Ana Sayfa Blog Sayfa 184

Aşırılığın bazı semptomları

Gerek sol ve gerekse sağ aşırılar için liberaller ve demokratlar neredeyse doğal düşman haline gelir. Liberallere ve demokratlara küfretmek, aşağılamak, olumsuzlukların sorumlusu olarak onları göstermek aşırıların günlük “fikri egzersizleri” olur. Ilımlılara asıl düşmanlarından daha fazla öfke ve nefret beslerler. Ilımlıların barış içinde bir arada yaşama imkanını bir alternatif olarak temsil etmeleri, aşırılık siyasetinin ontolojisini tehdit eder.

Bir süredir yükselmekte olan sağ aşırılığı Trump ile büyük bir zafer kazandı. Bu zaferin sağladığı itki ile, bazı yerlerde zaten yükselişte olan aşırı sağ söylem ve partilerin daha da güçleneceği öngörüsü müneccimlik sayılmaz.

Aşırılığın yükselişi ve nihayetinde merkezi işgalinin belli başlı semptomları var. Bunlardan en karakteristik olanı aşırılık siyasetinin saldırgan niteliğidir.

Aşırılık ister soldan ister sağdan olsun, yükselişe geçtiğinde hedefine koyduğu şey serbestliktir. Aşırılığın yükselişiyle birlikte ekonomik ve siyasi serbestlik hedef tahtasına oturtulur. Saldırgan siyaseti hayata geçirebilmenin başka bir yolu da yoktur. Aşırılık insanların rızalarına ve tercihlerine dayalı, yani serbestlik içeren mekanizmaları yıkıp zora dayalı mekanizmaları kurmak amacındadır.

Sol aşırılık mevcut kötülüklerin ve adaletsizliklerin müsebbibi olarak serbest piyasa ve demokrasiyi hedefe oturtur. Gelecek güzel dünya, bu ikisi ortadan kaldırıldığında mümkün olacaktır. Sağ aşırılık ise dönemin başarısızlıkları ve tatminsizliklerinin sorumlusu olarak gene serbest piyasa ve demokrasiyi hedef tahtasına oturtur. Serbestlik ortadan kaldırıldığında eski güzel günler geri gelecektir.

Her iki tip aşırılık da, hem belledikleri düşman, hem özledikleri düşler ülkesi — birinde gelecek/romantik, diğerinde geçmiş/nostaljik bir düşler ülkesi — bakımından gerçeklikle bağı çok zayıf veya hiç olmayan hedeflerin peşinde koşarken, etraftaki her şeyi yakıp yıkıp tarumar eder.

Serbestliğe yönelik saldırı, genellikle, serbestlik ile şikayet edilen olumsuzluklar arasındaki sebep sonuç ilişkisi tersine çevrilerek gerekçelendirilir. Ekonomik veya siyasi pek çok problemin asıl ve birincil sebebi ekonomiye müdahale ve siyasete baskı iken, sanki ilişki tersten işliyormuş gibi vaz’edilir. Buna göre, yaşanan musibetler ve başarısızlıklar ekonomik serbestlik ve siyasi serbestlik yüzünden gerçekleşmektedir.

Örneğin serbest ekonomi aşırı solcu biri için dev ABD şirketlerinin az gelişmiş ülkeleri sömürmesine, aşısı sağcı bir Amerikalı için Çin’in Amerika’yı mallarıyla işgaline yol açar. Ekonomik serbestlik bir yandan azgelişmiş ülkelerin yoksulluğunun, diğer yandan Amerika’daki işsizliğin sebebidir. Veya Türkiye’de aşırı sağ söyleme sahip biri için PKK katı siyasi baskılar sayesinde var olup güçlenmemiştir; aksine, siyaseten gösterilen hoşgörü ve serbestlik sayesinde bu ölçüde güçlenmiş ve yayılmıştır. Aşırılıktaki akıl yürütme tıpkı Orwell’in 1984’ündeki gibi “barış savaştır, savaş da barış” tarzı bir tersyüz etmeyi içerir.

Bu ters yüz edilmiş sebep-sonuç ilişkisi üzerinden aşırılık, içe kapalı ve devletçi ekonomi politikaları ile baskıcı ve yasakçı otoriter siyaseti sorunlara çözüm olarak sunar. Yapılan irrasyonel akıl yürütmeye ve önerilen çözümlere bakıldığında, aşırılığın sağdan mı soldan mı geldiği neredeyse önemsiz bir ayrıntı olarak kalır.

Ekonomik ve siyasi serbestlik hedefe konduğu için her iki tür aşırılar için de liberaller ve demokratlar neredeyse doğal düşman haline gelirler. Liberallere ve demokratlara küfretmek, aşağılamak, olumsuzlukların sorumlusu olarak onları göstermek aşırıların günlük “fikri egzersizleri” olur. Ilımlılara asıl düşmanlarından daha fazla öfke ve nefret beslerler.

Bunun sebebi basittir. Liberaller ve demokratlar saldırgan siyaset karşısında birlikte barış içinde yaşayabilme olasılığını hatırlatırlar; düşmanlaştırılmak istenenin hakkından hukukundan dem vururlar; zalimliğe işaret ederek vicdanları huzursuz ederler; hülyalar ve yalanlarla buğulanan zihinlere gerçeğin yalınlığını göstermeye kalkarlar; ne yeterince düşmandırlar ne de yeterince dost; bizden olmadıkları kesindir ama onlardan da görünmezler; barış çağrıları ve yöntemleri ile savaş koşullarına uygun değillerdir; savaşı tehdit ederler.

Ilımlıların barış içinde bir arada yaşama imkanını bir alternatif olarak temsil etmeleri aşırılık siyasetinin ontolojisini tehdit eder. Aşırılık siyaseti “öteki”ni muhalifler olarak, “onlarla” ilişkiyi de rekabet/yarış olarak görmez. “Biz” sadece ortak bir siyasi gaye etrafında birleşmiş insanlar değil(iz)dir, eylemleri(miz) de sıradan siyaset değildir.

“Biz” ve “onlar” dostlar ve düşmanlardır; insanlar vatanperverler ve vatan hainlerinden oluşur. Her şey siyah veya beyazdır; siyaset çıkarların ve tercihlerin yönlendirdiği bir faaliyet değil, bir varlık yokluk savaşıdır. Birilerinin ayakta kalacağı birilerinin ise yok olacağı veya köleleştirileceği bir  hayat kavgasıdır.

Liberaller ve demokratlar saldırgan siyasetin çizdiği net ve keskin tabloyu eleştirerek, rasyonaliteye vurarak, sorgulayarak şüpheli hale getirirler. “Düşman”dan ve “biz”den olmayan bir ara kategoriyi oluştururlar. Bu yüzden düşmandan daha tehlikeli bulunurlar.

Aşırılığın yükselebilmesi ve ayakta kalabilmesi için saldırgan siyasete ihtiyacı vardır. Bu yüzden, hem ülke için hem hareket için geçerli olmak üzere, mümkün olduğunca içe kapanmış, içerden ve dışardan gelecek her türlü eleştiriye tahammülsüz, kenetlenmiş ve yekpare bir birlik yaratmaya çalışır. Herhangi bir farklı görüş veya eleştirinin yeri ve zamanı değildir. Buna kalkışanlar düşmana koz veren gafiller veya içimizdeki hainlerdir. Her şey ve herkes  siyah ve beyaz, hayat ve ölüm kadar keskin ve net olmalıdır.

Aşırılığın muhtaç olduğu saldırgan siyaset, diyalogu dost-düşman düalizmi içinde işleyen bir monologa çevirir. Bu monolog, düşman tehdidinin abartılması ile düşmanın aşağılanması arasında salınan bir sarkaca mahkumdur. Düşman hem güçlü hem zayıftır; bir yandan aşırı tehlikeli, kötü niyetli ve kurnazdır, diğer yandan ahlâken düşkün, işe yaramaz veya tükeniş içindedir.

Aşırılığın siyasetinde “düşman” aşırı güçlü ve tehlikeli gibi sunularak kitle yoğun korku ve endişe ile birbirine yapıştırılır. Ardından aynı kitle aşırı bir özgüven yüklemesiyle “umuda doğru” mobilize edilir. Pompalanan korku ve kaygı,  şişirilen ego üzerinden aşağılama ve kibir olarak yansıtılır, böylece harekete geçirici bir enerjiye dönüştürülür.

Saldırgan siyaset sıklıkla irrasyonel söylemler ve politikalarla ortaya çıkar, kendini gösterir. Olgulardan kopuk olarak kurulan sebep-sonuç ilişkilerine dayalı teşhisler, gerçeklikle bağı hiç olmayan veya çok zayıf olan politik çıkarımlar, işe yaramayacağı en başından belli çözüm önerileri, keskinliği içinde yüksek riskli ve tehlikeli siyasi hamleler, ortamla ve ortalamayla bağlarını koparan icraat, rasyonaliteden kopan (kopmak zorunda kalan) saldırgan siyasetin ürünleridir.

Aşırılık saldırgan siyasete mahkumdur. Çünkü beşeri dünyanın karmaşıklığı, çeşitliliği ve değişkenliği ile baş edebilecek bir vizyonu yoktur. Hayaller ile hayatlar arasındaki “uçurum”a öfke duyar; ancak hayaller ile hayatlar arasındaki ilişki (çelişki) konusunda doğru ve sonuç alıcı çözümleri yoktur. Gerçeğe duyulan öfke, onu rasyonel ve barışçı yollardan değiştiremeyeceğinin idraki ile birlikte, irrasyonel bir hikaye ile gerekçelendirilen saldırgan bir siyasete dönüştürülür. Öfke altı boş, romantik, çılgın ve yok edici bir maceranın motoru, irrasyonel hikaye ise yakıtı haline gelir ve araba son sürat uçuruma sürülür.

Demokratik sistemler sağ ve sol aşırılık tehdidine açıktır. İşler iyi giderken, bir yanda elitizm ve diğer yanda popülizm, demokrasinin işleyişinde karşılıklı dengeleyici unsurlar olarak işlev görebilir. Ancak işler kötüye gitmeye başladığında elitizmin yozlaşması sol aşırılığı, popülizmin yozlaşması ise sağ aşırılığı besleyen iki damara dönüşür.

İnsanlığın durumu iyiye mi kötüye mi gidiyor?

Zaman zaman öğrencilerime Türkiye’de ve dünyada insanlığın durumunun iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini düşündüklerini sorarım. Cevap, çoğu zaman, kötüye gittiğidir. Yetişkin, hayat tecrübesi ve dünya bilgisi daha fazla kimseler de genellikle aynı kanaati dile getirir.

Psikolog Steven Pinker’ın işaret ettiği üzere, bu meselede üç noktanın altını çizmek uygun olur. İlki, durumun devamlı, hatta kimine göre asla önlenemez ve geri çevrilemez biçimde kötüye gittiği. Moderniteyi düşman bilen –hatta şeytanlaştıran- kimileri onun insanlığı bozduğunu iddia eder. Bu düşüncenin yansımalarını Rousseau’dan Heidegger’e kadar birçok önemli filozofta ve çok sayıda çağdaş düşünürde bulabiliriz. İkinci nokta, önceki durumun daha iyi olduğu kanaati. Hayatta her şey bir nispet meselesi. Bugün durum kötüyse, çoğu insana göre, önceki durum daha iyi olmalıdır. Bundan dolayı, moderniteye hoş bakmayanlar, atalarımızın daha iyi şartlarda yaşadığını, söz gelimi, daha ahenkli, barışçıl ve müreffeh bir dünyada ömürlerini tamamladığını varsayar. Üçüncü nokta, insanlığın durumunun kötüye gittiği düşünce ve kanaatinin ilk defa tezahür ediyor olmaması.

Üçüncü nokta üzerinde biraz daha durmakta fayda var. Sık sık eski güzel günlere özlemin dile getirildiğini duyarız. Yeni nesillerin çok bilgisiz, duyarsız olduğu yolunda şikâyetlere şahit oluruz. Bu yeni bir durum ve tutum değil. Bugün kendilerinden şikâyetçi olunan nesiller de vakitleri geldiğinde muhtemelen yeni nesillerden şikâyetçi olacaklar. Neden şikâyetçi olunduğuna dair somut örnek vermek istersek, Pinker’ın örneğini ele alabiliriz. Orta yaşlı ve yaşlı kimseler yeni nesillerin dil bilgisinin ve dili kullanma becerisinin yetersizliğinden bahseder. Dijital çağda sosyal medya ortamlarının dili yozlaştırdığını, düşünce ve ifade kabiliyetini körleştirdiğini söyler. Ne var ki, benzer serzenişler önceki çağlarda da vardı. İngiliz dili üzerinden gidersek, Pinker’ın dediği gibi, bugün gençler, bürokratlar, gazete yazarları yetersiz bir dille yazıyorlarsa, ne zaman daha iyi bir dil ile yazıyorlardı? 1961 yılında bir yorumcu şöyle demekteydi: “Son üniversite mezunları, üniversitelerden dereceyle mezun olanlar dâhil, dile hiçbir şekilde hâkim gözükmüyor.” O yıllarda birçok kimse bu kötü durumun ortaya çıkmasında radyo ve televizyonun büyük sorumluluk payının olduğunu öne sürdü. Ancak, radyo ve televizyon çağı öncesinde de şikâyetler vardı. 1917’de şu yazıldı: “Ülkedeki her kolejden çığlıklar yükseliyor: ‘yeni öğrencilerimiz [harfleri doğru] heceleyemiyor, noktalama işaretlerini kullanamıyor’. Her kolej harap hâlde, çünkü öğrenciler en temel bilgilerden bile yoksun.” Daha geriye, Aydınlanma çağına gidersek, 1785’te şöyle yazıldığını görürüz: “Dilimiz çok hızlı yozlaşıyor… Onu kontrol etmenin imkânsız hale gelmesinden korkmaya başladım.” İngiliz diliyle ilgili yozlaşma korkularının temelsiz olması, Türkçe için de korkmanın yersiz olduğunu göstermeyebilir. Ne yazık ki,  Türkçe önce harf devrimi arkasından sadeleştirme denen kültürel soykırıma nesne oldu ve zaman içinde gerçekten geriledi. Ama ölmedi.

Türkiye ve dünya ayrımı bir yana, son yüzyıllarda dünyada genel olarak bir iyiye gidiş vuku buldu. Daha açık söylersek, insanlığın durumu kötüleşmedi iyiye gitti. Meselâ, şiddet artmadı, azaldı. Atalarımız amansız bir şiddetin kol gezdiği ortamlarda yaşardı. Bazı hesaplamalara göre eski zamanlardaki şiddet bugünkü şiddetin tam kırk katıydı. Şiddet sıradan ve olağandı, her an her yerde insanın karşısına çıkabilirdi. Bugün şiddetten bu kadar rahatsız olmamızın sebebi bu muazzam azalma. Aynı şekilde, insanlık daha az savaş, soykırım, tecavüz, işkence ve sadizmle yüz yüze. Hayat şartları da kıyas kabul etmeyecek derecede iyileşti. İnsanlar önceki her dönemdekine nispetle daha uzun yaşıyor, daha iyi besleniyor, daha çok boş vakte ve eğlence imkânına sahip. Tek cümleyle ifade edilecek olursa, insanlığın durumu birçok bakımdan tüm zamanlardakine nispetle çok daha iyi ve daha da iyiye gidiyor.

EU Means More Than Juncker Can Imagine

I have recently been emphasizing on incapability of EU administration to deal with worldly matters. And Mr. Juncker, president of the EU Commission proved me right one more time when he posted a tweet last week, remembering Castro as a hero of many. It was impossible for an experienced politician like Juncker not to know that Castro and his revolutionist friends brought death, poverty and misery to the whole country and compelled Cubans to agonize under a socialist dictatorship. If he was a sympathizer of a murderer, he would show the similar sympathy to other murderers of the world; but he was not. His sympathy is most likely for socialist dictatorships and it obviously does not matter to him how many they killed.

Juncker’s praise to Castro is obviously motivated by his collectivist background but there is a worse matter with him. He looks like suffering from a deep confusion and it is not only him but most of other EU technocrats look confused too. And this is not only affecting them but EU’s future too.

People hardly mention about what a huge failure it was for EU administration to make Brits take a Brexit decision. However, it was a mass and Europeans have slowly started to recognize it. Britain’s concerns and demands have not taken into consideration since EU administration sees the union as a club that acts on its own interests and when the time comes, that can break its own rules. However, EU was not established on that spirit. It has never meant to be a mechanical organism that when a country becomes a fit-shape, it can be the part of. EU has been a peace project above all and when this very first principle was noticed to be broken, the organization has lost its spirit. Noone saw that making Brits to take the decision of staying in the EU was much more important than EU procedures or bureaucratic accuracy. Maintaining relationship with UK within the EU perspective should have been the biggest concern beyond all details because EU was exactly for keeping countries attached to its fundamental purpose.

I remember Mr. Juncker said before, the US President-elect Donald Trump should learn how the EU works. The point Juncker is missing is that nobody needs to learn how EU works. It is just people need to learn what EU is; and what EU is obviously very much different than what Juncker imagines. After his long-time political experience, it looks like he needs to learn how the world works.

And now he is adding one more mistake to his career with being reckless to Turkey’s EU membership negotiations. He wants Turkey to decide whether they want to be a member or not. And he seems to be really convinced that it is that easy to make that decision. Is this how he thinks the world works? What would happen if Turkey went to referendum and decide to put an end to membership negotiations? What would that cost to Mr. Juncker? More importantly what would that mean to the future of EU? A European nation is being threatened with deprivation of privileges of club membership? Juncker should understand that if it is a club membership that we are talking about, then we need to admit that people are free to look for alternative clubs with better privileges and they don’t get criticism out of it. However Turkey obviously doesn’t see it as a club. They see themselves as a natural part of Europe and well deserved candidate of EU membership. That’s why they have been there since the beginning and have been trying over generations.

Juncker keeps the record of the longest term democratically elected prime minister in power and it must be in his best knowledge that bureaucrats suffer from fish bawl effect. Their lack of vision helps to show matters risk-free but not for so long. When matters change after all, bureaucratic motivations start to become troublesome but nothing more.  They cost a lot to politicians and the people. Thus, they are needed to be taken under control. If European political leaders do not run the show again, EU bureaucrats seem to cost much to Europe. And Turkey looks like the next deficit.

 

 

Castro Küba’sının karnesi

Castro’nun vefat etmesiyle başlayan Küba tartışmaları ilginç noktalara taşınıyor.

Bazıları Castro Küba’sını eleştirinin ancak ABD hesabına yapılabileceğini ve Küba’yı eleştirenlerin ya ABD hayranı ya da ABD’ye satılmış olduğunu söylüyor. Bu düpedüz saçmalık. Küba’yı eleştirmek ne ABD hayranı olmak ne de ABD’yi her şeyiyle onaylamak anlamına gelir. Bunun yakından tanıdığım örneği bizzat kendim. ABD’nin güçlü bir sivil toplum geleneğine sahip olduğunu biliyor ve bu geleneği tüm boyutları ve unsurlarıyla takdir ediyorum. Ancak, aynı şeyi ABD devletinin icraatları için söyleyemem. Amerikan devleti de her devlet gibi vatandaşlarını adım adım takip etmeye meraklı. Her devletteki saldırganlık ve işgalcilik dürtüleri Amerikan devletinin dış politikasında da tezahür ediyor.  Şüphe yok ki Castro Küba’sı da bundan nasiplendi. Ancak, unutulmamalı ki, Castro’nun önceki diktatör Batista’ya karşı mücadelesine başlarda destek verenler arasında ABD de vardı. Üstelik Castro daha sonraki ABD ambargosunu ve oyunlarını Küba halkı üzerindeki baskılarını meşrulaştırmak için kullandı.

Başka bazıları Küba eleştirilerinden Türkiye’ye bir çizgi çekiyor. Türkiye’de de bir diktatörlük olduğunu söylüyor. Başka yerlerdeki diktatörlüklerden önce Türkiye’deki diktatoryanın görülmesi gerekir diyor. Bu da temelsiz bir tez. Türkiye demokrasisinin mükemmel olduğu söylenemez. Demokrasimiz kimi kadim kimi konjonktürel problemlerle dolu. Bunları zaten sürekli yazıp tartışıyoruz. Ancak, Türkiye’deki sistemle Küba’daki sistem arasında birebir özdeşlik kurmak insafsız ve ahlâksız bir tutum. Küba totaliter bir siteme sahip. Yan ülkede tekelci bir ideoloji, tekelci bir tek parti, kitle iletişim araçlarında mutlak devlet tekeli, tamamen devlet güdümünde bir ekonomi ve keyfî ve sınırsız şekilde, sırf muhalif oldukları, olabilecekler için insanlara karşı kullanılan, çeşitli biçimlerde ortaya çıkan bir devlet şiddeti, terörü var.

Çeşitli kaynaklardan gelen bilgiler bu tespitleri doğruluyor. Meselâ, Human Rights Watch (HRW) tarafından raporlanan bilgiler. Sosyal medyada Altuğ Önlen tarafından Türkçeye aktarılan bu kısa rapordan bazı bilgiler verirsek tablo daha net görülebilir. İlgili rapor açıkça söylüyor ki Küba’da siyasî muhalefete hiçbir şekilde izin verilmiyor. Çeşitli dönemlerde muhalifler “ABD’nin paralı askerleri” olmakla suçlanıp gizlice yargılandı (yani yargılanmadı) , ağır şartlarda hapishaneye tıkılmaktan şartlı olarak sürgüne gönderilmeye kadar uzanan cezalara çarptırıldı.

Castro 1959’da iktidara geldi. 1976’ya kadar ülkeyi bir anayasa olmadan, hukukî temeli olmayan kararlarıyla yönetti. Küba’da baskı ve tahakküm hukukî alanda sistemleştirildi ve bu baskının güvenlik güçleri, devlete yakın toplum kesimleri ve bağımsız olmayan yargı tarafından uygulanması sağlandı. Dayak, keyfî tutuklama, halka açık eylemlerin yasaklanması, muhaliflerin ölümcül hastalıklarda bile tedavi imkânlarından mahrum bırakılması sistemin rutinleri.

Küba’da bağımsız ve özgür medya yok. İfade özgürlüğü yok. Bağımsız sendikalar, vakıflar ve dernekler yok. Ülke kapalı kutu. Rejim halkın dış dünyayla bağlarını kesmek için elinden geleni yapıyor. Uluslararası kuruluşların ve gözlemcilerin ülkeye ziyaretler yapmasına ve insan hakları ihlâlleri hakkında bilgi toplamasına izin vermiyor. Küba’da muhalif partiler yok.  Birden fazla partinin katıldığı, eşit, hür, âdil seçimler yok. Castro 50 yıl iktidarda kaldı ve hiçbir zaman yarışmacı siyaset içinde halktan toplumsal onay almadı. Bundan dolayı Castro’nun iktidarının Küba halkı tarafından ne derecede onandığını bilmiyoruz. Bazen Küba’daki yerel temsilî organlarına bakarak zaten halkın temsil edildiği iddia ediliyor. Bu doğru değil. Demokraside önemli olan yarışmacı ortamda siyasal katılımdır. Küba’da söz konusu olan ise diğer totaliter sistemlerde -ve bazen otoriteryen ülkelerde de- görüldüğü üzere siyasal mobilizasyondur. Siyasal mobilizasyonda sistemin egemenleri halkın çoğulcu tercihlerine alan açmaya değil toplumsal kesimleri kendi amaçları yolunda motive ve mobilize etmeye çalışır. Bu demokratik siyasal katılımla eş tutulamaz. Hak değil görev telakki edilir.

HRW raporu Küba’nın sağlık, eğitim ve ekonomi alanında bazı gelişmeler gerçekleştirdiğinden söz ediyor. Bunları da şüpheyle karşılamak gerekir. Eğitim açısından bu tespite yol açan şey okuma yazma oranının yükselmesi. Bu sadece Küba’da değil tüm totaliter sistemlerde karşımıza çıkan bir durum. Bu sistemler daha yolun başında yaygın bir okuma yazma öğrenme-öğretme kampanyası açar. Okuma yazma bilenlerin oranı, resmî rakamlara güvenirsek, yüzde yüze yaklaşır. Ancak bunun kendi başına fazla anlamı yok. Okuma yazma oranı yükseldikçe kitleler sistemin propagandasına daha fazla maruz kalma durumuna düşer. İfade özgürlüğünün, özgür ve çoğul medyanın, bilgi ve haber kaynaklarında adem-i merkeziyetçiliğin olmadığı yerde başka türlü olamaz. Ekonomi alanında da bir gelişmeden çok nispî bir gerileme olduğunu biliyoruz. Yollardaki araçlar, evler, ortalama refah seviyesi vs. bunun işareti. Küba bugün dünyanın en fakir ülkelerinden. Başka yerlerde seçkin ve iyi kazançlı meslekler orada 10, 20 dolar ücretler karşılığı yapılıyor. Açlık, yetersiz beslenme toplumda çok yaygın. Ekonomik sefalette ABD ambargosunun bir payı elbette vardır. Bunu inkâr etmek hem haksızlık hem de naiflik olur. Ancak, Küba kendi içinde özgür bir ekonomik sistemi benimseseydi çok daha iyi durumda olurdu. Başka bir deyişle Küba özel mülkiyeti, serbest teşebbüsü, serbest ticareti tanısa, mülkiyeti ve sözleşmeleri koruyan bir hukuk sistemini inşa etse ve etkin şekilde işletseydi böylesine sefil bir durumda olmazdı.

Sağlık alanındaki gelişme iddiaları da somut, genel, ölçülebilir ölçütlere dayanmıyor. Doktor sayısının yükselmesi ve hastaların doktora ulaşma imkânlarının artması tek başına yetmez. Dünya Sağlık Örgütü’nün kıstaslarına dayanarak Küba sağlık sisteminin performansı hakkında bir sonuca varabiliriz. Bildiğim kadarıyla bu şekilde hazırlanmış sağlıklı bir rapor yok, olması da zor, hatta mümkün değil, çünkü Küba objektif şekilde bilgi toplanmasına izin vermiyor. Küba gibi ülkelerin resmî istatistikleri ise asla güvenilir değildir. Kansere aşı bulma meselesine gelelim. Kansere aşı bulunduysa bu harika bir haber ve bunu yapan bireyler de ülke de takdiri ve teşekkürü hak ediyor. Ancak, iki noktanın alını çizmek lâzım. İlki, bu haberin de ilgili uluslararası örgütler tarafından (WHO gibi) doğrulanması ihtiyacı. İkincisi ise, madem ki böyle bir aşı geliştirildi, Küba’nın bunu tüm insanlığın hizmetine sunması gerekir. Bunun da çeşitli yolları mevcut. Üstelik bu Küba ekonomisine de büyük katkı sağlayacaktır.

Sonuç olarak, Küba’yı ve Castro’yu eleştirmek ne Küba halkına kötülük yapmayı arzulamak ne ABD adına hareket etmek ne de ABD’nin kusurlarını, kumpaslarını, saçmalıklarını savunmak anlamına gelir. Küba halkının bir an evvel özgürlüğe ve refaha kavuşmasını temenni etmek insanlık görevi. Bu yolda mesafe alabilmek için de, şimdiye kadar yapılan yanlışlıkları tespit ve tahlil etmek gerekiyor. Üstelik Küba’dan kendi ülkemiz ve başka ülkeler için çıkartacağımız dersler de olabilir. Mesele bundan ibaret. Lütfen ne abartalım ve çarpıtalım ne de küçümseyelim ve görmezden gelelim…

Hep “-mış gibi” yapmak

0

“Bazen tüyler ürpertici bir Türkiye tablosu çiziveriyordu.”Bir milyondan fazla yüksek okul öğrencimiz var, eğittiğimiz yalan; yüzlerce camimiz var, müslüman olduğumuz yalan, milyarlarca liralık matbaamız var, gazeteciliğimiz yalan; hükümetimiz var, iktidar olduğu yalan; Türkçe konuşuruz, birbirimizi anladığımız yalan; metrelik cetvelimiz var, yüz santim olduğu yalan; kilogram kullanırız, bin gramı doğru tartabildiğimiz yalan; dünyanın en eski uluslarındanız, tarihimiz yalan; NATO’nun en büyüğü ordumuz var, ülkemizi savunabileceğimiz yalan; Cumhuriyetiz, demokrat olduğumuz yalan; konukseverliğimiz ünlüdür, birbirimizi sevdiğimiz yalan…daha sayayım mı?”

Ritüeller ülkesi olduğumuza katılıyordum. Hep “…”mış gibi, rencide olmuş gibi, bıçak kemiğe dayanmış gibi, isyan edermiş gibi, inanırmış gibi, hatta eğlenirmiş gibi yaptığımız doğruydu. Kim daha iyi …miş gibi yaparsa o kazanıyordu.”

Yukarıdaki satırlar belki de Türkiye’de doksanlarda yazılmış en iyi metinlerden birine ait, Alev Alatlı’nın Or’da Kimse var mı? dörtlüsünün ilk kitabı olan Viva La Muerte’ye. Doksanlardan beri ülkede pek çok şeyin değiştiğini söylediğinizi duyar gibi oluyorum, kabul. Ama değişmeyen bir şey var ki, o da hep “-mış gibi” yapmamız.

Dün gece Adana Aladağ’da bir kız yurdunda çıkan yangında 12 tane kız çocuğu öldü. Burada “öldü” yerine daha yumuşak bir kelimeyi kullanmayı istemedim, çünkü yangının elektrik panosundaki bir kaçaktan çıkmış olma ihtimalinin ihmali akla getirmesinin yanı sıra yurdun en üst katının ahşaptan olmasının yangını arttırması, yangın merdiveninin gerektiği tek anda açılamamasına karşılık bu sonucu aklımıza kazımamızın gerektiğini düşünüyorum. İsim listesi yayınlandığında isimlerinin yanında kaçıncı sınıfa gittikleri yazan; en büyüğünün 8. Sınıfa gittiği o listeden belli olan, küçücük kız çocukları, hepimiz yüzünden öldü. Evet, bunu kabullenin ya da reddedin. Bu, hepimizin suçu.

Hepimizin suçu, çünkü yangının yaşadığımız binanın yanında çıkmaması yalnızca bir tesadüf.  O binadaki ihmalkârlıkların çoğuna günlük hayatta rastlıyor olmamıza rağmen, kendi işimiz olmadığını düşündüğümüz için müdahale etmiyoruz. Hoş, kendi işlerimizi de pek üzerine düşerek yerine getirdiğimiz söylenemez. Binanın sahibi yönetmelikte var diye, gerektiği için yangın merdivenini yaptırmış gibi davranıyor, kapının kilidine sahip olan güvenlik için kilitlemiş gibi oluyor, gerektiğinde açabilecekmiş gibi düşünüyor. Süreci denetlemesi gereken yerel yönetim denetlemiş gibi davranıyor. Meclisteki partiler bu tür sıkıntıları kaale alıyormuş gibi dinliyor. Muhalefet hükümeti ihmal davaları ile ilgili sıkıştırıyormuş gibi yapıyor. Hükümet ihmalkârlıkla ilgili düzenlemeleri yapıyormuş gibi görünüyor. Biz de başımıza gelen her felaketten ders almış gibi, daha 24 saat geçmeden meseleyi tamamen anlamış gibi ahkâm kesiyoruz. Meselede tek -mış gibi yapmayanlar, o çocuklar. Onlar, yıllardır değiştiremediğimiz gamsızlığımız ve sorumsuzluğumuzun sonucu olarak, ölmüş gibi yapmıyorlar. Ölüyorlar.

Yüksek lisansını Almanya’da yapmış bir arkadaşım Türkiye’ye gelip çalışmaya başladığında kış döneminde balkonların altındaki buz sarkıklarının belediye tarafından nasıl olup da temizlenmediğini görüp dehşete kapılmıştı. Bunun için belediyeyi aradığını hayal meyal hatırlıyorum ama nedense sürecin nasıl sonlandığına dair bir anım yok. O arkadaşımla mesai arkadaşlarının belirli bir süre “evhamlı” olması üzerine örtük de olsa şakalaştıklarını hatırlıyorum. Halbuki öngörülebilir bir felaketi engellememenin sonunda insanın hak ettiği sıfatlar evhamlının katbekat ağırı.

Zamanın bir şeyleri değiştirdiğini artık kanıtlamamız şart. Zaman, artık ihmalkârlıktan hayatını kaybeden çocukları tarihimize yazmamalı.

Hamiş: Çıkan yangının sonunda ölenlerin hangi “taraf”ın çocuğu olduğunu vurgulayanlara söyleyecek bir sözüm yok. Siz zaten bir yangında yanan kız çocuğuna acıyamayacak hale gelmişsiniz. Daha n’olsun?

Sosyalizmin Romantizmi ve Dünya’nın Gerçekleri

Uzun bir zamandır sosyalizmin bilhassa kültürel iktidarı elinde bulunduran insanlar tarafından yapılan romantizmi üzerine kafa yoruyorum. Çevremdeki lise ve üniversite çağındaki gençleri gözlemleyerek içinde bulundukları ortamlardan, izledikleri filmlerden ve hatta dinledikleri şarkılardan etkilenerek nasıl sol-totaliter ideolojilere sempati duyduklarını anlamaya, irdelemeye çalışıyorum.  Bununla ilgili bir yazı kaleme almayı da düşünüyordum ki Küba Devrimi’nin sosyalist lideri Fidel Castro’nun ölümünden sonra yapılan sosyalizm güzellemeleri (ki bu güzellemeler bir diktatörü demokrasi kahramanı gibi gösterecek kadar iğrençleşti)  ile bu yazının yazılma süreci daha da hızlanmış oldu.

Sosyalizmin diğer ideolojilere, diğer fikir akımlarına karşı büyük bir avantajı var. Gerek ülkemizde, gerek de Dünya üzerinde özelde sosyalizm genelde totaliter rejimler insanlara daha çekici geliyor. Sosyalizme, diğer ideolojiler karşısında ayrıcalıklar veriliyor. Sosyalizm maskesi altında ve sosyalizm kimliğinin arkasına sığınılarak yapılan kötülükler güzel gösterilebiliyor.  Bunun altında yatan sebeplerin iyi incelenmesi gerekiyor.

Sosyalizme olan ilginin temelinde yatan sebeplerden biri bu ideolojilerin reklamının, benim tabirimle romantizminin yapılmasının kolay olması. Ayrıca sosyalizmin diğer bir büyük avantajı, kendisi ile taban tabana zıt olan kapitalizmin Dünya üzerinde modern çağların şeytanı olarak ilân/idrak edilmesi. İnsanların büyük çoğunluğu, kendilerine yutturulduğu üzere, sorgulamadan ve araştırmadan Dünya’daki bütün kötülüklerin sebebi olarak kapitalizmi görmektedir. Öyle ki insanlar çevrelerinde gördüğü birçok şeyi kolaya kaçarak kapitalizme yıkmakta, bu çoğu zaman tirajı-komik bir hâl almaktadır. Kapitalizmin mutlak olarak bütün kötülüklerin babası kabul edildiği bir dünyada sosyalizmin bu kadar rağbet görmesine şaşırmamak gerekir.

Ülkemizin sosyal bilimler alanında yaşadığı en büyük problemlerden biri kavramların anlamlarının bilinmemesi, yanlış bilinmesi, yanlış anlaşılması ya da birbirine karıştırılmasıdır. Gencinden yaşlısına kime sorarsanız sorun kapitalizm kötü bir “şey”dir. Özellikle kendini solda tanımlayan ya da sola sempati duyan insanlara sorarsanız cevap çok daha sert olacaktır. Aynı şekilde bu insanlara sorunuzun devamında kapitalizmin ne demek olduğunu, serbest piyasanın ne anlama geldiğini soracak olursanız ben öyle iddia ediyorum ki alacağınız cevap sizi pek de memnun etmeyecektir. Hatta cevap alamayabileceksinizdir. Ben bunu kendi hayatımda deniyorum. Çevresinde gördüğü herhangi bir sorunu (çevre kirliliği vs.) kolaya kaçarak kapitalizmin bir günahı olarak gösteren insanlara direkt olarak kapitalizmin ne demek olduğunu bilip bilmediğini soruyorum.

Sosyalist olmak ya da kendini solda görmek çok basittir. Çaba istemez, emek harcama ihtiyacı gerekmez.  Kapitalizmin bütün imkânlarını sonuna kadar kullanıp, piyasa çarkları sayesinde televizyonunuza gelen bir filmi izleyip, cep telefonunuza internet bağlantısı üzerinden indirdiğiniz bir şarkıyı dinleyip kolaylıkla sosyalizme sempati duyup kapitalizmden nefret edebilirsiniz. Oysa liberal fikirleri dillendirmek, piyasanın serbestliğini savunmak çok daha zordur. Emek ister, araştırma gerektirir, sorgulama ihtiyacı yaratır.

Peki sosyalizmin romantizmi nasıl böyle kolay yapılabilmekte? Bunun cevabı gayet basit, çünkü sosyalizm Dünya üzerinde bir yeryüzü cenneti vaat ediyor. Hem de, “herkesin ‘eşit’ olduğu, zenginin olmadığı ama fakirin de olmadığı, eğitim ve sağlık hizmetlerine ücretsiz erişilebilen bir cennet” vaat ediyor sosyalizm. Oysa sosyalizmin insanları eşitleyebildiği tek bir eşik olduğu tarihî tecrübe ile sabittir, o da fakirlik. Bütün insanları fakirleştirerek eşitler sosyalizm.

Ünlü Stanford iktisatçısı Thomas Sowell, “İktisadın ilk kuralı kaynakların kıtlığıdır, siyasetin ilk kuralı ise iktisadın ilk kuralını umursamamaktır.” der. Ben Sowell’in sözünden yola çıkarak şunu söyleyebilirim; iktisadın ilk kuralı kaynakların kıtlığıdır, sosyalizmin ve sosyalist olmanın ilk kuralı ise iktisadın ilk kuralını görmezden gelmektir.

Devletin bizden aldığı paralar dışında bir gelir kaynağı yoktur. Yani ücretsiz/bedava sanılan hizmetlerin tamamı bizim cebimizden çıkan vergiler ile sağlanmaktadır. Öyle ki, ücretsiz olmanın ötesinde cebimizden çıkan vergilerin karşılığı çoğu defa alınamamaktadır. Ünlü iktisatçı Milton Friedman’ın dediği gibi “Bedava öğlen yemeği yoktur”

Sosyalist ülkelerde de ne eğitim, ne sağlık ne de farklı bir sektör (aslında) ücretsiz değildir. O, ülkede yaşayan insanların zengin olma haklarının ellerinden alınmasının bir sonucudur. Zenginlik, aleyhinde yapılan karalamalara rağmen kötü bir şey değil tam tersine fakirliğin azalmasını sağlayacak tek ilaç, medeniyetlerin gelişmesinin, dünyanın ilerlemesinin en temel gereklerinden biridir.

Serbest piyasa kapitalizmi, Dünya’ya sosyalizmden çok daha fazla ve büyük katkılar sunmuştur.  Bunu görmek ve hakkını vermek çok da zor olmasa gerek. Öyle ki hayatımızın her anında, her alanında bunun örnekleri ile karşılaşmaktayız. Oysa, sosyalizm dünyaya olumlu yönde bir şeyler sunmak yerine kan, gözyaşı, sefalet ve fakirlik bırakmıştır.

Sosyalizm ne kendisi hakkında yapılan romantizmde olduğu gibi bir özgürlük ideolojisidir ne de fakirliği bitirecek olan, insanları eşitleyecek olan bir dünya düzenidir.  Zaten sosyalizmin ulaşmayı hedeflediği eşitlik anlayışı adil değildir.

Dünyanın somut gerçekleri ile sosyalizmin romantizmi birbirini tutmamakta. Hiçbir zaman da tutmayacak. Dünyadaki sorunları gerçek manada umursayan, özgürlüğünü önemseyen her birey bu gerçek ile er ya da geç yüzleşecektir.

Liberalizmin Ekmeğini Yiyip Sosyalizmin Türküsünü Çığıranlar!

Reel sosyalizm yıkılalı çok oluyor ama maalesef kültürel alandaki sosyalist hegemonya devam ediyor. Özellikle de popüler kültürde mistik bir sosyalizm heyulası, hükmünü icra etmeye devam ediyor.

Türkiye’de de bunun örneklerini bolca görüyoruz. Bazen bir patron, bazen bir işadamı yahut CEO, sosyalizme öykünen söylem ve eylemlerin içinde oluyor. En son gezi kalkışmasında, irikıyım işadamlarını sosyalist çapulcular arasında gördük…

Popüler kültürdeki sosyalist hegemonyayı en son Che tartışmalarında görmüştük. Meclis başkanının Che’ye yönelik küçük bir eleştirisi nasıl da yaylım ateşine tutulmuştu…

Baskın kültürdeki sosyalist romantizmi, an itibariyle, meşhur diktatör ve katil Castro’nun ölümü vesilesiyle görüyoruz. İnsan, “ne de çok seveni varmış” diye şaşırmadan edemiyor. Sağdan, soldan, ortadan, yandan, bilumum cihetlerden pek çok seveni varmış…

***

Kültürel alandaki sosyalist egemenliği bilen birisi olarak bu yoğun ama temelsiz sevgi seline şaşırmadım.

Beni şaşırtan, Kıbrıs’ta kurulu bir özel bankanın Castro’nun ölümü üzerine yayınladığı “saygıyla anıyoruz” cümlesi oldu. Malumdur ki, bankacılık kapitalizmin ürünü-liberalizmin çocuğu bir kurumdur. Bu aptal bankacılar, kapitalizmin, dolayısıyla bankacılığın düşmanı bir diktatörü saygıyla anıyorlarmış…

Bu aptalca ve basitçe bir cehaletin ürünü değil mi? Buna atalarımız mürekkep cehalet derlerdi. Şeddeli cehalet. Öğretilmiş cehalet. Ceddimiz der ki:

Cehlin ol mertebesi sehl olmaz
Ta kesbsiz bu kadar cehl olmaz

Yani: Bu kadar büyük bir cehalet kolay olmaz; bu kadar büyük bir cehalet ancak çalışıp çabalamakla olur. Bu kadar cehalet ancak tahsil ile olur.

Bu mesajı hazırlayan iki uzmanın özgeçmişlerine baktığımda şu gördüm: Her ikisi de yüksek tahsil yapmış. Hem de liberal-kapitalist ülkelerde. Biri Amerika’da, öteki İngiltere’de okumuş.

***

Genellikle okumuş cahillerle polemik yapmayı sevmem ama bir şansımı deneyeyim diye facebook üzerinden yorum yazdım: “Kapitalizmin dolayısıyla bankacılığın düşmanı bir adamı saygıyla andığınızın farkında mısınız?”

Ardından bir yorum daha patlattım: “Serbest piyasa ve demokrasi karşıtı bir adamı, serbest piyasada ve demokratik bir ülkede iş yapan bir bankanın saygıyla anmasına şaşırdım.”

Güya bana cevap sadedinde, Küba’da da banka olduğunu söylediler. 9 tane yabancı banka ismi verdiler. Ben de onlara “devlet bankalarını değil özel bankaları kastediyorum” dedim. “Bir Küba vatandaşının veya bir Küba şirketinin bankası var mı, onu söyleyin!” dedim.

Bana yine aynı listeden bir İspanyol bankasının ismini verdiler. Baktım ki laftan anlamıyorlar. Bir ironiyle kapatayım dedim ve şunları yazdım:

“Zahmet oldu, verdiğiniz bilgiler sayesinde aydınlandık, Küba’nın özel bankacılığa/özel sermayeye izin verdiğini görüp sevindik. Her şey bir yana, Küba’nın da sosyalizmi/komünizmi bırakması iyi bir şey; darısı Kuzey Kore’nin başına…”

***

Laftan anlasalardı onlara şunu da soracaktım: Kıbrıs’ın bir Küba olmasını ister misiniz? Yahut Kıbrıs yerine Küba’da bankacılık yapmak ister misiniz?

Bunlar, liberal düzenin bütün nimetlerinden faydalanan, liberal düzenin okullarında okuyan, liberal düzenin bankalarında çalışan, liberal düzenin eğlence mekânlarında eğlenen… sonra da utanmadan sosyalizmin türküsünü çığıran zavallılar. Diplomalı cahiller…

Ben diyorum ki liberal denizlerde yüzen bu tatlı su sosyalistlerine bir ceza verelim. Onlara diyelim ki: Madem bu sosyalizmi çok seviyorsunuz sizi zorunlu olarak bir yıl Küba’da çalışmaya gönderiyoruz.

Bir yıl sonra soralım: “Hala sosyalizme öykünüyor musunuz?” Hiç öyküneceklerini zannetmem. Dünyanın en sefil ve en geri ülkesinde yaşamak onlara fiilî bir ders olur.

Küba macerasına rağmen hâlâ akıllanmamış birkaç ahmak çıkarsa onları da bir yıllığına zorunlu olarak Kuzey Kore’ye yollayalım. Görürler o zaman Hanya’yı Konya’yı…

***

İnsanlar genellikle yığın psikolojisiyle hareket ediyor. Kalabalıklara karışıyor. Sebepsiz ve illetsiz bir şekilde, “uydum kalabalığa” mantığıyla hareket ediyor.

Castro ve Che aşkının makul ve mantıklı bir izahı yok. Bu aşk tamamen psikolojik bir hastalık halinin neticesidir. Bu aşk bir patolojidir.

Castro ve Che âşıkları, azıcık araştırsalar görecekler ki; bu heriflerin her ikisi de acımasız birer katil. Her ikisi de terörist. Her ikisi de sosyalizm adına katliamlar yapmış; diktatörlükler kurmuş… Kendi halklarını sefalet içinde yaşatmış…

Castro denilen adam ülkesini 50 yıl demir yumrukla yönetmiş. Hiç seçim yaptırmamış. Ölümüne yakın da kardeşini yerine geçirmiş. Yani bir saltanat kurmuş.

Demokrasiden ve özgürlüklerden azıcık nasibini almış olanlar, mantıklarını asgari miktarda çalıştıranlar, Che ve Castro gibi katillerin ardından ağlamaz; sevinir.

Bu gibi diktatörler öldüklerinde, atalarımız şöyle derdi:

Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.

***

Reel sosyalizm, Varşova Paktı’nın ve SSCB’nin yıkılmasıyla yanlışlandı ve tarihin çöplüğüne girdi. Ancak kültürel alanda, mistik bir itikada dönüşmüş romantik sosyalizmi yıkmak çok zor.

Sosyalizmin ülkelerde kurduğu diktatörlükler 70 yıl içinde yıkıldı ama sosyalizmin zihinlerde kurduğu diktatörlükleri yıkmak çok zor.

Zor, çünkü bu sosyalizm aşkı bir itikada hatta dine dönüşmüş durumda. Bu dinin inananları gözlerini ve zihinlerini dış dünyaya kapatmışlar. Bunlara kesin inançlılar da deniyor. Bu gibileri ancak teneşir paklar.

Ancak yine de çıkmayan candan ümit kesilmez. Kendilerine at gözlüğü takmış bu kesin inançlılara sonuna kadar gerçeği göstermek lazım.

Kültürel alandaki sosyalist romantizmi/itikadı yıkmak tek başına siyaset bilimcilerin harcı değil. Bu iş için bilim adamlarından ziyade sanatçılara ihtiyaç var. Özellikle de sinema sanatçılarına. Sosyalizmin ne kadar yıkıcı ve ne kadar baskıcı olduğunu görsel bir tarzda sinema yoluyla anlatmak gerekiyor.

***

Bu uzun bahsi, “memleketimden cehalet manzaraları” ile bitirmek istiyorum:

“Başkanlık sistemine karşıyız” diye bağıranlar, ülkesini 50 yıl boyunca seçimsiz bir başkanlık sistemiyle yönetmiş herifi alkışlıyorlar.

Seçilmiş cumhurbaşkanını “diktatör” diye suçlayanlar, seçilmemiş bir azılı diktatörü övgüyle anıyorlar.

“Bu ülkede demokrasi ve özgürlük yok” diye vaveyla koparanlar, ülkesini 50 yıldır totaliterizmle yönetmiş, bütün özgürlükleri ve temel hakları ilga etmiş bir adamın ardından ağlıyorlar.

Kapitalizmin bütün nimetlerini tepe tepe kullanan tahsilli cahiller, bir anti-kapitalisti saygıyla anıyorlar.

Saltanatı yıkmakla övünenler, bir “akraba saltanatı” kurmuş zalim sultanı alkışlıyorlar.

***

Ben bu cahil taifeye şunu diyorum: Çok istiyorsanız o çok sevdiğiniz diktatörün ülkesinde yaşayın bakalım! Biz de bu arada biraz huzur bulalım…

Castro: Son devrimci katil?

“Kel ölünce sırma saçlı, kör ölünce badem gözlü olur” der atasözümüz. Fidel Castro epeyce insana göre hayattayken de öyleydi. Söylenenlere bakılırsa o büyük bir devrimciydi. Emperyalizme karşı amansız bir direnişçiydi. Koskoca ABD’ye kafa tutmuştu. Daha eşit ve âdil bir dünya sosyalist idealleri yolunda taviz vermeden yürüdü. Mutlu insanların yaşadığı bir ülke yaratma yolunda azimle çalıştı vs. vs. Bu tür sözler Castro ölmeden önce de sarf edilmekteydi. Ölünce öyle çoğaldı ki adeta sağanağa dönüştü. Elbette ülkemizden bazıları da bunu yapan küresel koroya katıldı. Tarihin Castro’yu haklı çıkarttığından dem vuranlar, ona saygı ve şükran sunanlar eksik olmadı. Komik bir vaka da şu, eski sosyalist, sıkı Kemalist, yaşı 70’i aşmış bir köşe yazarı Che tişörtüyle grubunun televizyon programına katılarak Castro’ya övgüler yağdırdı.

Neden? Castro insanlığa ve halkına yarayışlı ne yaptı ki bu kadar övgüyü ve saygıyı hak ediyor? Diyelim ki idealistti? Bu yeter mi? Hangi diktatör idealist değildi? Hitler’in, Lenin’in, Stalin’in, Pol Pot’un idealleri yok muydu? İdealist olmak yetiyorsa mesela faşist idealistler de aynı saygıyı hak ediyor mu? Diyelim ki ABD’ye kafa tuttu. Bu yeter mi? ABD’ye her kafa tutana aynı saygı gösteriliyor, benzer övgüler yapılıyor mu? Mesela DAEŞ lideri Bağdadi de ABD’ye, hatta tüm dünyaya kafa tutuyor. Üstelik Castro’nun Batista’ya karşı Küba’da verdiği silahlı mücadeleden daha büyüğünü vererek. Bu onun Castro’ya gösterilen saygı ve övgüyü hak etmesine yetiyor mu? Yetmeli mi? Hayır, hayır, hayır. Kimse de böyle yapmıyor zaten. O zaman Castro’nun farkı ne? Sosyalist olması. Nedense sosyalist diktatörlere, katillere, başarısızlıklara başka meşreplerden olanlara gösterilmeyen bir tolerans; tolerans ne kelime, saygı ve övgü; saygı ve övgü ne kelime, tapınma gösteriliyor.

Castro 1950’lerin sonunda Küba’da diktatör Batista’ya savaş açtı. Bir defasında hapsedildi ve sonra affedilerek Meksika’ya sürgüne gönderildi. Yani Castro, yoluna bir anlamda Batista’nın merhameti sayesinde devam etti. Peki, kendisi aynı merhameti ona cephe alanlara, siyasî muhaliflerine gösterdi mi?

Castro öncesi Küba ile Castro Küba’sı karşılaştırılınca bir başarı hikâyesi ortaya çıkar mı? Hangi açıdan bakarsanız bakın, kesinlikle hayır. Zaten bu yüzden Küba övgüsü somut, ölçülebilir veriler değil demagojik sözler ve iddialar üzerinden yapılıyor. Somut olan verilere bakınca görülen ise sadece sıradan, her yerde karşımıza çıkabilecek bir başarısızlık değil, ona ilâveten despotizm ve vahşet.

Castro Küba’sı ekonomik alanda Batista diktatörlüğünden daha başarısız oldu. Ciddî araştırmacılara göre sosyalist Küba’da ekonomi, öncesine oranla üçte bir oranında küçüldü. Bunun sebebi Castro’nun sosyalist doktrine bağlı kalarak özel mülkiyet hakkı başta olmak üzere tüm ekonomik özgürlükleri ve serbest teşebbüsü yok etmesiydi. Bunun sonucunda ortaya çıkan Küba bir açlık ve sefalet ülkesi oldu. Küba, açlık ve sefaletin sebep olduğu tüm toplumsal problemlerin en ağır şekilde yaşandığı bir coğrafyaya dönüştü.

Ekonomiyi bir yana bırakalım. Bugünün genel geçerliğe sahip siyasî ve hukukî standartları açısından bakalım. Castro 50 yıl iktidarda kaldı. Hiçbir zaman demokratik, yarışmacı seçimler yaptırmadı. Rakipleriyle eşit ve âdil şartlar altında yarışmadı. Siyasî muhaliflerine yaşama imkânı vermedi. İfade ve basın özgürlüğünü tanımadı. Küba’da hukuk kuralları değil Castro ve adamlarının buyrukları egemen oldu. Castro sağlık sorunları yüzünden çekilmek zorunda kalınca yerini kardeşi aldı. Yani ülkede bir tür sosyalist hanedan oluşturuldu. Bu tablonun neresi takdiri hak ediyor? Bazıları Castro’nun Atatürk’ü sevdiği ve övdüğü gerekçesiyle onu seviyor ve övüyor. Tuhaf doğrusu. Ben Atatürkçü olsam, böyle kirli, insanlık dışı bir sicile sahip bir diktatörün sevdiğim lideri sevmesine ve övmesine sadece üzülürdüm.

Castro’ya övgüler yapılmasının bir diğer sebebi ABD’ye kafa tutması. Doğru, Castro ABD ile gerilimli bir ilişki süreci yaşadı. ABD her zamanki müdahaleciliği, ilkesizliği ve beceriksizliğiyle Castro’ya cephe aldı. Onu silahla müdahaleyle devirtmek istedi. Küba’ya ambargo uyguladı. ABD’nin bu tavrı Castro’yu anlaşılır biçimde Demir Perde’ye itti. Ancak, Küba’nın fakirliği de, ekonomik sefaleti de, demokrasi mahrumiyeti de ABD faktörü ile izah edilemez ve meşrulaştırılamaz. Ülke içi ekonomik özgürlük olsaydı fakirlik bu denli yaygın ve derin olmazdı. ABD politikası Castro’ya bir bakıma yardımcı oldu. ABD Küba’ya karşı böyle bir politika izlemeseydi Castro çok daha önce iktidardan düşerdi ve Küba halkının sefaleti ve cefası bu kadar koyulaşmaz, on yıllar sürmezdi. Bir başka deyişle ABD Castro’nun siyasî ömrünü uzattı ve diktatörlüğün pekiştirilmesine dolaylı katkı sağladı.

Castro’nun yaptıklarını başka biri yine Küba’da faşizm veya başka bir görüş adına yapsaydı diktatör olarak adlandırılır ve yerin dibine geçirilirdi. Övülmez lanetlenirdi. Öldüğü zaman kimse üzülmez herkes bayram yapardı. Daha önce de şahit olduk, sosyalist caniler, kâtiller ve beceriksizler ölünce kahraman ilân ediliyor hatta aziz mertebesine yükseltiliyor.

“Son devrimci kâtil” dedim ama maalesef bu yanlış. Castro ideolojik kâtillerin son devrimci temsilcisi değildi. Orada burada, siyasî yelpazenin sağında ve solunda, insanı yeniden yaratmak, toplumları ideal toplum olarak kafasına göre şekillendirmek için Castro’nun yaptıklarını hem de fazlasıyla yapmaya hazır bir sürü devrimci var. Castro’nun ölümünün en büyük faydası bazen unuttuğumuz bu acı ve korkutucu gerçeği daha net görmemizi sağlaması oldu.

Liberalizmin zamanı geçti mi geliyor mu?

ABD’de Trump’ın ABD medyasının ve kamuoyu araştırma şirketlerinin temenni ve manipülasyonlarına rağmen başkanlık seçimini kazanması zaten bir süredir gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde dile getirilen, liberal tezlerin iflas ettiği iddialarına hız verdi. Birçok kişi yazarak veya konuşarak liberalizmin temel tezlerinin çöktüğünü, liberal fikirlere dayanan uygulamaların insanlığa fayda sağlamadığını, aksine zarar verdiğini öne sürüyor. Bunların akademik çalışma ahlâkı ve disiplininden nasipsiz bazıları neredeyse işi çılgınlık seviyesine vardırdı. Bunlar ulusal ve uluslararası problem olarak gördükleri her şeyin faturasını liberalizme çıkarmakta. Bu problemlerin çözümünü de liberal fikir ve uygulamaların tamamen ortadan kalkmasına bağlamakta. Akla değil öfkeye ve nefrete bağlı oldukları için yazı ve konuşmalarında küfre varan kelimeler de kullanmakta. Bu tür takıntılı kimselere bir şey anlatma imkânı yok. Gel gör ki, akademik hayata bulaşmış olmak lisanı biraz inceltse bile önyargıları ve ezberleri gidermeye yetmiyor. Geçenlerde bir gazetede yayınlanan akademik unvan sahibi bir arkadaşa ait bir yazıda da elmalarla armutlar karşılaştırılmakta, on yıllardır gündemde kalmış ve bazılarında bir sonuca ulaşılmış kapitalizm, liberalizm, demokrasi ilişkileri hakkındaki köhne tezler ve iddialar yeni bir şeymiş gibi ve karşıt görüşler hiç dikkate alınmadan tekrarlanmaktaydı.

Önce hem liberalizmin ne olduğu hem de benim şahsen liberal yelpazede nerede durduğum hakkında birkaç noktayı belirteyim. Diğer ana ideolojiler olan muhafazakarlık ve sosyalizm gibi liberalizm içinde de büyük bir çeşitlilik var. Dolayısıyla liberalizmden bu farklılıkları ihmâl ederek yeknesak bir bütünmüş gibi bahsetmek anlamsız. Bu durumu anlatmanın en iyi yolu ABD’de kavramın politikada ve entelektüel hayatta nasıl, hangi anlamda kullanıldığına bakmak. Orijinal liberalizm klasik liberalizm adıyla bilinir. Klasik liberal çizgi birey haklarını, serbest piyasayı, serbest ticareti, sınırlı devleti ve barışı esas alan bir yaklaşımdır. Ancak, Anglo-Sakson dünyasında bu orijinal kavram bir değişikliğe uğratıldı. Bazı liberal filozofların dediği gibi, çalındı. Sınırlı değil iri devleti, serbest değil devlet güdümünde ekonomiyi, sivil topluma saygı yerine sivil alanların -eğitim gibi- devlet tarafından işgal edilmesini ve barış yerine savaşı ve saldırganlığı savunan görüşe liberal denir oldu. Bugün ABD siyasetinde liberal demek devletçi demektir. Solcu, sosyal demokrat, sosyalist demektir. Entelektüel hayatta ise orijinal liberalizme biraz olsun alan var. Bazı üniversitelerde klasik liberal akademisyenler yer alabiliyor. Çok az sayıda üniversitenin kimi bölümlerinde ise klasik liberallerin aşikâr bir ağırlığı bulunur. Buna rağmen akademik hayatta da ağır basan solcular, yani liberallerdir. Bilgi için söyleyeyim, ABD’de liberal (solcu) 50 antropologa karşı solcu olmayan (klasik liberal veya muhafazakâr) 1 akademisyen var. İktisatta oran 3’e 1. Psikoloji, felsefe, edebiyat, dil bölümlerinde de durum hemen hemen aynı, yani ABD’de akademik hayatta solun (Amerikan liberallerinin) baskın bir ağırlığı var. Ancak, şüphe yok ki, ABD’de klasik siyasette liberalizmin silinmesine karşılık akademik hayatta klasik liberaller iyi kötü nefes alabilmektedir.

Ben klasik liberal gelenek içinde yetiştim. Fikirlere ilgi duyduğum ilk andan itibaren değil tabii. 1989-90 benim klasik liberalizme demir atma zamanım olarak hayatımda yer aldı. Daha öncesinde sağcı sosyalist diyebileceğim devletçi, piyasa ve bireycilik karşıtı, kolektivist bir çizgideydim. Biraz şans, biraz tesadüf, biraz kişisel çabalar sonucu klasik liberalizmi keşfettim. Ancak, klasik liberal çizgi içinde de alt çizgiler var. Şahsen klasik liberal gelenekler içinde Hume-Smith-Menger-Hayek geleneğine yakınım. Bunu şunun için söylüyorum: Tüm liberal gelenekleri vardıkları sonuçlar itibariyle değilse de temellendirilmeleri itibariyle savunmadığım gibi liberalizm adına söylenen her şeye, savunulan her siyasaya da sahip çıkmam. Mesela Chicago Okulu değil Avusturya Okulu bana daha çok uyar. Kıta Avrupası’na yakın kurucu rasyonalist gelenekte -örneğin Voltaire’de- değil İskoç Aydınlanması’nda kendimi daha rahat hissederim. Politikaya bakınca da, söz gelimi Amerikan liberallerini liberal olarak görmem. Bu onların hiçbir fikrinin liberal olmadığını düşündüğümü göstermez. Klasik liberal değerler üzerine kurulmuş bir ülke olarak liberal değerler Amerikan siyasetine, daha da önemlisi sivil toplumuna derinlemesine nüfuz etmiştir. Bu nüfuz on yılardır erozyona uğruyorsa da Amerikan sivil toplum geleneği esas alındığına dünyanın birçok yerindekinden daha güçlüdür. Ana Amerikan partilerinde de klasik liberalizmin izleri vardır. Ama bugün ne Demokrat Parti ne de Cumhuriyetçi Parti ağırlıklı olarak klasik liberal fikirlere sahip bir parti olarak görülebilir.

Son olarak, benim savunduğum klasik liberalizm, ne bir din ne de dünyanın ve insanlığın her probleminin sihirli çözümüne sahip bir teori. “Liberal ol gerisini merak etme” noktasında değilim. Liberalizmin insanın cevabını aradığı her soruya cevap verme yeteneğine sahip ve bununla mükellef olduğunu da düşünmem. Mesela liberalizmi dinlerle yarıştırmam. Hayatın soyut liberal ilkeler tarafından mükemmelen açıklanabileceğine ve tanzim edilebileceğine de. Liberalizm sınırlı içeriğe ve iddiaya sahip olmak zorunda. O ana alternatifleri olan sosyalizm ve muhafazakârlıktan birçok bakımdan daha başarılı. Ama ne hayatın tek gerçeği ne de her derdin sihirli ilacı.

Bu noktaların altını bundan sonra söyleyeceklerimi yeterince iyi anlatmak için çizmem gerekti. Şimdi, liberalizmin zamanı geçti diyenlerin tersine liberalizmin zamanının geldiğini düşünüyorum. Bunun sebeplerini kısaca açıklayacağım. Bunu yaparken de tasarruf için klasik liberalizm değil liberalizm diyeceğim. Liberalizm bitti ve her kötü şeyin sorumlusu liberalizm diyenler, liberalizmin ilgili olduğu ve söz söylediği her bakımdan -ekonomik model, siyaset vs.- tam anlamıyla hâkim olduğu bir dünyada yaşadığımızı zannediyor. Bu tam bir yanılsama. Dünya ne geride kalan kırk elli yılda ne de başka herhangi bir zaman diliminde liberal tezlerin mutlak egemenliğini tesis ettiği bir dönem yaşadı. Ne de gelecekte böyle bir şey olacak. Esasen bu mümkün de değil. Liberalizm tüm beşerî dünyaya hâkim olamaz, çünkü insanî hayatın tek faktörü değil. İçinde yaşadığımız dünya karışık, karmaşık, iyi şeylerle kötü şeylerin iç içe geçtiği, iyilerden kötülüklerin, kötülerden iyiliklerin de sadır olabildiği, doğruların yanlış parçalara, yanlışların doğru parçalara sahip olabildiği bir dünya.

Diğer taraftan dünya, klasik liberal yaklaşımın kabul etmeyeceği yetkiler ve fonksiyonlarla donanmış bir devletler dünyası. Devletler güvenlik, ekonomik kalkınma, eşitlik ve adalet gibi amaçlar ve değerler uğruna liberal ilkeleri paspas yapmaya çok teşne. Devlet hâlâ her ülkedeki en güçlü aktör. Ona tam olarak karşı çıkmak yok olmaya davetiye çıkarmak anlamına gelmekte. Bazı yerlerde -meselâ ABD’de- ekonomik elitlerle politik elitler birbirlerine eklemlenerek güç girdapları yaratmakta. Devletlerin hepsi eğitim ve sosyal dayanışma başta olmak üzere sivil toplumun hemen her alanını işgal etmiş, etmekte. Ağır basan siyasî akımların tamamı devletin bu pozisyonunu meşru ve gerekli görmekte. Elinde güç biriktiren devletler bazen kaba bir saldırganlıkla bazen ABD’nin yaptığı gibi sözüm ona Batılı değerleri koruma adına ülkeleri işgal, halkları sürgün ve kurban etmekte. Bu devletlerin dünyası ne orijinal liberal görüşlerin hâkim olduğu ne de her iktidarın liberal değerleri savunduğu bir dünya.

Bana öyle geliyor ki liberalizmin zamanı geçmiyor, geliyor. Dünya ülkelerindeki aşırı merkezileşme problem çözmekten çok problem yaratıyor. Devletlerin tek biçimciliği sosyolojik çoğulluğu boğuyor. Bu çoğulluğun birçok unsurunun taleplerine makro modeller yüzünden cevap verilemiyor. Bunun sebep olduğu tatminsizlik ve hoşnutsuzluklar zamanla tahammül edilmez boyutlara ulaşıyor, büyük gerilimler biriktiriyor. Sosyal güvenlikte, eğitimde, vergilemede ve benzer alanlarda tek biçimlilik toplumsal rekabeti önlüyor, dolayısıyla etkin kaynak kullanma, daha ileri ve yararlı teknikler geliştirme yollarını tıkıyor. Devletlerin dayattığı makro modeller büyük çöküşlere ve kaynak israflarına sebep oluyor. Bütün bunlardan kurtulmak merkeziyetçilikten adem-i merkeziyetçiliğe, devlet dayatması makro modellerden sivil toplumun eseri olan yarışan mikro modellere, devletlerin, dışarıya yönelik saldırganlıklarının sınırlanması için önce içerde sınırlanmalarına geçişi gerektiriyor. Bunların hepsi orijinal liberalizmin talep ettiği ve desteklediği şeyler.

Liberalizm sihirli değnek değil. Elbette bazı problemlere sebep olabilir, diğer bazı problemleri çözmekte yetersiz ve etkisiz kalabilir. Bunları da ele almalı ve tartışmalıyız. Liberalizm muhtevası ve sonuçlarıyla tartışılamaz, eleştirilemez diyemeyiz. Ancak, soğukkanlı ve ciddî bir inceleme hemen kanıtlayacaktır ki, ulusal ve uluslararası ölçekte yaşanan birçok kötü şey dünyanın liberalleşmesinin değil liberalleşememesinin, liberal ilkelerin uygulanmasının değil uygulanmamasının, adem-i merkeziyetçi ve çoğulluğa saygılı, sivil toplumu siyasî toplumun önüne koyan siyasî yapılanmaların değil tekelci, tek-biçimci ve baskıcı siyasî yapılanmaların dünya siyasetine, ekonomisine ve coğrafyasına egemen olmasının sonucudur. Bu gerçeği görmemek insanlığa gelecekte daha ağır faturalarla karşılaşmaktan başka bir şey sağlamaz. Yukarda atıf yaptığım çizgideki/kafadaki yazar-çizer akademisyen takımının ise, sadece, hayaller ve hayaletler dünyasında yaşama ruh hâlinin tesirinde kalarak gerçeklerden tamamen kopmasına, şimdi yaşadığından daha kesif öfke ve nefret nöbetlerine girmesine ve zaten içinde bocaladığı düşünce kısırlıklarını derinleştirmesine sebep olur.

Aşırılığın siyasi merkezi işgali

Trump’ın başkan seçilmesinin ABD’de ve dünyada yarattığı şaşkınlık yavaş yavaş dağılırken, şokun yerini Trump’ın olası yönetiminden duyulan kaygılar almaya başladı.

Trump’ın zaferinin ne anlama geldiği üzerine düşünüldüğünde, olağan demokratik siyasi kültürde ılımlı sağın yayıldığı siyasi merkezin şimdi aşırılar tarafından “işgal” edildiği değerlendirmesi yapılabilir. Trump’ın kazanması, epey bir zamandır Avrupa’da yükseliş trendine giren aşırı sağın en büyük zaferi sayılmalıdır.

Burada merkezi işgal etmekten kastımız, aşırı sağ söylemlerin yumuşatılmadan ve merkez terbiyesine tabi  tutulmadan, ham haliyle merkezdeki seçmenden destek bulabilmiş olmasıdır. Trump kampanyası boyunca merkez sağa benzemedi; bilâkis merkezi kendine benzetti. Bu yüzden merkeze yürüdü yerine merkezi işgal etti veya merkezi uca çekti demek daha doğru olur.

Şimdi, Trump’ın başkanlığını aşırı sağın merkezi işgalinin bir kanıtı olarak alırsak, sorgulanması ve tartışılması gereken pek çok mesele önümüze kendiliğinden gelmekte.

Bu konuyla ilgili temel sorulardan biri, aşırı sağın yükselişinin sebeplerinin neler olduğu.

Aşırılığın merkezi işgaline yol açan sebeplerden biri, küreselleşme ile birlikte Batı ülkelerinin dünyanın geri kalanındaki sorunlardan uzak ve korunaklı diyarlar olmaktan çıkmaları. Batı başlarda daha çok küreselleşmenin nimetlerinden yararlanırken, sonraları külfetleriyle de karşılaşmaya başladı.

Örneğin dünyanın geri kalanındaki siyasi ve ekonomik  krizlerin (oluşmasında veya içinden çıkılmaz bir hale dönüşmesinde Batılı yönetimlerin de dahlinin bulunduğu krizlerin) terör ve mülteci akını gibi çeşitli sonuçları, geldi Batı kıyılarına da vurdu. Veya, üretim maliyetlerini düşürmek ve/ya başka uygun yatırım koşullarını kovalamak amacıyla üretimin Batı dışına kaymasının yarattığı ülke-içi işsizlik artışı gibi meseleler karşılarına çıktı.

Aşırılığın merkezi işgalinin ikinci bir boyutu, Doğu Blokunun çöküşü ile birlikte pompalanan aşırı iyimser ve çok yüksek beklentiler oluşturan bir söylemin sonunda yarattığı hayal kırıklığı. Sanki artık savaş, açlık, işsizlik veya ekonomik kriz hiç olmayacak; tüm diktatörlükler yıkılacak ve yerlerini mükemmel demokrasiler alacaktı. Öyle ki, tüm ekonomik, siyasi ve sosyal problemler ortadan kalkacakmış gibi bir “umut dalgası” her yerde yükseldi/yükseltildi. Âdeta insanlık tarihin sonuna, iyi bir sona ulaşmıştı!

Beklentiler o kadar yükseltildi ki, karşılaşılan “olağan insanlık” sorunlarının yarattığı çöküntü de çok ağır oldu. Bu ağır çöküntü, kitleleri yüksek beklentilerden derin bir umutsuzluğa doğru sürüklüyor olabilir. Böyle yüksek beklentilerin boşa çıkmasını, en son, demokrasi umuduyla başlayan ama iç savaşlar ve daha ağır diktatörlüklerle sonuçlanan Arap Baharında yaşadık.

Aşırılığın yükselişinde üçüncü büyük sebep olarak, dünya siyasetinin (hem ulusal hem uluslararası düzeyde) modernizm ile post-modernizm arasında sıkışmışlığı, post-modern söylem ile yerleşik modern yapısallık arasında salınması gösterilebilir.

Çeşitli şekillerde ifade edildiği gibi, post-modernizmin söylemi hegemonik hale gelirken, modernizmin yapıları yerli yerinde kaldı. Kimi değişimler yaşanmakla birlikte, bunlar eklektik veya parçalı bir biçimde seyretti. Bir anlamda, post-modernizmin içinde modernizmi yaşamaya devam ediyoruz. Bu durumun yarattığı bir kriz ve sıkışmışlık halinin de aşırılığın yükselişinde etkisi olmuş olmalı.

Aşırılığın merkezi işgalindeki dördüncü sebep, Batı’da siyasetin alternatifsizleşmesi veya siyasetsizleşme olarak tarif edilecek bir sürecin yaşanmış olması. Sosyalizmin ağır yenilgisinin ardından merkez sol ve sağ arasında dişe dokunur bir siyasi farklık kalmadı. Siyasetsizleşme, Mouffe ve Laclau’nın farkettiği ve “radikal demokrasi” ile çare bulmaya çalıştığı bir sorun. Sosyalizmin çöküşü sonrasında Batıda yaşanan bu “kendinden hoşnutluk” hali, söz konusu siyasetsizliğin kronikleşmesini kolaylaştırmış olmalı.

Bu siyasetsizlik önceleri kurumsal siyasete ilgisizlik ve yasal siyasi katılımda düşüş şeklinde kendini gösterirken, sonraları sert ve şiddetli sokak olayları ve gösterilerinde görülen artışla kendini hissettirdi. Dünya artık siyaset yapıyor“muş gibi” yapmaktan usanmışa benziyor.

Merkez sol ve sağ arasındaki bu siyasi farksızlık, fark yaratabilecek bir siyaset arayışı için aşırı sol ve sağdan medet ummaya götürüyor.

Batıdaki aşırılık yükselişinin sadece sağda olmadığının altını çizmek lazım. Sağdaki artış daha hızlı ve dikkat çekici; ancak, Yunanistan’da aşırı sol Syriza ittifakının seçimleri kazanmasını veya İspanya’da aşırı solun oylarındaki artışın yarattığı havayı da hatırlamalıyız. Yükseliş trendi devam ederse, karşı aşırılıkların da güçleneceği öngörülebilir.

Aşırılığın yükselişinin, Avrupa için AB projesindeki ve Amerika için dış politikadaki başarısızlıklar gibi her ülke için geçerli ve daha özel “ilâve” sebeplerinin de bulunduğu söylenebilir.

Açıkçası sebep-sonuç ilişkisini doğrudan göstermenin zorluğu, bu konuda bize geniş bir spekülasyon alanı bırakıyor. Her neyse! Aslında aşırıların ve aşırılıkların, toplumda çeşitli sebeplerle biriken tepkilerin aktığı duygusal ve sembolik, ama aynı zamanda tehlikeli kanallar olmak dışında sundukları pek bir şey yok.

Aşırı sol, işe yaramadığı kanıtlanmış arkaik ekonomik politikaları ve ekonomik eşitlik ideali üzerine işlenip denendiği her yerde birer cehenneme dönmüş “yeryüzü cenneti” hülyasını, bezgin insanlara gelecek diye pazarlıyor. Aşırı sağ ise  başarısızlıkların veya tatminsizliklerin sorumluluğunun yükleneceği uygun günah keçileri olarak görülen kesimlere karşı yöneltilmiş düşmanlığı, öfkeli insanlara milli onur diye pazarlıyor.

Bunu hafife almıyorum; bilâkis, nereye savrulacağı ve ne biçim alacağı belli olmayan amorf bir reaksiyon olarak fazlasıyla ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Siyasetsizliğe çare olarak, düşmanlık üzerinden inşa edilen ve bir varlık-yokluk savaşı olarak görülen saldırgan siyasetin, etkin ve fark yaratan demokratik siyaset yerine kalıcı olarak ikame edilmesi riski var.

Saldırgan siyaset, sağdan veya soldan, her zaman ve her yerde, yıkıcı ve kalıcı hasar bırakır. Karlı bir zirveye düşen küçük bir kartopu gibi, bir kere yuvarlanmaya başladıktan sonra, vaktinde durdurmak için çok geç kalınmış olabilir.

Ortaya çıkan bu tabloda, keyfini kaçırmayı göze alamadığı için çözüm üretemeyen, sadece alışıldık ve güvenli görülen alanda siyasi eylemi çevirmekle yetinen konformist ve oportünist siyasi aktörlerin tabii vebali var. Onların yanısıra, (kendi politik paradigmaları gereği) hakiki siyasi çatışmalar ortadan kalkmış ve nihai politik doğrulara ulaşılmış  gibi davranan, hakiki gerilimleri politik doğruculuk ile baskılayan entellektüel çevrelerin de büyük vebali var.

En çok da özgürlük, demokrasi, birarada yaşama, hoşgörü, serbest piyasa ve insan hakları gibi değerleri kendi amaçlarına kurban ederek kötülüğü ve çıkarı perdelemek için kullananların vebali var. Bu değerler işe yaramadıkları için değil, araçsallaştırılarak itibarsızlaştırıldıkları için gittikçe gözden düşmekte. Böylece ılımlılığın zemini ağır hasar alıyor.

Sebepleri her ne olursa olsun, bugünlerde rehber olarak ılımlığa kimsenin pek tahammülü kalmamış gibi görünüyor.

Serbestiyet, 23.11.2016