Ana Sayfa Blog Sayfa 201

Oral Çalışlar – ‘Ne şeriat ne darbe’ sloganı hep yanlıştı…

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, yeniden dolaşıma giren, “Ne şeriat, ne darbe!” sloganı, artık kabak tadı verdi. Bu slogan, 90’lı yıllarda, 28 Şubat post modern darbe girişimine karşı, ÖDP tarafından kullanılmıştı. Daha önce, “Ne cami, ne kışla!” deniliyordu. 60’lı yıllarda, askerle ve darbeyle barışık olan solcu laik kesimler için; bu slogan, her şeye rağmen, “göreli” bir ilerlemeyi ifade ediyordu. Darbelerden ağır hasarlar alan sol, bir nevi “orta yol” olarak, bu sloganı üretmişti. Bu, “mahçup bir darbecilik”ti. Dindarları tehlike olarak gören anlayış, kendisine bir zırh edinmek amacıyla, bu slogana sarılıyordu. Solcular, 28 Şubat’taki darbeyi, kurgusal bir “şeriat tehlikesi”yle eşitlemişlerdi.

Darbeyle, meşru yönetimi bir görmek

15 Temmuz’da, tarihimizin en kanlı darbe girişimlerinden birini yaşadık. Daha ilk günden, darbeye açıktan ve yürekten karşı çıkmak yerine, “askeri darbeye de sivil darbeye de karşıyız” formülü, tercih edildi. Somut gerçeklere bakalım: Darbeye karşı koyanlardan, 264 kişi, yaşamını yitirdi. Çoğunluğu sivil… Darbecilerden ölenler ise, 20 kişi civarında. Ama, bazı çevrelerin gösterdiği tepkilere bakınca, darbe karşıtları sanki linç üstüne linç yapıyormuş, boğaz kesiyormuşçasına bir propaganda ile karşılaşıyoruz. Demokrasi ve özgürlüklerin gelişip derinleşmesini samimi olarak istiyorsak, önce gerçekçi olmak, tepkilerimizi gerçekler üzerinden dile getirmek zorundayız. Darbeci çete (Fetö) hedeflerine ulaşsaydı, kendimizi iç savaşın içinde bulacak, belki de bir zorba diktatörlüğün zulmüyle karşılaşacaktık. Bugün tartıştığımız konuları tartışacak bir zeminimiz bile kalmayacaktı. Şu açık: Seçilmiş meşru yönetim ile darbeciye eşit mesafede durarak yapılan değerlendirmeler; bu ülkeye ve muhalefet cephesine, sadece zaman kaybettiriyor.

Özgürlük meselesi

Türkiye’nin, demokratik kurumları geliştirmesi, militarist yapıyı sivil siyasetin denetimine sokabilmesi, ekonomiyi yeniden hareketlendirmesi, kültürel olarak dışa açılması, kolay hedefler değil. İnsan hakları, basın ve ifade özgürlüğü gibi konular da hâlâ önümüzde… Temelsiz iyimserlik ne kadar yanlışsa, gerçekçilikten uzak sloganlar da o kadar yanlış. Taleplerimizi etkili bir şekilde dile getirmemiz, ancak gerçekçi bir zeminde mümkün olabilir… Demokrasiyi ve özgürlükleri bu ülkenin farklılıklarını bir zenginlik olarak görürsek doğru zemin üzerinde kurabiliriz. Buna dindarlar da dahil.

Posta Gazetesi, 23.07.2016

Gürbüz Özaltınlı – Hep haklı olmanın dayanılmaz kibri

Çok savururuz şu sinirli cümleyi: “Türkiye’de istifa müessesesi işlemez”… Sonra; bir kazanın ardından intihar eden Japon mühendisten başlar, sekreterinin yolsuzluğundan sorumluluk duyup istifa eden Alman Bakan’ın erdeminden çıkarız.

Yanlışın sorumluluğunu üstlenmek; davranışımızın sonuçlarıyla dürüstçe yüzleşmek… İstenen budur değil mi?

Peki, bu şikâyetin altında “sivil bir kibir” de fark etmiyor musunuz? Sorumluluğu hep dışında aramak, sadece siyasilere ve bürokrasiye ait bir gelenek mi bu ülkede? Ezici çoğunluğumuzun kişiliklerine rengini veren bir kültürel koddan söz ediyor olabilir miyiz?

Aslında bu yazı “siyaset” dışından yürüyüp gidebilir. Günlük hayatımızın içinde cirit atan sayısız örnekleri sorgulayabilir.

Fakat bana bu soruyu şimdi sordurtan şey, darbe girişiminden sonra, bazı muhalif insanların “Biz haklıydık. Bu felaketin bütün sorumluluğu sizde. Bizim hiçbir suçumuz yok” temalı bağırışlarıdır.

***

İçeriğine birazdan gireceğim. Ama önce şunu soruyorum kendime: Yaşanılan bir travmadan; birçok can yakarak uçurumun kenarından dönülen bir felaketten hemen sonra; aslında tehlikenin geçip geçmediği bile henüz belirsizken, bir insanın aklına ilk ve en kuvvetli gelen sözler nasıl bunlar olabilir?

Nasıl bir kişilik özelliğidir bu; üzerinde düşünmeye değmez mi?

Üstelik suçlananlar ne kadar hatalı olurlarsa olsunlar; canlarını ortaya koymuş, sokaklara çıkmış, tehlikeyi hayatlarını kaybederek püskürtmüş olanlardır. Her şeyi bir yana bırakalım bir parça insani nezaketten payını almış; yüreğinde tırnak kadar acı paylaşma duygusu taşıyan; azıcık minnet, şükran duyabilmeyi öğrenmiş bir insanın aklına ilk nasıl, kendisini kurtarana dönüp “ben demiştim, dinlemedin, ben değil sen suçlusun” diye bağırmak gelir?

Elbette bu muhasebenin de zamanı olacaktır. Fakat hemen bir gün sonra, koyu bir düşmanlık duygusuyla, darbeyi önlemiş insanlara parmak sallamakla; darbe karşısında aynı safta olanların eleştirisi arasındaki farkı da hepimiz tanırız kuşkusuz.

***

Gelelim bu bütün günahların dışında duran, ezeli haklı olma iddiasının içeriğine…

Burada da kötü bir münazaracılık; karşısındakini enayi yerine koyan ucuz bir el çabukluğu var. “Basite indirgerim; düz mantığa seslenirim; biraz da hafızayı bükmeyi başarırsam yuttururum”… Belli ki, bilincin üstü de altı da böyle işliyor.

Cemaate karşı çok uyarmışlar; aslında askerin seçilmiş hükümetle bir sorunu, onu tasfiye etme gayreti falan yokmuş. Her şey kumpasmış. Ak Parti Cemaatle işbirliği yaptığı için tek kusurluymuş. Bugün olanlardan da sadece o sorumluymuş…

Apaçık bir darbe hazırlığı olan “Plan Semineri”nden olmayan bir “Balyoz”kumpası çıkartan Cemaat kurnazlığıyla; “Plan Semineri”ni Balyoz hilesinin içinde buharlaştırmaya çalışan kurnazlık yarışıyor… 

Cumhuriyet mitinglerini kimler, hangi amaçla düzenledi? Özden Örnek’in darbe günlükleri; Balbay’ın silip atmaya çalıştığı “gazetecilik notları” ne anlatıyordu? 27 Nisan muhtırasını kim, neden verdi? 411 oyla kabul edilen Anayasa değişikliğini Anayasa’yı açıkça çiğneyip esastan ele alarak iptal eden; 367 rezaletine imza atabilen Anayasa Mahkemesi, askeri vesayetin organı değildi de neydi? Ak Parti kapatma davası ne anlama geliyordu? 28 Şubat’ı kimler yapmıştı? Askeri vesayetle mücadelede Ak Parti’nin yaslanabileceği, Cemaat dışında bir tek bürokratı var mıydı?

***

17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar avazı çıktığı kadar “hırsız” diye bağıranlar; biz “Cemaat darbesi” diye yırtınırken “namuslu savcılar-hâkimler” edebiyatı yapanlar; “Emniyette tasfiyeler yapılıyor, yargı elden gidiyor” diye bağıranlar… Bunlardan da henüz tek cümle özeleştiri duymadık.

Askeri vesayet döneminden tanıdığımız “Cemaate Karşı İktidarı Uyaranlar”kulübü; 17-25 Aralık’tan sonra iktidar Cemaatle mücadele etmeye başladığında“Ne Cemaati, Hırsızlığı Örtmek İçin Uyduruyorsunuz” kulübüne dönüştü…

Hayır; bütün bunlar işin bu noktaya gelmesinde Ak Parti’nin sorumluluğunu hiç ortadan kaldırmaz.

Sadece; utanç verici bir pişkinlikle, kendilerini tarih karşısında “en doğru” yerde görenlerin kofluğunu anlatır bize…

Evet, bu ülkede “istifa müessesesi yok”…

Oysa sivillerimizde; özeleştiri, hakkaniyet, dürüstlük göz kamaştırıyor…

Karar Gazetesi, 28.07.2016

Kendimizi güvende hissedebilir miyiz?

Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yapmış ve darbe girişimine katılan askerlerin ordunun yüzde 1 buçuğundan ibaret olduğunu söylemiş.

Bu açıklamadan çıkarmamız gereken sonuç nedir?

“Çok rahatladım” mı demeliyiz? Yoksa “madem öyle, halk garnizonların önünde, köprübaşlarında ölürken geçen uzun saatler boyunca, ordunun kalan o yüzde 98 buçuğu neredeydi?” diye mi sormalıyız?

Darbecilerin elindeki gemi sayısı 3’müş; bu da yüzde 1’e karşılık geliyormuş. Bugün gerçekten asıl konuşulması gereken bu oranlar mı? Günlerdir tatmin edici bir açıklama bekleyen çok daha temel sorular yok mu?

Örneğin MİT 16.00’da bildirinceye kadar Genelkurmay Başkanlığı darbeden hiç haberdar olmamışsa, Genelkurmay’ın kendi istihbarat mekanizmasında bir problem yok mudur? MİT’in darbe gününe kadar girişimin farkında olmaması bir problem. Peki askeri istihbaratın darbe anına kadar farkında olmamasıyla ilgili bir açıklama duyduk mu?

MİT’in bilgilendirmesinden sonra geçen saatler boyunca bu bilgi, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım olmak üzere, ülkeyi yönetenlerle zamanında paylaşılmış mıdır?

Genelkurmay Başkanı Akar ve kuvvet komutanlarının “orduda hareketlenme” istihbaratına rağmen o yüzde bir buçuk tarafından kolayca ele geçirilmiş olması, her şeyden kurumsal bir sorumluluğa ilişkin bir açıklamayı gerektirmiyor mu?

Hazır sayı ve envanter bahsi açılmışken, Türkiye’nin dünyada en fazla generale sahip ordunun bizde olduğu, general sayısının Çin’inkiyle kıyaslanabileceği söyleniyor. Madem oran veriyoruz, onların yüzde kaçı 15 Temmuz’da darbe karşıtı mücadelenin içinde olmuştur, kaçından haber alınamamıştır, onu da duyalım.

Genelkurmay, “asker elbiseli teröristler”den söz ediyor açıklamasında. Darbeyi ve darbecileri TSK’ya sızmış ayrıksı unsurlar olarak sunması, sorunu Gülenist darbeci çeteye indirgemesi, kurumsal sorumluluğuyla yüzleşmeye hazır olmadığını gösteriyor. Darbe kültürü, geleneği ve her dönem farklı bir darbeci ekibi üreten bir pratiği olan sorunlu bir yapıya ilişkin gerçekçi bir muhasebe ve özeleştiriden çok uzak hala.

Bu tabii sadece asker bürokratların yüzleşmesi gereken bir gerçek değil. Son tahlilde demokratik seçimlerle iş başına gelenlerin bu sorunlu yapı ve işleyişi değiştirmesi gerekiyor.

Bunu yolu da öncelikle darbeyi ve darbecileri, orduya sızmış ayrıksı unsurlar olarak değil, yapısal bir sorun olarak görmekten ve orduyu demokratik hukuk devletleri örneğinde yeniden yapılandırmaktan geçiyor.

Darbeci bir ekip veya cunta oluşturan bir yapı ve işleyiş varsa, her dönem başka bir gerekçe ve başka bir ekiple -Atatürkçülük, laiklik, ülke bütünlüğü, din, hizmet veya demokrasi adına; “Milli Birlik Komitesi” veya “Yurtta Sulh Komitesi” eliyle- yine denenebilir.

Önemli olan, “komiteci ve komitacı” üreten yapıyı değiştirmektir.

Hala kritik günlerdeyiz ve seçtiğimiz makamlar meydanları terk etmememizi istiyorlarsa etmememiz gerekir.

Orduda kim kimdir, hangi asker bürokrat bu işlerin içinde olmuştur bilmem. Ama kimin tam olarak ne yaptığını anlayamadığım, emin olamadığım bir ortamda güven duyabileceğim ve talepte bulunabileceğim makamı biliyorum.

Öyle veya böyle, bu süreçte bir vatandaş olarak ben seçilmiş meşru temsilcilerimi bilirim ve ondan da benim hukukumu korumasını bekliyorum.

Kısa vadede yapılması gereken, ordunun yeni üst düzey kadrosunu güven verici isimlerden seçmek olabilir; bu anlaşılabilir.

Ama asıl çözüm, ordunun demokratik sistemlerdeki gibi, Weberyen “hukuki- rasyonel bir bürokratik kurum” olarak yeniden düzenlenmesinden başkası değil.

Bu gerçekleşmedikçe darbe tehlikesinden yana güvende olmayacağız ve yarın başka bir komitacının bize başka bir bahaneyle kabus yaşatmasından korkacağız.

Serbestiyet, 28.07.2016

Batı Basınında Türkiye’nin İmaj Sorunu: Darbe Girişimine Tepkiler ve Yapılması Gerekenler

Türkiye tarihinin belki de en önemli kırılma noktalarının birinden geçiyoruz, millet olarak darbeye direniyor, demokrasi destanları yazıyoruz. Bunları kimseye yaranmak için yapmıyoruz elbette; demokrasiye inandığımız için yapıyoruz. Geçmiş darbelerden çok çektiğimiz, aynı karanlık günlere tekrar dönmek istemediğimiz için yapıyoruz. En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha tercihe değerdir diye düşünüyoruz, “darbenin iyisi yoktur” diyoruz. Genciyle yaşlısıyla, sağcısı solcusuyla, iktidarı muhalefetiyle bir millet sokaklarda, meydanlarda sabahlara kadar demokrasi nöbeti tutuyor, günlerdir 15 Temmuz gecesi tankların üstüne çıkmanın, darbeye direnmenin, demokrasiyi korumanın ve özgürlüklere sahip çıkmanın sevincini yaşıyoruz.

Bu arada dış dünya acaba bize nasıl bakıyor? Olan-biteni nasıl algılıyor, nasıl yorumluyor? Özellikle de her fırsatta demokrasi havariliği yapan, Türkiye’yi sık sık demokrasi eksiği nedeniyle eleştiren Batı dünyasında durum nedir diye merak ediyoruz. Görünen manzara, ne yazık ki, büyük ölçüde hayal kırıklığı. Batı basınının önemli bir kısmı gerçekten ibretlik, utanılası bir tarafgirlik ve çarpıtmacı yaklaşım içinde.

Bu çerçevede örneğin Middle East Eye’dan David Hearst, “Bir İphone Tankları Nasıl Devirdi” başlıklı (16.07.2016) yazısında dünyanın Türkiye’deki darbe girişimine tepkisini, Batının ikircikli tavrını yazmış, okunmaya değer bir yazı (http://www.middleeasteye.net/columns/how-iphone-defeated-tanks-turkey-1556177810). 15 Temmuz gecesi yaşadığımız o meşum darbe girişimine karşı daha en baştan hükümete ve Erdoğan’a destek veren sadece 3 ülkenin varlığına dikkatimizi çekiyor: Katar, Sudan, Fas. ABD dâhil birçok ülkenin gelişmeleri izleyip, ancak gidişatın yönü belli olduktan sonra tepki verdiğinin altını çiziyor.

Bu arada darbe girişiminin arkasında ABD desteği olduğu yönünde iddialar da var. Son zamanlarda ABD ile ilişkilerimizin hiç de iyi olmaması, Suriye krizi ve PYD konusundaki zıt görüşlerimiz, Muhammet Ali’nin cenazesine giden Erdoğan’a yapılan muamele, Pensilvanya’daki malûm zatın iade talebi karşısında ayak sürümeleri, Stratfor’un 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın uçağının güzergâhını twitter’da paylaşması vb. işaretlere bakılırsa, bu iddialar temelsiz de sayılmaz. Ancak bu başka bir tartışmanın konusu. Biz Batı basınının Türkiye’yi yanlış okuyan çarpık tavrına geri dönelim.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye’deki darbe girişiminin rapor edilmesi bağlamında Batı basınının önemli bir kısmı gerçekten ibretlik, utanılası bir tarafgirlik ve çarpıtmacı bir yaklaşım içinde. Bu yüzden Türkiye’de olup bitenler dünya kamuoyu tarafından çoğu defa olduğundan farklı algılanıyor. http://muslimmatters.org/2016/07/16/10-shameful-examples-of-western-media-reporting-on-turkey-coup/ (16 Temmuz 2016) adresinde Türkiye’deki darbe girişimini çarpık aksettiren 10 utanç verici örneğe işaret edilmiş. Neler neler yok ki? Bu değerlendirmede sıralanan veya sıralanmayan sözkonusu çarpık rapor etme örnekleri arasında, darbe girişimini Türkiye’yi İslamcı bir tehlikeden kurtarma çabası olarak görenler, Erdoğan’ı diktatör ve otoriteryen bir lider olarak lanse edip kullandığı “ihanet” sözcüğünü tırnak içine alanlar, ordunun “laik anayasanın garantörü” olduğunun altını çizenler, hükümetin meşruiyetini sorgular ifadelere yer verenler, darbenin başarılı olacağını “muhtemel” görenler var. Hatta daha da ileri gidip, Erdoğan’ın Almanya’dan sığınma talebinin reddedildiğini, bunun üzerine Erdoğan’ı taşıyan uçağın Londra istikametine yöneldiğini yazacak kadar bayağılaşmış yalancılar bile var…

Uzun lafın kısası, Türkiye’nin Batı’da ciddi bir imaj sorunu, Batı basınında Türkiye’ye karşı ciddi bir çarpık bakış ve algı sorunu var. Son tahlilde dünya kamuoyunu büyük ölçüde onlar yönlendirdiği için de, bu çarpıklığın Türkiye’ye maliyeti çok yüksek. Son derece haklı olduğunuz konularda bile dünya sizi haksız görüyor; dostlarınız azalıyor, düşmanlarınız çoğalıyor; kredi notunuz düşüyor, dışardan bulduğunuz finansal kaynakların maliyeti artıyor, vs. bir yığın olumsuzlukla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu bağlamda kanaatimce Türkiye’nin Batı basınındaki Türkiye aleyhtarlığıyla mücadele ve dünya kamuoyunu doğru bilgilendirme konusunda mutlaka bir şeyler yapması lazım. Alınabilecek tedbirler arasında şunları sıralamak mümkün:

  1. Hükümetin, Cumhurbaşkanlığıyla da koordineli olarak, sırf iç ve dış kamuoyundaki algı ve imajla ilgilenecek, taraflı, çarpıtılmış, yanlış ya da “algı operasyonu” niteliğindeki haber ve yorumları tarayıp bunlara cevap verecek, işin doğrusunu anlatacak bir “basın-imaj-enformasyon” birimi kurup, başına aklı başında cevval bir koordinatör getirip, onun altında da İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça ve Çince bilen elemanlar istihdam etmesi,
  2. Yabancı dille yayım yapan televizyon ve radyo kanallarında bu konuları işleyen programlar yaptırmak,
  3. Washington, Berlin, Londra, Paris, Brüksel, Moskova ve Pekin gibi önemli başkentlerde bürolar açıp, nitelikli elemanlarla aynı işi yerel düzeyde yapması. Dış elçiliklerimizin imkânlarından bu konuda daha etkin bir şekilde yararlanılması,
  4. Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimizin kurduğu sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılması; bu kuruluşların bulundukları ülkelerde bir kamuoyu oluşturma ve karar mercileri nezdinde bir baskı grubu olarak faaliyet göstermesi için yardım ve yönlendirme yapılması,
  5. Darbe girişimine verilen OHAL tepkilerinde ölçünün kaçırılmaması, cadı avı görüntüsünün verilmemesi, soğukkanlı hareket edilmesi, sağlam kanıtlara dayanmayan toplu işten çıkarmalardan kaçınılması, cezalandırmaların mutlaka hukuk içinde kalarak ve adil yargılanma prosedürüne uyularak yapılması,
  6. Uzun vadeli olarak da, ülke olarak siyasi, iktisadi ve askeri gücümüzle daha uyumlu bir söylem ve onunla uyumlu bir dış politika izlenmesi. Uluslararası sistemi Doğusuyla Batısıyla aynı anda karşımıza almanın bugünkü koşullarda Türkiye’yi uluslararası camiada yalnızlaştırdığının ve işimizi her bakımdan zorlaştırdığının akılda tutulması. Yine tehditkâr söylemlerin bazı büyük uluslararası aktörleri Türkiye’yi zor duruma düşürecek kumpaslara veya terörist eylemlere destek veya cesaret verir hale getirdiğinin unutulmaması,
  7. Yukarıdaki önerileri tamamlar şekilde, hükümetin son zamanlarda dile getirdiği “düşman azaltıp dost artırma” politikalarının içinin doldurulması, bu yönde kararlı adımlar atılması. Bu bağlamda Rusya ile ilişkilerin bugünlerde yumuşatılması takdire değer bir girişimdir. Aynı yumuşama sürecinin başka ülkelere de teşmil edilmesinde yarar vardır.

Ak Partinin iktidara ilk geldiği yıllardaki gibi daha reformcu, değişimci, özgürlükçü, hem içeriyle hem de dışarıyla barışmaya yönelik yapıcı bir söylem ve bununla uyumlu eylem ve politikalar çok daha akıllıca olacaktır. 15 Temmuz darbeye karşı direniş sürecinde oluşan milli birlik ve toplumsal dayanışma ortamı yapıcı söylem, değişimci ve barışçı politikalara dönmek için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Meydanlardan Yansıyanlar

Günümüzde, Türkiye’de ilk defa gerçekleşen, Dünya’da da örneği az bulunan tarihî bir süreç yaşanmakta. Askerî darbe girişimi halk tarafından engellendi ve insanlar demokrasiye sahip çıktı. Meydanlar darbe haberi geldikten sonra darbeye tepkiyle doldu, darbe başarısızlığa uğradıktan sonra ise sevinç gösterileri ve demokrasi nöbetleri ile…

Darbe girişiminin engellenmesi, şehirlerde bayram havasında kutlandı, kutlanmaya da devam ediyor. İnsanlar gündüz işlerine giderken, geceleri sabahlara kadar meydanları boş bırakmıyor.

Meydanlardaki manzara, Türkiye’nin bir prototipi olma özelliği taşıyor. Araştırma şirketi ORC’nin Türkiye genelinde yaptığı anket çalışmasının sonuçlarına bakıldığında meydanlardan yükselen tepkilerin ve isteklerin Türkiye genelinin isteklerini ve tepkilerini yansıttığı görülmekte.

Çekirdek kadro dindar-muhafazakâr insanlar olmakla birlikte, her kesimden, her fikirden, her yaştan insan demokrasiyi koruma, darbeye karşı tavrını belli etme adına meydanlara çıkıyor.  Rabia işareti yapanlarla, bozkurt işareti yapanlar darbeye karşı omuz omuza duruyor.

Meydanlarda bu birlik ve beraberlik ortamına zarar verecek tutum ve davranışlardan kaçınılıyor. İnsanlar herhangi bir parti mensubu olarak oraya gitmedikleri gibi, meydanlarda da herhangi bir parti propagandası yapılmıyor ya da parti marşları çalınmıyor.

Meydanlardaki ruhu homojen bir bütün olarak görmek her ne kadar yanlış olacaksa bile meydanlardaki insanların ortak noktasının demokrasinin korunması olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Meydanlardan yükselen tepkilerin en büyüğü elbette ki FETÖ’ye karşı. İnsanlar artık bu yapının ismini duymaya dahi tahammül edemiyor. Millet, darbe girişimini kendi iradesine bir tecavüz olarak görüyor ve bundan dolayı bu girişimde parmağı olan herkese karşı büyük bir öfke var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olan güven ve sevgi yüksek. AK Partililer meydanların ana unsuru olmakla birlikte, CHP’liler ve MHP’liler de liderlerinin bu süreçteki tutumundan gayet memnun. Meydanlarda diğer irili ufaklı partilerden insanlar da azımsanamayacak kadar çok miktarda. İnsanlar birlikte, tek bir amaç için omuz omuza geçebilmenin mutluluğunu ve huzurunu yaşıyor. Zira uzun zamandır süren siyasî ve dolayısıyla toplumsal kutuplaşma insanları bir hayli yormuş durumda. İnsanların zihninde var olan birlik olma ihtiyacı bu süreçte ortaya çıktı. Her türlü fikrî ayrışmaya rağmen herkesin aynı ülkenin vatandaşları olduğunun farkına varıldı.

İdam cezası, darbe girişimi ile birlikte tekrar gündeme geldi. Halkın idamın geri gelmesi konusundaki talebi, ilk defa bu kadar yüksek bir seviyeye ulaştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet temsilcileri de bu talebi görmezden gelemeyeceklerini belirten açıklamalarda bulundular. Bununla birlikte Türkiye’de idam geri gelir mi sorusu akıllarda soru işareti oluşturmaya başladı. Hükümetin bu konuda olayın sıcaklığı geçmeden bir karara varmasının istenmeyen ve tahmin edilemeyen olumsuz sonuçları olabilir. O yüzden idam konusunda acele bir karar alınmaması daha sağlıklı olacaktır.

FETÖ’ye ait iş yerlerine, okullara, derneklere, hastanelere ve diğer kuruluşlara devletin el koyması da meydanlardaki halk tarafından destekleniyor. FETÖ’ye finansal kaynak sağlayan hiçbir kurumun varlığını sürdürmesi istenmiyor. Amiyane tabirle halk, bu örgütün dibinin kazınmasını istiyor. Ve bu konuda atılacak olan adımlar için de hükümete açık çek veriyor. Hükümet, bu fırsatı iyi değerlendirmeli, hukuk sınırları içinde elbette. Hukukun dışına çıkılması, adalet terazisinin sapması gibi bir durumda halk nezdindeki mücadele destek kaybedebilir. O yüzden hükümetin hem hızlı hem de titiz olması gerekiyor.

Türkiye halkı, tüm Dünya’ya meydanlarda bir demokrasi dersi verdi. Birlik ve beraberliğin ne kadar önemli olduğunu, insanın özgürlüğüne düşkün bir canlı olduğunu gösterdi. Bu süreç bir fırsata çevrilmeli ve toplumsal barışın, demokrasinin kurumsallaşması yönünde adımlar atılmalı.

Hayatın bir gecede değişmesi

Yaklaşık 10 aydır Hürfikirler’de yazıyorum. Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde dönüp eski yazılarımın başlıklarına baktım. İmleci aşağı doğru kaydırırken o yazıları yazarken ne hissettiğimi, hangi olayın akabine, hangi güdü ile yazmaya karar verdiğimi düşündüm. Hiçbiri, şimdiki kadar zor değildi.

Hürfikirler’de yazdığım tüm yazılarda kendi mecramda olmadığım ve birlikte sütunları paylaştığım tüm hocalara ve arkadaşlarıma olan saygımdan haddimi aşmamaya çalıştım. Pek çok siyasetbilimci ile aynı web sayfasında yazıyor iseniz, siyasetbilimci tanıdığınız var ise bu söylediğimi çok rahat anlayacaksınız, onların bilmediği çok az meselede söylediklerimi alanım olan sosyal psikoloji ile bağdaştırmayı hep düstur edindim. Yazdıklarımı olur da öğrencilerim okur diye, kötü örnek olmamak; olur da babam ile halam bakar diye onları utandırmamak için güvendiğim alanı hiç terk etmedim. Ama bugün bunu yapamayacağım. Son 11 gündür bunu yapmak için çok çabalamış da olsam, ı-ıh, başaramadım. 15 Temmuz akşamı yaşadıklarımızı, karşımızdaki güruhun grup dinamiklerini yazmak için ne kadar çabalasam da belli ki daha zamanı gelmemiş. Üzgünüm. Bunun yerine o gece yaşadığım dehşeti unutmamak ve aynı dehşeti yaşadığını bildiğim kişilerin kendilerini yalnız hissetmemeleri için yazmayı yeğliyorum.

Gündelik hayatın karmaşasını bir anda bıçak gibi kesen jet sesi. İlki sadece bu meseleye hassas kulakları seyirtmişti. İkincide oturmakta olduğumuz bahçedeki pek çok kişi kafasını kaldırdı. Üçüncüde tadımız kaçtığı için eve gitmeye karar vermiştik, o sırada Kızılay’ı askerin kapatmakta olduğuna dair telefon. Sosyal medyada herkesin birbirine soru soruyor olması iyice tedirgin ettiği için eve giden adımlarımız artık daha hızlı. Bu kadar kocaman bir ekrana sahip olduğum için lanet ettiğim o görüntü. Asker (o zamanki adıyla) Boğaziçi Köprüsü’nü kapatıyor. Benden yaşça küçük olan ev arkadaşım Ceren korkmasın diye korkmamaya çalıştıkça daha da dehşete kapılıyorum. “Darbe oluyor”. Cümleyi söylerken ağladığımı idrak ediyorum. Arda gelip sarılıyor. “Hayır, saçmalama. Darbe olsa köprünün iki tarafını da kapatmazlar mıydı?” İnsan çaresiz olduğu anda en minik bilgi kırıntısına tutunuyor resmen. “Evet ya, darbe olsa niye sadece bir tarafı kapatılsın.” Serdar ile Harun’un gelmesi. Sonraki yarım saati çok net hatırladığımı söyleyemem. Bir dahaki hatırladığım sahne çantaya dolaptan su şişesi koyarken bir arkadaşıma yanımdaki kişilerin bilgisini ve tutuklanırsak Raşit Ağabey’i araması gerektiğini mesaj attığım. O yarım saatte sadece darbe kabusu değil, sokağa çıkma yasağı da gerçek olmuştu çünkü. Evin anahtarını gizleyip sabaha gelmezsem köpeğim Semizotu’nu almasını tembihledim ona. Benim bir çocuğum yok, evlat sahibi olmak nasıl bir şey bilmiyorum ama bana muhtaç bir varlığın bakımsızlıktan ölme ihtimalinin ne kadar can yakıcı olduğunu bunu okuyan annelere bırakıyorum.

Evden çıkış. Sokaktaki insan sayısının azlığına şaşırış. Sokakta iken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı bir telefondan izledik hep beraber. Sonrası daha hızlı aktı, devam etti. Meydana varmak için inilen takside Cinnah’ın başında birazdan arabaları ve insanları ezecek olan tank ile karşılaşma. Tankın namlusunu bize çevirip, “neyse ya bu salaklara mühimmat heba etmeyeyim” diyerek namluyu tabelalara çevirip ateş etmesi. Meclise doğru koşma. Sürekli geçen uçak sesi. “Uçak insanların üzerine bomba atabiliyor olabilir mi ya?” Duvarlara sürüne sürüne. Binalara sığına sığına ilerlemeye çalışma. Yere kapanma. Birbirinin üzerine kapanma. Meclisin bombalanması. “Keşke babam uzakta olmasaydı.” Zar zor Bestekar’a varınca 15-16 yaşında çocukların dehşetle koşarak Kızılay’dan kaçtığını görme. “Asker kendi evladını vuruyor abla” dedi biri. O sırada anlamadığım bu cümlenin dehşetini şimdi fark ediyorum. Uçak geçerken ateş ediyor diye Liv Hospital’ın altına sığınma. Oraya getirilen ve gerçekten askerin vurduğu yaralıları görme. Hastanenin kapısının nedense hemen açılamaması. Karşıdaki otele sığınma. Televizyon kanallarının, kamu kurumlarının sanki bir dünya işgalini tema almış savaş oyunundaymış gibi sürekli el değiştirmesini izleme. Uçaklar geçtikçe masanın altına saklanma. Saat 5’e çeyrek var. 6’da eve dönme. Hiç uyumadan geçen 3 saat içinde herkesin birbirini “uyudum” diye kandırması. Meclis’ yakın olduğu için “güvenlidir abla” diye emlakçının bana kiraladığı evin o anda Türkiye’deki en güvensiz evlerden biri olması. “Bitti mi dersiniz?” 9’a kadar Meclis’in bombalanması. Sabah 9’a kadar Meclis’in 9 kere bombalanması. Uyanınca ülkenin dört bir yanında insanların verdiği inanılmaz mücadelenin videoları. “Asker için Fetih Suresi oku kadın!” sesleri. En sevdiğin gazetecinin sabaha kadar köprüde haklarını aramış olmasının gururu.

Hayatımın en korku dolu gecelerinden biri idi 15 Temmuz. Şimdiye kadar yaşadığım en kötü gecelerden biri idi. Dünyanın da insanın da tabiatı. Karanlık güne dönüyor. İnsan, yaşadıklarını yazdığı bir kitaba son söz yazıp onu rafa koymadan hayatına devam edebilen bir varlık değil. Biz de öyle yapacağız. Ancak lütfen o 15 Temmuz gecesinden sonra kitabının pek çok sayfası annesi, babası, abisi, ablası ile yaşanacak ama elinden alınan hikayelere ayrılmış o çocukları unutmayalım. Çünkü onların hayatları o bir gecede değişti.

Çoğulcu eğitim için rekabetçi bir model önerisi

Eğitim sisteminde geciken reformun en önemli sebebi, eğitimin siyasal sosyalleşmenin önemli bir ideolojik aygıtı olarak görülmesidir. AK Parti hükümetleri ekonomi politikalarında gösterdikleri liberalleşme çabalarını eğitim politikalarında gösterememiştir. AK Parti hükümetlerinin “Eski Türkiye”den devraldığı eğitime ilişkin ideolojik bagajın etkisinden halen kurtulamadığı gözlenmektedir. Ancak Kürt Açılımı ya da Alevi Açılımı gibi Türk siyasal hayatının demokratikleşmesini ve normalleşmesini hedefleyen geniş kapsamlı politikalar eğitimde liberalleşme gerçekleşmeden, eksik birer çaba olarak kalacaktır.

Eğitim sisteminin çoğulculuk problemi dışında en önemli problemi ise kamu okullarının düşük performansı ve öğrencilerin başarısızlıklarıdır. Kamu okullarının başarısızlığı, uluslararası ve ulusal ölçekte ikiye ayrılabilir. Eğitimde uluslararası başarı sorunu kendini PISA sınavı gibi uluslararası akademik başarı ölçen araştırmalarda açığa çıkartmaktadır. Bu tür araştırmalarda, Türkiye’de kamu okullarında eğitim alan öğrenciler, gerek gelişmiş Batı ülkelerindeki gerekse hızla ekonomik büyüme gösteren gelişmekte olan ülkelerdeki öğrencilerin akademik başarılarının çok gerisinde kalmaktadırlar. Küresel ölçekte iktisadî ve beşerî gelişmeyi hedefleyen bir ülke olan Türkiye’nin, yaratıcı, üretken, problem çözen bireyler yetiştirmede gösterdiği başarısızlık kabul edilebilir değildir. Bu sorunun yanında ulusal düzeyde de, farklı bölgeler ve farklı sosyo-ekonomik gelir grupları arasında yapılan akademik başarı karşılaştırmaları, milli eğitim sisteminin “eşitsizlik” üreten yapısal sorunları olduğunu ortaya çıkartmaktadır. Ortaöğretim ve lise düzeyinde yapılan merkezî sınavlarda, farklı bölgeler ve gelir grupları arasında ortaya çıkan büyük akademik başarı farklılıkları, kamusal eğitimin fırsat eşitliği üretmedeki başarısızlığını gözler önüne sermektedir.

Öyle görünüyor ki kamu okullarının başarısızlığı konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’nın elindeki en önemli strateji, merkezi sınavlar vasıtasıyla başarılı öğrenciyi başarısız öğrencilerden ayırarak, kamusal eğitimdeki iyi okulları başarılı öğrencilere tahsis etmektir. Bu strateji, eğitimdeki başarısızlıktan kamu okullarının neredeyse hiçbir şekilde sorumlu tutulmamasına ve “yıkıcı” bir rekabetçi baskının öğrencilerin ve velilerin üzerlerine bindirilmesine neden olmaktadır. Oysa eğitimdeki başarısızlığın tek sorumlusunun öğrenci olmadığı açık. Merkezî sınavlar, öğrenciler arasında adeta hiyerarşik bir düzen inşa etmektedir.

Bu hiyerarşik yapıda ortaya çıkan “hakkaniyetsiz” eşitsizlikler, başarısız öğrencilerin çalışma hayatlarında da peşlerini bırakmayarak, nesiller arası gelir eşitsizliklerinin önemli bir unsuru haline dönüşmektedirler. Bu yüzden alt-gelir grubuna mensup bir öğrencinin “sınıf atlama” potansiyelini desteklemesi gereken kamusal eğitim sistemi, tam tersi bir yönde sonuç vererek, orta ve üst-gelir grubunda olan öğrencileri daha fazla gözetmektedir. Türkiye’nin en başarılı kamu okulları olan Fen Liselerine ve Anadolu Liselerine devam eden öğrencilerin büyük bir bölümünün orta ve üst-gelir grubu ilelerden gelmeleri şaşırtıcı bir durum değildir.

Bu tür başarısızlıklar karşısında öne sürülen çare genellikle eğitime daha fazla finansal kaynağın aktarılması yönünde olmaktadır. Ancak bu yazıda, eğitimde piyasa temelli örgütsel değişimin, eğitime daha fazla finansal kaynak ayırılmasından daha önemli olduğu iddia edilmektedir. Milli eğitim sistemimizin yaklaşık % 95’ini kamu okulları oluşturmaktadır. Özel finansmana sahip okulların ise kendi içlerinde müfredat ve eğitim yöntemleri açısından büyük ölçüde hükümetin koyduğu sert sınırlamalara tabi olduğu açıktır. Bu sebeple özel okulların “özel oluşları” bile tartışmalıdır. Kısacası eğitim sistemimiz ağır bir şekilde devletçidir. Bununla birlikte kamu okullar arası rekabet dışlanmaktadır ve okul yöneticileri ve öğretmenlerin yeni yöntemler denemeleri ve keşfetmeleri engellenmektedir. Yenilikçi yöntemleri ve okulların inisiyatif ve sorumluluk almalarını engelleyen bir eğitim sistemine daha fazla kaynak aktarmak eğitimde akademik başarıyı düzeltmenin iyi bir yolu değildir. Bu yüzden takip edilmesi gereken doğru strateji eğitim sistemimize, müfredat ve eğitim yöntemleri açısından çoğulculuğu mümkün kılacak rekabetçi bir modelin tanıtılmasıdır.

Eğitim ve kamu yararı

Dünya genelinde -ABD, Kanada, İsveç, Şili, Hindistan, Kolombiya gibi ülkelerde- “okul tercihi” olarak bilinen bir sistem kullanılarak, kamusal eğitime rekabet faktörü sokulmakta ve okullara kendi akademik başarılarını yükseltmeleri için çeşitli finansal ve örgütsel yetkiler tanınmaktadır. Bu model içinde en çok göze çarpan uygulama “eğitim kuponu ya da bursu” modelidir. Fikir babalığını Nobel İktisat Ödüllü yazar Milton Friedman’ın yaptığı bu modelde, ilk ve orta öğretim düzeyinde kamusal eğitimin finansmanı ile örgütlenmesinin birbirinden ayrılarak, örgütlenme kısmının serbest piyasada iş gören özel eğitim kurumları tarafından yürütülmesi gerektiği öne sürülmektedir. Friedman, belirli gerekçelerle devletin ilk ve orta öğretimi kamusal para ile finanse etmesinin haklılaştırılabilir olmasının, bu eğitimin örgütlenmesinin de kamu örgütleri aracılığıyla yapılmasını gerekli kılmayacağı görüşündedir. Hatta kamusal örgütlenmenin bu alandan çekilmesinin kamu yararı ve eğitimin kalitesinin artırılması bakımından büyük faydası olacağını ileri sürmektedir.
Eğitim kuponu, öğrenci velilerine özel okulların okul harçlarının bir kısmını ya da tamamını karşılamak için devlet tarafından ödenen bir hibedir. Farklı ülkelerde değişik uygulamaları olmakla birlikte eğitim kredisi sistemi, hükümetin öğrenci başına belirlediği eğitim kuponunu almak isteyen özel okulların bu öğrencileri kendi okullarına çekmek için birbirleri ile rekabet etmeleri esasına dayanır. Bu sistemde yer almak isteyen özel eğitim kurumları, hükümetin bu sistemi düzenlemek için kurduğu kamusal örgütün koyduğu şartları yerine getirerek, bahsi geçen sisteme dahil olabilmektedirler. Yaygın uygulama, bu konudan sorumlu kamusal örgütün standart bir ders müfredatı benimsemesi ama okulun eğitim yöntemi, personel seçimi ve örgüt yönetimine karışmamasına dayanmaktadır. Özel okullar kendi çalışanlarını ve bu çalışanlara uygulanacak ücret politikasını istedikleri gibi belirleyebilmektedirler. Özel eğitim kurumları kâr amaçlı faaliyette bulunabildikleri gibi çeşitli idealist ya da dinî amaçlarla da özel eğitim kurumu işletebilmektedirler. Eğitim kredisinden sorumlu kamusal örgüt genellikle eğitim kredisi üzerine fazladan bir ücret talebini yasaklayarak kâr marjını daraltmaktadır. Ayrıca özel eğitim kurumu öğrenciler arasında da her hangi bir tür ayrımcılığa gidememektedir. Eğitim kredisi almış herhangi bir ebeveyn çocuğunu sistem içindeki dilediği özel okula kayıt ettirebilmektedir. Bu kıstaslarla sınırlandırılmış kâr güdüsü dışında eğitim kurumlarının daha fazla öğrenciyi kendi okullarına çekmek için eğitim kalitesi ve öğrenciye sağlanan imkânlar hususunda rekabet içine girdikleri görülmektedir.
Eğitim hizmetinin piyasada üretilen diğer hizmetlerden daha önemli ve nitelikli bir hizmet olması, eğitim sisteminde rekabetin sağladığı etkinlik sağlayan motivasyonlardan yararlanmamamızı gerektirmez. Hatta eğitim kuponu sistemi ile devletçi eğitim sisteminde yapmaya çok zorlanacağımız reformları bu devletçi sınırların dışında gerçekleştirme fırsatı yakalayabiliriz. Eğitim kuponu sisteminin, özellikle alt-gelir grubundaki öğrencilerin başarılarını yükseltecek bir kamusal program olduğu düşünüldüğünde, bu sistemin nesiller arası gelir eşitsizliği meselesinde fırsat eşitliğini destekleyen önemli bir uygulama olduğu da gözlerden kaçmamalıdır.

Resmi ideolojinin tasfiyesi

Türkiye’de bölgeler arası akademik başarı sıralamasında özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kronik bir şekilde alt sıralarda yer aldığı empirik bir veridir. Ayrıca söz konusu bölgelerde kız ve erkek öğrencilerinin okula devamlılıkları ve akademik başarıları arasında da önemli farklılıklar vardır. Bu bölgelerde, pilot uygulama için seçilecek olan çeşitli illerde alt-gelir grubuna yönelik olarak tasarlanacak eğitim kuponu programları, milli eğitim sistemimizin başarısız performansını düzeltmek için iyi bir başlangıç olacaktır. Pilot uygulamalarda sağlanacak muhtemel başarı farklı bölgelerdeki başarısız okullar ve öğrenciler için kullanılacak temel eğitim kuponu pratiklerini de ortaya çıkartacak ve başka eğitim kuponu programlarının önünü açacaktır.

Pilot uygulamaların Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden seçilmesinin bir diğer sebebi de Kürt Açılımı ve çözüm süreci ile gündeme gelen eğitim problemine bir katkı sunmaktır. Şüphesiz bu bölgelerin eğitimle ilgili kendilerine has sorunları vardır. Öğrencilerin yeterli düzeyde Türkçe bilmemeleri, Kürtçenin ikinci dil olarak müfredata girmesi talepleri, akademik başarısızlık yüzünden bölge halkının öğrencileri okula göndermekte isteksiz olmaları ve kız çocuklarının eğitimi için okullardan farklı türde hizmetlerin beklenmesi ilk akla gelen önemli sorunlar arasındadır. Mevcut devletçi ve esneklikten yoksun eğitim sistemi içinde bu ve benzeri sorunların çözüme kavuşturulması çok zordur. Ancak eğitim kuponu sisteminin okullara verdiği örgütsel özerklik ve rekabetçi motivasyonlar ile ebeveynlere tanınan seçme özgürlüğü, eğitim ile ilgili pek çok yerel sorunun üstesinden gelinmesini büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Ayrıca bu bölgedeki özel orta öğretim kurumları şimdiden özel eğitim maliyetlerini Türkiye ortalamasının oldukça altına çekmeyi başarmıştır. Eğitim kuponu modeli sayesinde artacak olan özel eğitim piyasasının ölçeği bu maliyetleri daha da aşağıya çekerek, devletin kamusal eğitimde öğrenci başına harcadığı kaynaktan pek de fazla olmayan maliyetlerle özel eğitimi finanse etmesini mümkün kılacaktır.

Milli eğitim sistemimizde gerek resmi ideolojinin geriletilmesi ve eğitimin daha özgürlükçü ve demokratik bir içeriğe kavuşturulması, gerekse kamu okullarının kötü performanslarının düzetilmesi ve rekabetçi baskının öğrencilerden okullara kaydırılabilmesi için, piyasa temelli bir reform olan eğitim kuponu modelinin benimsenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye’deki devletçi eğitim zihniyetinin ve devletçi bürokrasinin içinden bir reform beklemek nafile bir çaba olacaktır. Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi ve sivilleşmesi örneğinde görüldüğü üzere, reformun yine “çevre”den yükselmesi ve merkezi değişime mecbur kılması gerekmektedir. Halihazırda özel okulları destekleyen programlar olmasına rağmen, bu programlar ne alt-gelir grubunun akademik başarısını artırmak gibi sistematik bir amaca yönelmiştir ne de mevcut devletçi eğitim sistemini dönüştürecek büyüklüktedir. Eğitimde piyasalaşmayı ve rekabeti önceliği yapan büyük çaplı eğitim reformu hareketinin daha fazla gecikmeden başlatılması hükümetin kültürel çoğulculuk bağlamında karşılaştığı pek çok sorunun da panzehiri olacaktır.

Star Gazetesi Açık Görüş, 27.12.2014

İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu – Benedikt Koehler

 

Benedikt Koehler, İngiltere vatandaşı emekli bir bankacıdır. 2011 yılından beri İslam ekonomi tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yazar, bu kitapta Werner Sombart, Karl Marks, Max Weber, Henri See gibi meşhur yazarların görüşlerinden farklı şekilde iktisat tarihi üzerine orijinal bir tez ortaya atmaktadır: Kapitalizm, sanıldığı gibi önce Ortaçağ’ın sonlarında İtalya şehirlerinde değil 6. ve 7. Yüzyıllarda Arabistan şehirlerinde ortaya çıktı. Müslüman tüccarlar çok uzunca bir süre dünya ticaretinin önemli aktörleri oldular. Kitapta ilk Müslümanların, bugün çok fazla anlaşılmış olmasa da ekonomik düşüncenin tarihine çığır açıcı katkılarda bulundukları ileri sürülüyor.

Kapitalizm terimi, birçok okuyucu için olumsuz ideolojik çağrışımlara sahiptir. O, genel olarak Batı düşüncesinin ve medeniyetinin ekonomik yönü olarak tanımlanır, fakat kapitalizme karşı tepki, Batı’ya karşı tepkilerden çok daha serttir. Bu tepkilerin nedeni, kapitalizmin Avrupa milliyetçiliğini taşıyan bir düşünce; bu milliyetçiliğin iktisadi alanda tezahür eden şekli olarak algılanmasıdır. Daha da temelde o, bir iktisadi sömürgeleştirme ideolojisi olarak görülür. Bu yönüyle kapitalizm, 18. Yüzyıl’dan itibaren Avrupa/Batı merkezli tüm olumsuzlukların nedeni olarak görülen bir sömürge ideolojisi kabul edilmiştir.

Koehler, kapitalizm ile bu anlamı kastetmemektedir. Ona göre kapitalizm, ticari hayatla ilgili ince bir kavrayıştır. İnsan hayatının çok temel faaliyetlerinden biri olan ticaret, deneyimlerle kurumsallaşır ve zaman içinde adil pazarların oluşmasını sağlar. İnsanlar arası ekonomik ilişkinin oluşturduğu bu kültürü ifade eden kapitalizm dışında bir kavram yoktur. Kapitalizm kavramına yüklenen olumsuzluklar, insanlığın ticari kültürü ile ilgili bir birikimin de eleştirilere maruz kalmasına yol açmaktadır. Kavramın bu ikili anlamı, piyasa kültürüne karşı aşırı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep olmakta ve serbest ticaretin ahlaksız bir faaliyet olduğu algısını güçlendirmektedir.

Koehler, bu kavramsal tartışmaya girmez. O on dokuzuncu yüzyılın başında şarkiyatçı Aloys Sprenger’ın “Araplar dünya ticaretinin mucididirler.”[1] tespitinin peşine düşer ve bu teze güçlü dayanaklar sağlayan tarihi kaynakları okuyucunun dikkatine sunar. Aslında bu, sadece Sprenger ve Koehler’in tezi değildi. Eliyahu Ashtor, A Social and Economic History of the Near East in the Middle Ages adlı kitabında Abbasiler dönemi ticari hayatını kapitalizm öncesi düzen olarak tanımlamış ve kapitalizmin Müslüman dünyada neşet etmeye başladığını iddia etmişti.[2]

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’deki okuyucunun da büyük çoğunluğu,  kapitalizm terimini itici bulur ve ona temkinli yaklaşır. Bu nedenle kapitalizm teriminin iki anlamını birbirinden ayırmak gerekir.

Kapitalizmin iki Anlamı

Koehler’in ortaya koyduğu düşünceyi anlayabilmek için kapitalizmin iki anlamının birbirinden ayrılması gerekir.

  1. Mal ve hizmetin sevkiyatına dayalı kurallı ticaret kültürü olarak kapitalizm
  2. Avrupa sömürgeciliğinin ekonomik yönü olarak kapitalizm

(1) Kapitalizmin daha geleneksel ticari kültürü ifade eden birinci anlamı, zaman ve mekân ile sınırlandırılamayan serbest mübadele sistemidir. Şahsi kazanç, sermaye hareketi, sermaye biriktirme, mal ve hizmetlerin mübadelesi ve kişisel tasarruf hakkı gibi düşünceler yeni görünse de her yerde ve her zaman diliminde kurulması muhtemel bir ticari ilişki biçimini tasvir eder. Bu ilişki, zaman içinde basitten karmaşık olana doğru gelişen (ama mübadele ve takas başta olmak üzere basit şeklini her zaman içinde taşıyan) ve karmaşıklaşan ilişkiler ağının kolay organizasyonu için yeni kurumlar oluşturan (ortaklık, sigorta, bankacılık, para, çek, senet, kredi gibi) bir insani faaliyet alanıdır. Bu, genel olarak ticari ilişki kültürünü ifade eden iktisat/ekonomi terimiyle ifade edilse de merkeziyetçilik, dağıtımcılık/paylaşımcılık, regülasyon veya planlamacılık gibi iktisadi anlayışı, olağan akışının ve kendi iç tutarlılığının dışına taşıyan kuram ve uygulamalar nedeniyle serbest ticari ilişkilerin kapitalizm, piyasa ekonomisi, serbest piyasa, liberalizm gibi terimlerle ifade edilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

(2) Kapitalizmin, özellikle Batı üniversitelerinde hâkim olan sol ve Marksist akademianın ithamlarının da etkisiyle kazandığı ikinci bir anlam daha vardır. Bu ise 18. Yüzyıl’da Avrupa’da ortaya çıkmış ve kıtanın öbür yanına yayılmış belirli bir zamana ve mekâna ait tarihsel olgunun adıdır. Burada kapitalizmin gelişimi, evrimsel süreçlerle açıklanır. Bu tarihsel olgu Karl Marks, Max Weber, Werner Sombart ve Henri See’nin çalışmaları başta olmak üzere linear (doğrusal ve ilerlemeci) bir tarihsel algıya dayandırılır.[3] Bu hikâyede kapitalizm, geç dönem Roma İmparatorluğunun köy sisteminde ortaya çıkan, toprağa bağlı geçimlik ekonomi de denilen Ortaçağ ekonomi sisteminin bir dönüşümü olarak görülür. Manoryalizmden feodalizme,[4] merkantilizme ve kolonyalizme dönüşen Avrupa ticari deneyimi, See’nin belirlemesine göre 16. Yüzyıl’da kapitalizme dönüşmeye başlamış ve 19. Yüzyıl’da olgunlaşmıştır.[5]

Birinci anlam, insanlığın ticari deneyimini tasvir ederken ikinci anlam, kapitalizmi bir Avrupa deneyimi olarak görür. Koehler, kapitalizme birinci anlamı ile yaklaşır.

Avrupa Kapitalizminin Temelleri

Serbest ticaret ve kapitalizm genellikle şehir hayatı, şehir nüfusunun artışı, sermayenin dolaşımı gibi özelliklerle tanımlanır. Piyasanın dışarıya açık olması, mesleki uzmanlaşma, zanaatkârlık, lüks malların taşınması, ticari ilişkilerin hacmi ve karmaşıklaşması piyasa sisteminin gelişmesine neden olmaktadır. Bu nedenle tarım toplumları ve genel olarak geçim ekonomileri serbest ticaretin anlamının dışında tutulur.

Çoğu iktisat tarihçisi, ortaçağ ekonomisini toprağa bağlı kapalı bir ekonomi olarak görmektedir; Henri See, kapitalizmin doğuşunu sanayi devrimi ile birlikte kırsaldan şehre yoğunlaşan nüfusla açıklamaktadır.[6] Cristopher Hill de kapitalizmin doğuşuna aynı perspektiften bakar.[7] Önceleri dar coğrafyada yapılan kapalı ve küçük ölçekli geçim ekonomisinin daha sonra feodalizmle birlikte zenginlik arayışına ve sermaye birikime dönüşmüş, ardından 16. Yüzyıl’dan itibaren zenginliğin anaparanın veya sermayenin miktarıyla ölçülebileceğini ileri süren merkantilizme dönüşmüştür. Çoğu sol yazar, merkantilizmi piyasa sistemi ile özdeşleştirmektedir. Merkantilizme göre, devlet ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Stoklanmış altın, gümüş veya değerli mal miktarı, zenginliğin ölçüsüdür. Bu açıdan merkantilizmin kapitalizm için aşama olduğu ileri sürülür. Bu ticari gelişimin, yedi yıl savaşlarıyla (1756-1763) kapitalizme dönüştüğü iddia edilir.

Bu evrimsel iktisadi tarihin gerçekliği yoktur. Ortaçağlar boyunca Avrupa’da bu türden bir ticari hayatın yanında dünyanın başka bölgelerinde daha yoğun olmak üzere serbest, kurallı ticaret sistemi de aynı anda var olmuştur. Geçim ekonomisi, mübadele ekonomisinin alternatifi değildir; aksine temel düzeyidir. Bu yönden Ortaçağ ekonomisi toprağa bağlı kapalı bir ekonomi olarak görülse de aslında ticari yönlerden uzak değildi. Hastalıkların tedavisinde kullanılan baharatlar, demir ürünleri, tuz, kumaş ve diğer bazı ürünlerin ticareti her zaman yapılmış ve açık ticaret tarım gelirleri ile finanse edilmiştir.

Bu yönüyle Avrupa kapitalizmini kendi içinde doğan bir sistem olarak görmek hatalıdır. Piyasa sistemi, Avrupa’da kendine özgü yönler kazanmış, yeni deneyimlerle birleşmiş ve ilerlemiştir. Ancak onun tarihi kökenleri, popüler iktisat tarihçilerinin ileri sürdüklerinden çok farklı görünmektedir. Koehler’in de iddia ettiği gibi piyasa ekonomisi ve onun birçok kurumu, Avrupa deneyiminin bir ürünü değildir. Farklı tarihlendirmeler yapmak mümkün olsa da karmaşık ticari ilişkileri organize eden piyasa kurumlarının, büyük oranda milattan sonra 6. ve 7. Yüzyıldan itibaren Hicaz bölgesinde ortaya çıktığı görülmektedir. Ancak bu ortaya çıkış sürecini, İpek Yolu ile oluşmuş olan ticari deneyimden bağımsız görmek de büyük hata olur.

İpek Yolu ticari kültürünün Hicaz’da gelişmiş şekli, birçok ticari kurumun ortaya çıkmasına yol açtı. Bunların başında ticari ortaklık, sigorta sistemi, yol güvenliği, pazarın şeffaf olması, fiyatlara müdahalenin yasaklanması, çek ve senet uygulamaları, malların güven içinde taşınmasının üretim ve tüketimden daha önemli görülmesi, malların serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılması gibi uygulamalar yer alıyordu.

Hicaz’ın Ticari Deneyimi

Hicaz’ın ticari deneyimlerin daha gerisinde, geç antik dönemden itibaren Çin’den dünyanın batısına yapılan İpek Yolu ticareti vardı. Önce Roma-Part savaşları, daha sonra Bizans-Sasani mücadeleleri (ve Kuzeydeki diğer toplulukların savaşları) M.S. 2-3. Yüzyıldan itibaren Hicaz bölgesini güvenli bir ticari yol haline getirdi. Hicazlı tüccarlar, savaşın dışında kalmayı başaran Yahudi tüccarlarla (özellikle Roma sürgünüyle Doğu’ya gitmiş olan Buhara Yahudileriyle) sürekli ticari ortaklıklar kurdular. Bu süreçte İpek Yolu’nun ticari deneyimi Araplara geçti. Ancak Arap tüccarlar, bu deneyimi çok daha ileriye götürmeyi başardılar.

Hicaz’da, Hz. Muhammed’in Medine’de ilk siyasi organizasyonu tesis etmesine kadar yüzlerce yıl güçlü bir devlet olmadı. Site (şehir) devletlerinin hâkim olduğu Hicaz bölgesi, uçsuz bucaksız kumlarla kaplıydı; bu, eşkıya ve hırsızlar için iyi bir doğal saklanma ortamıydı. Arapların büyük dedeleri Kilab ve Kusay, kumları güvenli bir yer haline getirebilmek için büyük çabalar sarf ettiler. Bu süreç, Hicaz’da önemli ticari kurumların doğmasına sebep oldu.[8]

Haram uygulaması, güvenli ticari bölge oluşturma çabasıydı. Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu bölge, “Haram” olarak adlandırılıyor ve burada ticaret veya ibadet amacıyla gelenlere mal ve can güvenliği sağlanıyordu. Haram uygulamasını ihlal edenler, en ağır cezalara maruz bırakılıyordu. Kilab ve Kusay, bu uygulamayı Hicaz’ın tamamına yayma konusunda büyük çaba harcadılar ve bunda büyük oranda başarılı oldular. Ancak haram uygulamasının başarılı olması için başka ticari kurumlarla desteklenmesi gerekirdi. Hz. Muhammed’in gençliğinde yöneticiliğini yapmış olduğu Hılfulfudul (erdemliler dayanışması) uygulaması, zarar gören ticari malları tazmin etme görevi görüyordu. Bugünkü sigorta sistemine karşılık gelen bu kurum, çok erken dönemlerde tesis edilmiş ve tüccarların güven duyarak Hicaz bölgesini seçmesine imkân sağlamıştı.

Arap tüccarlar, 6. Yüzyıla gelindiğinde dünyanın en iyi işadamları olmayı başardılar. Artık onların ticari dehası ve inşa ettikleri kurumlar, tüm dünyada takdir görmeye başlamıştı.[9] Araplar, ticareti bir ustalık, maharet, alışkanlık ve yatkınlık olarak tanımlamaya başladılar ve bu ustalığa “ilaf” adını verdiler. İlaf, Arapların gurur duydukları kurallı, güvenli ve dürüst ticareti yapabilme becerisiydi.

Funduk uygulaması haram, hılf ve ilaf uygulamalarını destekleyen başka bir ticari icattı. Funduklar, bugünkü otel ve alış-veriş merkezlerinin bir araya gelmiş şekliydi; uzun yolculuklara çıkan tüccarlar için dinlenme, barınma ve aynı anda ticaret yapma imkânı tanıyordu. Bu fundukların ebatlarını, 2500 develik kervanlara kapalı mekân sağlıyor olmalarından yola çıkarak tahmin etmek gayet kolaydır.[10]

Tüm bu kurumlar, Hicaz’da miladi 2. Yüzyıldan itibaren güçlü bir ticaret geleneği oluşmasına ve Hicaz tüccarlarının asırlar boyu, dünyanın en zengin işadamları olmasına yol açtı. Bu süreçte Arapların icat ettiği en önemli ticari kurumlardan biri de karmaşık şekilleri olan ortaklıklardı. Kadınların, eşkıyanın ve hatta zaman zaman kölelerin bile iştirak ettiği bu ortaklıklar, büyük bir ticari dehanın ürünüydü. Herkes elindeki maddi birikimlerini tüccarlara veriyor ve karşılığında yüksek miktarda kar payı alıyorlardı. Bu ortaklık kültürü, bir yandan yapılan ticaretin hacmini büyütüyor diğer yandan da kervanlara saldıran hırsızların, hırsızlık yerine ticaret yapmalarını teşvik ediyordu. Aslında ortaklık, bu haliyle haram uygulamasının bir devamı olarak doğmuş oluyordu. Yapılan ticareti, güvenli hale getirmesinin yanında hacmini büyüttüğü de anlaşılınca kirad denilen yeni bir kurumsal yapının ortaya çıktı. Esasında sermayeyi kullanma ve işletme olan bu kirad sistemi, Hicaz ticaretinin belkemiğiydi.[11]

Hicaz ticaretinin kültür ve deneyimi, onlarca sistematik çalışmayı gerektiren bir boyuta sahiptir. Kozmopolitizmin ticareti nasıl desteklediğinin en iyi örneği de burada bulunur: Etnik, dini ve gelir dağılımındaki farklılıklar, Mekke başta olmak üzere Hicaz’ın site devletlerinde hoşgörüye ve işbölümüne dayalı kozmopolit ve uyumlu bir kültürel hayat meydana getirmişti. Koehler, bu ticari deneyimi, tarihsel ve kurumsal yönleriyle bir giriş perspektifinde ortaya koymaktadır. Bu yönüyle kitap, akademisyenler için birçok yeni araştırmaya ön ayak olacak niteliktedir.

Ticari Deha ve İlahi Mesaj

İslam, bir iş adamı tarafından tebliğ edilen tek dindir. Hz. Muhammed, ticaretle uğraşan şehirli ve elit bir aileden geliyordu. İslam mesajını getirmesinden önce ataları gibi başarılı bir iş adamıydı. Mesleğini risaletinden sonra da sürdürdü. Bu nedenle olmalı ki yeni din ticaret, tüketicinin korunması, iş ahlâkı ve mülkiyet hakkı konularında birçok şey söylüyordu.

İlahî mesajın etkileyiciliği ile ilk Müslümanların ticarî dehasının birleşmesi, İslam’ın hızlıca yayılmasını ve bu arada onların ekonomik deneyimlerinin Avrupa’ya geçişini sağladı.

Benedikt Koehler, bu kitapta İslamî kurumların ve ticarî uygulamaların Venedik ve Cenova’ya nasıl taşındığını ve buralarda nasıl yeniden şekillendiğini anlatmaktadır. Bu finansal yenilikler ortaklığın icadı, işletme yönetimi teknikleri, ticarî aritmetik ve parasal düzenlemeler gibi piyasa mekanizmalarını ihtiva ediyordu.

Avrupa’yı etkileyen başka İslam kurumları da vardı: İslam vakıfları, şirketlere ve yükseköğretim kurumlarına ilham verdi. Oxford ve Cambridge gibi ilk Avrupa üniversiteleri, Medrese eğitimini model olarak aldı.

Tüm bunlar, bize şunu söyleme hakkını açıkça verir: Piyasa ekonomisinin tüm temel kurumlarının İslamî kökenleri vardır.

* Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, basdemir@hotmail.com

[1] Benedikt Koehler, İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu, çev.: İsmail Kurun, Ankara: Liberte Yayınları, 2016, s. 11.

[2] Eliyahu Ashtor, A Social and Economic History of the Near East in the Middle Ages, Berkeley: University of California Press, 1976, s. 112.

[3] Werner Sombart, The Quintessence of Capitalism, New York: Howard Fertig, 1967. Werner Sombart, The Jews and Modern Capitalism, New York: Burt Franklin, 1969.

[4] Toprak sahibi kişilerin, topraklarını koruması için daha büyük toprak sahibi kişilere topraklarını devretmesi durumudur. Bu sistemde toprağını satan kişi toprağı işler ve ürününü kendisi alır. Ancak toprak artık kendisinin değildir. Sadece toprağı işletip, nimetlerinden faydalanıyordur. Bu sistemin feodalizmden farkı, feodalizm sisteminde kişilerin krala hizmet karşılığında toprak kazanmasıdır. Kralın toprağını işleyerek veya orduda hizmet ederek toprak kazanabilirsiniz ve bu toprak sizin olur, manoryalizmde olduğu gibi kralın üstünde gözükmez.

[5] Henri See, Modern Kapitalism: Its Origins and Evoluation, Batoche Books, Kitchener, 2004 (ilk baskı 1928), s. 12.

[6] Luciano Pellicani, The Genesis of Capitalism and the Origins of Modernity, çev.: James G. Colbert, Telos Press, 1994, s. 29.

[7] Cristopher Hill, “Protestanlık ve Kapitalizmin Ortaya Çıkışı”, Kapitalizmin Doğuşu, editör: David L. Sandes, çev.: Süleyman Erol Gündüz, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s. 32.

[8] Koehler, age, s. 42.

[9] Koehler, age, s. 11.

[10] Koehler, age, s. 201.

[11] Koehler, age, s. 191.

Kaynak: Liberal Düşünce Dergisi, 82. Sayı

Neden darbeyi destekliyorlar?

Bundan üç yıl önce, 3 Temmuz 2013’te Mısır’da askeri darbe oldu. 29 yıldır cumhurbaşkanlığı yapan sekülerist-Batıcı diktatör Hüsnü Mübarek, Arap Baharı ile devrilmişti. Yapılan seçimlerle İhvanü’l Müslimin’in (Müslüman Kardeşler) desteklediği Mursi, Mısır tarihinde seçimle gelen ilk cumhurbaşkanı oldu. Seçilmesinden yaklaşık bir sene sonra, kendisine karşı yapılan gösteriler bahane edilerek asker tarafından yönetimden indirildi.

15 Temmuz 2016 gecesi askeriye içindeki FETÖ’cü bir grubun önderliğinde, Türkiye’nin demokrasisine kast edildi. Sabaha kadar süren 12 saatlik mücadele sonunda darbe durduruldu ve başarısız bir girişim olarak tarihe geçti.

Bu iki olayın elbette birbirinden çok farklı yönleri ve boyutları mevcut. Ancak üç yıl arayla bu iki ülkede girişilen askeri darbelere karşı Batı basını ve yönetimlerinin büyük kısmının verdiği tepki, ekseriyetle birbirine benziyor. Darbelere karşı duran gazeteci ve yayıncıların hakkını da teslim etmek gerekir. Lâkin darbe gibi çok açık bir demokrasi katli karşısında ilkesel tutum almanın “kolaylığı” dikkate alındığında, bilhassa “ana akım medya”nın ve kimi önemli siyasi yöneticilerin söylem ve tutumları kabul edilir cinsten gözükmüyor.

Batı basını ve yönetimlerinin büyük bir kısmı her iki olayda da, öncelikli olarak darbeye mazeret bulma yarışına girişti. Yerine göre Mursi’nin ve Erdoğan’ın otoriterleştiğini, dini ve siyasi azınlıklara baskı uyguladığını, özgürlükleri tahrip ettiğini, aldıkları oya güvenerek çoğunluk diktatörlüğüne yöneldiklerini söyleyerek askeri müdahalelerin apolojisini yaptılar. Bir nevi, bu liderlerin başlarına geleni (veya geleceği) hak ettiğini söylemiş oldular. Bununla da yetinmeyerek, askeri darbenin hali hazırdaki demokratik yönetimlerle kıyaslandığında hak ve özgürlükler bakımından neredeyse daha iyi olabileceği sanısını yaydılar.

Örneğin Türkiye’de, darbe savuşturulmadan ve tehlike henüz geçmeden, darbecilere karşı kötü muamele, işkence vb hukuksuz eylemlerden uzak durulması çağrılarına giriştiler. Darbeyi gerekçe yaparak özgürlüklerin kısıtlanmasından veya OHAL’den duydukları endişeleri dile getirdiler. Süreçten Erdoğan’ın güçlenerek çıkacağına hayıflandılar. Bu çağrılar, eğer zamanında darbeye açık ve net şekilde karşı durabilseler ve darbenin savuşturulmasına katkıda bulunabilselerdi, anlamlı ve değerli olurdu.

Ne ki, darbecilere ve katliam yapanlara karşı sade suya tirit kabilinden kınamaların ötesine geçmediler; darbe karşısında katı ve kesin tutum almadılar. Darbe karşıtlarının mücadelesine destek vermediler; seslerini duyurmalarına, dünya kamuoyunda sempati ve destek kazanmalarına yardım etmediler. Her şey bittikten sonra yavaş yavaş havanın değiştiğini gözlemliyoruz; lâkin gerçek ortada öylece durup gözümüzün içine bakıyor.

Diğer taraftan, aynı aktörlerin soyut düzeyde ve “ilkesel olarak” darbelere karşı olduğunu; veya başka ülkeler-olaylar söz konusu olduğunda darbe karşıtı halk hareketlerini yüceltip desteklediğini biliyoruz.

Mısır ve Türkiye’de neden bunu yapmadılar? Neden darbeye sempati beslediler, hattâ bir nevi destek oldular?

Bu soruya birçok cevap verilebilir; ancak iki temel nedenin bu sonucun ortaya çıkmasında asıl belirleyici olduğunu düşünüyorum.

İlk olarak, uluslararası arenanın güçlü ülkeleri, devletlerinin ister resmi ister derin yüzleriyle, kendileriyle ittifak veya işbirliği yapan/yapacak kesimleri desteklemeyi tercih ediyor. Reel politika (realpolitik) devreye girince, darbeci veya demokrasi yanlısı olmak pek bir fark yaratmıyor. Söz konusu ülkeler ve bölgelerde stratejik çıkarları ve askeri, ticari, ekonomik hedefleri doğrultusunda operasyonel güce sahip bu devletler, demokrasi yerine diktatörlükleri tercih edebiliyor.

Çünkü demokrasilerde farklı grupların ve güç dengelerinin hesaba katılması; birden çok aktörün, kurumun ve kesimin ikna edilmesi gerekir. En önemlisi de, demokrasilerde yöneticiler kararlarını halka benimsetmek gibi bir “yük” ve sorumluluk altındadır. Operasyonel devletin lehine ama kendi ülkelerinin aleyhine olabilecek kararları kamuoyuna kabul ettirmek meşakkatlidir ve sonuç kesin değildir. Velhasıl, demokratik karar alma mekanizmalarına “takılmak”tansa size muhtaç ve bağımlı bir diktatör veya cunta ile iş yapmayı tercih etmenin, kendi içinde bir rasyonalitesi söz konusudur.

Bu devlet veya hükümetlerin destekçisi olan medya, STK’lar ve şirketler de aynı politik çizginin arkasında hızla sıralanırlar. Söz konusu politikaya yerel ve küresel ölçekte “meşruiyet” devşirmeye ve kamuoyu desteği oluşturmaya girişirler.

Soruya verilecek ikinci cevap, Batı’nın bir kısım aktörlerinin Batı Avrupa ile dünyanın geri kalanına farklı standartlar uyguluyor olduğunda yatıyor. Bu tür tavırları besleyen fikirler ise Eurosantrizm, Oryantalizm, Jakoben laikçilik/Aydınlanmacılık ve en son eklenen İslamofobi olmak üzere dört koldan işliyor.

Bu anlayış Batı toplumları ile Doğu toplumlarının ve bilhassa Müslüman olanlarının, medeniyet seviyesi bakımından Batı ile eşit olmadığı fikrini benimser. İslâm âlemi özgür ve demokratik bir rejimde yaşamaya uygun bir bilinç ve kültüre sahip değildir. Bu insanların demokrasinin sunduğu özgürlük ve hakları lâyıkıyla ve uygun şekilde kullanamayacağına inanılır. Yeterince medeni bulunmayan geniş dindar kesimlerin, “sözde” demokrasiler yoluyla, seküler veya gayrimüslim kesimlere mutlaka baskı uygulayacağından dem vurulur.

Aslında temel kaygı, “yeterince seküler ve çağdaş olmayan” bu toplumların, demokrasi ile yönetilmeleri durumunda “yanlış tercihte” bulunarak, çağdaş-seküler olanlar yerine dindar-İslamcı partileri başa getirecek şekilde oy kullanmalarıdır.

Velhasıl bu Batılı aktörler, demokratik yollarla gelmiş, lâkin dindar veya dini hassasiyetlere sahip lider ve yönetimler yerine, çağdaş ve sekülarist olmak kaydıyla her türlü askeri darbe ve diktatörlüğü desteklemeyi tercih ediyor.

Dindarların demokrasiyi pratik etmesindense, Batı tipi bir yaşam biçiminin askeri diktatörlükler eliyle korunması ve dayatılmasını ehven-i şer görüyorlar. Çağdaş ve sekülarist askeri cuntalara veya diktatörlere, demokrasiye ehil görmedikleri Müslüman kesimleri terbiye etme misyonunu ihale ediyorlar.

Nihayetinde ise, İslam dindarlığı karşısındaki önyargı ve ürküntüleri, onları savundukları temel ilke ve değerleri hiçe sayarak demokrasi yerine askeri darbeleri destekleme konumuna düşürüyor.

Neden darbeyi desteklediler sorusuna yukarda vermeye çalıştığımız ilk cevap, ahlâken doğru olmamakla birlikte, realpolitik içinden bakan biri tarafında anlamlı bulunabilir. Zira söz konusu aktörler, bunu kendi ülke çıkarları için yaptıklarını söyleyecektir.

İkinci grupta yer alanların içine düştüğü ahlâkî ve entellektüel hal ise daha acınası. Hem özgürlük, insan hakları ve demokrasi savunucusu olduğunu söyleyip hem de apaçık bir demokrasi karşıtı girişime sempati duyma veya destek vermenin, ister içerden ister dışardan bakılsın, izah edilebilir veya anlaşılabilir bir tarafı yok. Müslüman toplumlarda gelişen ve büyüyen Batı ve demokrasi karşıtlığının asıl müsebbibi de büyük ölçüde bu kesimler.

Batı yönetimlerinin ve medyasının tutumu çok mu önemli?

Evet, önemli. Çünkü dünya üzerinde operasyon yapabilme, olaylara yön verebilme ve ülkelerin kaderini etkileyebilme güç ve imkanına sahipler. Bu yüzden, 15 Temmuz demokrasi hareketini iyi anlatacak etkili bir iletişim ve halkla ilişkiler çalışmasına girişmek, Batı ve dünya kamuoyunun desteğini elde etmeye çalışmak gerekir.

Military Coup Attempt: What I saw and lived

15 July 2016 night has a peculiarity about being a historical night in anyway. The uprising of a group of soldiers in Turkish Arm Forces has been counteres by the honorable stance of politicians, media and public. Meanwhile Turkey was so district and had a democratic posture against to juntas. I’m at esplanades since I first heard the treason felony. As a social scientist candidate of future, I’m trying to do my observations and get public’s thoughts.

As we all know; treason felony has turned into a case that should be analyzed in many ways or at least think over after military’s failure. However I want to share what I lived, what I saw and also wanna leave a not to history rather than commentating. After all, it is flying font.

The night when treason felony happened, I was trying to finish an article which I was studying on my computer. It was near half past ten. First messages started to coming. Information of some soldiers were discharcing the bridges in Istanbul has come. I checked the news and social media as soon as I heard. There was a horrified knowledge pollution. Someone said soldiers may have got an intelligence while others were far more pessimistic. We heard the F-16 planes started doing low flight in Ankara. While we were trying to understand what was really happening. Puzzle pieces were getting united. And the picture that about to be clear was painful picture which every Turkish people knows: Military Coup.

I knew how dangerous it could be for countries, for people and for democracies even though I haven’t witnessed any military coup. After Prime Minister Binali Yıldırım said “This is an attempt!”, we understood it was a treaosn felony and we went to City Esplanade (Now the place is called Democracy Esplanade). Noone knew anythink while we were going to City Esplanade. Life was keep going as usual. When I came at esplanade I didn’t come across with such a massive crowd as I expected. Sakarya Deputies Recep Uncuoğlu and Ayhan Sefer Üstün were out there. I went to tell them that they shall never be afraid of nor step back and said this public will be next to them. Deputies and public were both nervous. There was no sign of what was going on, no sign of President Erdoğan, no sign of Sakarya Governor Hüseyin Avni Coş. Meanwhile we heard the Governorship was under attack and captured by soldiers.

Sakarya Metropolitan Municipality Mayor Zeki Toçoğlu first made a short speech and asked for the people call all of their contacts to streets. At that time three or five public bus came to station. Upon this, Zeki Toçoğlu took back the microphone again and told us those buses would go to the Governorship so we could use them.

Such a nervous air was dominant while we were going. However this air disappeared after President spoke. We got off from bus before governor junction. Aslo people were flocking with their own cars. Cops has closed the path and alined along the road. The right side of Governorship path was closed with tank and military vehicles. Soldiers started firing to air when people decided to walk into building. Police answered them back too. I saw people were getting shooted and carried on someone’s shoulders. Neverthless noone was returning. So many gun sounds has heard from building. There were blood on paths. However military coups who saw crowd was increasing, couldn’t resist anymore and taken with an ambulance. There were people from in each segments. Veiled women, old women, young girls, lads with hurted foot, idealistics, kemalists…

With this honorable resistance of public, the Governorship has taken back. Police made sure of safety. Celebrations started just after the Governorship has cleaned from military coups. I saw ten thousands of people at esplanade despite how late it was. There were judgement crowd. Not only esplanade but also the bazaar of the city was more crowded than morning. Public has resisted against to coup and successed. The night of 15 July attach to 16 July was a night that has got through with golden letters in history of democracy.

Genç Münevver Platformu, 22.07.2016