Ana Sayfa Blog Sayfa 182

Hamasetten selâmete yol çıkmaz

PKK/TAK, İstanbul-Beşiktaş’ta bir terör eylemine daha imza attı. Eş zamanlı gerçekleştirilen iki bombalı saldırıda, şu ana dek 36’sı polis 8’i sivil olmak üzere toplam 44 vatandaşımız hayatını kaybetti, çok sayıda vatandaşımız da yaralandı. Ölenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyor, yaralananların en kısa zamanda şifa bulmasını temenni ediyorum.

2016 yılı içerisinde 12 büyük bombalı saldırı yapıldı ve bu saldırılarda 317 insanımız yaşamını yitirdi. Öncekiler gibi bu kanlı saldırının da hedefi aynı: İspat-ı vücut etmek, toplumun yüreğine korku salmak, ekonomik ve siyasi istikrarsızlık yaratmak, siyaseti işlevsiz ve kaosu egemen kılmak.

Ülkeyi bütünüyle acze düşürmeyi amaçlayan bu tür eylemlere ilişkin, başa çıkılması gereken iki güçlük var. İlki, bu tür eylemlerin olmadan önlenmesiyle ilgili. Zor bir coğrafyada yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz şartlar belli. Dolayısıyla bu tür saldırıları sıfırlamak belki imkansız. Lakin bunları en alt seviyeye düşürmenin yolları bulunmalı. Bunun için başlıca üç alanda birtakım tedbirler alınmalı: Güvenlik, iç siyaset ve diplomasi. İstihbarın geliştirilmesi, güvenlik zafiyetinin giderilmesi, şiddet taraftarlarının zeminini berhava edecek siyasi/demokratik reformların yapılması ve dış dünya ile sağlıklı bir ilişkinin kurulması, bu bağlamda değerlendirebilir.

Başa çıkılması gereken ikinci güçlük ise, böylesi bir katliam olduktan sonra onun yönetilmesidir. Vahşet, büyük. Ölüm, fazla. Toplumda infial halinin baş gösterme ihtimali yüksek. Öfkenin bilendiği, duyguların ayaklandığı böylesi bir ortamda yönetim mevkiinde olanların yükü çok ağır. Onların acının büyüklüğüyle mütenasip bir sorumluluk içinde hareket etmeleri, hayati değer taşıyor.

Böyle durumlarda halk, yanında kendisini koruyacak ve tehditlere karşı koyacak güçlü bir irade görmek ister. Yöneticilerin en üst perdeden mücadelede kararlılık mesajı vermeleri ve halka güven telkin etmeleri doğaldır. Ancak burada da endaze kaçırılmamalı.

Hamaset devri 

Türkiye’de hamasetin giderek daha fazla alan kapladığı bir devirden geçiyoruz. Ölüm-kalım meselelerinin dahi serinkanlı bir şekilde tartışılabileceği zeminler azalıyor. Sosyal medyadaki trollerden şikâyet edilirken hemen her saha trolleşiyor. İfa ettikleri görev icabı büyük mesuliyet altında olanlar, her sözcüklerini binbir kere tartarak sarf etmeleri beklenirken, ergen ağızlarla hamasi nutuk atma yarışına giriyorlar.

Hamasetin baskıladığı bir düzlemde üç tavır gözlemlenir: Bir, yaşamın kutsallığı el çabukluğuyla belirsizleştirilip ölüm kutsanır. İki, hukuk önemsizleştirilir. Ve üç, asgari müştereklerde bile mutabakat oluşturmak imkân dâhilinden çıkar.

Bugün de öyle oluyor. Berkay’ın babasının “Ben oğlumun şehit olmasını istemiyorum, yaşamasını istiyorum” sözlerinin üzerine perde çekiliyor. Siyasetin amacının yaşatmak olduğu unutuluyor. “Siz de şehit olun, biz de şehit olalım inşallah” temennileri yükseliyor.

Devlet adına konuşan İçişleri Bakanının ağzından, güvenlik güçlerinin birincil görevinin  “intikam almak” olduğu belirtiliyor. Devletin bir intikam aracı olmadığı, devleti devlet yapanın hukuka bağlı kalmak olduğu gerçeğine yüz çevriliyor. Bir iktidar milletvekili eli daha da yükseltiyor ve derin devletin ne kadar meziyetli bir yapı olduğundan bahsediyor. Bununla da yetinmiyor; milletin emrinde yeni bir derin devletin kurulacağını müjdeliyor.

Ölçü yitimi 

AKP’nin anayasa aklı olarak görülen bir vekil, patlamanın başkanlığın önüne geçmek için gerçekleştirildiğini söylüyor. Cevabı CHP’nin en etkili vekillerinden birinden geliyor. O da bombaların başkanlık propagandası için patlatıldığını iddia ediyor. İktidar, ana muhalefeti terörün bileşenlerinden biri olarak sayıyor. Ana muhalefet ise iktidarı bitmiş olan terörü yeniden canlandırmak ve hortlatmakla suçluyor.

İktidarı ve muhalefetiyle sağduyudan ve ölçüden bu kadar çok uzaklaşmanın bir maliyeti var elbet. Her şeyden önce inandırıcılık örseleniyor. Daha önemlisi, iş rayından çıkıyor ve mücadele olması gereken hat üzerinden ilerleyemiyor. Hamaset sarılı söylem, siyasi bir ortaklaşmayı engellediği oranda terörün ekmeğine de yağ sürüyor.

Hamasetten selâmete yol çıkmaz. Aklımızı başımıza alalım, çok geç olmadan!

Not

Cuma Sorkut, fakültemizin emektarlarından. Biz daha tıfıl gençler olarak bu fakültenin koridorlarına düştüğümüzde o buradaydı ve yanımızdaydı. Şimdi olduğu gibi o zamanda bütün öğrencilerin, hepimizin Cuma Abi’siydi.

Beşiktaş’taki o hain bomba, fakültemizin yüreğinde patladı. Çünkü Cuma Abimizin oğlu Süleyman’ı da aramızdan aldı. Daha 20’li yaşlarının başındaki fidan gibi bir çocuktu Süleyman. Allah onun mekânını cennet kılsın, Cuma Abi’ye ve yakınlarını kaybeden herkese de sabır versin.

Partinin aydınları ve trajedileri

İktidar serüveni boyunca AK Parti ile aydınlar arasındaki ilişki durağan değildi. Hem parti, hem aydınlar, hem de koşullardan kaynaklanan değişimler bu ilişkiyi fazlasıyla “dinamik” kıldı.

AK Parti ile aydınlar arasındaki ilişkiyi resmetmek için, önce organik aydınlar ve müttefik aydınlar şeklinde ikili bir ayırım yapmak gerekiyor sanırım. Organik aydınlar ifadesinden kastım, hem sosyolojiyle hem siyasi hareketle içiçe olan, kültürel ve siyasi olarak “oraya” ait olan aydınlar. Müttefik aydınlar ise, belli bir amaç veya hedef ortaklığı üzerinden kurulan bir ittifak çerçevesinde, parti ile yan yana duran aydınlar için kullanılmakta.

Organik aydınlar aynı veya birbiriyle yakın ve yoğun geçişkenliği olan çevrelerden gelen, görece daha homojen bir grup olarak tanımlanabilir. Öte yandan, organik aydınları da kendi içinde İslâmcılar ve muhafazakârlar olarak iki alt kategoriye ayırmak gerekiyor.

İslâmcı organik aydınlar AK Parti üzerinden Kemalist vesayet rejimiyle verilen mücadeleyi, elde edilecek zafer sonrası kurulacak özgün bir İslâmî rejim (veya en azında İslamcı politikalar) umudu veya hayaliyle canla başla desteklediler. “Küfür rejimi” yıkılınca yerine İslami adalet rejimi kurulmalıydı. Elbette iktidar olma mücadelesinin başlarında, bu hedefin parti tarafından açıkça söylenmesi, dillendirilmesi veya propagandasının yapılmasını beklemiyorlardı. Dikkatleri ve enerjileri mevcut düşmanla mücadeleye ve ondan korunmaya odaklıydı. Bu grup, AK Parti’nin yolun başındaki İslâmcı (Milli Görüş) kimliği ve karakteri ile daha uyumlu idi.

Muhafazakâr organik aydınlar ortak siyasî ve kültürel çevrelerden gelmekle birlikte Kemalist rejimi yıkıp yerine İslâmî bir sistem kurmak amacında değillerdi. Onlar dindarların ihlâl edilen haklarını savunmak, dindarlar olarak sekülerlerle eşit özgürlüklere sahip yurttaşlar olmak amacını güdüyorlardı. Kemalist rejimin yerine dindarlarla birlikte rejimin baskıladığı diğer gruplara da özgürlük sağlayacak anayasal bir demokrasinin kurulması genel amaçları gibi görünüyordu. Bu grup AK Parti’nin 2004 yılında kendisi için benimsediğini ilan ettiği muhafazakâr demokratlık siyasi kimliğini canı gönülden benimsemişti.

AK Parti, iktidar serüveni içinde önce İslâmcılık sonra da muhafazakâr demokratlık gömleklerini üzerinden söküp attı. İslâmcı ve muhafazakar organik aydınların sayıca oldukça az bir kısmı buna direnç ve tepki gösterdi. Bu aydınlar savundukları değer ve ilkelerden taviz vermeyi reddettiler. Sonuçta akıbetleri büyük ölçüde çemberin dışına atılmak oldu. Hattâ zaman zaman Reisçiler grubunun saldırganlığına bile maruz kalıyorlar.

Bu aydınların trajedileri, büyük umut bağladıkları ve iyilik atfettikleri bir siyasi hareketin devlet iktidarı ve gücüyle yaşadığı “imtihanı” geçemediğini kabul etmek zorunda kalmaları oldu. Bu aydınlar, Kemalist rejimin baskısına göğüs gererek ve yüksek riskler alarak destekledikleri bir hareketin, umut ve hayal ettikleri siyasal sistem yerine, eski Kemalist sistemin “din soslu bir versiyonunu” ürettiğinden yakınır hale geldiler. Onların trajedisi de işte burada yatıyor.

Organik aydınların, her ne olursa olsun yola devam kararı alan büyük grubunu, artık İslâmcı veya muhafazakâr olarak ayırmaya gerek yok. Belki bunlara Erdoğancılar demek daha açıklayıcı olabilir. Bu aydınlar nerdeyse tek bir farklı ses çıkarmadan “yeni konjonktür ve zorlayıcı koşullar gereği” değişen siyasi hedefleri, politikaları ve icraatı hiç yılmadan canla başla savunmaya kendilerini adadılar. Şahsi entellektüel özerkliklerini “olağanüstü” bir dönemde yaşadığımız gerekçesiyle askıya almış gibi davranıyorlar. Amaçları ne pahasına olursa olsun partiyi iktidarda tutmak, işlevleri ise parti tarafından ilan edilen resmi söylem ve politikayı işleyerek her sahada çelik bir imanla savunmak haline dönüşmüş durumda.

Bu gruptaki aydınlar hallerinden memnun, kendilerinden emin görünmekle birlikte partinin ideologu ve söylem kurucusu olma görevini ellerinden kaçırmış durumdalar. Partinin asıl gözde aydınları, iktidarın gücü ve imkânlarının cazibesine kapılarak başka mahallelerden koşup gelen ve sonradan partili olanlardan oluşuyor. Söz konusu aydınlar sadece söylem kurma yetkisini değil, Erdoğan’ı en çok sevenler olma vasıflarını da bu yeni gelenlere kaptırmış durumdalar. Onların trajedisi de işte burada yatıyor.

Müttefik aydınları ise liberaller ve ulusalcılar olarak adlandırılabilecek iki alt kategoriye ayırmak gerekiyor. Hem liberal hem ulusalcı aydın grubunun ortak özelliği, hareketin dışından gelmeleri ve kendi içlerinde homojen olmamaları. Her iki adlandırma da sağdan veya soldan gelen ve ayrı kültürel-siyasi mahallerde yaşayan kişilerden oluşan görece heterojen bir aydın kesimini ifade etmek için kullanılmakta.

AK Parti’nin müttefik aydınlarla ilişkisinde belli dönemeçler var. Liberaller öncelikle askeri vesayetin saldırısı karşısında AK Parti’ye destek oldular. Bu destekleri, partinin düşünce, inanç, ifade veya örgütlenme özgürlükleri gibi sivil ve siyasi hakları genişletici politikaları ve icraatı karşısında yükselerek arttı. Çözüm Sürecine, AB üyeliğine veya askeri vesayetin işleyiş mekanizmalarının tasfiyesine girişilmesi, bu ittifak için yeterince güçlü nedenler sağlıyordu liberal aydınlara. Bu ittifak zirvesine 12 Eylül 2010 referandumunda ulaştı.

Sırasıyla Gezi ve 15 Temmuz, liberal aydınlar dediğimiz kesimin AK Parti’yle ilişkisini kökten değiştiren iki büyük travmatik olay oldu. Gezi ile birlikte liberal aydınların kabaca yarıya yakın bir kısmı ittifakı sonlandırdı. Gezinin yarattığı travma sonucunda Kemalist veya sosyalist kodlara sarıldılar; “AK Parti için” ayrıldıkları eski mahallelerine geri döndüler; bir kısmı da bu mahallenin yeni sakinleri oldular. Son tahlilde, AK Parti müttefikliğinden anti-Erdoğancı bir pozisyona geçiş yaptılar.

Gezi travması bu aydınlarda iki semptoma yol açtı: İktidarı düşürmek için ya (a) şiddeti (esasen sol şiddeti) meşru veya en azından mazur görmek ve (b) darbeden medet ummak. Yakın geçmişte, solun askerî darbe ve siyasal şiddet gibi yöntemleriyle hesaplaşmış ve onları reddetmiş insanların içine düştüğü bu durum, gerçek bir trajedi değilse nedir?

Gezicilerin ayrılmasından sonra, liberal grupta, iktidarın sadece demokratik yollarla (Gezi’de ve 17/25 Aralık’ta başvurulan yöntemlerle değil) değişmesi gerekliliği üzerinden partiye desteklerini sürdürenler kaldı. Bu aydınların çok büyük bir kısmı ise 15 Temmuz’da bir travma yaşadı. 15 Temmuz travması bu aydınların pozisyonunu müttefiklikten partili olmaya çevirdiler.

Darbe girişimi sonrası yaşanan süreçte, iktidarın yoğunluğu gittikçe artan devletçi, milliyetçi ve militarist söylem ve politikalarına tam anlamıyla teslim oldular. Adeta tipik birer (aşırı) sağcıya dönüştüler. İktidarın her eylemini devlete atfederek sorgulamadan yücelttiler; ayrım yapmaksızın her türlü muhalefetin hainlik ve suçla ilişkilendirilmesine göz yumdular; militarist çözümleri desteklediler ve eleştirel perspektiflerini yitirdiler. “Tüm dünyanın bizi yok etmek için birleştiği” bir sahnede “varlık savaşı” veriyor olduğumuz inancının romantizmine kapıldılar; aklî, ahlâkî ve vicdanî diğer her türlü ölçüyü geçersiz veya ikincil kılan tutkusuyla çarpıldılar.

Trajedileri odur ki, hayatlarının büyük kısmını devlet iktidarının sınırlandırılması yoluyla sivil, siyasî ve ekonomik özgürlüklerin genişletilmesi ve garanti altına alınmasını savunarak geçiren bu liberal aydınlar, şimdi özgürlükler aleyhine sergilenen çeşitli icraat karşısında ölü taklidi yapıyorlar. Daha da trajiği, bir kısmının entellektüel mesailerini bu icraatın haklılaştırılması ve topluma benimsetilmesi işine vakfediyor olması.

Müttefik kategorisinden liberallerin başına bunlar gelirken, şans ulusalcılardan yana dönmüş görünüyor. Ulusalcılar en başından ve açıkça, anti-Kemalist, reformist ve demokratik politikalarından dolayı AK Parti’ye ve ortağı gibi gördükleri Gülen Cemaati’ne karşı düşmanlık güdüyorlardı. Sonrasında ise, AK Parti’nin FETÖ ile mücadeleye girişmesiyle başlayan ve 15 Temmuz ile zirveye ulaşan bir ittifakın içinde yer aldılar. AK Parti ve ulusalcılar arasındaki bu ittifak, hem devlet kadroları hem de aydınlar düzeyinde hayli görünür bir hale geldi.

AK Parti’nin giymeye çalıştığı yeni “milli ve yerli” gömleğinin baş terzisi ulusalcılar gibi görünüyor. Verilen sipariş üzerine ulusalcı terzi eldeki kumaşı, örneğin Kürt meselesinde militarist ve yasakçı, dış politikada Avrasyacı politikalardan başlayarak yeni dikilecek gömlek için biçmeye başladı. Yeni terzi ekibi, büyüyen partiye uygun daha büyük bir gömlek çıkarabilmek için İslâmcılık ve muhafazakâr demokratlık gömleklerinden geriye kalan küçük parçaları da yama olarak kullanıyor.

Hayat gerçekten tuhaf! Ulusalcılar yıllardır düşman belledikleri bir siyasi hareketin kendi hedef ve politikalarına uygun bir form ve içerik kazandığı bir döneme tanıklık ve eşlik ediyorlar. Aydınlar ve AK Parti filminin bu kısmında en kârlı çıkanlar ulusalcılar gibi görünüyor. Haklarını teslim etmek gerekir; Reisçi ekibe tutunarak bir takım çıkar ve hedefler uğruna gece gündüz durmaksızın çalışıyorlar.

Söz söylemenin zor olduğu veya anlamının kalmadığı zamanlarda entelektüeller genelde üç yoldan birini seçerler.

Ya hararetli bir aktivist olurlar ve cepheye savaşmaya inerler. Ya entelektüel konformizmin huzurlu kollarına kendilerini bırakırlar. Ya da teorik ve bilimsel çalışmalarına yönelmek üzere akademinin fildişi kulelerine çekilirler.

Başka ne yapsınlar!

Serbestiyet, 17.12.2016

Siyasi düşmanlığın ölçüsüzlüğü

İstanbul Beşiktaş stadında 10 Aralık 2016’da bir terör eylemi gerçekleştirildi. Polis ekiplerinin hedef alındığı düşünülen saldırı çok sayıda insanın ölmesine, yaralanmasına ve kitlelerin terörize olmasına yol açtı.

Neredeyse her olayda olduğu gibi, daha patlamanın ne olduğu anlaşılmadan malum taraflar siyasi kutuplarından çıkıp savaş meydanındaki yerlerini aldılar ve karşı tarafa rastgele ateş etmeye başladılar.

Olay üzerine söz söyleyenler arasından çok az sayıda insan, olayın “gerçekten” kendisiyle, aydınlatılmasıyla, çapıyla, verdiği tahribatla, mağdurları ve onların acılarıyla ilgilendi. Ya da şöyle ifade etsek daha doğru olur sanırım: O insanlar sayıca çok olsa da, savaş tamtamları arasında sesleri ya hiç çıkamadı ya da duyulamadı.

Ne yazık ki alıştığımız üzere, konu hakkında sahne alan insanların çoğu sosyal medya veya klasik medya gibi platformlarda salınarak kendileri ve tarafları için siyasi rant kovalamanın derdine düştü.

Bu amaçla cepheye koşanların meselesi, kendi tutukları tarafın lehine — böylece elbette kendi lehlerine de — ve diğerinin aleyhine olacak şekilde, insanlar şaşkınlığını henüz atamadan olayı hızlıca kontrol altına alarak ve manipüle ederek baskın algıyı biçimlendirebilmekti.

Patlama haberi duyulur duyulmaz, aşırı siyasallaşmış ülkenin aşırı partizanlaşmış tarafları mal bulmuş Mağribi gibi olayın üstüne atladılar. Ölümler ve yaralanmaların olduğu böyle korkunç bir olayı en kestirmeden ve en kısa sürede karşılıklı olarak kendi siyasi gayelerine âlet etme yarışına girdiler.

Artık yaşadığımız bu siyasi kutuplaşma öyle keskinleşti, bu kavga o kadar çirkinleşti ki; amaç için her şey kullanılabilir, sömürülebilir basit birer araca ve ayrıntıya dönüştü.

Bu kavgada şimdiye kadar zaten uydurma, yalan ve manipülatif haber, kara propaganda gırla gitti. Olguların, açık ve gösterilebilir nedenselliğin, kanıtın, mantığın, akıl yürütmenin anlamı ve değeri kalmadı. Artık gerçekle ve doğru olanla ilgilenen pek kimse kalmadı, ilgilenmek isteyenlerin de ilgilenmeye mecali kalmadı.

Karşı tarafı mahkum edecek, zarara uğratacak her söz ve çıkarım, hiçbir akli ve vicdani süzgeçten geçmeden rahatça yayılabiliyor. Durmak, düşünmek, üzülmek, empati kurmak, anlamak, muhakeme etmek yok; varsa yoksa karşı tarafı alt etmek, varsa yoksa ayağını kaydırmak.

Bu siyasi kavgada önce siyasi gaye kutsallaştırıldı, sonra kavga hayati bir savaşa büründürüldü, ardından bizzat kavganın kendisi amaç haline dönüştü.

Buna eşlik edecek şekilde, önce öteki veya muhalif düşmana dönüştürüldü; sonra bu da kesmedi, düşman şeytanlaştırılmaya ve kriminalize edilmeye başladı.

Bunun sonraki aşaması düşmanı insanlıktan çıkarmaktır. Şeytanlaştırıp kriminalize ettiğiniz kişileri/grupları insanlıktan daha kolay çıkarabilirsiniz. Böylece “insanlıktan çıkarılana” pek çok şeyi yapmanın haklı görüleceği bir evreye de ulaşmış olursunuz.

Bu bakımdan karşılıklı pompalanan düşmanlık ciddi bir risk barındırıyor. Buna rağmen bu düşmanlık tıpkı bir canavar gibi karşılıklı olarak beslenmeye devam ediyor.

Siyasiler kutuplaşmanın konforuna teslim oldular, fırsatlarını tepe tepe kullanıyorlar. Gerilim ve çatışmanın işlerini kolaylaştırdığını düşünüyor olmalılar. Çatışmanın kontrol edilemez ve denetlenemez bir biçime bürünebileceği olasılığını hiç hesaba katmıyor gibi görünüyorlar.

Oysa siyasetçilerin, politikalar ve fikirler konusunda sert bir mücadele yürütseler de, mücadelenin kendisinin bir arada yaşayabilme imkanını tahrip etmemesine özen göstermeleri beklenir.

Yürütülen bu kavga, sergilenen bu düşmanlık artık bir sefillik trajedisi halini almaya başladı.

Beşiktaş’ta patlama olur olmaz her iki taraf da birbirini suçlamaya başladı. Olayı kısa zamanda TAK (yani PKK) üstlendi. Ama ne gam, iş bu sefer dolaylı sorumluluğun kimde olduğuna kaydı. Karşılıklı ithamlar, hakaretler, lanet okumlar, “olağan şüphelileri” parmakla göstermeler bu zeminde sürüp gider oldu.

Bu anlamda olayın sorumlusu, her iki cephe için de açık ki karşı taraftı. Bu safhada daha genel ve dağınık bir ilişki kuruluyor. Örneğin iktidarın “terör olaylarını önlemedeki beceriksizliği” veya muhalefetin “teröre dolaylı desteği”  gibi ithamlar üzerinden fatura karşı tarafa çıkarılmaya çalışılıyor.

Bir sonraki aşamada iki tarafın paralı veya gönüllü sosyal medya trolleri kesin görüşlerini beyan ediyor: “Patlamanın sebebi Meclisteki başkanlık sistemi değişikliği.” Ortak bir görüşe varmışlar; ne güzel!

Yalnız durun bir dakika; iki taraf da failin öteki olduğunu ileri sürüyor. Yani olay aynı, sebep aynı — ama fail farklı. İki düşman kutbun trolleri karşılıklı olarak bir diğerini işaret ediyor.

Bu saçma sapan hal trollerle sınırlı kalsa, dert etmeye değmezdi. Lakin anlaşılan artık yeni Türkiye’nin kanaat önderleri troller. Trollerden alınan cesaretle veya kendiliklerinden akıl ederek, gazeteciler, köşe yazarları, doktorlar, avukatlar, hattâ siyasetçiler de bu şahane buluşa ya açıktan ya ima yoluyla destek veriyor.

cu-tweet

En son gördüğüm (yukarıdaki) tweetler iki milletvekiline aitti. Biri AK Partili diğeri CHP’li, partilerinde öne çıkmış, oldukça tanınan iki milletvekili. Sanırım bunun bir üstü, genel başkanların olayın faili diye birbirlerini suçlamasıdır. Korkarım o noktaya da hayli yaklaştık artık.

Terör gibi bir olayda bile ortak bir tutum almak ve birlik sergilemek bizim için neredeyse “ütopik” bir hedef haline geldi. Bari, iç savaşların veya soykırımların psikolojik iklimlerini çağrıştıran “ötekini” şeytanlaştırma ve kriminalize etme gayretinden vazgeçilse…

Serbestiyet, 12.12.2016

Cumhurbaşkanlığı sistemine öcülerle karşı çıkmak

Nihayet temelde Türkiye’ye mahsus başkanlık modelini getirmekle birlikte cumhurbaşkanlığı sistemi şeklinde ifade edilen sistem değişikliğini öngören anayasa değişikliği teklifi TBMM Başkanlığı’na sunuldu. MHP’yi bu teklifin TBMM gündemine getirilmesine katkı sağladığı için tebrik etmek gerek. Ayrıca değişiklik teklifinin şekillenmesinde MHP’nin çok ciddi katkıları olmuştur. Bu şekilde bir demokratik uzlaşı metni ortaya çıkmıştır. MHP’nin bu tutumu, hem ülkemizde hasreti çekilen uzlaşı kültürünün öne çıkması, hem de sadece ‘yaptırmam’cı türünden negatif yönde muhalefet yürüten CHP’nin oyununu bozmuş olması açısından önemli bir gelişmedir. Teklifin TBMM’de 330 ve üzeri oyla kabul edilmesi halinde, nihai sözü halk söyleyecektir.

Artık tartışmaya konu olacak sistemin ne olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Cumhurbaşkanlığı sistemi şeklinde ifade edilen bu sistemin makul zeminde tartışılması hayati derecede önem arz ediyor. Çünkü bu mesele hala makul zeminden uzak bir şekilde öcülerle, korkutmalarla çarpıtılarak gündeme getirilmeye çalışılıyor. Bu sistem demokratik hukuk devleti ile olan ilişkileri zemininde gerçek kimliği ile tartışılır ve halkın çoğunluğu karşı çıkacak olursa, bu tercihe razı olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Demokrasi denilen şey de tam da budur.

Söz konusu çarpıtmalardan biri cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisidir. Bazıları diyor ki “Cumhurbaşkanı sahip olduğu kararname yapma yetkisi ile ülkeyi kararnamelerle yönetecek, TBMM’ni baypas ederek ülkeye diktatörlük getirecektir”. Bu düşünceyi savunanlar, ABD’de başkanın sahip olduğu düzenleme yapma yetkisinin ne olduğunu ya bilmiyor ya da bilerek bu konuyu çarpıtıyor. Burada öncelikle başkanın olağan dönemlerde sahip olduğu düzenleme yapma yetkisi üzerinde durmak istiyorum.

ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sisteminde, anayasanın kabul edilmesini takip eden yıllarda anayasal olarak başkanın Kongreye karşı nispeten zayıf olması istenmiş ve bu şekilde sınırlı yetkileri haiz bir yürütme profili öngörülmüştür. Bu öngörü ile uyumlu olarak başkan, bazı istisnai uygulamalar bir yana bırakılacak olursa, 20. yüzyıla gelinceye değin büyük ölçüde Kongrenin gölgesinde kalmıştır. Bu yöndeki isteklerin zamanla aşınması ve küresel ölçekte gelişen güçlü yürütme yönündeki ihtiyaç ve taleplerin tetiklemesi neticesinde ABD ve başkanın, güçlerini birbirlerine bağlı olarak artırdıkları görülmektedir.

Yürütme emirleri

Başkanın, yürütme organı olarak sahip olduğu yetkiler, Anayasa’nın 2. Maddesi’nde düzenlenmiştir. Anayasa’da (md. 1) Kongrenin yetkileri açıkça ve ayrıntılı olarak düzenlendiği halde, yürütme yetkisinin başkana ait olduğu belirtildikten sonra, başkana verilen bazı yetkilerin, büyük ölçüde soyut, belirsiz, muğlâk ve çok kısa bir şekilde sadece konu itibariyle belirlendiği, bazı yetkilerin ise çok genel olarak ifade edildiği görülmektedir.

Anayasa’ya göre başkanın görevi “kanunları sadakatle uygulamak”tır (md. 2/3). Bu ifadenin kapsamı çok muğlaktır. ABD’de başkanlar, “kanunların sadakatle uygulanması ve yürütülmesi” kapsamında, idarenin başı, yetkili ve sorumlu kişisi sıfatıyla, hem bireysel işlemler yapmakta, hem de Anayasa’da açıkça öngörülmediği halde, 2. Madde’nin yorumlanmasından yola çıkarak çok sayıda düzenleyici işlemler yapmaktadır.

Bu durumda başkanın üç tür idari işleminden söz edilebilir. Birincisi bireysel işlemler. İkincisi kanunların tatbik edilmesini sağlamak amacına yönelik olarak çıkarılan düzenleyici işlemler. Üçüncüsü kanunların tatbik edilmesini sağlama amacının ötesine geçerek bir takım ayrıntıları tespit etmek üzere, hiçbir onaya bağlı olmaksızın, “Yürütme emirleri (başkanlık emirleri)”adı verilen, kanun gücünde düzenleyici işlemler.

Yürütme emirlerinin bir kısmı vardır ki bunlar kanundan kaynaklanmadığı, hatta bunlar vasıtasıyla mevcut bir kanunda değişiklikler yapılabildiği gibi, daha önce kanunla düzenlenmemiş bir alan bile bu tür işlemlerle düzenlenebilmektedir. Bu vesileyle yürütme emirleri kanun gücünde etkinliğe sahip başkanlık emirleridir.

Yürütme emirleri vasıtasıyla, son yıllarda yürütmenin güçlenmesi yönündeki genel eğilimle uyumlu olarak, başkanların gücünü artırarak ülkede etkin yönetim ihtiyacının karşılanması yönündeki taleplere cevap verilmek istenmektedir. Her ne kadar doktrinde bazıları tarafından yürütme emirlerinin kanuna aykırı olmaması gerektiği ifade edilmekte ise de, bazı kereler başkanların kanunlara aykırı yürütme emirleri çıkardıkları da olabilmektedir.

Başkan, herhangi bir yetki kanununa dayanmaksızın yaptığı yürütme emirleri yanında, Kongre tarafından kendisine verilen düzenleme yapma yetkisine istinaden de kanun gücünde işlemler yapabilmektedir. Nitekim Kongrenin, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, başkana belirli alanlarda düzenleme yetkisi veren yetki kanunu niteliğinde kanunlar çıkardığı görülmektedir. Bu tür düzenleyici işlemler, yetki kanununa dayanması ve düzenlediği alanlar itibariyle Türkiye’deki KHK’lere benzemektedir.

Başkanın Kongrenin çıkardığı kanunlara karşı sahip olduğu bir diğer etkinlik ve güç alanı da “imza beyanı”uygulamasıdır. İmza beyanları, başkanların, bir kanunu onaylarken kullandıkları ve onaya tabi olan söz konusu kanun hakkında belirtmiş oldukları görüşleridir. Bu görüşler vasıtasıyla, bazı durumlarda kanunun uygulama alanı kısıtlanmakta, bazen de ilgili kanunun bazı kısımlarının uygulanması tamamen imkânsız halegetirilebilmektedir. Başkan bu yolla kanunların benimsemediği bölümlerinin uygulanmaması konusunda yürütme organı personeline ve kuruluşlarına talimat vermiş olmaktadır. Bu yetkiyi, Reagan, Baba ve oğul Bush’lar ve Clinton, değişen sıklıkta kullanmaktan kaçınmamıştır.

Algı operasyonları

Yeni anayasa değişikliği teklifine göre, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenleme alanı, hem ABD başkanının kanun gücünde düzenleme yapma yetkisine, hem de 1982 Anayasası ile bakanlar kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisine göre çok dardır. Çünkü bu teklife göre, cumhurbaşkanı, kanunla düzenlenen bir alanı düzenleyemez. Çıkarılan kararname kanunlara aykırı olamaz. Şayet kararname ile düzenlenen bir alan kanunla düzenlenir ise söz konusu kararname ilga olur. ABD başkanı kanun gücünde kararnamelerle kanunla düzenlenebilecek alanları düzenleyebildiği, aldığı yetki kanunları ile kanunlarda bile değişiklik yapabildiği halde, değişiklik teklifine göre, Türkiye’de cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi yoktur. Keza 1982 Anayasası’na göre, mevcut bakanlar kurulu, yetki kanununa dayanarak her türlü kanunlarda değişiklik yapabilme yetkisine sahip bulunmaktadır Cumhurbaşkanına, yetki kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapma yetkisinin verilmesinin, güçlü yürütme ve etkin yönetim anlayışının bir gereği olduğu söylenebilir. Burada bu yetki tanındıktan sonra, bu şekilde çıkarılan kanun gücünde işlemlerin derhal TBMM’ye sunulması, mutlaka en geç altı ay veya bir yıl gibi bir süre içerisinde TBMM’nde görüşülerek kanunlaştırılması, bu süre içerisinde kanunlaşmadığı takdirde yürürlükten kalkacağı yönünde bir hüküm anayasaya konulabilir. Bu şekilde cumhurbaşkanı tarafından yapılan kanun gücünde işlemin kanunlaşması süreci hızlandırılmış olacaktır.

Bütün bu değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, ABD Başkanı için söylenmeyen diktatörlük yaftasının, bu kadar dar yetkili Türkiye’nin Cumhurbaşkanı için söylenmesinin gerçekliklerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Burada öyle zannediyorum ki, asıl maksat üzüm yemek değil, yanlış algı operasyonları vasıtasıyla bağcıyı dövmektir. Dahası günümüzdeki etkin yönetim ve güçlendirilmiş yürütme ihtiyacının engellenmesi yoluyla, âciz, eli kolu bağlı bir yürütme oluşturarak sistemin tıkanması amaçlanmış olabilir. Oysa bütün günümüzde ülkelerde yürütmenin güçlendirilmesi yönünde ihtiyaç söz konusudur ve uygulamalar da bu yöndedir. Cumhurbaşkanını aşırı yetkisizleştirmek, etkin yönetim ve güçlü yürütme ihtiyacını karşılamanın çok uzağında kalabilir. Bütün bu küresel gerçekliklere rağmen, bu kadar kısıtlı yetkilerle cumhurbaşkanının diktatör olacağını söylemek, halkı kandırmaya, zihinleri bulandırmaya yönelik post-gerçekçi bir uygulama olsa gerek. Türkiye’nin başkanlık sisteminin Türkiye’deki tezahür şekli olan cumhurbaşkanlığı sistemini reel gerçeklikler zemininde tartışması gerekir. Aksi takdirde, sağlıklı bir neticeye ulaşılamaz, bundan Türkiye kaybeder.

Star Açık Görüş, 17.12.2016

Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı
2. Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?
3. Parlamenter sistem cennet mi?
4. Başkanlık sistemi cennet mi?
5. Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri
[/box]

Daha önceki yazılarımda Türkiye’nin belirsiz bir hükümet sistemi içinde yürüdüğüne ve bunun büyük sorunlar yaratma potansiyeline sahip olduğuna işaret ettim. Bu durumun mutlaka değiştirilmesi gerektiğinin altını çizdim. TBMM’ye sunulan anayasa değişikliği paketi bu ihtiyaca cevap veriyor mu? Anayasal yönetim geleneği, demokrasi teorisi, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve karşı karşıya olduğu sorunlar açısından artıları ve eksileri neler?

En önemli mesele olan kuvvetler ayrılığı açısından bakarsak teklifle önceki duruma nispetle fazla değişen bir şey olduğunu söylemek zor. Yani, teklif edilen değişiklik gerçekleşirse Türkiye eskiden olduğundan daha güçlü bir kuvvetler ayrılığına sahip olacak diyemeyiz. Bunun sebebi halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin liderliğini ve onun üzerinden Meclis üzerindeki kontrolünü sürdürebilecek olması. Bu durumda değişen bir şey olmayacak. Başbakan yerine onun yerini alan cumhurbaşkanı parlamentoyu, yani yasa yapma sürecini kontrol edecek, tabiî ki partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayabilecek olursa. İkinci ihtimâl ise Meclis’te çoğunluğu cumhurbaşkanının partisi dışındaki partilerin elde etmesi. Bu durumda kuvvetler ayrılığı daha fazla gerçekleşme imkânı bulabilir. Ancak, o zaman da başka bir sorun ortaya çıkabilir, sistem kilitlenebilir. Bu tür bir potansiyel kilitlenme durumuna karşı teklif emniyet sübapları ve çözüm mekanizmaları öngörmemiş.

Söz kuvvetler ayrılığından açılmışken genel olarak bürokratik vesayetle özel olarak FETÖ vesayet teşebbüsü ile mücadele açısından da vaziyete bakmak gerekir. Türkiye’deki bürokratik zihniyet ve 657 sayılı kanuna dayanan memurluk sistemi yüzünden bürokrasi bir demokraside olması gerekenden çok daha korunaklı ve sorumsuz. Kayıt dışı güç odaklarının siyasî iktidarlara karşı bürokrasiye yatırım yapmalarının ana sebebi bu. Bu durum değişmedikçe bürokratik vesayete karşı mücadelede Yasamanın katkısına ihtiyaç var. Bundan dolayı Türkiye’de seçilmiş hükümetlerin Yasama üzerinde ağırlığı olmasından kolay kolay vazgeçilemez. Başka bir deyişle en azından görünür gelecekte Türkiye sert değil yumuşak kuvvetler ayrılığına mahkûm görünüyor. Yasamanın yürütmeden bağımsız ve güçlü olmasının önünde bir diğer engel seçim sistemi ve siyasal kültürün kurumları değil kişileri merkeze koyucu özellikleri. Dar bölge tek adaylı seçim sistemine geçilmediği sürece parti kurmaylarının, liderlerinin kimlerin milletvekili olacağı üzerindeki belirleyici tesiri ortadan kaldırılamaz. Bu yüzden de milletvekilleri güçlü ve gerekirse parti çizgisine ters düşecek tavırlar almaya cesaret edemez.

Kuvvetler ayrılığını genellikle yasama yürütme ilişkileri üzerinden değerlendirir, yargının zaten bağımsız olacağını veri kabul ederiz. Ancak, burada da problemler var. Yargı bir kooptasyon sistemiyle kendi kendini yeniden üretir ve dış denetimden kaçıp göstermelik iç denetimle yetinirse ne tür problemler çıkabileceğini anlamak için Türkiye’nin tecrübelerine bakmamız yeterli. Çok yakın zamanlara kadar yargı bürokrasisi bürokratik vesayet sisteminin en önemli sacayağıydı. Kemalist vesayet geriletilirken yerinin FETÖ vesayeti tarafından alındığını yıllar sonra ve acı tecrübelerle öğrendik. Yargı da demokratik sistemin bir parçası ve demokratik meşruiyete sahip olması gerekiyor. Aksi takdirde millet adına karar alıyoruz iddiası havada kalır. Türkiye bu bakımdan çok kötü günler geçirdi. Demokratik meşruiyete sahip organlar olarak yasama ve yürütmenin yargı üzerinde neredeyse hiç söz sahibi olamadığı ama yargının bürokratik güç odaklarıyla iç içe işlediği, emir komuta zinciri içinde, hatta dışardan talimat alarak hareket ettiği günlerden geçtik. Şimdi biliyoruz ki yargıya toplumun eli dokunmalı. Bu, ceza yargılamalarında vatandaşlardan oluşacak jürilerle, bazı yargısal makamların halk tarafından seçimle belirlenmesi suretiyle ve yüksek yargıya seçilmiş cumhurbaşkanı ve parlamento tarafından atamaların yapılmasıyla gerçekleştirilebilir. Teklifin bu bakımdan olumlu adımlar içerdiği ve bürokratik kooptasyon sistemine kapıları kapattığı söylenebilir. Ancak, bunun siyasal partizanlıkla ikame edilmemesi gerekir. Bir parti iktidar çoğunluğuna sahip olsa ve bir cumhurbaşkanı iki turlu seçimde %50’den fazla oyla seçilse bile tüm toplumsal çoğulluğu kapsayamaz ve kuşatamaz. Bu yüzden toplumsal çoğulluğun yargıda yansımasını talep etmemiz gerekir. Teklif HSYK üyelerinin yarısının cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi ve Meclis’e de HSYK üyesi seçme yetkisi verilmesi sanırım yine bürokratik vesayetle mücadele açısından gerekli görülmüş. Bu anlaşılır bir durum. Ancak cumhurbaşkanının partisi aracılığıyla Meclis’i de kontrol etmesi HSYK’da hep arzu ettiğimiz çoğulluğa engel olabilir. Seçilmiş organlar böyle bir yola girerse bunu engelleyecek etkili bir mekanizma yok. Daha ziyade liderlerin sağduyusuna ve anlayışına güvenmek durumundayız.

Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğunun genişletilmesi ve netleştirilmesinin yerinde olduğu kanaatindeyim. Yetkisi olanın sorumluluğunun da olması gerekir. Cumhurbaşkanlığı süresinin iki dönemle sınırlandırılması da yerinde. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili seçimlerinin aynı anda yapılmasının çok büyük problem olacağını sanmıyorum. Duruma göre cumhurbaşkanı adayları bundan kazançlı da çıkabilir zararlı da. Yüz bin imza ile cumhurbaşkanlığına aday gösterilebilmesi demokrasinin tabana yayılması açısından yararlı. Ancak, Türkiye gibi aşırı politize bir ülkede bu bir aday enflasyonu ile karşılaşmamıza ve seçmenler olarak sandık başında çarşaf gibi pusulalarla boğuşmak zorunda kalmamıza sebep olabilir. Bu problem ikinci turda aşılır. Yargıdaki çift başlılığın askerî yargının kaldırılması yoluyla çözülmesi de yerinde. Askerî yargı ancak savaş zamanlarında ve sınırlı yetkilerle devrede olabilmeli.

Seçilme yaşının 18’e düşürülmesi daha ziyade sembolik anlam taşıyor. Teklif geçerse Meclis’te 18 yaşında milletvekili ya hiç olmayacak ya da bir iki genç göstermelik olarak milletvekili yapılacaktır. Seçilme yaşını düşürmek demokratikleşme anlamına gelse de bence seçilme yaşı daha yukarılarda, hatta 25’ten de yukarıda olmalı. Siyaset bir meslek değil bir tür kamu hizmeti olarak görülmeli. Bir mesleği olmayan, dimağı henüz olgunlaşmamış, hayat tecrübesi yok denecek kadar az ve bilgisi çok sınırlı kimselerden müteşekkil bir Meclis’ten ne bekleyebiliriz? Durumu anlamak için Meclis’in çoğunluğu 18-20 yaş civarı insanlardan oluştuğunu düşünün, böyle bir Meclis ister misiniz?

Teklifte sıkıyönetimin kaldırılması yerinde olmuş. Sıkıyönetim asker bürokratların çok sevdiği ve her halükârda bürokratik vesayeti takviye için kullanılan bir araçtı. Bununla beraber, olağanüstü hâlin sivillerin, daha doğrusu seçimle gelen cumhurbaşkanlarının elinde istismar edilmesinin ve amaç dışı kullanılmasının önlenmesi için de tedbirler düşünülmesi gerekir.

Teklifte zayıf bir nokta Cumhurbaşkanı kararnamelerinin nasıl denetleneceği konusundaki belirsizlik ve çelişkiler. Bu denetlemeyi bakanlar kurulunun denetlenmesi şeklinde anlamak yanlış zira ortada bir bakanlar kurulu değil yürütmeyi tek başına temsil eden ve üstlenen başkan olacak. Hukukçu akademisyen Muharrem Kılıç bu konuda şöyle diyor:  “Önerilen sistemde halkın güvenine dayanan Cumhurbaşkanı Kararnameleri artık bir yetki kanununa gerek kalmaksızın bazı kısıtlayıcı hükümlere bağlı biçimde çıkarılabilecektir. Ancak Kanun ile Cumhurbaşkanı Kararnameleri arasında söz konusu kısıtlayıcı hükümler açısından ortaya çıkabilecek hukukî ihtilaflar konusunda mahkemeler açısından bir yorum sorunu doğabileceği kaydedilmelidir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Kararnamelerinden yargısal denetime açık olanlar bakımından yargı merciinin belirlenmesi daha isabetli olacaktır. Yasamanın alanı (Kanun) genişledikçe kararnamelerin alanı daralacağından ötürü, Cumhurbaşkanı Kararnamelerinin normlar piramidindeki yerine dair bir belirsizliğin doğacağı ifade edilebilir. Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunun, göreviyle ilgili suçlarla sınırlandırılması daha isabetli olurdu. Diğer adi suçlarla ilgili olarak ayrı bir düzenleme yapma yoluna gidilebilir. Soruşturma süreci için öngörülen çoğunluk oranları isabetli görülmektedir. Aksi hâlde denge ve denetleme sistemi açısından yasamanın soruşturma yetkisi, Cumhurbaşkanına yönelik bir siyasî sorumluluk denetimi aracına dönüşme ihtimalini doğurur.” (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-muharrem-kilic/594598.aspx). Bu tespitlere büyük ölçüde katılıyorum.

Kanaatimce gittiğimiz yer bir başkanlık sisteminden ziyade yetkileri genişletilmiş bir başbakanlık sistemi. Bu yüzden adına cumhurbaşkanlığı sistemi denmesi daha doğru olabilir. Önerilen hükümet sisteminde kuvvetler ayrılığı keskinleşmiyor, gevşek halini koruyor. Partiler de güçlenmiyor, hatta bir ölçüde zayıflıyor. Ancak, bakanların ağırlıklı olarak parlamento dışından atanması durumunda parti içi hoşnutsuzlukların artması ihtimali kuvvetleniyor. Bir ilginç durum da şu: Bir aday cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıyor ama partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayamıyor olursa ve cumhurbaşkanı kendi partisi içinden bakan atamaları yaparsa partiler dengesi bakımından bir bakıma azınlık partisi iktidar veya iktidara ortak oluyor. Oyların azınlığını alan bir partiden insanlar başkanın yetkilerini onun adına kullanıyor. Bu da demokrasi teorisi açısından problemler yaratabilecek bir durum.

Sonuç olarak, Türkiye’nin yürütmeye istikrar getirecek, bürokratik vesayetin her türlüsüyle mücadeleyi kolaylaştıracak, demokrasiyi takviye edecek, insan haklarını daha iyi koruyacak bir hükümet sistemi kurmasının zaruri olduğuna inanıyorum. Bu teklifin bu ihtiyaca tam olarak cevap verdiğine emin değilim. Bu yüzden teklif geçse de tartışmaların süreceğini ve Türkiye’nin yine çeşitli problemlerle karşı karşıya kalmaya devam edeceğini sanıyorum. Umarım Meclis’teki görüşmelerde eksiklik, boşluk ve yanlışlıkların giderilmesi yolunda adımlar atılır.

Başkanlık sistemi cennet mi?

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı
2. Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?
3. Parlamenter sistem cennet mi?
4. Başkanlık sistemi cennet mi?
5. Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri
[/box]

Başkanlık sistemi demokrasilerdeki hükümet sistemlerinden biri. Anavatanı ABD. Mevcut veya muhayyel meziyetleri yanında süper bir gücün sistemi olmasının da başkanlık sisteminin bazı yerlerde kurulmak istenmesine sebep olduğu söylenebilir. Kim bilir, belki de ABD hükümet sistemini taklit etmenin ABD gibi güçlü bir ülke olma yolunu açacağına inananlar olmuştur, olacaktır.

Türkiye’de başkanlık sistemi talepleri sadece AK Parti’nin son iktidar yıllarında ortaya çıkmadı. Daha önceleri de zaman zaman dile getirildi. Ama hiçbir zaman sözle dile getirilmenin ötesine geçemedi. Bu sefer durum hayli farklı. Türkiye ilk defa başkanlık sistemine bu kadar yaklaştı. Önümüzdeki birkaç ay içinde durum netleşecek. Ya başkanlık sistemi adı verilen, ayrıntılarını ele alacağımız, öyle olup olmadığı tartışılabilecek bir sisteme geçilecek ya da Türkiye sistemsizlik içinde yol almaya çalışmaya devam edecek.

Başkanlık sistemini savunanların başlıca gerekçeleri şunlar:

  1. Başkanlık sistemi bizim tarihimize ve kültürümüze uygundur.
  2. Başkanlık sistemi yürütmeye istikrar getirir, güç kazandırır.
  3. Başkanlık sistemi gerçek kuvvetler ayrılığına geçişi sağlar. Dolayısıyla parlamentoyu güçlendirir.
  4. Başkanlık sistemi Türkiye’nin her yönden önünü açar, ülkenin ekonomi başta olmak üzere hemen her bakımdan adeta uçuşa geçişini sağlar.

Başkanlık sisteminin, yani yürütme yetkilerinin tek kişide toplanmasının, sadece kendi tarihimizde değil her ülkenin tarihinde izleri bulunabilir. Ancak, tarihimizde, daha önceki yazılarda da işaret etiğim üzere, parlamenter sistemin de izleri var. Bu izleri en azından 1876’ya kadar sürmek mümkün. Dolayısıyla sadece tarihteki izlere dayanarak başkanlık sistemini savunmak çok güçlü bir tez ortaya koymak anlamına gelmiyor. Tarih yol gösterebilir ama bu yol her durumda doğru olmayabilir.

Başkanlık sisteminin yürütmeye istikrar getirebileceği doğru. Sistemin doğası gereği yürütme parlamentonun içinden çıkmıyor, halk tarafından seçiliyor ve normal şartlarda görev süresini tamamlıyor. Yürütme uzun ömürlü oluyor ve yetkilerini kullanma yolunda aşamayacağı engellerle karşılaşmıyor. Bunun siyasal istikrar, yani yürütmenin istikrarlı olması yanında bürokratik vesayetle mücadeleye de katkı sağlayabileceği aşikâr. İstikrarlı ve güçlü bir yürütme kendi alanına diğer kuvvetlerden veya bizde olduğu gibi bürokratik vesayet odaklarından gelecek haksız ve hukuksuz -bazen tecavüze dönüşebilecek-  müdahalelere karşı da daha dikkatli ve dayanaklı olacaktır. Bunun Türkiye açısından olumlu bir durum teşkil ettiği elbette söylenebilir. Sanıyorum ki Türkiye’de seçim kazanma başarısını yakalamış hemen hemen tüm liderlerin başkanlık sistemi talep etmiş olmasının altında yatan faktör de bu. Ancak, meselenin başka bir yönü de var. Gerek Kemalist gerekse FETÖ’cü bürokratik vesayet problemiyle mücadele kuvvetlerin kesin olarak ayrıldığı bir sistemde bu ölçüde etkili ve başarılı şekilde yürütülemezdi. Çünkü vesayet odakları çok korunaklı noktalara yığınak yapmaktaydı. AK Parti hükümetleri bürokratik vesayet engellerini hep parlamentoyu çalıştırıp yeni kanunlar çıkartarak aşabildi, etkisizleştirebildi. Kesin kuvvetler ayrılığına dayanan bir sistemde bu mümkün olamazdı ve bu yüzden bürokratik vesayetle mücadele en azından çok daha zorlaşırdı.

Başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Bu sistemde yasama ve yürütme parlamenter sistemde olduğu gibi iç içe geçmez, önemli ölçüde çakışmaz. Yasama ve yürütme ayrı ayrı varlık gösterir. Birbirlerinin alanını işgal edemez. Bu yüzden hükümet sistemi arayışında gözetilen hedef sert kuvvetler ayrılığıysa başkanlık sistemi doğru adrestir. Ancak, sistemin adının başkanlık sistemi olması bunu otomatikman sağlamaz. Sistemin kuvvetler ayrılığına uygun biçimde, dikkatle ve özenle dizayn edilmesi gerekir. Bu yapılamazsa sistem zararlı sonuçlar verecek bir güç temerküzüne yol açabilir. Kuvvetler ayrılığını tesis etmiş bir başkanlık sisteminin parlamentoyu güçlendirdiği de doğru. Nitekim Amerikan Kongresi dünyanın en güçlü parlamentolarından. Ancak, parlamentonun güçlü olmasının seçim sistemiyle de alâkası var. Güçlü toplumsal tabanı olan kimselerin Meclis’e girebilmesini sağlayan bir seçim sistemi milletvekillerini ve dolayısıyla parlamentoyu güçlendirir. Bu da genellikle dar bölgeli, tek adaylı ve tercihen basit değil iki turlu seçim sistemiyle olur. Buna karşılık parlamenter sistemde de parlamento tarihsel ve yapısal sebeplerle güçlü olabilir. İngiltere parlamentosu gibi.

Başkanlık sisteminin bir ülkeyi her bakımdan hızla ilerlemeye muktedir kılacağı peşinen iddia edilemez. Başkanlık sistemini denediği halde problemler içinde kıvranan, ekonomik bakımdan gelişemeyen, insanî gelişme indekslerinde diplerde yer alan ülkeler oldu. Ekonomi açısından bakarsak, iktisadî kalkınmanın hükümet sistemiyle değil ekonomik özgürlükler ve ekonomik sistemle alâkalı olduğu açık. Ekonomik bakımdan serbest piyasa ekonomisine daha yakın bir parlamenter sistem daha uzak bir başkanlık sisteminden daha başarılı olacaktır. Bu yüzden, başkanlık sistemini ekonomik mucizelerin anahtarı gibi sunmak ve savunmak gerçeklerle bağdaşmaz. Üstelik beklentileri abartılı şekilde yükseltebileceği için ağır hayal kırıklıklarına zemin hazırlayabilir.

Görüldüğü üzere her sistem gibi başkanlık sisteminin de hem artıları hem eksileri var.

Parlamenter sistem cennet mi?

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı
2. Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?
3. Parlamenter sistem cennet mi?
4. Başkanlık sistemi cennet mi?
5. Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri
[/box]

Türkiye hükümet sistemi tartışmalarını parlamenter sistem ve başkanlık sistemi üzerinden yürütüyor.   Yarı başkanlık pek gündeme gelmiyor. Parlamenter sistemi savunanlar da var başkanlık sistemini savunanlar da. Hepimizin malûmu olan, her iki sistemin de demokrasiye uyduğu ve dolayısıyla her ikisinin de demokratik ve meşru olduğu. O zaman, bunlardan birini savunanların diğerini savunanları demokrat olmamakla, bazen, aşırı durumlarda olduğu gibi, hain olmakla, demokrasiye ve memlekete ihanet etmekle suçlaması hem anlamsız hem de haksız. Hükümet sistemi tartışmalarının, yani sistemleri savunma ve eleştirilerin, karalama, dışlama amaçlı ve spekülasyona dayalı olarak değil ortak iyiye ulaşma amaçlı ve hem bilgiye hem sağduyuya dayalı olarak yapılması bize faydalı olur.

Parlamenter sistemi savunanların belli başlı argümanları şunlar: 1) Türkiye uzun sayılacak bir parlamenter sistem tecrübesine sahip. Bu birikimi bir yana atıp yeni bir sisteme yönelmesi mantıklı değil. 2) Parlamenter sistem partiler arasında uzlaşmayı ve gücü paylaşmayı teşvik eder. Bu yüzden daha demokratiktir. 3) Parlamenter sistemden vazgeçersek kuvvetler ayrılığından iyice uzaklaşmış oluruz. 4) Başkanlık sistemi tek adam diktatörlüğü doğurur.

Türkiye’nin 1876’dan beridir aksayarak da olsa yürüyen bir parlamenter sistem tecrübesine sahip olduğu bir ölçüde doğru. Ne kadar fark edilmekte bilmem ama bu olgunun itirafı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bir diktatörlük olduğu ve Cumhuriyet ile demokrasiye geçildiği iddialarının da altını oyuyor. Bu ayrı bir tartışma konusu. Bu tecrübe elbette bir birikime yol açmış olmalı. Ancak, bu birikimin sonucu esas itibariyle demokratik siyasal kültürün ve davranışın güçlenmesi olacağına göre parlamenter sistemden vazgeçmek söz konusu birikimi tamamen kaybetmek anlamına gelmez. Bu birikim hükümet sistemi değişikliğiyle hemen ortadan kalkmaz. Kurulacak olursa başkanlık sisteminde de demokrasimize katkıda bulunmaya devam eder.

Parlamenter sistem uzlaşmayı teşvik edebilir ama bu garanti değildir. Mesela siyasetin aşırı parçalı olduğu İtalya’da sonu gelmez koalisyon süreçleri uzlaşma kültürünü yeterince teşvik etmişe benzemiyor. Ayrıca bu ilişki tersinden de okunabilir. Belki de parlamenter sistem, daha doğru deyişle koalisyon hükümetleri tecrübeleri, demokratik müzakere ve uzlaşma kültürünün zaten gelişmiş olduğu yerlerde hayat bulabilir. Diğer taraftan partiler arası siyasal güç paylaşımının faydaları yanında zararları da var. Koalisyon hükümetleri istikrarsız oluyor. Siyasî başarıları herkes sahiplenirken başarısızlıklar ortada bırakılıyor. Koalisyon hükümetlerinin çalışması çeşitli mahfiller tarafından kolayca engellenebiliyor.

Parlamenter sistemi başkanlık sistemi karşısında kuvvetler ayrılığına dayanarak savunmak teoriye de tecrübeye de aykırı. Parlamenter sistem tam bir kuvvetler ayrılığının bulunmadığı veya yumuşak kuvvetler ayrılığının bulunduğu bir sistem olarak bilinir. Parlamenter sitemde başbakan normal şartlarda başkanlık sitemindeki başkandan daha kuvvetlidir. Bunu sebebi hükümetin Meclis çoğunluğuna dayanmak zorunda olması yüzünden iktidarın hem yürütmeyi hem de parlamentoyu, yani kanun yapma gücünü, elinde tutmasıdır.

Başkanlık sistemi her halükârda diktatörlüğe yol açmaz. Kötü, yani kuvvetler ayrılığına gereken önem verilmeden dizayn edilirse ve insan hakları kuvvetli anayasal güvencelere bağlanmazsa böyle kötü sonuçlar verebilir.  Diğer taraftan, muhalefet, yani CHP, bunu söyleyerek kendi genel söylemiyle de bir anlamda çelişkiye düşüyor. Erdoğan’ın başkan seçilirse diktatör olacağını söylemek sıklıkla dile getirilen zaten diktatör olduğu iddialarıyla bağdaşmamakta. Muhalefetin bu konuda bir karar vermesi gerekir. 1960’larda, 1970’lerde Latin Amerika’da başkanlık sisteminin birçok defa diktatörlükle sonuçlandığı da doğru olmakla beraber, demokrasinin gelişmesi sayesinde Latin Amerika’da durum değişti, bu kıtada başkanlık sisteminin doğal sonucu artık diktatörlük olmuyor.

Diğer taraftan parlamenter sistemin bazı dezavantajlarından da söz edilebilir. En başta geleni yürütmenin istikrarsız oluşudur. İtalya buna iyi bir örnek. O kadar ki sonunda İtalyanlar seçimlerde % 40 oy alacak partinin koltukların daha da çoğunu alarak iktidara gelmesini, bu olmazsa en büyük iki parti arasında bir ikinci tur yapılmasını ve böylece ülkenin tek parti hükümetine kavuşmasını sağlayacak seçim sistemi düzenlemeleri yapma yoluna girmek zorunda kaldılar. Benzer bir sorun Türkiye’de de var. Ülkemizde 1950’den beridir 70’e yakın hükümet kuruldu. Hükümetlerin ortalama ömrü 8 ay, ki bu da AK Parti’nin on yılı aşan tek başına iktidarının yükselttiği ortalama. Bu açık bir siyasal istikrarsızlık demek. Türkiye açısından hükümetlerin kısa ömürlü ve çok partili olması istikrarsızlığa, hükümetlerin başarısızlığına, sorumluluk ve başarıların paylaşılamamasına ilâveten bir sorun daha yaratıyor: Bürokratik vesayet sistemine payanda olma. Nitekim bürokratik vesayet odakları eskiden beridir güçlü tek parti hükümetlerini değil çok parçalı koalisyon hükümetlerini sevdi. Bunun sebebi bu durumda hükümetleri daha kolay atıl bırakabilecek, kontrol edebilecek olmaları. Siyasî tarihimiz bürokratik iktidar odaklarının Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti nezdinde özellikle güçlü ve istikrarlı hükümetlerden rahatsız olduğunu gösteriyor.

Görüldüğü üzere parlamenter sistemin her sistem gibi artıları da var eksileri de.

Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı
2. Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?
3. Parlamenter sistem cennet mi?
4. Başkanlık sistemi cennet mi?
5. Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri
[/box]

Anayasa değişikliği teklifini daha sağlam bir zeminde değerlendirebilmek için önce mevcut durumun ne olduğuna bakmak gerekir. Bu ister istemez bizi biraz tarihe biraz da genel siyasal değerlendirmelere gitmeye, girmeye zorlar.

İlgiyi artırmak için değil ama gerçeğe saygı için, Türkiye’de aslında bir parlamenter sistem bulunmadığını, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden beridir de hiçbir hükümet sisteminin ortada olmadığını söyleyebiliriz. Bu tespitlerin, eğer doğruysalar, önemli sonuçları olur. İlkinden hareketle, Türkiye’de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin söz konusu olmadığını, ikincisinden hareketle Türkiye’nin aslında bir hükümet sistemi değişikliğine gitmekten ziyade bir hükümet sistemi kurmaya çalıştığını ifade edebiliriz.

Muhalefet -hem CHP hem de MHP- Türkiye’de bir parlamenter sistem olduğunu ve kendilerinin de, ısrar dereceleri farklı olmakla beraber, parlamenter sistemi başkanlık sistemine tercih ettiğini söylüyor. Ancak, gerek Anayasanın lafzı gerekse sistemin yakın zamanlara kadarki rengi ülkemizde bir parlamenter sistem olduğu hakkında şüpheye düşmemize yol açıyor. Klasik parlamenter sistemde devlet başkanı sembolik bir mevki işgal eder. Yetkileri ya hiç yoktur ya da sembolik ve seremoniktir. Parlamenter sistemlerin anası olan Birleşik Krallığa veya acı tecrübelerden sonra tesis edilen Alman siyasî sistemine bakarsak karşımıza çıkacak tablo budur. Her iki ülkede de ‘first man’ seçimle gelen başbakandır. Devlet başkanları –kraliçe ve cumhurbaşkanı- millî birliği temsil eder ama siyasal iktidardan bütünüyle mahrumdur.

Buna karşılık Türkiye’deki durum çok farklı(ydı). 1961 Anayasası bir bürokratik vesayet sistemi tesis etti. Bu sistemin göbeğinde ‘hard power’ olarak ordu bürokrasisi yer almaktaydı. Onun uzantısı, ‘soft power’ denebilecek odaklar ise medya, üniversite ve yargıydı. Buralara öbeklenen bürokratik ve bürokrasiye ayarlı gruplar, bazen, abartısız, bir yerli kolonyalist ruhu içinde, devlet iktidarının asıl önemli kısmını ellerinde tutuyor, geri kalan iktidar alanını lütfen seçimle gelen ekiplere ve hükümetlere terk ediyordu. Bu çerçevede savunma, dış politika, ideolojik endoktrinasyonu özellikle içeren eğitim hükümetlerin fazla nüfuz edemediği, etmesine izin verilmeyen alanlardı. Böyle bir sistemin dizayn edilmesinin sebebi bürokratik güç odaklarının ortalama insanların -yani sıradan halkın- siyasî tercihlerinin doğru olacağına, yani kendi tercihleriyle çakışacağına- inanmamasıydı. Tehlikeli görülen bu duruma karşı tedbir olarak vesayet odakları seçilmiş iktidarı bürokratik iktidarlarıyla kuşatma ve sınırlama yoluna gittiler. 1982 Anayasası bu sistemi yeniledi ve takviye etti.

Seçilmiş politikacılar bürokratik vesayet sistemine daima itiraz etti. Adalet Partisi ile başlayan (aslında Demokrat Parti’de de tezahür eden) itiraz ve mücadele çizgisi Anavatan Partisi ile sürdü. Bayrağı daha sonra AK Parti devraldı. Bu itirazlar bazen güvenli ortamlarda mırıldanıp şikâyetçi olmaktan ibaret kalıyor bazen de mevzuatla oynamaya ve bürokratik kayıt dışı siyasetle bilek güreşine girmeye kadar uzanıyordu.

Bu yüzden Türkiye’deki hükümet sistemi hiçbir zaman klasik anlamda parlamenter sistem olmadı. Tam bir ad verilemeyecek amorf bir yapı olarak kaldı. 1950’lerde başlayan sosyolojik gelişme ve değişme zirvesine AK Parti yıllarında ulaştı. Ne olduğu belli olmayan ama demokratik siyaseti sınırlayan bu hükümet sistemine seçilmiş hükümetlerden gelen tepki çoğu zaman kendini Anayasa değişikliği yapma ve başkanlık sistemine geçme talebi şeklinde boy gösterdi.

2007 yılında iktidar partisinin TBMM’de kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirmesinin hukuk ve demokrasi dışı bir yolla engellenmesi bürokratik vesayet odaklarının inşa ettikleri sistemin adeta ölüm fermanını bizzat imzalaması anlamına geldi. Şüphesiz vesayet odakları ve temsilcileri o zaman ne yaptıklarının tam farkında değildiler. Kısa vadeli ‘tehlikeye’ odaklanmışlardı. Davranışların ve icraatların kısa vadeli olanlar yanında uzun vadeli ve niyetlenenler yanında niyetlenmemiş sonuçlarının da olabileceğini bilmiyorlardı.  Biraz güç sarhoşluğu biraz da panik içindeydiler.

2007 değişikliği ile yeni cumhurbaşkanı seçim sisteminin devreye sokulması dananın kuyruğunun koptuğu nokta oldu. Halk devreye girince bürokratik vesayet sisteminin sınırlarını korumak mümkün olamazdı. Nitekim olamadı da. Halk tarafından ilk cumhurbaşkanı Ağustos 2014’te seçildi. Seçilen zaten toplumda güçlü karşılığı olan bir liderdi. Bu saatten sonra seçimle gelen cumhurbaşkanının temsilî olmakla kalması, suya sabuna dokunmaması düşünülemezdi. Öyle de oldu. Erdoğan cumhurbaşkanlığına geçince cumhurbaşkanını kayıtlayan kurallara kâğıt üzerinde uydu, uymaya çalıştı ama fiiliyatta olan başka bir şeydi. Erdoğan partisi üzerindeki ağırlığını korudu. Bunu yapmasa halktan ruhsat almış olmasının önemi kalmaz ve muhtemelen tam bir kuşatma içine düşmüş olurdu. Böylece Türkiye tüm hükümet sistemlerinden özellikler taşıyan ama hiçbirine tam olarak uymayan bir hükümet sistemi daha doğrusu sistemsizliği içinde yürümeye başladı.

Bu durum büyük siyasî problemler yaratmaya gebe. Problemin ilk işaretleri Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki ilişkilerde görüldü. Bugün problem yok gibi görünüyorsa da bu sistemin özelliklerinden değil kişilerin özelliklerinden kaynaklanıyor. İki lider arasındaki geçmişe uzanan samimî ilişkiler ve hukuka ilâveten karakter özellikleri ve dengeleri probleme alan bırakmıyor. Ancak, gelecekte çok ağır, hayatî öneme sahip problemler doğabilir. Cumhurbaşkanı ile Başbakan ayrı partilerden olursa sitem kilitlenebilir.

Bu yüzden Türkiye tespit ve teşhis edilebilir bir hükümet sistemi kurmak zorunda. AK Parti’nin ne yapmak istediği belli, ancak gücü tek başına süreci başlatmaya değilse de sürüklemeye yetmiyor. Neyse ki kritik zamanlarda doğru konum almaya ve meşruiyete bağlı kalmaya önem veren Bahçeli bu sefer de kilidi açan isim oldu ve Türkiye içinde bulunduğumuz bir hükümet sistemi oluşturma sürecine girdi.

Weberyen Bürokratik Yapı ve Terör

Son olarak İstanbul’da 10 Aralık 2016 gecesi çevik kuvvet polisinin hedef alındığı terör saldırısı gösterdi ki bürokratik örgüt ve yapımızda ciddi problemler var. Maalesef, son 2 yılda güvenlik personelinin toplanma yerlerinde, servislerde terör saldırıları sonucu çok sayıda can kaybı yaşandı.

Weberyen bürokratik yapımız tüm kamu yönetim sistemine hâkim vaziyette. 657 Sayılı DMK tamamen Weberyen bürokrasi kuramı odaklı bir yasa olarak hazırlanmıştır ve yürürlüktedir. Ak Parti hükümetleri bu yapıyı kendileri kurmadı verili düzeni devam edip ıslah etmeye çalıştılar. Tüm günahı onların boynuna yıkmak doğru olmaz. Ancak bütün reformist adımlara rağmen Weberyen bürokratik yapı varlığını sürdürüyor. Weber (2006: 43-44)’e göre, bürokrasi kurallara (mevzuat) bağlı, belirli yetki alanı, hiyerarşi, formaliteye dayalı işlemler, kişisel sorumluluktan azade olma ve yazılı işlemlere dayanır. Bu yapıya göre, görevler açık şekilde yazılı olarak ilgili memura iletilir. Formel işler esas işin görünen boyutunu oluşturur. Yani zamanında gelmek, mesai saatlerine uymak, görev mahallinde (polis için ilgili yerde) bulunmak esastır. Formaliteyi yerine getiren herhangi bir sorumluluk taşımaz. Weberyen yapı, fazlasıyla stabil, şeffaftır, kurumsal sorumluk söz konusudur. Kurumun amacını gerçekleştirmede/gerçekleştirmemede de kişisel sorumluk yoktur. Bütün bu yapı ise kamusal alanda verimsizlik, kaynakların israfı ve maalesef ciddi güvenlik problemleri ortaya çıkarmaktadır. Terör örgütlerinin, terörist denilen hasta ruhlu manyakların işini kolaylaştırmaktadır. Daha somut izah etmeye çalışayım.

Güvelik güçleri (asker/polis) görevleri ile ilgili önceden bir plan yaparlar, göreve kimler gidecek belirlenir, liste, yazı vb. bürokratik adımlarla görevliler tayin edilir. Bu daha başlangıçta fazlasıyla şeffaftır, görevli tüm memurlar birçok kişi tarafından öğrenilebilir, güvelik riski artar. Ayrıca, katı hiyerarşi ile “işe uygun adam” tercihi yerine rastgele adamlar işe seçilir. Yine görev mahalli formalite yazışmaları yüzünden sağır sultana duyurulmuştur. Görev gün ve saati geldiğinde toplanma yapılır, bu da güvenlik riskini arttırır. Görev bölgesine toplu olarak bir araçla (servis) gidilir, memurlar açık toplu hedef halindedir. Görev sırasında belli şekilsel faaliyetler (durma, bekleme gibi) yapılması yeterli görülür, oysa güvenlik profesyonel, dikkatli ve bireysel sorumluluk beklenen, izleme, değerlendirme ve aktif olmayı gerektiren bir işler listesini kapsamaktadır. Ayrıca, üniforma giyimi zorunluluğu da güvelik güçleri memurlarını görünür kolay hedef haline getirmektedir. Kısaca, biçimsel işlerin hâkim olduğu, bireysel sorumluluk taşınmayan, fazlasıyla belirli (gün, saat, yer, giyim vb.) yapı temel bir tehdit haline gelmiştir.

Güvenlik başta olmak üzere, bürokratik yapımızda köklü değişiklikler yapılmalıdır. Güvenlik kurumları, belirsiz (değişken) dinamik, (hareketli), giyimde esnek (tanınmayı zorlaştırma) stabilitesi zayıf (daire, büro, görev mahalli) daha küçük grupların, faklı araçlarla, (toplu taşıma, özel araç, vs.) hareket ettiği, kitlesel görevlerde de polisin kimliğini bir şekilde gösteren bir araç olarak, onun dışında ise farklı giyinmiş ekiplerle icra edilmesi ve kişisel sorumluluk almaya dayalı felsefesi ile yeniden örgütlenmelidir. Yaşanan terör ve diğer şiddet olayları, etraflıca tartışılmalı, gerekli yapısal reformlar ivedilikle hayata geçirilmelidir.

Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Anayasa tartışmalarının mahiyeti ve adabı
2. Türkiye’nin hükümet sistemi var mı(ydı)?
3. Parlamenter sistem cennet mi?
4. Başkanlık sistemi cennet mi?
5. Hangi sisteme doğru: Anayasa değişikliği teklifinin artıları ve eksileri
[/box]

AK Parti tarafından hazırlanan Anayasa değişikliği teklifi TBMM’ne sunuldu. 21 maddeden oluşan teklif önümüzdeki günlerde Meclis’te ele alınacak. Görüşmeler tamamlandıktan sonra oylanacak. İktidar partisinin umduğu gibi MHP’nin desteğiyle 330’u aşarsa referanduma götürülecek, 330’un altında kalırsa rafa kaldırılacak. Bu durumda birkaç ay boyunca Türkiye siyasetinin ana konusu bu teklif olacak. Daha şimdiden hem siyasîler arasında hem de toplum katmanlarında tartışmalar, değerlendirmeler başladı. Ben de birkaç yazıda bu konuyu ele almak istiyorum.

Teklifin muhtevasına girmeden önce mahiyetiyle ve tartışma ve değerlendirme usulleriyle ilgili birkaç noktanın altını çizmek istiyorum.

En başta söylenmesi gereken yeni bir anayasa hazırlanmadığı ve bu yüzden tartışmaların yeni anayasa kavramı üzerinden yapılmasının yanlış olduğu. Özellikle CHP konuyu böyle sunmaya çalışıyor. Söz konusu olan bir yeni anayasa değil, kısmî bir değişiklik. CHP’nin yeni anayasanın olabildiğine geniş bir mutabakatla yapılmasının gerektiği tespiti doğru. Ancak, dediğim gibi yeni bir anayasa yapılması değil, mevcut anayasada bir değişiklik var gündemde. CHP’nin bunun yapılamayacağı iddiası temelsiz. Daha önce de 1982 Anayasasında, bazılarına CHP’nin de katıldığı, reel ve nominal anlamda değişiklikler yapıldı. Bunun öncekilerden teknik olarak çok farkı yok. TBMM elbette anayasada usulüne uygun olarak değişiklik yapabilir. Bu Meclis’in yetkisi dâhilinde. Kuşkusuz, bu tür değişikliklerin de olabilecek en geniş mutabakatla yapılması arzuya şayan. Neyse ki değişikliğin mimarı yalnıza AK Parti değil. MHP de destek verdi ve böylece bir partiyi aşan bir mutabakat ortaya çıktı. Keşke bir üçüncü parti daha sürece dâhil olsaydı. Ama gerek CHP gerekse HDP sürecin dışında kalmayı tercih etti.

İkinci olarak, değişiklik teklifi olduğu gibi kabul edilse bile Türkiye’nin yeni ve hem yapılış biçimi hem de muhtevası itibariyle daha demokratik bir anayasa ihtiyacı ortadan kalkmayacak. Meslektaşım Berat Özipek’in dikkat çektiği gibi özellikle vatandaşlık ve resmî ideoloji meselelerini çözen bir anayasaya şiddetle ihtiyaç var. Ayrıca, devletin küçük ama meşru var oluş alanlarında güçlü olduğuna işaret eden, devleti sivil toplum alanlarındaki işgallerden toplum lehine geri çeken ve kamu idaresinde mahallî sorumluluk ve yetkileri artıran bir adem-i merkeziyetçiliğe yönelen bir anayasa lâzım. Dolayısıyla, bu paketin akıbeti ne olursa olsun anayasa meselelerini tartışmaya devam edeceğiz.

Üçüncü nokta tartışmaların usulüne uygun olarak yapılması. Türkiye ne yazık ki aşırılıkların kolay filizlendiği bir zemin oldu. Kişiler ve kesimler ağzını açtığında görüşten ziyade sempati veya antipati dile getiriyor. Bir başka deyişle duygular fikirlerin yerini aldı. Bunda asıl sebep de siyasî lider olarak Tayyip Erdoğan’ın daha çok hislere dayanan tavırlara maruz bırakılması. Nitekim hükümet sistemi değişikliği de neredeyse tamamen Erdoğan üzerinde tartışılıyor, savunuluyor veya reddediliyor. Bunun çok sağlıklı bir tutum ve durum olduğu herhalde söylenemez. Liderler elbette önemli. Onların karakter özelliklerinin ve hedeflerinin sistem üzerinde hiçbir tesirde bulunmamasını beklemek gerçekçi olmaz. Gelgelelim, yapılması geren, şahıslar üzerinden değil sistem üzerinden tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak.

Dördüncü nokta bir taraftan ideal olanı ararken diğer taraftan gerçekçi olmak. Elbette mükemmel olanını değilse de en az zararlı olan sistemi bulmaya çalışmalıyız. Ancak, anayasa ve siyasal sistem meseleleri bir otomobilin motoru gibi sırf teknik meseleler olarak görülemez. Ne kadar dikkat ederseniz edin zaman içinde önceden tahmin edemediğiniz yeni problemler ortaya çıkabilir. Yetkili şahısların karakteri de sistemin işleyişi üzerinde etkili olur. İyi bir sistem yanlış kimselerin elinde berbat, kötü bir sitem iyi insanların elinde harika sonuçlar verebilir. Bu yüzden beklentileri abartılı şekilde yükseltmeden ama önceki durumdan daha iyiye gitme çabasından da vazgeçmeden yola devam etmek gerekir.

Son olarak, bu işler sadece spekülasyon meselesi değildir. Belli ölçüde uzmanlık gerektirir. Uzmanlık dediysem atla deve değil, amatörce dahi uzmanlık bilgileri elde edilebilir. Bunun için kararlı olmak ve biraz zahmete girmeyi göze almak yeterlidir. Fakat özellikle sosyal medyada bunu yapmaya hiç niyeti olmadan at koşturan ve yalın kılıç elinde aklınca kelle almaya çalışan tipleri görmek mümkün. Bu tür yaklaşımlar tartışmaya katkıda bulunmaya imkân vermez.

Ben ilgili yazılarımda bütün bu hususları dikkate alarak ilerlemeye çalışacağım.