Ana Sayfa Blog Sayfa 183

PİSA Sonuçları ve bir Türk Eğitim Sistemi Eleştirisi

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) üç yılda bir gerçekleştirdiği Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PİSA) 2015 raporu geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Araştırma 72 ülkeden 29 milyon öğrenciyi temsilen 540 bine yakın öğrencinin katılımı ile gerçekleşti.  Rapora göre Türkiye, OECD üyesi 72 ülke arasında fen bilimlerinde 52., okuduğunu anlama ve matematikte 50. sırada kendine yer buldu.

Bu raporla birlikte ülkemizdeki eğitim sistemi ile ilgili tartışmalar tekrardan gündeme geldi. Ortaya çıkan sonuçlar, eğitimin S.O.S. verdiğini bir kez daha göstermiş oldu. Türkiye’de son 15 yıldır eğitime ayrılan bütçe artarken, pastanın aslan payı eğitime verilirken başarı verilerinde neden artış görülemedi? Bu sorunun cevabı bizzat eğitim sisteminin içinde saklı.

Tek tip müfredatla nereye kadar?

Türk eğitim sistemindeki sorunlar ve aksaklıklar saymakla bitmeyecek kadar fazla. Akla ilk olarak beceri odaklı eğitim konusunda aşama kaydedilememesi geliyor. Bunun da temel sebebi tek bir müfredatın bütün ülke çapında bütün öğrencilere uygulanmaya çalışılması. TEOG’da, üniversite sınavlarında binlerce kişi tam puan alıyorken PİSA’da üst düzey öğrenci grubuna giren öğrenci yok.

Türkiye’de tüm okullarda tek tip bir müfredat uygulanmakta ve öğretmenler bu müfredatı belirli zaman dilimleri içinde yetiştirmek zorunda. Öğrencinin bir şey anlayıp anlamadığı, derse aktif katılıp katılmadığı, yetenekleri ve ilgileri ise bu sebepten dolayı ikinci planda kalıyor. Öğrencilerin bölgesel, zihinsel ve fiziksel uygunluklarına dikkat edilmeden, ilgi ve alâkaları göz önünde bulundurulmadan herkese uygulanan bu tek müfredat birçok yetenekli çocuğun yeteneklerini fark edememesine  ve yeteneklerinin körelmesine sebep oluyor.

Tek tip müfredat dayatmasının başka tehlikeleri de vardır. Ünlü özgürlükçü filozof John Stuart Mill, devletlerin müfredat belirlemesi ve eğitimin içeriğine karışmasını çok tehlikeli bulduğunu söyler ve şöyle ekler:

“Halkın eğitiminin tamamen veya büyük ölçüde devlet elinde olmasına şiddetle itiraz edenlerle ben de aynı görüşteyim. Karakterin ferdîliği ile fikirlerdeki ve davranış biçimlerindeki çeşitliliğinin (diversity) önemi hakkında söylenen her ne var ise, tarifi aynı derecede imkânsız bir ehemmiyeti hâiz olmak üzere [aynısı] eğitimin çeşitliliği için de geçerlidir. Mecburî (general) bir devlet eğitimi, tıpatıp bir diğerine benzetmek amacıyla insanları bir kalıba sokmak için tasarlanmış bir araçtan başka bir şey değildir. İçine konuldukları kalıbın, iktidar mevkiinde bulunanları (ki bir monarş, ruhban sınıfı, aristokrasi yahut yaşayan  neslin  ekseriyeti  olabilir)  hoşnut  ettiği  ölçüde  ve  [bu  kalıbın]  tesir  ve başarısı nispetinde dimağ (mind) üzerinde kurulacak istibdat, kendi haline bırakılırsa vücut (body) üzerinde kurulacak bir istibdada doğru meyleder.”[1]

Mill’in endişeleri, devletlerin eğitime müdahale edip kendi istedikleri şekilde çocukları şekillendirme arzusuna kapılabilme potansiyeli oluşundandır. Tek bir müfredatın varlığı yerine, okulların kendilerinin belirleyebileceği bir müfredat serbestiyeti veya içinden seçme fırsatı olabilecek bir müfredat havuzu çağımızın en önemli ihtiyaçlarından biri haline gelmiştir.

Değişim öğretmenlerden başlamalı

Modern dünyada eğitimin en önemli aktörü öğretmenlerdir. Türkiye’nin Dünya’yı bilimde, sanatta, felsefede vs. yakalayabilmesi için öğretmenlere çok görev düşüyor.  Her şeyden önce öğretmenlerin geçirmesi gereken bir değişim süreci var. Değişim öğretmenlerden başlamalı ki, zamanla müfredatlara ve öğrencilere de yansıyabilsin. Tek tip eğitimin bir amacı ve sonucu olarak ortaya çıkan tek tip öğretmen gerçeği değişmeli ve öğretmenler hiçbir sınır tanımadan kendilerini geliştirebilmeli.

Bugün karşımızda sayıları bir milyona yaklaşan bir öğretmen topluluğu var. Eğitime ayrılan bütçenin neredeyse yarısından fazlası onlara ayrılıyor. Büyük bir sektörden bahsediyoruz.  Evet büyük bir eğitim sorunumuz var fakat ondan önce bir avuç öğretmeni dışarıda tutarsak Türkiye’nin büyük bir “öğretmen sorunu” olduğunu göreceğiz.

Öğretmenlik yapmak, dar bir pencereden bakarak öğrencilere de o dar pencereden bakmaya zorlamak değildir. Öğrencilerin gökyüzünü genişletmektir. Bu bağlamda Türkiye’de resmi ideolojinin bekçiliğini üstlenen öğretmen kimliğinin artık sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmenler özgürlükçü olmalı ve eğitimin ne olmadığını da bilmelidir.

Ezberci eğitim ya da sorgulamanın terki

Türk eğitim sisteminin en önemli eksiklerinden biri de öğrencilere bilgiyi ezberlemede iyi çıktılar sağlarken o bilgiyi kullanma konusunda başarısızlığa uğratmasıdır. Hayatı 4-5 şıktan ibaret sanıp yeri geldiğinde 6. şıkkı kendimizin yazması gerektiğini bize öğretmemesidir.  21. yüzyılda eğitimin amacı budur: Sorunlara çözüm önerileri geliştirebilmek. Oysa Türkiye, bu konuda çağın gerisinde kalmakta ısrar ediyor.

Öğrenciler edebiyat derslerinde yazar, şair ve kitaplarının isimlerini, matematik dersinde onlarca formülü, coğrafya dersinde dağların ovaların isimlerini ezberlemek zorunda bırakılıyor. Daha da vahim olanı, dağların isimlerini ezberletmekle, formülleri ezberletmekle eğitimin tamamlandığı zannediliyor.

Ezberci eğitim beraberinde eğitimin olmazsa olmazı sorgulama yetisine de zarar veriyor. Bir şeyi olduğu gibi kabullenip ezberlemek, üzerine çok da fazla düşünmemek okullarda öğretiliyor. Sorgulamanın terki ise aslında eğitimin tahribatına yol açıyor.

Eğitim seferberliği ve tartışmalar

Türkiye’de eğitim sistemi her dönemde bakanların oyuncağı haline geldi. Gelen bakan, eğitim sistemini değiştirmeye çalışarak gitti. Sonuç olarak ortada planlı ve programlı uygulanmayan bir eğitim politikasının artıkları kaldı. Eğitim sisteminin bir türlü raya sokulamaması öğrencileri de öğretmenleri de olumsuz yönde etkiledi. Eğitimde başarıyı düşürdü.

Türkiye’nin bir eğitim seferberliğine ihtiyacı var. Bu her ne kadar hayati öneme sahip olsa da, acele ederek yine yanlış yollar denenmesi yerine soğukkanlı şekilde tartışılmalı ve sağlam çözüm yolları ile doğru eğitim politikaları uygulanmalıdır.

Eğitim seferberliğinin ideolojilerden bağımsız olması gerekiyor. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bütün iktidarlar kendi ideolojileri doğrultusunda kullandılar eğitimi. Sonuç ortada. Netice sıfır.  Eğitimde devletin tek söz sahibi olduğu ülkelerde bu durumun farklı olmaması normaldir.

Bir çözüm önerisi olarak eğitimde özelleştirme

Eğitim konusunda sosyal yapıyı oluşturan bireyler ve ailelerle devletin ilişkisi, ortaya temel bir soruyu çıkartmaktadır; çocuk devletin midir yoksa ailenin mi? Zorunlu eğitimin temel ortaya çıkış sebebi, devletin çocukları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda ve kendi ideolojisi ile yetiştirmek olduğuna göre, zorunlu kamu eğitiminin varlığı aslında çocuğun aileden çok devletin olduğu sonucunu çıkartır.

Zorunlu kamu eğitiminde ailenin tercih yapabilme imkânları oldukça kısıtlıdır. Ailelerin yapabilecekleri tercih en fazla, devlet tarafından belirlenen okulda çocuğunun hangi öğretmen tarafından öğretim göreceğini seçmektir. Türkiye’de bu tercihi yapmak bile çok zordur.

Eğitimin özelleştirilmesi denilince, kamuya ait eğitim kurumlarında ücret alınması, özel öğretim kurumlarının kurulması, eğitim hizmetleri veren kamusal olmayan şirketlerle yönetim anlaşmaları yapılması ve toplumun, eğitimi parasal olarak desteklemesini teşvik edici önlemler alınması gibi farklı uygulamalar akla gelmektedir.

Özel okullar, şaşırtıcı şekilde kamu okullarından daha çok fırsat ve imkân eşitliğine hizmet edebilmektedir. Bunun temel iki sebebi vardır; birincisi gelir durumu iyi olan ailelerin çocuklarının iyi devlet okullarında okuması ve ikincisi gelir durumu düşük olan ailelerin çocuklarına özel okullar tarafından burs imkânı sağlanması. Özel okullar, şaşırtıcı şekilde kamu okullarından daha çok fırsat ve imkân eşitliğine hizmet edebilmektedir.

Binlerce yıllık insanlık tarihi bize eğitimin devlet tarafından belirli saatlerde, belirli mekânlarda, dört duvar arasında verilebilecek bir şey olmadığını söylemektedir. Eğitimi bu kadar dar bir kalıba sokmaya çalışmak aslı itibari ile eğitim kavramına bizzat zarar vermektedir. 5-10-15-20 yıllık eğitim politikaları belirleyerek aşamalı olarak müfredatların çoğullaşmasının önünün açılması, devletin eğitim konusunda tek yetkili olmasının değiştirilmesi ve beceri odaklı eğitimin ön plana çıkması eğitim sistemimiz için olumlu sonuçlar doğuracaktır.

[1] J.S. Mill, Hürriyet Üstüne, Liberte Yayınları.

Why did the West Fail to Condemn the July 15 Coup Attempt of Turkey?

Introduction

The attitude of the West in general against July 15, 2016, coup attempt in Turkey was really upsetting. Governments of the EU countries and USA kept away from giving a clear and strong support to Turkey’s democratically elected government during and aftermath of the failed coup attempt. On the coup night representatives of Western  governments waited to speak out until it became clear that the coup attempt would  fail and Erdoğan administration would go on to reign in Turkey. Even after months the West hesitated to take a really democratic stance. What caused this disappointing  attitude of the West? In this short article I will try to search the reasons behind West’s historic, shameful, and discrediting failure.

Why and how did the West fail?

In the days following July 15 coup attempt in Turkey many commentators, including President Erdogan, stated that the West had betrayed its values during the July 15 coup attempt by not giving a clear and timely support to Turkey’s democratically elected government. It is indeed difficult to say that all these criticisms are not founded on strong grounds. This attitude strongly harmed the democratic credibility of the Western world and proved that the West is not immune to violate so called Western values. I will not dwell in whether the Western values are really western values or whether it is correct to define them as such as they are different topics that call detailed analysis. However, if we are to use this definition than we cannot blame the criticisms that the West betrayed its own values.

The West likes to consider and present democracy as its own exclusive masterpiece with all its rules and institutions. It is ready to strike at any part of geography in this framework. However, it is important to note that their reaction towards the coup attempt in Turkey makes one question the sincerity of their belief in democracy. In fact there are many events in history that proves that the West is not loyal to democracy, as they want us to believe. If we are to look at recent events, the Arab spring is a perfect example. Most Western countries supported the coup and dictatorial regime of Sisi in Egypt rather than supporting the elected democratic leader Mursi.

There has been a merciless attack on Erdoğan by the Western academia, media and government for some time. Before the coup attempt in Turkey, the Western media were already making comments on a probable coup attempt and trying to justify it. A typical example of this is the some articles penned by Michael Rubin, who is an expert in a neo-conservative think tank called American Enterprise Institute (AEI). In one of his articles, which was first published in the AEI website months before the coup attempt and then appeared in other places such as Newsweek, Rubin mentions about a probable coup attempt in Turkey. However, the writing was not in the form of a warning, but rather a hope and even an open support to a probable ongoing plan.[1] The same person tried to justify the coup by explaining why Erdogan deserved it. According to him Erdogan was paranoid and was scared that his presidential complex was going to be bombed. The West was going to support the coup under the condition that coup plotters would turn the country into a democracy.[2] According to Rubin the secular army would no longer watch Erdoğan and will act in the name of democracy and secularism.[3]

There was a coup attempt like the one Rubin had foreseen, or in this case hoped. But everything else was refuted. An attempt to bomb the presidential complex was not paranoia, it actually happened. The coup was not planned by secularists as he hoped, but by the members of a religious cult. If the coup was successful a religious totalitarian regime would have been established on the name of “moderate Islam”. The coup plotters’ B plan was to deprive the country from a central power and to create a conflict between various authorities that would send Turkey into chaos.

Almost none of the Western countries, including USA and EU member states, showed an open and clear support to a government in Turkey that had been democratically elected nor strongly condemned against the July 15 coup attempt. In the first hours of ongoing coup attempt the foreign minister of the USA did not mention supporting democracy and elected government, but rather emphasized on “peace and stability”. The same USA waited for the country’s power balance to be clear, and confirmation of the loss of the coup before making a second statement. The EU countries put on a worse show in the name of democracy. It did not show the same attitude towards the coup attempt and aftermath of the coup in Greece and Spain.[4]

What was more embarrassing for them was continuing this attitude even after the coup was eliminated. This was not only visible by the leaders of the country, but also in the so-called civil media institutions as well. During the conflict hours in Turkey, the head of a USA think tank claimed, similarly to FETO, “Erdogan was a megalomania that put the country in conflict. Who would miss him?” On the 21st of July the BBC published a report titled “Recep Tayyip Erdogan: Turkey’s Ruthless President” that aimed to justify the coup. An article written on the 18th of July by a Turkish writer in New York Times had the title “Erdogan’s followers are like sheep, they do whatever he tells them.” The same newspaper confirmed that Gulen was behind the coup, but instead of condemning him, the culprit and victim changed places and Erdogan’s management was associated with the Nazis. The Guardian claimed, by quoting Gülen that the coup attempt might be “a show directed by Erdogan”. The Daily Telegraph of London titled its coup article “Coup in Turkey: the military considers itself as the protector of the secular regime and constitution”. A lot of Western media published verbal and written interviews with Fetullah Gülen, which aimed to present him as other worldly, a calm and humble preacher who had nothing to do with this bloody coup attempt. We can show just how undemocratic and uncivilised their country governments, media organs, experts and journalists are with a single comparison. How would the West feel if there was the probability that a new Hitler had attempted a coup against the government in Germany and newspapers and journalists in Turkey wrote that Germany had deserved it? How would the USA react if the Turkish media had stated that the USA deserved the 9/11 attacks and invited the country to be compassionate to Al Qaeda and Bin Laden, or carry out interviews with Bin Laden and give him the residential rights in Turkey?

It is obvious that the EU countries and the USA failed in their test of democracy by not condemning the coup attempt and the culprits enough and at the right time, or failing to support democracy. Then we may ask, why? Why did the West tread on their values and not show their support to Turkey during this stage? Why were they so upset that the coup was unsuccessful? These can be answered with a few factors explained below.

1. National Interest Precluding Over Principles

The Western countries and especially the USA claim that their foreign policy principles are based on the spreading and protecting of democracy.[5] However, empirical studies show that this is rarely the case. The West always keeps their national interest above any principle. That is why their values sometimes becomes a tool for their national interest, thus they can abandon their values and democracy for national interest and partner with undemocratic governments. There are many examples of this including France’s relation with Algerian dictators, who purge Islamic opponents; The USA’s relation with anti-democratic South Korea in the past and current relation with Saudi Arabia, which has no respect for human rights, and its constant support to dictator Sisi during and after the Egyptian Coup against democratically elected Mursi government. This list can go on with examples like the close relationship between Germany and anti-democratic Iran.

All these show that it is not human rights and democracy that define the foreign policies of the Western countries, but national interest. While they ignore the dictatorship regime that ignore basic human rights and freedoms of countries with which they hold tight relationships, they do not hesitate to destabilise or support those who try to destabilise democratic countries that defy the policies of the Western world. The civil society organizations that are funded by the Western states might try to manipulate every level of the society into their ideology and opinions.

Failing to condemn the July 15 coup attempt on time and avoiding to support the democratic government has once and for all proven that the West prefer their national interest more than moral values and democracy. This has not slipped the Turkish people’s attention and it will never be forgotten.

2. Fear of Terrorism Based on Islam

Terrorism first emerged as a systematic method in the West after the French Revolution and spread across the world. In the establishment of communist and fascist administrations of the West terror was widely used. So namely, the West is not foreign to the idea of terrorism or its practices. Despite this, for the last years the West insists of referencing terrorism with Islam.

During the start of the millennium, the West formed a strong connection between Islam and terrorism through al-Qaeda. Currently ISIS is embodied as such. However, instead of keeping the terrorist accusations and criticisms limited to this organisation, the West spreads this concept and identifies it with almost all Muslims and Islam. They sometimes tend to present the war on terror equivalent to war against Islam and Muslims. What is more the formation of organisations such as al-Qaeda and ISIS are still unclear and it does seem that they might have been originated by the secret services of some Western governments.

The West also has an important role in the current downfall of Iraq and especially Syria. The US’ false justification of the Iraq invasion with fake documents and Syria’s preference of dictatorship over a Muslim tendency regime was effective in terrorist organisation’s invasion of the majority of Syrian land. Another peculiarity is that the West considers religiously referenced organisations as terrorists and attacks them, but fails to define secular organisations that carry out the same deeds as such.

Ever since the beginning of 2010, the West sees Turkey as a country that supports ISIS. This is not because Turkey is supporting the organisation, but because it refused to fight against ISIS in the name of the West and carry their burden on its shoulder. As such, in one of his speeches Obama complained how Turks failed to use “their wide army to fight against ISIS”.

3. Presuming That Turkey is Ruled by Radical Islam

Most Westerners believe that Turkey is governed by radical Islam and that Erdogan is a radical Islamist who wants to turn Turkey into an Islamic state. The FETO network that carries false, corrupt accusations to its Western allies feeds this claim. In return, the West presents and defends Fetullah Gulen as a moderate, democratic, civil religious leader.

However, the reality is completely opposite. Whether you like his policies or not, whether he is right or wrong, Erdogan is a leader that has gained power through democratic elections and thus can only be dethroned through elections by the people. AK Party management has been the pioneer of centring Turkey, breaking bureaucratic guardianship, giving Muslims and non-Muslims their rights, producing various media outlets, developing freedom of expression, returning the usurped foundation goods of the non-Muslims, giving equality to the Kurds etc.

On the other hand, FETO is a totalitarian structure that manages with a steel discipline, works behind closed doors, forms a parallel bureaucracy within the state, controls every area of life of its members, and does not hesitate to use violence. However, Gulen is aware of the West’s fear of radical Islam and Islam referenced terrorism and uses it. As such, during the interviews he gave to the Western media after the coup attempt, he presented himself as a representative of moderate Islam and stated that he was prepared to help the West in this line.

The West, which refuses to see the real position of the subjects, believe that by supporting Gulen against Erdogan they are fighting against radical Islam, while failing to realise that they are actually supporting radicalism. In fact, the existence of AK Party government and its activities that is what prevents the radicalisation of Islam among Muslims and the spread of ISIS in the country.

4. Turkey’s Desire to Pursue an Independent Foreign Policy

Turkey’s economy has tripled in the last 15 years and this has, in return, affected nearly all areas of social life. As it became richer and stronger, it started to attract the people around the area with common historical and cultural heritage.

The country that became financially richer began to work towards an independent and multi-dimensional foreign policy. This began to disturb some countries, especially the USA. Until recently, Turkey was not able to form, or contribute to forming a foreign policy in a regional scale. The regional policies were determined by the West, in accordance to their national interest, and Turkey was expected to follow and serve it. The terms “national interest” and “America’s good friend” in the American jargon are the symbolised version of this attitude.

Turkey is now less dependent on the West and wants to play a bigger role in determining the foreign policy. For this, it is trying to move towards a multi-dimensional foreign policy and increase the indigenousness rates in the defence industry to strengthen the country’s national defence. In the cases where their national interest does not coincide with the West, it becomes obstinate and adds conditions. This turn of events makes the west extremely uncomfortable and thus they hope that Erdogan loses power in whatever way possible.

5. Unidimensional Flow of Information to the West

The situation in Turkey and the current events are transferred to the West via two channels: FETO and PKK. FETO presents Turkey to the West as a radically Islamic country that supports terrorism, and is ruled by a dictator who has taken away all democratic rights and freedom. The FETO groups in almost all the countries are carrying out lobby activities via the media, civil society groups and government bureaucrats. PKK’s lobby groups are also on the same line. It is seen that fanatic and prejudice writers such as Michael Rubin are all parroting FETO’s theories and claims.

Turkish civil society groups do not have the ambition, or sufficient source and skill to transfer the correct version of the incidents and events in the country to the Western counties. The international information networks, mainly the state’s ministry of foreign affairs, were either partially under FETO control or did not work at all, or worked against the state. Thus it is very difficult for the West to receive correct and sufficient information on Turkey and form Turkish policies based on the information.

Failures in Turkey

There was a social agreement against the  July 15 Coup attempt in Turkey. There were people of all ideologies in this agreement particularly from AK Party and MHP ranks. An important number of people from CHP also fought against the coup. The HDP alignment also showed support against the coup even if the party rulers didn’t. Other parties that were not represented in the parliament such as Saadet Partisi, Hak-Par and Hüda-Par firmly opposed the coup as well.

On the other hand, there were groups that did not oppose and in fact gave direct and indirect support to the coup. We have to write about them for record. The foremost group of supporters were the radical leftist groups. The people’s resistance on the July 15 once again proved that the left did not love the citizens as they are, but the idealised and characterised citizens of their own ideology. The leftists who are addicted to revolutions either ignored the July 15 revolution or demeaned it.[6] For example, leaving aside the radical leftists, even the Birikim magazine group, who were considered more moderate and democratic, did not show an open attitude against the coup. Whereas if the leftist groups had gone against this coup and prevented it, they would have written many legends and heroes that would have been told for many generations to come.

Some liberals also failed to openly condemn the coup due to their Erdogan hatred and adopting an ahistoric position. Even if they did condemn it, it was very subtle and did not focus on the culprit. Their ignorance of the Turkish people started during the May-June 2013 Gezi revolts and reached its peak during the 17/25 December 2013 events. They decided to side with the illegitimate in the conflict between the legitimate and illegitimate. Through incorrect rendition of liberal values, they thought and presented the idea that a totalitarian structure’s struggle was the struggle for freedom, democracy and rule of law. They considered a totalitarian monopolist, exclusivist group, which organised within the state, used state status, authority, and equipment, as a power that would balance the elected government. They contributed to the image that FETO was trying to draw about Erdogan, the government and Turkey. They accused their peers, who did not think like them, of depending on the government to writing and thinking for profit. Even though the information and documents on the reality of FETO increased each day, they still refused to leave their position on the night and aftermath of the coup. By directly or indirectly supporting the coup they managed to successfully add the terms “coup supporting liberals” and “coup lover liberals” to the liberalism dictionary7.

Conclusion

As it is obvious the West has lost huge prestige among the Turkish citizens by not giving timely, sincere, and sufficient support to democratically elected government against July 15 2016 military coup attempt of the Gulenist gang. No reason can excuse this upsetting attitude. This failure of the West will never be forgotten. The Turkish peole will feel no indebt to the West for its democracy and not surprisingly many Turkish citizens are to tend  to think that Turkey is a democracy not due to  West’s help but despite  the West.

Endnotes

[1] Michal Rubin, “Will There Be a Coup Against Erdogan in Turkey?”, http://europe.newsweek.com/will-there-be-coup-against-erdogan-turkey-439181?rm=eu.

[2] Michael Rubin, “Why the coup in Turkey could mean hope?”, http://nypost.com/2016/07/15/why-the-coup-in-turkey-could-mean-hope/

[3] Michael Rubin, “Erdoğan Has Nobody to Blame for the Coup but Himself”, http://foreignpolicy.com/2016/07/15/erdogan-has-nobody-to-blame-for-the-coup-but-himself/

[4] Hazal Duran, “Failed Coups and Their Aftermaths: European Examples”, http://thenewturkey.org//failed-coups-and-their-aftermaths-european-examples/

[5] To see that the claim that American foreign policy depends on democracy is baseless and wrong look at James L. Payne, “Making the World Safe for Muddle: The Meaning of Democracy in American Foreign Policy”, The Independent Review, v. 13, n. 4, Spring 2009, p. 601-610.

[6] Tarkan Zengin, “Halkın devrim yapmasına öfkelenen sol”, Star-Açık Görüş, 14 August 2016.

Paradigma değişecek mi?

Başkanlık ya da mevcut sistemin devamı; AB’ye girmek ya da girmemek tercihi son noktada –içeriği dışında- benim için çok da önemli değil. Beni asıl ilgilendiren başkanlık sistemi ya da AB’den vazgeçmenin Türkiye için bir paradigma değişikliği getirip getirmeyeceği. Eğer bu tercihler Türkiye’nin kurucu iradesinin vaktinde birtakım gerekçelerle inşa ettiği gibi Kürtleri, Alevileri, Etnik-dini grupları yok saymaya devam edecek ve eskisi gibi tek tipleştirici ama bu sefer Sünni-Türk çizgisini dayatacak ve zaten yeterince geliştiremediğimiz demokrasiden taviz verilecekse orada biraz durup düşünmek gerekiyor.

Neden? Çünkü Türkiye neredeyse bir asırdır Türk-Sünni-Laik bir dayatma içinde tüm azınlıkları yok saydı, dindarları vicdanlarına ve evlerine hapsetmeye, camileri rejimin kalelerinden biri haline getirmeye çalıştı. Bu mücadelede istenen başarı gösterilemese de hemen her kesimde bilerek-bilmeyerek çok güçlü Kemalist refleksler inşa edildi. Bugünün sadece Türkü değil; Kürdü, Lazı, Çerkezi; Alevisi, Sünnisi… olan bitenlere çoğu kez bu Kemalist reflekslerle bakıyor. Örneğin Ak Parti Kemalist vesayetçi ve statükoculukla ne kadar mücadele ederse etsin Alevilik meselesinde ve DİB konusunda Kemalist reflekslerden vazgeçemiyor; Kürt sorununda zaman zaman çok önemli adımlar atsa da bir noktadan sonra bu konuda da Kemalist reflekslere teslim olmaktan kurtulamıyor.

Türkiye demokratikleşmesinin yolunun muhafazakâr-dindar çevrelerin tutumundan ve istekliliğinden geçtiğini vurgulayan bir kişi olarak bu çevrelerin tüm yaşananlara rağmen geçmiş ideoloji ile gerçek manada yüzleşemediğini görmek tuhaf bir durum.

Devletin düne kadarki din üzerindeki aşırı kontrolü ve Kemalistlere göre ‘Karşı Devrim’ dönemlerinde de muhafazakârların sorunları ön kapıdan çözmek yerine arka kapıdan çözme çabaları maalesef hem genel Sünni toplumu değiştirip-dönüştürürken hem de cemaat-tarikat yapılanmalarının tuhaf ilişki ağları geliştirmelerine ve devleti ele geçirilmesi gereken bir yer olarak görmelerine yol açtı. Bu açıdan aşırı sol örgütler ile tarikat-cemaatlerin pek bir farkı yok. Bugün FETÖ ihanetini ortaya çıkaran süreç maalesef bu ikircikli politikaların bir ürünü olarak karşımızda duruyor.

Tarikat ve cemaatler yasadışı yollarla faaliyet gösterdikleri için hem tanınmanın hem de resmen tanınmamanın nimetlerini kullanarak bambaşka işlere tevessül edebilenleri çıkmaktadır. FETÖ’de ilmik ilmik dokuyarak uzun yıllar içinde devletin hemen her kademesinde kendisine mevzi edinirken kendisinden kabul etmediklerini ya da işbirliği yapmayanları sistemin dışına ittiğini görüyoruz. Daha bundan 4-5 yıl öncesine kadar devlette çöpçülük için bile FETÖ’nün referansı aranır hale getirilmişti.

Başkanlık sistemi tüm bu çarpıklıkları değiştirecek; temel hak ve özgürlüklerimizin alanını genişletecek, siyasi ve kültürel haklarımızı evrensel kabullere yaklaştıracak, bu ülkede dini ya da etnik farklarımız nötrleşecekse buyursun başımızın üzerinde yeri var.

MHP ile yapılan pazarlık sonrası çıkacak bir değişikliğin günlük bir çözüm olmaktan öteye gidip gitmeyeceğini bilemesek de düne kadar Türkiye’nin kanayan hiçbir yarasına şoven bir milliyetçilikten başka bir yanıt üret(e)memiş bir partinin başkanlık sistemini daha demokratik, özgürlükçü, paylaşımcı yapabileceğini düşünmek pek mümkün görünmüyor.

Sık sık yüzyıllık parantezden bahsedenler, Türkiye’nin dışlanan ve yok sayılan diğer kesimlerini de içine alacak yeni bir Türkiye inşa edilebilecek mi bence bütün mesele burada. Umutlu olmak için çok sebep olmasa da ben yine de ümitlenmek istiyorum. İnşallah o güzel günlere hep birlikte ulaşabiliriz.

Karar, 23.11.2016

Makul seslere hasret kalmak

Etnik kimlik taleplerine yaslanan sorunlara dair iki genellemede bulunulabilir: Birincisi -hem geçmişte hem de günümüzde- bu neviden sorunların birçok devletin başını ağrıttığıdır. Zengin ya da fakir, gelişmiş ya da gelişmemiş /gelişmekte olan, demokratik ya da otoriter/totaliter olsun çok sayıda devlet mesailerinin ve kaynaklarının hatırı sayılır bir kısmını bu sorunları çözmeye hasreder.

İkincisi ise, özü bakımından siyasi olan bu sorunların altından yalnızca asayiş tedbirleri ile selamete çıkılamayacağıdır. Devletler genelde askeri olanaklar bakımından çok üstün bir konumda bulunabilir. En üstün teknolojik silahları elinde bulundurabilir. Çatışma alanlarına, karşısındakiyle kıyaslanmayacak kadar fazla personel sürebilir. Devletlerarası işbirliği kanallarını kullanarak karşısındakinin hareket kabiliyetini zayıflatabilir vs. Lakin etnik kimliği dillendiren ve şiddete başvuran örgüt/hareket eğer belli bir toplumsal desteğe erişmiş ise artık sadece savaşarak bir çözüme kavuşturulmaz. Devlet ile örgüt arasında kuvvet farkı devlet lehine ne denli büyük olursa olsun vurarak, kırarak, ölerek, öldürerek ne o örgüt bitirilebilir ne de bir sulha varılabilir.

“Üç beş çapulcu”

Türkiye bu gerçeği PKK meselesinde aslında çok da geç sayılmayacak bir vakitte fark etti. PKK, 1984’te silahlı mücadeleye başladı. 1990’lara kadar olan süre “üç beş çapulcu” edebiyatı ile geçti. Ancak PKK’nin bir toplumsal taban üzerine oturmaya başladığı 1990’ların ilk yıllarından itibaren devlet, PKK ile görüşme kanalları açmaya çalıştı. Özal, başta Talabani olmak üzere bazı aracılar üzerinden PKK ile temas kurdu. Nitekim bu girişimlerin neticesinde PKK, 1993’te ilk ateşkesini ilan etti.

Halefleri de Özal’ın açtığı yolu zaman zaman kullandılar. Öcalan’ın 1999’da yakalanmasına kadar olan dönemde Demirel de, Erbakan da, Kürt meselesini silahın cenderesinden çıkarmak için bazı hamleler yaptı. Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya konulmasından sonra inisiyatif tamamen askere geçti. 2002’de iktidar olan AKP’nin ilk yıllarındaki temel kaygısı iktidarını korumak ve tahkim etmekti. 2005’te Erdoğan’ın Diyarbakır’daki konuşması AKP için de bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesinde devletin hatalarına vurgu yapan ve meselenin ancak daha fazla demokrasi ile çözülebileceğini belirten bu konuşmanın akabinde sorunu siyaseten çözmek için birçok girişimde bulunuldu.

Demokratik Açılım, Milli Birlik Kardeşlik Projesi, Oslo Süreci ve Çözüm Süreci bu girişimlerin önde gelenleriydi. Bunların her birinin kendi başına değeri olmakla birlikte Oslo ve Çözüm Süreci’nin yeri bir başkaydı. Zira hem müzakerelerin çözüme temel teşkil edecek bir derinlik taşımasında hem de çözümün toplumsallaşmasında son iki süreçte çok ciddi bir yol alınmıştı.

Cumhuriyet tarihinin en değerli projesi

Hâlâ aynı kanıdayım; çözüm süreci Cumhuriyet tarihinin en değerli ve en önemli projesiydi. Çünkü öngörüldüğü gibi süreç barış ile nihayetlenseydi, Türkiye hem maddi ve manevi kaynaklarını doğru yönde kullanma imkânına kavuşur hem de gerçek bir demokrasi olma yolunda devasa bir mesafe kaydetmiş olurdu. Ne yazık ki olmadı; en çok yaklaşıldığının hissedildiği bir anda barış avucumuzun içinden kayıp gitti.

Süreç yıkıldı ve hepimiz altında kaldık. Manzara, baştan itibaren sürece karşı olanların ekmeğine yağ sürdü. Siyasi bir çözüm aramanın yanlışlığının kanıtlandığını söylediler. Bugün yaşanan sıkıntıların süreçten kaynaklandığı belirttiler. Çözüm çabalarını ihanet ile eşdeğer tuttular. Ve bir daha böyle bir yola tevessül edilmemesi gerektiğini daha bir şevkle dillendirmeye başladılar.

Beklenmeyen bir durum değildi bu. Çözümü silahta görenlerin, demokratik arayışlara karşı çıkmaları normaldi.  Normal olmayan ise geçmişte süreci cansiperane savunan bazı kesimlerin aldıkları tavırdı. Kimi sessiz kalmayı yeğledi, kimi ise süreç karşıtı bir noktaya savruldu. Kısa bir süre öncesine kadar demokratik çözüm çabalarının faziletlerinden bahsedenlerden bazıları “son terörist ölünceye kadar” söyleminin yılmaz savunucusuna dönüştü.

Oysa tersi olmalıydı. Tam da bu zor zamanlarda siyaset öne çıkarılmalı, çözüm sürecinin arkasında yatan gerçeğe -siyaset olmadan çözüm olmaz gerçeğine- sahip çıkılmalıydı. Süreç objektif bir şekilde analiz edilmeli, tıkanmaların nedenleri sorgulanmalı, aktörlerin hataları su yüzüne çıkarılmalıydı. Ama bu yapılırken sürecin kazanımları da anımsatılmalı ve kesin bir dille siyasi bir çözümün arkasında durulmalıydı. Maalesef bu imtihandan geçen kişilerin sayısı son derece düşük oldu.

“Oslo, kanın durdurulması için yapılmış bir hadisedir”

Sürecin günah keçisine dönüştürüldüğü bir ortamda nihayet makul bir ses ortaya çıktı. Meclis’teki 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na bilgi veren MİT’in eski müsteşarı Emre Taner ders niteliğinde uyarılarda bulundu.

Taner her şeyden önce Kürt meselesine demokratik çözüm bulma gayretlerinin “ihanet” olarak yaftalanmasına karşı durdu. Taner’e göre ne Oslo ne de Habur bir ihanetti. Oslo, Kürt meselesini yabancıların etkisinden çıkarmak için devlet aklının aldığı bir karardı. “Oslo, bir ihanet değildir, bunu söyleyenler yanılır. Her yerde sapına kadar konuşurum bunu, sonuna kadar konuşurum. Oslo, ihanet değildir; Oslo, bir kanın durdurulması için yapılmış bir hadisedir.”

Taner’e göre Oslo görüşmelerinin deşifre olmasında FETÖ’cülerin rolü vardı. Çünkü Gülenistler, Kürt meselesinin mevcut hükümetin eliyle çözülmesinden rahatsızlık duyuyorlardı. Aynı şekilde sürecin bozulmasında da FETÖ’cü polislerin parmağını görmek mümkündü. Lakin sürecin başarısızlığa uğraması sadece FETÖ’cü etkisine bağlanamazdı; devlet çözümü sağlayacak dört başı mamur bir plan üretememişti. “Örgüt elemanları ile yüz yüze görüştüm. Dağda emeklilik yok, dağda ölüm var. Bunu biliyorlar, yanaşmak istediler fakat yapamadılar. Çünkü önlerine doğru düzgün bir yol haritası koyamadık.”       

Taner’in bu değerlendirmesi, sürecin yıkılmasını tek taraflı okumanın ve bütün sorumluluğu aktörlerden birine yüklemenin yanlışlığına işaret etmesi bakımdan mühim. Yani ortada bir başarısızlık varsa -ki var- bunun mesulü, yalnızca bir taraf değil, her iki taraftı.

Seçime endeksli süreçler

Gelinen aşamada cevabını arayan iki önemli sual var: Birincisi, yeni bir sürecin mümkün olup olmadığıdır. Taner, öncelikle içinde bulunulan koşulların yeni bir sürece başlamayı güçleştirdiğine işaret etti. “Şimdi öyle bir noktaya gelindi ki ‘hadi gelin, oturun, konuşalım’ diyecek noktada değilsiniz. Bir ortak akla ihtiyaç var… Siyaset aklının devreye girmesi lazım.”

İkinci soru ise, devreye girmesi gereken bu siyasi aklın nelere dikkat etmesidir. Taner, burada iki hususa değindi: Biri, çözüm süreçlerinin geniş tabanlı ve uzun vadeli olarak düşünülmesi gereğidir. Bu meyanda doğru olan, sürece parlamentonun dahil edilmesi ve sürecin kısa vadeli siyasi çıkar hesabıyla yönetilmemesiydi.

“Eğer bu olsaydı (süreç parlamento tarafından yöneltilseydi) Habur faciası yaşanmazdı, Oslo yaşanmazdı, belki de bu ölçülerde yaşanmazdı. Bu, o dönemde siyasi iktidarın kendi tercihi ve anlayışı çerçevesinde aldığı bir kararla ‘Şimdilik, böyle yürüsün’ tarzında planlandı. Başka bir art niyetin olup olmadığı konusunda zaten konuşmaya yetkili değilim ve o dönemde birçok seçim vardı o kadarını söyleyeyim. Birçok seçim Türkiye’nin eylemsiz günlere ihtiyacı vardı, biz bunu sağladık. Kâfi mi?”   

Ölümleri sınıflandırmak  

Taner dikkat çektiği bir diğer can alıcı nokta ise ölümleri sınıflandırmanın ne kadar büyük bir yanlışa tekabül ettiği ve çözümü imkânsızlaştırdığıdır.  “İnsanlar ölüyor. Şimdi burada ölüler sadece şehitler olarak anılıyor. Değil. Dağda da ölenler var. Çok miktarda insan ölüyor, bunlar korkunç yaralar şu anda. Her ölünün ailesinden 4 kişi ertesi gün dağa çıkıyor. Sayın İlker Paşam bunu söyledi: Dağa çıkışları niye engelleyemiyorsunuz? Bu ölümler devam ettiği sürece dağa çıkışları engelleyemezsiniz. Ailesinden 10, 15 adam ölmüş, 20’si de dağda. Çocuklarının adını bilmeyen insanlar var.”

Taner, önemli bir isim; uzun yıllar boyunca devletin en derin bilgilerine ve sırlarına vakıf olmuş ve bunları yönetmiş bir bürokrat. Belki başkaları kolaylıkla itham edilebilir. Üzerlerine birtakım klişe etiketler yapıştırılıp söyledikleri bu etiketler üzerinden itibarsızlaştırılabilir. Ama Taner’in geçmişi müsaade etmez. Herhalde kimse kalkıp da onu “vatan haini” ya da “bölücü” olmakla suçlayamaz. Taner’in kimliği söylediklerinin üzerinde daha çok düşünülmesini zorunlu kılar.

İçinde bulunduğumuz lanetli anafordan ancak çoktandır hasret kaldığımız bu tür makul seslerin çoğalmasıyla çıkabiliriz.

Serbestiyet, 08.120.2016

Seküler ve muhafazakâr sıkışma

Ülkede siyaset sağlı sollu olarak, hem sekülerler hem muhafazakârlar cephesinden bir sıkışma içerisinde. Ülke siyasetinde yaşanan bu sıkışma son tahlilde demokrasiye karşıt bir basınca dönüşmekte.

Bu sıkışma her meselede tarafların ne diyeceğinin en başından belli olduğu, aktörlerin meselenin içeriğine  bakmadan “kime yarar” sorusuna göre refleks olarak pozisyon aldığı bir siyasi kilitlenme üretiyor. Ama asla verimli politikalar  ve çözüm üretemiyor. Genellikle bu kilitlenme, bir süre sonra iktidarın hegemonik gücüyle aşılıyor; ardından bir sonraki kilitlenmeye kadar taraflar siperlere geri çekiliyor.

Geçen haftalarda uzun süredir ilk defa bir kilitlenme hükümetin geri adım atmasıyla sonuçlandı. Hükümete geri adım attıran ise karşı taraf değildi.  Küçüklere yönelik cinsel istismar yasası olarak bilinen düzenlemeye, AK Partili veya destekçisi olan kesimlerden güçlü itiraz sesleri yükseldi. Yine de bu itirazların güçlü bir sese dönüşebilmesinde, Erdoğan’ın kızı sıfatını taşıması sebebiyle Sümeyye Bayraktar’ın KADEM’in başkan yardımcısı olmasının etkisinin altını çizmekte fayda var.

Çünkü epey bir zamandır AK Parti’de kendi üyeleri ve destekçilerinden yükselen farklı sesleri ve eleştirileri hızla kör bir linçe çeviren bir pratik gelişti. Parti “resmi görüşü” dışında ve ondan farklı çıkarılacak en ufak bir itirazın sahibi, Reis düşmanlığı ve hainlikle suçlanarak adeta AK Parti’den diskalifiye ediliyor. Küçüklere cinsel istismar meselesinde bu durum, KADEM’in de itirazından güç bularak yapılan içerden eleştirilerle ilk kez değişti.

Bir partinin kendini dıştan gelen eleştirilere kapatmasından daha vahimi, içerden gelen eleştiri ve farklı görüşlere kapatarak bunları bastırma yoluna gitmesidir. Kadro partilerinde, yani ideolojik partilerde bu durum yaygın olarak görülür. Ancak bir kitle partisinin böyle bir yolu seçmesi kendini çoraklığa mahkûm etmesi, kendini besleyecek sosyolojik girdiye sırt çevirmesi olur.

Siyaseti bir kör döğüşüne, bir inatlaşmaya dönüştüren sebeplerden biri seküler ve muhafazakâr kesimlerde yaşanan bir sıkışma halidir. Bu sıkışma seküler kesimde umutsuzluk, muhafazakâr kesimde ise korku kaynaklıdır.

Seküler kesimler 14 yıllık AK Parti iktidarından ve AK Parti’nin arka arkaya elde ettiği seçim zaferlerinden sonra, iktidarın değişebileceğine dair — kısa süren 7 Haziran sevinci dışında —  herhangi bir umut taşımıyorlar. İktidarı seçimle değiştirebilecek bir seçmen desteğine asla sahip olamayacaklarını düşünüyorlar. Seküler kesimdeki umutsuzluk 15 Temmuz sonrası OHAL ile yürütülen icraat karşısında “artık seçimle de gitmezler” çıkarımıyla neredeyse kronik bir hale geldi.

Umut tükendiğinde tepki ya öfke-saldırganlık ve/ya nihilizm şeklinde yansıyor. Bu umutsuzluk, siyasi hedefi “düşmana ne kadar zarar verilirse kârdır” vizyonsuzluğuna hapsediyor.

Umutsuzluk öyle derin ki, bazıları AK Parti’yi iktidardan uzaklaştıracak son çare olarak — 15 Temmuz’a kadar — darbeden veya ülkeyi de yıkıma götürebilecek başka bir büyük başarısızlıktan veya felâketten medet umar hale geldiler. Seküler kesim bu umutsuzluk üzerinden kendini AK Parti’nin içinden çıkacak ve Erdoğan’a meydan okuyacak bir hareketi bekleme edilgenliğine veya ülkede işlerin kötüye gitmesinden — örneğin ekonomik kriz çıkmasından — mutlu olan patolojik bir  ruh haline mahkum kılıyor kendisini.

Bu umutsuzluğun doğmasında, AK Parti’nin göz korkutan gücü ana faktör olmakla birlikte, iki dolaylı sebep daha var. Bunlardan ilki seküler kesimlerin eski rejimin gözde yurttaşları olma ayrıcalığını yitirmeyi bir türlü hazmedememiş, dolayısıyla performansa bağlı siyaset yapmaya direnç geliştirmiş olmaları. İkinci sebep ise, temsil edildikleri partinin siyaset üretme konusundaki beceriksizliği. CHP hem toplumun geneline hem kendi destekçilerine iktidar alternatifi olarak görülecek çapta bir umut verememekte.

Muhafazakâr kesimin sıkışmışlığı ise korku kaynaklı. Bu korkunun temeli, AK Parti’nin iktidardan düşüşüyle birlikte kazanımlarını yitirecekleri ve intikam duygusuyla kendilerine ağır bedeller ödetileceği varsayımında yatıyor. Kemalist vesayet rejiminde çevreye sıkıştırılmış toplum kesimleri AK Parti ile merkeze yürüdü. AK Parti iktidarı boyunca peyder pey artan bir sosyal-siyasal itibar ve güçlü bir toplumsal statü elde ettiler. Muhafazakârların bir kısmı ise ünvan, makam, mevki ve para da kazandı.

Siyaset bilhassa 2013’ten beri keskin bir kutuplaşma içine girdi. Karşılıklı olarak öyle sert bir politika güdüldü ki, bu durum iki kesim için bir orta yol veya ortak bir zemin imkânını sürekli tahrip etti. Kavga ve düşmanlığın boyutları öyle büyüdü ki, taraflar birinin “varlığı”nı diğerinin “yokluğu” anlamına gelecek şekilde okumaya başladı. Bu kutuplaşma her iki kesimin de daha radikal bir söyleme savrulmalarını kolaylaştırdı. Politikacılar bu kutuplaşmanın kendileri için işleri kolaylaştırıcı yönüne fazlasıyla kapıldı ve bu gerilimi tepe tepe kullandı.

Şimdi, muhafazakârların önemli bir kısmı AK Parti’nin iktidarı kaybetmesini kendileri için büyük bir tehlike ve felaket olarak görüyor. Kutuplaşma öyle keskin ve düşmanlık öyle büyük ki, iktidar değişikliğinin kendileri üzerinde büyük bir tahribat yapmadan mümkün olamayacağını öngörüyorlar. Seküler kesimde öyle bir öfke ve düşmanlık oluşturuldu ki, AK Parti’nin iktidardan gidişi ve yeni gelen iktidarla birlikte sarsıcı ve acımasız bir devri sabık dönemi yaşanacağından korkuyorlar. Bu yüzden pek çoğu kendi kaderini Erdoğan’ın kaderine bağlı hissediyor.

Bu korku, muhafazakâr kesimlerin Erdoğan’ın ve AK Parti’nin beğenmedikleri, içlerine sinmeyen, olağan koşullarda onaylamayacakları pek çok politikasına ya sessiz kalarak veya tribünler önünde destek olarak sahip çıkmasına zemin yaratıyor. İçlerine sinmeyen pek çok konuda ciddi bir eleştiri veya değişiklik talebinde bulunmuyor veya bulunamıyorlar. Bazıları ise karşılaştıkları, duydukları veya bildikleri pek çok problem, haksızlık ve usulsüzlük karşısında, ya bunların üstünü örtmeye veya bunları görmezden gelmeye dönük bir tutum geliştiriyor.

Bazıları bunun “doğru bir taktik tutum” olduğu bilinci ile hareket ediyor, yani yapılanı doğru bulmasa da bunu gereklilik olarak görüyor. Büyük bir kısmı ise normalde desteklemeyeceği, önceden karşı çıktığı veya yanlış bulduğu politikaları haklılaştırmanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Bu haklılaştırmada en çok başvurulan yöntemler ise Erdoğan’ın kurduğu “üst akıl” ve “herkes bize düşman” söylemi veya Erdoğan’a duyulan “o ne yaptığını biliyordur” güveni gibi görünüyor.

Son tahlilde, seküler kesimlerin “normal koşullarda” biz hiç iktidara gelemeyeceğiz umutsuzluğunun ve muhafazakâr kesimlerin AK Parti iktidardan düşerse mahvoluruz korkusunun karşılıklı olarak yarattığı sıkışma, demokratik bir sistem olanağının altını iyiden iyiye oymaya başladı.

AK Parti’nin ve Erdoğan’ın her geçen gün artan bir biçimde hükümet olmaktan devlet olmaya doğru evrilmesi ve daha fazla devletle bütünleşik bir hale yönelmesi, bu sıkışmışlığı ağır sonuçlar doğuracak bir evreye doğru hızla sürüklemekte. Mevcut durum bir tarafın umutsuzluğunu diğer tarafın korkusunu besleyecek güçlü sinyaller yayıyor.

İşte böyle bir iklimde “küçüklere yönelik cinsel istismar” meselesinde sekülerler ve bazı muhafazakârların ortak bir tutumda birleşmesi, cephelerde sıkışan insanlara temiz havadan alınan taze bir nefes gibi geldi.

Maalesef, arada sırada alınacak taze nefesler zehirli ortamın tahripkâr etkisini gidermeye yetecek güçte değil. Havayı sürekli temizleyecek daha sağlam ve kalıcı tedbirlere ihtiyaç var.

Serbestiyet, 06.12.2016

Vahap Coşkun: HDP, PKK’sız bir gelecek tahayyül edebilmeliydi

Kürt siyasetinde tansiyon çözüm sürecinin öncesiyle karşılaştırıldığında dahi yüksek. HDP’nin eş başkanları dahil önde gelen isimleri cezaevinde. İl belediyelerinin büyük bölümüne kayyum atandı. Yaşananları Diyarbakır’da Al Jazeera’ye değerlendiren akademisyen Vahap Coşkun’a göre, bugün hükümetin bölgeye yönelik tek siyaseti “güvenlik” üzerine kurulu. Siyasi alanın çok daraldığını söyleyen Coşkun, 7 Haziran seçimlerinde, PKK’nın hendek politikasına karşı durmayan HDP’nin de büyük bir fırsat kaçırdığı görüşünde. Ancak Coşkun’a, göre MHP ile işbirliği bölgede AK Parti’ye de kaybettiriyor.

7 Haziran seçimlerinden sonra yaşananlara baktığımızda, Kürt siyasetinde gerilim, sanki bir çığ gibi büyüdü ve bu noktaya geldi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

1 Kasım’da AK Parti çok ciddi bir güç tahkimatı yaptı. 7 Haziran’da yüzde 40’a düşen bir parti, 1 Kasım’da yüzde 50’ye çıktı. Bu 10 puanlık ciddi artışın, AK Parti’nin doğruları kadar muhalefetin yanlışlarından kaynaklanan bir tarafı da vardı. Bence bu yanlışlardan biri de HDP’nin izlemiş olduğu siyasetti. Nitekim HDP’nin, 7 Haziran ile 1 Kasım arasında 1 milyona yakın bir oy kaybı söz konusu oldu. Ben genel olarak Türkiye’de, 1 Kasım’dan bugüne kadar olan süreçte iki belirleyici noktanın olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi dış politikada ve iç politikayı da etkiliyor. Suriye ve Irak’taki gelişmeler, Türkiye’de kitlenin siyasete verdiği anlamın çok ciddi olarak değişmesini sağladı. Bir başkası ise, 15 Temmuz. Bu iki veri siyasi dengelerin tamamıyla değişmesini beraberinde getirdi. Kürt siyaseti, daha doğrusu Kürt meselesi de bunlardan bağımsız değil, elbette. Özellikle, Suriye’de, PKK ile devlet arasında uzlaşmazlık noktalarının giderilmemesi, dahası bu uzlaşmazlıkların artması, hem sınır dışındaki gerginliğin artmasına sebebiyet verdi hem de sınır içinde Kürt meselesinin çözülebilmesi için gerekli zeminin oluşması şansını ortadan kaldırdı. Bu kadar gerginliğin birikmesi, bu kadar daha sert bir atmosfere girmemizin altında yatan en önemli sebep bu. Dışarıda ve içeride gerginlik bu kadar büyüyünce, Hükümet de elindeki tüm enstrümanları sahaya sürdü. Şu an baktığımızda hükümetin Kürt meselesinde topyekün bir mücadele stratejisi var. Bu stratejinin, bir PKK’ye, bir de siyasete bakan tarafı var. PKK’ye bakan tarafı, sınır içinde ve dışında tüm imkânlarla örgütün gücünü kırmaya yönelik. Siyasete yönelik de bir kıskaca alma durumu, siyasi alanın da mümkün mertebe daraltılması söz konusu.

Dokunulmazlıklar kaldırıldıktan sonra tutuklamaların olacağını ve buna Demirtaş, Ahmet Türk gibi isimlerden başlanmasını bekliyor muydunuz?

Türkiye’de iktidarlar değişse bile devletin bazı refleksleri var. Süreç akâmete uğradıktan sonra o sürecin sonrasındaki önlemler, tedbirler sertleşir ve çatışma daha da şiddetli bir boyut kazanır. Bunun bir benzerini 2011 Oslo sürecinin bozulmasında da yaşamıştık. Çok şiddetli bir çatışma ortamı yaşanmıştı ve o dönemde de siyasi alanda tansiyonun çok yükseldiğini görmüştük. Meydanlarda ip atmalardan tutun, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının tartışılması da gündeme gelmişti. Ama tam o sırada çözüm süreci rafa kaldırıldı.

Süreç biter bitmez aynı hızla geri döndü o gerginlik ortamı…

Evet… O zaman bir süreç başladı ve daha önce görmediğimiz olaylar yaşandı. Öcalan bir müzakereci haline geldi, Kandil’e gidip gelmeler başladı. Medyada bir barış gazeteciliğinin olduğunu, çözüm sürecinin ne kadar değerli olduğunun yazıldığını görmüştük.

Şimdi bugünden bakınca, o günler ve yaşananlar çok uzak görünüyor…

İklim çok sert bir şekilde değişti. Öcalan’ın mesajları okunuyordu. Böylesine bir sürece evrildik. Hava bu kadar değişince devletin bu tedbirleri alması da kendisi açısından daha rahat oldu. Tabii bir de 15 Temmuz’un getirmiş olduğu bir meşruiyet var. Bunu da arkasına alarak herkese karşı bir topyekün mücadele veren hükümet pozları içinde bunlar da yapıldı. Kayyumların atanması ile bu iş başladı. Kayyumlar atandı, belediye başkanları gözaltına alındı, milletvekilleri gözaltına alındı. Böylece siyasi çözüm imkânının tasfiye edilmiş olduğu bir sürece gelmiş olduk bugün.

Siz de yazılarınızda değiniyorsunuz. Geçmişte bu tür gözaltı, tutuklamalar olduğunda sokaklara yansıyan bir tepki olurdu. Bugün ise tam anlamıyla bir sessizlik var. Ne anlama geliyor sizce vatandaşın bu duruşu?

Bu tek bir parametreyle açıklanabilir bir durum değil. Herkes kendi siyasal angajmanlarına göre açıklıyor. Bence bunun altında üç önemli faktör yatıyor. Bunlardan bir tanesi, elbette OHAL atmosferinin getirmiş olduğu bir tedirginlik. Elbette siyasal olarak mobilize olmanın imkânsızlaştığı bir durum, hem de siyasal hareketliliğin çok ciddi anlamda maliyetinin olduğu bir tablo ortada. Dolayısıyla insanların sokağa çıkmada daha temkinli ve isteksiz davranmalarının anlaşılabilir bir tarafı var. Fakat bence bu, bütün olan biteni açıklamaya yeterli değil. OHAL olmasaydı da bu çağrılar, HDP ve PKK’nin umduğu düzeyde bir karşılık bulabilir miydi? Bu çok önemli bir soru.

Bulabilir miydi?

Ben OHAL olmasaydı dahi bu çağrıların Kürtler tarafından ciddi bir karşılık bulacağı kanısında değilim. Bunun iki önemli sebebi var. Biri, 6-8 Ekim olaylarının toplumun hafızasında bıraktığı derin izlerdir. Bu çok ciddi mânâda korku ve endişeye sebep verdi. Sokağa çıkıldığında nerede durulacağının kestirilemediği bir hâl oluştu. Dolayısıyla artık sokak çağrılarına daha temkinli yaklaşan bir toplumsal durum söz konusu. İkincisi ve daha da önemlisi, kitlelerin özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra PKK’nin başlattığı şehir savaşları stratejisine göstermiş olduğu tepkidir. Bu hendekler ve barikatlara yönelik olarak Kürtler, ilk günden itibaren bunu tasvip etmediklerini gösterdiler. Şu anda insanlar, bu çağrılara kulaklarını tıkıyorlarsa bunun altında yatan en önemli sebeplerden bir tanesi, PKK’nin savaşı şehirlere taşıma stratejisine duydukları tepkidir. Şunu hiç unutmamız gerektiğini düşünüyorum; çoğunlukla bu sessizliği salt OHAL’e bağlayanların unutmaması gereken bir durum, bu çağrılara karşılık vermeme, salt bu zaman dilimi ile ilgili bir şey değil. Diyarbakır’da çatışmaların olduğu dönemlerde yine kitlenin sokağa çıkması konusunda çeşitli çağrılar yapılmıştı ama halk bu çağrılara rağmen sokağa çıkmadı.

Söylediklerinizden şunu anlıyoruz, seçmen diyor ki, “Ben sokağa çıkmayacağım, yeniden şiddet doğmasına aracı olmayacağım ve zaten size tepkiliyim.” Doğru mu anlıyoruz?

Bu hendekler, barikatlara giden yolda, PKK’nin Kürt seçmeninin desteğini yanlış okuduğu kanısındayım. Oradaki destek siyasete verilen bir destekti. “Siyasetin alanını desteklediğiniz takdirde destek olacağız” anlamındaydı bu. Eğer siz, bu desteği rayından çıkarıp şiddete evriltirseniz, seçmen buna tepki gösterir ve sizinle arasına bir mesafe koyar.

Bu bir ilkti değil mi, bölgede seçmen açısından?

Çok ciddi bir tepki gösterilmiş oldu, evet. Ama şunu da söylemek gerekiyor, bu tepkinin gösterilmiş olması artık HDP’ye yüz çevrildiği, HDP’ye siyasi kredi açmayacağı veya açmış olduğu siyasi krediyi geri alacağı anlamına gelmiyor. Çünkü, siyasette salt sizin davranışlarınız değil, rakiplerinizin nasıl davrandığı da önemli. Ben bu sessizliğin PKK’ye tepki içerdiği kadar hükümet politikalarına herhangi bir onay içermediğini de söylemek istiyorum. Kürtler, kendi kapılarının önünde hendek kazılmasına tepki gösterdiler. Ama Kürtler, Demirtaş’ın alınmasına da, 74 yaşındaki Ahmet Türk’ün alınmasına da tepkililer. Çünkü bu tür yöntemlerin herhangi bir şekilde sorunu çözme yönünde fayda sağlamayacağını biliyorlar. Hükümet bu sessizliği, HDP’den ayrılıp kendi saflarına geçmesi şeklinde okuyorsa, bu yanlış bir okumadır. Bir kemik seçmen var elbette. Bunlar HDP’nin de, PKK’nin de davranışlarını bir şekilde meşrulaştırırlar. Her şekilde oy verirler. Ama özellikle 7 Haziran’da kemik tabanın dışında destek verenlerin nasıl davranacağı önemli. Burada önemli olan HDP’nin nasıl davranacağı değil sadece, Hükümet’in nasıl davranacağı da önemli olacak.

Şu anda Hükümet’in bölgeye yönelik siyaseti nedir?

Sadece bir güvenlik siyaseti var, buna bir siyaset diyebilirsek. Daha önceki iktidarların düştüğü hatanın aynısına düşüyor Hükümet. Bu çatışmaların yükseldiği anda Kürt meselesi yokmuş gibi davranıyor. Meseleyi sırf çatışmaya, şiddete odaklıyor. Kürtlerin meşru taleplerini, sosyal ve kültürel hak taleplerini görmezden geliyor. Genel Merkez’i bırakın, bölge milletvekillerinin dahi söylediği tek bir söz sözkonusu değil. Bu siyasetin Kürtler nezdinde bir onay bulması sözkonusu olmayacak.

Bir yandan da, şimdilik seçime çok var, fakat ufukta bir anayasa referandumu görünüyor…

Bunun elbette bölgede yansımaları olacak. Bir Anayasa değişikliği getiriyorsanız ve Kürt meselesi konusunda şifa verecek tek bir hüküm yoksa eğer, bunu Kürt seçmene nasıl anlatacaksınız?

Ama bu değişiklik MHP ile birlikte yapılıyor ve daha çok başkanlık sistemi odaklı…

Evet. MHP ile girilmiş olan işbirliğinin, MHP’nin hassasiyetlerinin ciddi anlamda gözetilmesinin, Kürtlere söyleyecek ne sözü olabilir? Anadilde eğitimi, yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi, vatandaşlık tanımının etnik bir mânâdan çıkarılmasını içermeyen bir anayasa değişikliği, Türkiye’nin anayasa problemini ne kadar çözebilir? Tüm bunlar önemli soru işaretleri. Özellikle bu noktalarda, AK Parti’nin politikalarını halka anlatmada çok ciddi sıkıntı çekeceğini düşünüyorum.

MHP faktörü tek başına bir şey ifade ediyor mu?

Çok ciddi bir faktör bu. Çünkü bugüne kadar MHP’nin kendisine kırmızı çizgi olarak belirlediği noktalar, bölgedeki AK Parti seçmeninin de tasvip ettiği noktalar değil. Herhalde bugün bölgede AK Parti’ye oy veren seçmen anadilde eğitime karşı değildir. Herhalde kendisinin salt Türk olarak nitelendirilmesinden hoşnut değildir. Herhalde bütün yetkilerin merkeze bağlanmasından memnun değildir. Ama AK Parti’nin tüm bunlara ‘evet’ diyen siyasetinin, bölgedeki AK Parti tabanı açısından da ciddi sıkıntı yaratacağını söylemek lâzım. AK Parti tabanında, partinin giderek MHP’lileştiği yönünde bir sıkıntı var. İster genel ve ister yerel seçimler olsun, sandık halkın önüne geldiğinde AK Parti’nin bölgede ciddi bir rahatsızlıkla karşılaşacağını görmek mümkün.

Bu tutuklamaların ve tutukluluk hallerinin devam edeceğini düşünüyor musunuz?

Ben, tüm bu tutuklamaların, siyasi bir projenin ve siyasi bir kararın sonucu olduğunu düşünüyorum. Ben, zaten işin de son derece yanlış başladığını, dokunulmazlıkların kaldırılmasının da yanlış olduğunu düşünüyorum. Siyasi alanın korunması gerekirdi. İkincisi, somut örnekte dokunulmazlıkların kaldırılmasının anayasaya ve ceza hukukuna uygun olmadığını düşünüyorum. Fakat bir kez dokunulmazlıklar kaldırıldıktan sonra ifade çağrılarına HDP’lilerin icabet etmesi gerektiğini de düşünüyorum. Çünkü, “Biz mahkemeleri tanımıyoruz” şeklindeki meydan okumaların, devlet tarafından mutlaka bir cevabının olacağı belliydi.

Amacı neydi HDP’nin? Meselâ, bu hendek meselesi ile bir şekilde koptuğu tabanını yeniden konsolide edebileceğini düşünmüş olabilir mi bu yolla?

Orada AK Parti’nin veya devletin bu şekilde gelmesinin Kürtlerde bir rahatsızlık yaratıp, tekrar kendi güçlerini tahkim edecek bir sonuç üretmesini beklediler muhtemelen burada.

O da olmadı…

Bu da bekledikleri oranda gerçekleşmedi.

Siyasi tabloya geri dönersek eğer. Sizin anlattıklarınıza bakınca, AK Parti’nin özellikle MHP ile işbirliği nedeniyle de burada seçmene hitap etmediği görülüyor. Bir yandan da HDP’ye de tepki var…

AK Parti’nin bölgede diğer partilerden farklı olarak oy alan bir parti haline gelmesinin iki önemli nedeni var. Bunlardan biri, gündelik hayatı kolaylaştıran bir parti olması. Yani hizmet siyaseti. Bir diğer nedeni ise, Kürt meselesinin çözümünde demokratik bir ufka sahip olduğuna dair vermiş olduğu inanç. AK Parti’ye oy veren seçmen, Kürt meselesinin ancak AK Parti ile mümkün olacağını düşünüyordu. Bunun tamamıyla ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz. Bugün AK Parti’de Kürt meselesinin siyasi çözümünden bahseden bir dil kesinlikle yok. AK Parti’de daha önceki iktidarların defalarca seslendirdiği, “Son terörist öldürülene kadar devam edeceğiz” söylemi hâkim. Oysa Kürt seçmen de çok iyi biliyor, o son terörist asla gelmeyecek. Bu siyaset, bir çözümsüzlük siyaseti, buradan çözüm çıkmaz. Bu siyasetin, AK Parti’nin Kürt seçmenini de tatmin eden bir siyaset olduğunu düşünmüyoruz. AK Parti de yine diğer iktidarların yaptığı gibi PKK’nin varlığını, Kürtlerin varlığını, haklarını tanımama için bahane olarak kullanmaya çok meyilli.

Kemik tabanı hariç, seçmenin HDP’ye de kısmen mesafeli olduğunu söylüyorsunuz. AK Parti için de yukarıdaki tespitleri yaptınız. Kulislerde dolaşan “Yeni bir Kürt siyasi partisi kurulacak” iddialarını da hatırlatarak soruyorum, bu durumda seçmen yeni bir partiye mi yönelecek?

AK Parti ve HDP dışında siyasal partiler var ve çeşitli eğilimleri temsil ediyorlar. Hükümet çevreleri HDP içinden çıkacak ve PKK’ye karşı koyacak bir siyasi hareketi arzu ediyorlar. Ben kısa süre içinde bunun olabileceği kanaatinde değilim.

Bu soruyu defalarca size ve başkalarına sorduk ama yine sormak durumundayım bugünün koşullarında. HDP neden yapamadı, neden farklı bir ses çıkaramadı, nasıl oldu da seçmenini bu kadar hayâl kırıklığına uğrattı?

Ben, HDP’nin PKK’ye karşı devletin ve diğer siyasi partilerin konuştuğu gibi konuşmasını mümkün de görmüyorum, gerekli de görmüyorum. Mümkün değil, çünkü aynı sosyolojiye hitap ediyorlar. Gerekli de değil, çünkü devletin diliyle PKK ile konuşursa o zaman HDP’nin PKK’yi etkileme ve dönüştürme ihtimali ortadan kalkar. Benim HDP’ye yönelik en büyük eleştirim, HDP’nin kendi siyasal varlığını anlamlı kılacak bir duruş sergileyememesiydi. PKK herhangi bir çatışmaya dönme emareleri gösterdiğinde buna karşı durmalıydı. Bunun tarihi ve konjonktürel çeşitli sebepleri var. Bu hareketin temelinde önce silah var. Siyasi hareket daha sonra buna eklemlendi. Sürekli olarak bu hareketin karar verici noktalarında silahı elinde bulunduranlar söz sahibi oldular. Bunun dışında, bölgedeki, yani Irak ve Suriye’deki çatışma ortamı, silahı elinde tutanların daha da fazla güç elinde tutmasını beraberinde getirdi. Gerry Adams bir kere, “Ben IRA’nın olmadığı bir gelecek hayâl ediyorum” demişti. HDP’nin de, PKK’nin olmadığı bir gelecek tahayyülüne sahip olması gerekiyordu.

HDP, böyle bir tahayyülü olsa bile bunu dile getirebilir miydi?

Bu, özellikle hendek siyasetinde, 80 vekile sahip, bölgenin büyük kısmında yerel iktidar olan bir parti grubu, “Biz asla bu hendek siyasetini kabul etmiyoruz, çatışmaları kabul etmiyoruz. Bu sorun 14-15 yaşındaki çocukların sırtına yıkılacak bir sorun değil. Biz parlamenterlerin çözmesi gerekir” deyip, hendeklerin önüne kendileri gelseydi, PKK’nin bunu çok zorlama şansı olduğunu düşünmüyorum. HDP, çok ciddi bir fırsatı kaybetti. Önce hendeklere daha düşük dozda karşı çıktılar. PKK’den çok sert tepki gelince geri adım attılar.

Son açıklamalarda hendekleri halkın kendini savunma aracı olarak tanımlıyorlardı…

Evet ve ilk etapta yanlış olduğunu Demirtaş da, diğer HDP’li yetkililer de görüyordu. Ancak, daha sonra PKK bunu temel bir strateji olarak belirleyip, tüm eleştirileri de bir ihanet olarak kodlayınca HDP de bunun karşısında duramadı. Asıl siyaset de burada gerekliydi. “Burada en büyük zararı Kürtler görür. Biz bu siyaseti onaylamayacağız” demelilerdi. Bu, Selahattin Demirtaş’ı ve HDP’yi büyüten bir siyaset olurdu. 7 Haziran’da HDP bölgede daha önce hiç bir siyasi partiye nasip olmamış bir fırsat yakalamıştı. Bu dalganın üzerinden siyaset yapmaya devam etseydi eminim bir sonraki seçimlerde bu oy oranını kat kat yükseltebilirdi.

Öcalan faktörünün artık devreye girme ihtimali kaldı mı sizce? Ya da bir oyun değiştirici anlamı taşıyabilir mi hâlâ?

Ben, bu çözüm sürecinin içeriden kaynaklanan eksiklikleri, yanlışlıkları kadar asıl problemin Suriye’de olduğunu düşünüyorum ve Suriye’de sular duruluncaya kadar bir siyasi rotaya tekrar dönmenin güç olduğunu görüyorum. Öcalan faktörü için ise şunu söyleyebilirim, çatışma başladığı andan itibaren Öcalan sürecin içine herhangi bir şekilde müdahil olmadı. Sınırlı bir şekilde iletişimi olduğu anda siyasi çözüme yönelik tavır ortaya koydu. Ben, hem PKK açısından hem de devlet açısından yine de Öcalan’ın özel bir koruma gördüğünü düşünüyorum. Bu sürecin sorumlularından biri olarak Öcalan görünmüyor.

Öcalan’ın etkisinin beklendiği gibi olmadığı mı görüldü sizce? O, çözüm demesine rağmen, Kandil tercihini başka yönde kullandı ve onların dediği oldu.

Devlet katındaki okuma, Öcalan’ın süreci yönetme konusunda bir iradeye sahip olduğu fakat Kandil’in bölgedeki angajmanlarıyla süreçten vazgeçtiği yönünde. Bence, Öcalan tamamıyla devre dışına çıkmadı, saklı aktör olarak tutuluyor. Zaman ve zemin uygun olduğunda tekrar devreye girmesi söz konusu olabilir.

Al Jazeera Türk, 06.12.2016

Evlat acısını da mı anlamıyor yüreğiniz?

0

“Bir insanın babası öldüğünde tek gözü, annesi öldüğünde iki gözü birden kapanır” derler. Annem öldüğünde bu sözün ne kadar doğru olduğunu düşünmüştüm.
“Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey annesinin, babasının ölümü sanırım” demiştim benden yaşça büyük bir arkadaşıma.
“Öyle deme, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey anne iken, baba iken çocuğunun ölmesi” demişti.

Doğru.
Anadolu Kültürü’nde düşmanın başına bile verilmemesi salık verilen şey “evlat acısı”. Onu yaşayana, çocuğunu kaybedeli daha 12 saat bile olmamış olmasına rağmen nasıl davranıyoruz? Bir düşünmemiz gerekmez mi?

Dün gece İstanbul’da gerçekleşen iki bombalı saldırının sonucunda, şu ana kadar gelen bilgiler ışığında, 38 kişi yaşamını kaybetti. İstanbul’un en işlek bölgelerinden biri olması, bir maç çıkışından takriben 2 saat sonra gerçekleşmesi, planlananın ne kadar dehşet verici olduğunu yeteri kadar gözler önüne sermiyormuş gibi patlamadan sonra bazı haber kanallarının olay anından yaptıkları canlı yayının terör örgütünün yaşamamızı istediği dehşeti yaşatmakta gayet de başarılı olduğu aşikâr. Gelen ambulansların sayısını canlı yayında tek tek sayma, polisin belirlediği yerden ileriye gidemediği için sürekli şikayet etme, patlamanın Alman Büyükelçiliği’ne yakın bir yerde gerçekleştiğini defaatle tekrarlama…Bu edimlerin hiçbirinin o sırada orada çocuğu olan bir aileye yardımcı olduğunu sanmıyorum. Hiçbirinin doğru bir haberi yakalamaya yönelik bir motivasyonla gerçekleştiğini de düşünmüyorum. Habercilerin kanıksadıkları terör saldırılarından rakip televizyon kanalına “fark atma” çabasının 19-20 yaşındaki bir çocuğun bedeni üzerinden gerçekleştirilmesini reddediyorum. Eğer yapacakları haberi bir seyirci olarak bana ulaştırmaları ise amaç, benim o kanallardan birini seçmem ise sonuç; bu tür bir yarışı gerçekleştirenlere benim televizyonumun ekranı kapalı.

Televizyon kanallarının arasındaki yarışı bir kenara bırakıp sosyal medyaya bakmayı denediğini düşünelim o sırada oğlundan haber alamayan annenin. Kaçınmaya çalıştığı tüm detayları gözlerinin önüne el birliği ile serdiğimizin farkında mıyız? Yerde yatan bedenlerin üzerine durduğumuz siyasi pozisyonun bir mottosunu yazarak paylaşmanın çok fiyakalı olduğunu düşününce o siyasî görüş de diğerine bir “gol” atmış oluyor öyle değil mi? Daha sebebi, nedeni, üstleneni belli değil iken şahane akıl yürütmelerimizle meseleyi çözüp bir sonrakine kadar fikrimizin içini bilgi ile doldurmaya devam edebiliriz gibi, değil mi? Eğer yapılan yorumların ne kadar akıllıca olduğunun söylenmesi ise amaç, benim o twitlerden bir ikisini tekrar twitlemem, atıp “fav”a beklememse sonuç; bu tür bir kendini göstermeye benim hesaplarım kapalı.

Sadece sakince oğlundan haber almak isteyen anneyi o anda hep birlikte sessizliğe mahkûm ettik, tebrik ederim. Oturup da beklemeye başlayan o anneye telefon ile ulaştınız kiminiz, kiminiz mesaj attınız, hükümete ya da muhalefet partilerine olan kininizi kustunuz iki cümlede. Çabucak çözdünüz siz sıkıntıyı sizce, sizin aklınız olmadığı için olay mahallinde gerekli tüm aklı beklemekte olan insanlara verdiniz. Açıklamaları beklemeden “şehit” kelimesini cümlede kullandınız, destursuzluğunuz gamsızlığınızla yarıştığı için belki hemencecik “baş sağlığı” dileklerine atladınız. Eğer gerçekleştirilen her şahsî aramanın ardından minnet duyulması ise amaç, benim sergilediğiniz muhteşem “arkadaş”lık karşısında takdir etmemse sonuç; bu tür bir densizliğe benim kalbim kapalı.

İşin kötüsü o annenin, babanın, ailenin de gözü, gönlü kapalı. Bu acının daha hafifini kalbinde saklayan biri olarak biliyorum ki bazıları ile yolda yürürken dahi karşılaşsanız göz bebeklerinde hep o yazdıklarınızla, konuştuklarınızla hatırlanacaksınız.

O annelerin ahları dün gece her kim aldı ise, geriye kalanlarının başı sağolsun.

Mağrip’teki Yoksulluğun Nedeni

Müslüman dünyadaki geri kalmışlık, yoksulluk ve şiddet konusundaki fikirlerime birçok arkadaşım katılmıyor ve fikirlerimi indirgemeci buluyorlar. Bense nerede yanıldığımı daha net görmek için bunları ısrarla savunmaya devam ediyorum. Benim katılmadığım zaten birçok yaklaşım var. Birkaç görüşü şöyle sıralayabiliriz:
1. İslam terakkiye manidir.
2. Selefilik geri kalmışlığımızın nedenidir.
3. Kadercilik Müslümanları mahvetmektedir.
4. Müslüman dünya bilgi ve teknik üretmekte başarısız kalmıştır.
5. Batı ve İsrail yerli işbirlikçileri eliyle gelişmemizi engellemektedir.
6. Müslümanlar modern dünyaya ve yeni üretim tarzlarına ayak uyduramamaktadır.
7. Müslüman dünya üretken değil, insanlar çalışmayı sevmiyor.
8. Bilgisizlik ve eğitimsizlik yüzünden bu haldeyiz.
Belki bunların her birinde bir nebze doğruluk payı vardır. Ama biz genellikle temel nedenleri bulmaya çalışıyoruz. Ben yoksulluğun temel nedeni olarak serbest ticaret ve ekonomik özgürlüğün olmayışını görüyorum. Nerede yanıldığımı görmek için bu tezimde ısrar ediyorum.
Mağrip’te olduğum süre içinde de hep buradaki yoksulluğun nedenlerini düşündüm.
Toplum dinamik, insanlar iyimser, selefilik ve kaderciliğin gelişmeye engel olduğu tespiti abartılı bir yaklaşım olur.
Mağrip’te mal ve hizmetler çok ucuz. Mağazacılık yok. Gördüğüm birkaç mağaza BİM, McDonalds, LC Waikiki ve spor malzemeleri satan bir mağaza. Diğer tüm ticaret, sokaklardaki pazar yerlerinde ve bazı basit mağazalarda yapılıyor.
Asıl söylemek istediğim şey şu: Mal ve hizmetlerin bu kadar ucuz olması, fakirliğin sonucu değil, aksine nedeni. Çünkü hemen kuzeyde büyük ve zengin bir pazar var: Avrupa pazarı. Buradaki mallar, örneğin balık, Avrupa’ya piyasa koşullarına uygun şekilde pazarlanmış olsaydı buradaki balık fiyatları artacaktı. Ama ülke zenginleyecek ve alım gücü de artacaktı. Bu şekilde üretim gerçek değerini bulmuş olacaktı. Malların aşırı pahalı olması da aşırı ucuz olması da fakirlik göstergesidir.
Serbest ticaret olmadığı için ihracat değeri 10 euro olan bir kasa balık, piyasayı kontrol altında tutan sınırlı zengin (oligark, ya da “crony” kapitalist- ahbap/yandaş kapitalisti) nedeniyle 4-5 euroya satılmakta. Balıkla bu iş olmaz diyenlere Norveç’i hatırlatmak isterim. Ayrıca burada ürün çeşidi çok fazla. Afrika mallarının da geçiş güzergahı.
Birçok ekonomist, zenginliğin üretime bağlı olduğunu düşünür. Bence ticaret, aracılık ve pazarlama üretimden ve tüketimden daha fazla refah ve zenginlik getirmekte. Hz. Peygamberin bir hadisinde dediği gibi “rızkın onda dokuzu ticarettedir.” Tabiî bu, üretmeyin anlamına gelmiyor, ama ticaret ve pazarlama daha önemli.
Müslüman dünyada serbest ticaretin ve ekonomik özgürlüğün olmamasının nedeni sadece kapalı siyasal rejimler değil. Bu ülkelerden gelecek olan ucuz malları kendi piyasalarında kolayca pazarlayan ve vatandaşlarına ucuz mal ve hizmet sağlarken kendileri de kolay para kazanan devletler, bu sistemin değişmesini istemezler. Bu nedenle kendi ülkelerinde şiddetle savundukları ekonomik özgürlüğü, örneğin Mağrip için istemezler. Çünkü bu, refahın Mağrib’e de yayılmasına, rekabetin artmasına ve hayat koşullarının dengelenmesine sebep olacaktır. Meseleyi Mağrip’teki crony kapitalistlerle anlaşarak yapmak daha sağlam bir yol olarak görülüyor.
Karmaşık ve uzun bir hikâye ama ana fikir basit: Ucuzluk sizi aldatmasın. Ucuzluk ya piyasa değerinin altındaki satışlardan kaynaklanır ya da devlet sübvansiyonundan.
Her ikisinde de piyasa değeri ile ucuz fiyat arasındaki fark, vatandaşın cebinden çıkıyordur; vatandaşın refahı çalınıyor demektir.
Ödenmeyen para nasıl çalınmış olabilir, diye sorabilirsiniz. Bunun cevabını, iktisadın karmaşık yapısını anlamadan konuşmak mümkün değil.

İnsan’ın “Saf Kötülüğü” ve Kanguru’ya Atılan Yumruk

0

https://www.youtube.com/watch?v=Il5mnKovlC8

“İnsan” yeryüzündeki “tür”lerden sadece birisi. Fakat “eylemini anlamlandıran” ve “bilgi birikimi” yapabilen tek tür. Adem’in çocukları ya da Homosapien, bu bilgi birikimi yapabilen ve eylemini anlamlandırabilen tek tür olduğu için hem Tanrı tarafından hem de bizatihi kendisi tarafından, diğer türlerden “üstün” görülen tek tür. Tanrı’nın diğer türlere vermediği bu özellik sayesinde de “eşref-i mahlûkat” olan İnsanoğlu, bu “lütuf”un gereği olarak, diğer türlerde olmayan bir sorumluluğun ve yükümlülüğün de sahibi. İnsan tür olarak dünyanın en vahşi yaratığı. Aynı zamanda diğer türler arasında “saf kötü” olabilen tek tür galiba.

Videodaki Kanguru’ya yumruk atan Avustralyalı, bu videodan sonra ölüm tehditleri almış, evinden çıkamıyormuş. Önce bu yumruk meselesi, sonrasında da ölüm tehditleri yüzünden gündem oldu. İşi ölüm tehdidine vardırmak da insanoğluna özgü bir aşırılık ve dünyanın her yerinde bu tür “aşırı”lardan mebzul miktarda mevcut; Kanguru’ya yumruk atmaktan, karikatür çizmeye kadar birçok başlıkta eylem sonrasında kendi türünden diğer insanlar tarafından ölüm tehdidi alıyor insanlar. Bu aşırılığı tasvip etmiyorum tabiî. Fakat mesele benim için bundan biraz daha fazlası…

Videoyu izleyince Kanguru’nun yüzündeki o şaşkınlık, o garipseme çok içime dokundu. Açıkçası utandım.

Şimdi hal bu iken, bu kanguruya yumruk olayına sadece “komik video” kategorisinde bakamıyorum maalesef. Videoda, Kanguru köpeği kafakola almış, boynunu kıstırmış, “insan” yetişmese köpeğin boynunu kıracak. İnsan geliyor, Kanguru’nun dikkatini dağıtıp, belki korkutup köpeği bırakmasını sağlıyor. Kanguru köpeği bırakınca insana yöneliyor, ne yapacağını pek kestiremiyoruz, belki saldıracaktı fakat bunu bilemiyoruz, saldırmayabilirdi de. Bundan sonrasında, yaşanması doğal olan insanın da topuklayıp kaçması, kanguru ile muhatap olmamasıydı. Fakat insan, bir boksör edasıyla gardını alıyor, yerinde zıplamasını yapıyor ve kanguruya yumruğu indiriyor. İşte o an Kanguru’nun yüzündeki ifade çok şey anlatıyor.

Birincisi, bu durumda iki hayvanın doğası gereği yaptığı bir mücadele var, orada üçüncü bir “hayvan”a ihtiyaç yok. Köpek evcil ve güçsüz, Kanguru psikopat ve güçlü, bu durumda gayri ihtiyari Kanguru’nun köpeği öldürmesini engellersiniz; ya da köpek sizin köpeğinizse mesela, Kanguru’yu gerekirse öldürmek pahasına köpeğinizi kurtarabilirsiniz. Fakat savaşın da bir hukuku vardır ve bu hukuk güçlü olanın güçlü olduğu için uyması gereken bir hukuktur, yani normal şartlarda işleyen hukuk gibi yaptırımı olan bir hukuk değildir. Savaşta çocuk öldüren, insanlara tecavüz eden biri zaten o ortamda bunu cezalandıracak bir otorite/hukuk olmadığı için bunu yapıyor. Eğer bunu yapmıyorsa, bu davranışın kaynağı ahlâk ve vicdanı olduğu için “yüce” bir davranıştır.

Bu olayda, yaptığını anlamlandırabilen yaratık insandır, Kanguru değil. Dolayısıyla bir köpeği öldürmemesi gerektiğini milyonlarca yıldır öğrenememiş bir Kanguru, bunu milyonlarca yıl da geçse yine öğrenemeyecektir. Burada yaptığını anlamlandırabilen bir yaratık olarak insan, kendini tatmin etmek için yaptığı davranışın nasıl bir “saf kötülük” olabileceğini idrak etmeli zira hayvanlardan farklı olarak insanlar bunu yapabiliyor.

Videodaki kavgada muhatap olan iki türden biri olan insan, bana kalırsa bir savaş suçu işliyor. Sonuçta Kangurular toplanıp bu adama bir ceza veremiyorlar, öyle bir yaptırımları yok, dolayısıyla buradaki türlerden biri olan insan, güçlü olduğu için bu hukuka uymak zorunda, uymadığında işte o savaş suçunu işlemiş oluyor. Köpeği kurtardıktan sonra maksadı hasıl olduğu için Kanguru ile ayrıca bir kavgaya girmesi gerekmiyor.

Şu naifliği yapmıyorum, Kanguru’ya oturup anlatsaydı köpeği öldürmemesi gerektiğini güzelce izah etseydi demiyorum, Kanguru insana saldırmış olsaydı, insan Kanguru’yu öldürse dahi kimse çıkıp insana Kanguru’yu neden öldürdün demezdi. Fakat burada başka bir durum var, yaptığını idrak edemeyecek bir yaratıkla yaptığını idrak edebildiği için ondan üstün olduğunu düşünen bir başka yaratık arasında, orantısız bir muhataplık söz konusu.

Sonuç olarak, insan bu dünyanın en vahşi ve en cani türü. Ben tarih boyunca hiçbir hayvanın bir düğmeyle yüzbinlerce hayvanı öldürdüğünü okumadım veya hiçbir hayvanın birkaç yıl içinde sistematik bir şekilde 100 milyon hayvanın öldürülmesini sağladığını görmedim. Bunların hepsini ve hatta daha fazlasını Hitler, Stalin ve ABD’li bir uçak pilotu İkinci Dünya Savaşı esnasında yaptı. Bu arada, şimdiye kadar milyonlarca insanın öldüğü savaşların hiçbiri (İkinci Dünya Savaşı dahil) hayvanlar tarafından çıkarılmadı, hayvanlar bu savaşlarda taraf olmadı, iştirak etmedi, hatta mağduru oldular.

Son tahlilde, bence insanların “hayvan” kelimesini hakaret olarak kullanması tam bir iki yüzlülük, eğer kelime bir hakaretse asıl hayvanlığı insanlar yapıyor. Bence bu videoyu izleyen Kangurular, kendi aralarında şöyle dese yeridir: Vay insan oğlu insan vay!

 

Mevcut ve yakın tehlike

AKP şimdiye kadar anayasa mevzuunu hep özgürlükçü bir temelde savunuyordu. AKP’ye göre yeni bir anayasanın gayesi, sistemi daha sivil ve demokratik kılmak olmalıydı. Anayasa, insanların hak alanlarını korumalı ve büyütmeliydi. Toplumsal çoğulculuğu tanıyıp onları güvence altına alacak mekanizmaları ihtiva etmeli, merkeziyetçiliği aşındırıp adem-i merkeziyetçiliği güçlendirmeliydi. Şimdi ise bütün bu söylemlerin yerinde yeller esiyor. AKP, MHP’nin politikalarına MHP’den daha fazla sahip çıkan bir performans sergilemeye başlıyor.

MHP, 15 Temmuz’dan sonra ustaca bir siyasi hamle yaptı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını yürütme tarzının ciddi bir soruna dönüştüğünü belirtti. Fiili durumun yasal ve denetlenebilir bir çerçeveye kavuşması mecburiyetinin altını çizdi. Bu meyanda AKP’nin başkanlık sistemine dair önerisini tartışmaya hazır olduğunu bildirdi.

Herhangi bir talebinin olmadığı bir ortamda MHP’nin yaktığı bu ışık, AKP içinde sevinç yarattığı gibi kafaları da karıştırdı. Abdülkadir Selvi’nin verdiği kulis bilgilerine göre, AKP Meclis grubunun yüzde 90’ı  — yani ezici bir çoğunluğu — MHP’nin ansızın gelişen desteğine iştiyakla sahip çıktı. Onlar uzun süredir bekledikleri ve hayati bir önem atfettikleri hükümet sistemi değişikliğinin ancak bu sayede gerçekleşebileceği kanısındaydılar.

Azınlıkta kalan bir kısım AKP’liye göre ise ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdı. Bahçeli, parti menfaatini her şeyin üstünde tutan bir siyasi kişilikti. Dolayısıyla Bahçeli’nin uzun vâdede partisinin aleyhine olacağı açık bir sistem değişikliğine omuz vermesi, siyasetin rasyonalitesine uygun düşmüyordu. İşin içinde bir çapanoğlu olabilirdi. Yoksa MHP, başkanlık zaafını kaşıyıp AKP’yi Meclis’te ve/ya sandıkta faka bastırmayı mı hesap ediyordu?

Kurt siyasetçi

Önceleri AKP sıralarında mırıldanma olarak dolaşan bu kuşku en net ifadesini Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’te buldu. Haliyle Bahçeli’yi çok iyi tanıyan Türkeş’e göre, Bahçeli “kurt ve deneyimli bir siyasetçi” idi. MHP’nin 40 milletvekili ile AKP’ye Meclis’te bir zarar vermesinin imkânı yoktu. Ancak MHP’nin vereceği el ile gidilecek bir referandumda alınacak menfi bir netice hem hükümeti hem de cumhurbaşkanını hırpalayabilirdi. Özal’ın yaşadığı sarsıntıyı örnek veriyordu Türkeş:

“Turgut Özal Anavatan Partisi’nin başında ve iktidarda, en güçlü zamanları. ‘Eski siyasetçiler zaman tünelinde kaldı’ dedi ve 1987’de bir referanduma gitti. Özal’ın maksadı ‘Benim cazibem var, iktidardayım, kendi gücümle bunları paketler bitiririm. Ben parti içinde bir talimat verince birinin gidip Demirel’le öbürünün gidip Erbakan’la konuşmasının yolunu kapatayım’ dedi. Referandumda halk yüzde 49.8’e yüzde 50.2 ile eski siyasetçilere siyaset yolunu açtı.

“Bakın bir tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyorum. Özal’ın istediği referandumun sonunda ne oldu? Demirel tekrar siyaset sahnesine çıktı, Erbakan çıktı, Türkeş çıktı. Ve rahmetli Özal’ın düşüşü başladı. İktidardaki bir partinin bunu dikkate alması lazım. Referandum genel seçim değildir. 7 Haziran’da yüzde 41 alırsın, 1 Kasım’da yüzde 49.5’e çıkarırsın ve mutlak galipsin. Referandumda aynı yüzde 49.5’u aldığında seçimi kaybettin demektir.”(http://www.hurriyet.com.tr/tugrul-turkes-49-9-secimi-kazandirir-referandumu-kaybettirir-40290149)

“Kafatasçı” dediği bir partiyle can ciğer kuzu sarması olma

Peki, AKP halk oylamasından galip çıkmazsa ne olur? Türkeş’e göre bu durum iki sonuç doğurur: Biri, önerisi halk tarafından reddedilen hükümetin siyaseten seçime gitme mecburiyetinin doğmasıdır. Diğeri ise, cumhurbaşkanının yasallığının ve meşruluğunun kamuoyunda tekrar tartışmaya açılacak olmasıdır. İktidar bütün bu ihtimalleri ince eleyip sık dokumak ve kurulan tuzaklara karşı dikkatli olmak zorundadır.

Türkeş muhtemel tuzaklara dikkat çekiyor. Son Yıldırım-Bahçeli buluşmasından sonra, AKP ve MHP’nin artık bir metin üzerinde mutabakata vardıkları söylenebilir. İki partinin anlaştıkları metnin önce Meclisten, ardından halktan onay alıp alamayacağını; ortak önerinin reddi durumunda ise iktidarın hangi açmazların içine düşeceğini zaman gösterecek; bu konular hakkında ileride çok konuşuluyor olacak.

Fakat tüm bunlardan önce üzerinde durulması gereken bir hal var.  O da MHP ile yakın temasın AKP bünyesine nasıl bir tesirde bulunduğudur. Acaba, daha yakın bir zamana kadar “kafatasçı” ve “ırkçı” olmakla itham ettiği bir partiyle can ciğer kuzu sarması olacak kadar sıcak bir ilişkiye girmek, AKP’de ne tür tahribat yaratacak?

Hemen belirtelim; burada bir tuzak ya da kandırılma yok. Aksine, AKP’nin bile isteye yaptığı bir tercih var. Ve bu bilinçli tercih AKP’nin siyasetine (gelecekte olabilecekleri bir yana koyalım) şimdi, hâlihazırda ciddi zarar veriyor. Dolayısıyla gelecekteki muhtemel tuzaklardan ziyade şimdiki mevcut tehlikelere odaklanmak daha doğru olur.

MHP’lileşen AKP

Tehlike iki yönlü. Biri, AKP’nin demokratik iddialarından vazgeçmesi. AKP şimdiye kadar anayasa mevzuunu hep özgürlükçü bir temelde savunuyordu. AKP’ye göre yeni bir anayasanın gayesi, sistemi daha sivil ve demokratik kılmak olmalıydı. Anayasa, insanların hak alanlarını korumalı ve büyütmeliydi. Toplumsal çoğulculuğu tanıyıp onları güvence altına alacak mekanizmaları ihtiva etmeli, merkeziyetçiliği aşındırıp adem-i merkeziyetçiliği güçlendirmeliydi.

Şimdi ise bütün bu söylemlerin yerinde yeller esiyor. AKP, MHP’nin hassasiyetlerini azami düzeyde gözetiyor. Hattâ MHP’nin politikalarına MHP’den daha fazla sahip çıkan bir performans sergiliyor. Yani AKP giderek MHP’lileşiyor. Artık AKP anayasanın değiştirilemeyen ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerini bir sorun olarak görmüyor. Anadilde eğitimin yanından bile geçmiyor. Etnik vurguya dayanan vatandaşlık tanımından bir rahatsızlık hissetmiyor. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin sözünü dahi etmiyor. Böylece AKP, MHP’nin mihmandarlığında haktan, hukuktan ve demokratik değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyor.

Tehlikenin diğer yönü ise, Kürt meselesi ile irtibatlı. Çözüm sürecinde “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” diyen AKP, bugün milliyetçiliğin bayraktarlığını üstleniyor.  Milliyetçilik gazının pedalına abandıkça da, Kürt meselesinin demokratik ve siyasi çözümünü arkasında bırakıyor. AKP kerameti kendinden menkul bir “yerlilik” ve “millilik” duvarını yükselttiği oranda, Kürtlere söyleyebileceği sözlerin sayısını da azaltıyor.

Zaten milliyetçiliğe demir atmış ve MHP’den bir tık ileride duran bir AKP’nin Kürtlere söyleyeceği ne olabilir ki?

SERBESTİYET,