aşk olsun aşk olsun aşk olsun bu sade, mütevazı Müslüman “kitleler”e dememe izin ver; onların kelimeleriyle Allah onlardan razı olsun dememe izin ver.

Bundan sonra onların hakkını unutursam ellerim kurusun, dilim çürüsün, annemin ak sütü haram olsun, dememe izin ver.

Diyeceksin ki hızlan; “nasıl, neyle yaptılar?”

Elleri, imanları ve kalpleriyle. Darbeye kim karşı çıkıyorsa, tankların üzerine kim yürüyorsa, mânâsı ister tek kat ister otuz kat olsun, ister “hermenötik”e, ister “yapı-söküm”e uygun olsun, önce Ya Allah diyordu, sonra Bismillah, sonra Allahü Ekber. Tamam,Darbeye Geçit Yok da diyordu, Asker Kışlaya da diyordu, Yaşasın Demokrasi de diyordu ama önce Allah vardı ve Allah Ekber’di. Dediklerini tam anlamıyordum ama hepsinin üstüne bir dudak kıpırtısı halinde Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin’di!

Meğer insan ancak kendi kelimeleriyle; kendi kalbinin, kendi tahayyülünün, kendi var etme, eyleme ve yaratma kudretinin ezelini ve ebedini dolduran kelimeler, mânâlar, değerlerle büyür, öğrenir, yaratır ve eyler ve ancak bunlar için ölürmüş. Ancak o zaman, yaptıkları kendine misler gibi yakışır; ancak o zaman el emeği göz nuru bir adalet, özgürlük ve kardeşlik âlemi kurabilir; ancak o zaman, ister modern, ister post-modern, isterse pompost-modern bir toplum olabilirmiş; şu on günde öğrendim. Tamam, tıraşı kestim.

Ama eminim yukarıda, “nasıl, neyle yaptılar” sorusuna verdiğim “Elleri, imanları ve kalpleriyle” cevabındaki “elleri” kelimesini, yaşayan cümle solcular/sosyalistler gibi atlamış ya da gelişine söylenmiş bir laf olarak düşünmüşsündür.

Ahmet tüm bunları vallahi elleriyle yaptılar. Ellerinde bir keleş, av tüfeği, baba yadigârı ya da çakaralmaz Laz yapısı tabanca, molotof, el yapımı piknik tüplü bomba, vb yoktu. Olmadığından değil, bulamayacaklarından değil, istemediklerinden; duydun mu Ahmet, silaha başvuran olmak istemediklerinden! Devrimin hızlandırılmış kapanış bölümünün yedinci veya sekizinci günü, tam hatırlayamıyorum, ikinci bir darbe hareketliliği hissedildiği bir anda, aralarında artık silahlarınızı kapıp gelin diyen birilerini hiç tereddütsüz “provokatör” ilan ederek, milletin gücünden daha büyük bir güç yoktur, en büyük silahımız haklılığımız ve ellerimizdir, bu ülkenin sahibi biziz diyerek silahlanmayı reddettiler.

Yaklaşık yüz yıllık varlık mücadelelerinde Müslümanlara ve/ya İslamcılara atfedilen, Sivas Madımak katliamı gibi olayların neredeyse tamamının derin devlet operasyonları olduğunu, bu hareketin bugüne kadar silaha başvurmadığını, şiddetin dışında kalmaya, meşru siyaset çizgisinden ayrılmamaya devâsâ bir özen gösterdiğini az çok biliyorduk. Fakat Menderes (aah Menderes, aahh ve keşke seni de Menderes!) gibi, bir sağdan bir soldan kalemi kırılan fidanlar gibi astırmamaya yemin ettikleri Reislerini (“Yedirmeyeceğiz!”), ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ortadan kaldırmakla görevli MAK’mış, SAT’mış her türden suikast timinin cirit attığı ve Erdoğan’ın en yakınlarıyla birlikte ölümden kıl payı kurtulduğu, yani her türlü sabır eşiğinin aşıldığı bir ortamda, Müslümanlar rahatça artık yeter, bizden günah gitti diyebilir; meşru müdafaa haklarını kullanarak darbecilere karşı silaha sarılabilir, şiddete başvurabilirlerdi. Ve dahası, bugün her geçen saat çok daha iyi anlıyoruz ki, bizzat darbeciler bunu istemiş ve öngörmüşlerdi.

Yapmadılar. Aşk olsun ve ant olsun yapmadılar. Silaha, şiddete tenezzül etmediler. Hakkari’den Cizre’ye, Van’dan Elazığ’a, Adana’dan İstanbul’a tüm vatan sathında sabahlara kadar demokrasi nöbeti tutan milyonlarca insan bir tek bankamatik parçalamadı, bir tek bankanın camını indirmedi, bir tek belediye aracını, otobüsünü, bir tek parti binasını ateşe vermedi, içlerinden bir teki bile suçlular gibi yüzünü kapatmadı.

Her türlü darbe aygıtının karşısında sade, basit, alnı açık bir duruş: Ölümüzü çiğnemeden geçemezsiniz, o kadar.

Her türlü darbe aygıtı derken, meselâ bu aygıtların en ünlü ve en kullanışlılarından biri olan “Sünniler Alevi mahallelerine saldırdı” aygıtı burada da devreye sokuldu. Hemen en tepeden en alta kadar tereddütsüz, sade, alnı açık bir duruş: Alevilerin namusu Sünnilere, Sünnilerin namusu Alevilere emanettir diye haykırdılar ve Alevi mahallelerinin etrafında olası provokasyonlara karşı nöbet tutmaya durdular. Şükürler olsun.

Ve her türlü darbe aygıtı karşısında ister diyalojik, ister fenomenolojik, ister ekonomik, ister politik, isterse diya-feno-eko-politik olarak çürütülemeyecek taş gibi bir argüman: bizim vergilerimizle alınan silahları bize çeviremezsiniz, o kadar.

Ahmet, böylece ve bu arada nice alâmetler belirdi, nice azametler sönüp gitti. Çünkü savaştan kaçarak Batıya ulaşmaya çalışan Suriyeli göçmenlerin, Batıya ulaşmaya çalışan Doğunun Batı kıyılarında boğulduklarını görmüşlerdi; ne küfür ne külliyen ret ne şeytanlaştırma; Batı Batıydı, Doğu da Doğu. Onun için fani vücutlarını, gözlerine vuran anlamı ve akıl ve irfan ve sabır ve şükür ve hafıza fenerlerini yaşadıkları tabiata, tarihe ve coğrafyaya bağlayan kök ve kader ağlarını, anlam ve nehir yollarını, özsu borularını, kelime, kavram, simge ve can suyu şebekelerini değiştirdiler, paslanmış vanaları açtılar, yosun tutmuş, tıkanmış bağlantı hatlarını yenilediler. Gene edebiyata başlama mı diyorsun; azıcık bekle, nasıl olsa vaktimiz bol, biraz da edebiyat yapalım, ne olur yani…

Mesela sadece “yobaz”ın, Müslümanın, İslamın anlamını değil; bizim devrimci/sosyalist olarak kimlik ve kişilik bulduğumuz 1970-80 arası dönemde tüm kötülükleri üzerine boca ettiğimiz “faşist”in, ölesiye tiksindiğimiz “milliyetçiliğin ya da faşist milliyetçiliğin”, buna karşılık bir an bile yanımızdan ayırmadığımız “solculuğun”, “sosyalistliğin”, “devrimciliğin” anlamını değiştirdiler.

Meselâ, hiç şaşırmayacaksın biliyorum ama kayıtlara geçsin diye söylemek zorundayım, darbeye karşı duran yüzbinler arasında, yüzbinlerce Müslümanın yanında devrimci/sosyalist yoktu (“pek yoktu” demeye bile dilim varmıyor Ahmet) ama epeyce “faşist” vardı ve “faşistlerin partisi” MHP ilk andan itibaren, açıktan darbeye karşı durdu.

Yaşarken senin de tanık olduğun gibi, bu “faşist” parti zaten, 1970-80 arası dönemden ve 12 Eylül darbesinden çıkardığı derslerle ve de AK Partinin açtığı yeni siyaset zemininin dönüştürücü etkisiyle, bütün operasyonlara rağmen uzun zamandan beri — kendi deyimleriyle — “sokağa çıkmamakta” direniyor; 1970-80 arasında olduğu gibi kullanışlı bir şiddet/operasyon aygıtı olmayı reddediyordu. Nitekim Türkiye’nin bu hayat memat ânında, darbeye karşı aldığı tavırla da bu tutumun hiç de konjonktürel, reel-politik bir tutum olmadığını gösterdi.

Meselâ “milliyetçiliğin” ırk ve kan gibi hamasi ve operatif veçheleri zayıflarken, bir topluluğun özgünlüğü ve özgüvenine, yatay, dikey, köksel, sosyolojik ve kültürel olarak beslendiği kaynaklara ve var edişlere vurgu yapan veçheleri öne çıkmaya başladı. Hemen yanıbaşında, henüz nereye nasıl bir anlam veya değere uzanacağı belli olmayan “yerlilik” gibi bir çocuk doğurdu. Yanında, onun gölgesi gibi belli belirsiz bir “Anadolu irfanı”…

Meselâ bayrağın simgeselinde belki de her zaman olan “bağımsızlık” ve “kader birliği”nin bu on günde ikinci bir bayrak gibi yükseldiğini gördüm.

Meselâ “halk” teriminin ne kadar sığ ve yalınkat olduğunu, hattâ “kitle” ve “sürü” kelimelerinden öte bir anlam taşımadığını ve buna rağmen on yıllardır acayip açıklayıcı, kilit bir kelime olarak kullanılageldiğini bugünlerde fark ettim.

Ölümlü insanoğlunun belki de genetik olarak hep bir sonrakine teslim ettiği ölümsüzlerin, ona bu dünyada yol gösteren adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi yıldızların hiçbir teori, inanç, uygarlık veya hareketin tekelinde olmadığını; onların mümkün bütün dünyalarda, bütün fikri sistematiklerde, bütün inanç ve iman yapılarında ışıyabileceğini, şu on günde öğrendim.

Bu ülkenin (hâlâ rahatça vatan diyemiyorum, görüyorsun) buzkıran “devrimci”, “sol”, “kaderine sahip çıkan” gücü, bu ülkenin sahibi, başta Müslümanlar olmak üzere bu coğrafyada yaşayan halk çocuklarıymış, şu on günde öğrendim. Tarihimizde ilk defa, bu coğrafyada demokratik bir siyaset alanı inşa edildiğini ve artık bütün katmanlarıyla bu alanının sigortası ve pusulasının Müslümanlar olduğunu, şu on günde öğrendim.

Peki, sosyalistler ne yaptılar mı diyorsun?

Epeyce uzun zamandır Recep Tayyip Erdoğan’ı, AK Partiyi ve hattâ (belki en vahimi) genel olarak İslamı ve Müslümanları şeytanlaştırma sürecinin tam göbeğinde yer alan sosyalistleri kim tutardı; tam gaz şeytanlaştırmaya devam ettiler!

Kaçıncı kez seyrettikleri, oyuncuları belli, giriş gelişme ve sonucu belli bir Türk filmi gibi gözlerinin önünde olup biten bir darbe mekaniği de uyandırmadı onları. 27 Mayısta Mendereslerin, 12 Martta Deniz Gezmişlerin, 12 Eylülde hem Menderes hem Gezmişlerin asılmasına giden Türkiye usulü, standart, konsantre, kör gözüm parmağına birbirinin kopyası darbe süreçlerinde neler olduysa aşağı yukarı aynısı gözlerinin önünde olup bitiyordu; uyanmadıkları gibi bunlara hak verdiler, bu yolda yeni cephaneler imal ettiler.

İçinin acıdığını, ağrıdığını, ama hiç şaşırmadığını biliyorum Ahmet; devam ediyorum, ayrıca ve ilâveten:

Bir tanesi bile (tam onların on yıllardır hayal ettikleri gibi) bir akşam vakti salalarla dualarla karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğrulmuş ve adına Türkiye denen bu çorak bozkırın, sonsuzluğun ortasında sanki kımıldanmadan duran bu sakat ve sıska atın, bu Türkiye denilen toprağın bahtını değiştiren o sade, “sıradan” insanların, hani şu dillerinden düşürmedikleri “halkların” yanında darbecilere karşı sokağa çıkmadı, şahidim.

Çünkü onlar yobazdı, tutucuydu, gericiydi, Müslümandı, bangır bangır ezan okuyordu; aydınlıktan korkan, aydınlanma karşıtı, çağın gerisinde kalmıştı; örümcek kafalıydı, kara böcüktü; IŞİD’çiydi, kaba sabaydı, düzeysizdi, görgüsüzdü, Anadolu çomarıydı, kıllıydı, göbeğini kaşıyordu, makarnacıydı; demokrat olması, demokrasiye sahip çıkması tabiatları gereği imkânsızdı.

Bir tanesi bile, tek bir tanesi bile kemiksiz bir “Darbeye geçit yok” yazısı yazamadı, kemiksiz bir “Darbeye hayır” broşürü dağıtmadı, kemiksiz ve afilli bir “No Pasaran” afişi asmadı, şahidim.

Çünkü kendileri sosyalistti, moderndi, aydınlanmacıydı, darbeye karşı çıkmasını Müslümanlardan öğrenecek değillerdi; kaldı ki Erdoğan’ın sivil darbesine de âlet olmak istemiyorlardı; Erdoğan/AK Parti/Müslümanlar otokrat, despotik, islamofaşist, teofaşist bir düzen kurmuştu; nefes alamıyorlardı, konuşamıyorlardı. Bu A Ke Pe’li güruhun arasında ne işleri vardı; Erdoğan bu güruhun kendilerine saldırmayacağına garanti verebilir miydi?

Bir teki bile darbenin başarıya ulaşması halinde ülkenin yuvarlanacağı iç savaş cehennemini görüp ürpermedi; bir teki bile ABD destekli bir darbenin ülkenin bağımsızlığına kast ettiğini fark edip “Hoop, o kadar da değil” demedi, diyemedi, şahidim.

Bir teki bile ABD ile tahkim edilmiş; ılımlı İslam, diyalog, sivil toplum ve hoşgörü gibi susturucular takmış; her türlü ama her türlü alçaklığın boy atmasına müsait bir anlam evreni oluşturmayı başarmış (ve zaten bu hasletleriyle de ABD’nin dikkatini çekmiş ve sahada gözüne girmiş); iktidar manyağı, gayrimeşru, demokrasi dışı yollardan iktidar olmak isteyen, silaha, şiddete, iç savaşa, ölmeye, öldürmeye hazır ve bunun için mobilize olmuş bir örgütten (Fetullahçı Terör Örgütü) bahsetmedi, şahidim.

Oysa bu tabloda illâ birine “faşist” denecekse bunu en çok bu örgüt hak ediyordu. Üstelik sosyalistlerin Kemalizmden devir teslim aldıkları İslamofobi törenlerinin yıllar yılı temel simgeseli de bizzat bu cemaat ve örgüt (“Fettoş”) olmuştu.

Bahsetmediler, yokmuş gibi davrandılar, çünkü onlar sosyalistti, demokrattı, ilericiydi, ileri görüşlüydü; çünkü darbenin püskürtülmesi en çok Erdoğan’a yarayacaktı; otokrasi hiper otokrasiye, faşizm hiper faşizme, şeriat hiper-şeriate dönüşecekti; çünkü Erdoğan başkan olmak için Kürtlere soykırım yapan, dikta heveslisi, bunun için her imkânı, her örgütü kullanmaktan çekinmeyen İslamcı bir faşistti.

İşte böyle Ahmet, ikimiz de yorulduk. Hazır kalbimizin kırıkları, içimizin sızıları iyileşmeye durmuşken biraz uyuyalım.

July 15: Gülenist Coup Attempt – Report

On July 15, Turkey descended into a night of chaos and violence as a failed bloody coup attempt gripped the country, killing 246 civilians and police officers. The group responsible for the coup belonged to a small faction within the Turkish military. Within this faction was a group of renegade soldiers who orchestrated a number of coordinated attacks in both Ankara and Istanbul in an illegitimate attempt to seize key government institutions, including the Presidential Compound and the National Intelligence Agency (MİT). The Parliament was bombed 11 times during the night of the attempted coup while deputies from both the ruling party and the opposition were inside. Tanks and troops blocked the Bosporus Bridge in Istanbul while bombs fell on Ankara from F-16 jets. In an effort to control the media, putschists stormed into the buildings of CNN Turk and TRT, Turkey’s public broadcaster, where a TRT anchorwoman was forced with a gun to her head, to read the coup announcement on live television.

Both Turkish President Recep Tayyip Erdoğan and Prime Minister Binali Yıldırım condemned the coup as an illegal act and ordered security and police forces to restore order. President Erdoğan — who had been on vacation in the western coastal city of Marmaris — used the FaceTime app on his iPhone to connect to CNN Turk. Moments after CNN Turk broadcasted Erdoğan’s speech on live television, the junta soldiers invaded the channel’s building. During his speech, the President called on the Turkish people to resist the coup and march into the streets to defend and protect democracy. All political parties in the Parliament denounced the coup as people began flooding the streets to stop the putschists from seizing power. Erdoğan leaving a Marmaris hotel about 15 minutes before it was stormed by assassin coup soldiers, managed to land safely in Istanbul after skirting past F-16s that were trying to take down his plane. While this coup attempt rocked a nation that has a history of military coups, it also showed the world the resolve, heroism and determination of the Turkish people who rallied for their leader and defended democracy. Recep Tayyip Erdoğan’s upright stance against the coup as well as his call to the nation to take to the streets to resist the heinous attempt were, without a doubt, the most critical and important steps leading to this victory. The resistance of political parties, NGOs  and civilians in Turkey has shown that democracy is a non-negotiable value beyond any argument.

Testimony given by junta soldiers and other pieces of tangible evidence so far point to Fethullah Gülen, the leader of Fethullah Terror Organization (FETO) as the mastermind behind the unsuccessful coup. In the wake of the putsch, the response of the Turkish government – like that of many other European countries that face terrorist attacks — has declared a three month state of emergency in the country and has demanded that the U.S. extradite Gülen to Turkey so he can be brought to a fair trial in the Turkish criminal court system. Cleansing every cell in the state from the influence of this terorist organization, as well as the extradition of its leader Gülen to Turkey in accordance with an existing agreement between the U.S. and Turkey, will be a permanent and important step for Turkish democracy. This report, prepared by the Daily Sabah (DS) Centre, is a compiled work that includes a timeline, locations and profiles of eyewitness detailing the events of the coup on the night of July 15 as well as detailed information about FETO.

Download: http://www.dailysabahcentre.com/store/file/common/5b3e7d2c5e0db5f8110bc92969bae31f.pdf

Daily Sabah Centre for Policy Studies

Batı’da demokrasi maskeleri düşerken

Türkiye, büyük bir halk hareketiyle 15 Temmuz darbe girişimine karşı koydu ve darbecilerin emellerine ulaşmasını engelledi. Toplum, demokrasiye yapılan müdahaleyi reddettiğini aktif bir şekilde gösterdi. Darbecilerin yarattıkları büyük vahşet, halkın gözünü korkutmadı, onu yolundan alıkoymadı.

Darbeye karşıt ruh, salt 15 Temmuz’la da sınırlı kalmadı. Meşum darbenin bastırılmasından sonra da halk teyakkuz halini devam ettirdi. Askeri bir hareketlenmenin görüldüğü ya da tehlike çanlarının çaldığı her noktaya genç-yaşlı, çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden hemen yetişti. Meydanları doldurmaya devam etti ve demokratik kazanımlarını eli kanlı darbecilere kaptırmamaya kararlı olduğunu cümle âleme gösterdi.

Elbette bu demokrasi savunusunun bedeli ağır oldu. İki yüzden fazla vatandaşımız hayatını kaybetti, iki binden fazlası da yaralandı. Darbeciler tarafından çıplak bir kötülüğün ve uzun zamandır gizlendiği için keskinleşmiş bir nefretin hedefi haline getirilen halk sinmedi, eyvallah etmedi, tankların ve uçakların karşısında direndi ve canı pahasına da olsa meydanı kötülerin iradesine bırakmadı.

Yazılmayan kahramanlık öyküleri

Başka bir zaman ve başka bir yerde olsaydı, bir Prag Baharı olarak alkışlanacak muhteşem bir halk hareketiydi yaşanan. Kurşunlara göğsünü siper ederek kurulan bu demokrasi hattının, demokratik değerlerin bayraktarlığını yapan Batı dünyasında takdirle karşılanması beklenirdi. Zira Türkiye’de yaşananların çok az bir kısmı Batı’nın herhangi bir ülkesinde yaşansa,  ülke kutsanır, demokrasiyi muhafaza etmek için direnenlere akla hayale sığmaz methiyeler dizilir, onun felsefesi tartışılırdı.

Çok kahramanlık öyküsü çıkartılırdı buradan. Demokratik iradesini tecavüzcülerin tasallutundan kurtarmak için hayatından vazgeçenlere bütün insanlığın ne denli borçlu olduğu yazılırdı. Tek başına tankları durduran kadından, ekmek teknesini tankın önüne çeken adama kadar bu direnişin sayısız bireyinden almamız gereken derslerin listesi yapılırdı. Uçakların kalkmasını engellemek için tarlasındaki ürünü yakan köylünün yaratıcılığına ve fedakârlığına şapka çıkarılırdı. Mahallenin gençlerini kamyonun arkasına atarak meydana taşıyan kadınlara şükranlar sunulurdu.

Ne var ki bunların hiçbiri olmadı. Gerek hükümet, gerek kurumlar ve gerekse de medya düzeyinde olsun Batı, çok dert edinir göründüğü demokrasi testinde fena halde çuvalladı. Demokrasi maskesi düştü. Kalkışmanın başladığı esnada Batılı hükümet ve kurumlar, Türkiye’deki meşru iktidardan yana durmak konusunda net bir tutum almadılar. Beklemeye geçtiler ve mücadelenin seyrine göre pozisyon alacalarını belli ettiler. Eğer neticede darbeciler üstün çıksaydı, Batı’nın onlarla “çalışmaya devam edeceğinden” hiç kimsenin şüphesi yoktu.

Demokratik değerleri sahiplenme adına, Batı medyasının durumu da içler acısıydı. Serbestiyet’te Halil Berktay, Akın Özçer ve Ceren Kenar’ın; Al Jazeera’da Sabiha Şenyücel Gündoğar ve Ayşe Yırcalı’nın analizleri, Batı medyasının utanç verici bir performans sergilediğini tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta gösteriyordu.

“Sahte darbe”

Takip edebildiğim kadarıyla bu medyanın mensupları, darbe girişimin başlarında ellerini ovuşturup darbecilerin hükümeti devirmesi beklediler. Lakin bekledikleri gerçekleşmeyince, bu kez darbenin bastırılmasını değersiz kılmaya dönük argümanlar üretmeye başladılar. İlkin bunun “sahte bir darbe” olduğunu kabul ettirmeye çalıştılar. Buna göre, aslında her şey bir “oyun”, darbe de Erdoğan’ın kurgusu. Gaye, Erdoğan’ın darbeyi boşa çıkartmasını sağlayarak onu kahramanlaştırmak ve bunun üzerinden de gücünü tahakküm etmek. Yani ortada gerçek bir darbe yok; bütün yaşananlar Erdoğan’ın başkan olmasını sağlamak için sahneye konan bir tiyatrodan ibaret.

İnanması güç ama ciddi ciddi yazıldı bunlar. Hatta Türkiye modernleşmesi üzerine tuğla kalınlığında kitaplar yazan ve referans olarak kabul edilen isimler, televizyonlarda bunu gayet soğukkanlı bir şekilde savunabildiler. Lakin bu deli saçmasının bunun uzun bir müddet hüküm sürmesi mümkün değildi. Nitekim öyle oldu; başlangıçta çok iddialı bir şekilde dillendirilen bu “tez” kısa zamanda sönümlendi ve bir sosyal medya geyiğine dönüştü.

“İslamcılar arası kavga”

“Tiyatro” tutmayınca bu kez daha incelikli bir argüman piyasaya sürüldü. Buna göre, darbe girişimi Türkiye’nin İslamcıları arasında bir iktidar mücadelesiydi. Bir tarafta Batı’ya daha açık ve ılımlı Gülenistler vardı, diğer tarafta ise Batı’ya karşı bayrak açan AKP yanlısı sert İslamistler.

Kavgadan şimdilik AKP taraftarları muzaffer çıkmıştı. Fakat bu, demokrasi adına hayırlı bir gelişme olarak yorumlanamazdı. Evet, darbe kötüydü ama darbenin akim kalması daha kötü sonuçlara yol açabilirdi. Zira AKP giderek otoriterleşiyordu. İpleri eline alan Erdoğan ise, başkanlığa/diktatörlüğe giden yolda önüne çıkanı ezmekten imtina etmeyecekti. Dolayısıyla darbenin püskürtülmesinden ötürü mutlu olmayı gerektirecek bir vaziyet de yoktu.

Tel tel dökülen bir görüş de buydu. Her şeyden önce halkın tercihine binaen işbaşına gelmiş meşru organlar ile millete silah çeken Gülenist çeteleri eşdeğer tutmak abesle iştigaldi. Kaldı ki olan-biten, son tahlilde AKP ile Gülenistler arasındaki bir kavga da değildi. Darbeler esas olarak toplumun tamamı üzerinde tahakküm kurmak için mevcut hükümetleri hedef alırdı ve AKP’yi devirmeye ilişkin bu kalkışma da son tahlilde bu anlamı taşıyordu.

Bu bağlamda 15 Temmuz, Gülenist cuntanın toplumu tamamen esir alma girişimiydi.  Toplum da bu hain kalkışmaya bir bütün olarak karşı koydu. Siyasi partiler ve medyanın tümü darbeye karşı hükümetin yanında konumlandı. Tek bir grup bile darbecileri alkışlamadı. Hiçbir toplumsal kesim darbecileri bağrına basmadı.

Batılı devletler ve başlıca medya kuruluşları görmemek için gözlerini sıkı sıkıya kapatsa da gerçek olan şu:

Türkiye’de 15 Temmuz’un kazananı bütün bir toplum oldu ve demokrasi oldu.

Oryantalizm ve örtülü 27 Mayıs ruhu – Ali Bayramoğlu

Batı’nın darbe girişimi değerlendirmesine, Batı değer sistemi açısından mantıklı bir açıklama getirmek mümkün değil.

Avrupa’nın yanı başındaki, AB’yle üyelik görüşmeleri sürdüren bir ülkede, son derece ciddi, meclisin bombalandığı, güvenlik güçlerinin kendi aralarında çatıştığı, halkın darbecilerin kurşunlarına hedef olduğu, yüzlerce insanın öldüğü bir askeri darbe girişimi yaşandı.

Bu girişimi önce Erdoğan’ın tertip ettiğini söyleyen, öyle olmadığını anlayınca, darbeye karşı alınan tedbirlere kaş kaldıran, olağanüstü hal ve tedbirleri otoriter bir sistemin inşa araçları olarak gören bu bakış hala Batı’da egemenliğini sürdürüyor. ABD’li general, İsveçli bakan gibilere her gün bir yenisi ekleniyor. Yetmiyor, New York Times, CNN gibi yayın kuruluşları hala Gülen’e söz verebiliyor, hatta arkasında durulabiliyor.

Herhangi bir Avrupa devletinde ya da çeperindeki bir ülkede, bir dönemler Macaristan, Çekoslovakya, Polonya ve Rusya’da kısmen olduğu gibi, on binlerce insan askeri darbeyi engellemek için sokaklara inse, askeri uçakların kalkmasını, tankların ilerlemesini engellese, yüzlercesi kurşunlara hedef olsa ve askeri darbeyi engellese, tarihin en şanlı demokrasi sayfası onlar için açılmış ve yazılmış olurdu.

Bu tutumu ne Türkiye’nin son yıllardaki demokrasi notunun düşüklüğü, ne olağanüstü tedbirlerin varlığı ne de örneğin Şahin Alpay’ın, Ali Bulaç’ın tutuklanmasında olduğu gibi ölçünün kaçması açıklar.

Batı öyküsü açısından bu durumu anlatacak en iyi kavram “oryantalizm”dir, “oryantalist bakış”tır. Bu bakış, bugün olup biten karşısında, “Türkiye’nin demokrasiyi hak etmediği, darbenin olup olmasının böyle bir ülke için önem taşımadığı, mevcut rejim ile darbe arasında bir fark olmadığı” iması üzerine oturmaktadır.

Türkiye’de benzer pozisyon alıp Batı basınına referans olan, darbe girişimi hiç olmamışçasına, bu girişimin arkasındaki devasa sorun (Gülen tehlikesi) hiç yokmuşçasına davranan, darbeden çok, darbenin girişiminin başarısız olmasından ve bunun a priori sonuçlarından endişe eden, “darbenin başarısızlığı Türkiye’de Putinleşmenin önünü açmıştır” diyenler için, aklıma gelen ilk tabir “örtülü 27 Mayıs ruh hali”dir.

Orada ya da burada, “darbe girişimi neden oldu, bu girişimin ifade ettiği demokrasi riski neydi” sorularının açık yanıtlarını hala bulamayanlar, AK Parti iktidarının ürettiği sorunlar dışında başka sorun olmadığını varsayanlar ve göremeyenler için yapılacak bir şey yok.

Onlar muhtemelen “şu an sorun nedir ve şimdi ne oluyor”sorularına muhtemelen yanıt veremeyecek durumdalar.

Türkiye, bugün yeni bir otoriterleşme dalgasıyla karşı karşıya değil. Karşı karşıya olunan cumhuriyet tarihinin, adliye, milli eğitim ve ordu başta olmak üzere tüm kurumlarının örselenmesi, teşkilat dokusunun bozulmasına yol açan en büyük devlet krizidir. Krizin arka planında ise, darbe girişiminin işaret ettiği derinlikten hareketle oluşan bir endişe ve güvensizlik ruh hali bulunmaktadır.

Yaşanan baskın ve durum karşısında alınan olağanüstü tedbirler kaçınılmazdır.

Yargının alışıldık hoyratlığı, eksik demokrasi halleri ve bildik zihniyet polisliğinin yeni tezahürleri zaman zaman (açığa alınan memurlarla ilgili sorunlar, tutuklanan köşe yazarlarıyla ilgili durum, tutuklanan savcıların mallarının müsadere edilmesi gibi durumlar) ölçünün ciddi bir biçimde kaçmasına yol açmaktadır, evet.

Devlet kurumlarını yeniden inşa girişimleri silahlı kuvvetlere ilişkin düzenlemelerde olduğu gibi orduda siyasallaşmaya ve siyasi etkiye kapı açabilecek unsurlar içeren, aceleye getirilmiş, sınırlı siyasi katılımla ve tartışmaya kapalı bir şekilde yapılmaktadır, doğru.

Bu konularda durmaksızın eleştiri ve uyarı yapıyoruz ve yapılmalıdır, şüphesiz.

Endişeler de son derece anlaşılabilir ve önemlidir.

Ancak bu sorunlar ve aşırılıklar, bilinçli ve sistematik bir baskı politikasını ifade etmezler. Olağanüstü halin siyasi iktidar tarafından muhalefeti susturmak için kullanıldığı iddiası ise hiçbir şekilde ahlaklı ve hakkaniyetli değildir.

Gören görür.

Yenişafak Gazetesi, 02.08.2016

Şanlı Direniş Şanlı Millet

Darbeler ve darbeciler Türkiye tarihine ve siyasi kültürüne yabancı değil. Türkiye tarihi 1960’dan bugüne birçok darbeye ve darbe teşebbüsüne şahit ve sahne oldu. O kadar ki Türkiye’nin bir darbeler ülkesi olduğunu söylesek abartmış olmayız. Osmanlı’dan tevarüs edilen bu gelenek ne yazık ki Cumhuriyet döneminde de yeni şekiller ve boyutlar kazanarak yaşamaya devam etti. Darbeci geleneğimizin son vakası 15-16 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü oldu.

15-16 Temmuz Darbe Teşebbüsünün Kimliği

Cumhuriyet dönemindeki darbeler ve darbe teşebbüsleri istisnasız hep Kemalist karakterli oldu. Bazen ordu içindeki darbeci gruplar ve bazen emir komuta zinciri içinde tüm ordu tarafından laikliği, çağdaşlığı koruma gibi gerekçelerle ve genellikle sağ eğilimli siyasi iktidarlara karşı yapıldı.

15-16 Temmuz darbesi tamamen farklı nitelikteydi. Her ne kadar darbeye ülke içindeki Kemalist çevreleri ve dünyadaki laiklik hassasiyeti olan ülkeleri ve muhitleri etkilemek için Kemalist bir görüntü vermeye çalışıldıysa da özünde dinsel karakterliydi.

Darbe teşebbüsü yakın zamanlarda yargı tarafından terör örgütü olarak (FETÖ) adlandırılan Fethullah Gülen Cemaati tarafından gerçekleştirildi. Darbe faaliyetlerinde bizzat yer alanların bazılarının Fethullahçı olmaması mümkün olmakla beraber darbenin ana gücünün, planlayıcısının ve sahibinin FTÖ olduğu her türlü kuşkudan uzak. Darbenin önde gelenlerinin Gülen ile olan ilişkileri ve bağları, açığa çıkan davranışlar ve semboller, bunların bazılarının orduya girme ve yükselme hikayeleri darbenin Fethullahçılar tarafından planlandığını ve icra edildiğini kanıtlıyor. Aslında Fethullahçıların faaliyetlerini ve mentalitesini bilenler için bunda şaşırtıcı bir taraf yok. Bu şebekenin 2010’dan beridir seçilmiş hükümete karşı yürüttüğü amansız mücadelesinin son adımının bir darbe olabileceği biliniyor ve tahmin ediliyordu. Darbe teşebbüsünün 2016 YAŞ’ından önce gelmesi ihtimali de yabana atılamayacak kadar yüksekti. Bu göz göre göre gelen hamleyi ısrarla gözden kaçıranlar arasında Fethullah Gülen Çetesinin eğer hizmetine değilse etkisine girmiş, arasında liberallerin de bulunduğu geniş çevreler de yer aldı.

Bu darbenin aktörü yerli, yani Türkiye vatandaşı olmakla beraber darbenin dış ayakları da olduğundan şüphe edemeyiz. Genel olarak Batı ülkelerinin darbe teşebbüsüne çeşitli seviyelerde destek verdiğini, en azından sempati duyduğunu söyleyebiliriz. Nitekim darbe devam ederken Batı’dan (ABD, AB) demokratik sistem ve hükümet lehine açık ve net bir destek gelmedi. Batılılar ancak darbenin başarısız olacağı anlaşıldıktan sonra demokrasiye destek açıklaması yaptı. Devletlerinin hizmetinde olan Batı medya organları ise bunu bile çok gördü darbeyi tamamen ters istikamette yorumlatan yazılar ve yorumlarla sayfalarını doldurdu. Aynı çizgide ilerlemeye de devam ediyor.

Batılıların Erdoğan’a ve onun üzerinden demokrasiye saldırıya sempatisi bizi şaşırtmıyor, çünkü benzer bir tavrı Mısır’daki Sisi darbesinde de sergilemişlerdi. Batılı güç odakları sanki Müslümanlık bu ülkeye yabancı bir unsurmuş ve seküler ülkeyi işgal ediyormuş gibi, laiklik adına seçilmiş hükümetin silahla alaşağı edilmesini istedi ve en azından manevi destek verdi.

Darbenin Başarısız Olmasının Sebepleri

Türkiye tarihinde ilk defa bir askeri darbe teşebbüsü başarısız oldu. Bu Türkiye tarihinin en muazzam olaylarından biridir. Hatta denebilir ki demokrasi tarihimizin en mühim olayıdır. Darbelerin genellikle muzaffer olduğu bu ülkede nasıl oldu da 15-16 Temmuz darbe teşebbüsü püskürtüldü? Yazıyı dağıtmamak için maddeler halinde kısa kısa sıralayalım.

Siyasî İradenin Darbeye Karşı Durması

Rahmetli Menderes’in alçakça bir darbenin ardından düzmece mahkemelerde yargılanması, idama mahkum edilmesi ve infaz edilmesi Türkiye siyasetçilerinde, özellikle sağ kanat siyasetçilerinde bir travma yarattı. Her lider bir gün siyasî hayatının ölümle noktalanabileceğinin farkındaydı. Bu yüzden siyasiler askerî müdahalelere neredeyse hiç diren(e)medi. Demirel’e atıfla söylendiği üzere her kalkışma karşısında “şapkasını alıp” gitti, meydanı darbecilere bıraktı.

Bu sefer tersine şahit olduk. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım darbeye ölüm pahasına da olsa direnme kararı verdi ve bu tavrı topluma yansıttı. Sanırım bu darbeyi püskürtecek süreci başlatan işaret fişeği oldu. Ne mutlu bize ki darbeye siyasî karşı çıkış iktidar partisi liderliğiyle sınırlı kalmadı. Muhalefet kanadından önce D. Bahçeli konuştu. Darbenin kesinlikle karşısında olduklarını söyledi. Peşinden biraz ve gecikerek ve yalpalayarak da olsa CHP lideri K. Kılıçdaroğlu darbeye karşı tavır koydu. Böylece Türkiye tarihinde ilk defa tüm ana siyasî aktörler darbeye karşı birleşti. Önceki vakalarda ise tersi olmuş, muhalefet partileri darbenin yarattığı dalgaya binerek iktidara tırmanmaya çalışmıştı.

Toplumun Büyük Bölümünün Darbeye ve Darbecilere Karşı İsyan Etmesi

Darbe teşebbüsü tamamen gayri meşruydu. Hem amaç hem yöntem olarak gayri meşru bir teşebbüstü. Toplum infial hâlindeydi. Ancak korku onları evde tutabilirdi. Darbeciler de bunu hissettikleri için dehşetli bir şiddet kampanyası yürütmekte kararlıydı. Erdoğan’ın halkı sokaklara, meydanlara ve havalimanlarına çağırması için için yanmakta olan toplumu patlatmaya yetti. Menderes’in öldürülmesine ağlamış, Özal’ın maruz bırakıldığı muameleye üzülmüş toplum Erdoğan’ın kurban edilmesinin kendisine hakaret ve tüm demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesi anlamına geleceğini hemen anladı. Bu yüzden milyonlar ülkenin her tarafında sokaklara aktı. Silahsız bir şekilde her yerde darbeci askerlerin karşısına dikilmeye başladı. Sade ve mütevazı insanlar birer kahramana dönüştü. Tankların önüne yattı, üstüne çıktı. Göğsünü kurşunlara siper etti. Pratik zekasını kullanarak askerî araçların ve birliklerin kışlaları terk etmesini, ettiyse ilerlemesini engelledi. Onlarca şehir verdi. Bu bir halk isyanıydı. Halk darbecilere darbe yaptı ve darbeci askerleri püskürttü. Halkın bu desteği olmasaydı darbenin en azından bu kadar kısa sürede ve bu kadar az zayiatla engellenmesi imkânsızdı.

3.Anayasal Düzene Bağlı Polislerin Mücadelesi

Darbeci askerler üstün bir ateş gücüne sahipti. Normal şartlarda polisin bu güce yeterli cevabı vermesi çok zordu. Ancak bu silah dengesizliğine rağmen anayasal düzene bağlı polis güçleri kahramanca mücadele etti. Tabiri caizse cepheden cepheye koştu ve görev aldığı her yerde darbecileri ya silahla etkisiz hale getirip ya da silah bırakmaya ikna edip teslim aldı. En büyük direnişi polisten geleceğini bilen darbeciler daha en başta polisi, özellikle özel harekat polislerini etkisiz hâle getirmek istediyse de başaramadı.

4. Medyanın Demokrasiden Yana Tavır Alması

Türkiye medyasının özellikle belli kesimlerinin demokratlık sicili parlak olmaktan uzak. Türkiye medyası ağırlıklı olarak darbelere destek veregelmiştir. Bu sefer tersi vuku buldu. Medyanın çoğullaşmış ve iyice adem-i merkezileşmiş olması bir merkez tarafından kontrolünü zorlaştırdı. Özellikle televizyonlar ekranlarını siyasilere ve darbe karşıtı askerlere açtı. Erdoğan ve Yıldırım’ın halka yönelik sokağa çıkma çağrılarını topluma yansıttı. Bu da darbe teşebbüsünün akim kalmasına yardımcı oldu.

5.Ordu İçindeki Darbe Karşıtı Askerlerin Bireysel veya Toplu Direnişi

Ordu içinde darbeye karşı çıkan bireysel askerler veya asker grupları her ne kadar polisin yaptığı çapta çatışmaya girmediyse de daha fazla birliğin darbeye katılmasını engelledi ve darbecilerin istedikleri genişlikte bir insan kaynağını seferber etmesini önledi.

Darbe Teşebbüsünün Sonuçları

Bu darbe teşebbüsü toplumun hafızasında ve siyasî kültürümüzde derin izler bırakacaktır.

1. Türkiye artık bir demokrasi destanı olan bir ülke. Türkiye halkı demokrasiyi en az Fransız, İngiliz halkı kadar hak eden bir halk hâline geldi. Bu demokrasi destanı Şanlı Direniş olarak siyasî edebiyatımıza girecek ve nesilden nesile aktarılacaktır. Direnişin parçası olanlar haklı bir gururun taşıyıcısı olacaktır.

2. Bu darbe teşebbüsünün püskürtülmesiyle halk ve politikacılar darbeler karşısında öğrenilmiş çaresizlikten kurtulmuştur. Kahramanca davranışlara imza atmış insanların “yine darbe olsun yine sokağa çıkar tankın önüne yatarız” demesi bunu göstermektedir. Bu püskürtme Türkiye’de siyasetin ve siyasetçinin itibarını da yükseltmiştir.

3. Darbenin püskürtülmesi de siyasetçilerin ortak bir anlayışa varması siyasetçilerin demokrat olma, demokrasiye sahip çıkma ve demokrasiyi koruma hassasiyetini ve yükümlüğünü artırmıştır. Bazılarının iddia ettiğinin terinse iktidar partisinin demokratlık karnesini iyileştirme mecburiyetini ortaya çıkmıştır. Yani iktidar otoriterleşmeye değil demokratikleşmeye doğru bir ivme kazanacaktır.

4. Batı’nın demokratlık iddiası büyük yara aldı. Darbe başarılı olsaydı hemen hemen tüm batı ülkeleri darbecileri tanıyacaktı. Batı Türkiye’yi bir türlü anlamıyor veya anlamak istemiyor. 15 Temmuz darbesi laikliği veya demokrasiyi koruma adına değil teokratik ve acımasız bir yapılanma olan Gülen çetesinin mutlak iktidarını tesisi etme adına yapıldı. Başarılı olsaydı içte tam bir tahakküm kurulacak ve Batı’ya dış politikada mutlak uyum rüşvet olarak verilecekti. Bakalım Batı bu lekeden nasıl kurtulacak.

Müstakbel darbeleri Önlemek İçin neler Yapılmalı?

15 Temmuz darbe teşebbüsün yukarda saydığım faktörlerin harika bileşimiyle püskürtülmesi darbelerin artık tamamen bittiğini ve darbeciliğin tarihe karıştığını göstermez. Esasen ordusu olan her yerde darbe ihtimali vardır. Bu yüzden darbelere karşı daima teyakkuz halinde olmak ve mümkün her tedbiri almak gerekir.

Silahlı kuvvetlerin Sistem İçindeki yeri Normalleştirilmeli

Türkiye’de ordu öteden beri bir demokraside normal olmayan bir yer işgal etti. Bu artık değişmeli. Ordu sade kendisine verilen görevlerle ilgilenebilir ve siyasiler tarafından denetlenmek ve onlara hesap vermek zorundadır.

2. Yapısal Tedbirler alınmalı

Türkiye’de ordu aşırı merkezileşmiştir. Bu ortadan kaldırılmalı. Ordu idaresi adem-i merkezileştirilmeli. Ankara askerî birliklerden arındırılmalı.

Jandarma ordudan alınarak iç işleri bakanlığına bağlanmalı.

Polis gerekirse isyancı, darbeci ordu birlikleriyle savaşabilecek zihni donanıma sahip olmalı ve buna yeterli olacak şekilde silahlandırılmalı.

Sivil toplum bir darbe kalkışması olduğunda kışlalara karşı harekete geçebilecek, kritik noktaları insan seliyle işgal edecek şekilde bilinçlenmeli ve hazırlanmalı. Askerî kışlalar bir anlamda mahalle halkalarına zimmetlenmeli. Siyasî partilerin teşkilatları bu amaçla da yapılandırılmalı. Nitekim 15 Temmuz darbe teşebbüsünde Ak Parti teşkilatının adeta bir darbe karşıtı makine gibi çalışması bunun yapılabileceğini ve çok faydalı olduğunu kanıtlıyor.

Sonuç

15-16 Temmuz Şanlı Direnişi sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın demokrasi tarihine altın bir sayfa olarak geçti. Bu millet de artık şanlı bir millet sıfatına ulaştı. Yaşasın Şanlı Direniş, yaşasın Şanlı Millet.

Yenişafak, 30.07.2016

Prof. Dr. Hamza Al: “Sorunun temelinde bürokratik sistem ve zihniyet yatıyor”

Mustafa Ali Aykol: Hocam böyle bir darbe bekliyor muydunuz?

Hamza Al: Darbe daha olmaz diyemiyordum ama bu dönemde böyle bir darbe ve böyle bir darbe yöntemi beklemiyordum.  Fakat tıpkı Özal sonrası gibi Erdoğan sonrası da siyasal istikrarsızlık oluşabileceğini ve şu anki demokratik kazanımların kaybedileceğini düşünüyordum.

Mustafa Ali Aykol: Neden böyle düşünüyorsunuz?

Hamza Al: Çünkü bizim dindar/muhafazakâr kesim bürokrasi/devlet yönetimi konusunda sistemden çok daha çok insana odaklandı.  Tabi ki yönetimde insan unsuru çok önemlidir, fakat belirleyici olan sistemdir.  Ak Parti kalıcı çözümler ve kalıcı başarılar elde etmek istiyorsa sisteme daha fazla odaklanmalıdır.

Şöyle bir sorunla karşı karşıyayız. Dindar kesim camide imamı dinliyor. İmam diyor ki, “Müslüman yalan söylemez, Müslüman Müslümana inanır, Müslüman hak yemez, Müslüman Fırat kenarında abdest alırken bile israf etmez, Müslüman Fırat kenarındaki koyundan bile kendini sorumlu tutar”. Tabi ki bunlar doğru tespitlerdir.

Dindarlar zannediyor ki eğer bürokrasiye dindar insanlar gelirse sorunlar hallolur, yolsuzluk olmaz ve hak yenmez. Bunun doğru bir yönü olabilir. Fakat dindarların bilmediği bir şey var, o da bürokrasinin şeytani bir yönünün olduğu. Evet, bürokrasinin şeytani bir yönü vardır. Bürokrasi üzerine biraz kafa yormuş birisi olarak, duruma baktığımda; özel yaşamında karıncayı bile incitmeyen insanlar, bürokratik sistemlerde gözünü kırpmadan bir topluma soykırım yapabilir, kendi halkını katledebilir, en yakınlarını sürgün edip mesai arkadaşlarına silah doğrultabilir ve tüm bunları yaparken hiçbir sorumluluk duymayabilir. Özel hayatında çok tutumlu olanlar kamu kaynaklarını hoyratça harcayabilir. Fırat kenarında otlayan koyundan bile kendisinin sorumlu olduğunu düşünen bir kişi, kendi sorumluluğu altında ölen insanların sorumluluğunu üstlenmeye bilir.

Bunları bugünlerde olan olaylarla ilgili söylemiyorum, bunları daha önce yazmış kayda geçirmiş birisi olarak söylüyorum.

“İnsan”, “bürokrasi”, “din”, “sistem”, zihniyet” konularına daha fazla kafa yormak ve bunlar arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zemine oturtmak zorundayız. Ve en önemlisi de kalıcı başarıyı insanlardan çok sistemde aramalıyız.

Mustafa Ali Aykol: Hocam, siz darbe girişimi olduğundan beri meydanlarda gözlem yapıyorsunuz. Halkın bu kendi iradesiyle gerçekleştirdiği tepkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

H.A.: Doğrusu kalkışma gibi halkın kalkışmaya karşı tepkisi de olağandışıydı. Bunu anlamak için sosyal bilimcilerin biraz ders çalışması gerekiyor. Ama illa bir şey söylemek gerekirse, ilk tepkilerin biraz daha bireysel olduğunu söyleyebiliriz. Birtakım cesur, gözü kara inançlı insanlar, hesap kitap yapmadan direnişe öncülük ettiler.

Ama asıl toplumsal tepkide çeşitli faktörler etkili oldu. Birincisi ve en önemlisi; karizmatik otoritenin çağdaş örneklerinden birisi olan ve toplumun önemli bir kesiminin, -özellikle kadınların-, tam olarak güvendiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın net tutumudur diye düşünüyorum. Uzun süreden beri birçok sorunun üstesinden gelmiş güçlü ve güvenilir bir lideri çok net olarak “sokağa çıkın” dedi ve insanlar da hesap kitap yapmadan, duraksamadan kendilerini tankların önüne attılar.

İkincisi; kalkışma yapanların izan, insaf ve akıl dışı yöntemler kullanmaları ve bunun anlık olarak izlenmesi, insanları çileden çıkarmış olabilir.

Üçüncüsü de; sanırım topum bu kalkışmayı,  dış güçlerle ilişkilendirdi ve bu kalkışmanın sıradan bir darbeden öte, kendi varlıklarına, benliklerine, ülkelerine yönelik bir girişim olarak gördüler.

Ve geçmişteki darbe gerekçelerinin hiçbirisi yoktu.

Fakat toplumun onurlu direnişi kadar, direnişteki erdem ve sağduyu takdire şayandır. Canlı olarak toplumun üzerine bomba atılırken, kuvvet komutanlarının rehin alındığı söylenirken, Cumhurbaşkanı’yla ilgili spekülasyonlar yapılırken millet sağduyusunu korudu. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken bu.

Şu anda devam eden sokak direnişlerinde bile herhangi bir şiddet hareketi, yağma, hırsızlık olmaması, insanların geç vakitlere kadar ailece nöbet tutup sabah işlerine dönmeleri, başta dindar kesimler olmak üzere toplumumuzun erdemidir.

Dünya ölçeğinde bu denli olgun ve işlevsel bir tepkinin sık rastlanan bir şey olduğunu düşünmüyorum.

M.A.A.: Meydanlarda  görüyoruz ki yalnız tek bir görüşten insanlar yok. Çok farklı kanatlardan insanlar tek bir amaç için toplanabildi. Önceleri bu çok bir ihtimal gibi gözükürken şimdi gerçekleştiğini şahit oluyoruz. Bu birliktelik hakkında neler söylenebilir?

H.A.: Sanırım uzun süreden beri süregelen toplumsal bölünmüşlük, insanlarda birlikteliğin özlemini bilinçaltlarında beslemiş olmalı. Şartlar olgunlaştı ve toplumsal birliktelik oluştu.

Bunda Ak Parti’nin gösterdiği hassasiyetin ve bu hareket öncülük eden dindarların olgun ama tevazulu duruşu etkili oldu.

Normalde bu tür faaliyetlerde her parti ön plana çıkmak ister. Tabii ki AK Parti’nin rengi bu gösterilere ister istemez yansıyor. Ama ben hem AK Parti’nin hem de illerdeki yöneticilerin duyarlılık gösterip bu birlikteliğe hizmet ettiği kanaatindeyim. Bir takım kazalar olsa da, Ak Parti meydanlarda kullandığı dile dikkat etti. Particilik çok fazla ön plana çıkarılmadı.

Mitinglerdeki söylem ve tavırlar başka siyasi düşünceden olan insanları çok fazla rahatsız etmedi.

Belki de dış kaynaklı müdahale, bazı kesimlerin Erdoğan’a yönelik şüphelerini, olumsuz düşüncelerini de yumuşatmış da olabilir.

Biraz erken bir tespit ama Amerika’daki George Washington-Abraham Lincoln misali, Türkiye’de de Mustafa Kemal Atatürk-Recep Tayyip Erdoğan liderliği doğuyor gibi.

Zaten bu konuda bazı kesimlerin pek duraksaması olmadı. Daha önceki dönemlerde Ak Partiye teorik silahlar sağlayan liberal arkadaşlar, şua an sokaklarda ön saftalar.

Ülkücü-milliyetçi gruplar da bu konuda fazla duraksama göstermediler.

Fakat şimdi bu toplumsal sinerjiyi doğru bir zemine oturtup kurumsal bir yapıya dönüştürmek, milletin arzusunu kurumlara, yapılara, teşkilatlara, anayasaya, kanunlara yansıtmak gerekir. Geleceğe odaklanmak, sistemi sağlıklı hale getirmek ve hastalık üreten bu tür bürokratik zihniyetten kurtulmak gerekiyor.

M.A.A.: “Bürokrasinin Halleri” isimli kitabınızda sık sık vurguladığınız iki süreç var. Biri 28 Şubat süreci diğeri 27 Nisan. İkisinde de gerek siyasetçiler, gerek medya, gerek halk, darbeye karşı net, dik bir tutum gösterememişler. Bu dönemde belki de şaşırtıcı bir şekilde bunun değiştiğini görüyoruz. Değişen ne? Ya da o zaman yaşananlarla şu an yaşananlar arasındaki fark nedir? Türkiye 2007’ye nazaran demokratikleşti mi?

H.A.: Daha öncekiler sadece bir kesime bir partiye yönelikti. Dış güçlerin etkisi olsa da birer iç kavga görünümündeydi. Fakat son saldırıyı toplum, tüm kesimlere, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne yönelik bir dış tehdit olarak algıladı. Sadece AK Parti’ye ya da Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik bir tehdit olarak görmedi. Toplum aile içi sorunlarını, kavgalarını bir kenara bıraktı. Şimdi insanlar ulusal kurtuluş refleksiyle hareket ediyor. Fakat iş anayasal dönüşüm ve yasal düzenlemelere doğru ilerledikçe, faklı yaklaşımlar, ayrışmalar olacaktır.

Uzun süredir özlemini çektiğimiz bu birlikteliğin keyfini çıkarmalıyız. Ve kalıcı olması için gereken hassasiyeti göstermeliyiz. Evet, bu krizlerin böyle fırsatlara dönüşme ihtimali de oluyor.

M.A.A.: Değişim için elimize fırsat geçti dediniz. “Kötü sistemlerin içinde iyi insanların olması sistemi iyileştirmez.” sözünüzden yola çıkarak önlemi alınmış tehlikelerin yeniden doğmasını engellemek için neler yapılabilir?

H.A.: Her şeyden önce, bazı kesimlerin halkın iradesine rıza göstermesi; bürokrasiyle işbirliği yapıp halkın iradesini temsil eden siyasal iktidarları tehdit etmekten vazgeçmesi gerekiyor. Bu tür tehditler, Ak Parti’nin Cemaate yakınlaşması örneğinde olduğu gibi, siyasal iktidarları bazı yanlışlara sürüklemektedir.

İkincisi ve en önemlisi de yönetim sistemini sağlıklı hale getirmek gerekiyor. Kötü sistemlerde iyi yöneticilerin eliyle bazı iyileştirmeler olsa da, bu geçici bahara benzer. Baharların kalıcı olması için uygun siyasal ve idari sistemler kurulmalıdır. Başarı için doğru sistemleri kurup doğru insanları iş başına getirmeliyiz.

M.A.A.: O halde biraz da askeriyeye dönelim. Biliyorsunuz polis de devletin silahlı bir gücü. Ama o hükümete bağlı bir kurum. Fakat TSK’nin, askerin kendine has bir özerkliği var ve kabul edilsin ya da edilmesin NATO’nun asker üstünde büyük etkisi var. Son zamanlarda jandarmanın ve TSK’nın içişlerine bağlanması gündeme geliyor. Siz, askerin sivil hükümetlere bağlı olup olmaması konusunda ne düşünüyorsunuz?

H.A.:  Her konuda olduğu gibi bu konuda da tarihten günümüze yaşadıklarımızdan ders almalıyız. Günümüzü anlamak ve gelecek hakkında öngörülerde bulunabilmek için geriye doğru bakmalıyız.

Son kalkışmadan bağımsız olarak söylemek gerekir ki, asker-sivil ilişkisi Türklerin en kadim sorunlarından birisidir. Örneğin Yeniçeriler, Osmanlının yükselmesinde de yıkılmasında da baş aktördür. Yeniçeriler, yeni fetihler kazanıp düşman krallara korku sararken, zaman zaman da o gün bir nevi “siyasal iktidarı” temsil eden padişahı tehdit ediyordu.

Tanzimat döneminde kurulan modern Türk yönetim sistemi, geçmişin birçok kurumunu reddettiyse de bazı bürokratik hastalıkları devam ettirdi. Bunlardan birisi de askeri zihniyettir. Son yapılanları bir kenara koyacak olursak, darbe Türk toplumunun ilk defa karşılaştığı bir şey değildir, sistem değiştirilip zihniyet dönüştürülmezse son da olmayabilir.

Türk ordusu, halkın temsilcisi olan siyasal iktidarın emrinde olmayı, bürokratik onuruna yedirememektedir. Örneğin, askerler “Türk ordusu ‘hükümetin’ emrindedir” yerine, “Türk ordusu ‘Türk milletinin’ emrindedir” derler. Bu, aslında “kimsenin emrinde değiliz” demektir. Bu anlamda askerin bürokratik onuru kırılmalıdır.

Yasal mevzuata bakıldığında, birçok gereksiz konuyu ayrıntılı şekilde düzenleyen Anayasa, asker-sivil ilişkilerini muğlak ve oldukça kısa olarak düzenlemiştir. Dolayısıyla ordu, kesinlikle hükümetin emrine sokulmalıdır. Mehmetçik dâhil profesyonel askerlerin eğitimi yeniden düzenlenmelidir.

M.A.A.: Sizin profesyonel askerlere bakışınız ne yönde peki?

H.A.: Askeri bürokrasinin direncine rağmen son yıllarda profesyonel askerlik konusunda önemli adımlar atıldı ama yetersiz. Ordu yeniden yapılandırılarak profesyonel askerlik güçlendirilmelidir. Laboratuvarda çalışması gereken mühendisleri götürüp dağda teröristlerin karşısına çıkarmak akıllıca değildi. Maliyeti ağır odu. Fakat sorun sadece profesyonel askerlik meselesi değildir. Sorun daha derinlerde. Yapıda ve zihniyette.

M.A.A.: Az önce zihniyet değişiminin bürokratik egoları yıkarak olabileceğini söylediniz. Türkiye bazında ele alırsak teoride faydası olabilir ama pratiğe baktığımız zaman imkânsız gibi gözüküyor. Hamile bir kadının Savunma Bakanı olması gibi… Peki, daha yakın ihtimal olarak nasıl bir ilk adım atılmalıdır?

H.A.: Zihniyet konusunda bir örnek vermek istiyorum. Ak Parti, Cumhuriyet tarihininin eğitime en fazla kaynak aktaran hükümeti. Fakat eğitimde beklenen iyileşme bir türlü olmadı. Olmaz, çünkü eğitim sistemi ve zihniyeti yanlış. Yıllarca sıraya sokulan öğrenciler hayata atılınca dolmuş kuyruğunda, ekmek kuyruğunda sıraya girmiyorlar. Bu bir zihniyet sorunudur ve zihniyet konusunda hepimiz malulüz.

Hükümet Cumhuriyet tarihinin en büyük değişimi yaptı. Yollar, barajlar, köprüler inşa etti. Fakat zihniyeti dönüştürmek o kadar kolay değil.

Eğer radikal değişiklikler istiyorsanız, askeri milli savunma bakanlığına bağlayıp başına da kadın bakan atayabilirsiniz. Hamile olursa daha güzel olur.

Bunun en güzel örneği İslam tarihinde var. İslam peygamberi, dünyanın en büyük devletlerinden Sasani İmparatorluğunu ortadan kaldıran ve Bizans’ı dize getiren komutanların başına eski bir köleyi atamıştır. Zihniyet dönüşümü için bu tür uygulamalara ihtiyaç var. Ordunun bürokratik onuru kırılmalı, hükümete kayıtsız itaat etmesi sağlanmalıdır.

M.A.A.: Gündemde idam konusunun yer aldığını görüyoruz. Darbeye kalkışanların vatan haini sıfatıyla idam edilmesi tartışılıyor ve bu yönde adımlar atılacağa benziyor. Sizce idam caydırıcı bir tedbir olur mu? Yoksa dediğiniz gibi zihniyeti değiştirmedikten sonra bunun bir önemi yok mu?

H.A.: Teorik olarak idama karşı olan birisi değilim. Makro planda suçları önleyici olduğunu düşünüyorum. Cezalar sadece bir suçun karşılığı değildir. Benzer suçları önleme işlevi de vardır.

Fakat idamla ilgili Türkiye’nin sicili biraz sıkıntılıdır. İdam, geçmişte politik bir silah olarak kullanılmıştır. Geçmişteki tecrübelerimizi dikkate almalıyız. Ayrıca çıksa bile geçmişe uygulanmayacağı için toplumsal vicdanı pek rahatlatmayacaktır.

Doğru dürüst uygulandıktan sonra idam getirilebilir. Ama cezalarla ilgili temel sorunumuz idam değildir. Diğer alanlarda olduğu gibi yargı ve ceza infaz sistemi de sorunludur.

Şu anda darbe girişiminde bulunanları müebbetle cezalandırsanız bile, devranın döneceğini, birkaç yıl sonra çıkabileceklerini düşünüyor olabilirler.

M.A.A.: Bu süreçte dikkatimizi çeken bir nokta var. Batılı ülkelerin (gerek siyasi partiler/devletler gerek de medya bazında) Türkiye’de yaşanan olaylara karşı önyargılı ve hatta taraflı bir tutum takındığı dikkatleri çekiyor. Bu sürecin sonunda Erdoğan kârlı çıkacağı için, bu gelişmelerin kötü olduğuna ilişkin çeşitli haberler, yazılar yayınlandı. Batının bu tutumu hakkında sizin söyleyecekleriniz neler?

H.A.: Dış politikası konusuna geldiğimizde daha sakin olmalıyız ve daha dikkatli bir dil kullanmalıyız. İç politikada kullandığımız dili dış politikada kullanamayız. Uluslararası ilişkilerin “delikanlıca” gitmediği ve gitmeyeceği kesin. Sonuna kadar sabırla konuşmak, derdimizi anlatmak, diyaloğa açık olmak, köprüleri atmamak lazım.

Uluslararası mücadelede din ve ırk önemli bir ayrışma nedenidir ama unutmayalım ki aynı dinden aynı ırktan olanlar da çatışıyor.

Batının birçok ülkeyi dizayn ettiği doğrudur. Bizim için de niyetleri olabilir. Fakat biz önce kendi içimize ve işimize bakmalıyız. Müdahaleye, istismara açık birtakım sorunlarımız var. Eğer bu sorunlarımızı çözüp güçlenirsek, onların arzuları sadece bir temenni olarak kalır. Hatta güçlü bir Türkiye ile ilişkiler kurmaya çalışırlar.

Batının bu tavrını bilmek ve ciddiye almak gerekiyor, ama sorunların kaynağını daha çok içeride aramalıyız. Türkiye yalnızlık tuzağına düşmemelidir.

M.A.A.: Teşekkür ederiz hocam.

Genç Münevver Platformu, 31.07.2016

State crisis after failed July 15 coup attempt – Ömer Baykal

In the literature, one of the key concepts used to explain Turkish politics is the “wisdom of government” or the “state mind.” The wisdom of government refers to state authority and skills that have historically managed the country. However, on the night of July 15, Turkey, which boasts about its historical background and wise management skills, faced a major crisis. Things that raise doubts for citizens but are very well-known by the government started to become apparent one by one.

First of all, the military, which considers itself as the defender of modernization and the representative of the state mind, irreparably damaged its reputation. The emergence of a junta should be seen as a result of this damage. Observing the chain of command being so severely wounded posed a big question for the military, which fights terrorism both inside and beyond the country’s borders. Many generals who were thrown out because of membership in a terrorist organization served on the borders, which increases the severity of these events.

Secondly, the government and the military, which have struggled with the Gülen Movement, also referred to as the “parallel state structure” (PDY) since Dec. 17 and Dec. 25, 2013, did not cleanse the military. This shows the depth of the problems in the management process. The military could not be cleansed because it justifies that its command level has been fighting the PKK and DAESH. Also, the missing command chain has led to these results. In the failed Gülenist Terror Organization (FETÖ) coup attempt, Turkey experienced a serious weakness of intelligence, as President Recep Tayyip Erdoğan has said.

Primarily, the PDY cannot be disclosed, although the state has been fighting with it for long time. Also, the government failed to obtain news of the coup attempt and to cut off the front by confirming the information that was reported all day. All this shows that the intelligence network of the state is nonfunctional. Citizens learned of the coup attempt at 10 p.m. on July 15, but Interior Minister Efkan Ala, who has the military and police intelligence under his purview learned of the attempt at about 11 p.m. after his plane landed in Ankara. This shows that the PDY had emasculated governmental institutions.

In terms of the democratic system, the separation of powers is one of the key issues. While judges act in accordance with the principle of judicial independence and impartiality, rulers decide according to rule of law, which is established by the legislature. This is the most essential feature of the rule of law. The separation of powers in Turkey received a deep wound after judicial bodies, especially critical positions, were assumed by the members of FETÖ.

Dimming of evidence, fabrication, setting up of judges and prosecutors and the appointment of judges who are from the PDY to critical positions undermined the rule of law and the political content of lawsuits has been invoiced to the political powers. While cases were rendered dysfunctional by using fabricated evidence, many innocent people were sent to prison as a result of the stranglehold of the organization, which has been discredited in the public eye. It is known that the PDY was organized in court with full force for a long time, and has used its power against the elected government since the Dec. 17 and Dec. 25 corruption investigations. At Ankara’s Akıncılar Air Base on the morning of July 16, an academic in theology, who was claimed to be the one of FETÖ’s executives, was released by the court in front of everyone’s eyes. This is the latest activism from the PDY. From judges to the bureaucracy, from security intelligence to the Turkish Armed Forces (TSK) and the police, the government has become dysfunctional due to the line with the PDY’s nepotism and it has lost the most basic of functions. The country has lost all inner control mechanisms. Qualified people were stopped before entering the bureaucracy or after getting in they had been rendered dysfunctional by FETÖ/PDY. The state needs to overcome this crisis and restructure itself using human sources, organizations and state wisdom. Declaring the state of emergency and enforcing emergency law facilitate crisis management. Giving value to the law and justice, the state within the diseased structure should be cleansed and it is necessary to proceed with a sturdy structure. To be converted to the opportunity of the coup attempt can be possible with the construction of the state of mind.

The rise of the nationWhen people understood that a coup attempt was happening on the evening of July 15, everyone looked for Erdoğan. From the closest observers of Turkish politics to the uninitiated, everyone knows that Erdoğanis the center of the political struggle of the PDY. The implied political struggle that began previously became clear along with the Dec. 17 and Dec. 25 investigations and then it resurfaced. Therefore, Erdoğan’s elimination of the presence of FETÖ/PDY was a move that will produce direct and accurate results. However, Erdoğan smashed this move. Erdoğan was aware of the political power of society and demanded resistance, urging the people to take to the streets. Inspired by the Ottoman Empire, in Turkey’s political system, there is a tradition that society follows its leaders. This attitude has resulted in the nonexistence of political activism. For the people in Turkey, a democratic response can be shown in elections. However, on the evening of July 15, this tradition of being a subject of the state and its administrator was the democratic struggle. People went to the streets and put their hearts into the soldiers in front of tanks. While doing this, they were not violent. All this was nothing more than the defense of democracy. In Turkey, although coup makers have designed the pulse periodically in democratic politics since May 27, social objection has never been higher. On the contrary, previous coups had gained legitimacy by finding a social base of support. While doing this, the ideological dimension given to the coups has been an important factor. The July 15 attempt has turned what was happening upside down. The junta, which does not represent society and was built illegally against the state, has been challenged by Erdoğan, who represents the state and the elected government and all political parties. Media showed responses, too, throughout the night of the coup attempt and its aftermath. This played an important role in warding off the coup. Above all else, society maintained the continuity of the government and protected their democracy by putting out their hearts for the sake of the future. The coup attempts in the past suspended politics to hold early elections in the shortest time possible. They opened the political field by establishing a new constitution. On July 15, the bombing of Parliament means the bombing of each vote and each ballot box. Also, politics was asked to be dysfunctional by military intervention which tried to eliminate Parliament’s function. Today, in retrospect, this group, which does not have a social base hides its identity and lives in a characterless way, tried to condemn Turkey to junta fascism. Turkey turned an important page in its history of democracy with resistance and wisdom.

The construction of the state

After the coup attempt was repelled, government officials, especially Erdoğan, called the people to the streets for the “democracy watch.” This is very valuable because it confirms the gravity of the situation. The organization has harmed the state for over 40 years and it does not seem it will be easy to repair during state of emergency and for many years to come. Besides, gradual change, which cannot be done under normal circumstances, triggered a radical transformation with the coup attempt.

Turkish politics and politicians are aware of their problems. There is a need for constitutional change in Turkey at the basic level. At the center of this need is the amorphous case that the government has played a role. First of all, the Constitution and the form of government must be changed. Especially due to the case with political content, there is a judicial order that was subjected to erosion. Secondly, the judiciary was destroyed by FETÖ and should be subjected to reform, and the confidence of citizens in the rule of law needs to be established. The third issue is the soldier problem we saw in the coup attempt. Despite all the tribulations in Turkey, the issue of militarism could not be faced. Today, the issue of militarism should be addressed. This issue constitutes a very central part of the context of the rule of law and civil politics, the values of a democratic society, counterterrorism and the Kurdish issue. In spite of all the reality problems, the support the opposition has given should not be invalidated. Unfortunately, in the breakdown of the constitutional process, ruptures in political relations have played an important role. After that, our main concern is the construction of the law of a sovereign state. Justice Minister Bekir Bozdağ’s speech in Parliament summarized this status: “In the past, our friends informed us about the organization, but we did not believe them. After Dec. 17, we explained their structure, but you did not believe us. After that, if we continue to listen to each other and control the information, I believe that such organizations will never be a threat or danger to the country.”

Daily Sabah, 01.08.2016

Akın Özçer – Darbeye medya üzerinden destek

Uluslararası medyanın bir süredir Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden Türkiye’ye yönelik insanı isyan ettirecek ölçüde yalan haberlerini ve bu haberlere dayanarak dünya kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan değerlendirmelerini izliyor ve okurlarla paylaşıyorum. Bir dönem PKK’nın Çözüm Süreci’ni ortada kabul edilebilir bir neden olmadan bozarak Güneydoğudaki ilçelerimizde giriştiği işgal eylemleri, “devrimci halk savaşı” olarak sunuldu. Paralel olarak Türkiye’nin birilerinin Truva Atı olduğuna artık kuşku bulunmayan Daesh’e, önce silah ve mühimmat yardımı yaptığı, ardından petrolünü satın aldığı, dolayısıyla terör örgütüne finansal yardımda da bulunduğu öne sürüldü.

15 Temmuz darbesinin arkasında olduğu ortaya çıkan FETÖ/PDY’nin medyası, bu iddiaları pompalarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce otoriter sapma içinde, ardından doğrudan diktatör, hatta Hitler gibi olduğunu öne sürdü. Bununla yetinmedi, Türkiye’nin Kürtlere karşı aynen 90’lardaki inkâr ve baskı politikalarını sürdürdüğünü, demokrasiyi ve temel hak ve özgürlükleri kısıtladığını iddia etti. Bu iddialar da uluslararası medyada çok geniş yer buldu.

Devletin temel kuruluşlarını neredeyse tümüyle ele geçirmekte olduğu 15 Temmuzda açıkça ortaya çıkan FETÖ’yü demokratik düzen içinde kontrol altına almak artık imkânsız hale gelmişti. HSKY’de örgüte mensup yargıçları ayıklamak için bir girişimde bulunmak yargı bağımsızlığına müdahale, medyadaki temsilcilerine yönelik yaptırımlar basın özgürlüğüne, bürokrasideki mensuplarını ihraca kalkışmak temel hak ve özgürlüklere aykırı olacaktı doğal olarak.

İktidar çevreleri, siyasi açıklamalar yapmaları nedeniyle eleştirdiğimiz komutanların emekli olmalarından sonra göreve gelenlerin askerin siyasete karışmaması temel ilkesine saygı gösterdiklerinden ötürü askeri vesayetin sona erdiğine inanıyor, bunu da dile getiriyorlardı. Ben birçok yazımda bunun hukuki önlemler alınmadan, yeni bir anayasa yapılmadan mümkün olamayacağını vurgulamıştım. Bunlardan sonuncusuSerbestiyet’te geçen yıl Haziran başında yayımlanan “Bürokrasiyi yeniden yapılandırmak” başlığını taşıyan linki aşağıdaki yazımdı.  (http://serbestiyet.com/Yazarlar/burokrasiyi-yeniden-yapilandirmak-147287)

Atıfta bulunduğum bu yazımda 2011’de yayımladığım başka bir yazımdan alıntıladığım şu satırlar dikkat çekiyor:“ Gücünü mevcut darbe anayasasının antidemokratik ve ideolojik hükümlerinden alan Türkiye’nin asker ağırlıklı bürokratik elitleri bugün sesini çıkarmıyor görünse de etkinliğini yitirmiş değil. Aksine kendi ayrıcalıklarına karşı gördüğü AB sürecine açıkça tavır koyduktan sonra içindeki reformcu unsurları, -elbette AK Partili bakanların imzalarıyla- tasfiye etmiş olduğu için bugün çok daha “ulusalcı” ve herhalde “AKP düşmanı” bir nitelik kazanmış durumda. O bakımdan hükümetin 2007 öncesinde oluşturulan o büyük bürokratik kuşatmadan tümüyle kurtulmuş olabileceğine pek ihtimal veremiyorum doğrusu.”  2011 tarihli bu değerlendirmemde bilgi eksikliğinden ötürü önceki darbeleri dikkate alarak önemli bir hata yapmışım. Bunu son yazımda şöyle düzeltmişim: “Aslında son dönemde “Paralel yapı” olarak adlandırılan ve Cemaat’le bağlantısı özellikle vurgulanan bu bürokratik vesayet odağı öteden beri var olan derin devlet yapılanmasının sadece bir başka yüzü gibi duruyor. Daha önce daha çok “Kemalist” ağırlıklı yüzüyle kendini gösteriyor (du)“Bugün FETÖ/PYD örgütlenmesinin bambaşka bir yapı olduğunun, gerçek ulusalcı subayların ise 15 Temmuz darbesinin önlenmesinde büyük kahramanlık gösterdiklerinin altını özellikle çizmek gerekiyor kuşkusuz.

Bu parantezi kapayıp asıl konumuza dönersek, uluslararası medyanın, yanı başımızda Esat gibi yüzbinlerce insanını katletmiş, milyonlarcasını mülteci konumuna düşürmüş eli kanlı gerçek bir diktatör varken, Mısır’da bir darbeci iktidardayken ve İran tüm erklerin dini liderin elinde bulunduğu teokratik bir devlet yapısına sahipken, Türkiye’yi hedef alması normal değildi. Bu anormallik devam ettiği sürece, demokrat olarak, her şeyden önce Türkiye’nin bekası için iktidarın yanında durmak, uluslararası medyanın bu haksız ve insafsız saldırılarına karşı mücadele etmek gerekiyordu. Ben şahsen böyle yaptım.

Darbeye destek        

Kabul etmek gerekir ki 15 Temmuz darbe girişimine uluslararası medyanın dolaylı desteği var. Girişimin başarılı olmaması nedeniyle darbecileri eleştiren bazı Amerikan düşünce kuruluşlarının ve Tim Marshall gibi gazeteci kılıklı bir ajanın “Erdoğan’ın öldürülmemesi hataydı” demesine Avrupa değerlerini ayaklar altına alarak izin veren BBC’nin yayınlarını bir tarafa bırakıyorum. Erdoğan’ın Türkiye’yi İslam Cumhuriyeti’ne dönüştüreceği veya darbeye karşı çıkan herkesin İslamcı olduğu yalanını dillendiren faşistlerin yazıp çizdiklerini de öyle. Darbeye doğrudan destek niteliği taşıyan bu tür yayınların sürdürülmesi hiç mümkün değil çünkü.

Buna karşılık, Türkiye’nin FETÖ/PYD kadrolarını tasfiyesinin geniş tutulmasına temel hak ve özgürlükler üzerinden yapılan eleştiriler yaygın şekilde yapılıyor ve etkili de oluyor. OHAL uygulamasına geçmek bu nedenle kilit önem taşıyordu. Çünkü taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 15. maddesi temel hak ve özgürlüklerin olağanüstü hallerde askıya alınmasına bazı koşullarda imkân veriyor. Madde aynen şöyle:

“1.Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla bu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.

2.Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz.

3.Bu maddeye göre aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.

Burada önemli olan OHAL uygulamasında dahi ihlal edilemeyecek temel hakları vurgulayan 2. fıkra. Atıfta bulunduğu AİHS’in 2,3 ve 4. maddeleri yaşam hakkı ve işkence ve kölelik yasağıyla ilgili. Burada önemle altını çizmek istediğim ise ihlali mümkün olmayan AİHS’in 7. maddesi. Bu maddenin ilk fıkrası “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkûm edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” diyor. Bu husus, halkın genel talebi olan darbeciler için idam cezası getirilmesinin önündeki önemli bir engel. Başka bir deyişle, anayasa değişikliğiyle idam cezası getirilse dahi bu darbecilere uygulanamıyor.

Bu noktada altını çizmek istediğim husus, bu ilkenin AB’ye üye olup olmamakla bir ilgisinin olmadığı. Dolayısıyla “AB bizi nasıl olsa almayacak” veya “AB’ye üye olmak istemiyoruz” gibi gerekçelerle yapılabilirliği yok. AİHS, kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin  (AK) bir sözleşmesi ve 6 ve 13 sayılı protokolleri barış ve savaşta (her koşulda) idam cezasını yasaklıyor. AİHS ve protokollerini ihlal etmek o kadar kolay göze alınamaz kanaatimce.

Halkın, üzerine doğrudan ateş eden darbeciler için ölüm cezası istemesini doğal karşılamak gerekir. Ancak idamın uluslararası yükümlülüklerimiz bir tarafa bırakılarak uygulanmasının, devletin kaçınılmaz bir refleksle FETÖ/PYD unsurlarından tümden arındırılmasını (görevden almalarının çokluğunu) diline dolamış bir medyaya makul bir gerekçe kazandıracağına kuşku yok.

Bu parantezi de kapatır asıl konumuza dönersek, uluslararası medyanın darbeye dolaylı destek anlamı taşıyan bu yayınları devam ederken yapılması gereken, öncelikle tüm siyasi partilerin darbeye karşı birlikteliğini canlı tutarak, devletin yeniden yapılandırılmasını sağlayacak reformları bir önce gerçekleştirmek. Ardından da, darbeye karşı tankların önüne yatarak karşı çıkan bu halka demokratik olgunluğunu taçlandıracak yeni bir anayasa yapmak olmalı. Yalan, dolan haberlerle üzerimize gelen bu medya kuşatmasını “daha çok demokrasi” ile kırmaktan başka çaremiz yok çünkü.