Ana Sayfa Blog Sayfa 180

Terör Saldırıları ve Hedef Şaşırtmalar

Türkiye, belki de tarihinin en zorlu dönemlerinden geçiyor. Dünya’nın en azılı, en sinsi, en namert terör örgütlerinden PKK, IŞİD ve FETÖ ile aynı anda sahada aktif bir şekilde mücadele eden Türkiye, hâl böyle olunca bu örgütlerin de kaçınılmaz olarak hedef tahtası haline geliyor. Bu nedenle olağanüstü bir sürecin içindeyiz. Devletin yönetimindeki insanlar bile bu süreci “Türkiye’nin beka mücadelesi” olarak tanımlıyor. İnsanların durumun ne kadar ciddiyetinde olduğuysa tartışmaya açık.

Üç azılı terör örgütü ile mücadele eden Türkiye’nin hedefte olmasının temel sebeplerinden birinin de, Dünya üzerinde değişen güç dengelerine paralel şekilde dış politikada radikal değişikliklere gitmesi olduğu düşünülüyor. Özelikle 15 Temmuz sürecinde batının aldığı tutum ve devamında Fetullah Gülen’in iadesi konusuyla iyice bozulan Türkiye-Amerika ilişkileri biraz da mecburi olarak Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasına sebep oldu. Bu yakınlaşma ile birlikte Türkiye’ye karşı yapılan operasyonel terör faaliyetlerinin artmasının da bir tesadüf olduğunu düşünmek çok zor.

Son olarak yılbaşı gecesi bir mekâna yapılan terör saldırısında 39 masum insan hayatını kaybetti. Bu olayın ardından bir takım tartışmalar da beraberinde geldi. Özellikle yılbaşı gecesinden bir gün önce camilerde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından okutulan hutbe çok tartışıldı. Bu hutbenin bu saldırıyı tetiklediği, insanları ötekileştirdiği iddia edildi. Bu olayın yaşam tarzlarına devlet müdahalesinin bir sonucu olduğu söylendi. Ben bu söylemlerin eğer bir art niyet yoksa ‘sağlıksız’ tespitler olduğunu düşünüyorum. Çünkü Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in olaydan dakikalar sonra yaptığı muhteşem açıklamada değindiği gibi terör saldırılarının nerede yapıldığının bir önemi yoktur, terör bütün insanlığı hedef alır.

Diyanet’in Cuma hutbesinde yazanların bu saldırıyı tetiklediğini iddia etmenin hedef şaşırtmaktan başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. Muhafazakâr görüşteki birçok Müslüman yılbaşı kutlamaya karşı bir tavır geliştiriyor. Bunun temelinde dini ve kültürel olmak üzere iki temel sebep yatıyor. İnsanlar bir yandan dini sebeplerle, bir yandan kültürel yozlaşma korkusuyla yılbaşı kutlamalarına uzak durabiliyor. Bunca şehit verdiğimiz, büyük acılar yaşadığımız bir senenin sonunda eğlenmenin Müslümanca bir tavır olmadığını belirten bir hutbe elbette ki okunabilir.

Bir kimsenin yılbaşı kutlaması devlet eli ile engellenmediği sürece devletin yaşam tarzına bununla müdahale ettiğini söylemek haksızlık olur. Türkiye’de devletin hayat tarzlarına az ya da çok müdahalesi ya da müdahale girişimi yok mu? Elbette var. Her zaman vardı. Bahsettiğim şey bu değil. Demek istediğim şey bu hutbe ile saldırıyı ilişkilendirmenin haksızlık olacağı.

Belki de bu noktada tartışılması gereken şey Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kuruma sahip olmaya ihtiyaç duyulup duyulmadığı. Diyanet İşleri Başkanlığı kurumuna kanımca ihtiyacımız yok. Hutbelerin tek bir el tarafından tüm Türkiye’ye dağıtılmasına da. İmamların devlet memuru olmasına da. Fakat bu saldırı sonrasında bunu tartışmanın hedef şaşırtma çabasına bir katkı olacağını düşündüğüm için bunu başka bir yazı konusu olarak burada bitiriyorum.

Her terör saldırısından sonra hedef şaşırtma içine giren bir takım insanlar tartışılması gereken, eleştirilmesi gereken konuların ve kişilerin gözden kaçmasına sebep olabiliyor. Böyle dönemlerde doğru cevapları bulmaktan daha önemli bir şey varsa o da doğru soruları sormaktır.

Yapılması gereken öncelikli eleştiri ortada olan güvenlik açığına olmalıdır. Ülkenin başkentinde, en büyük şehrinde ve diğer şehirlerinde tekrar tekrar göz göre göre terör faaliyetleri gerçekleşirken bu ülkenin istihbaratı neden bunları önleyemez ya da neden failler bir an önce bulunup cezalandırılamaz?

Yılbaşı gecesi yapılan hain terör saldırısı tüm ülkeye, milletimize yapılmıştır. Tıpkı diğer terör saldırıları gibi. Terörün dini yoktur. Bu saldırıyı Cuma hutbesine, yaşam tarzına vs. bağlamamak ve ülkemize karşı yapılan operasyonun bir parçası olduğunu görmek gerekir.

Hibrit savaş ile sınanan Türkiye güvenlik mimarisi – Yusuf Alabarda

Hibrit Savaş; konvansiyonel, gayri nizami ve siber harbe ait parametrelerin harmanlanmasından kaynaklanan ve günümüzde askeri stratejiyi şekillendiren fakat hakikatte yeni olmayan bir husustur. Zira; insanlık tarihi boyunca tüm çatışmalarda taraflar birbirinin zayıf noktalarından faydalanmak maksatlı nizami / gayri nizami, simetrik / asimetrik geliştirebildikleri tüm taktikleri hasımlarına karşı kullanmışlardır. Siber savaş da dahil tüm konvansiyonel olmayan harp teknikleri hakikatte harbin doğasını, yani düşmana kendi irademizi kabul ettirme anlayışını değiştirmemiş lakin harbin icrasına günümüz dünyasına ait yeni boyutlar getirmiştir.

‘Hibrit Savaş’ taktiklerinin 2006 yılındaki İsrail-Lübnan Savaşı’nda Hizbullah tarafından kullanılmasına atfen savunma ve güvenlik alanındaki terminolojiye dahil olduğuna dair yaygın bir kanaat varsa da, aslında harbin doğasında tarih öncesi çağlardan beri konseptleştirilmeden kullanıldığını görmekteyiz. Çünkü pratikte harbin sadece bir boyutuna ya da formuna sığdırılmayan tüm tehditler hibrit olarak nitelendirilebilinir.

KÜRESELLEŞMENİN DERİN ETKİSİ

Hibrit Savaş teorisinin mimarlarından biri olan Frank G. Hoffman da bu konuda paralel bir düşünce ile hibrit savaşı şöyle tanımlamaktadır : ”Hibrit Savaş politik hedefleri elde edebilmek amacıyla savaşın hüküm sürdüğü boyutlarda konvansiyonel silahların, gayri nizami harp taktiklerinin, terörizmin ve kriminal unsurların hasım tarafından eş zamanlı kullanılmasıdır.”

O zaman Hibrit Savaş tanımlamasına konu olan yeni olgu nedir? Aslında yeni olan hibrit olmanın konusunu oluşturan -gayri nizami harp unsurları, siber saldırılar, nizami unsurlar, terör saldırıları, psikolojik savaş, ekonomik saldırılar – gibi unsurların küreselleşmenin bu kadar yoğunlaşmasının da etkisiyle yeni formlarda ve birbiri ile daha güçlü ilişkiler içinde ortaya çıkmasıdır.

Şubat 2013 tarihinde Rusya Genelkurmay Başkanı General Valery Gerasimov’un yayınladığı ‘Hibrit Harpler’ isimli makale, geleceğin çatışmalarının kavramsal sınırlarını yansıtmakla kalmamış, hibrit harp kavramının da yoğun bir şekilde tartışılmasının yolunu açmıştır. Özellikle Ukrayna’da Rusya’nın ekonomik, sosyal ve askeri vasıtaların tamamının bütüncül bir yaklaşım ile geleneksel harp anlayışına alternatif tarzda kullanması, hibrit bir savaş nitelendirmesini elzem hale getirmiştir.

NATO’da müşterek kabul gören bir Hibrit Harp tanımı bulunmasa da, ABD’nin öngördüğü ‘Hibrit Tehditler’ olan; küresel terör, asimetrik çatışmalar, siber saldırılar gibi hususların NATO’nun bu konudaki kabulü olduğunu söylemek çok da abartı sayılmaz.

Bugün Hibrit Savaş terimi; modern askeri stratejinin ve gelecekteki öngörülen muharebe şeklinin bir parçası olarak savunma ve güvenlik doktrinlerine ve profesyonel askeri eğitim müfredatlarına dahil olmakta ve geleceğin savunma doktrinlerini belli bir noktaya kadar şekillendirmektedir.

GEZİ KALKIŞMASI VE DİĞER HİBRİT SALDIRILAR

Yukarıdaki tanım ve gelişmelerden yola çıktığımızda hibrit savaş kavramının ülkemizde son zamanlarda sadece Fırat Kalkanı harekatı kapsamında El Bab’da karşılaştığımız güçlükler için ya da kısmen PKK terör örgütü ile verdiğimiz mücadele için yoğun bir şekilde kullanılıyor olması, aslında analitik bir eksiklik durumundan ibarettir. Zira Gezi kalkışmasından bu yana bir seri şeklinde ve kesintisiz devam eden Türkiye’ye yönelik saldırılar hibrit savaş kavramında akademyanın ortaya koyduğu tüm parametreleri ihtiva etmektedir. Bu hibrit saldırılar kısaca :

Gezi kalkışması ve bu kalkışmada uygulanan teknik ve taktikler (OTPOR organizasyonları, duran adam sembolojisi, vandalizm, güvenlik güçlerine yönelik şiddet, Taksim meydanının işgali, sosyal medyanın manipülatif kullanımı vb.),

Gezi olaylarının hemen akabinde çözüm sürecinin akamete uğratılmasına yönelik yazılı ve görsel medyada çıkan haberler,

6-7-8 Ekim olaylarının tezgahlanarak ülkenin güneydoğusunda Gezi benzeri bir kalkışmanın ortaya konulma çabaları,

Çözüm sürecinin PKK terör örgütü tarafından bozulması sonrasında başlayan ve günümüze kadar gelen terör saldırıları,

Suriye ve Irak’taki iç savaş sonrası sınırladan içeri gelen büyük göç dalgası ve bu göç dalgasının yarattığı güvenlik ve ekonomik sorunlar,

DAEŞ terör örgütü ile Türkiye’nin ortak petrol ticareti yaptığına yönelik merkezi aklın psikolojik harekatı ve bu psikolojik harekat ile eş zamanlı olarak ülke içerisindeki MİT TIR’larının durdurularak aleni casusluk faaliyeti yapılması,

Ülke siyasi liderliğinin otoriterleştiği ve ülkedeki özgürlükleri kısıtladığı yönündeki tezvirat,

Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında Batı’nın olaya yaklaşım tarzı,

AB sürecine yönelik yapılan süreci durdurma hamleleri ile AB liderlerinin ülkelerindeki her türden seçim malzemesine Türkiye’nin konu edilmesi,

Döviz kurunun ekonomik bir silah olarak kullanılması,

Rusya Federasyonu Büyükelçisi’nin öldürülerek iki ülkenin karşı karşıya bırakılmak istenmesi,

DEAŞ’in El Bab’da TSK’ya karşı direncini arttırmaya yönelik Rakka ve Musul’da devam etmesi öngörülen operasyonların ertelenmesi ya da yavaşlatılması, Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütü PYD’ye yönelik her türden lojistik ve istihbarat desteği ile halihazırda DEAŞ ile mücadele eden tek ülkenin Türkiye olduğu bilinmesine rağmen PYD’nin DEAŞ ile en etkin mücadele eden güç olduğu mitinin oluşturulmasıdır.

NE GİBİ TEDBİRLER ALINMALI?

Türkiye yaşanan bu çok yönlü hibrit saldırılar karşısında kendi hassasiyetlerini görmekte ve bunları giderici tedbirleri almaktadır. Alınabilecek ilave tedbirler ise;

Suriye’de kendi güvenliğine ve bekasına yönelik kurgulanan hamlelere yönelik bölge ülkeleri ile kazan–kazan anlayışına dayalı diplomasiye ağırlık verilmeliye devam edilmelidir,

Bu diplomasinin bir değer taşıyabilmesi için Fırat Kalkanı harekatında ortaya konulan askeri ve siyasi hedefler mutlaka elde edilmeli, sahada başarı ile sert gücün kullanımı aleni ortaya koyulmalıdır,

Yeni güvenlik konsepti kapsamında terör ile mücadelede önleyici her türden müdahelenin azim, sabır ve kararlılıkla uygulanmasına devam edilmelidir,

Terör ile mücadelenin ülke içerisindeki boyutu devam ederken, teröre yönelik bağlantısı tesbit edilen her türden ülke dışındaki oluşuma, diplomasinin bütün unsurları ile (silahlı güç dahil) müdahelede bulunmaya artan bir ivme ile devam edilmelidir,

PKK terörünün kendisine yaşam enerjisi bulacak kök sebeplerinin ortadan kaldırılması konusunda başarıyla uygulanan halkın kazanılması ve demokratik siyasetin geliştirilmesine, örgüt ve uzantıları aradan çıkarılarak bölge halkı ile devam edilmelidir,

DEAŞ’in örgüte eleman kazandırmakta kullandığı ve örgüt mensuplarında var olan sorunlu din tasavvurunun önüne geçilmesine yönelik olarak, orta ve uzun vadeli önleyici dini eğitim/öğretim süreçlerinin başlatılması ve yaygınlaştırılması elzemdir,

FETÖ ile mücadele her türden manipülasyona ve bayağılaşmaya yol açmadan kararlı bir şekilde sürdürülmelidir,

15 Temmuz sonrasında başlatılan ve tüm güvenlik sektörünü (istihbarat ve emniyet dahil) kapsayan reform hamlelerine tavsatılmadan devam edilmelidir,

TSK’nın konvansiyonel muharebe yeteneği muhafaza edilirken, asimetrik tehditlere karşı daha etkin mücadele edebilmesi için yeniden teşkilatlanması, teçhizatlandırılması ve bu teşkilat yapısına uygun eğitim süreçlerinin belirlenerek hayata geçirilmesine ağırlık verilmelidir,

Savunma ve güvenlik alanında devam eden yoğun teknoloji kullanımın arttırılarak devam ettirilmesi önemlidir,

Her türden provokosyonda adeta bir silah olarak kullanılan manipülatif sosyal medya hesapları ile daha etkin bir mücadele stratejisi ivedilkle oluşturularak devreye sokulmalıdır,

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın, kamu düzeni ve güvenliği konularında etkinliğini ve verimliliğini arttıracak sorgulamalar yapılarak, eksik görülen hususlar ve bunlara yönelik tedbirler ivedilikle hayata geçirilmelidir,

Ülkenin hali hazırda yumuşak karnını oluşturan hava savunma sisteminin NATO dahil hiçbir ülkenin tekelinde olmayacak bir şekilde ivedilikle ihdas edilmesi zaruridir,

Kamu diplomasisinin ulusal ve uluslararası arenada daha fazla rol alarak, ülke aleyhine devam eden bilgi harekatına en etkin bir şekilde karşılık verebilecek kapasite ve etkinliğe kavuşturulması şarttır,

İç barışa ve huzura katkı sağlamayacak, kutuplaşmanın değirmenine su taşıyacak her türden söylem, yöntem ve hamasetten uzak durularak iç huzur sürekli konsolide edilmelidir,

Özellikle 15 Temmuz kalkışması sonrasında her türden güvenlik siyasetinin belirlenmesinde belirleyici rol üstlenen siyasetin güvenlik bürokrasisi ile arasındaki bilgi asimetrisini ivedilik ile kaldıracak tedbirleri alması şarttır.

Türkiye’ye karşı uygulanan hibrit savaşa karşı içeride ve dışarıda kararlılıkla mücadele verilirken, yeni güvenlik yaklaşımının da gereği olarak bu savaşı Türkiye’ye yönelik yürüten taraflara önleyici güvenliğin bir gereği olarak her türden meşru müdafaa hamleleri kesintisiz olarak ve kararlılıkla sürdürülmelidir.

Yusuf Alabarda, Savunma ve Güvenlik Uzmanı

Yenişafak, 01.01.2017

Bu Yüzyılda Şiddet ile Çözüm Aramak!

Bu başlığı KCK Yürütme Konseyi Üyesi olan Murat Karayılan’ın bir açıklamasından aldım. Yani bana ait değil; Karayılan’a ait. Açıklamayı KCK adına yaptığı için aslında ifade KCK’ye ait. İlgili açıklamanın yapılma ihtiyacı Neçirvan Barzanı’nın “gerekirse güç kullanırız ifadesinden kaynaklanıyor. Barzani kendisine sorulan bir soruya “PKK, Şengal’de kalmaya ısrar ederse gerekirse güç kullanırız” demişti.  Karayılan ise Barzani’ye verdiği yanıtta tarihî önemde cümleler kullandı. Dedi ki: “Zaten böylesi bir açıklamaya hiç ihtiyaç yoktu. Bir de hiçbir Kürt siyasetçinin ağzına almayacağı kelimeleri kullanması bir talihsizliktir. ‘Şiddet kullanırız’ ne demek? Birakuji, yani kardeş kavgası demektir. Yani şimdi kardeş kavgasını mı geliştirmek istiyor? İçinde bulunduğumuz yüzyılda sorunları bu şeklide çözmeyi mi düşünüyor? Bu mesajı kime dönük veriyor? Bilinmeli ki tehditle kimse sonuca ulaşamaz.”( http://rudaw.net/turkish/kurdistan/301220162)

KCK-Karayılan’ın şiddete karşı bu yaklaşımının önemli ve anlamlı olması ile birlikte Türkiye’ye karşı ise şiddetten medet umar bir politika izlemeleri onları samimiyetsiz ve tutarsız bir duruma veya insan aklıyla alay eder bir duruma getiriyor. Şiddete karşı bu anlamlı ifadelerini ne bir eksik ne bir fazla kendilerinin başvurduğu şiddet için ifade edenlere “psikolojik ajan” “işbirlikçi” gibi ithamlar ile bu eleştirileri değersizleştirmeye ve eleştirenleri linç etmeye çalışıyorlar. Çeşitli araçlar ve hamaset üzerinden ellerindeki bütün imkânlar ile insanların vicdanlarını akıllarını teslim almaya çalışıyorlar. Hemen her değerlendirme ve açıklamalarında şiddetin değerine atıfta bulunanlar onlar değilmiş gibi, canlı bombalar, silahlı baskınlar ve siyasetçilere dönük suikastleri onlar yapmamış gibi “şiddet ne ya” “bu yüzyılda sorunları şiddet ile mi çözeceksiniz? Siyasetçi ağzına şiddeti nasıl alır” gibi bir açıklama insanı hayret etmeye sürüklüyor. “Şaka mı bu? Nasıl yani?” bir yerde geçtiği gibi “şaka ise de komik değil” diyesi geliyor. Nitekim çok değil bir süre önce Bayık “yaşanan yoğun şiddetin özgürlükler ile bir ilişkisi olduğu” gibi açıklamalar yapmıştı.

Tutarsızlığı bir tarafa bırakırsak Karayılan’a ben de hak veriyorum. Bir siyasetçinin “şiddete başvururuz” demesi talihsiz bir açıklamadır. Aynı şekilde bu yüzyılda şiddet ile sorunları çözmeyi düşünmemek gerekir. Hele ki tehdit ile bir sonuca varmayı düşünmemek gerekir. Kendisinin de ifade ettiği gibi şiddet kardeş kavgası demektir. Bu kavgayı geliştirmek isteyenlerin başvuracağı bir yöntemdir.

Eğer bunlar doğru ise o zaman PKK’nın şiddetinin arkasında Kürd meselesinin çözülmemesi isteği vardır. Eğer Karayılan haklı ise bu şiddetin Kürdlere ve çokça ifade ettikleri gibi demokratik bir Türkiye isteğine bir katkısının olmadığını ifade edenler de haklıdır. Anadilde eğitim, demokratik, özerk yerel yönetimler gibi hedeflere hizmet etmeyeceği tespiti de doğru olmalıdır. Bu şiddetin Karayılan’ın ifadesi ile kardeş kavgasının dışında bir işe yaramayacağı da doğru olmalıdır. Eğer siyasetçinin şiddete atıfta bulunması talihsizlik ise o zaman genişletilmiş genel kurul toplantısında şiddete destek olup “kazanacağız” diyen Demokratik Toplum Kongresi sınıfta kalmıştır. “Onursal bir meseledir” gibi açıklamalar ile destek olan HDP talihsizliklere imza atmıştır. Yani bir bütün olarak Kürd mahallesinde iktidar olanların şiddet ile olan ilişkisinden dolayı Kürdlere bir faydasının olmadığı tespiti de doğru ve siyasetçisinin sınıfta kalmış olduğu aşikâr olmalıdır.

Bütün bunların ötesinde kabul etmek gerekir ki bütün eksik ve yanlışlarına, kaplumbağa hızındaki ilerleyişe rağmen Türkiye’nin yönü özgürlüklerden yanadır. AKP hükümetleri hakkında ne denilirse denilsin ama Kürd meselesinde devletin gelenekselleşen inkâr politikasına son verdiler. Kürd hakları meselesinde ciddi adımlar attılar. Bu dönemde Kürdlerin varlıkları ya da yoklukları gündemimizde olmadı. Hakları ve özgürlükleri gündemimizde oldu. Yetersiz ve eksik bıraktıkları yerinde bir eleştiridir. Ama bu eleştirilerin hiçbiri şiddet politikasına karar kılmanın sebebi olamazdı. En kötü bir hükümet ile karşı karşıya olduğumuz tespitini doğru kabul etsek bile barajlar, anadilde eğitim, özerklikler, Öcalan’ın durumu gibi sebepler ile şiddete başvuranlara karşı Karayılan’ın şiddete dönük eleştirisini hatırlatmak gerekiyor. Gerçekten PKK ne istiyor ve hangi isteğine şiddet ile daha fazla ulaşabildi?

Cumhurbaşkanlığı sistemine yönelik eleştiriler

Esas itibariyle başkanlık sisteminin özelliklerini bünyesinde barındıran ve anayasa değişikliği teklifinde “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” olarak söz edilen hükümet sistemi, ABD’deki sistemden bazı noktalarda farklılıklar içermektedir. Bu farklılıkların mevcudiyeti “Her bir ülkenin sahip oldukları kendine özgü siyasi, sosyal, kültürel vb. şartlara ve farklılıklara bağlı olarak, hükümet sistemlerinin de bazı hususlarda birbirlerinden farklı olabilecekleri” yönündeki anlayışla uyumludur. Bazı çevreler değişiklik teklifi ile önerilen hükümet sisteminin Türkiye’ye özgülük teşkil eden bazı hükümlerine yönelik çok ağır eleştiriler getirmektedir. Burada yaygın olarak getirilen bazı eleştiriler üzerinde duracağım.

Birinci eleştiri: “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri hiçbir denetime tabi değildir, bu da cumhurbaşkanını dizginsiz ve denetimsiz mutlak bir güç haline getirmektedir”.

Bu eleştiri, anayasanın değişiklik teklifinin içerdiği hükümler ile uyumlu değildir. Çünkü teklifin 19/B fıkrası ile mevcut Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi şeklinde değiştirilmiştir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 148. Maddesi, değişiklik teklifi ile şu şekle dönüşmüştür: “AYM, kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. …Ancak, olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’ye dava açılamaz”. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine karşı AYM’de iptal davası açma yolunun açık olduğu görülmektedir.

Siyasi sorumluluk meselesi…

Ayrıca, anayasanın mevcut metninde cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura kararlarının bir kısmına (md. 125/2) karşı iptal davası açma yolu kapalı olduğu halde, değişiklik teklifi ile bu tür yargısal denetim dışı işlemlere son verilmiştir. Bu değişiklik önerisi ile yargısal denetimin kapsamı hukuk devleti ilkesi ile uyumlu olarak daha da genişletilmiştir. Diğer yandan 18.12.2016 günü Star Gazetesi Açık Görüş ekinde yayımlanan makalemde de (Cumhurbaşkanlığı Sistemine Öcülerle Karşı Çıkmak) ifade ettiğim gibi, hem cumhurbaşkanlığı tarafından çıkarılacak kararnamelerin kapsamı, 1982 Anayasası’nın mevcut hükmüne göre Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan KHK’lara göre çok daraltılmış, hem de çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yargısal denetime tabi kılınmıştır. Bu iyileşmeyi görmeksizin, cumhurbaşkanının, yaptığı işlemlerin yargısal denetim dışında kaldığı şeklinde doğru olmayan düşünceler ileri sürerek dizginsiz güç haline geleceğini söylemek isabetli değildir.

İkinci eleştiri: “Cumhurbaşkanının hiçbir siyasi sorumluluğu yoktur, bakanlar TBMM’ye karşı değil sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaktır, bu da cumhurbaşkanını sahip olduğu geniş yetkilerle dizginsiz bir güç haline getirecektir”.

Bu eleştiri de isabetli değildir. Bir kere cumhurbaşkanlarının, “yetki ve sorumlulukta paralellik” ilkesi çerçevesinde “yetkilerinin az siyasi sorumluluğunun da mevcut olmaması” yönündeki ilke sadece parlamenter sistemler için söz konusudur. Gerek yarı başkanlık gerekse başkanlık sistemlerinde olsun, başkan ya da cumhurbaşkanları geniş yetkilere sahip oldukları halde yasama meclislerine karşı siyasi sorumlulukları mevcut değildir. Siyasi sorumsuzluk bu sistemlerin olağan bir gereğidir. Değişiklik teklifinin bu yönünü eleştirenler “sanki başkanlık sistemlerinde başkanın yasama meclisine karşı siyasi sorumluluğu var da Türkiye’de önerilen değişiklik teklifinde bu sorumluluk ilkesi benimsenmemiş” gibi bir izlenim vermektedir. Bu izlenim tamamen gerçeğin ters yüz edilmesidir. Diğer yandan bütün bakanların başkana karşı sorumlu olması esası başkanlık sisteminin bir gereğidir. Dolayısıyla değişiklik teklifinin bu hükmü de başkanlık sistemi ile uyumludur. Bu uyumluluğa rağmen, bu teklifi eleştirmek, bu önerinin başkanlık sisteminin gerekleri ile çeliştiği yönünde izlenim vermek de ya bilgisizlikten kaynaklanmakta ya da mesele kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır.

Üçüncü eleştiri: “Hem cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması, bu yolla cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun aynı eğilimde olmasının sağlanması, dahası cumhurbaşkanının bir siyasi partinin genel başkanı olarak milletvekili adaylarını kendisinin belirleyecek olması, cumhurbaşkanını, hem TBMM’de hem de yürütmede mutlak manada hâkim olmasını sağlayacak, bu da onu dizginsiz bir güç haline getirecektir”.

Bir kere cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması halinde, cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun mutlaka aynı siyasi eğilimde olacağının garantisi yoktur. AK Parti veya bir diğer partinin, yüzde 43 oy alarak, muhalefetteki oy dağılımına bağlı olarak TBMM’de üye tamsayısının yarısından fazla vekil çıkardığını farz edelim. Geri kalan partiler, ortak bir adayda ittifak ederek yüzde 50+1 oyla, TBMM’deki siyasi çoğunluğun siyasi eğiliminden farklı bir kişiyi cumhurbaşkanı seçebilir. Bu mümkün ve muhtemel bir durumdur. Diğer yandan cumhurbaşkanı ile Meclis’in aynı eğilimde olduğu durumlar ABD’de de olabilmektedir. Dahası, Fransa’da cumhurbaşkanı ile başbakan ve bakanlar kurulu ile bunlara güvenoyu veren yasama meclisi çoğunluğunun farklı olduğu kohabitasyon dönemi şeklinde de ifade edilen dönemlerde cumhurbaşkanı hiçbir şarta bağlı olmaksızın yasama organını fesih yetkisine sahip bulunmaktadır. Maksat gerek yürütme içi gerekse cumhurbaşkanı ile yasama meclisi arasındaki eğilim farklılığını ortadan kaldırmaktır. Bu usul, etkin yönetim için gerekli olduğu gibi, demokrasi teorisi ile çelişkili de değildir. Şimdi Fransa ve ABD için makul ve yerinde görülen bu durumu, sanki sadece Türkiye’ye mahsus bir durummuş gibi gösterip, bunun demokrasi ile çeliştiğini söylemek isabetli değildir.

Gerçeklikle bağdaşmıyor

Diğer yandan, cumhurbaşkanın üyesi olduğu siyasi partinin genel başkanı olması yanında bu sıfatla üyesi olduğu partinin milletvekili adaylarının belirlenmesinde etkin rol oynaması da tabii bir durumdur. ABD’de de başkanın partisi ile ilişiği kesilmemektedir. Diğer yandan kısmen başkanlık sistemine yaklaşan ve güçlü yetkilere sahip olan yarı başkanlık sisteminde de cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı sıfatı ile partisi ile ilişkisini sürdürmektedir. Bu ülkelerde milletvekili adaylarının belirlenmesinde farklı yöntemler benimsenmiş olabilir. Burada demokratiklik açısından önemli olan, adayların kim tarafından belirlendiği değil, milletvekillerinin kim tarafından seçildiğidir. Adayların kim tarafından belirlendiği olsa olsa seçmenlerin tercihi üzerinde etkili olabilir. Yani bazı seçmenler beğenmedikleri kişilerin genel başkanın belirleyiciliğinde aday gösterilmesi halinde bu partiye oy vermeyebilir. Bu tepkisellik, tamamen siyasi kültürle ve seçmenlerin davranışları ile alakalı bir durumdur. Ayrıca, adayların belirlenmesinde cumhurbaşkanının belirleyici olduğunu abartmak, halkın iradesini küçümsemek ya da hiçe saymaktır. Milletvekillerinin seçiminde dar ya da daraltılmış bölge seçim sistemlerinin benimsenmesi halinde, kimlerin milletvekili olacağı konusunda seçmenlerin etkinliği çok daha artabilecek, cumhurbaşkanı, adayları belirlerken seçmenlerin bu hassasiyetlerini dikkate almak durumunda kalabilecektir. ABD ve Fransa’daki örneklerde de görüldüğü üzere, bu usulün anti-demokratik olduğu söylenemez. Cumhurbaşkanı-başbakan-yasama meclisi çoğunluğu arasındaki uyumluluk çoğu kereler parlamenter sistemlerde de söz konusudur. Hatta bu durumda başbakanın, hem yasamaya hem de yürütmeye mutlak hâkim olduğu, başbakana rağmen hiçbir yasama işleminin yapılmadığı da bir vakadır. Bu durumu göz ardı ederek değişikliği önerisinde öngörülen cumhurbaşkanı-TBMM uyumunu anti-demokratik olarak değerlendirmek, bu durumda diktatörlük ortaya çıkacağını söylemek, gerçekliklerle bağdaşmamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, değişiklik teklifi ile getirilmek istenen sistemin, daha gerçekçi ve doğru zeminlerde tartışılması gerekir.

Star Açık Görüş, 31.12.2016

Terörün ve teröre karşı duruşun mantığı

Bazı yazarlara göre, siyasî amaçlarla örgütlü olarak ve kesik kesik şiddet kullanılması demek olan terörün doğum yeri Fransa ve doğum tarihi 1789 Fransız Devrimi sonrası. Ondan önce de elbette siyasî amaçlı şiddet kullanılmıştı, fakat şiddetin bilinçli olarak siyaset aracı hâline getirilmesi Fransız Devrimi’nin yarattığı totaliter düşüncenin ürünü. Jakobenler siyasî muhaliflerini sindirmek, yok etmek ve toplumu terörize ederek ideal bir düzen yaratmak için şiddeti acımasızca kullandı. Terör daha sonra gelişti ve genişledi, yeni şekiller ve boyutlar kazandı. Bireysel olarak devlet adamlarına yöneltilen şiddetten örgütlü olarak kamu idaresine ve sivil vatandaşlara yönelen şiddete kadar birçok türü ortaya çıktı. Son saldırı, ülkeyi paniğe itmeyi ve devleti cezalandırmayı isteyen ayrımsız terör örneği. Katilin öldürdüğü insanlarla şahsî bir meselesi yok. Ama devlete ve topluma bazı mesajlar vermek istiyor.

Terör çirkin ve gayri insanî bir şey. Şiddetin ahlâkı da elbette sorgulanabilir ama terördeki şiddet her yönüyle gayri insanî ve gayri ahlâkî. Terörün arkasında, anarşistler tarafından kullanılsa bile, mutlaka ama mutlaka bir felsefe yatar. Bu onu adi şiddet olaylarından ayıran şeydir. Yani teröristler adi şiddet kullanıcılarından farklı olarak şiddeti gayri şahsî amaçları için kullanırlar ve bunu bir şekilde meşrulaştırmaları gerekir. Bunun için ideolojiye, felsefeye başvururlar ve böylece kendilerini adi şiddet suçlularından farklılaştırmaya ve bir anlamda kutsallaştırmaya çalışırlar.

Tarihî tecrübeler terörle bir yere varmanın imkânsıza yakın olduğunu gösteriyor. Bu yüzden terör kendi başına bir amaç olarak ortaya çıkmaz. O bir araçtır ve başka araçlarla desteklenmeye çalışılır. Felsefe burada da devreye girer. Teröristler ve terör örgütleri arasındaki felsefî farklılıklar teröre ve teröristlere bakışı farklılaştırır. Bu, bazen insanlarda çifte standartlı bir duruşa sebep olur. Terörü bir ilke meselesi olarak kınamak yerine değerlendirmeyi yapanların ideolojik çizgisine yakın teröristler ve terör örgütleri aklanır, hatta doğrudan veya dolaylı yüceltilir. Böyle olmayanlarsa kınanır. Örnek verelim, bir kişi DEAŞ çizgisine yakınsa DEAŞ eylemlerini terör değil haklı bir savaş olarak görür ve yorumlar. Sözgelimi seküler bir örgütün saldırılarını ise terör olarak görür. Aynı şekilde PKK çizgisinde olan biri PKK saldırılarını terör olarak görmez. Onu mağduriyetten kaynaklanan haklı bir reaksiyon olarak adlandırır. Buna karşılık meselâ DEAŞ’ın tamamen aynı kalıptaki eylemlerini terör olarak görür.

Türkiye’de bu çifte standartlı davranışın izlerini görmek çok mümkün. Meselâ hem geleneksel hem de sosyal medyada PKK ve DHKP-C çizgisindeki terör eylemlerini terör olarak adlandırmayan ve bir şekilde mazur gösteren örnekler bulmak zor değil. Söz gelimi geçenlerde tutuklanan bir “gazeteci” bir savcının katledilmesi olayını güya –büyük bir ihtimalle sahte, yani kendisinin uyduruğu- bir röportajla teröristlerin ağzından “bu yöntemi kullanmaya mecbur bırakıldık” sözleriyle aklamıştı. Mecbur bırakılmak otomatikman mazur olmayı çağrıştırıyor. DEAŞ terörüne benzer şekilde bakanlara örneğin sosyal medyada rastlıyoruz. Yayın organlarını takip etmiyorum ama oralarda da DEAŞ eylemlerinin haklı mücadelede bir kahramanlık olarak yorumlandığından kuşkum yok.

Terör, yani seçilen kişilere ve tesadüfî kurbanlara karşı şiddet kullanmak kendi başına asla sonuç alamayacak bir yol. Teröristler bunu bildiği için eylemlerinin yankılarına büyük önem verir. Başka bir deyişle terörün amacına ne kadar ulaşma şansı olduğunu bir bakıma ona gösterilen tepki belirler. Bu yüzden, daha önce de yazdığım gibi, teröristler tiyatrocu gibi geri çekilip saldırılarının yansımalarını, yankılarını görmeye çalışır.

Böyle alçakça saldırılar oldukça, masum insanlar katledildikçe hâliyle çok üzülüyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Haklıyız. Ancak, tepkisel davranışlarla terörle savaşa katkıda bulunamayız. Daha dikkatli ve bilinçli olmalıyız. Bu çerçevede yapılacak şeyler şunlar olmalı: Her şeyden önce ülke teröre karşı istihbarat, saldırıları önleme, failleri hızla yakalama ve etkisiz hâle getirme doğrultusunda daha dikkatli ve gayretli olmalı. Buna şüphe yok. Ancak, ülke rutinini bozmamalı. Daha önceden hesapladığı ve belirlediği çizginin dışına çıkmamalı. Bireyler de öfkeye kapılıp çeşitli toplum kesimlerini taciz edecek davranışlara girmemeli. Bu teröristleri çok sevindirir. Bu çerçevede meselâ siyasî kadroların değişmesinin terörü bitireceği beklentisi bir hayaldir. Kamu görevlileri ve politikacılar elbette sorgulanmalı ve onlar da kendi kendini sorgulamalı ama hem memurlara hem de politikacılara desteksiz atışlar terörün yöntem olarak etkinliğini artırır ve daha çok terör saldırısını çağırır.

Hiçbir ülkede terör sıfırlanamaz. Umudumuz terörü olabildiğince azaltmak olabilir. Özellikle insanların toplanma yerlerinin artması ve çeşitlenmesiyle, toplumsal hayatın sinir noktalarının oluşması ve çoğalmasıyla modern hayat teröristlere yeni hedefler sunuyor.

Terör sonunda ülkeye yönelik bir saldırıdır ve mutlaka toplum olarak cevaplandırılmalıdır. Başka bir deyişle terörün mantığına test edilmiş ve doğrulanmış teröre karşı mantıkla cevap verilmelidir.

Ayrıca Türkiye yoğun bir uluslararası işbirliği aramalıdır. Tüm ülkeleri buna teşvik etmeli, işbirliğine yanaşmayan devletleri teşhir etmelidir.

Eğitim finansmanı meselesi: Bedava bize pahalıya gelir!

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı bir özeleştiri yaptı ve geçtiğimiz 13 yılda bazı alanlarda başarı sağlayamadıklarını; mesafe kat edemediklerini söyledi. Eğitimi bu alanların başında zikretti. AK Parti 2002’deki seçim vaatlerinde sağlık, ulaşım, kalkınma, dış ilişkiler vs. alanlarında çok iddialı vaatler sıralamıştı. Herkes istediği hastanede muayene olacaktı. Düşük gelirliler de özel hastanelere gidebilecekti. Hastalar uzun kuyruklarda beklemeyecekti. Yüksek enflasyon bitecekti. Her şehre havalimanı yapılacaktı ve herkes uçağa binebilecekti. Memleketin her tarafına duble yollar yapılacaktı… O zaman için bu vaatler, birçok insana garip ve komik geliyordu, ama AK Parti bunları başardı.

Fakat bu vaatlerin içinde eğitimle ilgili köklü bir öneri yoktu. Anlaşılan AK Parti’nin kurucu kadroları eğitim sisteminde çok fazla sorun tespit edememişti. Oysa ilkokuldan üniversite eğitimine kadar eğitim sisteminin başarısızlıklarla dolu olduğunu görmek için PİSA sonuçlarına falan ihtiyaç yoktu. Türkiye’deki eğitim sisteminin temel ayakları eksiktir. Müfredatlar dışlayıcı, pedagojik değil ideolojik; bu nedenle ritüeller komik, sistem tektipleştirici, politikalar merkeziyetçi ve statükocudur.

Eğitim süreçleri, çocukları hayattan ve içinde yaşadıkları toplumdan koparacak şekilde dizayn edilmiştir. Cumhurbaşkanı, başarısız oldukları alanlardan birini de kültür politikaları olarak tespit etti. Türkiye’deki eğitim sistemi, gençleri ailelerinden, toplumdan ve iş hayatından izole ettiği için eğitim, kültür politikalarının başarısını da imkânsızlaştırmaktadır. Bu şartlar altında AK Parti, kültür politikaları belirleseydi bile “eğitim engeli” nedeniyle bunlar işe yaramayacaktı, boşuna para ve zaman kaybı olacaktı.

Öyle görünüyor ki o gün sorunların farkına varamayanlar bugün varmışlar veya varmaya başlamışlar.  Cumhurbaşkanının açıklaması bunu gösteriyor. Bu tespitler yapıldığına göre hükümet, muhtemel Nisan referandumundan sonra eğitim konusunda önemli kararlar alacaktır. Tabi bunun için öncelikle sorunların tespiti yoluna gidilecektir. Bu süreçte hükümete eğitim politikaları konusunda yapıcı ve yönlendirici tavsiyelerde bulunmak gerekir; bunlara kayıtsız kalamayacaklardır.

Türkiye’nin eğitim sorunlarını idari, finansal, programlar, müfredatlar, taksonomiler ve okulların durumu gibi birçok açıdan ele almak gerekecek. Ancak içeriğe dâhil olmayan bazı sorunlar vardır ve her sorun, bu dışsal soruna bağlı olur. Eğitimdeki temel dışsal sorunlardan biri, finansman meselesidir.

Türkiye’de 2012’den sonra eğitimde finansman çeşitliliği kısmen sağlanmaya başlandı. Özel okul oranları %2.9’dan %7’ler seviyesine ulaştı. Ama her şeyde olduğu gibi Türkiye’deki aydın, entelektüel ve okumuş camia içinde finansman çeşitliliğine karşı inanılmaz bir mukavemet var. Bu mukavemetin gerekçesi olarak da, her konuda istismar etmekten kaçınmadıkları fakirlik meselesi korkuluk olarak kullanılıyor. İddiaya göre, finansman çeşitliliği fakirleri daha fazla dezavantajlı duruma düşürecekmiş.

Bu bir safsata. Aksine finansman çeşitliliği, kamu kaynaklarının doğru yerde kullanılmasına ve düşük gelirlilere aktarılmasına imkân verecek avantajlar sağlar; bedavacılığı da ortadan kaldırır. Bedavacılık yanlış anlaşılmasın. İhtiyacı olana vermek yardımdır, olmayana vermek, bedavacılıktır. Türkiye’de eğitim sistemi bedavacıdır ve hem minimal devlet anlayışına hem de sosyal devlet anlayışına aykırıdır.

Bedava sadece fare kapanındaki beyaz peynirdir. Bedava eğitim büyük bir yalandır. Bedavanın fakire maliyeti çok yüksektir. Örneğin 42 yıllık hayat tecrübemle söylüyorum: Bedava bana hep pahalıya gelmiştir. Fakire daha pahalıya gelmektedir. Nedenini birazdan söyleyeceğim.

Kötü siyasetçiler, vergi toplayarak eğitimi bedava yapmaya çalışırlar. Yüksek vergiler, istihdamın azalmasına ve iş gücünün ucuzlamasına yol açar. Ucuz iş gücü fakirliği sürekli hale getirir. İyi siyasetçiler, eğitimi sağlam müteşebbislerin eline teslim ederler. Böylelikle eğitim sektöründeki dört önemli finansmanının önünü açarlar: özel teşebbüs yatırımları, bağışlar, eğitim kredileri ve kamu finansmanı.

Finansman çeşitliliği, eğitim hizmetlerinin ucuzlamasına yol açar; vergilerin düşmesini sağlar ve kamu kaynaklarının israfını engeller. Düşük gelirli ve zeki öğrencilerin bağışlar yoluyla kaliteli eğitim alması mümkün hale gelir. Eğitimin ulaşmadığı yerlere de kamu finansmanı ile destek sağlanır.

Türkiye’de şu anda eğitimdeki kamu finansmanı o kadar yüksek ki bu durum çok garip bir sonuca yol açıyor. Devlet, 500 bin TL’lik evde oturan, altında 200 bin TL’lik arabası olan ailenin çocuklarına da eğitim desteği veriyor. Bu destekler, vergilerden karşılanıyor ve o vergilerin içinde evi olmayan, kirada oturan insanlardan alınan vergiler de var. Durum böyle olunca “düşük gelirlilerin paralarıyla zenginlerin çocukları da okutulmuş oluyor“. Galiba bu, dünyadaki en saçma sosyal devlet anlayışı.

Özetle, eğitim alanında başarılı makro politikalar belirlenemediği ve PİSA sonuçlarından sonra eğitimin kalitesinin yükseltilmesi gerektiği kabul ediliyorsa ilk üzerinde duracağımız konu finansman meselesidir. Hükümet bu konuda bir politika değişikliğine gidecekse finansman çeşitliliğini esas almalıdır. Entelektüellerimiz de eğitim konusundaki tutuculuklarından vazgeçmeli; hükümeti engellemek yerine cesaretlendirmelidir.

Türkiye’ye, İran’a ve yaşadığımız günlere dair

Üsküdar Meydanında mevsimin en soğuk akşamlarından biri. Yağmur altında bir grup insan, Halep’ten tahliye edilmeyi bekleyen on binlerce insanın durumuna dikkat çekmek için ses vermeye çalışıyor.

Gözyaşı ve yağmur, dualar ve sloganlar birbirine karışıyor. İslam dünyasında milyonlarca insan gibi onlar da yeni bir Srebrenitsa katliamından endişe ediyorlar. Kederli ve öfkeliler. Batı dünyasına, ABD’ye, Suriye diktatörüne, Rusya’ya kızıyorlar.

Uzun yıllardan beri İslam coğrafyasında gerçekleştirilen gösterilerde kınanır onlar.

Ama artık bir farklılık var. Şimdi bu listeye İran da ekleniyor.

“Katil İran” sesleri yükseldiğinde “Çok acı. İran sonunda kendisine bunu da söyletti” diyor kalabalıktan biri.

Kötü günlerden geçiyoruz.

Onlar Halep’ten tahliye edilen insanlar için kaygı duyup dua ederken, ajanslar İranlı general Cevad Said’e bağlı güçlerin şehirden çıkan konvoya açtığı ateş sonucu 14 kişinin öldüğü haberini geçiyor.

Ve Türkiye, o insanlara güvenli bir çıkış yolu açabilmek için Rusya’dan medet ummak durumunda kalıyor.

“Acem Mülkü”nü “bir seng”e değişmek

Bir şehri “kazanırken” neleri kaybettiğinin farkında mı acaba İran? Yoksa farkında ve sadece bunu mu tercih ediyor? Paha biçilmez bir zenginliği kaybetme pahasına kendisine açılan hakimiyet alanını kâr mı sayıyor?

Bütün o “kazanımlarının” bölgede mezhep savaşları için uğraşan büyük devletler tarafından kendisine altın tepside sunulduğunun ve onların değirmenine su taşıdığının farkında ve bu rolü bilerek mi oynuyor, yoksa Suriye, Yemen, Lübnan ve Irak’ta elde ettiği mevzileri sahiden kendi başarısı mı sanıyor?

Gerçek şu ki her iki durumda da tarihi bir yanlış yapıyor; büyük bir günah işliyor.

Ama İran ne yaparsa yapsın, hepimizi tüketecek kanlı bir çarkın çevrilmeye çalışıldığını görenler için sorumlu tutum ne olmalı?

Asıl soru şu: Biz ne yapmalıyız?

Ne yaparsak etnik ve siyasi çatışmalarla hırpalanmış bir coğrafyanın yeni ve çok daha tehlikeli bir fay hattıyla daha derin biçimde yarılmasını önleyebiliriz?

Türkiye, Suriye, İran veya başka bir ulus devlete yönelik -haklı veya haksız- tepkilerin mezhepçi önyargıya dönüşmesini nasıl engelleyebiliriz?

Sünni, Şii veya Alevi, hiç ummadığınız bir insanın aptalca mezhepçi bir dille konuşmaya başladığını gördüğümüzde nasıl davranmalıyız?

Öncelikle yanlış bir yerden başlamamalı: Karda kışta, ateş altında can havliyle şehri terk etmeye çalışan 45 bin insanın iç yaralayan görüntülerine baka baka “Halep IŞİD’den temizleniyor” diyen birinin sorunu Şii olmak değildir. Çünkü “Sünnilik” böyle bir zalimliği ne kadar onaylarsa “Şiilik” de o kadar onaylar.

Sorumlu bir politikanın ana çizgileri

Kim ne yaparsa yapsın, biz mezhepçilik yapmamak zorundayız. Buradaki “biz” yaşadığımız coğrafyaya dair kaygıları olan, adalet duygusuna sahip herkesi, Sünnileri, Şiileri, Alevileri, Müslümanları, Hıristiyanları, Musevileri, dinli dinsiz herkesi kapsıyor.

“İyi ama karşımızdaki mezhepçiliğin dibini bulmuşsa da mı?”

Evet! Bunun hem ahlaki, dini bir temeli var; hem de pratik ve mantıki.

“O yaparken biz yapmazsak aymazlık etmiş olmaz mıyız?”

Olmayız; çünkü milliyetçilik nasıl millete hizmet etmezse, mezhepçilik de dine/mezhebe hizmet etmez.

Burada asıl aymazlık, karşısındakini iyileştirecek sağlıklı bir tutum almak yerine, onun hastalığını kendisine bulaştırmaktır; onunla beraber kendisini de çürütecek bir virüsle kendisini de enfekte etmektir.

Bizi kesip kanatacak makasın iki bıçağa ihtiyacı var ve ikincisi biz olmamalıyız.

İşte tam da bu yüzden, herkes öncelikle kendi evinin önünü süpürmeli.

İran’ın şu an irtikap ettiği kötülüğü, o devletin yanlış politikasını haklı olarak mahkum ederken, haksız olarak Şiiliğe dair toptancı yargılara ve haksız genellemelere varmamak gerek.

“Şii milisler demeyin, Hizbullah deyin, İran yanlısı milisler deyin, çünkü ben bir Şii olarak İran’ın ve Hizbullah’ın politikasını reddediyorum” diyen bir Lübnanlının sözünü aktarıyordu arkadaşım. Bu feryadı duymalı.

Şu anda İslam coğrafyası, bir de mezhepler üzerinden doku yırtılması tehdidi altında. Bu coğrafyanın insanları öfke ve intikam duygularıyla birbirinin boğazına çöktüğünde, “bölgeye demokrasi getirmek” isteyen devletlere de bu kavga ve ayrışma üzerine iktidar kurmak kalır.

Ne yapıp edip bu toplu intiharın budala piyonları olmamak, kurtlar sofrasının ziyafet malzemesi haline gelmemek için aklımızı başımıza toplamak zorundayız.

İran’ın Suriye politikasına duyulan tepki de onu cezalandırma refleksiyle bölgenin geleceğini tehlikeye atacak tepkisel bir siyasi tutuma sevk etmemeli. Geldiğimiz aşamada her şeye rağmen Rusya-Türkiye-İran anlaşması olumlu ve bu aşamada atılabilecek en makul adım olarak görünüyor.

Sorumlu politika, bölgenin selameti için, bütün günahlarına rağmen İran ile diyalog ve işbirliği imkanlarını zorlamayı gerektiriyor. Onun hoyratça harcadığı barışın faturasının hepimiz için daha fazla kabarmasını önlemek için.

Topluca çıldırma lüksümüz yok. Avrupa’nın yüzyıllarca önce yaptığı kan banyosunu biz de yapmak zorunda değiliz.

Biri sağlıklı kalmalı ve o biz olmalıyız.

Çünkü ancak biri sağlıklı kalırsa atlatılacak bir musibet bu. Sonunda en kazançlı çıkan da sağlıklı kalıp mezhepçilik yapmayan olacak.

Serbestiyet, 30.12.2016

Devletteki “derin” boşluk

AK Parti milletvekili Şamil Tayyar geçenlerde çok konuşulması gereken ama neredeyse tamamen görmezden gelinen bir konuşma yaptı:

“Derin devlet kötü bir şey değil. Türkiye gibi bu zor coğrafyada bir ülkenin mutlaka derin devletinin olması lazımdır. Kendi küllerinden kendini oluşturan bir devlet anlayışını ifade eder bu. Ama maalesef derin devleti ele geçiren bürokratik oligarşi, bunu kendi iktidarının aracı olarak gördü. Şimdi diyoruz ki; Türkiye’de yeni bir derin devlet oluşturulacak. Bunlar milletten emir alacak.”

AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde, devlete vesayet eden bir sistem yürürlükteydi. Sivil siyaset üzerinde yükselen ve hükümete kim gelirse gelsin devleti yöneten bu Kemalist vesayet sisteminin orkestra şefi orduydu. Diğer asli enstrümanlar ise yüksek yargı, YÖK, üniversiteler ve cumhurbaşkanlığı gibi devlet içi vesayet kurumlarıydı. Sivil ayaktaki işbirlikçileri olarak, belirli sermaye gruplarını temsil eden medya ve Kemalist kurucu parti vardı. Bu iki ayağın tamamlayıcısı ve bu sistemi sürekli kılmaya hizmet eden vazgeçilmez unsur ise derin devletti.

Daha sonra açılan dâvâlarda Ergenekon adı verilen derin devlet, vesayet mekanizmasının işleyebilmesi ve ayakta kalabilmesi için çalışan ve kirli, kanlı, yasadışı yolları kullanan, devlet-içi gizli bir örgütlenmeydi.

Bu yapılanma otoriter bir rejimi ayakta tutabilmek uğruna suikastlar, cinayetler, tehditler, şantajlar, işkenceler, faili meçhuller, darbe hazırlıkları, sansasyonel katliamlar ve benzeri olaylara başvuruyordu. Bu eylemlerle topluma korku pompalıyor, farklı kesimleri birbirine düşman ediyor, kaotik bir belirsizlik iklimi yaratıyor, siyasileri ve hükümetleri kıskaca alıyordu.

Demokratik cephe, AK Parti’nin vesayet rejimiyle giriştiği mücadeleye destek verdi. Bu mücadelede AK Parti’nin vaadi derin devletli vesayet rejimi yerine anayasal bir demokrasi kurulacağıydı. Bu yönde yasal, anayasal, kurumsal ve idari çok sayıda yapısal demokratik reform teklifiyle çıktı toplumun karşısına. Ancak daha ziyade yasal ve idari düzeyde bazı reformlar ve değişiklikler yapabildi.

2010 referandum sonucu, bu kavgada AK Parti’nin zaferini ilân eden dönemeçlerden biriydi. Böylece hem vesayet kurumları hem derin devlet yenilgiye uğratılmıştı. Devlet içi vesayet kurumlarının kontrolü büyük ölçüde AK Parti’ye geçmiş, derin devlet ise dağıtılmıştı.

Dağıtılan “derin devlet” devlet içinde kocaman bir boşluk yarattı. Eski rejimin temel organizasyonu, vesayet mekanizmalarıyla işletilen bir devlet yapılanmasına göre şekillenmişti. Kemalist derin devletin tasfiyesiyle ortaya çıkan “derin boşluğu” FETÖ güncellenmiş bir derin devlet olarak doldurma amacındaydı. Erdoğan’ın kararlı duruşu olmasaydı, az kalsın başarılı da olmuştu.

Nihayetinde, örgütün üyeleri şişirilmiş özgüvenleri ve tüm iktidarı hemen elde etme hırsları ssonucu, niyetlerini deşifre edecek sertlikte ve aptallıkta hamleler yaptılar. Bu sayede o derin boşluğa yerleşemeden bertaraf edilebildiler.

Şimdi, Şamil Tayyar o boşluğun, “bürokratik oligarşi”nin emrinde olanın yerine, “milletin” emrinde olan yeni bir derin devlet getirilerek doldurulması gerektiğini veya doldurulacağını söylüyor.

Hemen not düşmek gerekir; her derin yapılanma eninde sonunda dar bir oligarşinin yönetimine geçer. Bu, işin doğası gereğidir. Gizli, yasadışı ve demokrasi dışı bir mekanizma nasıl olup da milletten emir alacak acaba? Muhakkak ki millet adına hareket ettiğini ileri süren bir takım bürokratlar ve siyasilerden emir alacak. Yani tasfiye edilen eski oligarkların yerini yeni oligarklar alacak; yeniliği de burada kendini gösterecek herhalde!

Şamil Tayyar’ın önerisi akla ve demokrasiye büyük ziyan. Öneriyi ciddiye alarak, yeni bir derin devlet yaratmanın neden yanlış olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım. Ancak bu vesileyle ortada gerçekten ciddi bir tehlike olduğuna dikkat çekmek isterim.

Şimdi, derin devlet ve vesayet kurumlarıyla birlikte işlemeye göre düzenlenmiş bir siyasal yapı var elimizde. Bu yapıda derin devletin tasfiyesi ile ortaya çıkan büyük ve derin bir boşluk oluştu.

Bu boşluk, aslında derin devletin değil, sadece derin devletin adamlarının tasfiye edilebilmiş olmasından kaynaklanıyor. Rejimde ciddi bie yapısal ve kurumsal değişikliğe gidilmediği için, belirli bir gündemi olan ve organize birileri “derin boşluğa” yerleştiğinde yeniden çalıştırılmaya hazır bir mekanizma hâlâ orada duruyor. Bahsettiğim tehlike budur.

Bana kalırsa bu boşluk şu anda Erdoğan’ın karizmatik liderliği ve gücü sayesinde fark edilmiyor. Erdoğan’ın süper liderliği birilerinin bu boşluğu doldurmasına izin vermez gibi görünüyor. Ancak bu aldatıcı bir görüntü olabilir. Ve belki de eski derin devletin unsurları alttan alta bu boşluğa, ucundan kıyısından yerleşmeye başlamış olabilir. Hattâ bu kjuvvetle muhtemeldir de. Avantajları, hem bu işe fazla hevesli olmaları, hem de mekânı, yapıyı ve işleyişi biliyor olmalarıdır. Üstüne 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan kaotik olağanüstü hal de eklendiğinde, bu olmayacak bir iş sayılmamalı.

Veya, Şamil Tayyar’ın konuşmasından hareketle düşünürsek, yeni adaylar söz konusu boşluğa göz dikmiş olabilirler. Ancak “eski kurtlar” karşısında şansları azdır ve mekânın asıl sahipleri tarafından manipüle edilmeye mahkûmdurlar.

Devlet mekanizmasında demokratik nitelikte bir yapısal ve kurumsal değişiklik yapılmadığı sürece, o boşluğa talip gruplar hep çıkacak ve derin boşluk kolayca derin devlete dönüşecektir.

AK Parti, iktidar serüveninin başlarında YÖK, yüksek yargı veya cumhurbaşkanlığı gibi vesayet kurumlarını birer vesayet aparatı olmaktan çıkaracak demokratik reform önerileri sundu ve bunları samimiyetle uygulamaya çalıştı. YÖK’te veya yerel yönetimlerde reform öngören yasa tasarılarını hatırlayınız.

Ancak devlet içi ve dışı vesayet mekanizması, o zamanlar kendi ölüm fermanı olacak olan bu yapısal reformlara tüm gücüyle karşı koydu. Buna karşı AK Parti, dikkatini daha fazla bu vesayet mekanizmasını işleten kurumların “ele geçirilmesi”ne verdi.

Kurumların başındakileri mümkünse “kendilerinden” olan kişilerden, değilse en azından kendilerinden olmayan ama ılımlı kişilerden oluşturmaya çalıştılar. Ancak bu strateji bir süre sonra her yere “bizden birilerini” yerleştirme, devleti “bizim kılma” pratiğine dönüştü. FETÖ’nün devlete bu kadar yoğun biçimde yayılabilmesinin arkasındaki sebeplerden biri de bu tutumdur.

Başlarda demokratik yapısal reformları savunurken AK Parti’nin bunları hayata geçirecek gücü yoktu. Bu yüzden vesayet kurumlarının kontrolünü ele geçirmeye yönelmekte haklıydı. Vesayet sistemini adım adım verdiği mücadele ile yenilgiye uğrattıktan sonra, nihayet bu değişiklikleri yapabilecek güce de ulaştı. Ne var ki bu sefer de AK Parti vesayet kurumlarında demokratik reformlar yapmaktan kaçmaya başladı. Yapısal-kurumsal demokratik reformları yapabilecek güce ulaştığında bunları yapmalıydı ve gene de yapmalı.

Devletin kurumlarını tamamen kontrolü altına alabildiğine göre demokratik reformların “zorunlu olmadığı” değerlendirmesini yapmış olmalı. Veya, kötü ve adaletsiz bir sistemin başında “iyi ve bizden birileri” olursa sistemin iyi ve doğru yönde çalışacağı zannına da kapılmış olabilirler.

Oysa bugün, kurumların başındaki kişileri doğrudan belirlemenin adaleti ve iyiliği garanti etmediği gibi, sistemin tam kontrolünü ele geçirmek demek de olmadığı anlaşılmış olmalı. Bilhassa  17/25 Aralık ve 15 Temmuz bunun böyle olmadığını açıkça gösterdi.

AK Parti 15 Temmuz’a rağmen bu stratejisini bir eleştiriye ve revizyona tabi tutmadığı gibi, kurumların tepesindekileri (rektörleri atama örneğinde olduğu gibi) daha katı ve dolaysız bir kontrolle kendine bağlamak suretiyle bütün bir sistemi tek bir elde toplamaya yöneldi.

Oysa vesayet mekanizmasına uygun olarak tasarlanmış bu sistemi yapısal olarak demokratik reforma tabi tutmadığınız sürece, problem olduğu yerde duruyor olacaktır. Siz ne kadar bütün kontrolü ele almaya çalışırsanız çalışın, o derin boşluk orada olduğu sürece, devletin asıl yönetimi bugün veya yarın o boşluğu dolduracaklar tarafından yapılacaktır.

Erdoğan’ın güçlü liderliği bunu sadece zorlaştırabilir veya biraz geciktirebilir. Şu anda Erdoğan devlet kurumları üzerinde tam kontrole sahip gibi “görünüyor.” Ancak bir süre sonra derin boşluğu dolduracak aktörler devlet kurumlarının kontrolünü de şu veya bu yolla ellerine geçireceklerdir.

Böyle bir iş derin bir yapılanma için hayli kolaydır. Sistemi ne kadar merkezî, tek tip ve tepeden aşağı işleyen bir yapıya dönüştürürseniz, derin devletin onu manipüle etmesini ve hattâ ele geçirmesini de o ölçüde kolaylaştırmış olursunuz.

Anayasal demokrasilerde de oligarşi ülkeyi derin devlet vasıtasıyla istediği şekilde yönetme eğiliminde olacak, bundan vazgeçmeyecektir elbette. Ancak demokratik bir rejimde çoğulculuğun ve kurumsal-yasal prosedürlerin anayasal ve yapısal olarak  sağlayacağı sigortalar çok daha çeşitli ve dayanaklı olacaktır. Sistem demokratik siyasetin ve kamuoyunun gözetim ve denetimine daha açık olacaktır. Derin devlet, devletin rutin işleyişini değil, büyük skandal yaratan rutin dışına çıkışlarını temsil edecektir.

“Yeniden derin devlet” riskini düşürebilmek için, devletin işleyişi ve kurumlarında demokratik siyaset ile çizilen bir çerçeve içinde çoğulculuğun, şeffaflığın ve hukuk devletinin işler kılınacağı köklü bir reforma ihtiyacımız var.

Beklenti yüksek, umut zayıf.

Serbestiyet, 26.12.2016

Bombalarla özdeşleşmek

Temmuz 2015’de çözüm sürecinin rafa kaldırılmasıyla birlikte, Türkiye’de çok sayıda bombalı saldırı yapıldı. Sürecin ardından PKK savaşı şehir merkezlerine taşıdı. “Devrimci halk savaşı” adını verdiği strateji uyarınca birçok kentte hendekler kazdı, barikatlar kurdu ve sokakları patlayıcılarla döşedi.

İkili bir gaye güdülüyordu bu hamleyle. Biri, halkın bir kısmını arkasına alıp devlete karşı bir ayaklanma tablosu sunmaktı. Diğeri ise, devletin bu atağa haddinden fazla sertlikte bir refleks göstermesini ve böylelikle çok sayıda sivil ölümüne sebebiyet vermesini sağlamaktı. Dünyada zaten IŞİD’e destek olduğundan bahisle Türkiye aleyhine oldukça şiddetli rüzgârların estirildiği bir dönemdi. Buna bir de “katliamcı devlet” algısı eklenebilirse, rüzgârlar fırtınaya dönüşecek ve Türkiye’nin bu fırtınanın önünde durması güçleşecekti.

Ancak, çözüm sürecine — yani sorunun demokratik siyaset içinde çözülmesine — büyük destek veren Kürtler, PKK’nin bu çatışma tercihini kabul etmediler. Hendeklerin ve barikatların arkasında durmadılar. Yapılan çağrılara itibar etmediler. Yani PKK’nin arzuladığı güzergâha girmeyi reddettiler.

“Artık yeter” duygusunu zorla radikalleştirmek

PKK’nin hendekten beklediği çıktıları elde edebilmesi, halkın en azından bir bölümünün hendeklere arka çıkmasıyla mümkün olabilirdi. Ancak halktan böyle bir destek gelmeyince PKK’nin stratejisi çöktü. Uzun süren bir mücadelenin ardından hendekler kapatıldı, barikatlar kaldırıldı, PKK’nin silâhlı unsurları kent merkezlerinden çıkarıldı.

Bunun üzerine PKK taktik yeniledi; önüne hedef olarak çatışmaları ülkenin batısına kaydırmayı koydu. Metropollerde güvenlik güçlerinin ve sivillerin hedef alındığı çok sayıda saldırı gerçekleştirdi.  Temmuz 2015 ile Aralık 2016 arasındaki zaman diliminde PKK 80 adet intihar eylemi gerçekleştirdi. Bu saldırılarda 265 kişi hayatını kaybetti, 1460 kişi de yaralandı.

PKK saldırılarının içte ve dışta birçok amacı var. İki tanesini özellikle vurgulamak lâzım. İlki, ülkeyi destabilize etmek. PKK ardarda bombalar patlatarak kamuoyunda bir endişe, korku, çaresizlik ve ümitsizlik duygusunun hâkim olmasını arzuluyor. Büyük şehirlerdeki saldırılarla kimsenin kendini güvende hissetmemesini ve ülkenin yönetilemediği düşüncesinin kökleşmesini istiyor. İktidar ile muhalefetin karşı karşıya gelmesini, toplumsal ve siyasal düzeyde kutuplaşmanın derinleşmesini hedefliyor.

İkinci amaç ise, etnik bir ayrıştırma zeminin yaratılması. Üzerinde en hassasiyetle durulması gereken de bu. Kalabalık meydanlarda sivillere yönelmenin, Kayseri gibi milliyetçi ve muhafazakâr hissiyatın yüksek olduğu yerlerde kanlı eylemler yapmanın gayesi çok açık: Kürtleri hedef tahtasına oturtmak. PKK “Artık yeter” duygusunu radikalleştiren eylemleriyle, Kürtlere dönük bir toplumsal öfke yaratmak ve/ya büyütmek istiyor. Zira bu öfke taşar da Türkler ve Kürtler bir şekilde karşı karşıya gelirlerse, kaotik bir hal her yere egemen olur ve bütün ülke bunun altında kalabilir.

Nitel dönüşüm

PKK’nin ağırlıklı olarak bombalı eylemler gerçekleştiren bir örgüt haline gelmesinde birçok faktörün rol oynadığı söylenebilir. Meselâ Ortadoğu’daki keşmekeşin PKK’ye uygun bir ortam yarattığına değinilebilir. PKK’yi bilhassa ABD ile kurduğu ilişkinin cesaretlendirdiği belirtilebilir. Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin kötü seviyelerde seyretmesinden ötürü Türkiye’ye dönük eylemlerin Batı’dan çok tepki çekmeyeceği düşüncesinin PKK’de güçlü olmasının altı çizilebilir.

Bunların hepsinin belirli ölçülerde doğruluk payı taşıdığı teslim edilmeli. Ancak daha köklü bir neden var; bu da PKK’nin nitel bir dönüşüm yaşamasıdır. Geçenlerde Cengiz Kapmaz önemli bir noktaya dikkat çekti. PKK’nin Türkiye’de yarı-konvansiyonel bir gerilla örgütüne dönüşemediğini yazdı (http://serbestiyet.com/yazarlar/cengiz-kapmaz/savas-degil-ihmal-kayiplari-kacinilmaz-degil-onlenebilir-zayiat-744509).

Afganistan’daki Taliban, Kolombiya’daki FARC, Suriye’deki IŞİD gibi yarı-konvansiyonel gerilla mücadelesi düzeyine ulaşabilmiş örgütleri ayırdeden birtakım özellikler bulunur: Bunlar kalıcı olarak alan tutarlar; şehir merkezlerini uzunca sürelerle ellerine geçirirler; orduyu — egemenlik iddiası taşıdıkları — toprakların dışına çıkarırlar. Bu tür örgütler kendilerini gizlemezler; cephesi belirsiz bir savaşın içine girmezler.

EYP’ler ve bombalar

Kırk yıla varan tarihinde PKK, Türkiye’de hiçbir dönem böyle bir örgüt vasfını kazanamadı. Kapmaz’ın ifadesiyle, “yürüttüğü savaşa bir derinlik kazandıramadı, savaşta yaratıcı taktik hamleleri geliştiremedi. Çünkü devletin etkili mücadele gücüyle karşı karşıya kaldı.” PKK 2015’teki şehir savaşı stratejisinde de umduğunu bulamayınca tamamen bombalı eylemlere ağırlık veren bir niteliğe büründü. Bu da TAK isminin ön plana çıkmasını kaçınılmaz kıldı.

Kapmaz’ın bahsettiği iki çalışma (Necdet Özçelik, PKK ve Bombalı Araç Saldırıları, SETA; Oktay Bingöl, PKK ve El Yapımı Patlayıcılar, Merkezi Strateji Enstitüsü), mücadelenin seyrinin değiştiğini gösteriyor. Bu raporlara göre, PKK’nın kayıplara sebebiyet veren saldırıları dört grupta ele alınabilir: Bombalı saldırılar; el yapımı patlayıcılarla yapılan saldırılar; karakol baskınları; güvenlik güçleriyle arazide çatışmalar. 2014’ten bugüne kadar olan dönemde, güvenlik güçlerinin kayıplarının yüzde 90’ına, bombalı araçlarla ve el yapımı patlayıcılar ile gerçekleştirilen saldırılar yol açıyor.

Dolayısıyla 1990’lardaki gibi karakol baskınları, arazideki sıcak temaslar ve diğer silahlı saldırı türleri, PKK bakımından artık etkili eylem türleri oluşturmuyor. PKK en büyük zararı el yapımı patlayıcılar ve bombalı saldırılarla (araçlı saldırılar ve intihar eylemleri) veriyor. PKK’nin giderek intihar saldırıları ve bombalarla özdeşleşmesinin ardında da bu yatıyor.

Bombalı saldırıların ürettiği sonuçlara bir sonraki yazımda değineceğim.

Serbestiyet, 28.12.2016

İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 2

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 1
İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 2
[/box]

Önceki yazımda, psikolog Steven Pinker’ın insanlığın durumunun öncesine nispetle çok daha iyi olmasına rağmen kötümserliğin yaygın olmasının sebebi olarak gördüğü üç hissî önyargıdan bahsetmiştim. Pinker’a göre, kötümserliğin bilişsel (cognitive) sebepleri de var. En önemlisi “elde edilebilirliğin keşfi”dir (availability heuristic). Bu ihtimâl psikolojisinin bir özelliğidir ve psikolog Tversky tarafından Nobel ödüllü iktisatçı Daniel Kahneman’la birlikte incelenmiştir. Bu iki bilim insanı kırk yıl önce insan beyninin ihtimâlleri hesap etme yollarından birinin basit parmak hesabı yapmak olduğunu söyledi. Bir şeyin örneğini daha kolay hatırladıkça onun vuku bulacağını daha muhtemelen tahmin edersiniz. Sonuç olarak bir vakayı daha hatırlanabilir yapan her şey onu daha muhtemel yapacaktır. Beynin enformasyonu muhafaza etme yeteneğinin kaçamakları (quirks) bugün bir riskin ihtimâliyle ilgili tahminlerimize sızacaktır.

Kahneman ve Tversky basit bir örnek verir. R harfiyle başlayan kelimeler mi yoksa üçüncü harfi r olan kelimeler mi daha yaygındır? İnsanlar öyle olmamasına rağmen, r ile başlayan kelimelerin daha fazla olduğunu söyler. Bu hatanın sebebi, kelimeleri üçüncü harfleriyle değil başladıkları harfle hatırlamamızdır. Aynı sual alfabenin her harfi için sorulabilir. Her seferinde aynı cevap alınacaktır, çünkü kelimeleri ilk harflerini hatırlama dışında yollarla hatırlayamayız. Elde edilebilirliği keşfetme olgusunu hayatın her alanında görürüz. İnsanlar uçak kazalarından, köpek balığı saldırılarından ve terörist bombalarından elektrik çarpmasından, düşmekten ve boğulmaktan korktuklarından daha çok korkarlar.

Pinker’a göre, bu psikolojik önyargıların her biri, bir kötümserlik havasına yol açacak biçimde haberlerin mahiyetiyle karşılıklı etkileşir. Haber, vuku bulan şeydir, böyle bir olayın vuku bulmadığı bir okulun önünde elinde kamerasıyla bekleyen ve bugün bu okulda bir silahlı saldırı olmadı diye haber geçen bir gazeteci görmezsiniz. Haber, haber olduğu için, şiddet içeren eylemlerle ilgilidir. Bu haberciliğin “eğer kanarsa yol açar” siyaseti tarafından pekiştirilir. Gelirimizin önemli bir bölümünü trajedileri, çete hikâyelerini, vurdulu kırdılı filmleri ve insanların vurulduğu, kesildiği, havaya uçurulduğu diğer filmleri seyretmeye harcarız. Haberlere ilgi toplamak için de bu fiksiyonlardaki şeyleri gerçek hayatta görmek gerekir. Akıllı telefonların artık milyonlarca insan tarafından kullanılıyor olması bu tür haberleri yapma ve onlara ulaşma imkânını aklın/havsalanın alamayacağı kadar arttırmakta. Daha önceleri kimsenin haberdar olmayacağı kanlı olaylardan şimdi herkes haberdar olabilir. Bu özelliklerin hepsi elde edilebilir olmanın keşfini artırır. Bize canlı, hatırlanabilir, en yeni olayları, ihtimaliyet tahminlerimizi yönlendirecek malzemeyi sağlar.

Ne yazık ki, bu fenomenler ters şiddet olaylarının bildiğimiz olağan şiddetle birlikte var olmasına ve yükselmesine yol açar.  Bazı insanlar tam da haber olacağını tahmin ettikleri/umdukları için şiddet kullanırlar. Yayın organlarına hediye gibi gelen en az iki şiddet türü vardır. Biri, minimum şiddetle maksimum tanıtım/propaganda elde etme aracı olan terörizmdir. Nasıl hesaplanırsa hesaplansın, terörizm toplam şiddetle ölüm rakamı içinde önemsiz bir orana tekabül eder. 9/11’de (2001) üç binden daha az sayıda insan öldürüldü. Bu rakam cinayet veya iç savaşlarda ölen insanların sayısıyla karşılaştırıldığında devede kulaktır. Şiddetin ikinci kategorisi, haber organları olmasa bu kadar çok olmayacak, tabiri caizse, gösteri cinayetleridir.  Araştırmacı Adam Lankford  The Myth of Martyrdom (Şehitlik Miti) adlı kitabında şu açıklamayı yapar: Varsayalım ki yakın gelecekte meşhur olmak istiyorsunuz. Bunu sağlamak için ne yaparsınız? Ölümcül bir hastalığın tedavisini bulmak çok iyi olurdu, ancak, çok az kişi öyle bir şeyi yapabilir. Garantili bir yol vardır: Birçok masum insanı öldürmek. Kitle medyasının mevcut tutumu yüzünden, tanınmayı hayat dâhil her şeyden önemli gören bir pazar üretildi. Bu, günümüzdeki habercilik olmasaydı muhtemelen mevcut olmayacak bir şiddet türünü yaratır.

Pinker’ın bu anlatımı özetlenecek olursa, insanlığın durumu önceki çağlara nispetle çok daha iyi olmasına rağmen, kötümserliğin böylesine yaygın olması insan psikolojisine dayanan üç duygusal önyargıya bağlanabilir: 1) Kötünün iyiye galebe çalması, 2) eski güzel günler ilüzyonu, 3) ahlâkçılık yarışması. Bunların hepsi bir bilişsel önyargıyı besler: Elde edilebilirliğin keşfi. Bu da haberciliğin ve haberlerin mahiyetiyle etkileşir ve böylece kötümserlik eğilimi doğar ve yaygınlaşır.