Ana Sayfa Blog Sayfa 194

Paralel Devlet – PKK İşbirliği

* Bu yazı 15 Temmuz darbe teşebbüsünden birkaç ay önce yazılmıştı…

Geçtiğimiz günlerde Abdurrahman Şimşek ve Ferhat Ünlü’nün Otonom Yapılanma (OY) ile PKK arasındaki ilişkiyi deşifre eden bir haberi medyaya düştü. Haber şöyle:

“Bazı PKK yöneticileriyle ile PDY (Paralel Devlet Yapılanması) yöneticileri, Ocak ve Ekim 2014’te Kuzey Irak’ta gizlice görüşüp Türkiye’ye karşı ittifak kararı aldı. PKK ve KCK’nın üst düzey yöneticileri Cemal kod adlı Murat Karayılan ile Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin, Ocak ve Ekim 2014’te 3 kez PDY’nin Kuzey Irak İmamı Talip Büyük ile PDY’nin eğitim ve medya sektöründeki yöneticileri Cemal Bulut ve Doğan Ertuğrul ile görüştü. Görüşmelerden ilki 10-12 Ocak 2014 arasında Irak Metina’da, ikinci ve üçüncü görüşmeler ise 28 Ekim 2014 ve 31 Ekim 2014’te Metina’daki Rel Karargâhı’nda yapıldı.

Görüşmeler Paralel Yapı’nın kontrolündeki Erbil Işık Üniversitesi’nde görevli Gülen örgütü üyelerinin aracılığıyla gerçekleştirildi. İhanet anlaşmasının öncesinde yapılan başlangıç temaslarını üniversite rektör yardımcısı Mehmet Özdemir ile genel sekreter Taşan Deniz yaptı. Nihaî anlaşmaya ise Kuzey Irak İmamı Talip Büyük, Yeşilırmak Dershaneleri Genel Müdürü Güven-Der Yönetim Kurulu eski üyesi Cemal Bulut ve Zaman Gazetesi’nden Doğan Ertuğrul’un PKK yöneticileriyle yaptığı görüşmede varıldı. Talip Büyük, Cemal Bulut ve Doğan Ertuğrul’un PKK yöneticileriyle görüştükleri tarihlerde Kuzey Irak’ta oldukları, gümrük çıkış kayıtlarıyla da teyit edildi. Bu görüşmelerde devletin istihbarat birimlerinin tespit ettiği PDY-PKK görüşmelerinde Paralel Yapı yöneticileri, Emniyet ve MİT’in, PKK içindeki yardımcı istihbarat elemanlarının isim listesini terör örgütü yöneticilerine verdi. Sayıları 100’ü bulan bu PKK-KCK muhbirleri PKK tarafından infaz edildi. PDY ve PKK mensupları aynı zamanda AK Parti’ye ve Erdoğan’a karşı ortak hareket etme kararı aldı.

Devlette etkin olduğu dönemde pek çok kozmik bilgi ve belgeye ulaşan Paralel Yapı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, MİT ve cumhurbaşkanlığı danışmanlarının PKK’ya yönelik stratejilerini içeren belgeleri de servis etti. PKK’nın özel şifreli haberleşme metotlarının, istihbarat birimlerince nasıl deşifre edildiğine ilişkin belgeler de terör örgütüne sunuldu.”

Otonom Yapılanma – PKK görüşme trafiğine ilişkin başka bilgiler de haberlere yansıyor. Bunlar doğruysa kelimenin gerçek anlamıyla dehşet verici bir durumla karşı karşıyayız. Bütün bunlar OY’nın PKK ile işbirliği içinde T.C. vatandaşlarına karşı kirli bir savaş açtığını gösteriyor. OY emrinde çalışan polislerin sızdırdığı muhbir isimlerinin, PKK haberleşmelerini çözme yöntemlerinin, koruma altındaki gizli tanıkların isimlerinin PKK’ya bildirilmesiyle PKK’nın muhtemel eylemlerini önceden öğrenme imkânı önemli ölçüde ortadan kalktı. Bu, saldırıların önlenmesinin zorlaşması ve tüm vatandaşların güvenliğinin azalması anlamına gelir

Bu durumda ne yapmak gerekir? Gerçekten çok zor bir durum. Bir taraftan ortada aşikâr suçlar var. Diğer taraftan, OY Gülen Cemaati içine gömülü ve sivil bir yüze de sahip. Masumlara zarar vermeden ve demokratik hukuk devleti ilkelerini çiğnemeden ne yapılabilir? Bu soruya kimsenin ikna edici bir cevap verebileceğini sanmam. Benim çözümüm şu: İstikrarlı demokrasiler buna benzer durumlarda ne yapmışsa aynısının yapılması gerekir. Bu vaka ABD’nin ve Almanya’nın başına gelseydi bu ülkeler ne yaparlardıysa, Türkiye de aynısını yapma hakkına ve de görevine sahip.

Müslümanlık ve İfade Özgürlüğü

* Bu yazı 2016 başında yazarın internet sitesi için yazılmış olup Hür Fikirler’de tekrar yayınlanmıştır.

Geçenlerde bir grup akademisyen Güneydoğu’da yaşanan olaylar karşısındaki görüş ve duruşlarını belli etmek adına bir bildiriye imza atıp bunu yayınladılar. Bu bildiri medyaya “Terör Örgütünü Destekleyen 1100 Akademisyen” şeklinde provokatif bir başlıkla yansıdı. Bildiriye imza atan bazı akademisyenlerin, üniversite yöneticileri tarafından “ifadesi alındı” ve bazıları hakkında üniversite mütevelli heyeti başkanları tarafından “işlemlere başlandı” gibi açıklamalar yapıldı. Bazılarının kapılarına öğrenciler tarafından “uyarı” asıldı.

İfade özgürlüğü, Mustafa Erdoğan’ın da isabetli bir şekilde söylediği gibi özgür bir toplumun temelidir [1]. John Stuart Mill de özgürlük üzerine kaleme aldığı meşhur eserinde bir düşüncenin susturulmasının, insan ırkına karşı yapılmış bir haydutluk olduğunu söyler [2]. Anayasamızın 25 ve 26. Maddeleri herkesin düşüncelerini özgürce ifade edebileceğini, kimsenin düşüncelerini ifade ettiği için kınanamayacağını ve suçlu sayılamayacağını belirtir [3]. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat ben izninizle bugün Türkiye’de iktidarı kullananların daha çok ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir örnek vermek istiyorum.

Müslümanların bildiği gibi peygamber, ölümünden önceki son 10 yılını Medine’de geçirmiştir. Bugünkü Müslümanların hayatına yön veren bilgi birikiminin (sünnet) tamamına yakını, onun Medine’de kurduğu sivil toplum yapısına ve orada izlediği sivil, siyasi ve iktisadi politikalara dayanır. Tarihi bilgilere göre Medine’deki Müslüman topluluğu, peygamberin ölümüne kadar azınlıkta olmuştur. Onun zamanında Medine’nin çoğunluğunu oluşturan Yahudiler ve diğer topluluklar ile Müslümanlar arasında gerilimli bir birliktelik yaşanmıştır. Medine Vesikası olarak bilinen antlaşmanın hükümlerine göre Müslümanlar ile bu topluluklar, Mekke ile Medine arasında süregelen savaşta Medine’yi birlikte savunmak için anlaşmış durumdaydılar. Kuran bize bu gerilimli dönemde yaşanan bazı olaylar hakkında bilgi vermektedir.

Medine’de bir takım siyasi gerekçelerle Müslüman topluluğun içinde bulunan, onlarla birlikteymiş gibi görünen ama kendileri Müslüman olmayan bazı kişiler vardır. Kuran bu insanları münafık (ikili oynayan, ikiyüzlü) terimiyle tanımlar. Bu kişilerden bahseden surede (münafıklar suresi) onları şöyle anlatır:

“O ikiyüzlüler sana geldiklerinde derler ki: Biz senin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz. Allah senin O’nun elçisi olduğunu zaten bilir. Allah da bu ikiyüzlülerin yalan söylediklerine şahitlik etmektedir. Onlar yeminlerini kalkan edinerek Allah’ın yolundan uzaklaşıyorlar. Onların yaptıkları ne kadar kötüdür.” (63:1-2)

“Sen onları gördüğünde kalıpları senin hoşuna gidiyor. Konuştuklarında sözlerine kulak veriyorsun. Halbuki onlar birbirine dayalı keresteler gibidir. Her sesi kendi aleyhlerine zannediyorlar. Onlar senin gerçek düşmanındır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin, nasıl da yalanlara alet oluyorlar.” (63:4)

Bu kişiler şu tip laflar etmektedirler:

“Onlar şöyle derler: Allah’ın elçisinin yanında bulunanlara bir şey vermeyin ki dağılsınlar.”
(63:7)

Bu kişiler Mekke’yle savaşmak istemedikleri için Müslümanların Medine’de güçlenmesini istemeyen kişilerdir. Fakat antlaşma şartları gereği şehri savunmak zorunda oldukları için Müslümanlarla Mekke’ye karşı savaşa katılmış fakat bu esnada ordunun moral ve motivasyonunu bozmak için şu tip laflar etmişlerdir:

“Bir de şöyle derler: Şehre geri dönebilirsek oranın şereflileri ezik ve zayıf olanları kesin oradan çıkartırlar.” (63:8)

Bu kişilerin ezik ve zayıf derken kastettikleri Allah’ın elçisi ve onun yanında bulunanlardır.

Bunları niye anlatıyorum? Hani bazı devlet görevlilerinin demeçlerinde sıkça duyarsınız ya: “ülkemizin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu şu günler…” derler. Genelde bu lafları gerilimli dönemlerde ayrıksı ve ayrılıkçı fikirleri baskılamak için söylerler. İşte Medine’de tam da öyle bir dönem yaşanmıştır ve o dönemde bilhassa Müslümanların içerisinde bulunan ve onlardan görünen bir topluluk bu tip laflar etmektedirler. Şimdi asıl soruya gelelim: Peygamber bu lafları edenlere ne yapmıştır? Cevap: Hiç.

Evet, yanlış duymadınız. Hiçbir şey yapmamıştır. Zaten Allah tarafından ona bir şey yapma hakkı tanınmamıştır. Dikkatli okuduysanız yukarıdaki 4. ayette Allah onların “gerçek düşman” olduklarını belirttikten sonra yapması gereken şeyi de söylüyor: “Onlardan sakın”, o kadar…

Bu ayetlerden hareketle bugün kendini Müslüman olarak ifade eden siyasetçilere ve onlarla aynı çizgide olmaya çalışan üniversite yetkililerine sesleniyorum. O bildiriye imza atanların sizden olmadığını, aslında size düşman olduğunu mu düşünüyorsunuz? O zaman yapacağınız tek şey onlardan sakınmaktır. Sizin kutsal kitabınız onların meşru haklarını ihlal etmenize izin vermiyor. O halde sevmediğiniz görüşleri savunan insanları artık rahat bırakın. Bırakın, herkes nasıl biliyorsa öyle söylesin, öyle davransın. Bırakın, sizin bu davranışlarınızdan güç alan öğrenciler hocalarının kapılarına kırmızı çarpı atmaya başlamasın. Bırakın ki yarın bir gün devran döndüğünde benzer müdahalelere maruz kalmamak için bir gerekçeniz olsun.


[1] http://www.liberal.org.tr/sayfa/ifade-ozgurlugu-ozgur-toplumun-temelidirmustafa-erdogan,227.php

[2] J.S.Mill, “Hürriyet Üzerine”, Ankara: Liberte Yayınları, 4.Baskı, s.71. 

[3] https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2011.pdf

Din Hakkında Konuşmak

Din, insanî ilişkilerde en çok kırgınlığa ve gerginliğe sebep olan alanlardan biri. Televizyon programları ve sosyal medya üzerindeki tartışmalarda da aynı durum söz konusu. Tartışmalar da genellikle dinin talî kısımları ile ilgili oluyor. Bu talî kısımlar, çoğu zaman itikadî ve taabbudî konularmış gibi ele alınmakta. Önemsiz meseleler, çok önemliymiş gibi muamele görünce de din, dindarlar arasındaki bir tartışma ve çatışma alanına dönüşmekte.

Burada, daha ziyade aynı dinin mensupları arasında ortaya çıkan anlaşmazlık ve gerilimleri kastediyorum. Üzerine yoğunlaşılan konular belli: Cemaatlerin dinî ve toplumsal meşruiyeti, hadislere karşı tutum ve hadislerin dinî değeri, mehdi-mesihlik, Kuran’a çağdaş ve geleneksel yaklaşımlar, kişilerin mitleştirilmesi ve masumiyet, diyanetin pozisyonu, Hadislere ve Sünnete karşı tutum, Ramazan ayının başlangıcı ve bitişi, iftar ve sahur saatlerinin doğruluğu, örtünmenin dindeki yeri ve biçimi,  din-siyaset ilişkisi, selefilik, kadercilik, dindarların hayat tarzı ve iş hayatları.

Listede eksiklik olabilir ama genel tartışma konuları bunlar. Bu konularda farklı yaklaşımların rahatlıkla ifade edilebiliyor olması, Türkiye’de temel hürriyetlerin iyi bir noktada olduğunun göstergesi. Diğer taraftan bir toplumda, din alanında da olsa düşünce farklılıklarının olması, fikrî ve kültürel zenginlik göstergesi, çünkü mezheplerin varlığı, dinin tek bir yorumunun olmadığını, hatta olamayacağını bize göstermekte. Daha da önemlisi farklılıklar, düşüncelerin birbirini test etmesi açısından dinî düşüncenin gelişimine katkı sağlamakta.

Bu gerçeğe rağmen belirli bir tartışma usûlünün ve geleneğinin oluşması, farklı fikirlere açık olma gibi hususiyetler, bu tartışmaların niteliğini yükseltir. Çok uzun yıllardan beri din üzerine tartışmalar süregelmesine rağmen bu adabın oluştuğu söylenemez. Tartışmalar sert, üslûplar keskin ve tutumlar dışlayıcı. Durum böyle olunca olumlu sonuç ortaya çıkarmasını beklediğimiz serbest düşünce ortamı, ne dinî düşünce ne de yaşantı üzerinde arzu edilen etkiyi meydana getiriyor. İnsanlar birbirlerini dinlemiyor, hep kendi bildiklerini okuyorlar.

Yukarıda bahsi geçen konular, dinin itikadî alanı ile ilgili değil. Bu konularda yanılsanız da bu durum, inancına zarar vermez. Yani bunlar, isabet ederseniz 40 sevap, etmezseniz 1 sevap diye nitelendirilen konular. İmam-ı Azam’ın o meşhur sözünü unutmamak gerekir: “Allah’ın gönderdiği mesajı inkâr etmedikçe onu yorumlamak, kişiyi dinden çıkarmaz.” Mezhepler, meşrepler ve cemaatler tam da bu yorum farklarının ürünüdür ve mezhepler, dışlayıcılık esası üzerine oturmazlar. Hz. Peygamber, bu konularda ihtilafın rahmet olduğunu bize buyuruyor.

Buna rağmen bazı insanlar, dinî alanı bir çatışma, hesaplaşma ve kavga alanı gibi görüyor ve tüm fikrî ve dinî kaynakları arkasına alarak “muarızlarına” veryansın ediyorlar. Oysa ilahiyat dediğimiz ve asıl olarak İslam’ın fıkıh ve kelam disiplinlerinden oluşan alan, tarihî olarak inanan insanlar arasında bir uzlaşı ve inanç yakınlığı oluşturma amacı gütmüştür. Diğer bir amacı da İslam’ın diğer inançlardan üstünlüğünü ve zarafetini göstermek için kullanılan bir irşad alanı. Bu iki işlev de bugün kaybolmuş gibi.

Bu amaçlara bugün hizmet etmese bile İslamî ilimlerin ana gayeleri bunlardır. Bu maksadı gerçekleştiremiyorsak başarısızlık, fıkıh ve kelamın -veya daha genel ifadeyle İslamî ilimlerin- değil, bu araçları iyi kullanamayan insanlarındır.

Din, öz itibariyle karmaşık ve anlaşılamaz bir hakikatler yığını değildir. Onun mesajı sade ve basittir. Bu mesajın oluşturduğu farklı hayat tarzları ve düşünce biçimleri vardır. Bu, dinî hayatın zenginliğinin bir sonucudur. Şartların ve beklentilerin farklılığı, öz mesajın farklı tezahürlerini ortaya çıkarıyor ama o öz (iman ve ibadet esasları), inancın senkretikleşmesini, yani dışsal etkilerle bozulmasını engelliyor. İslam kültürü bunu, başka inanç sistemlerinde olmayacak şekilde başarmış. Bu zenginliği mezhep, meşrep ve cemaat taassubuna kurban etmemek gerekir. Hele mitleştirilmiş kişilikler üzerinden bu anlaşmazlıkları derinleştirmek, dinî düşüncenin gelişimine büyük zarar verir.

Bu çatışmaların tarafları ilahiyatçılar, cemaatçiler, gelenekçiler, selefçiler, radikaller, modernistler gibi sınıflara ayrılıyor. Bunlar hakkında çok şey söylenebilir ama dışlayıcı konuşmaların hiçbiri dinî hayata ve düşünceye hizmet etmez, sadece zarar verir.

Dünden Sonra, Yarından Önce

Eski özel harekâtçı Mete Yarar, 15 Temmuz’dan sonra geriye doğru düşündüğünde birleşen noktalar üzerinden çok önemli bir şey söylüyor. 29 Mart 2016’da Amerika İncirlik Üssü’ndeki personelinin ailelerini tahliye etme kararı aldı. Yoğun bir terör ortamında olduğumuz için üzerine çok düşünmedik kamuoyu olarak. Yarar, benzer vakıalara, başka ülkelere baktığında, sadece terör saldırıları değil, başka bir şey beklediklerinden hareketle böyle şeyler yaptıklarını fark ettiğini söylüyor. Bununla kalmıyor, Gaziantep’teki uluslararası yardım kuruluşlarının ülkeden çıkış yaptığını, arkadaşlarının da güvenlik uzmanı olarak Yarar’a sorduklarını söylüyor; Suriye’deki savaş bitmedi, mülteciler bir yere gitmedi ama uluslararası STK’lar ülkeden çıkıyor. Darbeden bir hafta önce bir arkadaşının anlattığı bir olay ve şahitliği meseleyi netleştiriyor. “Bazı gruplar” Türkiye’deki evlerini, mülklerini satıp ülkeden çıkış yapıyorlar. Konuştuklarında cevap şu: “Türkiye’de en az dört yıl sürmesi tahmin edilen bir iç savaş bekleniyor, mallarınızı satabiliyorsanız şimdi satıp çıkış yapın denildi.” Yani sadece bizim hissettiğimiz veya abarttığımız bir durum değil bu iç savaş projeksiyonu.

“Tüm dünyanın işi gücü yok Türkiye’yi nasıl karıştırırız diye çalışıyor, öyle mi?” cümlesini vaktiyle çok kullandık fakat her cümlenin ve kelimenin bir bağlamı vardır, cümle tuttu diye her yerde kullanırsanız bağlamından çıktığında sizi mahcup eder. Dertleri tabiî ki sadece Türkiye değil, nitekim dertleri Irak’tı, İran’dı, Libya’ydı, Mısır’dı, Suriye’ydi… Irak’ı gençler hatırlamaz, canlı yayınca izlediğimiz ilk savaştı ve o gece CNN muhabirinin deyimiyle “Bağdat ışıl ışıl”dı. Libya hallolundu, Mısır hallolundu, Suriye’de strateji iltihap yaptı, cerahat akmaya devam ediyor. Tüm bu ülkelerde işin içinden yerel maşalar sayesinde kolayca sıyrılan Batı, 15 Temmuz’da, Türkiye’de suçustü yakalandı.

Darbe girişimi filan değil, Türkiye bir iç savaş atlattı. O gece yaşadıklarımı arkadaşlarıma anlatırken kurduğum cümleleri sonrasında düşününce ürperiyorum, bunları gerçekten ben mi yaşadım, bu tarif ettiğim şey bir iç savaş, gerçekten bunun içinden mi geçtik diye… Olan biteni sanki başka bir ülkede oluyormuş gibi düşünün bakalım, nasıl tarif edeceksiniz bu yaşananları?

Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle, hiç kimse 15 Temmuz öncesindeki gibi hayatına devam edemez. 15 Temmuz’u ben başından itibaren bir “işgal girişimi” olarak tanımladım, FETÖ’nün de sıradan bir terör örgütünden çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Küçümsenen ifadesiyle “üst akıl”, doğru tabiriyle “uluslararası dengeler” Batı’daki “Son Doğulu” Türkiye’de suçüstü yakalandı fakat tabiî ki vazgeçmedi.

Bir önceki yazıda Cemaat’in artık yurtiçindeki meşruiyetini yitirdiğini, dolayısıyla tüm mesaisini yurtdışında “işgal edilmesi gereken” bir Türkiye imajı oluşturmaya adadığını söylemiştim. Bu meseleyi ciddiye alıp, aynı oranda hatta daha fazla çalışarak mücadele etmeliyiz fakat henüz daha işin ciddiyetini anlayamadan kısır tartışmalara başladık gibi görünüyor. 17-25 Aralık sonrası kulağının üstüne yatanlar yüzünden 15 Temmuz’da bir canavarla yüz yüze geldik. Eğer 15 Temmuz sonrası da kulağımızın üstüne yatarsak, bir dahaki yüzleşmede işin içinden çıkamayabiliriz.

İşte bu yüzden, artık 15 Temmuz öncesindeki gibi davranamayız.

Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)

0
[box type=”info” align=”” class=”” width=””]- Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)
Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)[/box] Bir metin (text) okunarak anlaşılabilir. Metnin öz niteliğine bağlı olarak anlama zorlukları doğal olarak ortaya çıkacaktır. Okuyucu metni anlama çabasına girdiğinde metnin zorluğunun yanı sıra kendi entellektüel kapasitesine uygun olarak anlayabilir. Anlam okuyucuyla metin ya da eser arasında kurulan doğru iletişimle mümkün olacaktır.

Anlama bir süreç olarak metnin zorluğuna bağlı olarak değişebileceği gibi, okuyucunun taşıdığı vasıflara bağlı olarak da yeni biçimler kazanacaktır.

Bizler özne olarak bir metne yöneldiğimizde farklı iletişim düzlemlerinde konumlanırız. Anlamaya çabaladığımız her metin özgün olmayabilir. Bazen bir şiir olabileceği gibi, bir film, kutsal bir kitap, bir tablo ya da bizatihi doğanın kendisi de olabilir.

Anlam soyut, a historik, zaman dışı ya da “indirilen/uydurulan” bağlamı dışında ortaya çıkar. Nitekim her anlamanın içinde yer aldığı dil bağlamı gelenek ve tarihsel kesit tarafından oluşturulur. Her okuyucu anlamaya çalıştığı metnin rasyonalitesini verili olan yetenekleri çerçevesinde somutlaştırır. Her somutlaşan anlam bağlamının ise çoklu yapıları mevcuttur. Dinsel anlama da bundan ari değildir.

Bu kapsamda doğal olarak dilini bilmediğimiz edebî bir eserin taşıdığı muhtemel manaları çözemeyeceğimiz gibi hiç aşina olmadığımız bir metnin de manasını doğal olarak kavrayamayız. Soyut bir tablo bize sadece belli bir nesne ya da belli renklerin üzerinde yer aldığı bir çerçeve olarak görünecektir.

O halde ilmine vakıf olmadığımız, temel kavramlarından bihaber olduğumuz kutsal bir metni, örneğin Kuran’ı ya da İncil’i nasıl anlayabiliriz? Kuran’da ya da İncil’de yer alan ifadelerin (ayetler) manasına nasıl vakıf olabiliriz? Konuyu daha da basitleştirecek olursak, Yahya Kemal’in bir şiirini ya da şiirinde yer alan bir beytini anlamanın bir yöntemi var mıdır?

Bu tür sorulara vereceğimiz cevapların sadece soyut felsefî bir değeri yoktur. Bilakis somut politik ve pratik sonuçları da mevcuttur. Evet, anlama nedir ve anlam nasıl ortaya çıkar? Felsefî/dinî, edebî ya da bilimsel kıstaslar ortaya konabilir mi bu konularda? Bir hâkim soyut bir hukuk kuralını somut bir olguya uygularken nasıl bir rasyonel süreç takip etmektedir?

Duyguların, hislerin, aklın, önyargıların ya da belli bir eğitim sürecinde edinilen formasyonun adı geçen kavramların anlaşılmasında olduğu kadar; dinsel, hukuksal, felsefî, sanatsal ve bilimsel olgu, değer ve ifadelerin anlaşılmasında taşıdığı değer nedir?

Bu tür temel sorulara cevap vermek kolay olmadığı gibi, anlamak için de anlamadan evvel anlama çabası gerektirdiği açıktır. Bu çerçevede düşünecek olursak dinsel bir ifade tarih, gelenek ya da otorite dışlanarak ne kadar anlaşılabilir? Metinle kul (okuyucu) arasına başka bir otorite girmeden anlam türetilebilir mi? Anlamak için başa dönmek ne kadar mümkündür?

Anlamın basit bir özne yüklem ilişkisinden doğacak kadar basit olmadığı açıktır. Varlığı anlamak, bilgiyi temellendirmek, ahlâk ve siyasetin imkânını ortaya koymak ve doğayı anlayabilmek tüm bu sorular üzerinde düşünmeyi gerektirir. Bu sadece metodolojik bir sorunu ortaya koymak değil, günümüz dünyasında ve içinde yaşadığımız coğrafyada olan biteni anlamaya kapı aralama çabasıdır.

Nitekim yaşadığımız sosyal ve siyasal sorunların yanlış anlamadan kaynaklandığına dair medyada ve her tür iletişim ortamında sıkça duymaktayız. Buna bağlı olarak doğru anlamın/anlamanın birçok sorunu çözeceğine dair bir tür romantizm yaşanmaktadır.

O halde doğru anlamak nedir? Aracısız, dolayımsız anlamak mümkün müdür?

Che’nin çantası – Cemil Koçak

İnternet ortamıyla birlikte ‘şehir efsaneleri’nin önünü almak neredeyse imkansız hale geldi. Tıpkı, geçenlerde odatv’den Sinan Meydan’ın, Che’nin yakalandığında sırt çantasından Nutuk çıktığını yazıvermesi gibi. Che’nin çantasında neler varmış, okuyalım, anlayalım.

SON zamanlarda ‘şehir efsanesi’ deyimi çok kullanılır oldu. Bu ifadeden maksat, gerçek olmayan, fakat herkesin ağzına yerleşmiş anlatılardır. Böylece anlatı, defalarca ve sık tekrar edilerek, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılır ve inanç haline gelir. Hele günümüzde internet ortamı da buna eklenince, efsanelerin önünü almak artık neredeyse imkânsız. İşte uyduruk tarihçilik de benzer bir gelişme içinde. Hani neredeyse, ‘tarihçilik mi, uydur uydur söyle’ sloganı duyulur hale geldi bile.

Che, Atatürk ve Nutuk

Geçende odatv’den Sinan Meydan, Che’nin yakalandığında sırt çantasından Nutuk çıktığını büyük bir iftiharla kayıtlara geçirdi. Sene 1967. Yer Bolivya dağları. Kaynak… Ama durun, acele etmeyin, çünkü işin eğlenceli tarafı daha yeni başlıyor.

Meydan’ın yazdığına göre; Nâzım Hikmet, Che’nin gerilla yoldaşı ve Küba devriminin efsanevi isimlerinden halen hayatta bulunan Fidel Castro’ya 1961 yılında Havana ziyareti sırasında Atatürk’ü anlatmış ve bunun üzerine Fidel de, o sırada Havana’da bulunan genç Türk diplomatı Bilâl Şimşir’e Nutuk siparişi vermiş; üstelik bu isteğinin çok gizli tutulmasını rica ederek. Bu talepten Amerikalıların kesinlikle haberi olmasın demiş. (Bundan sonra “Operation Nutuk” olarak geçecektir; kod adı: ON). Meydan’ın haber kaynağı bizzat Şimşir’in anıları…

Eminim Amerikalıların ON operasyonundan hiç haberi olmamıştır; nitekim Amerikan belgelerinde izini bulamıyoruz! Zaten soğuk savaşın bu yakıcı döneminde NATO üyesi ve Amerika’nın en yakın müttefiki Türkiye’nin Havana Büyükelçiliği’nde görevli genç diplomatı, elbette Fidel’in bu ricasını hemen kabul edecek ve isteğini gizli tutacaktır! Fidel’in Nutuk operasyonu için seçtiği isim gerçekten de her bakımdan güven telkin etmektedir! Küba nükleer füzeleri krizinin başaktörlerinden Türkiye’yi hatırlamazsanız tabii. Hani Doğu Anadolu’dan sökülen Jüpiter füzelerinin sahibi olan Türkiye’den söz ediyorum. Yani Fidel, Şimşir’in nesine güvenerek, Amerika’dan habersiz iş çevirmeye kalkışmış, meraka değer! İnsan bu satırları okuyunca, Fidel yıllarca CIA’nın suikast girişimlerinden nasıl korunmuş anlayamıyor. Kimbilir, belki Nâzım, Fidel’e bir de nazarlık armağan etmişti de, Fidel’i ve Küba’yı nazarlık korumuştu. Tarihin bu önemli hediyesini bakalım kim bulup çıkaracak?

Fakat o da ne? Bilâl Şimşir meslek hayatında hiç Havana’da bulunmamış mı? Hatta konunun tartışıldığı televizyon programına da bağlanarak, Amerika’da bile bulunmadığını açıklamamış mı? Hay Allah. Üstelik Şimşir, bulunmadığı Küba anılarını da yazmamış mı? Hay bin kunduz! (Bu deyim, çizgi roman kahramanı Kaptan Swing’e ait olup, belki de burada copyright ihlali söz konusudur).

Tek tanığımızın mahkemedeki yeminli ifadesi her ne kadar Meydan’ı yalanlasa da; neyse efendim, burayı artık daha fazla karıştırmayın diyenlere kulak verelim ve ON’un bir sonraki aşamasına geçelim: Yine Şimşir’in yazılmamış anılarından Meydan’ın aktardığına göre, kendisi, Ankara’ya geldiğinde yabancı dilde Nutuk aramış, ama bulamamış. O tarihte de, bugün de İspanyolca Nutuk olmadığından, Fidel’e olsa olsa bir başka dilde, İngilizce ya da Fransızca ya da Almanca metin bulunmalıdır. Fidel’in yabancı dil bildiğini varsayıyoruz tabii. Fakat Şimşir Ankara’da yabancı dilde Nutuk bulamaz; uzun aramalardan sonra ancak Millî Kütüphane’de, fakat Fransızcasını bulabilir.

Fakat o da ne, Meydan aynı konudaki ikinci yazısında fikrini değiştiriyor ve bu kez İngilizce Nutuk’tan söz ediyor. Canım, ha Fransızca, ha İngilizce; kısaca gavurca işte; hepsi aynı! Sonra bir adım daha ileri gidiyor: Che’ye Nutuk’un İspanyolcasını okutuyor. Ne var ki, o tarihte kendisine özel bir tercüme yapılmış olmalı; çünkü günümüzde bile böyle bir çeviri hala sırasını beklemektedir. Yani Meydan, Che’ye olmayan bir İspanyolca Nutuk okutuyor! Soru hala ortada: Che ne okumuş olabilir? Ya Amerikan emperyalizmi ona CIA operasyonu ile Nutuk adı altında başkaca şeyler okutmuşsa. Düşünmesi bile insanın tüylerini diken diken ediyor. Acaba Bolivya’daki dramatik yenilginin ardında ON operasyonuna karşı CIA komplosu mu yatıyor? İşte araştırılacak yepyeni bir konu daha!

Bu arada ON sürüyor: Şimşir, Fidel’in bütün ısrarlarına rağmen işi gizli tutamıyor ve kitabı Türk Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla ona iletiyor. Dahası, Şimşir televizyon programında o sırada Ankara’da bulunduğunu ve dışişlerinden kitabın bulunmasını talep ettiklerini söylüyor. ON’un bu aşamasında ABD’nin kitaptan haberdar olup, metni tahrif etmiş olabileceği ihtimalini ise düşünmek bile istemiyorum. Fidel kitabı Che’ye verir; o andan itibaren Che de Marksizmin dar ufkundan kurtulur ve tabii Kemalist olur. Che’nin de Fransızcasının kuvvetli olduğu anlaşılıyor. Olmayan İspanyolca baskıyı okuma ihtimalini de tabii tamamen yok sayamayız! Fidel’in olsun, Che’nin olsun anadillerinden başka lisan bilmediklerini kim söyleyebilir?

Sırt Çantası Operasyonu

Meydan, bu derin operasyonun dramatik sonuçlarını da anlatıyor: Dağda yakalandığında Che’nin sırt çantasından Nutuk çıkmış. Onu okurmuş. Gerçi Che’nin Nutuk’ta ne aradığını ve bulduğunu anlamak da zordur: Metinde Amerikan emperyalizminden söz edilmez; gerilla savaşının temel ilkeleri de yoktur. Sosyalizm kelimesi de geçmez. Marksist bir dünya tahlili de görülmez. Acaba Che Nutuk’tan ne öğrenmiş olabilir? Belki de Türk gençleri gibi asil kana sahip olmadığını görüp biraz üzülmüştür. Belki de bu nedenle morali bozuldu ve o sırada yanlış karar verip yakalandı. Kimbilir belki bir gün son anlarında asil kana sahip bir Türk genci olduğunu Amerikalıların yüzüne tükürerek haykırdığı gerçeğini görgü tanıklarının ifadesiyle gün ışığına çıkaracak gençler de yetişecektir. Meydanlar onları beklemektedir. Sabırsızlıkla.

Fakat Meydan fikrini çabuk değiştiren bir yazar; bir sonraki yazısında Che’nin sırt çantasından Nutuk’un çıkmasının sadece bir ihtimal olduğunu belirterek, hepimizi hayal kırıklığına uğratıyor. Oysa kısa süreliğine de olsa Che’yi bizden biri olarak bağrımıza basmıştık bile.

Che neden Kemalist olmak zorunda?

68/78 kuşağının devrimcileri, tabii onlardan önceki eski tüfekler de enternasyonalistti. Günümüzde ulusalcılık, enternasyonalizmden nefret ettiğinden, millî sıfatına sarıldı ve nasyonalizme yöneldi. Kendisine “sol” etiketini taksa dahi, nasyonalizmi öne çıkardı. Diğer yandan, Che’nin olası etki gücünün de farkında. Hatta ülkemizde hayatını bürokraside geçirmiş eski bir genel müdürden dahi devrimci Che yaratma ütopyası geçenlerde yaşandı. Bunun için gerçekten de geniş ötesi bir hayal gücü gerekiyor. Nasyonalizm, ulusalcılık, sol değerlerin önüne geçtiğinde ya da onun yerini aldığında, sadece kendisine döner ve dünyaya sırtını çevirir.

Che gibi bir marksist asla önder modeli sayılmamalıdır. Ama niçin? Sadece yabancı olduğundan. Hatta bizzat o yabancı dahi

Atatürk’ten esinlenmiştir; böylece Che’nin dahi Kemalizme teslim olduğu bir dünyada, başkaca rol modellerine ihtiyaç kalmaz. Yani Kemalizm sosyalizme bile ilham kaynağı olmuştur. Atatürk’ü yüceltmenin yolu, bu mantık silsilesinde Che’den geçmektedir. Yani; o bile… Che posterleri yırtılıp atılmayabilir; ama yeni Che posterinde Che’nin tişörtünün üzerinde kalpaklı bir Mustafa Kemal yer almalıdır. Zaten Che’nin bütün özellikleri Atatürk’te bulunmaktadır, çok daha fazlası da vardır. Tam bu noktada ulusalcılığın Kemalizm ile solu harmanlama gayretini görüyoruz. Bu öyle bir karışımdır ki, hiçbir tutarlılık kaygısı hissetmez. Ulusalcılığın geldiği nokta işte bu: Uyduruk bir geçmiş ve bu temelde gerçeklerle bağını koparmış bugün.

Ernesto Che Guevara

Che, Ernesto Guevara’nın lakabıdır. Kendisi Arjantilidir, lakin katıldığı Küba devrimi dolayısıyla neredeyse Kübalı sayılır. Bu yakışıklı genç, 1960’ların başından itibaren sosyalist devrimin simgesi olacak; gerilla lideri olarak devrimci gençlerin, ama özellikle de genç kızların yatak odalarının değişmez poster kahramanı haline gelecektir. Onunla aşık atabilecek başka gerilla kahramanları da vardı; neredeyse aynı zaman diliminde aynı mücadeleyi vermekteydiler: Kuzey Vietnam’da gerilla savaşının önderi Ho Chi Minh (Ho amca) mesela. Ne var ki, Tanrının Che’ye bağışladığı yakışıklılık ondan esirgenmiş olduğundan, poster kahramanı olarak pek hatırlanmaz. Dahası Vietnam halk ordusunun komutanı Giap da anılardan silinirken, posterlerde de pek görülememiştir.

Che’nin sadece posterleri değil, fakat askerileştirilmiş politik savaş (focoluk), yani öncü ve küçük bir gerilla grubunun kırsalda başlattığı silahlı mücadelenin yoksul halkın, özellikle de köylülerin katılımıyla zafere ulaşması anlayışı, pek çok ülkedeki gençlik gruplarına aktarıldı. Küba devriminin tecrübesi, Latin Amerika dahil bir daha hiçbir yerde yinelenemedi. Bizzat Che, önce Kongo’da ve daha sonra yaşamına mal olacak Bolivya’da aynı mücadeleyi yinelemek istedi; ama başaramadı. Romantik ve kahramanca başkaldırısı, ardından trajik ölümü, onu devrimci bir aziz haline getirdi. O zamandan bu yana romantik bir isyankârlığın ve başkaldırışın idolüdür.

CHE, ülkemizde de devrimci gençliği derinden etkiledi. 60’larda ve 70’lerde arka arkaya iki devrimci gençlik kuşağı içinde pek çok militan, bu romantik ve destansı savaş rüyasının ardında yitirildi. Kent ve kır gerillası anlayışı, karmakarışık duygu ve düşüncelerin ardında tarihe gömüldü. Fakat maalesef beraberinde çok sayıda gencin hayatını da aldı götürdü. Bugünden geriye dönüp bakıldığında, neredeyse bütün eski devrimcilerin hayatında bir travma olarak kaldı. Duygularla gerçeklerin trajik karşılaşmaları, eski devrimcilerin beraber yaşamayı bizzat öğrenmek zorunda kaldıkları ayrı bir tecrübe olarak galiba hala sürüyor.

Okumalar

68’LİLERLE 78’lilerin hala hafızalarında olduğunu sandığım bazı kitaplardan söz etmenin zamanıdır: Fidel’le Che’nin gerilla hocası Alberto Bayo’nun zamanında Türkçeye de çevrilen Gerilla Nedir adlı kitabında, mükemmel bir gerilla grubunda bulunması gereken malzemeleri sıralarken hiç kitaplardan söz etmemesi dikkate değerdir. Demek ki, öğrencisi onu ciddiye almamış ve hayli kalın ve ağır Nutuk’u sırt çantasında taşımaya devam etmiş. Gerçi kitabın kalınlığı arkadan gelecek bir kurşunu belki engelleyebilirdi; ancak yine de tecrübeli bir gerillanın yanında bulundurması gereken malzemeler ortada iken, onları bırakıp da epey yer kaplayan Nutuk’u yanında dağda bayırda koşarken ve çatışırken taşıması göz yaşartıcıdır. Che’nin Savaş Anıları’nda olsun, Gerilla Günlüğü’nde olsun Nutuk’tan hiç söz etmemesi de doğrusu rencide edicidir. Che’nin kanının bulaştığı Nutuk eğer bir gün müzayedeye düşerse, ağırlığınca para da eder! Koleksiyonculara duyurulur.

Düzce Yerel Haber, 01.05.2011

Kahramanlığın Sıradanlığı

Darbe girişiminden sonraki ilk yazım olduğu için bu yazı ister istemez biraz kişisel olacak. Çünkü 15 Temmuz her ne kadar Türkiye’nin siyasî tarihi açısından bir dönüm noktası olsa da gelecekte bu darbe girişimini düşündüğüm zaman ilk aklıma gelenler o gece gördüklerim olacak. Ama yaşadığımız sarsıntı o kadar büyüktü ki hakkında bir şeyler yazabilmem için üzerinden uzun zaman geçmesi gerekti.

Ankara’da uçaklar uçmaya başladığında, darbe olduğunu erken fark edenlerdenim. 15 Temmuz akşamı Kızılay’a Pokemon GO oynamaya gitmiş, F-16’ları görünce kendimi Genelkurmay’ın önünde facebook’tan yayın yaparken bulmuştum. Çok sıradan başlayan bir günün önce Genelkurmay ve Meclis’in önünde, sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, yanımda insanların öldüğü korkunç bir gece ile devam edeceğini tabiî ki tahmin etmiyordum.

Tankların olduğu yere koşarak gitmeyi, asker taşıyan kamyonların üzerine çıkmayı ve ateş açılan yerlere doğru ilerlemeyi şimdi düşününce kendime açıklamakta zorlanıyorum ama hem sandıkta defalarca kararlı bir şekilde gösterdiğimiz tutuma hem de oyun oynayarak eğlendiğim sıradan hayatıma saldırmışlardı. Öfkeliydim ama baskın duygu o değildi. Sokakta tankları gördüğümde ilk hissettiğim şey, o görüntünün zoruma gitmesiydi. Kendime yediremedim, ne yapıp edip karşı çıkmak istedim.

Halkın çoğunluğu da böyle hissetmiş olacak ki bir kısmı Cumhurbaşkanı’nın çağrısını bile beklemeden sokağa döküldü. Kimisi tankın önüne yattı, kimisi asker yakalayıp polise teslim etti. Ateş edilen yerlerde bile yaralıları arkaya taşıyıp tekrar silahların üzerine yürüdüler. Kimse yarını düşünmedi, çünkü hepimiz biliyorduk ki bir yarınımızın olması bu darbe girişimini onlara yedirmemize bağlıydı. Annem o gece bize “Oğlum geride bekleyin, güvende durun” demedi mesela. “Vatan sizden kahramanlık bekler” yazdı sadece.

Darbe gecesi gördüğümüz olaylar ve sonraki dönem ortaya çıkan her yeni görüntü bu halkın ne kadar cesur olduğunun, ne kadar efsanevi bir mücadele verdiğinin tarihî kayıtları oldu. Darbe gecesi tanklar Jandarma kavşağından geçemesin diye oraya kadar en önden koşup şehit olan adam benim hayatımda canlı gördüğüm en büyük kahramandı ve o gece sokakta olan binlercesinden bir tanesiydi sadece. Elinde bayrakla tankların altına yatan adamdan, askerlerin üzerine tek başına yürüyen kadına, Genelkurmay binasını basan sivillere kadar binlerce kahramanın aramızda yaşadığını fark ettik. Meclis korktu demesinler diye “bizim yapacağımız şey burada ölmektir” diyen Bekir Bozdağ’ı dinleyip siyasilerde görmek istediğimiz kararlılığı takdir ettik, Şehit Astsubay Ömer Halisdemir’in videosunu izleyip yiğitliği karşısında ezildik.

Ülkemle ve ülkemin insanıyla bu kadar gurur duyduğumu hiç hatırlamıyorum. Onuru için ölümü göze alıp sokağa çıkabilecek bu kadar çok insan olduğunu görmek bu millete duyduğum saygıyı kat kat artırdı. Bayrak da başka bir anlam ifade ediyor artık. Darbe gecesi kardeşimin evden çıkarken yanına aldığı biraz eskimiş bir bayrak vardı elimde. 15 Temmuz’dan sonra 1 ay boyunca, daha önce hiç bayrak sallamadığım için biraz da beceriksizce, meydanlarda bayrak sallamaya devam ettim. Hayatımda o bayrakla hiç kurmadığım ilişkiyi kurdum. Artık benim için bir grup elitin elindeki ceberrut devleti değil 15 Temmuz’da en destansı bölümünü yazdığımız özgürlük ve demokrasi mücadelemizi simgeliyor.

15 Temmuz Darbe Girişimi, kahramanlığın Türkiye’de ne kadar sıradan ve yaygın olduğunu ortaya çıkardı. Toplum olarak özgürlük ve demokrasi için büyük bir bedel ödedik ve her an ödemeye hazır olduğumuzu gösterdik. Bir daha kimsenin el uzatmaya cesaret edemeyeceği sağlam bir demokrasi için ihtiyacımız olan şey, tam da bu şekilde aşağıdan yukarıya gelen bir irade gösterisiydi. Kutlu olsun.

Refah Teorisinin Çıkmazı

Günümüzde ülkeler ya refah devleti ya da refah devleti olma çabası içinde. Refah devletinin ahlâkî ve felsefî temelleriyle ilgili düşünür fikirleri ve refah devletinin pratikteki işleyişi, başarıları ve sorunları hakkında da geniş bir bilimsel araştırma stoku var.

Refah devletine haklılık kazandırmak için başvurulan filozoflardan biri Immanuel Kant. Bu Alman filozofun daha sonra başkaları tarafından da benimsenen ve geliştirilen refah hakları anlayışı, fakirlerin de tüm insanlar gibi bir iyi hayat kavramına sahip olduğu ama bu kavramı realize etmek için gerekli araçlardan ve kaynaklardan mahrum oldukları görüşü üzerinde yükseliyor. Teoriye göre fakirler gerekeni kendi çabalarıyla elde edemiyorsa başkaları, özellikle toplumun daha varlıklı üyeleri, onlara bunları sağlamalı. Kamu otoritesi de gerekenin gönüllü olarak yapılmaması hâlinde varlıklılara karşı icabında zor kullanarak toplum içinde gelir/kaynak transferleri yapmalı.

Kant’ın bu görüşünün açmazları var. En baştaki problem, fakirlerin hayat kavramının tekmiş gibi ele alınması. Tabiî bir genel refah hakları teorisi geliştirebilmek için başka çare yok. Ancak, fakirlerin iyi hayat anlayışı, hayatta kalmak için gerekli asgariden, çok varlıklıların ulaşabileceği spor, sanat, eğlence, tatil ve ekonomik yatırımlarla dolu bir hayatın gerektirdiği azamiye kadar geniş bir yelpaze teşkil eder.  Bu durumda, refah devleti uygulaması fakirlere nasıl yardım edecek? Asgari ile azami arasında hangi noktayı esas alacak?  Azamiyi isteyene asgari sağlanırsa ne olacak? Kantçı refah devleti taraftarlarının bu ve benzer sorular üzerinde ciddî şekilde düşünmesi lâzım.

Şüphesiz, sorunun başka boyutları da var. İş sadece fakirlere yardım gibi heyecan verici ve sevindirici bir yönle sınırlı olmaktan uzak. Varlıklılardan zorla kaynak/gelir alınması hangi hakla meşrulaştırılacak? Buna da Locke ve Kant karşımı bir çizgide tabiattaki her şeyin insana ortak olarak (yaratıcı veya tabiat tarafından) verildiği, zenginlerin fakirlerin de içinde olduğu toplumda yaşamaktan büyük faydalar sağladığı, bunlardan dolayı zenginlerin fakirlere yardımla mükellef veya devletin zenginlerden alıp fakirlere aktarmakla görevli ve yetkili olduğu söylenebilir. Söyleniyor da.

Tabiatın insanlığın ortak malı olması, tabiat durup dururken kullanılabilir ve zaman ve mekân sınırı olmaksızın ulaşılabilir olmadığından fazla anlam taşımıyor. Tabiatın ortak kullanımı insanların ekonomik faaliyetleri sonucu zaten gerçekleşiyor. Devletin varlıklılardan zorla alıp fakire aktarması da, varlıklının iyi hayat konseptine fakirin iyi hayat konseptine nispetle negatif ayrımcılık yapılması sonucunu veriyor.  Öyle durumlar olabilir ki, vergilendirilmesi kişinin iyi hayat konseptini realize etmesini tamamen engelleyebilir veya ağır biçimde zorlaştırabilir. Bu da eşitliğe aykırı değil midir?

En temel, fakat en çok ihmal edilen refah meselelerinden biri refah devleti uygulamalarını gerçekleştirmek için gerekli zenginliğin nasıl elde edileceği. Zenginlik Allah’ın dünyadaki ekonomik işleyişe her an müdahale etmemesi anlamında Tanrı tarafından verili değil. Zenginliğin üretilmesi gerekiyor. Zenginliğin sahibi ve hâsıl edicileri var. O zaman iki mesele var karşımızda: İlki zenginliğin daimî olarak üretilmesi, ikincisi bunu yapanların yaptıklarına pişman ve perişan edilmemesi.

Zenginliğin doğmasının kaynağı Adam Smith’in doğal özgürlük sisteminin işlemesi. Doğal özgürlük sisteminin zenginlik motoru olarak işlemediği, zenginliğin fasılasız şekilde üretilmediği yerde refah devletinin sadece sözü olur. Zenginliği üreten ekonomik aktörlerin ürettiklerinin sahibi olmasının engellenmesi zenginlik üretimini durdurur.  Bu da şekli ne olursa olsun refah devletine gidilmesini engeller. Bu yüzden, refah adına devletin topluma müdahalelerinin zenginlik kaynağı doğal özgürlük sistemini bozmaması, zenginlik yaratan aktörleri bundan caydırmaması gerekir. Sık sık söylediğim gibi refah devleti belki de bir tavuk-yumurta hikâyesi. Yumurta değil tavuk refah devleti icraatının özü olmak zorunda. Refah devleti adına tavuklar kesilirse, yumurtayı da unutmaktan başka çaremiz kalmaz.

Karşılaştırmalı Bir Analiz: Mısır ve Türkiye

15 Temmuz gecesi Türkiye’de yaşananların çok benzerleri Mısır’da 3 sene önce, yine bir Temmuz ayında, 3 Temmuz’da yaşanmıştı. O süreci televizyonlardan, gazetelerden takip ederken Mısır halkına, demokrasiye, iradesine sahip çıkan Mısır halkına içten içe hayranlık duyuyordum. Mısır’da sokaklara, meydanlara dökülen halkın darbe karşıtı direnişinin sembolü olan Rabia işaretini bisikletimin önüne yapıştırırken sadece 3 yıl sonra o bisiklet ile darbe karşıtı protestoların gerçekleştiği meydanlara gideceğimi elbette tahmin etmiyordum.

2013 yılında Mısır’daki darbeye sessiz kalan devletlerin, basın-yayın organlarının ve hatta darbeyi destekleyen aydın kesimin sadece 3 yıl sonra Türkiye’de gerçekleşecek olan darbe girişimi karşısında da sessiz kalacağını tahmin edemezdim.

Mısır, aslında bir turnusol işlevi görmüştü. Bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Mısır’daki darbeye darbe diyemeyenler Türkiye’deki darbeye de darbe diyemedi. Karşısında cesurca duramadı. Hatta içten içe destekledi, darbeye karşı hayatları pahasına duran vatandaşları aşağıladı.

Mısır’da yaşananlar hafızalarda daha taze sayılır. Ben, Türkiye’deki darbe girişiminin haberi yayılır yayılmaz -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısından çok daha önce- insanların refleks olarak meydanlara koşmasının altında Mısır’daki yaşananların etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. İnsanlar ne yapacaklarını bilmeseler de, ne yapmayacaklarını biliyorlardı. Ben de darbe olduğunu anladığım an meydana koşarken Mısır’ı düşünüyordum. Öyle tahmin ediyorum ki bir çok kişinin aklında da Mısır ve orada yaşananlar vardı.

Ayrıca vatandaşların günlerce meydanlara gidip sabahlara kadar nöbet tutmasının altındaki en önemli sebeplerden birinin yine Mısır’da yaşananlar olduğunu gözlemledim. Hatırlarsanız Mısır’da halk meydanlara çıkınca asker geri adım atmış, tehlikenin geçtiğini düşünüp meydanları boşaltan Mısır halkı yeni bir darbe girişimine engel olamamıştı. Üzerinden onlarca gün geçmesine rağmen insanlar bunu düşünerek meydanlara koşuyordu.

Ne oldu da Mısır’da başarıya ulaşan darbe girişimi, Türkiye’de başarısızlıkla sonuçlandı? Bunun hem kendi içinde hem de taraflar arasında olmak üzere birçok yanıtı bulunabilir. Ben en temel birkaç farklılığa değinmek istiyorum:

  • Mısır’ın demokrasi tecrübesi Türkiye’ye göre çok daha az. Türkiye’de ise çok partili hayata geçilen 1950 yılından itibaren alınırsa yarım asırdan çok bir zamandır demokrasi tecrübe ediliyor. Daha da eskiye gidilirse Osmanlı’nın da son yüzyılında demokrasi tecrübelerinin varlığına şahitlik edebiliriz. Mısır’da ise 2011 yılında Hüsnü Mübarek’in istifasının ardından 1,5 yıl ülkeyi asker yönetti. 2012 yılında Mısır’da ilk defa seçimle başa gelen Muhammed Mursi ise sadece 1 yıl sonra yine askerler tarafından indirildi.
  • Türkiye halkı, daha önceden darbeler de görmüş olmanın getirdiği bir sağduyu ve soğukkanlılıkla darbeye karşı hep bir ağızdan karşı çıktı. Hükümet partisi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en azılı rakipleri bile bu süreçte parti ve çıkar ilişkilerini bir tarafa bıraktı ve ülkesine sahip çıktı. Çünkü daha önceden yaşanan darbelerin anıları henüz hafızalarda çok tazeydi.Demokratik bir sistemdeki en kötü yönetimin bile askeri cuntanın yönetiminden iyi olacağının herkes bilincindeydi. Ayrıca Türkiye halkı bu girişimin sadece demokrasiye indirilen bir darbe değil aynı zamanda ülkenin “işgal” hareketinin de bir parçası olduğunu sezdi.15 Temmuz sürecinden sonra gittiğim Antalya’da yolculuk esnasında koyu CHP’li olduğunu söyleyen bir şoför ile muhabbet ettik. Kendisine 15 Temmuz süreci hakkındaki fikirlerini sordum. “Erdoğan’ı sevmeyiz pek ama onun sayesinde ülke işgalden kurtuldu. Bu parti meselesi değil, ülke meselesi. Bu örgüt ile mücadeleyi sonuna kadar destekliyorum.” demişti.  Bu süreçte çok küçük bir azınlık darbeye karşı sessiz kaldı, o azınlığın da halk nezdinde bir değeri kalmadı.

    Mısır’da ise darbe girişimin olduğu anlarda zaten ülkede Mursi aleyhine büyük protestolar düzenleniyordu. Daha önce askeri darbenin ne olduğunu tecrübe etmemiş olan halkın muhalif kesimi, sırf Mursi’nin gitmesi için darbeye ve darbecilere destek verdi. Muhalefet partileri, basın-yayın organları ve muhalif Mısırlılar darbeye destek verdi. Mısır’da aynı anda bir meydanda darbe karşıtı protestolar olurken, bir başka meydanda darbe ve Mursi’nin iktidardan düşüşü havai fişekler eşliğinde kutlanıyordu.

  • Türkiye’de emniyet ve ordunun büyük kısmı darbe girişimine destek vermedi, darbecilere karşı savaştı. Bu durum darbe girişiminin seyrinin değişmesinde etkili oldu. Mısır’da ise hem emniyet hem de ordu darbeye tam destek verdi.
  • Mursi, Mısır’da sadece bir yıl yönetimde kalabilmiş, devlette yeterli kurumsallaşmayı sağlayacak zamanı bulamamıştı. Türkiye’de ise 14 yıllık bir AK Parti iktidarı, meydanlara çıkmanın ne demek olduğunu bilen milliyetçi, muhafazakâr insanlar vardı.
  • Mısır’da devlet televizyonları ve ajansları dahil olmak üzere bütün medya darbeye destek verirken, Türkiye’de medya, darbeye karşı net tutumu ile darbe girişiminin başarısız olmasında etkili oldu.

Sonuç olarak, Mısır’daki darbe girişimi her ne kadar başarıya ulaşmış ve asker yönetime el koymuş olsa da oradaki demokrasi mücadelesi Türkiye için bir örnek oldu. Türkiye’de her kesimden insanlar darbeye karşı net bir tavırla karşı çıktı.

Sosyalist Katil Che Guevara’dan 10 Dehşet Verici Alıntı – Austin Petersen

Kaynak: The Libertarian RepublicÇeviren: Ahmet B. Arpa

1. “Milyonlarca atom bombası kurbanına mal olsa bile kurtuluş yolunda ilerlemeliyiz.”

c1

Bilinen ismiyle “La Cabana Kasabı”, Birleşik Devletler ve Rusya arasında çıkacak bir nükleer savaşı hevesle bekliyordu. Guevara, sosyalizmi kurma yolunda herhangi bir sayıda insanın ölümünü görmekten mutlu olurdu. “ABD insanoğlunun büyük düşmanıdır. Bu sırtlanlar karşısında yok etmekten başka bir seçenek yoktur! Eğer (Küba’da) nükleer füze kalmış olsaydı onları New York Şehri dahil ABD’nin kalbine ateşlerdik.” – Guevara

2. “İnsanları idam mangasına göndermek için hukukî delil gereksizdir … Bu prosedürler modası geçmiş burjuvazi detaylarıdır. Bu bir devrim!”c4

Hukukî usuller buraya kadarmış. Guevera muhalefetle az bir bağlantıya sahip insanları dahi her fırsatta öldürdü. Herhangi birisini öldürmesi için, düşmanlarıyla ilişkili olduğunu düşünmesi yeterliydi. Guevara bu ifadesini Birleşmiş Milletler’e yaptığı bir açıklamayla da desteklemiştir, “Bir adamı idam etmek için kanıta ihtiyacım yok. Sadece onu idam etmenin gerekli olduğuna dair kanıta ihtiyacım var.”

3. “Bütün gazeteleri yok etmeliyiz. Özgür basın ile bir devrim yapamayız.”

Kitapları yak, müziği yasakla, siyahîlerden nefret et, eşcinselleri öldür... Umut ve özgürlüğün sembolü ol.
(Kitapları yak, müziği yasakla, siyahîlerden nefret et, eşcinselleri öldür… Umut ve özgürlüğün sembolü ol.)

Bu, size bu adamın ifade özgürlüğü hakkındaki fikirleri hakkında çok şey anlatıyor olmalı. Sosyalistler ifade özgürlüğüne tahammül edemezler, ya da bazen edebilirler, ama sadece onlarla aynı fikirde olduğunuz zaman.

4. “Birçok insanı tamamen suçlu olup olmadığını bilmeden idam mangalarında idam ettik. Bazı zamanlar, Devrim soruşturma yürütmek için duramaz.”

c7

Eğer bu bir devrimse sanırım sorun değil?! Che Guevara’nın kanlı niyetleri burada açığa çıkıyor.

5. “Siyahî, uyuşuk ve hayalcidir, yetersiz ücretini eğlence ve içkiye harcar; Avrupalı, onu Amerika’nın bu köşesine kadar takip eden ve kendini geliştirmeye iten ve hatta kendi bireysel arzularından bağımsız olan bir çalışma ve tasarruf geleneğine sahiptir.” 1952 Günlüğü

c5

Oha, yani Che siyahîlere karşı ırkçı mıydı? O zaman neden repçi Jay-Z gibi insanlar üzerinde onun resmi olan tişörtleri giyiyor? Belki de ödevlerini yapmamışlardır? Che muhtemelen siyahîlerin hayalciliği ve beyazlar gibi sıkı çalışmadıkları için olduğunu ima ederdi. Ah Che, neden bu kadar ırkçısın?

6. “Mücadelenin bir öğesi olarak nefret; düşmana karşı insafsız bir nefret, bizi insanın insanın mirasçısı olduğu doğal sınırlamaların üstüne ve ötesine yönlendirerek etkili, şiddetli, seçici ve soğuk bir ölüm makinesine dönüştürür. Bizim askerlerimiz böyle olmalıdır; nefreti olmayan bir halk vahşi bir düşmanın hakkından gelemez.”

c6

Che düşmanlarına karşı şiddet ve nefreti kullanmaya cidden inanıyordu. Şiddet ve nefret etmek onun dünya görüşlerinin tam merkezindeydi.

7. “Problemi beyninin sağ tarafına dayadığım .32 kalibre bir tabancayla bitirdim. … Kişisel eşyaları artık benimdi.”

c2

Che hırsızlık ve cinayetten neşe dolu bir memnuniyet duyardı. Burada casuslukla suçladığı Eutimio Guerra’nın ölümünü kutluyor.

8. “Şirketlerdeki teknik yoldaşlarımız bir diş macunu yaptılar … Bir önceki kadar iyiydi; aynı şekilde temizliyordu, fakat bir süre sonra taşa dönüşüyordu.”

c8

Che Guevara yaygın bir şekilde bir iktisat cahili ve bir yalancı olarak bilinirdi. 1961 ve 1963 yılları arasında o kadar çok insan onun toprak reformlarından acı çekiyordu ki, Guevara sosyalizmin ürünlerinin neden bu kadar berbat olduğuna dair utanç verici açıklamalar yapmak zorunda kalıyordu. Küba hayatta kalmak için Sovyetlerden 65 milyon $ ile 100 milyon $ arasında bir paraya ihtiyaç duyuyordu.

9. “Barut ve kanın keskin kokusunun zevkini aldığımda burun deliklerim genişliyor.” “İtiraf etmek isterim ki Baba, şu anda öldürmeyi gerçekten sevdiğimi keşfettim.”

c9

Bazen hayatta kalmak ya da bir savaşı kazanmak için öldürmek zorundasındır. Ama sadece insanların en psikozluları bundan gerçekten keyif alır. Che’nin motorsiklet günlüklerindeki babasına mektubu, içindeki gerçek kana susamışlığı ortaya çıkarıyor.

10. “Arkadaşlara sahip olmamak üzücü bir şey, ama düşmanlara sahip olmamak daha da üzücüdür.”

c10

Bazı insanların hayatta ince eleyip sık dokumasını ve yolda birkaç düşman edinmesini anlayabilirim, ama bunu sevmek zorunda oldukları anlamına gelmez. Winston Churchill meşhur bir sözünde “Düşmanların mı var? Ne hoş. Demek ki hayatında bir noktada bir şey için duruş sergilemişsin.” demiş. Demek belki ilkelerin için dik durursan düşmanlar edinebilirsin, ama bundan zevk almak biraz hastalıklı görünüyor. Sizce de öyle değil mi?