Ana Sayfa Blog Sayfa 195

Çuvaldızı batırmanın zamanı gelmedi mi?

0

Gülen Cemaati’nin bir terör örgütüne dönüşümü ve kamuya çöreklenmesine yönelik her geçen gün elde edilen verilerin sayısı artmakta. Bu terör örgütünün tam anlamıyla tanımlanması ve süreci hiç takip etmemiş birisine anlatılabilmesinin zor olmasının sebebi basit: devletin içine sızma konusunda uzun vadeli gerçekleştirdikleri planların “terör örgütü” kavramına pek uymaması. Her ne kadar terör kavramı üzerinde siyaset ve davranış bilimcilerin bir konsensusa vardığını söylemek mümkün olmasa da sosyal psikolojik açıdan bir terör örgütünün temel amacı “dehşet” (terror) yayarak halk ile yönetim arasındaki güven bağını zedelemektir. Bugün “FETÖ” olarak tanımlanan bu yeni terör örgütünün 15 Temmuz gecesi ve sonrasında bizi dehşete uğrattığı muhakkak. Bugüne kadar gerçekleştirdikleri eylemlerin ortaya çıkmasının bizde yarattığı dehşet de ayrıca göz önünde bulundurulmalı. Ancak Gülen Cemaati, pek çok terör yapılanmasından farklı olarak kendilerini belli etmemeye yönelik fazladan bir çaba içerisinde. Bu da amaçları arasında ulusal ve uluslararası basının dikkatini çekmek olan terör örgütü kavramı ile uyuşma göstermemekte. Keza itirafçılardan birinin bir televizyon programında da anlattığı gibi Fetullah Gülen’in temel motivasyonu “hava gibi” olmak. Her yerde, her biçimde olup, kimsenin dikkatini çekmemek.

Gülen Cemaati’nin ne kadar yerleşik bir yapılanmaya sahip olduğunu, yukarıda da bahsettiğim gibi, günlerdir hepimiz dehşet içinde izliyoruz. Bu kadar uzun vadeli bir planla, tabiri caiz ise bu kadar iyi bir yapılanmayı nasıl gerçekleştirdiklerini tartışırken atladığımız bir nokta mevcut. Süreci hep cemaatin yapılanması açısından ele alıp bu yapılanmaları karşısında kendi tepkilerimizi pasif olarak değerlendiriyoruz. “Cemaat nasıl bu kadar devlet içinde güçlendi?” kuşkusuz cevap verilmesi gereken bir soru. Ancak bu soru kadar önemli olan bir diğer soru da, “devlet cemaatin kendi içinde bu kadar güçlenmesine nasıl izin verdi?”

Bu soruyu okuyan herkesin “devlet” diye kendisinden bağımsız bir varlığı suçlamaya hazır olduğunu duyar gibiyim. Lakin, o kadar basit değil. Ülkede Ocak 2016 tarihi itibariyle 3 Milyon 339 bin devlet memurunun olduğunu düşünecek olursak ve bu memurların her birinin işlerini olabildiğince layık ile yerine getirildiğini varsayarsak, bugüne kadar Gülen Cemaati’nin kurduğu sistemin sekteye uğraması gerekmez miydi? “Devlet”in gerekli ve yeterli tek koşulu olan ve devlet memuru olmayan diğer vatandaşların kendi iş sektörlerinde fark ettiklerinin daha önceden duyulması, bilinmesi makul değil miydi?

Süreci bir örnek ile izah daha yerinde olacaktır. Birkaç ay önce başarılı bir avukat olduğuna inandığım bir ağabeyim ilgili Cemaat’in hukuku yalnızca hakimler açısından değil daha küçük ölçekli mekanizmalar açısından da zedelediğinden bahsetmişti. Misal o zamana kadar adı duyulmamış olan bir avukatın nasıl oluyorsa hep aynı hakimin davalarında taraflardan birinin avukatı konumuna gelmesi ve davayı kazanması; bu gelişmenin de süreçten bihaber avukatların müvekill kaybetmesi ile sonuçlanması. Bu sürecin görevini düzgünce, bilinçli bir şekilde yerine getiren başka avukatların, hakimlerin dikkatini çeken bu süreçten şikayetçi olmaları gerekmez miydi? Hantal yapısı ile bizi zora sokan devletin şikayetlere cevap vermemesi karşısında STK’ların, medya organlarının sürece dikkat çekmesi istediğimiz bir şey değil mi?

Cemaat’in güçlenirken sadece hukukî değil toplumsal boşlukları da kullandığı kanaatindeyim. Birincil olarak, hiçbirimiz işimizi yaparken içsel bir standardı karşılamaya yönelik bir tavır ortaya koymuyoruz. “Mesai doldurmak” olarak görülen bir iş içinde yan odada çalışan kişinin şüpheli tavırları bizim umrumuzda olmuyor. Zira başımızı sallayıp, maaşımızı alıyoruz. İkincisi, ki birinci etken ile doğrudan bağlantılıdır, Alev Alatlı’nın da dediği gibi hepimiz işimizi “-miş gibi” yapıyoruz. Öğrenciye dersi anlatıyormuş gibi yapan hocalar, dosyalarla ilgileniyormuş gibi yapan polisler, davalarla ilgileniyormuş gibi yapan hakimler… Süreçte işini kabul ettiği etik ve ahlak kodlarına göre gerçekleştiren kişiler üzerinde cemaatin bir etkisinin olamadığını biliyoruz. Herkesin yapması gerekeni düzgün bir şekilde yerine getirmesi cemaatin bu kadar güçlenmesine engel olabilecekken bazılarının “aman sen de”ciliğinin bu sorunu hem dallanıp budaklandırdığı, hem de köklendirip sağlamlaştırdığı aşikar. Üçüncüsü, “liyakat” kavramına aşinalığı geliştiremiyoruz. Hepimiz torpilin kötü bir şey olduğunu dost meclislerinde seslendirsek de beş gün sonra bizden talep edilen “minik bir iyiliği” geri çeviremiyoruz. Halbuki bir işin hak edenin kim olduğuna değil, o işi hak etmek için ne yaptığına bakmamız gerektiğini gösterdi bu yaşadıklarımız. Bugün bile Gülen Cemaati’nden boşalan kadrolara gelecek olan kişilerin hangi siyasi görüşten olması gerektiğini, hiç ders almamışçasına, tartışabiliyoruz. Bu sürecin bize asgari müşterekte kurduğumuz sistemin çalışmadığını göstermiş olması gerekirken sistemi değil de bireyleri değiştirmenin yeterli olduğunu zannetmenin tarihi tekerrür ettirmekten başka bir faydasının olacağını düşünmüyorum.

Bugün durduğumuz yerde bir başkasını, yapıyı suçlamak yerine kendi edimlerimizi sorgulayarak farkındalık kazanmamızın önemli olduğu kesin. Belki de en önemli soru “aldığım maaşı gerçekten hak ediyor muyum?”  Bu soruya cevap verirken yapmanız gerekenleri ne kadar gerçekleştirdiğinizi lütfen bir başkasına değil, kendi içinize sorun.

Turkey’s July 15 Revolution

Turkey’s July 15 resistance against the coup attempt is no less than the British, American or French revolutions. It has the main characteristics of the classical revolutions. Now Turkey is among the countries that have a saga to support the democratic system.

Revolutions are defined as periods in which fast and comprehensive changes in political systems take place. Thus, a revolutionary period can be defined by three characteristics: 1) a period of time in which political changes occur expeditiously; 2) involving competition and/or fighting between different groups to monopolize political power; and 3) relatively extensive public/popular participation during almost every phase of the ongoing political transformation process. In a real revolution, all of these factors come together and function effectively. If any of these characteristics is lacking in the event, it cannot rightly be named a revolution. This is why we ought to be hesitant in calling every military coup a revolution, as is sometimes done by commentators.In political and historical studies, the British Glorious Revolution (1688), the American Revolution (1776), and the French Revolution (1789) are usually cited as examples of classical revolution. In the 20th century, there have been many periods of political unrest, rebellion and change, which some call revolution and some do not.

In fact, the classical revolutions mentioned above had certain similarities and differences. They, no doubt, caused profound changes in their respective lands and received some kinds of popular participation during the process.

Classical Revolutions in Short

In the British case, two claimants for political power appeared. King James II replaced King Charles amid heated religious disagreements and conflicts. He claimed to rule the country by divine right and stated that his right to rule and his authority could not be objected or challenged. Despite being Catholic, he could make neither the Catholics nor the Protestants happy. He also angered the British Parliament, which had been gaining strength against the throne in the previous decades. Finally, Parliament removed James II from the throne and replaced him with Mary and William of Orange in November 1688.

The agreement with the new holders of the throne constituted a significant step towards establishing the constitutional order of Britain. After the revolution, the king became a symbolic figure. The country moved towards a constitutional monarchy and the first parliamentarian system. It was a peaceful transformation and became formally known as the Glorious Revolution. The revolution did not witness the deaths of thousands of people; however, in previous decades Britain had experienced political bloodshed and it can be assumed that these fights helped to pave the way for sweeping political change. The Glorious Revolution, to a large extent, shaped the British political system and Parliament, which represented the people, was the main player in the game.

The American Revolution was, to a large extent, identical to an independence war. The Americans objected to the authority of King George III and the British Parliament, but on no account were they slaves in shackles. In March 1770, British soldiers panicked when Americans threw snowballs at them and opened fire. Five Americans died, but in a short period of time the event became known as the Boston Massacre throughout the colonies, one of the smallest massacres in world history!

American merchants decided to stop selling British tea and refused to unload the tea from the three ships anchored in Boston Harbor. On the night of December 16, 1773, a group of 60 Americans went to the harbor and threw the tea into the sea. The British Parliament was angered by this act and imposed a ban on the usage of Boston Harbor until the owners of the tea were fully compensated. Parliament also declared that Boston would be governed by British soldiers commanded by the British general, Thomas Gage.

The American Congress gathered in 1774. Congress sent a petition to George III and Parliament, asking for the harbor to be opened, the soldiers removed, and the taxes abolished. The petition did not solve the problem or bring peace. Skirmishes between Americans and British soldiers broke out, evolving into full-scale war. In the beginning, it seemed impossible that the Americans would win against Britain, a huge military world power that had recently won the Seven Years War. However, in 1778, things started to change. The old foe of Britain, France, decided to side with the American colonies. Then, Spain and the Netherlands also entered the war. In 1781, George Washington captured the biggest British army unit at Yorktown, in Virginia. The colonies gained independence and started construction of the new political system.

The Americans did fight for their independence against an imperial power with which they shared many social and cultural values. According to one interpretation, they preferred to set up a republic instead of a kingdom because they had conducted their independence war against the British kingdom. The colonies desired to achieve two important aims at the same time: to create a new common political entity and to keep their autonomy. The American founding fathers were also sensitive to achieving or, to put it better, protecting individual freedom. Thus, they created a federal system to please the colonies, and implemented checks and balances in the sense of constitutional governance traditions to serve individual freedom.

France was late with respect to Britain, both in having a constitutional order and achieving industrial revolution. It was poor and militarily weak. In hostility against Britain, France helped the American colonies to defeat the British Empire. The French people followed the fight of the Americans with great admiration. Ironically, they had to obey an emperor in their own country.

France was a country of three classes. The first class consisted of the Roman Catholic priests (the Church) who did not have to pay taxes as Catholicism was the official religion of France. This class had other privileges too. The second class, which included almost 30,000 people, lived in large manors, farms inherited by their ancestors. They had high social and official status, serving as generals, ambassadors, and ministers, and very few of them paid taxes. The third class was the largest, numbering almost 26 million. It included lawyers, merchants, doctors, farmers, etc. They were the people who paid taxes, even for basic needs. They also paid taxes to the church.

The French people were poor and in the seasons of bad harvest they went hungry. The state was also broke. King Louis XVI wanted to impose taxes on the aristocracy, but was not able to succeed in this. Social unrest seemed inevitable. As the American Declaration of Independence was translated into French and published, millions of French people read it and learned about freedom and equality.

Louis XVI pressed for taxes. The aristocracy declared that they would agree to be taxed, provided that the representatives of the three classes came together and united on the necessity of the taxes. The king accepted and the representatives of the three classes assembled. However, the representatives of the third class (named as the public, or the people) were discriminated against and made to understand that they were not as important as the other classes. The voting method in the Assembly also caused discontent among the representatives of the third class. As the third class included a huge majority of the French people, its representatives changed the name of the Assembly to the National Assembly and convinced some of the priests and aristocrats to act with them. Other aristocrats rushed to ask the king to stop the new Assembly from functioning, fearing that it would take decisions that would harm their interests. The king accepted and locked the meeting hall.

The new Assembly insisted on gathering and decided to write a new constitution. The king ordered the National Assembly to dissolve but his order was rejected. He then decided to use force and called upon his special guard unit of soldiers from Switzerland. The people in Paris, hearing that the king’s guardians were coming to suppress them, declared that they would resist. They attacked the Bastille on the July 4, 1789, to find an arsenal that had only a dozen prisoners being protected by almost ten soldiers. However, later on, in writing the history of the French Revolution, a story about the Bastille was produced that is comparable to the American Boston Massacre. The French Revolution grew to extensive violence that cost the lives of thousands, among which were not only aristocrats but also ordinary people.

After the French Revolution, France adopted a republican political structure. The newly emerged republic was based on the idea of equality for all citizens. It produced the French Declaration of Human and Citizen Rights. The French revolutionaries also took a position not only against the dynasty but also the religious establishment (the Church) and even religion itself, and created the Frenchlaïcité. More than two centuries after the French Revolution, the French people are still divided into two large groups: those who are for the Revolution and those who are against it.

Thus, the French revolution marked a break in French political history. Although it is debatable how successful it was in reaching its declared aims, the French Revolution proceeded to create a completely new political structure instead of restoring what the French people called the ancient regime.

Setbacks of Revolution

Now it is time to make a general observation about the results of revolutions. The term ‘revolution’ connotes, especially when used in romantic senses and contexts, radical changes that sweep completely away previous institutions, rules, and social and political entities. This approach is misleading. Revolution might mean significant change, but on no account does it lead to the change of everything. The idea that it can be possible to change everything at once and for forever is an unrealistic, false approach, denied by the nature of human life. In the case of the three classical revolutions, including the French, it is possible to detect continuity in social and political life. There is nothing surprising in this, as life depends upon repetition and continuity.

Turkish Political System up to July 15, 2016

Turkey lived through and witnessed an unprecedented event, not only in Turkish history but probably in the history of the world on July 15, 2016. The Turkish people defeated an attempted coup by the military without the use of weapons. In order to fully grasp what happened and why it is unique and so important, we need to point out the main characteristics of the Turkish political system before July 15, 2016.

The Turkish Republic was founded on October 29, 1923, after an independence war as a relatively plural and democratic political entity. Then, in 1925, it was turned into a single-party dictatorship that lasted until 1945. After the end of WWII, Turkey faced the truth that it had to make a choice between the democratic West and the totalitarian Soviet bloc. Due to several domestic and international factors, the political leadership of the time decided to unite with the West and started the process to transfer the closed political system into a democratic one. On May 14, 1950, Turkey had its first democratic elections, in which the opposition party – the Democrat Party (DP) – won and replaced the People Republic Party (PRP).

However, the PRP and its allies in the bureaucracy and society were discontent with the new regime. As early as 1952, only two years after the DP took office, army officers began to make plans to overthrow the democratic government. They started a military coup on May 27, 1960, the first coup in the history of the Turkish Republic. After a show trial, the army executed PM Adnan Menderes, and had a new constitution prepared that allocated the army a special and undemocratic position and, overall, established what we call a bureaucratic tutelage system. In the new political structure, the democratically elected government was given limited scope and the rest of state authority was reserved for the bureaucracy, with the army at the center.

All democratically elected governments showed discontent with the bureaucratic tutelage system and made small attempts to change its denominators. The biggest effort in this respect occurred after the AK Party came to power in November 2002. During the AK Party era, the bureaucratic tutelage system has been pushed back step by step. In his fight against bureaucratic state power, PM Erdoğan has needed allies in the bureaucracy as he, despite having political power, lacks bureaucratic cadres. Within the state structure, the main bureaucratic groups were the Kemalists and the Gülenists. As they were coming from similar religious and cultural backgrounds, Erdoğan allied with the Gülenists against the Kemalist cadres. However, the Gülenists were a deep-rooted, clandestine group with their own ambitions and plans. The aim of the Gülenists was to seize power within the bureaucracy so that, no matter which political party was in office, they would have the real power.

Erdoğan sensed the Gülenist make-up in the bureaucracy in 2010 and started preparations to take steps to curb the Gülenist bureaucracy. This was the beginning of a still ongoing fight between the two powers: democratically elected, legitimate, and transparent government on one side, and a hidden, bureaucratic, totalitarian power on the other.

The Gülenist movement made several attempts to take Erdoğan’s governments down. It tried to arrest the head of the National Intelligence Agency and, through him, reach Erdoğan in February 2012. The attempt failed. Then, the Gülenist gang tried to benefit from the Gezi Revolts in June 2013. An important effort to oust Erdoğan came from Gülen’s men in the police and judiciary on December 17-25, 2013. This attempt also failed.

The Coup Attempt of the Gülenist Army

Everyone in the country knew that the Gülenists had infiltrated the army, but no one was sure how large the infiltration was. It became clear on the night of July 15, 2016. The army officers who were FETO (Gülenist Terror Organization) members attempted a violent military coup. It was the bloodiest coup attempt in the history of the Republic. More than 200 people were killed and thousands were wounded. The people resisted the Gülenist officers and defeated the coup.

Many domestic and foreign observers of Turkish politics had expected such an attempt by the Gülenists. But why did it come on July 15, 2016? One might consider two reasons: 1) the judiciary was about to arrest many Gülenist officers who had participated in plot trials committed against army officers who were not Gülenists; 2) the government was about to have almost 2,000 Gülenist officers retired at the High Military Commission meeting in early August 2016. The Gülenists understood that they would lose an important part of their manpower in the army. This forced them to begin the coup as soon as possible. As the National Intelligence Agency learned of the attempted coup, the coup plotters changed their timing and began to implement their plan at 21:00 pm July 15, instead of 03:00 am on the night of July 16, 2016.

One point needs to be specifically mentioned here. The Gülenists had been able to present themselves to the outside world – though, of course, not to the Turkish people – as a peaceful movement of moderate Islam that defended secularism and fought radical Islam. They also managed to portray Erdoğan as a radical Islamist and Turkey as a country run by Islamists. To do this, they used totalitarian disinformation tactics. In fact, it is Gülen and his men who are radical. Gülen wishes to create a political system that resembles that of Iran. His ultimate aim is world domination.

The coup attempt failed. Several factors contributed to its failure. President Erdoğan and PM Binali Yıldırım declared that they would resist, even at the cost of their own lives. Erdoğan called on the people to defend democracy in the streets. Millions of people from every walk of life and political bent poured into the streets unarmed and challenged the soldiers. Public prosecutors issued a warrant to the police forces to arrest soldiers who were trying to overthrow the government. Turkish media, for the first time in the history of the Turkish republic, stood united against the coup attempt. The police bravely fought against the soldiers taking part in the coup, and army officers who opposed the coup attempt and were loyal to the constitutional order resisted in active or passive ways against the Gülenist officers.

The Gülenists tried to renew and accelerate the Kemalist bureaucratic tutelage system. That the coup attempt failed, or to put it better, that Turkish politics and the people defeated it, will have consequences for Turkish politics and the political system. Turkish politics will push the bureaucratic tutelage system back even further. It is certain that Turkey will be more democratic afterwards. After the failed coup attempt, Turkey began to reconstruct the state structure. Of special importance in this respect are the reforms in the army. For decades, the army in general and army generals in particular enjoyed a fairly autonomous position with regard to the democratic government. Generals saw themselves on a par with high-level politicians, and even thought of themselves as superior to the prime ministers.

Now, all of this is changing. Military schools at the level of high schools have been, rightly, closed down as they had been completely infiltrated by the Gülenists. Commanders of the army, navy, and air forces will be under the command of the Minister of National Defense, something that has been talked about for decades but has never come to pass. The National Intelligence Agency will be restructured.

More importantly, there is a spirit of reconciliation in the country. Turkish politics is excessively divided, but all main political parties united to oppose the coup. Political leaders now use softened language towards each other. People from all political parties participated in demonstrations against the coup. All of these developments give us hope for the future of Turkish democracy.

July Revolution of Turks      

It is not an exaggeration to call the Turkish people’s defeat of the coup attempt a revolution. It has the main characteristics of the classical revolutions. It caused or paved the way for sweeping political change. The Gülenists competed illegitimately for political power and lost the fight. Millions of people joined the resistance against the coup attempt. Now we can say that Turkey is among the countries that have a saga to support the democratic system. Turkey’s July 15 resistance against the coup attempt is no less than the British, American or French revolutions.

The New Turkey, 26.08.2016

Fındık fiyatları ve piyasa 2

Geçen haftaki yazımda hem şehrimiz Sakarya hem de ülkemiz Türkiye için önemli bir gelir kaynağı  olan fındık ve fındık piyasasından bahsetmiştim. Ülkemizde fındık fiyatının serbest piyasa tarafından belirlendiğini belirtmiş, serbest piyasada fındığın kilo fiyatının nasıl artıp azaldığını basit örnekler üzerinden açıklamaya çalışmıştım. Yazının sonunda ise fındık piyasasına devlet müdahalesi isteyenleri, en başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik olmak üzere uyarmış ve piyasaya devlet müdahalesinin niyetlenilmemiş ve istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini, bu durumda üreticinin de tüketicinin de telafi edilemez zarar görebileceğini söylemiştim.  Bu yazımda kaldığım o noktadan devam etmeye çalışacağım.

 Fındık piyasasına devlet müdahalesi isteyenler kendi içlerinde üçe ayrılıyor; devletin rekolte fazlasını satın almasını ve böylece fiyatların geçen senenin altına düşmemesini isteyenler, devletin o yıl üretilen tüm fındığın tamamını satın almasını-ihraç etmesini isteyenler ve devletin fındık için bir taban fiyat belirlemesini isteyenler. Bu üç ihtimali (ilk ikisi bir arada olmak üzere) değerlendirelim :

– Devletin üretilen bütün fındıkları belirli bir fiyat üzerinden satın alması ya da geçen yıla göre rekolte fazlasını satın alarak fiyatın düşmesini engellemesi.

Kuşkusuz üreticiler için en kazançlı yol bu olacaktır. Zira devlet fındığı üreticiden satın alırken fiyatı düşük tutma ihtiyacı duymayacak, üreticiyi memnun edebilmek için yüksek sayılabilecek fiyatlardan fındığı satın alacaktır. Devletin fiyat konusunda kaygısız olmasının temel sebebi, devleti yönetenlerin yani fındığı alacak olanların bunu kendi ceplerindeki paralar ile değil, vatandaşlardan toplanan vergiler ile yapacak olmasıdır. Türkiye, dolaylı vergi oranları bakımından Dünya’da zirveye oynayan bir ülke. Öyle ki, bu dolaylı vergi politikasını “yasal soygun” olarak nitelemek çok da yanlış olmaz. İçtiğimiz sudan yediğimiz yemeğe, uçtuğumuz uçağın biletinden  film izlemek için aldığımız sinema biletlerine kadar dolaylı vergiler hayatımızın her yerinde ve her anında var. 

Doğrudan ve dolaylı yoldan toplanan vergilerden oluşturulan devlet bütçesinde ne kadar paranın nereye kullanılacağını hükümetler belirliyor. Diyelim ki hükümet, fındık piyasasına müdahale etmeye ve tüm fındığı kendisi almaya karar verdi. Bunu yapabilmek için bütün vatandaşlardan topladığı vergileri kullanacak. Peki bu hakkı hükümete kim verebilir? Hayatında fındık üretimi ya da ticareti yapmamış birisi, kendisinden toplanacak vergilerin bu amaçla harcanmasını neden onaylasın? Bu hem ahlaki olarak hem de mantıki olarak yanlış. Toplam sayıları 500.000’i biraz geçen fındık üreticilerine kâr garantisi verilecekse, diğer tarım ürünleri ile uğraşan çiftçilere aynı ayrıcalık niye gösterilmesin? Peki onlara da gösterilsin denirse bu işin sonu gelir mi? Olan vatandaşın cebine olur, devletin piyasaya her müdahale edişinde kaçınılmaz olarak olduğu gibi.   

Devlet, üretilen fındığın bir kısmını ya da tamamını 79 milyon vatandaştan topladığı vergiler ile satın alamaz, almamalıdır. Devletin fındık ticareti yapmak gibi bir görevi ya da işlevi yoktur.

– Devletin fındık fiyatlarına taban ve tavan fiyat belirmek suretiyle müdahalesi.

Devletin fındık fiyatlarına taban ve tavan fiyat belirlemesi uzun vadede hem üreticiye hem de tüketiciye zarar verecek hatalı bir davranış olacaktır. Şöyle ki; bu müdahale ticaretin doğasına aykırıdır. Kâr ve zarar kavramlarını ortadan kaldırmaya çalışmak kaçınılmaz olarak zarara sürükler. Bu, tarihsel tecrübe ile sabittir.  Bu yıl fındık üretimi artmış, fındığa olan talep aynı kalmış ya da azalmışsa bir tüketici olarak neden benim daha ucuza fındığa ulaşma hakkım ortadan kaldırılsın? Ya da tersten bir okuma ile bu yıl fındığa olan talep artmış, fındık üretimi ise aynı kalmış ya da azalmışsa bir fındık üreticisi neden geçen yılın çok daha üzerinde fındığını satamasın? 

Serbest piyasa ekonomisinde kimsenin kâr garantisi yoktur. Zaten kâr garantisi diye bir şey doğal hayatta da sosyal hayatta da yoktur. Fındık üretimi sonuçta bir ticaret faaliyetidir. Bu ticarete girişenler bu işin sonunda kâr da zarar da olabileceğini kabul etmelidir. Diğer tüm ticari faaliyetlerde olduğu gibi. Devletin fındık fiyatlarını belirlemeye, fındık satın almaya, üreticinin fındığı satmasına ya da depolamasına karışma yetkisi yoktur. Bunların hepsi piyasanın kendi dinamikleri tarafından sağlanır. Böylece üreticiden çıkan fındık, bize güzel çikolatalar olarak geri döner.

Sakarya Yenihaber, 26.08.2016

15 Temmuz Zaferi Devrim mi?

15 Temmuz Zaferi bir devrim mi?  Evet bu bir devrim diye düşünenler sanırım çoğunlukta yer alıyor. Ben ise zaferin devrimsel bir görüntüsü olmakla birlikte demokrasi tarihimizde yavaş yavaş farklı veçhelerde ilerleyen ve nihayetinde 15 Temmuz günü taçlanan evrimsel bir süreç olduğunu iddia ediyorum. 15 Temmuz sanıldığı gibi aniden ortaya çıkmış, kahramanları sürpriz, kullanılan araçları yeni bir vakıa değildir. 15 Temmuz direnişinin devrim değil evrimsel bir sonuç olduğunu iki temel argümana dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Birinci argüman: Toplumun demokrasiye bağlılığı

Türk halkı demokrasiye bağlıdır. İlk seçimlerin yapıldığı 1946 yılından itibaren demokrasi oyununu sevmiştir. Geniş toplum kesimleri demokratik sistem ile kendi yaşamı, çocuklarının istikbali arasında yakın ilişki görmektedir. Demokratik sistemi bozacak olaylara tepki vermiştir. Seçilmişlerin sonunu, “kendi elinden alanlara” mesafeli olmuş, müdahalecilerin istediğinin tam aksi istikamette olanlara destek vermiştir. Nitekim 27 Mayıs’tan sonra, Adalet Partisine, 12 Mart’tan sonra Ecevit’e, 1980 Darbesi’nden sonra, Özal’a 28 Şubat’tan bir süre sonra Erdoğan’a ve 27 Nisan e-muhtırasına karşı yine Erdoğan’a desteğini esirgememiştir, toplum. Demokrasiyi rayından çıkaracak girişimler, yapılar toplumun kahir ekseriyetince reddedilmiştir. Bu tepkiler çoğunlukla pasif, seçimden seçime ortaya çıkmıştır. Ama mutlaka toplum darbecilere tepki koymuştur. Sonuçta, toplum 15 Temmuz’a kadar yapılan demokrasi dışı yöntemlere bir şekilde karşı durmuş, yapılanları onaylamamıştır. Nihayetinde bu sefer doğrudan darbeye karşı kendini ortaya koyarak demokrasinin yanında olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

İkinci argüman: Sivil direniş olması

Devrimler şiddet ile malûldür, devrimciler günlerce, aylarca hatta yıllarca süren şiddet uygularlar. Bolşevik Devrimi, Fransız Devrimi bir sürü insanın hayatına mal olmuştur. 15 Temmuz günü Türkiye’de yaşanan ise barışçıl araç ve yöntemlerle darbeyi sona erdirme eylemidir. Darbecilerin silah, tank uçak kullanmalarına insanlara acımadan ateş etmelerine rağmen sivil halk silah kullanmamış, hemen hemen her noktada sonuna kadar silahsız mücadele etmiştir. İkna etmek, vazgeçirmek için çeşitli yöntemler kullanılmış ama asla silaha başvurulmamıştır. Türkiye tarihinin en sivil direnişlerinden birisi sergilenmiştir. Darbecilerin hemen hemen hiç kayıp vermemesi bu tezimizi güçlendirici bir sonuçtur. Bunun yanında barışçıl mücadele sırasında kamu mallarına, araçlara, bankalara, market ve mağazalara zarar verilmemesi de muazzam bir olaydır. Benzer toplumsal olaylarda oluşan maddî zararları hepimiz biliyoruz. Darbe girişiminin bertaraf edilmesi bu yönüyle de devrimlerden farklı bir seyir izlemiştir.

Devrim kavramı Türkiye’de hem sol hem de dindar kesimde çok kabul görüyor, oysa bütün bunlardan 15 Temmuz direnişinin bir devrim olmadığını Türkiye’nin yakın tarihinde adım adım gelişen ve bir zafer ile taşlanan evrimsel bir süreç olduğu sonucu çıkıyor.

Ötenazi mi, destekli intihar mı?

0

Geçtiğimiz yıl Belçika parlamentosunda çocukların ötenazi hakkına dair yasa teklifi kabul edildi. Kalıcı bir hastalığa sahip olan ve iyileşme ümidi bulunmayan (!) çocukların, ailelerinin onayıyla öldürülmesi yasallaştı. Bu yasa ile Belçika, ötenazi konusunda herhangi bir yaş sınırı bulunmayan tek ülke oldu.

Ötenazi kavramı her zaman yanlış yorumlanan bir kavram olmuştur. Ötenazi tartışmalarına dikkat ederseniz çoğu zaman bunun insan hakları perspektifinden değerlendirildiğini ve bireyin, ölümünü talep etme hakkı (right to die) olup olmadığı üzerinden konunun tartışıldığını görürsünüz. Oysaki ötenazi fiiliyatta bununla alakalı bir şey değildir. Burada tartışılması gereken kavram “ölmek isteyeni öldürme hakkı”dır.

Bireyin kendi ölümünü talep etmesine ve bunu eyleme dökme çabasına “intihar” ve “intihara teşebbüs” denir. Ötenazi adı altında tartışılan şeyin asıl adı “assisted suicide”, Türkçeye tercüme edecek olursak “yardım alınarak yapılan intihar”dır.

İntiharın bir suç olup olmadığını tartışmak, eylemin, failin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanması dolayısıyla abestir. Fakat intihara yardım konusu için aynı şey söylenemez. Bir kişinin, başkasının intiharına yardımcı olması, aklıselim sahibi her insanın suç olduğunu gayet iyi bildiği bir eylemdir. Bu konuda ancak suçun işleniş şekli üzerinden tam bir cinayet sayılıp sayılmayacağı belki tartışılabilir.

Bunun sürekli asıl adı üzerinden değil de “ötenazi” gibi duyanın hiçbir şey anlamayacağı bir kılıf kavram üzerinden konuşulmasını doğru bulmuyorum. Bana göre bu kavramın arka planında ateist bir dünya görüşünün izdüşümü vardır.

Ötenazi Yunanca “iyi ölüm” anlamına gelir. Sağlığını ciddi derecede kaybetmiş, zor şartlar altında, belki bir takım aletlere bağlı olarak yaşayan insanların acı içinde yavaş yavaş ölmesinden ziyade kendi talebi üzerine bir başkasının yardımıyla ölümcül bir bileşimi damarlarına zerk ettirmek suretiyle “kolay” bir ölümü tercih etmesi şeklinde anlaşılan ötenazi kavramının arka planında; hastalığın, acı çekmenin kötü ve utanılacak bir şey olduğu, bunun yerine ölmeyi tercih etmenin daha iyi ve onurlu bir davranış olduğuna dair bir inanç yatmaktadır.

Herkesin bildiği gibi dünyada çeşitli dinlere mensup insanlarda ortak olan bir “ahiret inancı” vardır ve bu inancın öğretisine göre dünya sıkıntısı mutlak kötü değildir. Ölmeyi tercih etmek ise bu inancın yer aldığı tüm dinlere göre mutlak kötüdür. Öyleyse hiç kimse kendi inançlarını ve dünya görüşünü başkalarına dayatmasın. Bazılarına göre bu iyi bir ölüm olabilir ama bazılarına göre kişinin dünya hayatını tamamen boşa çıkaran, çok kötü bir ölümdür. O yüzden ben bu olaya ötenazi değil, “destekli intihar” demeyi tercih ediyor ve şunu ekliyorum:

Bir kimse ne kadar çılgınca ölmeyi dilerse dilesin, bu hiç kimseye onu öldürme hakkı vermez.

Allah’a çok şükür ki bu konuda ülkemde yürürlükte bulunan kanunlar benimle aynı fikirde. TCK’nın 84. maddesinde başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardımcı olan kişi için 2 yıl ile 5 yıl arası hapis cezasına, aynı maddenin 4. bendine göre ise fiilin bir çocuğa karşı işlenmesinin kasten öldürme sayılacağına hükmedilmiş. Yani Belçika’nın serbest dediğine Türkiye kasten adam öldürme demiş. Bu da pozitif hukukun hiçbir zaman mutlak hakikat olarak algılanmaması gerektiğini hatırlatan güzel bir örnek.

Son olarak şu “sağlığına kavuşması ümitsiz” olarak değerlendirilen vakalar üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

İngiliz Sağlık Derneğine bağlı bir kurum tarafından çıkartılan “Nöroloji, Nöroşirürji ve Psikiyatri Dergisi”nin 2002 yılı 73/4 sayılı nüshasının 355-357 numaralı sayfaları arasında yer alan bir araştırmada sürekli (“continuous” – en az 1 ay) bitkisel hayata düşmüş hastaların hayata geri dönme olasılıkları yer almaktadır. En uç örneklerden birini verecek olursak; bu araştırmaya göre travmatik bir olay sonucu bitkisel hayata mahkûm olmuş hastalardan 6 aydır bu durumda olanların bile %19’unun hayata döndüğü bildirilmiştir.

Ayrıca kalıcı (“permanent” – en az 1 yıl) bitkisel hayata mahkûm olan hastalarda -çok düşük de olsa- geri dönme olasılığı bulunduğu ve geri dönen vakaların olduğu bildirilmiştir.

Görüldüğü gibi destekli intiharın hiçbir ahlaki ve rasyonel temeli bulunmamaktadır. Bu sadece, yaşadığı hayatı utanç verici bulan, ahiretsiz bir dünya görüşüne sahip insanlar ile bakıma muhtaç akrabalarına bakmayı zül addeden insanların desteklediği bir görüştür.

Türkiye’de Liberalizmin Talihsizliği

0

Liberalizm, hepimizin de bildiği üzere Türkiye’de kendisine yer bulmakta zorlanan bir ideoloji olagelmiştir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta daha çok kavram olarak liberalizmden bahsettiğim. Çünkü aslına bakarsanız liberal değerlere, farkında olsun veya olmasın hem siyasîler hem de insanlar, çok da yabancı değiller. Buradaki talihsizlik daha çok kavramın kullanılması noktasında. Peki ama Türkiye’de bu kavramın talihsizliğinin nedeni ne? Neden liberalizm kavramı gerek bireyler gerekse siyasîler tarafından kullanılmamaktadır?

Bu konuda iki grubun tutumunu birincil sebep olarak görebiliriz. Bu gruplardan biri medya organları/medya yüzleri diğeri ise siyasîlerdir.

Bizim medyamızda kendisini liberal olarak tanımlayan, medya organları tarafından liberal olarak sunulan medya yüzlerine bakıldığında bu kavramın toplum ve siyasîler tarafından neden kullanılmadığını anlayabiliyoruz. Ağızlarından özgürlük kavramı çıkan herkesi liberal olarak tanımlayacaksak eğer, sosyalistler dahi liberal olarak karşımıza çıkabilir. Çünkü bilindiği üzere “özgürlük” kavramını kullanarak içini en çok boşaltanlar sosyalistler olmuştur. Öyle ki medya iyice ileri giderek liberal olduğunu söyledikleri bazı yüzler kendilerini liberal olarak tanımlamamalarına rağmen hâlâ o kişilerden liberal diye bahsedilmektedir. İsim de veririm. Merak edenleriniz vardır belki! Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Oya Baydar, Hasan Cemal, vs. Bu tutumdan sonra ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Liberal olarak tanıtılan bir yazarın darbesever veya darbe destekçisi olduğunu görebiliyoruz. Liberal olduğu söylenen diğerinin ülke insanını aşağıladığını ve onların bilinçsiz olduğunu söylediğini işitebiliyoruz.  Bir başkası, diğerinin bıraktığı yerden alarak bilinçsiz olan bir halkın seçtiği temsilcinin meşru olamayacağını söylediğine şahit olabiliyoruz. Bunlar da yetmezmiş gibi öteki de liberalizmi hayat şekli üzerinden okuyarak halktan kopuk bir resim çiziyor. Bu durumda Kemalist entelijansiyanın farklı olmayan bir hali resmediliyor.

Türkiye’de gerçek manada liberalizmin kendisine alan bulabilmesi için her şeyden önce bu yanlışlıkların giderilmesi gerekmekte ve bunun için de önce medyanın ağzına özgürlük kelimesini alan herkesi liberal diye tanıtmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Bununla birlikte Hayek’in tabiri ile “gerçek liberalizm”i anlatan daha çok medya yüzüne ihtiyaç var.

Liberalizm adına Türkiye’deki diğer talihsizlik ise merkez-sağ partilerin bu kavrama karşı duyarsızlığıdır. Çünkü liberalizm Türkiye’de kendisine merkez-sağ partiler içerisinde yer bulabilmiştir. Merkez-sağ partilerin programları ve politikaları incelendiğinde, az veya çok, liberal fikirleri görebilmek mümkündür. Bu siyasî partiler programlarında ve politikalarında, siyasîler ise söylemlerinde liberal değerlere yer vermekte fakat bu değerlerin kaynağından yani liberalizmden bahsetmemektedir. İnsan hakları, piyasa ekonomisi, din ve vicdan özgürlüğü, sivilleşme genel tutumlarını oluşturmasına rağmen bu değerleri dünyaya ve insanlığa armağan eden liberalizmden bahsetmekten imtina ettiler ve etmekteler. Merkez-sağ gelenek içerisinde, Turgut Özal müstesna, hemen tüm partiler ve siyasîler buna dahildir. Turgut Özal açık bir şekilde liberal ekonomiden bahseder ve bunun partisinin temel politikası olduğunu dillendirirdi. Oysa onun dışındakiler sadece liberal değerlere vurgu yapmakla yetinmiş ve fakat liberal veya liberalizm kelimesini kullanmaktan kaçınmışlardır.

Türkiye’nin siyasî tarihine baktığımızda merkez-sağ partilerin tek partili iktidarlarının 38 yılı bulduğunu görmekteyiz. Bu süre zarfında bu partilerin başarılarında liberal değerlerin büyük bir payı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Fakat nedense liberal değerlere verdikleri önemi kavramın kendisine vermemektedirler. Bu durumda karşımıza; liberalizmin itibarı ile kendilerine meşruiyet sağlamaya çalışan liberal olmayanlar karşısında liberal değerlerin başarılı sonuçlarını görüp politikalarında yer verenlerin, liberalizm kavramının itibar ve meşruiyetinden yoksun kalanları şeklinde bir tablo çıkmaktadır. Bu durumda liberal olmayanlar nedeniyle liberalizm itibar kaybına uğramaktadır. Oysa merkez-sağ partiler bu konuda gerekli özeni gösterip liberalizmin evrenselliğini göz önüne alabilir ve liberal değerlere olan yakınlıklarından da hareketle bu kavramın gerçekte ne olduğunun Türkiye’de tanınmasına ve Türkiye’de liberalizmin talihsizliğine son verilmesine yardımcı olabilirler.

FETÖ’nün Ezoterik Kodları

15 Temmuz darbe girişimine karşı millî mücadele kırkıncı gününü doldurdu. O gece yaşananların üzüntüsünü ve sarsıntısını yeni yeni üzerimizden atmaya başladık. Umarım bu rahatlama, yerini rehavete ve bazen en tehlikeli düşmanımız olan suça karşı merhamete dönüşmez. Suça merhamet, merhamet değildir; cehalettir, zulümdür, feraset eksikliğidir. Vicdanları ve adaleti yaralamadan 15 Temmuz’un hesabı sonuna kadar sorulacaktır.

Bu mücadeleden, birkaç ay içinde sonuç alabilmek mümkün değil. Kısa zaman içinde alınacak önlem, örgüte mali ve lojistik destek sağlayan kişi ve kurumlarla birlikte bizzat darbeye karışmış kimliği açık ve gizli örgüt üyelerinin mümkün mertebe etkisizleştirilmesidir. Bu süreç zaten devam ediyor. Ancak Türkiye’de herkes şunu açıkça görüyor: FETÖ ile mücadelenin bu birinci dalgasında kritik noktalarda görev yapan kriptoların tamamını tespit etmek mümkün değil.

15 Temmuz gecesi darbeye karşı birinci round kazanıldı. O gece millet, üzerine düşen görevi yerine getirdi, ama bunun, ringleri içerde ve dışarıda olan en az on roundluk bir maç olduğunu unutmamak gerekir. Önümüzdeki birkaç yıl, temizlik operasyonunun devam etmesi gerekecek.

Karşımızda üyeleri dünyanın dört bir yanına yayılmış ve devletin en mahrem yerlerine kadar sızmış sinsi bir örgüt var. Sonuca ulaşmak için her türlü yolu da mubah görüyorlar, buna İslam’ın yasakladığı her şey de dâhil. Anne, baba, kardeş, dindaş, yoldaş hatırı tanımıyorlar. Talimatları sözde kâinat imamının, mollaların, abilerin ve ablaların rüyalarından alıyor. Bu rüyaları da Kur’an ve Sünnet’in üstünde görüyorlar; adına da din-i mübin, hizmet, gayretullah diyorlar.

Karşımızdaki örgüt, mistifikasyona bürünmüş batınî/ezoterik bir yapıdır. Bu kapalılık ve gizemin altında nasıl tehlikeli bir örgütle karşı karşıya olduğumuzun kodları ve ipuçları yatmaktadır.

Örgüt üyeleri, ortak bir insan prototipine dayanır: Şakirt dedikleri üyeler, bireysel tasarruflarda bulunacak kabiliyetlere sahip değillerdir. Kişilik olarak hiyerarşik yapısı içinde bulundukları yerde bir anlam kazanırlar. Oradan çıktıklarında kendine güveni olmayan, karar alamayan beceriksiz bir kişiliğe dönüşürler. Örgüt, yıllarca sahip olduğu deneyimle bunu yapmayı başarmış ve çoğu zaman da zaten buna yatkın olan insanları seçmiştir. Örgütün “muhabbet fedaileri” adını verdiği bu insanlar, bütün varlıklarını, zamanlarını örgüte “hizmet” için feda ederler. Ailelerini ve dostlarını ihmal etmekle kalmazlar, asla gerçek dostluklar kuramazlar. Herkesin bir görevi vardır.

Örgüt, gizli amaçlarını dinî ve seküler terimlerin arkasına saklar: Hizmet, himmet, altın nesil gibi terimler, dinî içeriklere sahip olsa da örgüt, bunları ön plana çıkarıp anlamlarını kendi gayesine göre oluşturur. Himmet, faziletli insanlardan alınan maddi ve manevi destek anlamına gelirken örgüt bunu, insanları kandırarak para alma merasimine dönüştürmüştür. Dindar insanların desteğini almak için bu türden dinî terimlere başvurulurken dindar olmayanlara barış, hoşgörü, diyalog, bilim, eğitim gibi seküler kavramlarla yaklaşılır. Örgüt çok katmanlıdır ve her katmanda kullanılan dil ve terimler değişir.

Örgütte hiyerarşik bir yapı vardır: Bu hiyerarşik yapıdan çokça bahsedildi. Sokak, semt, mahalle sorumlularından abi ve ablalara; mütevelliye; il, bölge, ülke imamına; mollalara ve kâinat imamına uzanan büyük bir örgüt şeması vardır. Ancak bu yapı ile ilgili bilinmeyen çok fazla şey olduğunu da görüyoruz. Bu zamana kadar itirafçı üyelerden duymadığım, örgütün en önemli görevlisi il müfettişleridir. Bunlar Gülen’in naibidirler. Onun adına ülke imamının bile sahip olmadığı yetkilere sahiptirler. Gülen’den başka kimseye hesap vermezler, tüm örgüt üyelerini sorgulayabilir, üzerlerini arayabilir ve evlerine baskın yapabilirler. Aynı zamanda onlar, en önemli bilgilerin toplandığı kişilerdir. İl ve ilçelerdeki muhasebeciler de örgüt harcamalarını kontrol eder. Bunlar da özellikle askeriyedeki öğrencilerle ilgilenen abilerin hafta sonu finansmanlarını karşılaması açısından önemli kişi veya yapılardır.

Örgütün en güçlü bilgi kaynağı rüyalardır: Örgüt üyelerine verilen genel talimatların tamamı rüyalara dayanır. Rüyada Allah ya da resulü görünür. Onlar bir şey talep ederler ve bu talep, aynı gün bütün örgüt evlerinde anlatılır. Böylelikle genel mesaj verilir. Bu rüyalar gazete aboneliği, Resulullaha kurban kesme, kurban derisi toplama gibi komik temalara sahiptir. Ancak bu komedinin vahim yanı, rüyalarda görülen şeyler, İslam’ın ana kaynaklarından daha sahih/doğru kabul edilir. Örgütün epistemolojisi, tamamen rüyalar üzerine kurulmuştur.

Gülenizm, mehdî ve mesihî bir harekettir: Ehl-i Sünnet içinde mehdi ve mesih inancı belirli yönleriyle yer almakla birlikte bu inanç, inanan kişinin bu doğrultuda ibadet etmesi ve yaşaması düşüncesine dayanmaz. Bu yüzden ehl-i sünnet, mehdi ve mesihi kabul etse bile diğer mesihî inanç sistemlerinden tamamen farklılık gösterir. Mesihî inançlar, kutsal tarih anlayışı, kurtarıcıyı bekleme, belirli tarihler ve işaretler bulma, Tanrı’nın sözünden cayması gibi muhtevalara sahiptir. Ehl-i sünnet bunları çok uygun görmez ve itikata aykırı bulur. Bu tür bir mesih ve mehdi inancına, ölü inanç adı verilir: İnancın kendi var ama onu uygun davranış yok. Gülen örgütü bunun aksine canlı bir mehdilik ve mesihlik inancına sahiptir. Örgütün üst kademelerine çıktıkça Fethullah Gülen’in mehdi olduğuna inanılır, ama bu, alt tabakalarda dile getirilmez.

Gülenizmin oluşturduğu paralel dinin İslam’a ve İslam kültürüne aykırı birçok yönü var. Kendini olduğundan farklı gösterme, tedbir ve teenni adı altında takiyye yapma, kurban paraları toplayıp kesmeme gibi birçok din ve ahlâk dışı tutum da meşruiyetini bu ezoterizmle sağlamıştır. Bunlar, gizemli örgütlerin tamamının ortak özellikleridir. Bu nedenle bu yapılarla mücadele etmek oldukça zordur.

Türkiye’de örgüt, geçmişte devletin milletine karşı baskıcı ve zalimane tutumundan dolayı tabanda kendine yaygın şekilde yer buldu. Bu durum, örgütle kararlı, dikkatli ve uzun sürecek bir mücadele yürütülmesi gerektiğini bizlere açıkça göstermekte.

Batı’nın gördüğü ve gerçekte olan

0

Bir ara çok yaygın kullanılan bir “caps” tipi vardı. Gerçek olan ile farklı kişilerin bakışından görünenler arasındaki uçurumu mizahi bir dille anlatırdı. Örneğin, üç farklı fotoğrafa “annemin gördüğü, benim gördüğüm, gerçekte olan” türünden ifadeler yazılarak bu algı farklılıkları ti’ye alınırdı. Sanırım artık pek fazla rağbet görmüyor.

15 Temmuz’a kadar sekülerler, muhafazakârlar ve Gülenciler için Türkiye’deki “gerçekler,” o “caps”lerdeki gibi birbirinden çok farklı görünüyordu. 15 Temmuz gecesi işler değişti. 15 Temmuz sonrasında, o gece yaşanan şeyin ne olduğuna dair temsili resim üzerinde muhafazakârların ve sekülerlerin büyük bir kısmı görüş birliğine vardı.

Bu resim genel hatlarıyla şöyle: “FETÖ, askeriyedeki üyeleri eliyle iç savaşı bile göze alan kanlı bir darbe girişimine kalkıştı. Ülke, her kesimden siyasisi, medyası, emniyetçisi ve en önemlisi sıradan vatandaşıyla bu darbe girişimine karşı canla başla direndi. Darbe başarılı olsaydı, bu, ülke için bir felaket olurdu. Bu darbe girişimi karşısında iktidarıyla muhalefetiyle gündelik siyasî anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp birleşmemiz gerekirdi, biz de öyle yaptık.”

Ancak şöyle tuhaf bir şey oldu. 15 Temmuz’a kadar “kutuplaşmış iki kesim” olan sekülerlerin ve muhafazakârların büyük bir kısmının aynı fotoğraflar üzerinden gördüğü 15 Temmuz Türkiye resmini, Batılılar adeta FETÖ’cülerin fotoshoplayarak servis ettiği “fake” fotoğraf üzerinden gördü veya görmek istedi.

Bu resim ise kabaca şöyle: “Kemalist ordu, ülkede sekülerlere kan kusturan, IŞİD gibi cihatçı örgütleri destekleyen, hukuku ve demokrasiyi rafa kaldıran, otoriter ve baskıcı bir rejim kurma yolunda ilerleyen, sultan olma heveslisi Erdoğan’ı haklı olarak devirmek istedi. Halkın büyük bir çoğunluğu darbenin başarılı olmasını dört gözle bekliyordu. Lakin İslamcı veya cihatçı Erdoğan destekçileri sokaklara çıkarak bu güzel darbeyi durdurdu.” Darbe başarısız olunca kullanışlı hale gelen bir başka versiyona göre ise “bu darbe, istediği rejimi kolay yoldan kurabilmek için planlanan bir ‘Erdoğan tiyatrosu’ydu.” Şimdi “darbe bahane edilerek Türkiye’nin muhalif sekülerleri ve Batıcı ılımlı Müslümanları tutuklanıyor, işkence görüyor veya görevinden alınıyor. Başarısız darbeyle Türkiye uçuruma yuvarlandı. Erdoğan kazandı, Türkiye kaybetti.”

Batı’nın büyük bir kısmının darbeye karşı durmak konusundaki bu isteksizliği, neredeyse darbenin başarısız olmasına üzülen ve ülke içindeki demokrasi kutlamasına ilgisiz kalan hali, seküler kesimin pek çok siyasetçi, gazeteci ve yazarını şaşırttı. Bu kesimin çok okunan kimi yorumcuları da bu şaşkınlık ve hayal kırıklığını köşelerinde, televizyonlarda dillendirdiler.

Oysa muhafazakâr kesim, epey süredir zaten bu tür bir duygudaydı. Kendilerinin bizzat yaşadığı ve gördüğü gerçek ile içerde sekülerlerin ve dışarda Batı medyasının gördüğü gerçek arasındaki farka inanmakta güçlük çekiyorlardı. 15 Temmuz sonrası sekülerler de kısmen benzer bir duyguyu yaşadılar. Üstelik, TÜSİAD veya kimi gazeteciler örneğinde tanık olduğumuz üzere, seküler kesim yurt dışına 15 Temmuz’un gerçekte ne olduğunu bizzat anlatmak için çaba ve enerji sarf etmek durumunda kaldı.

İşin ilginç yanı, sekülerlerin Batı’nın bu “anlaşılmaz” görünen tavrında (tek sebep değilse bile, sebeplerden biri olarak) katkılarının bulunmasıdır. Sekülerlerin, bitmek bilmeyen ve bilhassa Gezi ile zirve yapan “dincilik” endişeleri ve Erdoğan karşıtlıklarının, Batılılara Türkiye’yi anlatırken gerçeği gölgeleyecek ve olduğundan farklı gösterecek bir mercek işlevi gördüğünü söylemek gerekiyor. O günlerde sekülerlerin merceğinden Batılılara yansıyan Erdoğan ve Türkiye “gerçeği”, bugün Batılıların darbenin başarısızlığından hayıflanmalarında pay sahibidir.

Batılı medya, akademi ve STK çevreleriyle yakın ve sürekli ilişkilere sahip kesim, her zaman ülkenin (şimdi eski) seçkinleri konumundaki sekülerler olmuştur. Batılıların, orada neler oluyor diye arayıp sordukları, görüş ve yazı aldıkları kişiler büyük ekseriyetle seküler network’un üyeleri olmuştur. Batı’ya, Türkiye’de olup bitenler hakkındaki resim de büyük ölçüde bu kesimlerin filtrelerinden süzülerek, merceklerinden yansıyarak iletilmiştir. Aynı yıllar boyunca AK Parti, kendi imkânları ve kanalları ile kendi pozisyon ve politikalarını dünyaya aktaracak, anlatacak ve destek inşa edecek PR (halkla ilişkiler) faaliyetleri konusunda çok zayıf bir durumdaydı. İşte bu yüzden, (hatalı bir genellemeyle “liberaller” denen) Kemalist olmayan seküler aydınların, o dönemde AK Parti’nin yanında durması kritik bir etki yaratmış; bunun o dönemde Batı’da gözlemlenen AK Parti ve Erdoğan sempatisine katkısı olmuştu.

Dindar kesimler arasında, Batı ile iletişim ve etkileşim kanalları ve network’una sahip olanlar sadece Gülencilerdi. Dindar kesimler arasında Batı’yı en iyi bilen, Batı’da rahat hareket edebilen ve Batı’nın kurum ve kurallarını iyi işletebilen tek kesimdi. Kemalist sekülerlerin Batı’ya yansıttığı Türkiye resmini dengeleme, hatta belirleme konusunda AK Parti’ye destek veren (Kemalist olmayan) seküler aydınlarla birlikte Gülenciler de, askeri vesayetle mücadele döneminde önemli bir işlev gördüler. O dönem, bu iki kesimden gelen PR desteği çok işine yaradı AK Parti’nin.

Ne zaman ki, Gezi ile Kemalist olmayan seküler aydınların büyük bir kısmı cephe değiştirdi; ardından, 17-25 Aralık ile Gülenciler “FETÖ’ye dönüşerek” yeminli Erdoğan düşmanlığına giriştiler — işte o zaman, dışarıya yansıtılan Erdoğan ve Türkiye resmi, farklı kanallardan gelen ama (Gülencilerin hem içerde hem dışarda seküler dünyanın kalbini kazanma stratejilerinin sonucu) “benzer,” tek ve korkunç, karanlık bir fotoğraf üzerinden yansımaya başladı. Gerçeklerden uzaklaşan, Batı’nın önyargı ve eski ezberlerini uyaran bu fotoğraf, “gerçekte olan”ın hayli bozulmuş bir versiyonunu sunuyordu.

Bu bakımdan, 15 Temmuz’da muhafazakâr ve sekülerlerin bizzat ve birlikte deneyimleyerek gördüğü “gerçekte olan” ile Batı’nın gördüğü apayrı bir “gerçekten olan” resmi arasındaki tezat ile karşılaşmamız, fazla sürpriz olmamalıydı aslında. Batı’nın gerçekte olandan çok farklı bir resim görmesinin ve yansıtmasının tek sebebi bu değildi elbette (örneğin, aynı zamanda zaten görmeyi veya çizmeyi arzu ettikleri bir resimdi); ancak bu da önemli sebeplerden biridir.

AK Partili muhafazakâr-mütedeyyin kesimler, on dört yıllık iktidarlarına rağmen Batı ile resmi ilişkilerin ötesindeki alanlarda, etkin ve geniş bir iletişim ve etkileşim ağı kurmayı bugün bile başarabilmiş değiller. 2013 yılında yaşananlardan sonra bu ihtiyaç fark edilmiş, ancak bunun üzerinde yeterince ve özenle çalışılmamıştır. Eskiye göre ilerleme görülmekle birlikte, 15 Temmuz sonrası dünya kamuoyuna ulaşma konusunda yaşanan sıkıntıların bir kez daha sarsıcı şekilde gösterdiği üzere, bu girişimler çok yetersiz bir çapta ve kalitededir.

Uzunca bir süredir ilk defa muhafazakârlar ve sekülerler benzer bir Türkiye resmi görüyor; Batı’nın başka bir resim görüyor olmasına ise birlikte esef ediyor ve kızıyorlar. Belki de bu ortaklık, epey bir süredir bir toplum sözleşmesi yokmuş gibi görünen Türkiye toplumu için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ve 15 Temmuz’a karşı gösterilen ortak tepkiden, görülen ortak Türkiye resminden yola çıkarak, yeni bir toplumsal ortaklık sözleşmesi kurmayı başarabiliriz.

Serbestiyet, 24.08.2016

Menbiç’in intikamı

İnsani ve ahlaki herhangi bir sınırı yok İŞID’in. Hedefine varmak için bütün değerleri gözünü kırpmadan çiğneyebiliyor. Bir çocuğu dahi bir katliam silahını dönüştürebiliyor. Genç-yaşlı, çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden onlarca, yüzlerce insanın ölümünün altına kanlı imzasını koyabiliyor.

IŞİD bu vahşi yüzünü son olarak Antep’te gösterdi. Canlı bomba olarak kullandığı 12-14 yaşlarındaki bir çocuğu bir sokak düğününde patlattı. Çocuklarının, yakınlarının mutluğunu paylaşmak için toplanmış olan 54 masum insanın kanına girdi. Ve zaten son derece uzun ve geniş olan katliam listesini daha da uzatıp genişletti.

İnsanın kanını donduran bu vahşetin birçok nedeni var. Ancak öncelikli neden, IŞİD’in Menbiç’i kaybı. Suriye’de işler IŞİD için sarpa sarıyor. Her şeyden evvel PYD/YPG’nin ana bileşeni olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SGD), giderek IŞİD’e karşı daha fazla askeri üstünlük sağlıyor. IŞİD, her geçen gün daha fazla alan kaybediyor ve işgal ettiği topraklardan çıkmak zorunda kalıyor.

SGD bu çerçevede kritik hamlelerinden birini Menbiç’te yaptı. ABD ve koalisyon güçlerinin desteğinde uzun sayılabilecek bir hazırlık ve kuşatmanın ardından Menbiç’i, İŞID unsurlarından temizledi. Menbiç’i kaybeden IŞİD Cerablus yönüne doğru kaçtı. Kaçarken de sivil halkı kendine kalkan yaptı ve böylece karadan ya da havadan vurulmasını engelledi.

Faturayı sivillere kesmek

Menbiç’i yitirdikten sonra IŞİD’in eli kolu bağlı durmayacağı, hıncını PYD’den ve Kürtlerden çıkarmak isteyeceği belliydi. Yakın geçmişte bunun birçok örneği vardı. IŞİD kayıplarının ardından intikam eylemlerine yönelmiş ve Suriye’de PYD’ye karşı aldığı her mağlubiyetin ertesinde sivillerin hayatına kast etmişti.

Kobani kuşatması ve akabinde yaşananlar, bu intikam stratejisinin en kanlı misalini oluşturuyordu. IŞİD bütün gücüyle Suriye’deki Kürt kenti Kobani’nin etrafını sarmış ve orayı düşürmeye çok yaklaşmıştı. Ancak devreye koalisyon ve peşmerge kuvvetlerinin girmesiyle denge değişmiş, IŞID kuşatması yarılmış ve Kobani kurtarılmıştı.

IŞİD de bu başarısızlığının faturasını sivil Kürtlere kesmişti. PKK/PYD ve dolayısıyla HDP tabanına saldırmıştı. Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da HDP’nin miting ve toplantılarında bombalar patlatmış ve yüzlerce insanı katletmişti.

Kolektif cezalandırma

Menbiç, IŞİD için önem arz eden bir bölgeydi. Kendisi için stratejik değeri haiz bir toprağı yitirmesini IŞİD’in kolaylıkla hazzetmeyeceği açıktı. Dolayısıyla, aynen Kobani’den sonra yaptıklarına benzer eylemlere girişmesi sürpriz değildi. Bunu da Antep’te yaptı.

Kimi yorumcular bunu, IŞİD ile PYD arasındaki savaşın Türkiye’ye yansıması olarak değerlendirdiler. Doğru olmakla beraber, bu yansımanın tek taraflı olduğunu belirtmek gerekir. Zira PKK/PYD’nin, Türkiye’de doğrudan IŞİD ile irtibatlandıracağı bir toplumsal kesim ya da yapı yok. Oysa IŞİD de durum farklı. O, özelde HDP’yi ama genelde tüm Kürtleri PKK/PYD ile bağlantılı sayıyor ve PKK/PYD ile ilgili bir hesabından ötürü “kolektif bir cezalandırma” yoluna gitmekten imtina etmiyor.

Antep’te tanık olunan vahşetin işaret ettiği iki önemli nokta var: Birincisi, PYD ile IŞİD Suriye’de otorite kurma ve otoritesini tahkim etme mücadelesi içindeler. Yakın gelecekte daha da şiddetlenecek olan bu mücadele sürdükçe Türkiye de bundan etkilenecek. Suriye’de bir çözüme ulaşılmadığı müddetçe, Türkiye toprakları da Suriye kaynaklı çatışmalara açık olacak. Dolayısıyla ve maalesef, toplumsal hafızda halen taze olan acılara yenilerinin eklenmesi tehlikesi büyüyecek.

İkincisi, IŞİD daha öne siyasi nitelikli toplantı ve mitingleri hedeflemişti. Antep’te ise bir kına gecesini kana buladı. Böylelikle el büyüttü ve siyasi bağlantısı olsun ya da olmasın bütün Kürtleri hedef tahtasına oturttuğunu ilan etti. Kobani ve Erbil’e saldırıları ile Diyarbakır, Suruç ve Ankara bombalamaları IŞİD’i zaten Kürtler için “ortak öteki/ortak düşman” yapmıştı. Antep’ten sonra muhakkaktır ki, bu düşünce daha da keskinleşecek ve derinleşecektir.

Serbestiyet, 24.08.2016

Batı ve Cemaat’in İşgal İçin Meşruiyete İhtiyacı Yok

Batı bir yalana inanmak istiyor. İşine gelen, ezberlerini bozmasını gerektirmeyecek, zihin konforunu ve hayat akışını etkilemeyecek bir yalan bu. Gülenciler ve “cemaatin liberalleri” de o yalanı söylüyor, alan razı satan razı durumu. Fakat bu bir ikilem. Zihin konforunuz ve hayat akışınız, ikisinden biri bozulmadan devam edebilecek bir dünyada yaşamıyoruz. Eğer zihin konforunuzu bozmayı göze almazsanız hayatınızın akışı bozulacak veya zihin konforunuzdan vazgeçip birazcık “düşüneceksiniz” ve böylece hayat akışınız olağan ve “ahlâklı” bir şekilde devam edecek.

***

FETÖ hainlikte dünya tarihinin gördüğü en tehlikeli ve o oranda “orijinal” bir örgüt. Bu örgüt 2012’den beridir bir imaj inşa ediyor. Batı’ya “anlaması kolay” bir Türkiye imajı çiziyor; başında kaba bir diktatörün bulunduğu, terör örgütleriyle içli dışlı, radikal İslamcı bir parti tarafından yönetilen, sıradan bir Ortadoğu bataklığı…. Today’s Zaman Gazetesi’nden Abdullah Bozkurt isimli haşhaşi, gazeteci kamuflajıyla, henüz ortada IŞİD yokken El-Kaide, Hamas gibi isimleri yazısında AKP ile birlikte anarak, AKP’nin radikal İslamcı bir yapı olduğunu işliyordu, IŞİD icat olunca orda devam ettiler, anlam veremiyordum ama önemsemiyordum da. Meğer bu hepimize cehennem olacak bir yola, çok sonrası için döşenen taşlardan birisiymiş. Twitter hesabında üç beş twitine bakınca ne demek istediğimi anlayacaksınız.

abdullah bozkurt

Zaman içerisinde cemaat bütün yatırımını, Türkiye’yi “radikal İslamcı örgütlere destek veren ülke” olarak göstermeye ve kendilerinin de “modern” ve Batı değerleriyle uzlaşabilir “ılımlı İslamî” bir yapı olarak göstermeye yaptı. Bu yolla Erdoğan’ı Lahey’de savaş suçları mahkemesinde yargılatma hayaliyle, Batı’nın kolaylıkla satın alacağı bir format için çabaladı. Örgütün elebaşı Fetullah Gülen, vaazlarında Erdoğan’ın ismini Kaddafilerle, Saddamlarla birlikte, sonunun da onlara benzeyeceği ümidiyle geçirdi. Ne yazık ki büyük oranda bu imajı yaratmada başarılı da oldular, nitekim Batı Mısır’da olduğu gibi, bize dayattığı bütün değerlerini ayaklarının altına aldı ve darbeden medet umdu. Cemaat, 7 Şubat’ta, 17-25 Aralık’ta “organizasyonel” olarak yapıp içinden çıkamadığı şeyi, 15 Temmuz’da fillen ve “fiziksel olarak” dokunmak şeklinde yeniden yapmaya kalkıştı; şükür ki bu defa da beceremedi ve bu defa çok ağır bir şekilde giriştikleri için o ölçüde ağır bir yenilgiyle karşılaştılar.

15 Temmuz işgal girişimiyle birlikte, Cemaat yurt içinde meşuiyetini tamamen yitirdi. Cemaatin elitleri artık yurtdışına kaçıyorlar ve hainliklerine dışardan devam ediyorlar, bir kısmı da uyku durumuna geçti. Yurt dışına kaçamayacak kadar gariban veya cemaatin kaçmasını sağlamaya gerek görmeyeceği kadar önemsiz üyeler ise ya hapishanelerde çürüyecek ya da toplum tarafından tecrit edilerek zor günler geçirecek. Fakat cemaat bunu hep yaptı, parası olan esnafla olmayanı, akıllı çocuklarla vasat çocukları hep farklı tuttu.

Cemaat yurt içinde neredeyse kendini görünmez hale getirdi, hücrelerini uykuya aldı, kriptoları gece gündüz “Darbe yapanın da yaptıranın da Allah belasını versin!” diye, akıllarınca darbecileri göz önünden kaçırarak darbeyi kınıyorlar, bazıları Fetullah Gülen dahil tüm cemaate sövüyor tedbir gereği ama ortak nokta olarak, memleket sathında görünmez olmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Fakat cemaat vazgeçmedi. Cemaati maşa olarak tutan el de vazgeçmedi. Dışarıda inşa ettikleri imaj gayet başarılı olduğu için, tüm enerjilerini ona sarfetmeye başladılar. Artık amaç Türkiye’yi bir dış müdahaleye açık hale getirmek. Ülke içinde Batı açısından işgale bir meşruiyet yaratmak için giriştikleri tüm darbe kalkışmaları başarısız oldu, fakat artık şu noktada Batı ile buluştular: Bir meşru temele gerek yok. Tıpkı vaktiyle Irak’ın işgali için oluşturulan meşruiyetin yıllar sonra bir yalandan ibaret olduğunun ortaya çıkması gibi, yalan bir meşruiyet kaynağı ile işgali gerçekleştirebilirler. İncirlik Üssü ve nükleer silahlar üzerinden yürütülen tartışmanın gelip dayanacağı yer burası maalesef. Zaman içinde (şu an abes gelen) “kontrol edilemeyen Erdoğan’ın nükleer silahlara el koyma ihtimali” gibi meseleleri ciddi ciddi tartışıyor hale geleceğiz. Tabiî ki bu stratejinin taşeronları da yine cemaat.

Cemaat Türkiye’yi bir NATO müdahalesine veya doğrudan “Haçlı İşgali”ne uygun bir hale getirmek için elinden geleni yapıyor, son vaazında Gülen bunu teyit ediyor. Kavga artık uluslararası arenada. Devletin ve vatandaşlar olarak bizim, şimdiye kadar çoktan yapılması gereken, çok geç kalınmış hamleleri artık yapmak zorundayız zira işin ucunda gerçekten işgal var.