Ana Sayfa Blog Sayfa 199

Bu devrimi beraber kutlayalım

“Eğer bu darbe püskürtülmemiş olsaydı, Türkiye Mısır değil Suriye olacaktı” diyor Ahmet Kemal Bayram.

Bu durumda biz 15 Temmuz Devrimi ile sadece uçurumun değil cehennemin kıyısından dönmüş oluyoruz. Birbirimizin zebanisi olacağımız, birbirimizin kanına gireceğimiz ve sonuçta kendi kanımızda boğulacağımız bir cehennemin.

Darbe girişimi ve sonrasında Batılı “müttefiklerimizin” sergilediği tutumun fecaati konusunda Türkiye’de hemen herkes müttefik durumda.

İç savaş yapıp birbirimizi kessek aldırmayacak büyük devletlerin dünyasında yaşadığımızı, süper adaletsiz güçlerin belirlediği uluslararası arenada (sahiden “arena” çünkü) birbirimizi yeme lüksümüzün olmadığını şimdi herkes daha iyi anlamış olmalı.

Gerçekten zor bir dönemden geçtik; hâlâ da geçiyoruz.

Ama gündelik hayatın içindeki erdemin görünür hale geldiği, sokaktaki insanın içindeki kahramanın ortaya çıktığı 15 Temmuz Şanlı Devrimi, bize bu zorlu dönemi aşmanın imkanlarını da sunuyor.

Beraberce maruz kaldığımız bu musibetin garip bir şekilde birbirinden farklı kesimler ve siyasi gruplar arasında heyecan verici bir yakınlaşma doğurduğunu da gözlemlemek mümkün.

Yaşadığımız ortak felaketi birlikte savuşturmamız, birbirimizle uzlaşabildiğimizi ve zor zamanda birbirimize güven duyabildiğimizi gösterdi.

Çok muhtemeldir ki darbeyi tasarlayanlar bunu hesap etmemişlerdi. Eğer darbenin iki aşamalı veya “B Planlı” tasarlandığına ilişkin analizler doğruysa, yani Gülenist darbeci çetenin başaramaması durumunda bir kaos çıkarıp, ardından Kemalist bir darbeyle nihai vuruş hedeflenmişse, ortaya çıkan güven ve enerjinin bu tezgahı boşa çıkaracağını da.

Ama bu enerjiyi “kuvvadan fiile” aktarmayı başarmak gerek.

Şimdi iktidara ve muhalefete, bu ülkede yaşayan her kesimden daha iyi bir dünya için çaba gösteren bireylere düşen tarihi sorumluluk, bu tarihsel anı yeni bir barış için beraber değerlendirmek; tarihi bir anda kendiliğinden oluşan zemini güven artıcı jestler, önlemlerle pekiştirmek ve bu sosyal mutabakat üzerinde, kapsayıcı bir siyasi ve hukuki yapı inşa etmek olmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davaları geri çekmesi, MHP ve CHP’nin demokrasi nöbetini sonlandıran mitinge katılacağını açıklamış olması güzel işaretler. Keşke HDP de bu tabloda yerini alsaydı. Ama bu sadece iktidara düşen bir sorumluluk değil; bu partinin de bu yönde çaba göstermesi gerek.

Bu ülkenin halkı 15 Temmuz’da tarihi bir başarıya beraber imza attı.

Şimdi onu taçlandırmanın vakti.

Serbestiyet, 06.08.2016

15 Temmuz Notları I: Teori ile Pratiğin Çakışması

Bazen kendimi bir İngiliz’in, bir Fransız’ın, bir Arnavut’un hatta bir İrlandalı’nın yerine koyarak Türkiye’de yaşananların onların gözünde nasıl bir izlenim bıraktığını, bu yaşananları onların nasıl gördüklerini düşünüp anlamaya çalışıyorum. Bunu her denememde şunu fark ediyorum ki, Türkiye’de yaşamayan insanların bu olaylara anlam vermeleri gerçekten çok zor.

Türkiye ve hatta Dünya tarihinde eşi benzeri pek bulunmayan bu süreci anlamak, idrak edebilmek için eldeki bilgiler ile ortada dolaşan iddiaları doğru şekilde analiz edebilmek gerekiyor. Bize ulaşan bilgilerin doğruluğu bir taraftan tartışma konusu iken, diğer taraftan da bilginin kısıtlı oluşu gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Kitaplarda yazılanlardan çok daha farklı olaylar yaşanıyor Türkiye’de.  Üzerine yüzlerce kitap yazılabilecek olaylar. Biz sosyal bilimcilere ve sosyal bilimci adaylarına öyle çok malzeme çıktı ki. Türkiye, başkalarının tartışmadığı şeyleri tartışıyor. Başkalarının yaşamadığı şeyleri yaşıyor. Ve dahası bunların hepsi sanki bir film şeridi gibi sürekli bir akıcılıkla gerçekleşiyor.

Türkiye’de yaşamayan sıradan bir insanın, farz edelim ki lokanta işleten bir İrlandalı’nın ülkemizde yaşananlar hakkında muhtemelen gördüğü manzara şu:

Dinî (görünümlü) bir cemaat askerî darbeye kalkışıyor. Halk sokaklara çıkıp, tankların önüne yatarak bu darbeyi engelliyor.

Daha sonra Cumhurbaşkanı’nın çağrısı ile halk günlerce meydanlarda, havaalanlarında ve valiliklerde nöbet tutuyor. Sonunda da ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, meclis başkanı ve muhalefet liderleri ortak bir mitingde, “Demokrasi ve birlik” amacı ile biraraya geliyor, hep birlikte halkı selamlıyor, İstanbul’da 5 milyon kişiye, 81 ilde milyonlara sesleniyor.

Buraya kadar olanları idrak edebilen İrlandalı dostumuzu, bundan sonra daha da beyin yakan bir olay bekliyor.  Yirmi küsür gün önce gerçekleşen ve başarısızlığa uğrayan bir askerî darbenin lanetlendiği mitinge askeriyenin en üst ismi, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da miting programında olmamasına rağmen katılıyor ve halkın “En büyük asker bizim asker!” tezahüratları arasında kendisinin ve ordunun devletten ve milletten yana olduğunu belirten bir konuşma yapıyor.

İlk bakışta sosyal bilimler iflas etmiş, teoriler pratik karşısında mutlak bir darbe almış gibi gözüküyor. Geride kalan süreçte şimdiye kadar Türkiye üzerine yapılmış birçok araştırma, ortaya atılmış pek çok tez ve tartışma bunların nesnesi olan halk tarafından bizzat özne olarak çürütülmüşe benziyor. Peki bu tam manası ile gerçekten böyle mi?

Hayır.

Sosyal bilimlerde hiçbir şey gözüktüğü kadar net ve basit değildir. Bir olay hakkında çoğu zaman birbiri ile çelişen birçok bilgi, yorum ve tespit ortaya çıkar. Ayrıca bir sosyal bilimci için bir olay, sadece ve tek “bir” olay değildir. Araştırmaya, incelemeye konu olan her bir olay, farklı birçok olayın, bilginin ve olgunun iç içe geçmesi ile birlikte ortaya çıkan, son derece karmaşık ve anlaşılması güç durumlar zincirinden meydana gelir. Bu güçlüğü gidermenin yolu ise farklı alanlara başvurmak sosyal bilimlerin zengin içeriğinden faydalanmaktır.

Şöyle ki;  bir olayı, sadece görünen ve yaşananlar üzerinden okumaya çalışmak hem yanlış hem de eksik sonuçlara ulaşmaya sebep olacaktır. Türkiye’de 15 Temmuz gecesi yaşanan askerî darbe girişimini de sadece pozitif bilimler üzerinden (uluslararası ilişkiler, coğrafya, tarih, siyaset bilimi, ekonomi, sosyoloji) değil ayrıca teoloji ve metafizik gibi farklı alanlardan da faydalanarak okumaya çalışmak gerekmektedir. Bunun gözardı edilerek yapılacağı bir okuma, 15 Temmuz direnişinin birtakım gerçeklerini gözümüzden kaçırmamıza sebep olacaktır.

Geçiş dönemleri ve olağanüstü olayların yaşandığı dönemler, olayları analiz etmeye çalışanlar için amiyane tabirle “kaypak” dönemlerdir. Bugün doğru gözüken, yarın yanlış olarak kabul edilebilir. Zira bu dönemler tam bir kargaşa ve karışıklık dönemidir. Bu dönemlerde yaşanan olaylar üzerinden bilimsel bir olgu elde etmek oldukça zor ve riskli olduğu gibi, bunun için uğraşılmaması da büyük bir eksiklik olacaktır. Bu bağlamda Liberal Düşünce dergisinin 15 Temmuz darbe girişimini konu alacağı yeni sayısını çok önemsiyor, merak ve heyecan içinde çıkmasını bekliyorum.

İrlanda’da yaşayan bir insanın Türkiye’de yaşananları idrak edememesi normal karşılanabilir. Fakat Türkiye’de yaşayan ve FETÖ’nün okullarda, liselerde, iş merkezlerinde, hukukta, askeriyede, bürokraside varlığını bilen insanların bu yaşanan olayları “tiyatro, senaryo vs.” şekilde değerlendirmeleri tek kelime ile vicdansızlık, en iyi niyetle yaklaşılırsa saflıktır. Özellikle akademisyenlerin oluşturduğu bir grup ise ısrarla bunu savunuyor. Aslında tutumlarının altında, yaşadığımız süreçte teori ile pratik arasındaki çakışma yatmakta. Hayatı boyunca teori çalışmış, halktan kopmuş insanlar için elbette ki bu anlaşılması çok güç bir olaylar silsilesi.

Bize, yani bu ülkenin liberal/demokrat bireylerine düşen görev kalemini demokrasi için kullanmak, İrlanda’daki bir bireye de, içimizdeki İrlandalılara da gerekirse her şeyi kelimesi kelimesine izah etmeye çalışmak.

Olağanüstü Din Şurası, FETÖ ve Beklentiler – Abdulbaki Değer

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın organize ettiği OLAĞANÜSTÜ DİN ŞÛRASI” 3-4 Ağustos tarihleri arasında yapıldı. “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” gündemli Şûra’ya Diyanet İşleri Başkanı, eski başkanlar, ilahiyatçılar, uzmanlar katıldı. 15 Temmuz gecesi milleti hedef alan FETÖ, bilindiği üzere dini niteliği belirgin bir yapı. Bu yapıyı tartışırken memleketin din ve diyanet durumunu tartışmak elbette beklenendir. Nitekim Şûra konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Türkiye’nin, yaşadığı bu tecrübeden yola çıkarak her alanda olduğu gibi dinî hayat, dinî müesseseler konusunda da kendini sorgulamaya, kendine çekidüzen vermeye ihtiyacı vardır” diyerek buna dikkat çekti. Yine Şûra konuşmasında DİB Başkanı Mehmet Görmez‘in yaptığı tespitler dikkat çekiciydi: Yüce Kitabımızda Allah bizi “Dikkat edin! O aldatanlar sizi Allah ile aldatmasın!” diye ikaz etmesinin hikmetini ağır bir imtihanla hem ülke ve millet olarak hem de Diyanet ve İlahiyat camiası olarak oldukça geç idrak etmenin derin teessürü içindeyiz. …Ülkemizin ilahiyat birikimi ile Başkanlığımızın tecrübesini buluşturmak, yaşadığımız bu elim hadiseden dersler çıkartmak, dini istismar eden bu ve benzeri yapılara karşı gerekli tedbirleri almak, din hizmetleri, din eğitimi ve din öğretimi alanında başta hukukî düzenlemeler olmak üzere mevcut eksiklikleri tespit etmek ve buna göre atmamız gereken adımları belirlemek, ilahiyat ve Diyanet camiası olarak üzerimize düşeni yapmak, insan yetiştirme mekanizmalarımızı yeni baştan gözden geçirmek, topluma sağlıklı din eğitimi sunulmasını sağlamak, dinî-hayrî ve sosyal hizmetlerin sunulmasında İslâm’ın evrensel ilkelerine göre hareket edilmesi için gerekli çalışmaları başlatmak ehemmiyet arz eden konulardır. Açıkça ifade etmek isterim ki Türkiye’yi bütün boyutlarıyla kavrama ve ele geçirme iddiasındaki bu örgüt karşısında dinî ve akademik suskunluğun bir açıklaması yoktur. Bu konuda gerek Diyanet camiasının gerekse İlahiyat Fakültelerindeki akademik faaliyetlerin gözden geçirilmesi aciliyet kesbetmektedir.”

Cumhuriyet pratiğinin blokajından kurtulmalıyız

15 Temmuz kalkışmasından sonra bunlar gerekli tespitler şüphesiz. Ancak bu tespitlerin ardından nasıl yol alınacağı, hangi sistemik dönüşümlerin gerçekleştirileceği ve hangi yaklaşım üzerinden meselenin temellendirileceği daha önemlidir. Cumhuriyet’in başından itibaren din-devlet ilişkisi sıkıntılarla malûl. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumlanmasından tutun Tevhid-i Tedrisat’a, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından yaşanmakta olan küresel anlam krizine uzanan geniş boyutları var meselenin. Modernleşme sürecinin sancılarından siyasal mühendisliğe, dönüşen toplumsal hayatı ve ilişki biçimini kuşatamayan tortulaşmış dinî yorumlardan ontolojik güvensizliğe varan çok  çetrefilli bir sorun alanı var karşımızda. Maalesef Türkiye’nin alana ilişkin tartışması da Tek Parti döneminin ağır ve sancılı uygulamaları tarafından bloke edilmiş vaziyette. Dönemin travmatik yaşantısı toplumsal bilinçaltının en hassas kısmını oluşturuyor. Bu travmatik yaşantı, meseleyi özgüvenle şekillenmiş talep ve beklentiler almanağı üzerinden değil vesayet düzeneğinin ürkütülmemesini, incitilmemesini ezcümle onu baz alarak ele almayı getiriyor. DİB’a, Tevhid-i Tedrisat’a, Tekke ve Zaviye’lere ilişkin bir  tartışmanın olmayışı ve özellikle İmam-Hatip okulları, Zorunlu Din Dersi vs. gibi başlıklar statükonun katlandığı taviz hükmündedir ve esas itibariyle Kemalist paradigmanın çerçevelediği ve kurgusunu oluşturduğu bir alanda bizi tutmaktadır.

Türkiye’de, Cumhuriyet’in başında sosyolojiyi yeniden ve farklı bir formatta üretmeyi hedefleyen bir siyaset uygulamaya sokuldu. Bu siyasetin dine ilişkin bir tahayyülü, yaklaşımı ve konumlandırılışı vardı. Bütün sistem bu siyasetin gereklerini karşılamaya dönük yapılandırıldı. Bu sancılı tarihi yeniden ortaya dökmenin gereği yok. Lakin, ihanet kalkışmasını bir imkâna dönüştürmek için mevcut ahvalimizi de elden geçirmemiz gerekiyor. Türkiye’de tartışılan Anayasa başta olmak üzere pek çok yapısal başlık varlığını bu sancılı pratikten alıyor.

Din-devlet ilişkisini yeniden ele almalıyız

Ancak başına musibet gelen şaşkınlar gibi de çözümü palyatif tedbirlerde arayamayız. “Hemen Şûra’yı topla, mucizevî bir reçete bul” ile olacak bir şey değil. Türkiye’de Ak Parti iktidarının din alanına ilişkin sağladığı fiilî rahatlık, sistemik bir hüviyet arz etmiyor. Bu açıdan atlattığımız bu büyük badireden hareketle tartışılması, konuşulması, temel hak ve özgürlükler üzerinden yapılandırılması gereken pek çok husus olduğu görülmelidir. Yine bilmeliyiz ki FETÖ yapılanması dahil dinî alana ilişkin nitelik ve seviye probleminin temel nedenlerinden birisi devletin din alanı üzerinde kurmuş olduğu baskı ve kuşatmadır. Devletten dışlanmış, varlığı, değerleri ve inanç evreni ile gayrı meşru görülmüş, kapatılmış kesimlerin kapatıldıkları elverişsiz koşullarda olgunluk sıçramaları gerçekleştirmelerini beklemek patolojiktir. FETÖ gibi bir yapının nevrotik bir karaktere bürünmesinde şüphesiz siyasal, istihbarî, akidevî ve heretik yorumunun yanında söz konusu dönemin devlet yapılanmasının ve uygulamasının inkâr edilmez etkisi vardır. Bu sistem ve siyaset hem “yaralı bilinç” müntesiplerinin kimlik-kişilik yırtılmalarını derinleştirmiş hem de devleti toplumun geniş kesimleri için ele geçirilmesi, sızılması gereken bir yapıya dönüştürmüştür. Çünkü devlet, toplum ile açık bir ilişki içerisinde değil tersine toplumsal bir azınlık ile girdiği cemaat dayanışması üzerinden imtiyaz ve kayırma alanı olarak şekillendirilmiştir.

Bugün dinî alana ilişkin taleplerin hâlâ yapısal ve çoğulculuğu pekiştirecek, toplumsal barışa ve kardeşliğe yol açacak nitelikte olmadığı izahtan varestedir. Bu gerçeklik ve yaşanan son hadise alana ilişkin düzenlemelerin mutlak surette din-devlet ilişkisini sağlıklı bir noktaya çekmemizi gerektirmektedir. Ana yaklaşım dinin devlet tarafından korunup kollanması veyahut devletin kendi talep ve beklentileri doğrultusunda işe koşacağı bir resmî hakikat aparatı olarak ele alınmaması olmalıdır. Din ve dinî hayat, baskı ve yönlendirmelerden uzak şekilde sivil topluma bırakılmalıdır. Toplumun dine ve dinî hayata ilişkin devletten talep ve beklentileri elbette karşılanmalı, gereken destek verilmelidir. Ancak Türkiye’de dine ve dinî hayata ilişkin bugüne kadar ana sıkıntı devletin dine ve dindarlara yaklaşımından veyahut dine ve dinî alana ilişkin inanç ve siyasetinden kaynaklanmıştır.

Dinî çoğulculuğa imkan vermek

Olağanüstü Şûra’nın sonuç bildirgesinde “din eğitim ve öğretim politikaları her seviyede gözden geçirilmelidir. Bu tür yapılara müsaade eden eğitim sistemi gözden geçirilecek ve gerekli tedbirlerin alınması için tavsiye kararlar alınacaktır” denilmektedir. Bu tespit önemli ancak devlet merkezli bir şekilde hal edilecek teknik ve tek çözümlü bir mesele olduğu yanılgısına düşülmemelidir. Dinî hayatın çoğulculuğuna riayet etmek, farklı yorum ve anlayışların önünü açmak, bu yapıların neye, nasıl inandıklarından ziyade açıklıkları ve ilişki ağlarının şeffaflığı önemsenmelidir. Bu sağlandığında toplumsallığın kendi içerisinde barındırdığı denge-denetleme sistematiği büyük oranda sorun çözücü olacaktır. 15 Temmuz gecesi kendi iradesine sahip çıkmış, içerden çökertilmiş devleti kurtarmış ve hem modernliğin uzun ve sarsıcı dinamiğine hem de Cumhuriyet döneminin sert siyasetine karşı kendi imkân ve kabiliyetiyle dinini-diyanetini muhafaza etmiş bu toplum, bugün de yarın da  dinine, imanına ve diyanetine sahip çıkacaktır. Yeter ki millet gölgelenmesin. Yeter ki milleti güçsüz kılacak bir sisteme ve siyasete yol verilmesin.

Bu açıdan hakikat temsilcisi ve hakikat koruyucusu iddialarına veyahut resmî bir hakikat düzeneği kurma ayartmalarına kapılmadan DİB Başkanı Mehmet Görmez’in Şûra açılışında dile getirdiği “İslâm dini, Hz. Peygamber’den başka masum ve tartışılmaz bir otorite, yapı ve rehber kabul etmez. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı kendisini dinin temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine mutlak itaat ve bağlılığa çağıramaz. Dinî rehberlik, sadece bilgi ve ahlâk açısından eğitim sürecinin bir parçasıdır, başkaca herhangi bir imtiyazı içinde barındırmaz” ana yaklaşımıyla yol almak durumundayız.

Prof Dr. Ömer Çaha – Gülen’in mankurtları nasıl azgın kurtlara dönüştü?

0

Darbe akşamına ait, yüreğimizi burkan ve öfke duygularının kabarmasına yol açan çok sayıda görüntü medyada dönüp dolaşıyor. Beni en çok sarsan karelerden biri, tankların önünde duran bir kadının maruz kaldığı ateşin sonucunda yere kapaklanmasını resmeden görüntü oldu. Kadın, ellerini kaldırarak ölüm makinesine bir şeyler anlatıyor; ancak aldığı cevap, bir azgın kurdun silahının yivli namlusundan çıkan kahredici kurşun oluveriyor. O görüntüyü seyrettikçe Cengiz Aymatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında betimlediği “mankurt” tiplemesine gidiyor aklım.

Mankurt, bir adamın aklıyla, vicdanıyla, tüm insani melekeleriyle bir efendiye teslim oluşunun hikâyesini anlatır. Hikâye kısaca şöyledir:

Kaçırılan bir delikanlı, birtakım yöntemler uygulanarak beyni yıkanır ve efendisine mutlak surette teslim olur, kulu kölesi haline gelir, efendisinin dışındaki herkesi düşmanı beller. Çocuğunu kaybeden anne uzun aramalar ve uğraşların sonucunda bir gün oğlunun izini bulur. Oğlu, efendisinin develerini gütme “hizmeti” görmektedir. Anne, anneliğin verdiği hasret duygularıyla kollarını açarak ona doğru koşarken oğlu, onu efendisinin develerine zarar verecek bir varlık olarak algılar ve yaklaşmaması için uyarır. Anne, çocuğunun bir ölüm makinesine dönüşünden habersiz olarak ona doğru koşar. Birkaç adım attıktan sonra oğlu olacak mankurtun silahından fırlayan kurşun yüreğine saplanır, olduğu yere yığılıverir.

***

Fetullahçı Terör Örgütü’nde yer alan militanlar, Gülen’in öğretisini dinin kutsal kitabı, kendisini peygamberi ve ilahı haline nasıl getirebiliyorlar? Yaptıklarının, söylediklerinin hiçbirini nasıl olur da hiç sorgulamaz; kendisini bütün dünyaya hükmeden, yanılmaz, yanlış yapmaz masum bir kâinat imamı olarak kabul ederler?

Bu soruların cevabı Gülen örgütü içinde yetişen insan tipinde gizlidir. Gülen örgütü, tavlamak istediği bir insana hayatında görmediği sıcak ilgiyi, sevgiyi, sevecenliği göstererek; ona hak etmediği değeri vererek, gerektiğinde hediyelere boğarak duygu dünyasına hükmeder ve onu zamanla kendi sarmalına alır. Örgüte entegre ettikten sonra endoktrinasyon süreci devreye girer. Endoktrinasyon, insanın “ben” duygusunu yok etmekle başlar. Kişinin benliği, kişiliği, şahsiyeti “ene” söylemi üzerinden şeytanlaştırılarak yok edilir; onun yerine Gülen’in ve örgütünün kabarık beni yerleşir. Endoktrinasyon süreci tamamlandığında örgüte giren insan sadece kişiliğini kaybetmez; aynı zamanda düşünme ve sorgulama yetisini, beraberinde de adalet, acıma, merhamet ve şefkat duygusunu, hatta ahlaki duyarlılığını da yitirir. Artık tek varlık nedeni örgüte hizmettir. Hizmetin üç ayağı vardır: Örgüt için durmadan çalışmak, ona maddi kaynak temin etmek ve aynı zamanda bir istihbarat elemanı gibi örgüte başkası veya olup biten hakkında bilgi taşımak. 

Gülen örgütüne mensup mankurtlar Aymatov’un mankurtu gibi sade, yalın, düz, tek kişilikli robotik insanlar değildir. Aksine çok kişilikli, çok suretli oynak bir yapıdadırlar.En az iki tane yüzleri vardır. Birisi herkese sahte gülücükler atan, gülümseyen, her kılıfa girebilen “görünür” kişiliktir. Diğeri ise çoğu zaman “ötekine” karşı nefret ve öfkeyle dolu, gerektiğinde canavarlaşan, ölüm makinesine dönüşebilen, “abilerin” dümen suyunda ağdaki balık gibi çırpınan, bin bir çeşit fücur ve fesatla dolu “gizli” kişiliktir. Bu gizli kişilik, içinde birden fazla Haşhaşi hançeri barındırır. “Yukarı”dan emir aldığında, alır bu hançeri, kol kola gezdiği, birlikte yiyip içtiği, uzun süre beraber yaşadığı, gözünün içine baktığı, yüzüne güldüğü adamın yüreğine saplar. Tıpkı amirlerinin kafasına silah dayayan yaverler gibi…

Kısaca, Fetullahçı Terör Örgütü’ne mensup, ona tam tamına teslim olmuş bir mankurt, insanı her an satmaya hazır kaypak, ilkesiz, kişiliksiz ve omurgasız bir karaktere sahiptir. Ona asla güvenilmez. Gösterdiği sıcak ilgi ve güler yüzün arkasında bin bir hile, fesat ve fücur saklıdır. Dış dünyasında güler yüz gösterirken, iç dünyasında düşündüğü tek şey muhatabını tavlayıp örgütüne kazandırmak veya farklı yollardan ondan yararlanmaktır. Gösterdiği gülen yüze güvenip dayandığında bir köpük tabakasına yaslanmış gibi yere yığılıverir insan. 

***

Gülen hareketinin temeli “2Y, 4H” formülüne dayanır. Y’ler yalan ve yolsuzluğa işaret eder. Gülen örgütünün en temel değeri yalandır. Her tür faaliyetlerine akla hayale gelmez yalanlarla mistik bir boyut katarak insanları büyülerler. Bununla birlikte örgüt üyeleri, örgütün hasımlarına karşı her tür yalana, iftiraya ve kumpasa başvurmaktan asla çekinmezler.

Yolsuzluğa gelince: Gülen örgütü aynı zamanda para, mülk ve servet devşirme mekanizmasıdır. Örgüt mensupları bu tür kaynakları toplayıp sorumlu oldukları yere aktarmaktan başka bir şey bilmezler. Bu kaynaklar tamamen kapalı devre bir sistem içinde kullanılır veya değerlendirilir. Açıkgözlü, uyanık “abiler” örgütün kaynaklarını olabildiğine istismar edebilmektedirler.

Örgütün yapısını oluşturan H’ler ise örgütün, “hizmet”, “hikmet”, “himmet” ve “hidayet” gibi dört ayak üzerine oturmuş işleyiş felsefesine işaret eder. Örgüt mensubunun beynine kazınan şey şudur: Kendini bütün varlığınla hizmete adayacaksın, örgütle ilgili her şeyde bir hikmet göreceksin, örgüte daima himmet toplayacaksın ve sonucunda da hidayete ereceksin! Bu mekanizmalar aynı zamanda örgüt mensuplarının beyin yıkama araçlarıdır. Sorgulayıcı olmamalarının temelinde bunlar yatar.

***

Kurtların bir özelliği vardır: Ağızları kan gördüğünde ya da kan kokusu aldıklarında azar, gözlerini kan bürür, hiçbir şeyi görmez olurlar. İçlerinden biri yaralanacak olursa dönüp onu parçalar ve yerler.

Gülen örgütünün mankurtlarını azgın kurtlara dönüştüren şey “para” ve “iktidar” oldu. Bunlar kime selam verdilerse “burs” veya “himmet” adı altında para kopardılar. Çoğu zaman aynı okul projesi için onlarca iş adamından para devşirdiler. Böylece bir okul yapıp, on okulun parasını topladılar. Aynı şekilde kime selam verdilerse “burs” adı altında himmet parası aldılar. Topladıkları bursların yüzde birini bile öğrencilere burs olarak vermediler. Stratejik yerlere yerleştirecekleri çok az öğrencinin dışında hiç kimseye doğru düzgün burs vermedi Gülen örgütü. Yurtlarında veya evlerinde düşük ücretle barındırdıkları öğrencileri de değişik işlere koşturarak onlardan yararlandılar. Ama onlar üzerinden devasa bir rant makinesini ve çarkını döndürdüler.

Gülen örgütünün militanları, 17-25 Aralık sonrasında para muslukları kesilince, bin bir hile ve desiseyle kaptıkları iktidar koltuklarını kaybedince veya daha da kaybedeceğini anlayınca aç kalmış azgın kurtlara dönüştüler. Mankurtların 15 Temmuz akşamında sergilediği kanlı manzaralar bunun sonucunda ortaya çıktı.

Karar Gazetesi, 10.08.2016

HDP’lilerin Üzüntüsü Devam Edecek

Öncelikle 15 Temmuz Direnişi’nde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum. Onların direnişi bizi doğrudan “güzel” günlere götürmeyecek elbette; ama onlar sayesinde daha “kötü” bir güne uyanmadık. Bu bize daha “iyisi” için muazzam bir fırsat ve zemin sundu. Bu direniş Türkiye siyasî hayatında bir dönüm noktası taşıyor; şüphesiz bundan sonrası nasıl işlerse işlesin tarih bunun hakkını verecek ve daha anlaşılır kılacaktır. Bunun ile birlikte siyasî otorite şu ana kadar bu zaferin yarattığı zemin üzerinden “olumlu” ilerliyor; oradan devam etmesi için teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Bu temelde “hükümetin otoriter bir yapılanma kuracağı”, “diktatörlüğe doğru yol alacağı” tespitlerini iyi niyetli kabul etsek bile gerçekçi bulmak en azından mevcut duruma göre çok zor ve çok erkenci yargılar olduğunu ifade etmek gerekir.

Cumhurbaşkanlığı’nın HDP ve tabanının darbe girişimine karşı olmalarına rağmen hem liderler ile görüşmelere hem de Yenikapı’daki mitinge davet edilmemesi üzerine Kürdlerde bir kırgınlık, üzüntü yaşandığı ifade edilmektedir. Bunu biraz daha hayra yormayıp “diktatörlük” ve “Kürdlere karşı bir ittifak” üzerinden okuyanlar da var.

Öncelikle belirtmek gerekir ki HDP’nin davet edilmemesi makul karşılanmalı. En azından bunu HDP’li yetkililer olgunlukla karşılamalıydılar. Çünkü bir süre önce “koalisyon kurulsun da biz bu ülke için dışarıdan desteklemeye hazırız” demişlerdi. Burada önemli olan şuydu: Dışarıdan desteklemeyi gerekli kılan; ona sebep olan şey nedir? Onun sebebini irdelemek gerekmektedir. Ve o sebeplerin mevcudiyetini koruyup korumadığını daha da güçlenip güçlenmediğine de bakmamız gerekir.

O gün dışarıdan desteklemeye hazır olan HDP bugün de aynı “olgunluk” ile dışarıdan desteklemeyi uygun bulmalıydı. Çünkü birincisi “onursal bir meseledir” söylemleri üzerinden destekledikleri PKK’nın silahlı eylemleri devam ediyor ve bu durumda onların davet edilmemesi makul karşılanmalıdır. İkincisi destekledikleri şiddetin öncüleri defalarca hedeflerinin “Erdoğan ve AKP’nin gitmesi” olduğunu ifade etmişlerdi ki HDP’li eşbaşkan Figen Hanım da aynı şeyi ifade etmişti. Üçüncüsü darbe girişimi ile meşru hükümet arasında bir farkın olmadığını tabanlarına söylüyorlardı. Bunu hem destekledikleri KCK yapıyordu; hem de çeşitli düzeyde ve kurumlarında görev yapan başka yetkililer de söylüyordu.

Sadece bu üç nedenle bile davet edilmemelerinin anlaşılmaz bir tarafı olmasa gerek. Yani muhataplarını şiddet üzerinden göndermeye çalışan ve gayrimeşru yolların desteklenmesinde huzuru bulanların bunlara muhatap olanlar tarafından davet edilmemeleri makuldür ve anlaşılırdır. Davet edilmeme üzerine Sayın Erdoğan ve hükümet bir sefer eleştirilecekse HDP siyaseti ve anlayışı en iyi niyetle iki sefer (yani en az iki sefer) eleştirilmelidir. Örneğin PKK şiddetine karşı ciddi bir mesafe koyan darbe girişimini amasız bir şekilde eleştiren HAK-PAR ya da Sayın Kemal Burkay ya da başka Kürdî partiler davet edilebilirdi.

Ama HDP’nın “günahı” daha çok.

HDP tabanının kırgın ve üzgün olduğunun gerçekçi olduğunu da ifade etmek gerekmektedir. Ancak bunun gerekçesi eksik bırakılıyor. Bu kırgınlıkları ve üzüntülerinin kaynağını Cumhurbaşkanlığı’nın HDP’yi davet etmemesi üzerinden okumak meseleyi eksik bırakır; nitekim bu kırgınlıklar ve üzüntüler devam edecektir. Çünkü Kürd siyasetinde egemen bir alanı olan HDP, Kürd halkının realitesine ayak uyduramıyor. Daha çok PKK’nın yasal danışmanlık bürosu ya da algı yönetme acentası gibi çalışmaktadır. Bu misyonundan ve böyle bir statüden çıkması gerekiyor. Kürdlere öncülük edebilecek, yol açabilecek, nefes aldırabilecek,  meşru sivil bir direnişi örgütleyebilecek, ayakları Kürd ve Türkiye realitesine değen bir anlayış geliştiremediği müddetçe Kürdler açısından kırgınlıklar da üzüntüler de devam edecektir. Ama HDP bu temelde bir umut vermiyor: Siyasî tavırları Kürdlerin dediği gibi “Agır berda kayê xwe da ber bayê” gibi bir anlayışı ifade etmektedir. Samanı ateşe verip rüzgâr yönünde bekleyen birinin başına gelecek sonuçlardan elbette öznenin/kişinin/kurumun/anlayışın kendisi daha fazla sorgulanmalıdır.

Demokrasi halkın bağrında kökleşti

15 Temmuz 2016 Türkiye’de tarihi olaylara sahne oldu. Daha önceleri 1960, 1971 (muhtıra) ve 1980’de yapılan askeri darbelere fiili direnç göstermeyen Türk halkı, 15 Temmuz günü darbecilere karşı gösterdiği şanlı direnişle Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşında ifade ettiği “korkma” hitabının gereğini yerine getirmiştir.

FETÖ’cü terör örgütü tarafından, asker unsurları vasıtasıyla halkın iradesine karşı gerçekleştirilen kanlı darbe girişimine karşı halkın direnç göstermesi, aslında birden bire olmuş bir şey değildir. Aslında 28 Şubat, 27 Nisan hadiseleri ile Yakamoz, Ayışığı vb. adlarla anılan darbeci müdahale teşebbüslerine karşı halk, doğrudan olmasa da tepkisini ortaya koymuştu. 15 Temmuz artık halkın şanlı direnişini fiilen ortaya koyduğu gün oldu. Bu, hem bütün dünyaya, hem de içimizdeki (bu günlerde saklanarak kendilerini gizleyen) kanlı cunta heveslilerine yönelik verilen çok büyük bir ders mahiyetinde bir hadisedir.

Suriyeliler bile direndi

Halkın bu direnişi sadece AK Partililerle de sınırlı değildir. Bütün siyasi partilerden insanlar bu direnişte yer aldı. Bu hadisede AK Partililere en büyük desteğin MHP tabanından geldiğini belirteyim. Ayrıca, 16 Temmuz günü Kızılay meydanına gittiğimde, çok sayıda Suriyeli muhacirin de ellerinde Türk bayrağı ile coşkulu bir şekilde bu direniş içerisinde yer aldıklarına şahit oldum. Bu, çok önemli bir hadisedir. Bu, toplumun demokrasiye yönelik saldırılara karşı topyekün bir şekilde kenetlenmesidir. Artık ülkemizde her kesimden insan, utanç vesilesi olan darbelerle anılmak, yaşamak istemiyor. Bu, demokrasinin, halkın bağrında kökleşmesi demektir. Türkiye’de demokrasinin kökleşmesi için en önemli husus bu olsa gerek. Demokrasinin geleceğinin güvende olması, sadece anayasaya yazılmakla olmuyor. 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında da demokrasi vardı, ama 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve diğerleri vasıtasıyla hep demokrasinin canına okundu. Ama 15 Temmuz’da halk devreye girerek “Demokrasi benim hayat tarzımdır, kimseyi ona dokundurtmam” dedi. Bu, demokrasinin geleceği açısından en büyük teminatı teşkil etmektedir.

Medya karşı durdu

Bu darbe girişimine karşı, toplumsal kenetlenmeyle paralel olarak, tüm medya kesimleri de karşı duruş sergilemiştir. Benzer şekilde akademik camiadan da bir destek söz konusu değildir. Önceki darbe ya da darbe girişimlerine, değişen ölçülerde medya ve akademik desteği mevcut idi. 27 Mayıs askeri cunta yönetimini en acımasız uygulamalara sevk edenler akademik camia olmuştu. 15 Temmuz cuntacıları bu destekten de mahrumdur.

Bu kanlı darbe girişimini akim kılan en önemli hadiselerden birisi de, bütün siyasi partilerin demokrasi yanında yer almalarıdır. Her şeyden önce halkın güçlü desteğine mazhar olan Sayın Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın darbe teşebbüsüne karşı sergiledikleri şanlı dik duruş, caydırıcı bir etki meydana getirmiştir. Bu dik duruş, diğer siyasi partiler tarafından da desteklenmiştir. Daha önceleri yapılan darbelerde, destek veren bazı siyasi partiler oluyordu. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin en büyük destekçisi CHP idi. 28 Şubat’ı destekleyen bir sürü siyasi parti mevcuttu. 15 Temmuz şanlı direnişine ise bütün siyasi partiler destek verdi.

Şu anda bu kanlı darbe teşebbüsünde bulunanlara yönelik ciddi bir temizleme operasyonu yürütülüyor. Ben hep şunu söylerdim ve çevremden de aynı sözleri işitirdim: “Hükümet böyle bir kesime karşı hukuki çerçevede bir şey yapamıyor; yaptığı tek şey, bu kesime mensup kişileri, buradan alıp bir başka yere atamaktan ibaret, bu da hiçbir işe yaramıyor”. Olağan şartlarda bunun ötesinde yapılanlara muhalefet çok sert tepkiler veriyordu. Mesela Yargıtay ve Danıştay üyelerinin sayısının azaltılmasını öngören kanuna yönelik ana muhalefet partisinin en üst perdeden verdiği tepki ortada. Bu da olağan dönemlerde bu darbeci ekiple mücadelenin zorluğunu gösteriyor. 15 Temmuz’un en hayırlı tarafı, bu kesimle mücadelede diğer siyasi partilerin de desteğinin sağlanmış olmasıdır.

Daha tehlikeli olabilirler

Hukuki çerçevede yürütülecek mücadelenin çok sağlam zeminlerde yapılması gerekiyor. Gerekirse muhalefetin de desteğini alarak, yeni hukuki düzenlemeler yapılmalı. Bunun üzerinde de kafa yormakta fayda var. Çünkü daha önceki darbeler zamanında işinden el çektirilen birçok kişi, yargısal yollarla geri döndü. Gerçi eski darbeler zamanında geri dönenlerin birçoğu haklı oldukları için geri döndü; onlar hakikaten darbe mağduruydu. Şimdi ise darbecilere yönelik ayıklama işlemleri söz konusu. Mağdurların değil darbeci güruhun ayıklanması ve bertaraf edilmesi hadisesi söz konusu. Bu iş yapılırken de hukukilik içerisinde kalınmalı. Aksi halde normal hayata dönüldüğünde bu kişilerin birçoğu yargısal yollarla geri döndüklerinde çok daha tehlikeli hale gelebilir. Bu kesime yönelik teyakkuz halinin mutlaka devam etmesi, rehavete düşülmemesi gerekir. Çünkü zahirde bu kesimin gözle görünenleri ile mücadele yapılmakta ise de, o kadar gizli bir yapılanma söz konusu ki, bunların tam manası ile ayıklanması zaman alacaktır. En ufak rehavetin bedeli çok ağır olabilir. Unutulmasın, 1912 yılında Halaskâr-ı Zabitan Grubu’nun İttihat ve Terakki’ye karşı yaptığı askeri darbe sonrasında, İttihatçılara yönelik baskıcılar o düzeye gelmişti ki “Artık dışarıda hiçbir İttihatçı kalmadı” denildiği bir anda Bab-ı Âli Baskını ile İttihatçılar tekrar iktidara el koydu. FETÖ’cü ekip de buna benzer bir yapılanmaya sahip olduğu için, benzer tehlike şimdi de söz konusudur.

Özellikle son birkaç yıldır yaşananlar, Fetullahçıların dini bir cemaat olduklarına dair algıyı büyük ölçüde sarsmıştı. Ama hala toplumun belli kesimlerinde bu algı az çok varlığını sürdürüyordu. 15 Temmuz gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koydu.

Şayet 15 Temmuz muvaffak olsa idi, kurulacak olan yönetim bir diktatörlük olacaktı. Neden? diye sorulacak olursa. Türkiye’deki darbeler tarihine bakıldığı zaman, 27 Mayıs cuntacıları darbeyi CHP’yi iktidarda tutmak için yaptı. 1961 Anayasası’nı yaptıktan sonra, iktidarı CHP’li (İsmet İnönü) Başbakan başkanlığındaki bir koalisyona devrederek sahneden çekildi. 12 Mart muhtıracıları, maksatları hasıl olduktan sonra kışlaya döndü. 12 Eylül darbecileri de amaçları olan anayasayı yaptıktan sonra demokrasiye yol verdi. Ama FETÖ’cü cuntacıların amacı diğerlerinden çok farklıydı. Her şeyden önce devleti fetihçi bir anlayışla ele geçirmeyi amaçladılar. Nitekim bazı imtihanlarda çevirdikleri entrikalarla bu konuda epeyce mesafe aldılar. Bu, salt bir iç proje de değil; uluslararası boyutları da olan bir projedir. ABD, bu projeyi, sadece Türkiye ölçekli olarak tasarlamamıştır. Bu proje ile hem Türkiye’nin mutlak ABD güdümünde bir yönetime kavuşturulması, hem bunların okulları vasıtasıyla, bu okulların bulunduğu ülkelerde istikbal vadeden zeki kişilerin, kendilerine (ABD) eğilimli nesiller olarak yetiştirilmesi, hem de Gülen’in Türkiye’nin başına bir halife konumunda getirilerek, bütün Âlem-i İslam’ın ABD’nin güdümüne alınması amaçlanmaktadır.

Kalıcı diktatörlük emeli

Bu sıraladığım sebeplerden dolayı şayet FETÖ’cü çete 15 Temmuz’da muvaffak olsa idi, önceki darbeciler gibi, “Geldim, anayasamı yaptım ve gidiyorum” demeyecekti. Kalıcı olmak gayesindeydiler ve bunu demokratik yollarla sağlamaları mümkün değildi. Çünkü, yeterli toplumsal karşılıkları yoktur. Bunlar, tamamen devleti fetihçi yollarla ele geçirmeye çalışan, otoriter, bir zamanlar İtalya’da faaliyet gösteren Karbonari örgütü ve onu emsal alan İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi gizli, yer altı faaliyetleri daha baskın olan, ajanvari faaliyetler sergileyen askeri ve sivil bürokratik kadrolar ile bunları destekleyen bazı toplumsal kesimden ibarettir. Bu yetersiz toplumsal kesimin desteği ile demokratik usullerle Türkiye’de kalıcı olabilmek mümkün değildir. Onlar için kalıcı olabilmenin tek yolu vardır, o da, diktatörlüktür. Böyle bir diktatörlük kurulabilmesiydi, bedeli çok ağır olurdu.

Artık Türkiye’de demokrasinin sağlam zemine yerleşmeye başladığı söylenebilir. 15 Temmuz, 14 Mayıs 1950’de demokrasiye geçiş kadar önemlidir. Şayet 14 Mayıs’ta CHP, iktidarı devretmese Türkiye’de tek parti diktatörlüğü varlığını sürdürmeye devam edecekti. Benzer şekilde, 15 Temmuz’da FETÖ’cü cunta muvaffak olsa idi FETÖ’cü diktatörlük kurulmuş olacaktı. Halk, bu diktatörlüğe mani olmak suretiyle demokrasisine sahip çıkmıştır. Bu, Cumhuriyetin kurulması kadar, hatta ondan daha da önemli bir hadisedir. Çünkü cumhuriyet tek başına bir mana ifade etmiyor. Cumhuriyet olup da diktatörlük olan bir sürü devlet var. Bunların başında Nazi Almanya’sı ile eski sosyalist rejimler geliyor. Cumhuriyet, ancak demokrasi ile birlikte değerlidir. Kısaca cumhuriyet tek başına uğrunda mücadele etmeye değmez, demokrasi ile bütünlük içerisinde olursa uğrunda mücadele edilmeye hak kazanır. Halk, 15 Temmuz’da Cumhuriyeti demokrasi ile bütünlük içerisinde koruma ve kollama altına aldı. Bu vesileyle, ben geçmiş yıllarda 14 Mayıs’ın demokrasi bayramı olması için çok yazı yazdım. Ama artık, Sayın Başbakan’ın söylemlerinden de cesaret alarak, 15 Temmuz’un resmi bayram olarak ilan edilmesini öneriyorum. Tabii ki bizde bayram denilince hep tatil akla gelir. Tatil olmasın ama millet, bu günde demokrasi bayramını doyasıya yaşasın. 15 Temmuz tüm Türk halkının demokrasi bayramını tebrik ediyorum.

Star Gazetesi, Açık Görüş, 06.08.2016

Halk sokağa çıkınca, vatandaş darbe yapamadı! – Cemil Koçak

15 Temmuz darbesinin çok boyutlu analizine ihtiyaç var. Hem de âcilen… Birçok boyutuna yakından bakmanın zamanıdır…

Darbe, sadece askeri operasyon olarak uzun zamandan beri hazırlanmamıştı. Bunun kadar önemli husus; darbenin kitle desteğini sağlayacak psikolojik harekâtın da buna eşlik etmesiydi. Çok uzun yıllardan beri önce AK Parti iktidarına; Gezi’den beri ise, neredeyse tek başına Recep Tayyip Erdoğan’a ve en yakın çevresine yönelik saldırılar; aslında bir darbeyi haklı ve meşru addedecek geniş bir kitlenin yaratılmasına yönelikti. Bu yalan ve bezdirici propaganda faaliyetinin amacının, darbenin destekçisi kitleyi yaratmak olduğunun farkında olmak gerekir. Dolayısıyla hem geçmişteki, hem de gelecekteki yalan propaganda çabalarını bu çerçevede değerlendirmek lâzım… Sakın bu türden propagandanın yeni ve yaratıcı bir fikir olduğu da düşünülmesin; asla; bu yöntem, 27 Mayıs öncesinden ve sonrasından kopya edilmiştir.

27 Mayıs’ın kopyası

Belki pek çok kişinin gözünden kaçmıştır; çok kısa süre önce bazı liselerde ve üniversitelerde mezuniyet törenlerinde, öğrenciler iktidara karşı bildiri yayınlayarak, çeşitli gösterilerle ve pankartlarla ve tören sırasında konuşma yapan müdürlerine, rektörlerine sırtlarını dönerek mesaj vermeye çalıştılar. Bunu gördüğümde aklıma ilk gelen; 27 Mayıs’tan sadece bir gün önce Adnan Menderes’in ziyareti sırasında havacı subayların Menderes’e sırtlarını dönmesiydi. Bu, şimdiye kadar hatırlanmadı. O zaman ilk aklıma gelen; 27 Mayıs provasının liseliler ve üniversiteliler tarafından mezuniyet törenleri aracılığıyla hazırlanmakta olduğuydu. İlham, 27 Mayıs’tan alınmıştı.

Darbenin kadrosu

Darbecilerin orduda ilk anda sanıldığından çok daha geniş bir kesime dayandığı muhtemelen hayretle görüldü. Bunun anlamı açıktır: Darbe, FETÖ’nün temel omurgasında örgütlenmekle birlikte; pek çok unsurun, yukarıda belirttiğim propagandanın ve bizzat Erdoğan’a yönelik nefretinin sonucunda, onlara katılması anlamına gelmektedir. Muhtemelen bazıları cemaatçi değiller; ama Erdoğan’ın indirilmesi için onlarla da işbirliği yapmaya hazır bir grup muhtemelen… Belki bazıları sıkı Kemalist bile olabilir! Bir de böyle bulanık zamanlarda kuvvetli ekibe katılıp, ileride istikbalini garanti altına almak isteyen oportünistler ortaya çıkar. Çıkmıştır da… Bir de kimin kazanacağını görmek isteyen ve köşede bekleyenler vardır hep… Bunların hepsi yan yana geldiğinde, bu darbenin nasıl olup da, başarılı olamadığı gerçekten sorulmaya değerdir. Darbecilerin elindeki kuvvet, ne 27 Mayısçıların, ne 22 Şubatçıların, ne de 21 Mayısçıların rüyalarında bile göremeyecekleri genişlikteydi. Unutmayalım; 27 Mayıs’ın general sayısı; son anda katılanlarla birlikte; bir elin parmağını ancak geçebiliyordu!

Neden başaramadılar?

Başarısızlığın temel nedenleri şöyle özetlenebilir:

Darbenin birkaç saat önce bile olsa ifşâ edilmiş olması; darbecilerin organizasyonunu bozmuş olmalı… Bu, onlar açısından zamanı kullanmayı zorlaştırmıştır. Darbeciler, ordu içinde bu denli kararlı ve silâhlı bir direnç hesap etmemiş olmalılar. Muhtemelen ordunun geri kalan kısmının kolayca kendi yanlarına çekileceğini hesap etmişlerdi. Yüksek komuta kademesinin zorla da olsa yanlarında yer alacağını öngörmüş olabilirler. Buna çok gayret ettikleri anlaşılıyor çünkü…

Darbeciler, emniyet mensuplarının ve MİT’in cesur, kararlı ve silâhlı direnişini de öngörmemiş olmalılar. Silâhlı sert direniş, darbenin en kritik ilk birkaç saatinin yitirilmesine neden oldu.

Siyasetin, medyanın kararlı duruşu ve en kritik anda ve aşamada nihayet geniş yığınların Cumhurbaşkanının ve Başbakanın çağrısı üzerine sokağa çıkması, tarihte ilk kez görüldüğünden, darbecilerin planlarında asla yer almayan bir noktaydı hiç kuşkusuz… Darbeye karşı sert ve kararlı direnişin darbeciler arasında hızlı bir çözülmeye yol açtığı da göz önüne alınmalıdır.

27 Mayıs ruhu ve çöküşü

Yıllar önce “27 Mayıs ruhunu sürdürenler var” başlığıyla yazdığım yazılarda; darbe riskine işaret ediyordum. Özellikle Gezi sırasındaki ana fikrim; bunun bir darbeye zemin oluşturacak örgütlenme olmasıydı. Mısır örneğinde olduğu gibi; iki farklı kesimin meydanları doldurmasıyla; çatışmayı önleyecek “kurtarıcılar”ın ortaya çıkması hedeflenmişti!

Özetle; seçmenlerin neredeyse belki de üçte birinin kendi siyasî ve ideolojik görüşüne uygun bir askeri darbeyi desteklemeye hazır olduğu bir toplumda; darbelerin önüne geçmenin zor olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Nitekim, Gezi’yi destekleyenlerin can alıcı kesimi; ‘darbe kötüdür; ama Erdoğan daha da kötüdür’ şeklinde özetlenecek bir tutum içinde, darbenin maskeli destekçisi olduklarını gösterdiler.

Darbenin maskeli destekçileri

Nitekim, darbe haberiyle birlikte, önemli bir kesim, gözümüzün önünde bayram havasına girmişti. Hatta büyük ölçüde sahillerde o gece ilk kadehler, darbenin şerefine kaldırılmaya başlanmıştı bile… O kesim için sonrası büyük bir hayalkırıklığı ve derin bir yas olarak görüldü! Herkesin demokrasiye sahip çıktığı ve darbeye dur dediğini söylemek isterdim; ama maalesef gerçek bu değil… Belirli bir kesim, darbenin başarısızlığı karşısında timsah gözyaşları dökmeye başladı.

Ayrıca, darbeden aylar önce 27 Mayıs tarzı bir darbenin gündemde olduğunu yazan ve söyleyen ünlü akademisyenleri ve gazetecileri de gözden uzak tutmamak gerekir. Sincap neslinin tükenmesine karşı bile bildiri yayınlayan; her fırsatta sokaklara çıkan “bağzı”larının hâlâ bir darbe karşıtı bildiri bile yayınlamamış olmaları; tarihçiler tarafından kayıt altına alınmıştır; eminim! Son otuz yıldan beri her fırsatta ‘darbe olursa tankın üzerine çıkarım’ diyen “aydınlar”ın, her zaman yaptıkları gibi, sosyal medyada tankın üzerindeki fotoğraflarını paylaşmalarını ise, sabırsızlıkla bekliyoruz!

Açıklığa kavuşturmak lâzım: ‘Utangaç darbeciler’in son 30-35 yıldan beri ‘darbe olursa, tankın üzerine çıkarım’ diye demeç vermelerini herhalde hepimiz hatırlarız… Ünlü gazeteciler, politikacılar, üniversite hocaları, sanatçılar, edebiyatçılar; bunların hangisinin, Gezi olaylarında olduğu gibi, tankın üzerine çıktığının fotoğrafını gördük… Çünkü, karşı değiller. Gönüllerinden geçen şey, darbenin başarılı olmasıydı.

Bu kişilerin gördükleri manzara şudur: O insanların sokakta tankların altına yatması, onların gözünde şöyle bir formülü gösteriyor. Tırnak içinde söyleyeceğim, yanlış anlaşılmasın, onların gözünden söyleyeceğim; “Türkiye’de gericiler, dinciler ilerici hareketi önledi. Memlekete bu şekilde faşizmi getirecekler.” Yazılarına bakın… Darbenin hemen ertesinden itibaren bunu yazmaya başladılar. İşin psikolojik havası daha bitmedi, ilerleyen günlerde daha sık söylenecek…

Peki ama Geziciler nerede?

Gezi günlerinde sokağa çıkanlara methiyeler düzenler neredeler? Onların mahallesinin dışındaki insanlar sokağa çıkınca neden böyle davranıyorlar? Neden Gezi günlerinde yine tırnak içinde söylüyorum; ‘anti-kapitalist Müslümanlar’la Taksim’de kızıl bayraklar altında namaz kılanlar, iftar sofraları açanlar birden bire nasıl oldu da, bu insanların ‘gerici’ olduğunu keşfettiler. Bütün bunların maskeleri düşüyor. Bunlar mizansendi, senaryoydu, tiyatroydu çünkü..

‘Nasıl oluyor da, camilerden ezan ve sala okunuyor! Sokağa çıkanlar neden ‘Allah Allah’ diye bağırıyorlar!’ diye soruyorlar. Müslüman bir memlekette ne bekliyorsunuz? İnsanlar ölüme giderken kelime-i şahadet getirmeyecekler, Allah’ın adını anmayacaklar da; Noel ilahileri mi söyleyecekler! Kiliselerin çanlarının mı çalmasını bekliyorsunuz? Müslüman bir memlekette insanların ölüme giderken ne söylemelerini bekliyorsunuz? Aslında bunu yazarak, bu toplumun ne kadar yabancısı ve düşmanı olduklarını açığa çıkarıyorlar.

‘İlerici ve laik’ görünen darbe

“Yurtta Sulh Konseyi” gibi “laik, ilerici ve tabiî Atatürkçü” (görünen-kamuflaj içindeki) darbecilerin; “şeriatçı iktidarı”; “diktatörlüğü” ve onu destekleyen “dinci”leri indirememiş olmaları; ‘o kesim’de hayal kırıklığı ve büyük bir mutsuzluk yarattı. Türkiye’de utangaç darbeciler var, maskeli darbeciler var. Kendilerine ‘demokrat, özgürlükçü, çağdaş, cumhuriyet değerlerine sahip çıkan’ gibi sıfatlarla anan, aslında utangaç darbeciler var. Bakmayın herkesin darbe karşıtı kesildiğine… Birçok kişi, darbe başarılı olsaydı, bu darbenin kamuoyunda temsilcisi ve destekçisi olacaktı. Bunlar pek çok kesimde var olmaya devam ediyor.

Bu darbe, Türkiye›deki politik düzlemde kimin ne olduğunu, kimin saklanmaya çalıştığınıçok açık bir şekilde bir kez daha ortaya çıkarıyor. Madem ezan sesinden rahatsız oluyorsunuz, Gezi’de neden namaz kıldırdınız? Niye iftar sofraları düzenlediniz? Bu gericilikse; niye âlet oldunuz? Bütün bunlar darbeye karşı direnişi aşağılamak ve onu değersizleştirmek için bir propagandadan ibarettir. Özellikle Batı basını bunu körüklüyor.

Batının darbeye açık desteği

Darbenin daha ilk anından itibaren Batı medyasının tutumu; bu darbenin dış bağlantıları konusunda uyarıcı olmalıdır. Açıkça yazayım: Türkiye’de en az Gezi olaylarının başlangıç tarihinden beri hazırlanmakta olan ve Türkiye’yi kıskaç içine almak isteyen güçlerin ve iç bağlantılarının tutumu hatırlanmalıdır. Türkiye’de askeri darbelerin yurtdışı bağlantılarını göz ardı edersek, hata ederiz. ABD’nin bilgi ve onayı olmadan NATO ülkesi Türkiye’de darbe olamayacağını tekrar etmek isterim. Bu darbeyi görür görmez aklıma ilk gelen lâf; 12 Eylül’de Amerikalıların “Bizim çocuklar yaptılar” idi.

Zaten birkaç gündür izlediğim Amerikan, Alman, İngiliz basını, Avrupa Parlamentosu’ndaki görüşmeler; hepsi, bu darbenin aslında Amerika ve Batı dünyası tarafından alkışlanacağını ve yine tırnak içinde söylüyorum ‘anlayış’la karşılanacağını bize gösteriyor. Arkasında Batı desteği var. Bu da Gezi olaylarından beri Batı’nın Türkiye üzerindeki ana dizayn senaryosuna uygun bir gelişme…

Türkiye’de medyanın darbe karşısındaki tavrı, her türlü takdirin üzerindedir. Hiç ummadığım medya kuruluşları da, hiç tereddüt etmeden, darbeye karşı kesin tavır aldılar. Darbenin atlatılmasında tarih, eminim medya yöneticilerinin bu cesur ve kararlı tutumunu da yazacaktır. Ama siyasî partilerin duruşu da buna eklenmelidir.

Karşı propagandalara dikkat

İçte, ama özellikle dışta; ‘alınan önlemlerin dozu kaçıyor’ tarzındaki muhalefetin ardındaki gerçek düşünce; ‘aman bütün adamlarımızı tutuklamayın; sonra biz bundan sonraki darbeyi yapacak adam bulmak için çok uğraşmak zorunda kalırız’dan ibarettir! CHP lideri ve Başbakan İsmet İnönü’nün; 21 Mayıs 1963 başarısız darbesinden sonra; Talât Aydemir ve arkadaşını idam ettiğini; darbeye katılan katılmayan bütün Harb Okulu öğrencilerini de okuldan attığını ve Harb Okulu’nun iki yıl boyunca mezun veremediğini hatırlamak ve hatırlatmak; sanırım tarihçinin görevidir! Ne demişti İnönü; “En büyük tehlike; en yakın tehikedir!”

Bir de tabiî Talât Aydemir’in ilk darbe girişiminin ardından pazarlıkla affedildiğini ve sadece emekli edilmekle bırakıldığını da hatırlamak gerekir. Bu öykü, bize darbecilerin merhametten pek de anlamayacağını gösteriyor olabilir. Üzerine ateş açılan ve ölen, yaralanan insanlara karşı çıkıp da, ‘askerleri darp ettiniz’ tarzındaki suçlamalar ise; bence katiline karşı direnen insana, ‘neden katiline direndin ve onu darp ederek, mağdur ettin’ tarzında suçlamadır ve asla kabul edilemez! Ne yani; Özgecan’a da dönüp; ‘katiline neden direndin ve ona fiziken zarar verdin’ diye mi soracağız?

Ama mücadele bitmedi; bitmez de…

Açıkçası, şahsen 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan’nın arka arkaya ‘sokağa çıkın’ mesajlarını duyduğum ve gördüğüm andan itibaren bu darbenin kesinlikle başarısız olacağını anladım. Bu darbeye karşı çıkan sadece güvenlik kuvvetleri değil, aynı zamanda ilk defa toplumun önemli bir kesiminin canı pahasına sokağa çıkarak, bu darbeyi önlemek için harekete geçtiğine tanık olduk. O zaman; “çok şükür; çok şükür; bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem” dedim. 15 Temmuz gecesinin en büyük farkı; halkın sokakta darbecileri alt etmesidir. Bu, yaşandı ve bundan sonra Türkiye’nin kaderi ve istikbali tamamen değişmiş oldu. Bu olmasaydı, diğer darbeler gibi olacaktı her şey… Diğer darbelerle karşılaştırılamayacak kadar çok fazla kan dökülecekti.

15 Temmuz demokrasi ve özgürlük bayramımız kutlu olsun! Bu geceyi bayrama çeviren ve bunun için canlarını verenlere de selâm olsun! Bu günü millî bayram olarak ilân etmeli ve bu darbede canlarını verenleri de her yıl anmalıyız! O gece sokakta olan herkes, darbeye direnen herkes, bir arada çocuklarımızın ve torunlarımızın hayatını sonsuza kadar değiştirdi. Onlara minnettarım; minnettarız… 15 Temmuz gecesinde, namuslular, namussuzlardan daha cesur olduklarını kanıtladılar. Bu ülkenin insanı olmaktan gurur ve onur duyuyorum!

15 Temmuz, ‘yeni Türkiye’nin ‘eski Türkiye’yi alt ettiği gecedir; ama bu mücadele bitmedi. Bitmez de… Aksine, ülkemizi Mısır, Ukrayna, Suriye ve Irak karışımı bir ülke haline getirmek isteyen güçlerin bundan böyle de vargüçleriyle Türkiye üzerine abanmaya devam edeceklerini unutmamalıyız. Kazanmanın tek bir formülü vardır: Cesur, kararlı, dirençli ve akıllı olmak!

Yenişafak Gazetesi, 30.07.2016

Ahmet Kemal Bayram – Makarnacıların Diyalektik Materyalizm ve İleri Demokrasi ile İmtihanı

15 Temmuz darbe girişimi neredeyse her yönüyle bir Turkish case konumundadır; o kadar özgündür ki, seleflerine de benzememektedir. Mantıksal bir kategori olan saçma görüşler bile bu özel vakayı anlamada ya da açıklamada dikkate alınmayı hak etmektedir. Ancak, ‘tüm bunlar tiyatro, senaryo vs.’ gibi zırvalara kulak asma işini, Avrupa saflığından mustarip akademik çevrelere, siparişler üzerine Xanadu’ları Guardian gibi gazetelere yazı yazma imkânı bulan entellektüelimsi gazetecilere, araştırmacı yazarlara bırakmaktan başka çıkar yol yoktur.

Özgün bir vaka olarak 15 Temmuz’un olumsuz yanı, tanımı gereği, ezber bozucu olmasıdır. Sonuçları itibariyle, Türkiye’yi Mısırlaştırmaktan ziyade Suriyeleştirmeyi hedefleyen darbe girişimi, ana akım söylemleri alaşağı edecek şekilde bastırılmıştır. Süleyman Seyfi hocanın ….Tiananmen Meydanındaki “özgürlük” ayaklanmasında bir tankın önünde durarak direnen bir göstericinin fotoğrafı küresel medya tarafından seçildi; bütün dünyâya servis edildi. Bu fotoğraf âdeta bütün insanlığın zihnine kazındı. Dünyâ kamuoyu bu fotoğraf aracılığı ile Çin’deki “özgürlük” savaşına ve onun kahramanlarına dâir büyük ve yaygın bir sempati beslemeye başladı. Pekâlâ; diyecek bir şey yok. Şimdi gelelim 15 Temmuz kalkışması sırasında yaşananlara. O gece sokağa dökülen yüzbinlerce insan, tankların önünde durmakla kalmadı; altına yattı. İnsancıkların bedenleri tankların paletleri tarafından paramparça edildi. O gece kameraların saptadığı, Tiananmen Meydanındaki görüntüye taş çıkartan öyle görüntüler var ki… İnsan bakamıyor; ez kazâ bakacak olursa midesi ağzına geliyor, aklını kaybedecek gibi oluyor; uykusu kaçıyor…..

İyi de; bu görüntüler nedense dünyâ kamuoyuna ulaşmıyor. O gece, memleketini, irâdesini, demokrasi ve özgürlüğünü savunmak için bir lâhza tereddüt etmeden hayâtını ortaya süren kahramanlara dâir dünyâ kamuoyundan “tıs” çıkmıyor. Daha beteri; öznelerin yer değiştirdiği çarpık bir algılama yaygınlaşıyor. Sanki silâhsız insanlara ölüm kusan helikopter ve uçaklar “özgürlük” kuşları; direnenler ise bir “Üçüncü Dünyâ diktatörüne” fedâilik eden gözü dönmüş militanlar… Maalesef algı bu… Nihâyet en beteri, bu bakışın ırkçılığın etkisi ile her geçen gün aklî dengelerini biraz daha kaybeden ortalama kamuoyları tarafından değil, Chomsky gibi sözüm ona “sol” veyâ “sosyalist” entellektüeller tarafından da seslendirilmesi…şeklindeki yerinde ve çarpıcı tespiti çıkış noktası alırsak; acaba bu sessizliğin nedeni, pragmatik bir epistemolojiden beslenen, hermenötiğin yanından dahi geçmeyen, dolayısıyla da bilgisizliğin verdiği mutluluğa razı olan bir halet-i ruhiye olabilir mi? Tarih yazmak, gerçek anlamıyla tarih kitabı yazmaktan bahsediyorum, ne kadar zor iştir!

Ezberi bozan, böyle bir girişimin, küresel söylemin efendilerinden, paradigmanın ağa babalarından icazet almaksızın makarna karşılığı oyunu satan, göbeğini kaşıyan, donla denize giren, çizgili pijama giyen, bidon kafalılar tarafından bastırılmış olmasıdır. Bırakın ‘kendisi için sınıf’ aşamasını, daha sınıf aşamasına evrilmemiş bir güruh; demokratik kazanımlar adına hiçbir bedel ödememiş, bırakın çoğunlukçu demokrasiyi, oklokrasiye bile değmeyecek bir ayak takımı, ‘bonne pour l’orient’ kalıbını yerle bir ettiği gibi, demossuz bir demokrasi arayışındaki vesayetçi, dolayısıyla da avant guardistler için psikolojik üstünlüğün ana kaynağı olan, ‘Prag Baharı’nın, Bastille Baskını’nın, Şanlı Devrim’in rolünü çalmıştır. Tianenmen Meydanı, Kadife Devrim, Prag Baharı kesinlikle bu makarnacıların işi olamaz. Zira, söylemin körüklediği ‘hakikat rejim(ler)ine’ meydan okumak, her babayiğidin harcı değildir. Bu işler makarna yemekle olmaz. Istakoz ya da foie gras iyi bir başlangıç olabilir.

akbayram@hotmail.com

Fetö Hareketi Nurcu mu?

0

Kamuoyunda çok tartışılan bir konu.

Önce Nurculuk ve Said Nursi kimdir ona bakalım.

Nurculuk, Said Nursi’nin soyadından ve Nur risalesi eserlerinden ilhamen kurulmuş bir ekoldür. S.Nursi 1960’da vefat etmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinde mezarı sökülüp bilinmeyen bir yere gömülmüştür. Ölmeden önce yazdığı eserlerinde, mezarının bilinmeyen bir yerde olacağını hissederek yazmıştır. Orijinal el yazımyla  bu durum sabittir.

Yazdığı eserlere Risale-i Nur denmektedir.

Risale-i Nur (Osmanlı Türkçesi: رسالهٔ نور) (Türkçe: Nurlu kitaplar (Nur kitapları)), konu sırası takip etmeyen ve güncel ve İslamî ve imanî konularda Said Nursî tarafından 1925 yılında yazılmaya başlanmış, 24 yılda tamamlanmış kitapçıklardan oluşan bir külliyattır. Risale-i Nur, yaklaşık 6000 sayfadan oluşan ve ayet sırası takip etmeyen bir tefsir külliyatıdır. Ancak bu tefsir çalışması dışında külliyat -inanç başta olmak üzere- ahlâkî, felsefî sorunları irdeleyen bir eserdir.

Yazar, bu kitapları 20. yüzyılın düşünce dünyasını derinden etkileyen, felsefî akımlar ve bilimsel gelişmeler neticesinde ortaya çıkan iman ve İslam’la ilgili köklü soru ve sorunlara karşı İslam’ın savlarını ispat etmek amacıyla yazmıştır. Bu çerçevede yaratıcının varlığı, iman, İslam, kader, kıyamet, ahiret, peygamberlik, mucize, Kur’anın Allah’ın sözü oluşu gibi inançla ilgili konularda, ayrıca mehdi, deccal, Mesih, ahir zaman gibi eskatoloji konularında yoğunlaşır. Yazar ayrıca varlığın gayesini anlama veya anlamlı kılma çerçevesinde “Ben kimim”, “Nereden geldim”, “Nereye gidiyorum” gibi aşkın sorulara İslamî inançlar çerçevesinde cevaplar bulmaya çalışmıştır.” Vikipedi

Said Nursî’yi ve Risale-i Nur’u takip edenler döneminde ve sonrasında da Nurcular diye anılmışlardır.

Risale-i Nurlar, pozitif bilim, felsefe, mantık, sosyoloji ve birçok disiplin perspektifinden Kuran-ı Kerim’in tefsiridir. Nursî, pozitivizmin ve ateizmin sonrasında ise komünizmin toplumlarda ciddi etki yarattığı dönemde yaşamıştır.

Çocukluğundan beri eğitim alan ve binlerce sayfalık kitapları ezbere tekrarlayan bir yeteneğe sahiptir.

Pozitif bilimlere çok düşkün ve onların Allah’ın varlık ve birliğinin en önemli eserleri olduğuna dikkat çeker. Ve Osmanlı döneminde de medreselerde ciddi pozitif bilim eğitimi verilmesini saraya teklif eder. Van’da böyle bir medrese için Sultan Reşat’tan söz alır ama , savaş ve çöküş sürecinde bu proje akim kalır. Bütün İslam alemi için Arapça, Türkçe, Kürtçe dillerinde eğitim talep eder.

Eserlerinde, halkı ve özellikle gençleri imanlı olmaya davet eder. En önemli amacı; pozitivizmle sarsılan inanç kalelerini tahkim etmektir.

Eserlerinde, temel inanç, itikad, samimiyet, iman, ahlâk vurgusu yapar.

Köhnemiş ve skolastik bataklığa saplanmış medrese sistemini ve kötüye giden din adamları yorumlarını ve tarikatların yanlışlarını eleştirmiştir.

Zamanın tarikat zamanı olmadığını, hakikat zamanı olduğu vurgusunu  yapmıştır.

Nursi, birinci cihan savaşında talebeleriyle Ruslara karşı savaşmış esir düşmüştür. Rus komutanın önünde ayağa kalkmamış ve idama mahkûm edilmiştir. İslamiyette böyle bir uygulama olmadığını anlatınca, samimiyet ve cesaretinden dolayı affedilmiştir. Bir yolunu bulup vatana dönmüş ve milli mücadeleye destek vermiştir. Fetvalar çıkarmış ve halkı işgalcilere karşı Kuvayi Milliye’ye desteğe çağırmıştır. Ve İngilizler tarafindan tutuklama kararı çıkartılmıştır. Milli mücadele başarılı olunca M. Kemal ve meclis tarafından “Hoş Amedi” merasimiyle mecliste karşılanmıştır. Kendisine teklif edilen maaş, makam ve mevkileri kabul etmemiştir. Ankara yönetimiyle frekansları uyuşmayınca, kendini geri çekmiş ve tamamen eserlerini yazmaya odaklanmıştır. Şeyh Said Başkaldırısına destek vermemiştir. “Dahilde kılıç çekilmez” demiştir.

Kendisi net bir duruş sahibidir. Ümmetçidir. Katıksız cumhuriyetçidir. Katıksız özgürlükçüdür. Abdülhamid Hanın istibdadını eleştirmiş ve İttihad Terakkiye destek vermiştir.1908’deki Meşrutiyetin ilanını sevinçle karşılamıştır. Selanik’te ve İstanbul’da mitinglerde meşrutiyeti savunmuştur. Doğu’da Kürt aşiretlerini dolaşıp meşrutiyetin yararlarından bahsedip; Meşrutiyetin, cumhuriyetin İslam’a uygun olduğunu kanıtlamıştır. Bu konuyu Münazarat isimli eserinde toplamıştır. Nursi, tarafsız ve adil seçimlerden yanadır. Laikliğin medeni ülkelerde uygulandığı gibi icra edilmesini savunur. Dinsizlik gibi uygulanmasına karşı çıkar. Cumhuriyet doneminde bölücülük ve irtica iddialarıyla yıllarca hapishanelerde yatar. Değişik Batı illerine sürgün edilir. Hiçbir zaman isyan etmez. Hep asayişi korumak lâzım der ve talebelerini şiddetten, nefretten uzak tutar. Kendisine zulmedenlere de hidayete ermeleri için dua eder. Müthiş bir gönül ve sevgi adamıdır. Hiçbir dönem çizgisinden ve davasından taviz vermemiştir. Şapka kanunu döneminde, başındaki sarığını idam kararına rağmen çıkarmamıştır.

Cumhuriyetle beraber; kendisinin yanlış anlaşılması ve işkenceler edilerek hapishane ve sürgüne mahkûm edilmesi talebelerini çok etkilemiştir. Birçok çevreden Arabistan’a, Mısır’a gitmesi önerilmiştir. O ise “Eğer orda olsa idim yine buraya gelmem gerekirdi. Çünkü bu vatanda bize ihtiyaç var…” der ve red eder.

Asla ve asla eğilip bükülmemiştir.

Said Nursi, gözü pek, korkusuz, bilgi ve tecrübeleriyle, eserleriyle, yaşam perspektifiyle büyük bir bilge ve filozoftur. Tek gayesi insanların imanını kurtarmaktır. Devlete sızma, devleti ele geçirme ve bu yolla felsefesini hâkim kılma düşüncesi olmamıştır. Gizli ajandası hiçbir zaman  olmamıştır. Kendisi hakkında Cemal Kutay’ın, Şerif Mardin’in ve birçok yazarın yazdığı önemli eserler vardır. Hepsinin ortak noktası şudur: Said Nursi, net, açık, dürüst, korkusuz, cesur bir insandır. Tek amacı bilgili, imanlı , özgüvenli , liyakatli ve çağa uyumlu nesillerin yetişmesidir.

Fetullah Gülen hareketini  yukarıdaki gerçeklerle karşılaştırırsak  Nurculukla uzaktan yakından alâkasının olmadığını görürüz. Gülen, 12 Mart 1971 muhtıra yıllarında Nurcularla beraberken, kitap okudukları ev basılıyor. Emniyette bir tek o “Ben Nurcu değilim” diyor. Ve Yeni Asya Nurcu ekolünden ayrılıyor. Sonrasında kendi ekolünü kuruyor. Hiç bir zaman Nurcuyuz dememişlerdir. Diğer Nurcu ekoller açıkça, Nurcuyuz deyip, Risaleleri açık açık okurken; onlar ciltlenmiş ve başka kitapların içerisinde okumuşlardır. Zamanla  F. Gülen’in kaset video ve kitapları ön plana çıkarılmıştır. Tek adam cemaati oluşturulmuştur.

Kendi okullarını, medyasını kurup burada sürekli kendi fikriyatını neşrettirmiştir. Said Nursi’nin kitaplarından ziyade, Gülen’in kitapları okutturulmuş  ve videoları  izlettirilmiştir.

Gülen hareketi bilinçli bir şekilde kadrolaşıp, devletin her kurumuna ve kilit kademelerine adam yerleştirmiştir. Çünkü, devleti ele geçirip kendi fikriyatına göre bir yönetim kurma arzusundadırlar. Seçim ve demokrasiye inanmamaktadırlar. Oysa Said Nursi hapishane yıllarında, çorbasının tanelerini karıncalara verirmiş. Sorduklarında, onların cumhuriyetçi olmalarından dolayı  verdiğini ifade etmiştir. Nursi hiçbir zaman “en doğru benim ve benim ekolümdür” dememiştir. “Benim mesleğim güzeldir demeğe hakkınız var. Fakat, tek hak , tek doğru meslek, tek doğru yol benim yolumdur demeye hakkınız yoktur” ilkesini koymuştur. Oysa Gülenciler, kendilerini Altın Nesil ve üst akıl olarak görmektedirler. Müthiş bir kibre, gururlu, üstenci bakışa sahiptirler. Gülen’in kendisinin Mehdi olduğu şeklinde bir hezeyanının olması muhtemeldir. Ama çok dessas, sinsi, şartlara göre bukalemun gibi renk değiştiren bir kişiliğe sahiptir. Bu cemaatinin tamamına sirayet etmiştir. Amaca giden yolda her şey mubahtır mantığıyla hareket etmişlerdir. Oysa Said Nursi öğretisine göre: “meşru davalar meşru yöntemlerle savunulur ve meşru yollar kullanılır.” Bütün Nurcu gruplar bu ilkeye dikkat eder ve devlete adam sokma gibi bir çabada olmazlar. Ama liyakatleri varsa, devlette herkes gibi yer almak isterler. Ama emirleri liderlerinden değil, amirlerinden alırlar. Gülen hareketi devletin düzenine ve asayişine darbe vurmuştur. Oysa Said Nursi, kendisine yapılan onca haksızlığa ve zulme rağmen, “ Asayişi korumak lazım” demiş ve talebelerini hep demokrasi içerisinde, meşru savunma yoluyla mücadeleye çağırmıştır. Ve Nurcu grupların hepsi; darbecilik ve diktatörlüğe amansız düşmandırlar. Said Nursi’nin özgürlükçü olması, cumhuriyet ve demokrasi tarafında konumlanması bu gruplar tarafından sindirilmiştir. Ve kendisine yakıştırılan Mehdilik  makamını kesin bir dille red etmiştir. Mehdinin bir şahıs değil, manevî bir yapılanma olabileceğine vurgu yapmıştır. Buna rağmen takipçilerinin birçoğu Said Nursi’yi Mehdi olarak görme eğilimindedir.

Neticede, 36 yıldır Nur hareketlerini yakından bilen birisi olarak net ifade etmek isterim ki, Gülen hareketinin zerre kadar Said Nursi ve Nurculukla alâkası yoktur!