Ana Sayfa Blog Sayfa 185

Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)

[box type=”info” align=”” class=”” width=””]- Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)
– Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)[/box] Anlamak bir süreç olarak dolayımsız değildir. İnsanın anlamasını sağlayan her husus, somut bir beden aracılığıyla mümkündür. Anlama sadece bir algı sorunu değildir. Bilginin elde edilmesinin psikolojik süreçlerine indirgenemeyecek kadar da karmaşık bir süreçtir. Bu yönüyle açıklanmaya muhtaçtır.

Nitekim anlamak, psikolojik bir mesele olduğu kadar felsefî boyutları olan çok yönlü insanî bir kopuşu ifade eder. Deneysel psikoloji nesneleri, olayları ve olguları nasıl algıladığımız konusunda ve bu algıları bilgi düzeyine nasıl çıkardığımıza dair önemli bulgulara ulaşmıştır. Ancak bilgiye ulaşmak, bilgiyi üretmek ve buna bağlı olarak ortaya çıkan anlama hadisesi daha karmaşık bir süreci ifade eder.

Epistemolojik, ontolojik, tarihsel ve durumsal boyutlarıyla anlamayı anlamak, anlamın gerçek muhtevasını oluşturur. Dışımızda duran somut dünyanın gerçekliği hakkında yaptığımız akıl yürütmeler, dünyayı kendi ilişkiler ağı içinde kavramamızı gerektirir. Somut dünyanın bilgisine yönelen pozitif bilimler, geliştirdikleri özgün metodoloji ve yarattıkları deneysel ortam sayesinde sosyal bilimlere nazaran daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdir.

Pozitif bilimlerde yaşanan bu tarihsel başarı sonrasında, sosyal bilimler, pozitif bilimlere öykünerek, kendilerine has bir metodoloji geliştirme çabası içine girmiştir. Bu tutum, pozitivizmin sosyal bilimler üzerinde egemenliğini tesis etmiştir. Olumlu ve olumsuz farklı sonuçlar doğuran bu yaklaşım, deneysel psikolojinin oluşumunu sağlarken, öte yandan bilgi alanını daraltıp, katı ideolojik ‘bilimci’ yaklaşımların ortaya çıkmasına da neden olmuştur.

Sosyal bilimler konu olarak insanı ele almakla, belirsizliğe maruz kalmak gibi somut bir durumu içselleştirmek ve buna uygun olarak bilgi üretmek durumundadır. İnsan sadece doğadan farklı ilişki ağlarına sahip olmakla kalmaz. Aynı zamanda doğanın da bir parçası olarak, doğayla birlikte kendisini ele almak ve anlamak durumundadır. Doğayı anlarken kendisini de anlamak ve kozmosta konumlandırmak eğilimindedir.

Anlamak bu yönüyle keyfî bir yöneliş değil, insan için zorunlu bir hadisedir. Zira anlamak sadece zihinsel tutumun değişimi, salt bilişsel bir süreç olarak karşımıza çıkmaz. Anlamak zihinsel değişimin somut duruma uygulanmasıyla bir olay olarak anlaşılmalıdır. Bireyin, toplumun ve doğanın etkileşiminden kaynaklanan anlama olayı, bir yorum etkinliği olarak uygulama süreçlerini de içerir.

Beşeri boyutun vurgulanmasıyla beraber düşünce tarihinin her evresinde insan ve nesne, toplum ve tabiat, uzlaşı ve bilgi arasında daima bir ayrım olmuştur. Doğaya yönelmek, doğayı farklı bilimler aracılığıyla anlamak ve kontrol etmek insanî bir faaliyet olarak daima var olagelmiştir.

Ancak bir hadise olarak anlama kavramı, nesneyi, bilgiyi, sanat eserini, kutsal bir kitabı ya da doğayı bir metin olarak yorumlamayı ve ortaya çıkan yorumu somutlaştıracak uygulamayı da kapsar. Dolayısıyla anlamak somut, tarihsel ve canlı referanslara bağlı olarak ortaya çıkar. Her anlama yeni anlamalara kaynaklık ederek, anlamanın sürekliliğini ve yeniden üretimini gerçekleştirir. Bu yönüyle anlama evrensel bir hadise ve insanî bir eylem ve varoluş biçimidir.

Bilme ve anlama arzusu insan doğasının temel niteliği olduğundan, tarih içinde kendisini inşa ederken yine bu arzuya müracaat etmiştir. Bilim tarihinden çıkan sonuçlara bakıldığında sınıflandırma, soyutlama ve genelleme bilimsel bilginin ana karakteri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ölçülere bağlı olarak ortaya çıkan ya da üretilen bilgi, fonksiyonel olduğu kadar, merak duygusunu tatmine yönelik olarak da değer kazanmaktadır.

Ancak üretilen her bilgi kümesi bir teori ya da paradigma oluşturamasa da, ‘bilgi’ olma ya da ‘bilimsel’ olma vasfına sahiptir. Bilginin kesinliği, ya da objektif bilgi meselesi insana dair bilimlerde olduğu kadar, doğa bilimlerinde de tartışma konusudur. Nitekim bilim tarihinde ortaya çıkan farklı ve karşıt teoriler birer paradigma olarak, ait oldukları dönemde açıklayıcı olmalarına rağmen, zaman içinde değişime uğramışlardır. Bilginin niteliksel değişimi sübjektif yaklaşımlara kaynaklık etmesine rağmen, bilginin konusu süreklilik arz eder.

Toplum bilimlerinde durum daha çarpıcıdır. Anlamanın objektifliği ve hakikat arayışı daha mutedil anlayışların ortaya çıkmasını sağladığı gibi, ideolojik-totaliter felsefelerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Ortaya çıkan ideolojik-totaliter anlama iddiaları tek boyutlu bir insan, toplum ve ilişkiler ağını tarihsel bir yanlış olarak insana dayatmaktadır.

Bilimsel sosyalizm, faşizm ya da bunların türevleri olan yerel ideolojiler, modern insanı kuşatarak yaşamını hapishane zemininde şekillendirmektedir. Bu yaklaşımdan kaçış yine farklı bir ‘anlama’ felsefesiyle mümkündür. Her anlamanın bir yorum olduğu ve her yorumun tarihsel bir kesitte ortaya çıktığını dikkate alarak yapılacak değerlendirmeler, her türlü zihinsel dayatmaları engelleyecektir.

Depresyon ve Kadın

0

Depresyon-kadın aldatma ve boşanma:

Depresyonun çektirdiği ruhsal acı fiziksel acıdan daha fazladır. Birçok hasta eşinden veya sevgilisinden şikâyetçiyse aldatma gündeme gelebilir. Depresyondaki kadın sıkıntılıdır, acı çekmektedir. Partnerinin (eşi-sevgilisi) her zamankinden daha fazla ilgi göstermesini, anlayışlı davranmasını, şefkat göstermesini ister. Eve daha erken gelinip kendisiyle ilgilenilsin beklentisi oluşur. Bir taraftan da kadında aşırı alınganlık ve kırılganlık baş gösterir. Erkeğiyle geçmişte de sorunları varsa; her hareketi batmaya başlar. Geçmişe de göndermelerde bulunur.

“O zaman da zaten böyle yapmıştı, şöyle davranmıştı” şeklinde negatif düşünceler ortaya çıkar. En küçük bir olaydan kavgalar çıkar. Negatif seçici algılama ile geçmişteki her olumsuzluk hatırlanır ve acı daha da ağırlaşır. Bu dönemde kadının istediği seks değildir. İlgi- sevgi- anlayış, şefkat, destek, paylaşımdır. Depresyonun getirdiği tahammülsüzlük agresyon ile sık sık kavgalar oluyorsa; erkeklerin çoğu eve geç gitmeye başlar ya da sorun olmasın diye hiçbir şeye ses çıkarmazlar. Bir kısmı değişik arayışlara (alkol, değişik kadınlar) yönelir.

İşte bu dönemde kadınlarda da arayışlar başlar. Kimisi kumara kimsi alkol ve uyuşturucuya başlar. Kimisi de düzensiz gece yaşamına girer. Bazısı tehlikeli ve süratli araba kullanır. (Gizliden gizliye intihar isteği olur.) Bazıları da sanal ortamda arkadaşlıklar kurar, saatlerce çetleşir.

Bunların bir kısmı sanallığı, gerçek yaşama aktarırlar. Kimi kadın da bazen boşluktan amaçsız çıktığı sokakta, alış-verişte vs. rastladığı ve kendisine ilgi gösteren bir erkeğe tutulabilir. Veya çevresinde olan ve durumunu fark eden başlangıçta hakikaten yardımcı olmak isteyen bir erkekle duygusal bir atmosfere girebilir. Ya da bu tip kadınlar, kızları bilen profesyonel çapkınların ağına düşerler. Daha sonra ciddi hayal kırıklıkları yaşar ve “ Erkek milletinden” nefret eder hale gelir.

Depresyonlu bayanların çoğunluğu eşinden ayrılmakla sorunun çözüleceğine inanır. Bir kısmı boşanır da. Depresyona girmeden öncede ciddi ailevî sorunları varsa, boşanmakla hata yapmaz. Ama depresyonlu iken sorun yaşıyorsa bu depresyona bağlıdır.

Boşanması hayrına olmaz…!

Bunun için depresyonlu insanın tedavinin 6 aylık süresi boyunca yaşamıyla ilgili ciddi bir karar almaması gerekir. (ayrılma, ev değiştirme, yeni arayışlar, iş değişikliği vs)

Depresyon ve cinsel yaşam

Depresyon içerisinde olan kadınların cinsel yaşamı da depresyondan nasibini alır. Bu konular ve seks yaşantısı eski önemini yitirir. Gerçi Türkiyeli kadınların çoğu seksi doyurucu yaşayamadığı ve orgazm olamadığı için “seks olsa da olur olmasa da olur” düşüncesinde. Fakat depresif kadın için seks; itici, zahmet verici ve gereksiz bir aktivite haline gelir. Bu yüzden kocasıyla ayrı yatan kadınlar olur. Hatta kocasının dokunmasını, öpmesini dahi istemez tiksinti duyabilir. Kocası sevgilisi vs. çok üzerine gelince; sinirlenip, bağırıp-çağırabilir. Bazı kadınlar sırf bu “yükten” kurtulmak için kocasına başka kadınlar için, hatta evlenmeleri için “vize” verir.” Başımdan gitsin de ne olursa olsun” derler. Bir kısmı bu yüzden boşanmaya kadar gider. Bu yüzden seks yaşamı normalken, günün birinde cinselliğin kötü ve istenmeyen bir şey haline gelmesi diğer nedenlerle beraber depresyonu da düşündürmelidir.

Çünkü depresyondaki kadının “benlik saygısı (kendine güveni)” zaten azalmıştır. Bir de cinsel yaşamdan çekilmesi onun kadınlık fonksiyonlarının sıfırlandığı anlamında algılanabilir ve değersizlik düşünceleri pekişebilir…

Depresyon kadın ve kıskançlık:

Doğasında aşırı kıskançlık olan kadınlar depresyona girdiklerinde eşini aşırı kıskanmaya ve takip etmeye başlarlar. Cep telefonunun mesajları ve aranılan numaralar kontrol edilmeye çalışılır. Ayrıntılı faturalar, kredi kartı ekstreleri gizlice okunmaya başlanır. Giyim ve öz bakıma dikkat edilir. Her farklı davranış ve bakış-giyiniş, yeni bir parfüm farklı yorumlanır. Bazı kadınlar ajan tutmaya kadar işi ilerletirler. Bu dönemde erkeğin anlayışlı ve eşine karşı çok açık-net-dürüst davranması gerekir. Şayet erkeğin “aldatma huyu” varsa bu dönemde kendisini “nadasa” bırakması gerekir. Çünkü kıskançlık krizinde olan bir kadından kurtulmak mümkün değildir.

Depresyon kadın şişmanlık-zayıflık:

Bazı kadınlarda depresyonda aşırı yeme gelişir. Durdurulmayan bir istekle sürekli bir şeyler yenir. Özellikle karbonhidratlar (unlu, çikolatalı-şekerli) mamullere aşırı düşkünlük görülür.

Sürekli buzdolabı açılır, sıkıldıkça yenir. Zamanla aşırı kilo alımı ve şişmanlık baş gösterir. Bu sefer de bu şişmanlık “kafaya takılır”. “Çok çirkin oldum, nasıl insan içine çıkacağım, dikkat çekeceğim, bu sene denize gitmeyeceğim, o halde evden çıkmayayım.” Şeklinde kısır döngü başlar. Bu depresyonu daha da şiddetlendirir. Ailesiyle ciddi çatışma yaşayan ve dışarı çıkması, sosyal aktiviteleri kısıtlanan bazı genç kızlar ailesinden “intikam alırcasına” yemek yer. Aile “yeme çatlayacaksın” dedikçe yer yer…

Diğer yandan bazı kadınların depresyonunda, iştah kesilir ve kısa sürede kilo verilir. Çevrenin tüm baskıları ve önerileri işe yaramaz… Dünyanın en iyi yiyeceklerini önüne koysanız cazip gelmez. Bazen kişi yemek dahi görmek istemez, yese de azıcık ve tat alamayarak yer.

Genç kızların “Anorektik” hallerinin birçoğunda depresyon da vardır. “Beden imajını” beğenmeyen ve bunu takıntı haline getiren kadınların büyük çoğunluğu depresyona girer. Takıntısı daha da artar. Yemekten nefret eder hale gelir.

Bu nedenle “yemek problemi” olan hanımlar mutlaka bir psikiyatri uzmanına başvurmalıdırlar, sadece diyetle rejimle sorun çözülmez. Altta yatan nedenlere eğilmek en doğrusudur…!

Depresyona bağlı her türlü belirti ve davranış değişikliği, depresyon tedavi edildiğinde tamamen geçer. Bu nedenle, depresyon içerisindeyken yaşamımızı ciddi etkileyecek hiçbir değişime kalkışmayalım. Düşündüğümüz şeyler doğruysa, tedavi olduktan sonra da doğrudur. Tedaviden sonra, hâlâ aynı düşünüyorsak, o zaman isteklerimizi gerçekleştirebiliriz.

İstismar ve yangından mal kaçırma

0

Demokratik bir ülkede hükümetlerin ve yasama organlarının ana görevi toplumsal problemlere çözüm getirmeye çalışmak. Bunu söylerken kamu otoritesi her meseleye karışsın ve her işe yasa vs. yapma yoluyla bulaşsın çağrısı yapmıyorum. Toplumlar problemlerini çözme yollarını zaten geliştirecektir. Ancak, gerek ulus devlet mantığı, gerek demokrasinin işleyişi, gerek bazı problemlere zaten kamu otoritelerinin müdahale ve düzenlemelerinin sebep olması, gerekse toplum katmanlarında kamu otoritesinin hemen her probleme el atmasının gerekli ve işler bir çözüm bulmasının garanti olduğu fikrinin yaygınlığı, hükümetlerin ve yasama organlarının birçok şeye müdahil olması sonucunu getiriyor. Bu, kamu otoritesinden beklenenleri ve buna yönelik talepleri şişiriyor. Yine de, daha az alanda ve sayıda da olsa, meşru kamu otoritelerinin müdahil olması gereken durumlar karşımıza çıkıyor. Son düzenleme de bunun bir izdüşümü.

İktidar partisinin Meclis’te bir gece yönergesiyle yapmaya çalıştığı düzenleme gerçek bir toplumsal problemi çözmeye yönelik. Düzenlemenin tecavüzü meşrulaştırdığı ve tecavüzcüleri affetmeyi amaçladığı iddiaları haksız ve saçma. Açık bir siyasî istismar. Değil AK Parti hükümeti, hiçbir hükümet böyle bir şey yapmaya cesaret edemez, ahlâkî cevaz veremez. Problem gayet açık: Erken yaşlarda (18’den küçükken) evlenmiş kadınların ve/veya erkeklerin bulunduğu aileler var. Sayılarının 4 bin civarında olduğu söylenen bu ailelerde eş-baba daha sonra, bazen birkaç çocuğun doğmasının ardından, evlilikle kanuna aykırı bir iş yaptığı gerekçesiyle yıllarca hapse mahkûm edilip cezaevlerine konmuş. Bu yüzden eşsiz kalan eşler ve babasız kalan çocuklar -kısaca aileler- zor durumda. Bu devamlı şikâyete konu oluyor ve sorun milletvekillerine, siyasî partilere, hükümete yansıtılıyor. Hükümet de el çabukluğuyla olağan yasama faaliyeti sürecini işletmek yerine bir önerge üzerinden sorunu bir çırpıda halledebileceği zehabına kapılıyor. Ardından ipe sapa gelmez tartışmalar, ithamlar, karalamalar, küfürler…

Bu problem çözüm bekliyor. Ateş düştüğü yeri yakar. Ankara, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde serazat hayatlar yaşayan kimseler, kadın olsun erkek olsun, bu problemin vahametini kolay kolay tam olarak anlayamazlar. Bunu başarmak için yapmaları gereken ama yapmadıkları şey “mağdurlara” kulak kabartmak. Birçoğu bunu yapmak yerine rahat hayatlarından, önyargılarına, nefretlerine ve korkularına dayanarak ahkâm kesiyor. Soyut, uçuk, derde deva olmayacak, maddî temeli ve inandırıcılığı olmayan şeyler söylüyor.

Bazıları erkeklerin eğitilmesi gerektiğini, erken evliliklerin mutlaka önlenmesi gerektiğini söylüyor. Doğru ama bunlar anlık değil uzun vadeli işler. Acil sorunu görmezden gelip uzun zamana yayılacak soyut çözümler üzerinde odaklanmak topu taca atmak ve problemi çözümsüzlüğe mahkûm etmek anlamına gelir.

Diğer taraftan hükümetin adeta kötü, gayri meşru bir şey yapar ve muhalefete gol atar gibi bir gece önergesiyle sorunu çözmek istemesi de hem anlamsız hem şık olmaktan uzak hem de zararlı. Bu sorun sadece hükümetin ve AK Parti’nin değil tüm ülkenin sorunu. Diğer partiler de bu sorunla elbette ilgilenecektir, ilgilenmelidir. Sorumluluk üstlenmelidir. Tartışma imkânı olmayacak şekilde son dakika önergeleriyle ilerlemek yerine sorunu tüm boyutlarıyla açıkça ortaya koymak, diğer partilerle tartışmak, sivil toplum kesimlerinin görüşlerini almak ve böylece en doğru çözüm yoluna ulaşmaya çalışmak varken niye ani bir gece önergesi? Yangından mal mı kaçırılıyor? Yasamada sık sık bu yola başvurmak yasama faaliyetinin meşruiyetini azaltıyor, ortak akıldan yararlanmamıza ve bu tür apolitik olması gereken ve de hayatî konularda uzlaşma sağlamamıza engel oluyor.

Diğer taraftan, hükümetin önergede kullandırdığı dil de problemli. Dolambaçlı ve zorlama ifadeler yerine meramı daha iyi ifade edecek, oraya buraya çekilemeyecek, eğip bükülemeyecek bir lisan kullanmak bu kadar zor mu? Elbette düzenleme sadece geçmiş vakaları kapsayacak, geleceğe uzanmayacak, ama yanlış kelimelendirmenin, esnek ve objektif ölçütlere bağlanması zor kıstasların erken evlilikleri teşvik etme ihtimâli de söz konusu olabilir. Buna karşı dikkatli olmak gerekir. Geride kalan bir haftaya bakınca görülüyor ki, AK Parti yine denizi geçip derede boğuldu, diğer birçok meselede olduğu gibi bu meselede de doğru yolda çamura saplandı. Hayret etmemek mümkün değil.

Son olarak galiba hepimiz şunları iyice öğrenmeliyiz: Birbirini dinlemek, karşı tarafın da iyi niyetli olabileceğini kabul etmek, kamusal tartışmayla daha iyi noktalara ulaşabileceğimize inanmak. Meseleleri çarpıtmayıp kendi bağlamında tartışmak. Eleştiriyi yıkmak için değil yapmak için gerçekleştirmek.

Gitgide daha fazla, lise seviyesinden itibaren, nasıl düşünülür, tartışılır, diyalog kurulur, uzlaşılır ve zıtlaşılır dersleri verilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Elbette, bu dersi verecek donanıma ve sağduyuya sahip öğreticiler bulma gibi bir imkânımız varsa…

Cemaate (FETÖ) İlk Girişin Sosyo-Ekonomik Faktörleri

22-23 Ekim Tarihlerinde Liberal Düşünce Kongresi Ankara’da yapıldı. Beklendiği gibi kongrenin ana teması “15 Temmuz Sürecinin Türkiye Demokrasisi Açısından Önemi” idi. Bu ana tema çerçevesinde çok yararlı isabetli sunumlar ve tartışmalar yapıldı. Oturum başlıklarından birisi de; Kapalı yapılar ile ilgili analizler, araştırmalar, tahlillere ayrılmıştı. Bu oturumda Cemaat-FETÖ’nün psikososyal dinamikleri Yasemin Abayhan, teolojik yapısı Mustafa Öztürk ve sol-sosyalist örgütlerin bu yapı ile benzer noktaları Cengiz Alğan tarafından sunuldu. Ben bu yapıya –ki yazımda cemaat olarak adlandıracağım- ilk girişteki sosyo-ekonomik faktörlere değinmeye çalışacağım. Zira bu yapıya giren ve 3-4 yıl içerisinde kalan birisi artık grubun veya grup liderinin amaçlarına hizmet edecek bir hizmetçiye dönüşmekte. Yaşananlar bunu gösteriyor. Ama “ilk giriş” diye adlandırdığım durumu ayrıntılı olarak araştırmak gerekiyor.

İlk giriş durumu, pek çok faktörden etkilenmiş olabilir. Benim tezim, ilk girişte cemaate girenlerin sosyo-ekonomik durumları çok etkili olmuştur. İlk girişi iki döneme ayırıyorum: 1. “Seçeneksiz Dönem”: Bu dönem, takriben 1980 ile 2000’li yılların ilk dönemini kapsar. Yapıya girenlerin yaş seviyesi, 12-13 yaşlarıdır. Bu dönemi hatırlayın (Türkiye’nin ekonomik tablosu) çalkantılı yıllar, ülkenin genel ekonomik görünümü iyi değil. Dış ve iç borçlar çok yüksek, fiyat istikrarı yok, yüksek enflasyon kangren olmuş. Köyden kente göç dalgası ve çarpık kentleşme devasa boyutta… Taşrada yeterli altyapı, sağlık, eğitim kurumu yok… Bu durumda özellikle kırsal kesimde yaşayanlar çocuklarının “iyi bir gelecek” sahibi olması için çaresiz vaziyetteler. İlkokulu bitiren yetenekli bir çocuk için tek yol okul. Eğitim sınıf atlamanın yegâne yolu görülüyor. Ancak çocuğun bir üst eğitim kurumuna gidebilmesi için farklı bir yerde yaşaması gerekiyor. Bu dönemde aileye tek alternatifi cemaat sunuyor: “Bizim evlerimizde kalsın.” Dindar veya seküler aileler bunu kabul ediyor, çünkü başka seçenekleri yok!… Bu dönem cemaatin kemik kadrosunun şekillendiği yıllardır. Sonuç olarak, seçeneksiz dönem olarak adlandırdığımız bu dönemde çocuklarına “iyi bir gelecek” sunma çaresi(zliği) olarak görenler cemaatin ilk insan kaynağı kitlesini oluşturdular.

“Seçenekli dönem” ise; 2000 ile 2013’e (17-25 Aralık girişimi kırılma noktasıdır) değin süren dönemdir. Cemaate girenlerin yaş çeşitliliği artmıştır. Yine 12-13 yaş civarındaki çocuklarla birlikte, lise mezunu, üniversite öğrencisi, üniversite mezunu, hatta master, doktora adayları da cemaat organizasyonlarının kapısını aşındırmıştır. Bu dönem, Ak Parti iktidarının yavaş yavaş sisteme egemen olduğu döneme denk gelmektedir. Artık Türkiye değişmiştir, ulaşım, haberleşme, temel altyapı hizmetlerinin yaygınlaştığı zamanlardır. Sağlık ve eğitim alanlarında çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Sağlığa, eğitime ulaşma oranları yükselmiştir. Kırsal kesimde yaşayanların kent nüfusuna oranı kent lehine artmaktadır. Dolayısıyla, cemaatin evlerinde kalmak bir zorunluluktan çıkarak gönüllü bir tercihe dönüşmüştür. Ancak cemaatin çekiciliğinde bir azalma söz konusu olmamıştır. Temel motivasyon olan; “iyi gelecek” için yine cemaatin evlerine, yurtlarına gidiş devam etmiştir. Bu dönemde benzer bir amaç etkili olmuştur; çocuk ve gençlere bir gelecek yaratmak. Kendi yaşamına karar verecek olgunluğa ulaşanlar da cemaatin sağladığı (çaldığı) kariyer imkânlarına kavuşma isteği taşımaktadırlar.

FETÖ’ye bağlı oluşumların inanılmaz insan kaynağına ulaşmasında sosyo-ekonomik faktörler etkili olmuştur. Her iki dönemde şartlar farklı olmakla birlikte kariyer beklentisi cemaatin işini kolaylaştırmıştır.  Akın akın insanlar cemaatin kolu kanadı altına girmek için adeta yarışmıştır. Kariyer beklentisinin merkezinde devlet memurluğu hedefi yatmaktadır. Bürokratik vesayet mekanizmasının gücünü zamanında keşfeden Fettullahçı çete, tüm yatırımını bürokrasiyi ele geçirmek üzere kurmuştur.

Türkiye’deki geleneksel bürokratik yapıyı, devletin sağladığı ekonomik çıkarları değiştirmediğimiz müddetçe FETÖ gider bir başkası gelir, çocuklarını bir “şeye” emanet eden ebeveynlerin temel motivasyonu son iki yüz yıldır aynıdır. “Ekonomik olarak sağlam bir gelecek…”

Kürtlerin Bir Kısmı Neden Sokağa Çıkmıyor?

0

HDP eşbaşkanları Demirtaş ve Yüksekdağ, Diyarbakır Belediyesi başta olmak üzere, birçok HDP’li belediye eşbaşkanları tutuklanıp cezaevine konuyor. HDP’nin direnme ve sokağa çıkma çağrıları talep görmüyor. Birçok ilde yüzde 70-80 civarı oy alan HDP’nin bu çağrıları neden karşılık bulmuyor? Oysa ki, daha önceki çağrılarda yüzbinler , bazen milyonlar sokağa çıkardı.

Halkın bu yeni tavrı nasıl okunmalı?

Bilindiği gibi, 40 yıldır terör yöntemlerini kullanarak mücadele eden bir PKK gerçeği var.

1980, 12 Eylül faşist darbesi sonucu; sağdan ve soldan gençler yoğun işkencelere maruz kaldı, idamlar yapıldı. Özellikle, Diyarbakır cezaevinde en vahşi ve insanlık dışı işkenceler oldu. Bu durum PKK’ye ilgi ve katılımı artırdı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Kürtlerin kimlik ve demokratik haklarını inkâr edip, asimilasyon, sürgün ve katliam politikaları gütmesi de PKK’yı gittikçe güçlendirdi.

40 yılda 50 bini aşkın insan öldü. Yüzbinlerce insan sakat kaldı. 4 milyona yakın Kürt doğup büyüdüğü yerleri terk etti. Güvenlik gerekçeleriyle köyleri yakıldı ve göçe zorlandı. Bir kısmını kendisine destek olmuyor diye PKK göçe zorladı. Yurdundan göçe zorlananlar büyük şehirlerin varoşlarında yaşamaya başladılar. Üzgün, kırgın, umutsuz, öfkeli ve her türlü yönlendirmeye açık bir kitle oluştu. Suç çetelerine kaynak oluşturdular…

Doğu ve Güney Doğu’da “faili meçhuller”, sürekli silah ve bomba sesleri; fakirlik, yoksulluk ve eğitimsizlik halkı per perişan etti.

Devletin klasik inkâr politikası, Ak Parti döneminde terk edildi. ” Kürtler vardır ve Kürtçe diye bir lisan var” noktasına gelindi. Birçok resmî inkâr ve yasak, yasa ve uygulamalar kaldırıldı. Bu yeni anlayış Kürtlerde bir sevinç yarattı. Ak Parti büyük bir sempati topladı.

PKK lideri Öcalan’ın 90’lı yıllardan beri, “silahsız çözüm” arayışları; Ak Parti’nin bu yeni yaklaşımıyla örtüşmeye başladı. 2013’te “Barış süreciyle” Türkiye yeni bir devreye girdi. Bir bahar havası esmeye başladı. Güney Doğunun dağlarında piknik yapılır oldu. Yöreye ciddi yerli ve yabancı turist akımı başladı. Ekonomi canlandı ve yüzler gülmeye başladı.

İyi niyetlerle gerçekleştirilen barış sürecinin içi doldurulamadı. “Türk usulü”, kervan yolda düzülür mantığıyla yola çıkıldı. Her iki tarafta da diğerine karşı güvensizlik vardı. PKK’nin de devletin de “gizli ajandası” oluşmaya başladı. Çünkü halka açık ve dürüst bir proje konmadı halkın önüne…

Bu arada, PKK şehirlere silah ve bomba yığınağı yaptı. Bu süreci devlet biliyor ve seyrediyordu.

Bu meyanda, Türkiye’de Başkanlık tartışmaları başladı. Sayın Erdoğan’ın başkan olmak için her enstrümanı kullanmaya çalıştığı müşahede edildi. Hatta Öcalan’ın da buna sıcak baktığı dillendirildi.

Bu sırada Ortadoğu’da sınırlar yeniden belirleniyordu. Suriye’de iç savaş tırmanmaya başlamıştı. Her grup ve etnik yapı bu yeni paylaşımdan pay alma mücadelesine girişti. Suriye Kürtleri de PYD çatısında örgütlenmeye başladı…

Bu hengâmede 2015 7 Haziran seçimleri yapıldı. Sayin Cumhurbaşkanı eski partisi ve başkanlık lehine sahaya indi. HDP ve Demirtaş’ın başını çektiği muhalefet ise,” Seni Başkan Yaptırmayacağız!” Kampanyasını yürüttü. Kürtlere düşman olan, lakin Erdoğan’dan nefret edenler bile HDP’ye oy verdi.

HDP %13 oy ve 80 vekil çıkardı, (30 Mart’ta 100 civarı belediye başkanlığı kazandı). Ak Parti % 39 civarında kalıp iktidarı kaybetti. Büyük bir şok yaşandı. Ak Partililer, Kürtleri “ihanetle” suçlamaya başladı. Sayın Erdoğan’ın bu seçimden önce, “Dolmabahçe’de kurulan bir masa yoktur. Kürt sorunu yoktur…” minvalindeki açıklaması Kürtlerde şok yaşatırken, PKK’nin de tekrar silaha döneceğini ilan etmesi barış sürecini bitirdi ve silahlar ve bombalar tekrar devreye girdi…

Koalisyon süreci başarısız oldu. Sayın Erdoğan’ın siyasî ustalığı ve milliyetçi, güvenlikçi seçim taktikleriyle 1Kasim 2015 seçimlerinde Ak Parti tekrar tek başına iktidar oldu.

Barış sürecine karşı olan Fetö çetesi de ayrı bir aktör olarak süreci sürekli sabote etti. KCK tutuklamaları, Oslo sürecinin ve İmralı tutanaklarının sızdırılması hep bu çetenin operasyonuydu.

Suriye’de ABD- Batı ve Rusya ile İran’ın vekalet savaşları yürütmesi, hatta Rusya’nın Suriye’nin çağrısıyla direkt sahaya girmesi denklemleri değiştirdi.

PYD ve YPG’nin Suriye’de etkin bir aktör olması Türkiye’nin klasik “Kürt Fobisi”ni tetikledi.

PKK’nin Hendek ve çukur siyasetinin Suriye’deki bu oluşumu tamamlatmak için bir taktik olduğu iddia edildi.

“Seni başkan yaptırmayacağız” ve Hendek siyasetinin Kürtlere ve Türkiye’ye faturası çok ağır oldu. Faturayı ağırlaştıran bir diğer etmen de “Kürt Fobisidir”. Bölünme paranoyasıyla, Ortadoğu’da yaşayan 40 milyon Kürdün bir statü kazanması istenmiyor…

Gelinen noktada: Halk 40 yıldır çektiği acı ve çileyi artık kapatmak istiyor. Barış sürecini bu yüzden destekledi. 7 Haziran’da HDP’ye oy verip, güçlü bir siyasetle sorunu demokratik usullerle çözmesini istedi. Fakat PKK’nin yanlış ve farklı dinamiklerden yola çıkarak bu süreci doğru okumadığı görüldü. PKK terör ve Hendek siyasetine bir destek gibi yorumladı bu oyları. 12-25 yaş arası binlerce gencin öldürülmesine sebep oldu. Şehirler yerle bir oldu. 500 bini aşkın insan şehrini ve anılarını terk etti. Yoksulluğun pençesinde kıvrandılar. 1000’e yakın güvenlik gücü mensubunun da bu savaşta ölmesi ve binlercesinin yaralanması toplumda yeni düşmanlıkların oluşmasını sağladı. HDP’nin, PKK’nın bu mantıksız ve irrasyonel siyasetini engellemediği gibi, sürece sahip çıkması Kürtlerde ve ona oy verenlerde büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu. İşte bu yüzden halk sessiz ve tepkisiz. Ama devletin uyguladığı bu yeni güvenlikçi politikayı desteklediği anlamına gelmiyor. Halk PKK HDP’ye kızgın, devlete mesafeli ve güvensiz…

Halkın sokağa inmemesinin bir diğer nedeni de, sayin Erdoğan’ın çok kararlı ve sert güvenlikçi politikalarıdır. Olağanüstü hal durumu Ak Partililer hariç, diğer yüzde 50’de ciddi bir korku ve kaygı oluşturmuş durumda. Muhalif seslerin hainlikle suçlanması ve çoğunun tutuklanması halkı sindirmiş durumda. Fetö hainlerinin yaptığı darbe girişimi, ciddi bir korku ve travma yarattı. Bu yüzden pek adaletli davranılmadığı yönünde söylemler var. Kurunun yanında yaşın da yandığı kanaatiyle bir sessizlik var…

Umarız ki, ülkemizde tekrar bir bahar havası eser. Bunun yolu da; ülkemizin her bireyinin, sahip olduğu bütün aidiyetleriyle bu güzel ülkenin onurlu bir vatandaşı olduğunun hissettirilmesidir.

Bu çok kolay bir yolla sağlanabilir. Evrensel, demokratik, insan hak ve hürriyetlerinin hayata geçirilmesi; ekonomide, eğitimde, siyasette fırsat eşitliğinin sağlanması sorunlarımızı çözecek anahtarlardır.

Ülkemiz insanlarının daha fazla birbirine yabancılaşmaması için, tam demokratik bir cumhuriyet sisteminin inşa edilmesi elzemdir…

Gençlik-Başkanlık-2023

Gençler hepimizin göz bebeği ama onlar için “neler yapıyor” ya da “yapabiliyoruz” sorusunun cevabı hiç de hoş değil. Almanya’nın eğitim politikası neredeyse 1871’den beri aynı; Hitler döneminde dahi değişmemiş. Öğrencilerin yetenek ve kapasitelerine göre yönlendirildikleri ve ayrıldıkları bir sistem mevcut. Kim gelirse gelsin temel ilkelerle oynanmıyor. Bizde ise bırakın partileri aynı partinin bakanları arasında bile bir ortaklık, devamlılık yok. Her gelen Amerika’yı yeniden keşfediyor.

MEB tarafından yıllardır eğitim şuraları yapılmasına rağmen herkes tarafından kabul edilebilir bir eğitim-öğretim politikası ortaya koyamadık. Şuralar asli sorunların tartışılmasından çok ideolojik çekişmelerin yaşandığı ve siyaseten güçlü olanın diğerlerine fikirlerini dayattığı bir platform durumunda.

Çok yazılıp, çizilse de geleceğimizin temel dinamiği olacak genç nüfusu maalesef bozuk para gibi harcıyoruz. Mevcut sistemde gençlerimizin ezici bir çoğunluğu mesleksiz bir şekilde hayata atılıyor. Meslek lisesi mezunlarımızın çoğunluğu piyasanın beklentisini karşılamaktan çok uzak.

Bu nedenle meslek tercihleri yüksekokullara ve fakültelere kalıyor. Ancak burada da çok büyük bir sıkıntı var ve pek çok yüksekokul ve fakültenin düzeyi meslek liselerinden çok da iyi değil. Bu nedenle gençlerimizin büyük bir kısmı gelecekleri için çok önemli olan zamanlarını buralarda boşa harcıyor.

Pek çok üniversitemiz, kâğıt üzerinde ülkemizin okulluluk süresini artırmak ve resmi işsizlik oranlarını azaltmaktan başka işe yaramıyor. Ve daha kötüsü buralarda gençlerimiz çeşitli sebeplerle hem büyük büyük sıkıntılar çekmekte hem de istismara açık hale geliyorlar.

FETÖ felaketine rağmen hala ülkemizde öğrencilerin barınma ve burs sorunlarının aşılması konusunda ciddi bir adım atılmış değil. Gençlerimiz dün FETÖ tarafından istismar ediliyordu bugün ve yarın da başka bir FETÖ türevi tarafından istismara hala açıklar.

Çok kötü şehircilik örnekleri vermekte olan TOKİ’nin yaptıkları ortada; bu yönde bir irade sergilenebilse öğrencilerin barınma sorunu bir yıl içinde çözülebilir. Burs meselesinde de aynı durum geçerli. Karşılıksız ve karşılıklı olarak isteyen her öğrenciye yeterli ekonomik destek verilebilir. Burslar karşılığında sosyal hizmet çalışmalarına katılmak, mecburi hizmet vb. şartlar konulabilir. Sonuçta bir tıp öğrencisi için toplumun ödeyeceği maliyet ile bir öğretmenin yetiştirilmesi için harcanacak maliyet aynı değil.

Tüm bunların yanında daha önemli bir sorun ise sosyal-kültürel-ekonomik açıdan dışarıdan gelen gençleri ağırlayabilecek, onları olumlu yönde dönüştürebilecek imkân, hoşgörü ve yetkinliğe sahip olması çok güç olan; bir konser ya da panelin yapılma ihtimalinin bile sıfıra yakın olduğu yerlerde okullar açılmasıdır. Bu tür okulların gençler için getirisi ne olabilir ki?

Hemşehrilerim kızmasın ama Alaca’daki bir yüksek okul gençlere ne tür imkanlar sunabilir ki kampüs dışında? Burs ve barınma imkânlarının zaten yetersiz olduğu yerlerde bir de iş imkânlarının azlığını düşünürsek bu durum pek çok genci istismara açık hale getirmektedir. Elbette ki kötü emelli insanlar her yerde olabilir ancak büyük şehirlerin bu gençlere çok farklı imkânlar sunabileceği ise bir başka gerçektir.

Burada, daha açık şekilde yazamadığım birtakım istismarların engellenebilmesi ve gençlerimizin harcanmaması için, hükümete ve YÖK’e açık bir çağrıda bulunuyorum. Gençlerin burs ve barınma sorunlarını acilen çözecek bir eylem planı hazırlanmalı ve bir an önce sosyal-kültürel imkanlardan yoksun, öğrenciye dört duvar ve birkaç hoca vermekten başka hiçbir artısı olmayan okulların kapatılması ve bunların başka yerlere taşınması için gerekli adımlar atılmalıdır. Tüm enerjimizi başkanlığa hasrederken bu tür hayati sorunlarımızın da olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yoksa 2023’te “Büyük Türkiye” ideali sadece lafta kalır.

Karar Gazetesi, 06.11.2016

Perşembenin Gelişi

Aslında her şey ilk düğmenin yanlış iliklenmesiyle başladı. Parlamentoda, ceza hukukunun genel ilkelerine ve Anayasanın ilgili hükümlerine aykırı olarak milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Vekillerin kendilerini Meclis’te savunma ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakları ihlal edildi. Toptancı bir şekilde ve bir kereliğine, haklarında soruşturma bulunan vekiller dokunulmazlıktan mahrum edildi.

Bu adıma karşılık, HDP’nin hiçbir milletvekilinin ifade vermeye gitmeyeceğini bir parti politikası haline getirmesi, ikinci bir yanlışlık oldu. “Biz gelmiyoruz, gücünüz yetiyorsa gelin alın” biçimindeki bir meydan okumaya devletin pabuç bırakmayacağı aşikârdı. Meclis’teki diğer iki partinin liderinin davet üzerine savcılığa gitmekten imtina etmediği bir vasatta, HDP’lilerin tavrının karşılıksız bırakılmayacağı belliydi. Bir tahmin yürütmek zor; ancak mevzu karşılıklı inatlaşmaya getirilmeseydi ve sürecin başında savcılıkların davetine icabet edilip ifadeler verilseydi, bugünkü kötü tablo ortaya çıkmayabilirdi. Muhtemelen ifadeler alınır ve yargılamalar tutuksuz devam ederdi.

Siyasi bir gözdağı

Ardından bir üçüncü yanlışlık devletten geldi. Milletvekilleri hakkında farklı savcılıklar işlem başlatmıştı. Soruşturma konuları farklıydı, dosyaların birbiriyle bir irtibatı yoktu. Normalde her bir vekil ayrı tarihlerde davet edilir, gelmedikleri takdirde yine her biri için ayrı bir zorla getirme prosedürü tatbik edilirdi. Lakin öyle olmadı. Bir düğmeye basılmışçasına, bütün savcılıklar aynı saatte harekete geçti ve milletvekillerini yaka paça gözaltına aldı. Ertesi gün de HDP’nin il teşkilatlarına yönelik operasyonlar yapıldı. Şırnak Belediyesi’ne kayyum atandı.

Yapılıp edilenler, sürecin arkasında güçlü bir siyasi iradenin varlığına delildi. Her ne kadar hükümet temsilcileri “Bağımsız yargının kararıdır, herkes saygı göstermelidir” diyorduysa da, işin saf hukukla ilerlemediği açıktı. Evet, perdenin önünde hukuki aktörler — savcılar, hakimler, mahkemeler — görünüyordu ama gerçekte işler alınan siyasi kararlara uygun olarak yürüyordu. Yani hükümetin başlattığı topyekun mücadele stratejisi hukuka da sirayet ediyor, hükümet siyasi gözdağı mesajını hukuk aracılığıyla iletiyordu.

Yanlışlıklar silsilesi burada da durmadı. Vekiller tutuklandı. Karar verilirken ne AİHM’nin, ne de Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) içtihatlarına itibar edildi. Oysa Anayasa Mahkemesi, Mustafa Balbay kararında çok önemli noktalara işaret etmişti. Mahkemeye göre tutukluluk istisna, hürriyet esastı. Ancak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına oranla daha ağır bir kamu yararı mevcut ise, tutuklama haklı görülebilirdi.

“Aslolan, halkın siyasi iradesinin parlamentoya yansımasıdır”

Eğer tutuklanan kişi milletvekili ise, bu takdirde seçilme hakkı ile temsil hakkı göz önünde bulundurulmalıydı. Seçilme hakkı, sadece aday olmayı değil, kişinin seçildikten sonra parlamentoda bulunma hakkını da — yani kişinin milletvekili sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanabilmesini de — ihtiva ederdi. Bu nedenle “seçilmiş milletvekilinin yasama faaliyetine katılmasına yönelik müdahale, sadece onun seçilme hakkına değil, aynı zamanda seçmenlerinin serbest iradelerini açıklama hakkına da yönelik bir müdahale teşkil edebilir” idi.

Dolayısıyla mahkemeler milletvekillerin tutukluğu hakkında karar verirken,

* hem kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından,

* hem de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha büyük bir yararın varlığını, somut olgulara dayanarak göstermeliydi.

Aynı kararında AYM, aslolanın halkın siyasi iradesinin parlamentoya yansıması olduğunu belirtmişti. Halkın siyasi iradesi engellenmemeli ve hakkın özü etkisiz hale getirilmemeliydi. Vekillerin yasama faaliyetlerini yerine getirmelerini engelleyecek ölçüsüz müdahaleler, halk iradesiyle oluşan temsil yetkisini ortadan kaldıracak ve seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecekti.

Hülasa, hukuken çok sıkıntılı bir durum var ortada. Ancak kimsenin hukukun inceliklerine riayet etme ve hukukla zaman kaybetme (!) gibi bir derdi yok. Siyasi açıdan da manzara insanın içine kasvet çöktürüyor. Hükümet artık elini en yükseğe taşıdı. Belediyelere kayyum atanması, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eşbaşkanlarının tutuklanması derken, sıra Meclis’te en büyük üçüncü gruba sahip partinin eşbaşkanlarını da hapishaneye yollamaya geldi. Bundan daha da ötesi yok zaten!

Gemi azıya almak

Durumu düzeltmek adına iç ve dış şartlar da son derece olumsuz. Batı ile ilişkilerin tadı kaçmış durumda. Batı hem 15 Temmuz ardındaki olağan şüpheli, hem de PKK’nın arkasındaki güç olarak değerlendiriliyor. Halkta Batı karşıtlığı almış yürümüş, milliyetçi duygular da en üst seviyeye çıkmış. Böyle bir ortamda ne içerden yükselecek itidal çağrılarına, ne de Batı’dan gelecek eleştirilere değer atfedilir.

Öte yandan PKK de gemi azıya almış vaziyette. Tabanı ile arasındaki mesafe açılıyor, çağrılarına kulak tıkanıyor, davetleri karşılık bulmuyor. O da buna cevap olarak, sağda solda bomba patlatıyor ve masum insanların kanına giriyor. Diyarbakır’daki son katliamı TAK üstlendi ve eylemlerini artıracağı tehdidinde bulundu.

Siyasi akıl tamamen taca çıkmış durumda. Siyasetten, demokrasiden, çözümden bahsetmek her geçen gün güçleşiyor. Kendilerine “realist” payesi verenler, “Bu yol, yol değil” diyen az sayıdaki kişiyi de “naif” diye etiketleyip tefe koyuyor. Sanki onların “realist” olarak görüp yücelttiklerini bu ülke daha önce denemedi ve sanki bütün bunlar boşa çıkmadı!

Vitesi boşa alınmış bir halde, yokuş aşağı giderek artan bir süratle ilerliyoruz. Her gün bir oraya bir buraya çarpıyoruz zaten; ama belimizi güç doğrultacağımız büyük bir duvara çarpmaktan korkarım…

Serbestiyet, 08.11.2016

Çağrı’dan sonra!

Misyonerlik -bizim için olumsuz çağrışımlar yapsa da- her din ve hatta ideolojinin doğası gereğidir ve bu yolda zamanın imkânlarının ve özellikle de kitle iletişim araçlarının kullanılması normaldir.

Bugün TV’lerden izlediğimiz kanallar arasında onlarca dini içerikli kanalın olması ve programların yapılması bu nedenle çok da şaşırtıcı değil.

Yine de bir kısım Müslüman çevrelerin geldiği nokta açısından oldukça ironik çünkü bugün, düne kadar televizyonu “şeytan icadı” gören ve evlere dahi girmesine izin vermeyen pek çok cemaat-tarikatın bugün kendi TV kanalları var.

Mecit Macidi’nin “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmine gösterilen tepkilerin bir kısmı bana yukarıdaki çağrışımları yaparken diğer taraftan İslam kültür ve medeniyetinin en yüksek seviyelerde olduğu asırlarda ‘böyle bir teknolojik imkân olsa idi ne olurdu?’ sorusunu sordurdu.

Tabii ki böyle bir soruya cevap bulmak zor ancak bazı verilerden yola çıkarak birtakım çıkarımlarda bulunabiliriz.

Örneğin; mimari açıdan Müslümanlar daha çok erken çağlarda diğer dinlere ait tapınaklarla boy ölçüşecek yapılar inşa ederken, pek çok açıdan da bunları aşmıştı. İslam toplumunun putlara olan yaklaşımı nedeniyle heykeltıraşlık yoktu ama onun yerine süsleme sanatlarında eşsiz ve mükemmel örnekler verilmişti. Hat sanatı başlı başına müthiş bir estetik ve zevki içinde barındırırken, daha sonraki çağlarda müziği dahi günah kabul edecek nesillere rağmen müthiş bir musiki birikimi oluşturulmuştu. Şiirin ulaştığı seviye ise zaten tartışma dahi götürmez. Resim yoktu ama minyatür sanatı bu boşluğu fazlası ile dolduruyordu. Hatta ileri sürüldüğü gibi insan figürünün hiç kullanılmadığı iddiası da gerçeği yansıtmıyor. Selçuklu sanatında insan figürünün kullanıldığı Divriği Şifahanesi ve Sivas Şifaiye Medresesi gibi çok önemli yapılar var.

Harun Reşit ve bazı Abbasi halifelerinin Bizans’la yaptıkları antlaşmalarda savaş tazminatı olarak Bizans kütüphanelerinde bulunan antik el yazmalarının birer nüshasını istedikleri düşünülürse sinema sanatı bin yıl önce ortaya çıksa idi muhtemelen o gün bu sanatı en etkin şekilde kullanmakta bir beis görmeyeceklerdi.

Bugün dinin -daha doğrusu Ehl-i Sünnet’in- temeline dinamit konuluyor diye feryat edenlerin tavrı bu açıdan seleflerine göre inanılmaz derecede geri… Selefleri olsaydı muhtemelen İslam’ı yaymak, Hz. Muhammed’i farklı açılardan en çarpıcı şekilde anlatmak ve de iktidarlarını meşrulaştırabilmek adına beyazperdenin her türlü imkânını kullanabilmek için çaba ve emek harcıyor olurdu.

“Çağrı” gibi bir filmin üzerine M. Macidi’nin filmini izleyince şahsen bir hayal kırıklığı yaşadığımı belirtmem gerekiyor. Maalesef Çağrı’da aldığımız o deruni hissi bu filmde çok az sahnede alabiliyoruz. Filmde Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi devri gerçek üstü motiflerle iç içe geçirilerek ve mizansenlerle süslenerek bilinen gelecek için bir hazırlık dönemi gibi resmedilmiş. Filmi ayakta tutmak için birtakım mizansenlere ihtiyaç olmakla birlikte bilinen gerçeklere aykırı rollerin verilmesi ise bir başka problem. Aynı problem yer yer Çağrı’da da vardı ama filmin genel bütünlüğü içinde çok da fazla sırıtmıyordu. Burada ise açıkça sırıtıyor. Hz. Muhammed’e sürekli süikast girişimlerini filmde heyecanı ayakta tutmak için bir mizansen kabul etsek de mesela Ebu Lehep’e biçilen rolün kabul edilebilir bir yanı yok.

Filmde o kadar çok bilinen tarihsel olguya aykırı tema var ki film bu hali ile olsa olsa İsrailiyata boğulmuş ve hadislerle desteklenmiş bir Folk İslam Peygamberi algısının sahnelenmesinden öteye gitmiyor. Filmin merkezinde Abdulmuttalip ve Ebu Talip’in olması hasebiyle filme Şia propagandası yaftası yapıştırılması ise açıkçası bir haksızlık.

Film bu hali ile Müslümanlardan çok Müslüman olmayanlara hitap ediyor. Bizim için filme kızanlara ise “yapabiliyorsanız daha iyisini siz yapın” demek kalıyor.

Karar Gazetesi, 09.11.2016

AYM’de OHAL KHK’larına ilişkin radikal içtihat değişikliği

15 Temmuz 2016 Günü Türk demokrasisi büyük bir badire atlattı. Tabiri caizse Türk halkı, dünyada emsali olmayan bir kahramanlık göstererek, Türk demokrasisini ipten aldı. Hükümet çok geçmeden ülke genelinde geçerli olmak üzere olağanüstü hal (OHAL) ilan etti ve bu tarihten itibaren de devletin kılcal damarlarına kadar sirayet eden darbeci kadroları, bir yandan devletin bünyesinden atabilmek, diğer yandan da OHAL’e sebep olan ortamdan çıkabilmek için lüzumlu tedbirleri almaya başladı. Hükümet bu tedbirlerden bir kısmını OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) ile alma yoluna gitti. CHP, bu KHK’lerin bir kısmı hakkında AYM’de iptal davası açtı. 1982 Anayasası’nın 148. Maddesinde yer alan OHAL KHK’larına ilişkin iptal davası açma yasağı karşısında, AYM’nin ne tür bir tutum sergileyeceği merak konusu idi. Önceki günlerde CHP tarafından açılan iptal davasının AYM tarafından yetkisizlik gerekçesi ile reddolunduğu bilgisi kamuoyuna yansıdı.

İptal davasına konu olan OHAL KHK’leri ile bazı kanunlarda değişiklikler yapılmıştı. Bu değişikliklerin bir kısmı sadece OHAL süresince geçerli iken, diğer bazıları OHAL süresi sona erdikten sonra da yürürlüğünü sürdürecek şekilde değişiklik meydana getirmekteydi.

Öngörülen ölçüt

AYM’nin daha önce vermiş olduğu bir karara göre, OHAL’in gerekli kıldığı konularda çıkarılan KHK’ler, OHAL’in ilan edildiği bölgelerde ve ancak OHAL’in devamı süresince uygulanabilir. OHAL’in sona erdiği halde, OHAL KHK’larındaki kuralların uygulanmasına devam edilmesi imkânsızdır. OHAL KHK’ları ile kanunlarda değişiklik yapılamaz. OHAL KHK’ları ile getirilen kuralların OHAL bölgeleri dışında veya OHAL’in sona ermesinden sonra da uygulanmalarının devamı isteniyorsa bu konudaki düzenlemenin kanunla yapılması zorunludur (AYM Kr: E. 1991/6, K. 1991/20, KT: 03.07.1991). CHP’li yöneticiler, OHAL KHK’ları hakkında iptal davası açtıktan sonra, kamuoyuna yaptıkları açıklamada bu iptal gerekçesine referans yapmışlardır. Anayasanın 91. maddesine göre, OHAL KHK’ları, olağan KHK’lar için Anayasanın 91. maddesinde yer alan konu sınırlandırmalarına bağlı değildir. Sosyal ve ekonomik hak ve hürriyetler yanında temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler de OHAL KHK’larıyla düzenlenebilir. OHAL KHK’larının düzenleme alanı, OHAL’in gerekli kıldığı konularla sınırlıdır. OHAL’in gerekli kılmadığı konular OHAL KHK’larıyla düzenlenemez. 148/1. maddeye göre, OHAL’lerde çıkarılan KHK’lerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’de dava açılamaz.

Anayasadaki hükümlerde OHAL KHK’ları için öngörülen tek ölçüt, “OHAL’in gerekli kıldığı konular”dır. “OHAL’in gerekli kıldığı konular”la alakalı acil kanuni değişiklik ihtiyacının ortaya çıktığı bazı durumlarda, OHAL ilanına sebep olan olayların ortadan kaldırılması amacına yönelik durumun gerekli kıldığı tedbirler kapsamında, kanuni değişiklik neticesini ortaya çıkarabilecek KHK çıkarma ihtiyacı hâsıl olabilir. Mesela darbe teşebbüsü esnasında Meclis bombalanırken, kanunla düzenlenebilecek bir konuda meclisten kanun çıkarılması nasıl beklenir? Askeri mahkemelerde görev yapan hâkimlerin neredeyse tamamına yakınının açığa alındığı bir ortamda, bu mahkemelerin bu haliyle yargılama yapması nasıl mümkün olur. Askeri pilotların büyük ekseriyetinin ihraç edilmesiyle pilot ihtiyacının karşılanması zaruretinin hâsıl olduğu bir ortamda, ilgili kanuna OHAL KHK ile yapılacak bir madde eklemesi ile bu ihtiyacın bir başka yolla karşılanması yetkisi veren bir düzenlemenin KHK yoluyla yapılmasına mani olunması neticesinde telafisi imkânsız sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu gibi durumlarda önce OHAL KHK yoluyla lüzumlu düzenleme yapılıp, daha sonra da bu KHK’nin TBMM tarafından onaylanarak kanunlaştırılması mümkündür. Anayasada OHAL KHK’ları ile kanunlarda değişiklik yapılmasını men eden hiçbir hüküm yoktur. KHK ile kanuni değişiklik yasağı kaynağını tamamen AYM içtihadından almaktadır.

AYM’nin, OHAL KHK’ları ile kanunlarda değişiklik yapabileceği yönünde bir içtihat değişikliğine gitmesine mani bir durum yoktur. Nitekim KHK’nın tanımı da bu tür bir içtihat değişikliğine müsaittir. Çünkü KHK, doğrudan anayasanın ya da yasama organının kanun ile verdiği yetki üzerine, Bakanlar Kurulu’nun yürürlükteki kanunları değiştirme işlemidir. Kısaca kanunlarda değişiklik yapmak, KHK’ların bir “tanımlama unsuru”dur; KHK’larla kanunlarda değişiklik yapılamaz demek, söz konusu işlemi KHK olmaktan çıkarmak demektir. OHAL KHK’ları ile Bakanlar Kurulu’na verilen yetkinin yasama yetkisinin devri mahiyetinde olduğu belirtilmektedir. E. Özbudun’a göre, OHAL KHK’ları, yürütmenin anayasaya göre sahip olduğu “özerk ve asli bir düzenleme yapma yetkisi”nin tipik bir örneğini meydana getirir (Türk Anayasa Hukuku, 2012, s. 257). M. Erdoğan’a göre, OHAL rejimlerine mahsus KHK çıkarma yetkisi, yürütmeyi, yasamaya nispetle ikincil bir işlev olmaktan çıkarmakta ve onun Anayasa’nın 8. maddesinde belirtilen “yetki” yönünü somutlaştırmaktadır. Burada yürütmenin, kanunları uygulamakla sınırlı olmayan ve doğrudan doğruya anayasadan kaynaklanan bir yetkiyi kullanması söz konusu olmaktadır (Anayasa Hukuku, 2011, s. 291).

“OHAL’in gerekli kıldığı konular”ın neler olduğu Anayasa ve Kanunlarda açıkça belirlenmiş değildir. Bu vesileyle, “OHAL’in gerekli kıldığı konular” ifadesinin kapsamı çok geniş ve belirsizdir. Çünkü OHAL dönemlerinde demokratik hukuk devletine yeniden işlerlik kazandırılabilmesi için hemen her konu OHAL’in gerekleri kapsamına dâhil edilebilir. OHAL’in gerekli kıldığı konuların kapsamı, Anayasa ve OHAL Kanunu’nun kriz durumlarına ilişkin düzenlemelerinin tanımı, OHAL’i gerekli kılan ve ilanına sebep olan olayların niteliği ve gerekleri dikkate alınarak belirlenir. Bu hususun büyük ölçüde OHAL ilan eden ve yetkileri kullanacak olan organın inisiyatifine bırakıldığı söylenebilir.

Asli ve özerk düzenleme

AYM’nin önceki içtihadına göre, OHAL KHK’larıyla “asli ve özerk bir düzenleme yapma yetkisi”nin kullanılması mümkün değildir. Bu da, hem Anayasa’nın 91. maddesinde yer alan “sıkıyönetim ve OHAL’ler saklı kalmak üzere” hükmünü anlamsızlaştırmış olmakta, hem de KHK, KHK olmak işlevini yitirmiş olmaktadır. Bu vesileyle AYM’nin bu içtihadında benimsenen anlayışa göre, OHAL KHK’leri, KHK tanımından uzaklaştırılarak, “Kanun hükmünde ya da gücünde” değil, “tüzük ya da yönetmelik hükmünde ya da gücünde” bir idari işleme dönüştürülmüş olmaktadır. Bunun KHK’nin anayasal mahiyeti ile bağdaşırlığı yoktur. Bu vesileyle AYM’nin önceki içtihadını değiştirmesi zorunluluk arz etmektedir.

Kanaatimce, OHAL dönemlerinde çıkarılan KHK’lerle kanunlarda değişiklik yapacak düzenlemeler yapılabilir. Anayasa bunun için sadece TBMM (siyasi) denetimini öngörmüştür. Bunun ötesine geçilerek yapılan anayasallık denetimi, AYM’nin “Anayasa ile verilmeyen bir devlet yetkisi kullanması”; tabiri caizse fabrika ayarlarının dışına çıkması manasına gelir ki, bu da, hem bizzat AYM tarafından Anayasanın açıkça ihlal edilmesi, hem de “yetki ve fonksiyon gaspı” manasına gelecektir.

OHAL KHK’lerinin TBMM tarafından aynen ya da değiştirilerek kabul edilmesi halinde, artık söz konusu KHK’ler bir kanun haline dönüşmekte ve bu kanunlara karşı da AYM’ye dava açma yolu açık olmaktadır. Nitekim 667 Sayılı ilk KHK TBMM genel kurulunda görüşülmüştür. OHAL döneminde çıkarılan diğer KHK’lerin de bir an önce TBMM’de kanunlaşmasının gerekli olduğu kanaatindeyim. Bu yolla hem tartışmalar azalacak, hem de söz konusu işlemler hakkında anayasallık denetimi yolu açılmış olacaktır. Diğer yandan KHK’nin kanun haline gelmiş hali hakkında açılacak iptal davası neticesinde söz konusu kanunun iptal edilme ihtimali ise oldukça zayıflayacaktır.

AYM, CHP’nin OHAL KHK’ları hakkında yaptığı iptal başvurusuyla alakalı vermiş olduğu ret kararıyla hem anayasal olarak sahip olduğu yetki ve fonksiyon alanına rücu etmiş hem de OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla alınan önlemlerin akim kalması teşebbüsüne mani olmuştur. Aksi yönde bir karar, hem halkın 15 Temmuz’da yapmış olduğu darbeyi önleme işlemi önemli ölçüde aksatılmış, hem de ülke yeniden kaosa sürüklenmiş olacaktı. AYM, ret kararı ile kendisinden anayasal olarak beklenen işlevi icra ederek bu tür felaketlere mani olmuştur.

Star Açık Görüş, 22.10.2016

Kumpas, reddi miras veyahut fayda?

Diyarbakır Belediye eşbaşkanları Gülten Kışanak ve Fırat Anlı’nın ve ardından HDP’li eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile bazı vekillerin tutuklanmasının hukuki bir mesele değil, siyasî bir operasyon olduğu gayet açık. Zira söz konusu kişilerin bugün suçlandıkları hususlarla bire bir aynı veya benzer söz veya eylemleri Çözüm Süreci döneminde de – hattâ fazlasıyla – mevcuttu.

Siyasî operasyon olduğu kesin de, siyasî operasyonu kimin kime yapmış olabileceği sorusunun cevabı pek net değil! Operasyonların arkasında hükümetin/Erdoğan’ın güçlü bir siyasî iradesi olduğu anlaşılıyor; ancak son tahlilde bu işten en zararlı çıkacak olan Erdoğan ve AK Parti’ymiş gibi görünüyor.

Eğer 17/25 Aralık 2013, ardından 15 Temmuz 2016 ve sonrasında yürütülen FETÖ operasyonlarını yaşamamış olsaydık, herhalde bu olaylar karşısında şöyle bir değerlendirme yapan sıradan bir AK Partili (destekçisi veya üyesi) çok fazla yadırganmazdı: “Cemaat, bu tutuklamalarla emrivaki bir durum yaratarak hükümeti etkisizleştirmek, Erdoğan’a rağmen kendi politikalarını uygulamak ve Erdoğan’ı /AK Parti’yi bitirmek için bir operasyon yapıyor. Asıl operasyon Erdoğan’a/AK Parti’ye yapılmış oldu.”

Gülencilerle kavga açığa çıkmadan önce; Oslo görüşme kayıtlarının sızdırılmasını, kelepçeli görüntülerle KCK tutuklamalarını, 12 Şubat 2012’de Hakan Fidan’ın  — aslında Başbakan Erdoğan’ın — PKK müzakereleri sebebiyle ifadeye çağrılmasını, sonrasında ise AK Parti’nin açıkça PKK’ya göz yummakla ve Çözüm Süreci diye diye ülkeyi bölünmeye götürmekle suçlanmasını, derin devlet temizlendiğine göre Kürt meselesinin çözümünde güvenlikçi yöntemin “artık” işe yarayacağı propagandasını, bu arada bir de şüpheli Uludere/Roboski vakasını hatırlayalım.

Bunları düşününce, söz konusu AK Partilinin “son operasyonları da yapsa yapsa FETÖ (eğer bu kadar deşifre olmasaydı) yapmıştır” demesi tuhaf kaçmazdı. Zira büyük risk alarak Kürt meselesinde demokratik ve siyasî çözümü masaya getiren ve (epey bir süre) arkasında duran, Erdoğan’dı.

Doğrusu böyle bir açıklama “hâlâ” ikna edici olabilseydi, kurgusal AK Partilimizin hem vicdanını hem mantığını hayli rahatlatan ve işini kolaylaştıran bir açıklama olurdu. Zira bu operasyonları ne demokrasi açısından, ne de siyasî fayda bakımdan açıklamak, anlamlandırmak ve tutarlı şekilde savunabilmek pek mümkün görünmüyor.

Bu tutuklamalarda, demokrasi açısından ilk problemli boyut, AK Parti’nin şimdiye kadar hep savunageldiği, hem ulusalcı vesayetle hem Gülenci vesayetle mücadele ederken başvurduğu ve değer atfettiği seçim ve temsil mekanizmalarının çiğnenmiş olmasıdır.

Aslında AK Partililere sandık ve seçimlerin kritik önemi ve değerini anlatmaya ihtiyaç yok. Zira siyasî serüvenleri boyunca, seçim başarılarına yönelik “sandık fetişizmi, sandık demokrasisi, oy meşruiyet sağlamaz, çoğunluk diktası” gibi — seçimi ve temsili karalayıcı — saldırılarla mücadele etmek zorunda kaldılar.

Siyasî meseleleri hukuku ve yasaları kullanarak bastırmaya, yok saymaya veya bunlar üzerinden siyaseti dizayn etmeye çalışmanın, buna kalkışanlar açısından başarısızlığı defalarca teyit edilmişken; Kemalist vesayet rejiminin dindarlara ve Kürtlere yönelik baskıcı politikalarının ve siyasî dizayn çabalarının geldiği nokta ortadayken… bunların yanlışlığını veya işe yaramazlığını ayrıca anlatmak gerekmez.

AK Parti çevreleri siyasilerin tutuklanmasını haklı göstermeye çabalasa da, kendi geçmişleri ve savundukları ilkeleri, değerleri ve politikaları reddetmedikleri sürece, ileri sürdükleri gerekçe ve argümanlar çok zayıf ve kırılgan kalmaya mahkûm görünüyor. Tümü, tarihin hatırlatılması ile çürütülecek cinsten basit akıl yürütmeler.

Sık başvurulan bir argüman üzerinden bunu göstermeye çalışalım: “Onlar da ifade vermeye gitselerdi, kimseye ayrıcalık yapılamaz, bak diğer partilerin mensupları nasıl gitti.” Oysa savunmaya zorla götürülmeleri tutuklanmalarını gerektirmezdi; ifadeleri alınır, tutuksuz yargılama devam ederdi; böylece yasama ve temsil görevlerini yapmayı sürdürebilirlerdi.

Diğer taraftan bu argüman, aslında HDP’lilere yönelik ayrımcılığı, sanki onlar ayrımcılık talep ediyormuş gibi sunduğu için hile içeriyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi en başından beri HDP’liler özelinde gündeme geldi. Ancak böyle bir “hedef alma” yokmuş havası verebilmek için bütün vekillerin dokunulmazlığını bir seferliğine toptan kaldırma yoluna gidildi.

HDP’lilerin tutuklanması “hukuk” temelliymiş gibi gösterilmeye çalışılsa da, yapılan suçlamalara daha yakından bakıldığında, esasen HDP’lilerin — terörist cenazesine gitmek gibi — kötü siyaset ve ahlâkî zayıflık ile suçlandığı görülüyor. Gerçekten de HDP’liler siyaseten büyük bir hatâ işlediler. Seçmenin demokrasi içinde siyasî çözüm için verdiği oyu PKK’nın siyasal şiddetine meze yaparak berhava ettiler. Şiddeti kimden geldiğine göre ayırt ettiler; sivil ayağı ve sivil siyaseti şiddet ve militarizm karşısında iyice zayıflattılar. Yalan haber ve dezenformasyondan medet umdular.

Ancak bunların hiçbiri tutuklamaları haklı kılmaz. Meselenin basit bir siyasî ihtilaf olmadığını, ortada yıllardır karşılıklı tırmandırılan, kan ve ölümle beslenmiş bir durum olduğunu hatırda tutmak gerekir. Siyasî hataların, suistimallerin ve kötüye kullanmaların cezası ve karşılığı yine siyaseten verilmelidir. Partinin seçmenleri zaten 7 Haziran ile 1 Kasım arasında bu cezayı kısmen kesmişlerdi. İzlenen hendek siyaseti üzerine halk kesilen cezayı daha da ağırlaştırmıştı. Tutuklanmalarına yönelik tepkinin cılızlığı bunun en son kanıtı olarak ortada duruyor.

Bu operasyonların demokrasi açısından anlatılması ve anlaşılması zor olan ikinci boyutu ise, AK Parti’nin ve bizzat Erdoğan’ın Kürt meselesini siyasî ve demokratik yollarla çözme politikasını yüksek risk almak pahasına yıllarca savunmuş olmasıdır. Bir lider olarak Erdoğan, tabuları yıkan, ülke barışı ve adalet için elini taşın altına koyan bir lider olarak başarısı ve saygınlığının önemli bir kısmını bu meseleden elde etti.

Son yıllara gelinceye kadar pek çok alanda açılım sağlanmış, inkâr ve asimilasyondan Kürt halkının varlığını tanımaya evrilen bir seyir izlenmiş, Kürtlerin özgürlükleri genişletilmiş ve Kürt referanslı siyasetin alanı açılmıştı. Erdoğan ve AK Parti Kürt meselesinde rejimin tabularını arka arkaya yıkmış, bu açılımlar için ulusalcılara ve onların devletteki ister açık ister derin uzantılarına karşı şiddetli bir kavga vermişti. Benzer bir mücadele ve kavga, ulusalcı derin devleti çökerten ama onların yerine geçen FETÖ’ye karşı da verilmişti.

İşte bu yakın geçmiş, şimdi HDP’lilere yönelik operasyonlara bakıldığında, bir AK Parti seçmeninin acaba ulusalcı derin devlet ve Gülenci derin devlet artıkları birleşerek bir “kumpas” mı kurdu diye sorabilmesinin rasyonalitesini sağlayan zemindir. Çünkü bu politikalar, ulusalcıların zaten önceden denediği ve hep savunageldiği politikalara; Gülencilerin de kendilerini “asli iktidar” olarak görecek güveni hissettikleri zamanlarda hükümeti çeşitli yollarla uygulamaya zorladıkları politikalara tekabül ediyor.

Şimdi HDP’li Belediye başkanı ve vekillere yönelik bu operasyonu bir “kumpas” ile açıklayabilmesinin “görünen olgusal temeli” kalmadığından, kurgusal AK Partilimiz yeni bir açıklamaya yönelebilir: AK Parti önceden savunduğu ilke, değer ve politikalardan bir sebepten vazgeçti (bu vazgeçişe, belki siyaseten gerekli veya zorunlu bularak hak verecektir; burası ayrı bir konu). Söz konusu AK Partili, bu vazgeçiş sebebiyle önceden suç olmayan şeylerin şimdi suç olarak görüldüğü veya önceden yanlış bulunan şeylerin şimdi doğru bulunduğu gibi bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmek durumunda kalacaktır.

Bu durumda, operasyonların şimdikine göre daha sağlam ve ikna edici bir savunması, ancak AK Parti’nin artık değiştiğinin, Yeni AK Parti’nin Eski AK Parti’ye reddi miras yaptığının açıkça ilân edilmesi ile mümkün görünüyor. Bu şöyle bir açıklama olabilir: “Kemalistler/ulusalcılar seçmen iradesinin o kadar da matah bir şey olmadığını, seçmenin yanılabileceğini söylerken haksız değillermiş. Yine Kürt meselesi diye bir şeyin olmadığını, meselenin sadece ekonomik refah ve güvenlikçi tedbirlerle çözülebileceğini, siyasî ve demokratik alanın genişletilmesinin çözüme değil bölünmeye yol açacağını, dolayısıyla siyasî baskının şart olduğunu savunurlarken de haksız değillermiş. Şimdi bunu daha iyi anlıyoruz.”

Bunun ardından varsayımlara devam edelim; AK Parti’ye kumpas kurulmadığı gibi, AK Parti’nin kendi mirasını reddetmek gibi bir niyetinin de olmadığını varsayalım. Bu durumda değişimi açıklamak ve anlamlandırmak için geriye sadece siyasî fayda veya avantaj elde etme motivasyonu kalır. Bu durumda operasyon, siyasî kazanç elde etmek amacıyla yapılmış stratejik veya taktik hamleler olarak ortaya konulacaktır. Farazî AK Partilimiz, bu operasyonların AK Parti’nin çıkarına sonuçlar üreteceği, bir parti olarak elini güçlendireceği ve desteğini artıracağı hesabıyla yapılmış olduğu açıklamasına yönelebilir.

O halde olası siyasî kazancın/faydanın ne olduğunun gösterilmesi gerekir. İlk olarak, AK Parti’nin bu operasyonlar ile HDP oylarının kendisine yönelmesini öngörüp öngörmediği sorulabilir. Ancak bu sorgulamadan olumlu bir sonuç çıkması mümkün görünmüyor. Mevcut sosyolojik ve siyasî konjonktürde, eğer belediye başkanları ve vekiller üzerinden partiye bu müdahale yapılmamış olsaydı, önceden HDP’ye giden oyların en azından bir kısmının AK Parti’ye kayma olasılığının daha yüksek olduğu rahatlıkla söylenebilir.

HDP zaten epey zamandır bölge halkından duygusal olarak kopmuş, seçmeninin talep ve beklentilerine göre politika geliştirme kabiliyetini kazanamamış ve desteği giderek azalan bir parti konumundaydı. Yaptığı tarihi hatalar ve gösterdiği siyasî cesaretsizlik sebebiyle, Meclisin üçüncü  partisi olmasına rağmen siyasette etkisiz eleman durumuna düşmüştü. Hem halk desteğini hem siyasî etki gücünü kaybettiği bir dönemde yapılan bu operasyonun HDP’ye can suyu olabileceğini düşünmek daha makul görünüyor. Dolayısıyla böyle bir fayda umularak operasyonlara yol verilmiş olması anlamlı değil.

Peki, HDP’yi zayıflatarak yeni bir Kürt siyasi hareketi ve partisine yer açmak gibi bir fayda uğruna bu operasyon yapılmış olabilir mi acaba? Bu soruya da verilecek cevap açık ki olumsuz olur. Aslında mevcut koşullarda, müdahale edilmeseydi böyle bir siyasî iklim zaten kısmen oluşmuştu, oluşuyordu. Kendiliğinden zayıflayan bir HDP’nin yerine yeni ve sivil bir siyasî hareketin çıkması ve palazlanması umulabilirdi. Hele PKK’nın bölgedeki silahlı hâkimiyeti yapılan güvenlik operasyonlarıyla kırılmış, böylece PKK’nın bölgedeki hegemonyası kısmen geriletilmiş haldeyken. Oysa şimdi, böyle bir olasılık vardıysa bile  artık hiç şansının kalmadığı söylenebilir. HDP’liler “hapisteyken” ve belediyelere kayyum atanmışken, bölgede şiddet dışı yöntemleri ve demokratik siyaseti savunmak da, yeni bir siyasî hareketi desteklemek de eskisine nazaran çok daha zora girdi.

Bu durumda akla gelen başka bir olasılık, anayasa ve başkanlık referandumunda MHP’nin desteğini garantilemek uğruna “MHP politikalarının” uygulamaya sokulduğu. Diğerlerine kıyasla daha makul görünüyor, ancak yine de girişilen işin çapı sebebiyle zayıf kalıyor. Bu yolla elde edilecek bir kazancın diğer taraflardan verilecek kayıpları karşılayıp karşılamayacağı meçhul. Üstelik, bu operasyonun olası bir seçim ve referandumda desteği düşürecek bir etki yapması da mümkün.

Velhasıl, demokratik çerçevede ve olağan siyasî akıl yürütme ile HDP seçilmişlerine yönelik bu operasyonları açıklamak ve anlamlandırmak her halükarda oldukça güç görünüyor. Durumu açıklamaya çalışan son bir akıl yürütme ise, mevcut gelişmeleri ve içine girilen trendi, 15 Temmuz darbe girişimiyle devletin ve AK Parti’nin yaşadığı şiddetli sarsıntı ve çözülmenin dolaysız ve dolaylı sonuçları olarak analiz edebilir.

Belki yakında zamanda durum daha netleşir; mesele bir şekilde daha açıklanabilir ve anlaşılabilir hale gelir.

Serbestiyet, 10.11.2016