Ana Sayfa Blog Sayfa 181

15 Temmuz Kasveti

Kalkışma başlamadan önce – Neredeydim?

13 Temmuz Çarşamba sabahı Kırklareli’ne doğru yola çıkarken niyetimiz, iki gün halamlarda kalmak ve birkaç saatliğine Çerkezköy’e uğrayıp akrabaları ziyaret ettikten sonra Cuma günü en geç ikindi vakti eve dönmüş olmak idi.

Evdeki hesap çarşıya uymayınca Çerkezköy’den çıkışımız gecikti. Sultangazi’de oturan oğlunun yanına gitmek isteyen bir akrabamızın da bize katılmasıyla dört kişi olduk: Ben, annem, babam ve yengemiz.

Mahmutbey gişelerinden çıktıktan sonra akrabamızı bırakacak, ikinci köprü üzerinden Üsküdar’a geçecektik. Önümüzde 130 km’lik bir yol, depoda yeteri kadar yakıt vardı. Buna rağmen babam huzursuzlandı, yol boyunca gözü Total (benzin istasyonu) aradı, rastlamayınca herhangi bir benzinliğe girip 50.-tl’lik mazot aldı. (deposunu sadece Total’de doldururdu)

Sultangazi’den ikinci köprü yoluna çıkınca başlayan sıkışıklığı Cuma trafiğine bağladık. Yol o kadar sıkışıktı ki, belki daha iyidir düşüncesiyle Boğaziçi Köprüsü’ne yöneldik. Fakat burada da durum farklı değildi. Trafik o kadar berbattı ki, yolun üçte ikisini 100 km’de 5 litre ortalama yakıt tüketimi ile geçmişken, dur-kalk’larla ilerlediğimiz kalan üçte birlik bölümdeki ortalama yakıt tüketimimiz 12 litreye çıkmıştı. Trafiğin hâlini varın anlayın gayri.

En son Mecidiyeköy sapağından ve eski Ali Sami Yen Stadı’nın önünden geçtiğimizi hatırlıyorum. Sonra uyumuşum.

İlk emareler

Gözümü açtığımda köprüyü çoktan geçmiş, Kısıklı’daydık. Sivil polis görünümlü birileri yolu çevirmiş, araçları Büyük Çamlıca yoluna sevk ediyordu. Cumhurbaşkanıyla aynı muhitte oturmanın cilveleri deyip sola saptık. Bu sırada tekrar sağa dönüş yolunu kaçırdığımızdan Çamlıca tepesine doğru yol almaya başladık.

Hava güzeldi. Biz de hayli yorulmuş, saatlerdir tuvalete gitmemiştik. Boğaza karşı bir çay içip eve öyle geçelim diyerek Balkon Kafe’ye girdik.

Enfes boğaz manzarasını seyrederken pil seviyesinin kamerayı çalıştıramayacak kadar düşmüş olmasına (sanıyorum %5 idi) üzüldüm. Şarjı %20’ler civarında olan babamın telefonuyla yaptığım birkaç çekim de iyi sonuç vermedi. Bir gün fotoğraf makinesiyle gelirim diyerek seyre devam ettim.

Manzara harikulâdeydi. Köprünün bize göre sol yanı bir ışık hüzmesi içindeydi. Sağ yanı ise karanlıktı. Herkesin Anadolu’ya geçeceği tutmuş dedim, kimse Avrupa’ya gitmiyor!

Biraz daha oturduktan sonra hesabı ödeyip ayrıldık.

Takriben on dakikalık yolumuz vardı. Ancak ne yana sapsak ya tıkalı, ya kapalıydı. Bütün yollar aynı anda nasıl tıkanmış olabilirdi ki?

Sadece anayolları biliyordum. Şarjım %3’e düştüğünden, yol tarifi de alamıyordum. En iyisi levhaları takip etmek ve göz kararı ilerlemek dedik. Sahile inip Çengelköy sırtlarından dolanmayı önerdim.

Beylerbeyi ile Çengelköy arasında, sağ kolda bir benzinlik çıktı yolumuza. Yine Total değildi (Petrol Ofisi idi) ama babamın ihtiyatlılığı tuttu ve bu sefer depoyu dolduracağım dedi. Pompaların her birinin önünde ikişer-üçer araçlık kuyruk vardı. Bu saatte herkesin mi benzini bitmişti?

Derken, sıra bize geldi. Babam aracın dışında deponun dolmasına nezaret ederken, anneme ‘bizi eve atacak kadar yakıtımız varken bu kuyruğa girmenin ne kadar gereksiz olduğu’ndan bahsediyordum. Babam böyleydi işte!…

O sırada, kardeşim aradı. İyi çocuktur ama hep böyle münasebetsiz zamanlarda arar; tuvaletteyken ya da şarjım yokken.

– Şarjım neredeyse sıfır. Birazdan evdeyiz. Seni gidince arayayım mı?

Biradere laf anlatmak mümkün mü?

– Haberleri duydun mu, diye söze girdi.

– Duymadım. Ama on dakika sonra evdeyim. Gidince bakarım.

– Ben sana anlatayım o zaman, demez mi?

– Anlamadın herhalde, şarjım yok. Olanı da sen yiyorsun. On dakika sonra evdeyim. O zaman konuşuruz.

– Babamın da mı yok, oradan konuşalım?

Hangi telefondan devam ettik hatırlamıyorum, ama ne gerek vardı ki bu kadar üstelemeye? Birazdan evde olacaktık nasılsa…

– İki dakika sus ve beni dinle, diye başladı konuşmaya.

Darbe yapıldığını ilk o an kardeşimden öğrendim. Benzinlikteki kuyruğun anlamı buydu demek?

Söylediği ikinci şey, telefonu arabanın çakmağından nasıl şarj edebileceğimiz ve bağlantı kablosunun nerede olduğu idi.

Gerçi o kabloyu kullanmadık ama bu bilginin ne kadar değerli olduğunu, vakit ilerleyip de on dakika mesafedeki eve bir türlü ulaşamayınca daha iyi anladım. Tıpkı olan-bitenden habersiz babamın, depoyu doldurmakla ne iyi ettiğini daha iyi anladığım gibi.

Darbenin ilk anlarında – Sokaklar

Ortada asker yoktu ama girdiğimiz bütün yollar ya trafikten ötürü tıkalı ya da kapatılmıştı. Kapatanlar kimdi? Askerin emrine girmiş sivil polisler miydi? İlk aklıma gelen bu oldu. Öyleyse silahları neredeydi? Tek bir silah ya da tabanca görmedim.

Mütehakkim bir tavır sergilemiyor, daha ziyade ‘buradan değil de, şu taraftan gidin’ babında yol gösteriyorlardı.

Yolu kapatanlar sıradan vatandaş ise, kime hizmet ediyorlardı? Muhakkak ki askere diye düşündüm o an.

Halkı, askerin geçeceği (hatta belki tuttuğu?) ana güzergâhlardan uzaklaştırmaya çalışan bu insanlar, yaşadıkları muhit itibariyle istisnasız bütün seçimlerde Ak Parti’yi desteklemiş, hatta en büyük oy depolarından biri olmuştu. Şimdi çıkmış askere yardım ediyorlardı. Bir ülke, bir halk bu kadar çabuk mu dönerdi? Bir düdük çalmış ve her şey bitmiş miydi?

Yolun kapatılmasının kime yarayacağı, askerin bundan ne gibi bir çıkarı olacağı o an sormayı düşünemeyeceğim kadar uzak sorulardı.

Ana güzergâhların asker geçtikten sonra değil, geçmeden önce kapatıldığını ve amacın darbeci askerlerin duruma hâkim olmasının önüne geçmek olduğunu ancak ertesi gün anlayacaktık.

Bosna Bulvarı üzerinden Ümraniye içlerine yönelirken, babamın telefonu aklıma geldi. % 20’nin altına düşse de, hâlâ şarjı vardı. Konum tespitini ve Yandex’i açıp ilerlemeye devam ettik. Bu, şarjın daha hızlı tükeneceği anlamına geliyordu.

Yandex’in önerdiği rotaların tamamı tıkalı ya da kapalıydı. Önerisi dışında bir yola sapmak zorunda kaldığımızda yeni bir rota hesaplıyor, önerdiği her rota kısa zamanda işe yaramaz hâle geliyordu. Tek yön ya da girilmez levhalarına aldırmadan yol almaya başladık.

Derken Mevlâna Parkı’nın önünde bulduk kendimizi. O civarı biliyordum. Geliş ve gidiş olarak ayrılmış iki ana caddeyi dikine geçmeyi başarabilirsek, ara sokakları takip ederek eve ulaşmak mümkündü. Nitekim öyle oldu. On dakika sonra evin önündeydik.

Babam arabayı park ederken biz, karşı komşunun penceresinden görünen (ama duyulmayan) televizyona bakıyorduk. Aynı apartmanın önünde şaşkın, biraz da korkmuş vaziyette bekleşen birkaç kişi vardı. İçlerinden birine vaziyet nedir diye sorunca, askerler TRT’yi ele geçirmiş, bildiri okutuyorlar dedi ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi, eve girmek lazım diye ekledi.

– Sokağa çıkma yasağı ilan edildiyse, onları dinlememek ve bilâkis sokağa çıkmak lazım, dedim. Boyun eğdiğimiz an kaybederiz!

– Kendi partilileri bile terk etmişken ben niye direneyim, minvalinde birşeyler geveledi.

O saatte ve o şartlarda bu bilgiyi nereden almıştı bilmiyorum, ama konuşacak vakit yoktu. Saate bakmak o an aklıma gelmedi. Fakat sonradan Anadolu Ajansı’ndan öğrendiğime göre, bildiri 00:13’te okunmuş.

Darbeye ilişkin ilk öğrendiklerimiz – Evdeyiz

Bagajdan birkaç parça lüzumlu eşya ile eve çıktık. İlk yaptığımız iş televizyonu açıp vaziyete bakmak oldu. İki-üç dakika içinde bütün haber kanallarını dolaştık. Asker harekete geçmiş, fakat duruma tam anlamıyla hâkim olamamıştı.

Görünüşe göre hareket yeni başlamıştı. Sokağa hâkim olan, kendini güçlü hissettiren kazanır, diğerleri güçlünün tarafına doğru akardı. Kısaca bu darbe durdurulabilecekse, şu birkaç saat içinde durdurulabilirdi.

– Çıkıyor muyuz, dedim babama; çıkıyoruz dedi.

Hâlâ öğle yemeğiyle idik. Bir sonraki öğünümüzü nerede, ne zaman ve hangi şartlarda yiyebileceğimize dair bir fikrim olmadığından “sen birşeyler atıştır, ben de geliyorum” dedim. Böylece babamın kan şekerinin düşme ihtimalini de azaltmış oluyorduk.

Banyo yapacak vakit yoktu. Önümüzdeki bir, hatta birkaç günü nezarethanede geçirme ihtimaline karşı iç çamaşırlarımı değiştim sadece. Hazırda (şarjlı) tuttuğum eski (bar-tipi) telefonumu, radyodan haber dinlemek için kulaklığımı ve boynuma astığım küçük el çantasını yanıma aldım. Keşke bir de bayrak olsaydı diye geçirdim içimden ve bayrağım olmadığı için ilk defa üzüldüm.

Mutfağa geçip tezgâhın üstünde ben de birşeyler atıştırdım: Bir dilim ekmek, iki dilim peynir.

Şarja taktığım akıllı telefonu kapamadan önce, sosyal medyaya yazmayı denedim fakat gitmedi (çok sonra, yani gecikmeli olarak gitmiş).

Çıkmadan önce, otuz-kırk kişilik bir gruba şu kısa mesajı attım:

– Bize en yakın merkez olan Kısıklı’dayım. Darbeye boyun eğmeyeceğim!

Nereye gideceğimizi konuşmamıştık aslında. Fakat bu darbenin asıl hedefinin Erdoğan olduğu/olacağı belli iken başka nereye gidebilirdik ki? Hem de evine üç kilometre kadar yakınken.

Başbakanın açıklama yaptığını az önce duymuştuk. Peki ama Erdoğan nerede idi? Kısıklı’da mı? Niye sesi çıkmıyordu? Yakalanmış mı idi?

Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da kapıya yöneldik. Tam çıkacağımız sırada, nihayet sesini duyduk. (Demek o sırada saat 00:26 imiş!)

Halkı meydanlara çağırıyordu. İçim rahatladı: Demek sağ ve özgürmüş! Üstelik tam da yapılması gereken şeyi yapıp halkı meydanlara çağırıyor.

Yollara düşüyoruz – İlk hedefimiz Kısıklı!

Bir hışımla attık kendimizi dışarı. Koşmuyor, fakat seri adımlarla yürüyorduk. Pencereden bakanları el işaretiyle ya da seslenerek sokağa çağırıyor, korna çalarak, bayrak sallayarak yola düşen arabalara selam veriyor, laf atıyorduk. Herkes birbirini tanıyor gibi ve iletişim halinde idi.

Yolda bizimle aynı yöne yürüyen genç bir çifte (belki de kardeştiler) rastladık. Kadın olanı, hem söylenip hem yürüyordu: Askerler bizi mahveder, biz güçsüzüz, silahsızız, ne yapabiliriz ki vs.

Korkmamasını, asıl tehlikenin boyun eğersek yaşanacağını söyledimse de teskin olmadı. Cep telefonuyla birini aradı ve halkın marketlere hücum edip yağmaladığını filan anlattı. Aynı marketin önünden geçtiğimiz halde ben öyle bir şey görmüyordum.

– Korkuyorsan gelme, dedim kıza, git evinde otur, ama kimseyi paniğe sevk etme!..

Biraz daha hızlanıp arayı açtık. Yürüdükçe araç ve insan sayısı artıyordu. Umudun ve başarı ihtimalinin de artması demekti bu. Halkın direnişini kıracak, maneviyatını çökertecek bir hadise vuku bulmazsa, bu kalkışma başarıya ulaşmaz düşüncesi, sanıyorum ilk o sırada oluştu. Ne olacaksa önümüzdeki üç-beş saat içinde olacak, ne olmayacaksa yine o üç-beş saat içinde engellenecekti.

Şu birkaç saat içinde darbenin başarıya ulaşmama ihtimali güçlenirse, gidişatı lehlerine çevirmek isteyen darbeciler, hükümet üyeleri başta olmak üzere toplumda infial yaratacak cinayetler işleyebilir, sokağa dökülen halkı sindirmek için kanlı tedhiş eylemlerine girişebilirlerdi.

Acaba ordu topyekûn mü bu işin içinde idi, yoksa bu bir cunta hareketi mi idi? Bu sorunun cevabı bizim açımızdan önemli olmasa da, kitleler ve basın üzerinde etkili olacağı muhakkaktı. Bir cunta hareketi ise durdurulması daha kolaydı. Buna mukabil aldıkları riskin büyüklüğü ölçüsünde daha kıyıcı olabilirlerdi (Esasen Başbakan, bunun bir cunta hareketi olduğunu açıklamıştı. O an bunu hatırlayamadım. Belki de Başbakanın duruma tam anlamıyla vakıf olmadığını düşündüm)

Can kaybı var mıydı, başka meydanlar/şehirler ne durumda idi? Eve girmemizle çıkmamız arasındaki kısa sürede kulağımıza çalınanlar dışında hiçbir şeyden haberimiz yoktu.

Kâh konuşur, kâh ben bunları düşünürken Kısıklı’ya doğru ilerliyorduk. Koşmadan, ama hızlı adımlarla. Google haritalar üzerinden sonradan ölçtüğüme göre, iki buçuk kilometreden biraz fazla yürümüşüz.

Yol iki taraflı da işlekti: Kısıklı yönüne gidenler ve Kısıklı’dan dönenler. Gidenler, dönenlerden daha çoktu galiba. Ama kimse dönmesin istiyordum. En büyük gücümüz, birlikte hareket etmek olacaktı. Fizikî bir müdahale olmamışken dağılır geri dönersek, kalan bir avuç kişiyi dağıtmak çok daha kolay olmaz mıydı?

Derken, üst taraftan meydana girdik. Meydanı araç girişine kapatan su tankerinin üstüne gençler çıkmıştı. Abdullah Ağa Camii civarında bir yer tuttuk.

Kısıklı Meydanı’nda

Meydan, ara sokaklarına kadar doluydu. Hâlâ da gelenler vardı.

Çıkmadan önce çektiğim kısa mesaja dönen iki arkadaşım oldu. Biri araba ile caddelere çıkmış, diğeri eşiyle birinci köprüde imiş. Köprüdeki durum vahimmiş. Başka yerlerde nasıldı acaba?

Aklıma, haber dinlemek için yanıma aldığım kulaklık geldi. O gürültü içinde birşeyler anlamaya çalıştım. Vaziyetin ne yana meylettiğiyle ilgili bir fikir edinemesem de, polisin ve Birinci Ordu’nun, Meclis’in ve hükümetin yanında durduğunu; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu kalkışmayı anayasa ihlâli olarak gördüğünü, siyasî partilerden destek alamadığını öğrendim. Özellikle CHP’nin tutumu çok önemliydi.

Psikolojik üstünlüğü kaybeden darbecilerin fizikî şiddete kayması kaçınılmazdı bana göre. Toplumun ve siyasî partilerin yek vücut halinde durması, kan dökülmesini engelleyemese bile muhtemel bir iç savaşın yolunu kapatırdı. CHP’nin darbeye en önden karşı çıkmasını beklemiyordum ama arka çıkmaması bile çok değerliydi bana kalırsa. Sonradan daha iyi öğrendiğime göre CHP bu görevini hakkıyla yerine getirmiş, hatta saatler ilerledikçe kendisine biçtiğim rolün ötesine bile geçmişti. Bahçeli ise en başından itibaren çok net ve dik durmuştu.

Camiinin minaresinden salâ verilmeye ve duyurular yapılmaya başlanmıştı. Aldığımız ilk ölüm haberi, Acıbadem Muhtarı olduğunu sonradan öğrendiğim bir zâtın (Mete Sertbaş) şehadetiydi sanırım. Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne saldırılmış, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda ölenler olmuştu.

O sırada köprüdeki arkadaşla yaptığım görüşmede durumun daha da vahamet kazandığını, askerin körlemesine ateş ettiğini öğrendim. Ailesi Ankara’da olduğundan, orada olan-bitene dair haber akışı vardı. Atılan bombalardan, dağılan iç organlardan bahsediyordu.

O hengâmede birkaç tanıdığa rastladım. Sadece biriyle konuşabildik.

Köprüdeki durumun kritik olduğu ilan edilince ahalinin bir kısmı köprüye gitmek için yola çıktığından, bu defa meydanın boşalması tehlikesi başgösterdi. Bu tehlikeye karşı uyarılar yapıldı.

Alçak irtifadan uçmaya başlayan uçakların gök gürültüsünü andıran sesleri, bir yerlere bomba atılıyor ya da atılacak havası, salınmaya çalışılan dehşet, bu dehşetin maya tutmaya başlaması, dağılmayın, birarada durun çağrıları. Salâlar, tekbirler. Kalabalığın sanki seyrelmeye başlaması. Bu arada Ak Parti teşkilatından birinin gelip size burada ihtiyacımız var, alandan ayrılmayın demesi. Yine de ayrılanlar olması.

Galiba bu iş bitiyor, dedim. Birazdan alana askerler ya da tanklar girecek. Muhtemelen Altunizade tarafından. Yani benim bulunduğum yerin ters istikametinden. Direnecek miydim? Elbette. Gerekirse ölmek pahasına!

Nezareti aklıma getirmiş ama o âna kadar ölüme hiç ihtimal vermemiştim. Tekrar ettim içimden: Evet, gerekirse ölmek pahasına!…

Herkes giderse, kalan bir avuç insanın ölmesi ne işe yarardı ki? Üstelik Erdoğan, korumaya çalıştığımız o evde bile değilken. Tekrar sordum kendime: Askerler ve tanklar gelirse ve meydanda sadece bir avuç insan kalmışsa, yine de direnecek miydim ya da direnmeli miydim? Elbette. Ölmek pahasına mı?

Bu sefer aynı kararlılıkla evet diyemediğimi hatırlıyorum. Ölümün soluğu insanı nasıl da değiştiriyor! Allahım, beni böyle bir ihtimalle yüzleştirme diye dua ederken, sadece kendimi düşündüğümü kim iddia edebilir ki?

Neyse ki panik hâli kısa sürdü. Göztepe tarafında bir tankın ele geçirildiği, askerlerin derdest edildiği duyuruldu. Alkış sesleri ve tekbirler…

Bir süre sonra, köprünün de ele geçirildiği ve askerlerin teslim olmaya başladığı ilan edildi. Aradan fazla vakit geçmedi, meydana coşkulu bir grup giriş yaptı. Köprüden geliyorlarmış. Her şey yolundaymış. Bu iş bitmiş ve saire.

Köprüde işlerin iyiye gittiği belki doğruydu. Fakat askerler güneş doğduktan sonra (tam olarak 06:40’ta) teslim olmuşlar. Bunu, eve dönünce öğrendim.

Eksik ve abartılı da olsa, gelen bu iyi haber meydanı canlandırmaya yetti. Grubun coşkusu ve morali hepimize sirayet etmişti. Derken, havadis ve salâ duymaya alışık olduğumuz minareden bu defa yükselen ezan sesi: Sabah oluyordu.

Abdullah Ağa Camii’nde bir sabah namazı

Abdullah Ağa Camii küçüktü. Yenileme çalışmaları bir ay kadar önce bitmiş, açılışını Cumhurbaşkanı Erdoğan yapmıştı. Gün gelip, bu caminin bir direniş üssü gibi çalışacağını tahmin edebilir miydi?

Polonya’da da böyle gelişmemiş miydi her şey? Katolik kiliseleri, ceberrut devlet uygulamalarına direnişin başladığı, geliştiği, örgütlendiği başlıca merkezler olmamış mıydı? Dinî müesseselerin sivil toplum içindeki yeri ve önemi bizde hep küçümsenmişti nedense. Varlık ve geleceklerini tehdit altında gördükleri anda insanlar (ki meydana/sokaklara dökülenlerin tamamının dindar veya Ak Partili olduğu iddia edilemezdi) salâ ve tekbir seslerinin yükseldiği camiler etrafında toplanmakta beis görmemiş, tereddüt göstermemişlerdi.

İşin garip tarafı, cemaat kisvesi altında örgütlenen insanların idareyi silah zoruyla ele geçirme girişimini salâ ve tekbirler eşliğinde püskürten bu insanlar, sadece demokrasiyi değil, laikliği de kurtarmış oluyorlardı. Bu saatte bütün bunlar nereden aklıma gelmişti bilmiyorum.

Caminin avlusunda adım atacak yer yoktu. Şadırvana doğru ilerledik. Her musluğun başında üç-dört kişi bekliyor, abdestini alanlar ayrıldıkça sıra yeniden oluşuyordu.

Biz sıra beklerken, imam namaz kıldırıyordu. Üçüncü cemaat olarak biz namaz kıldıktan sonra, bir cemaatin daha oluştuğunu gördüm. Bizden sonra kaç cemaat daha oluştu bilmiyorum. Fakat bana öyle geldi ki, o gün bütün yeryüzünde kılınan sabah namazlarının en makbullerinden biri bu mescitte kılındı. Yahya Kemal’in Süleymaniye için yazdığı şu mısraları (biraz karıştırarak da olsa) hatırladım: Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum/ Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum.

Gün doğarken: İlk gözlemler, son takatler

Hava iyice serinlemişti, üşüyordum. Ortalık aydınlanmış, fakat henüz güneş doğmamıştı. Etrafta ne bir çorbacı, ne çay ocağı vardı. Yemek-içmek değil sadece oyalanmak, bir de üşümemek istiyordum. Dolaşalım mı dedim babama, peki dedi.

Belli etmemeye çalışıyordu ama O da yorulmuştu. Daha evvel sorduğumda “böyle bir günde yorulmayacak da ne zaman yorulacağız” cevabını aldığımdan tekrar sormadım.

Kısıklı Mahalle Muhtarlığı’nın etrafında küçük bir tur attıktan sonra, meydanın bir de diğer tarafını görelim istedik. Geldiğimizden beri meydanın üst yanında idik çünkü.

Meydanın, Boğaziçi (sonradan Şehitler) Köprüsü ve Altunizade girişi bu tarafta olduğundan, tahkimat burada daha kuvvetliydi. İki belediye otobüsü, bir kamyon ve bir kepçe ile yolu kapamışlardı. Otobüslerin içi boş, kapısı açıktı; birine girip oturduk. Üşümem geçmişti.

Biraz daha oturursam uyuyacaktım. Etrafı kolaçan etmek bahanesiyle dışarı çıktım.

Meydanın ortasında özel harekât polisleri vardı. Bütün gece bir cipin içindeydiler. Biri dışarı çıkmıştı şimdi. Yaklaşınca, tepeden tırnağa silahlı olduğunu gördüm. Erdoğan’ın evine vaki bir saldırıyı püskürtmekle görevliydiler besbelli ki.

Resim çektirmek için herkesin yarıştığı bir adam gördüm sonra. Elinde bir asker postalıyla dolanıyordu. Dediğine göre postal, derdest edilen askerlerden birine aitmiş.

Gün biraz daha ilerlemiş, önünden hep geçtiğim, fakat o güne kadar hiç girmediğim Manolya Pastanesi açılmıştı. Her biri bir lokmaya tekabül edecek ufaklıkta sekiz poğaça aldım. Çok daha yüksek bir fiyat ödemeye hazırken dört lira istediler. Fırsatçılık yapmamaları hoşuma gitti. Bu arada ben bir fırsatçılık yapıp tuvaleti kullanıp kullanamayacağımı sordum. Tabiî ki kullanabilirmişim, fakat sıra varmış.

Otobüse döndüğümde babamı uyuklarken yakaladım. Uyuklayan iki genç daha vardı. Poğaçalardan ikisini onlara ayırdım. Dördünü ben yedim galiba, ikisini babam.

Bir süre daha oyalandıktan sonra Memleketi hep biz mi kurtaracağız, biraz da başkaları kurtarsın deyip dönüş yolunu tuttuk. Saat sekize geliyordu.

Koşar-adım gittiğimiz yolu dönerken zorlandığımı, yalpaladığımı, ayaklarımın gitmediğini gayet iyi hatırlıyorum.

Çok şey borçlu olduklarımız

Fırından ekmek alıp eve girdiğimizde annem uyanık mıydı, yoksa kapı sesine mi uyandı emin değilim. Bütün gece dua edip Kur’an okumuş: Fetih suresi, Tebareke (Mülk suresi), Yasin…

O gün ihtilâl nakıs bir teşebbüs halinde kaldı ve tekemmül etmediyse bunda, ülkenin her yanında sokakları dolduran, meydanlara dökülen, çarpışan, şehit olan, yaralanan veya çarpışmaya, ölmeye ve yaralanmaya hazır olduğu halde bu hangâmeden sağ-salim çıkmış insanlar kadar, dualarıyla onları destekleyen annem gibi milyonlarca vatanseverin de payı var.

Şapkasını alıp gitmeyen, direnen ve halkı direnmeye davet eden iş başındaki siyasetçiler kadar, onların sesini bize duyurmak için büyük riskler alan basın-yayın organlarının;

Bu teşebbüsü, Erdoğan’dan ve Ak Parti’den kurtulmak için fırsat telakki etmeyen muhalefet parti ve liderlerinin;

Darbeci generali alnının çatından vurduktan sonra şehadet şerbetini içen Ömer Halisdemir başta olmak üzere canlarını ortaya koyarak görev yapan asker ve polislerin;

Darbenin başarıya ulaşmaması ve halkın mukavemetini artırmak için bütün imkânlarını seferber eden belediyeler ile sivil toplum kuruluşlarının;

Zaten bizim olan camileri yine bize açarak moralimizi her daim yüksek tutmaya çalışan din görevlilerinin;

Darbecilerle dolu otobüsüyle çıkmaz sokağa girerek onlara vakit kaybettiren İETT şoförünün,

Bir tek vidayı sökmek için uğraştığı bir buçuk saat boyunca televizyonların yayında kalmasını sağlayan TÜRKSAT teknisyeninin,

Elinden hiçbir şey gelmedi ya da gelmiyorsa, darbeden ve darbecilerden kalbiyle buğz edenlerin ve içinden “keşke başarıya ulaşsalardı” demeyenlerin…

Kısacası bir parça vicdan, namus ve ahlâk sahibi olan herkesin bunda payı var.

Bu başarıda pay sahibi olmak için ille Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak ya da Türkiye’de yaşamak gerekmiyor.

Kendi vatandaşlarımızdan bir kısmının göstermediği ya da utanma pazarı gösterdiği feraseti (başarısız bir darbeyi kimse desteklemez çünkü) bu ülkede misafir olarak bulunan Suriyeliler ile, çok farklı coğrafyalarda yaşayan ve yolu Türkiye’ye hiç düşmemiş, düşmeyecek olan vicdan sahipleri gösterdiler.

Demokrasinin ve demokratik bir ülkede yaşamanın ne anlama geldiğini bilmeyen bu insanlardan bir kısmının bu elim hadiseye verdiği tepkiyi, demokrasinin kitabını yazmakla övünen devletler ve bu kitabı pek iyi bildiğinden dem vuran aydınlar gösteremedi.

Bundan gayri hiçbir ülkeye ya da şahsa karşı ezik hissetmeyelim kendimizi.

Hiç kimse ya da zümre tarafından değil, bizzat sizin, benim, bizim tarafımızdan korunmaya, kollanmaya ve geliştirilmeye muhtaç, bir çiçek gibi sulayıp serpilmesini günbegün izleyeceğimiz nur topu gibi bir demokrasimiz var artık.

Bu başarı hepimizin!…

İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 1

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 1
İnsanlığın durumu iyiye gidiyorsa neden kötümserlik bu kadar yaygın? – 2
[/box]

Hür Fikirler’de 6 Aralık 2016’da yayınlanan yazımda (http://www.hurfikirler.com/insanligin-durumu-iyiye-mi-kotuye-mi-gidiyor/ ) insanlığın durumunun her bakımdan daha iyi olmasına ve iyiye gitmesine rağmen, kötümserliğin yaygınlığına işaret etmiştim. Bunun sebeplerinin araştırılması lâzım. Ünlü psikolog, Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Steven Pinker yakınlarda bu kötümserliğin sebeplerini ele alan bir kitap yayınladı: The Better Angels of Our Nature: Why Violence Has Declined (Tabiatımızın Daha İyi Melekleri: Şiddet Neden Azaldı). Kitaptaki tezlerini de yaptığı küçük bir konuşmada özetledi. Kötümserliğin psikolojisini inceleyen Pinker, karşılıklı olarak birbirini etkileyen birkaç insan psikolojisi özelliğiyle haberlerin mahiyeti üzerinde durarak bazı açıklamalar gerçekleştirdi.

Psikologlar tarafından gayet iyi incelenmiş olan, “kötü iyiden güçlüdür” sözüyle özetlenen, kötümserliğe yönelik birkaç hissî önyargı var. Diğer bazı psikologların araştırmalarının da gösterdiği üzere, insanlar kötü şeylere karşı iyi şeylere karşı olduğundan daha hassas. On lira kaybetmek insanı on lira kazanmaktan daha fazla etkiler. Kayıplar kazançlardan daha kuvvetli hissedilir. Kötü tecrübelerin hatıraları da insan zihninde iyi şeylerin hatıralarından daha fazla ve uzun yaşar. Eleştiri, övgünün teşvik etmesinden daha fazla yaralar. Kötü enformasyon iyi enformasyondan daha dikkatli işlenir.

Bu niye böyledir? Pinker şu şekilde açıklamaya çalışıyor: Nihayetinde termodinamiğin ikinci kanunuyla –yani entropinin (kullanılamaz enerji miktarı) yahut düzensizliğin asla azalmayacağıyla- bağlantılı mühim bir sebep var. Bugün sizin başınıza kaç iyi şey gelebilir? Pek faza olmasa gerek. Peki, bugün sizin başınız kaç kötü şey gelebilir? Muhtemelen pek çok.  Kısaca, kötü şeylerin listesi iyi şeylerin listesinden uzun olacaktır. Benzer bir düşünce deneyinde, bugün ne kadar daha iyi hissedebileceğinizle ne kadar kötü hissedebileceğinizi karşılaştırabilirsiniz. Sonuç bellidir: Bu, risk algılama psikolojisi üzerinde bir etkiye sahiptir.

Pinker’a göre, iyi şeylerle kötü şeyler ihtimaline cevaplardaki maliyetlerde bir asimetri vardır. Bir tehdide aşırı reaksiyon göstermenin maliyeti sıfır değildir ve asla vuku bulmayan bir tehdide cevap verirken vazgeçilen fırsatlar/imkânlar vardır. Ya bir tehdide yeterli reaksiyonu göstermemenin maliyeti nedir? Aşırı reaksiyondan çok daha fazladır. Başka bir şekilde ifade edilirse, beynimizin inkişaf ettiği çevredeki/ortamdaki tipik tehdit, muhtemelen bugün olduğundan kıyaslanamayacak kadar büyüktü. Bugün yaşama ortamımızın çoğu üzerinde teknolojik üstünlüğümüz söz konusu. Bunun ima ettiği şey şudur: Mevcut psikolojimiz bugün içinde yaşadığımız dünyadan çok daha tehlikeli bir dünyaya ayarlıdır ve bu yüzden risk, korku ve endişe hassasiyetimiz karşılaştığımız objektif risklere optimal şekilde ayarlanmış değildir.

Kötünün iyiye galebe çalması fenomeni, bazen “eski güzel günler illüzyonu” adı verilen şey tarafından takviye edilir. İnsanlar, en azından büyük çoğunluğu, daima bir altın çağı özler. Yaşı kemale erenler veya eskiye dair abartılı övgü dolu metinleri okuyanlar hayatın basit, “erdemli” ve öngörülebilir olduğu günlere özlem duyarlar. Pinker’ın verdiği bilgiye göre, psikolog Roger Eibach bunun nedeninin insanların kendilerindeki değişiklikleri zamanlardaki değişikliklerle karıştırmaları olduğunu söyledi. Yaşlandıkça kaçınılmaz değişikliklere uğrarız. Daha fazla sorumluluk üstleniriz, dolayısıyla daha fazla bilişsel yük sırtımıza biner. Bilhassa anne-baba olunca tehditlere karşı daha uyanık olmaya meylederiz.  Aynı zamanda daha fazla türden hatalara ve yanılmalara karşı daha fazla hassaslaşırız. Bu durum lisanda çok belirgindir, okuma yazmamız arttıkça, önceden dikkat etmediğimiz doğru yazma, gramer ve imla kurallarına çok daha fazla dikkat gösteririz. Yaşlandıkça enformasyonu muhafaza etme ve işleme kapasitemizin/yeteneğimizin gerilediğini görürüz. Kendimizdeki bu değişiklikleri dünyadaki değişikliklere atfetme yönünde kuvvetli bir eğilimimiz mevcuttur. Bazı tecrübî manipülasyonlar bunu gösterir. Eğer insanlara –meselâ, daha az yağ yemek gibi- hayatlarında bazı değişiklikler yaptırırsanız, o insanlar yağlı gıdalar için gittikçe artan reklâmlar olduğuna kani olurlar.

Pinker’ın altını çizdiği bir nokta, bugün, eskiye nazaran daha çok insanın eski güzel günleri özlediğini söylemenin doğru olmayacağı. Kötümserlik yeni bir fenomen değil. İnsanlar hemen her zaman eskiyi özledi. 1777’de David Hume “mevcut hâli kötüleme ve maziye hayran olma mizacının insanın tabiatına kuvvetle gömülü” olduğunu vurguladı ve şöyle yazdı: “Bu Thomas Hobbes’un bir asır önce vurguladığı öngörüyle izah edilebilir.” Hobbes özlü biçimde ifade etti: “Övgü rekabeti antikitenin (antiquity/eskilik) yüceltilmesiyle bağlantılıdır, çünkü insanlar ölülerle değil yaşayanlarla yarışır.”

Bu olgu bizi üçüncü hissî önyargı olan moralizasyon psikolojisine götürür. İnsanlar moral otorite –kimin daha asil sayılacağı- için yarışır ve münekkitler ahlâkî bakımdan ilgisiz olanlardan daha fazla meşgul sayılır. Bu bir lokal topluluktaki yarışan fikirler için özellikle doğrudur. İnsanlar ahlâkî kabilelerle özdeşleşirler, neyin ahlâkileştirilmeye değer olduğunu düşündüğünüz sizi bağlandığınız cemiyetle özdeşleştirir. Dolayısıyla, dünyanın iyiye mi yoksa kötüye mi gittiği sorusu bugün modernite hakkında asırlar içinde ailenin, kabilenin, geleneğin ve dinin aşınması ve bunların bireyciliğe, kozmopolitanizme, akla ve bilime yol vermesi üzerinde bir referandum hâline gelmiştir.  Daha basit şekilde ifade edilirse, kişinin dünyanın daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gittiği üzerindeki olgusal inancı, onun ne çeşit kurumların ve fikirlerin insanların dünyayı daha iyi veya daha kötü hâle getirir duruma sokacağı hakkındaki fikirlerini ifşa eder.

Bunlar, yani kötünün iyiden daha güçlü olması, eski güzel günler illüzyonu ve ahlâkileştirme psikolojisi kötümserliği izahta işe yarayan üç hissî önyargıdır.

Eğitim ve Siyaset

Son yapılan PISA sonuçlarının açıklanmasından sonra yeniden eğitim sistemimizi tartışmaya başladık.  Malumumuz, sınav sonucu maalesef yeterli değil. Tartışma iki eksen üzerinde ilerliyor, birinci eksen; ‘eğitim sistemindeki aşırı oynaklığın zayıf performansa neden olduğu’ iddiası yer alıyor. İkinci eksende ise ‘eğitimin siyasallaştığı, siyasî müdahalenin arttığı bunun da zayıf performansa neden olduğu’ savunuluyor. Her iki yaklaşım tarzı da kamuoyunda geniş kabul görmektedir. Ben eğitim siyaset ilişkisini yorumlamaya çalışacağım.

Eğitim ve siyaset aynı familyadan gelen iki kardeş gibidir. Modern ulus-devletlerin inşasında eğitim kadar kritik bir kurum ve okul kadar mabetleştirilmiş bir yapı yoktur. O nedenle, eğitim siyasetin, siyaset kurumu da eğitimin bir parçasıdır. Her ikisi arasındaki ilişki iç içe geçmiş karmakarışık bir yapıyı andırmaktadır. Türkiye’de eğitim ile siyaset daima birbiriyle ilişkili olmuştur. 1923’ten itibaren eğitim devlet ideolojisinin ve siyasetinin başat kurumu olarak konumlandırılmıştır. Bir tornadan çıkan öğretmenler ise, devlet resmî ideolojisinin havarileri konumundadır. Son yıllardaki eğitimdeki kimi değişimler ise siyasetin eğitimin özüne ilişkin müdahalesizliğinin bir sonucu olarak dış kabuktaki değişimlerdir. Yani, öz aynı özdür, değişim ve dönüşüm olmamıştır. Bunun pek çok nedeni bulunmaktadır ve ayrı tartışma konularıdır.  Buradan “eğitimi siyasetten uzak tutalım” önermesi/önerisi/ vaadini yakından inceleyelim.

“Siyaset kurumunu eğitimden uzak tutalım” önerisi de nihayetinde siyasal bir tercihtir ve politik bir adımdır. CHP’nin sık sık savunduğu/önerdiği/ vaat ettiği gibi “eğitimi pedagoglara bırakalım” önerisini açalım. Bu ‘eğitimi teknik bir iş listesi olarak gören, resmî ideoloji ile barışık, bundan memnun uzmanlara işi bırakalım’ demektir. Tabiî ki bu uzmanlar CHP’nin ideal ve amaçlarına sıkı sıkıya bağlı olacaktır. Dolayısıyla bürokratik vesayet sistemi eğitim kurumunu dizayn etmeye devam edecektir. Bu öneri/önermeyi savunanlar, siyasetin ne olduğunu tam olarak bilmemekte ve siyaset kurumunu değersiz önemsiz göstermektedirler. Oysa, her tercih aslında bir siyasettir. Eğitim uzmanları kendi dünya görüşü, ideolojisi ve felsefesini eğitim sistemine zerk edeceklerdir. Bu kaçınılmazdır, sadece kimin yaptığı değişir, benim tercihim, yönetme hakkı ve meşruiyeti olan hükümetin ve siyasetinin eğitim sisteminde belirleyici olmasıdır. Demokratik olan budur. Hükümetin adım ve kararlarında halka danışması, uzmanlardan teknik destek alması elbet mümkün tercihen en iyi yoldur. Bu sistemin kalitesini arttırır. Ancak son tahlilde hükümetin yani siyasetin belirleyici olması demokrasinin bir gereğidir.

Eğitimdeki sorunlar yönetimsel, finansman, program, okulların durumu, öğrenci ve velilerin performansları ve öğretmenlerin misyonu ile ilgilidir. Tüm bu başlıklarda siyaset kurumunun söz söyleme, karar verme uygulama hakkı bulunmaktadır. Eğitim ve siyaseti birbirinden ayırmak ise boş bir inanıştır, kandırmacadır. Bunun yerine, eğitim sistemine gerçek anlamda siyasetin egemen olması daha yararlı sonuçlar doğuracaktır.

Bir örtü olarak TAK

Türkiye bir hafta içinde iki büyük terör saldırısına maruz kaldı. Daha İstanbul-Dolmabahçe’de patlatılan bombaların sebep olduğu acılar tazeyken, PKK bu kez Kayseri’de izine çıkan askerleri hedef aldı. Her iki saldırının ortaya çıkardığı ağır tablo nedeniyle toplumda sinirler gerildi, teröre karşı öfke ve nefret zirveye yükseldi.

İstanbul’daki saldırıyı TAK (Teyrêbazên Azadiya Kurdistan – Kürdistan Özgürlük Şahinleri) üstlendi. Kayseri’deki saldırıyı ise — bu yazının yazıldığı an itibariyle —  henüz açıkça üstlenen bir grup yok. Ancak emareler gene TAK’ı işaret ediyor.

“İntikam örgütü”

TAK’ın kuruluş çalışmaları Abdullah Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılına kadar geriye götürülebilir. Kuruluşunu 2004’te ilan eden TAK, Kuruluş Bildirgesi’ne göre bir “intikam örgütü.” Kuruluşuna gerekçe olarak birçok neden sıralıyor:

– Öcalan’ın Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözme girişiminin karşılık bulmaması;

– Devletin inkâr ve imha politikaları;

– Siyasilerin Kürt sorununu çözme değil oyalama ve zamana yayma taktikleri.

En mühim neden ise “Kongra-Gel’in ve HPG’nin siyasal dengeleri gözeten” mücadele yöntemlerini “zayıf” bulması. Kongra-Gel, Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’nin girdiği yeni yapılanma döneminde kullandığı isimlerden biri. HPG ise PKK’nin silâhlı kanadını oluşturuyor. Yani TAK kendini Kongra-Gel’i ve HPG’yi — yani PKK’yi — yeterince sert bulmayanların örgütü olarak niteliyor.

Kuralsız şiddet

Kuruluş Bildirgesi’ne egemen olan dil, TAK’ın nasıl bir yapı olduğu anlamak için yeterli veriyi sağlıyor. TAK, hiçbir kural tanımayan, intikam ruhuyla hedefe yönelen ve kuralsız şiddet uygulayacağını söyleyen bir oluşum. Türkiye’nin tamamını bir eylem alanı olarak gören TAK, buna uygun olarak ülkenin her yerinde bombalar patlatacağını, suikastlar yapacağını ve yakma eylemleri gerçekleştireceğini belirtiyor. Hedefe kilitlenme ve imha etme, misliyle karşılık verme ve gençleri her türlü eyleme teşvik etme, TAK’ın söyleminde önemli bir yer tutuyor.

TAK’ın eylemlerinde hedef aldığı başlıca dört grup var:

– Güvenlik güçleri ve sivil bürokrasi;

– Öcalan’ın yakalanmasında parmağı olanlar;

– İşbirlikçi ve ihanetçiler;

– Ekonomik ve turistik hedefler.

Nitekim kuruluşunu 2004’te duyuran ve iki yıllık hazırlık sürecinden sonra 2006’da faaliyete geçen TAK, on yıllık zaman zarfında belirlediği bu hedeflere dönük birçok eylemin altına imza atmış bulunuyor.

TAK’ın resmi söylemi

TAK, PKK’den “ayrı bir oluşum” olduğunu belirtiyor. Bazıları da TAK’ı PKK’den kopan şahinler veya PKK’nin merkezi denetiminin dışındaki bir grup olarak değerlendiriyor. Ancak ne TAK’ın resmi söylemi, ne de TAK’ı kontrol dışı bir yapı olarak gösteren değerlendirmeler gerçeği yansıtıyor. Çok değil, sadece PKK’nin değişen stratejileri ile TAK’ın eylemleri arasındaki zamanlamaya bakmak bile, TAK’ın PKK ile bağlantısını net bir biçimde görmek için yeterli. Çıplak bir gerçek orta yerde duruyor: PKK’nin devletle görüştüğü dönemlerde TAK sırra kadem basıyor. PKK’nin devletle çatıştığı dönemlerde ise TAK bütün şiddetiyle sahayı kaplıyor. Yakın tarihten iki örnek verilebilir.

İlki, 2010 sonrası dönem. TAK Eylül 2010’da Taksim’de bir bombalı saldırı yaptı. PKK sert bir açıklama yayınladı; TAK’ı kınadı, bir daha böyle bir eylem yapmaması için uyardı ve aksi takdirde ağır bir biçimde cezalandırmakla tehdit etti. Açıklamanın ardından TAK sessizliğe büründü. Devlet ile PKK arasında Oslo’da yürütülen müzakereler süresince TAK hiç ortada gözükmedi. Oslo’da kurulan masa 2011 Temmuz’unda çökünce, TAK Eylül 2011’de Kızılay-Kumrular’da patlattığı bombayla tekrar sahneye çıktı.

İkincisi, çözüm süreci. Süreç boyunca TAK’tan hiç ses çıkmadı. Ne zaman ki çatışmalar başladı, TAK kanlı eylemleriyle sahaya geri döndü. Bütün bunlar, bu eşzamanlı olarak saldırma ve durmalar, herhalde bir tesadüf olarak yorumlanamaz. TAK, PKK’ya bağlı bir yapıdır. Onu durduran da, harekete geçiren de PKK’nin komutlarıdır.

TAK’ın örtüsü

PKK açısından TAK’ın iki önemli işlevinden söz edilebilir: Biri, çatışmayı derinleştirmek ve boyutlandırmaktır. TAK’ın büyük şehirlerde yaptığı bombalamaların tesiri yüksek. Büyük bir sansasyon yaratıyor, toplumu galeyana getiriyor, tehlikeli dalgalanmalara sebebiyet veriyor. Yürek dağlayan insani kayıpların yanında, ülkenin ekonomisi ve turizmine de göz ardı edilemeyecek büyüklükte bir darbe vuruyor.

Güvenlik analistleri — tesirinin böylesine büyük olmasına karşılık — TAK’ın yaptığı türden eylemlerin örgütler için en az maliyet ve en az risk taşıyan eylemler olduğunun altını çiziyor. Yani PKK, TAK vasıtasıyla, kendisi için son derece düşük ve ihmal edilebilir bir bedel karşılığında Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve sosyal istikrarını tahrip ediyor.

Diğeri ise, TAK’ın PKK için iki yönlü bir örtü gibi çalışmasıdır. TAK bir taraftan, genel kamuoyunun ve kendi tabanının asla tasvip etmeyeceği eylemlerin sorumluluğunu üstüne alarak PKK’yi zor duruma düşmekten kurtarma amacı güdüyor. Diğer taraftan da TAK’ın varlığı, PKK’nin son zamanlarda uluslararası alanda artan saygınlığına halel gelmemesini temin ediyor. Hem IŞİD’e karşı yürütülen mücadele ve ABD ile kurulan ilişki, hem de Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin eskisine nazaran daha kötü seviyelerde seyretmesi, PKK’ye bilhassa Batı’da bir itibar sağlıyor.

Daha önce sahip olunmayan bu itibarın İstanbul ve Kayseri’deki gibi terör eylemleriyle harcanması PKK’nin işine gelmez. Bu nedenle bu eylemlerin sorumluluğu TAK’a havale ediliyor. TAK bir nevi günah keçisine dönüştürülüyor ve PKK’nin gerek iç gerek dış kamuoyunda rahatlatılması amaçlanıyor.

Konuya devam edeceğim.

Serbestiyet, 20.12.2016

İtidal de gerek!

Öyle günlerdeyiz ki insanın itidalli olabilmesi çok güç; itidalle kaleme alınacak bir yazının bile yanlış anlaşılmaya müsait olduğu bir süreçten geçiyoruz. Gencecik evlatlarımız teröre kurban giderken hangi itidalden bahsettiğimizi soracakların çıkması da normal. Psikolojik olarak terörün bizi getirmek istediği nokta zaten bu. Biz sıradan insanlar itidali kaybetsek ve tepkilerimizi kontrolde zorlansak da ülkeyi yönetenlerin söylemde bize yaklaşsa bile uygulamada ve alınacak tedbirlerde itidali kaybetmemeleri gerekiyor.

Çünkü geçmişte, yöneticilerin itidal ve tedbiri elden kaçırdıklarında neler yaşandığını az çok hatırlıyoruz. İçimizde o günlere özlem duyanlara o gün alınan tedbirlerin yarayı sağaltmak yerine daha da irinleştirdiğini hatırlatmakta fayda var. Demokratik yollarla hak talep edenler ile terörü araç edinenleri ayırt edebilmek maalesef böyle günlerde çok daha güç. Bu nedenle ikisini biz değilse bile idarecilerin ayırt edebilecek tecrübe ve bilgi birikimine ihtiyacı var.

Bu nedenle karşımızda bizi bölmek ve parçalamak isteyen güçlerin olduğuna inanıyorsak onların eline koz verecek hatalara düşmekten kaçınmalı ve düşmandan daha akıllı olmak zorundayız. Bir klişe olarak geçmişte her vesile ile tekrarlanan “Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz bu günler” gerçekten de kapımıza dayanmış olabilir.

DAEŞ’inden PKK’sına terör örgütleri terörü büyük şehirlere kadar taşıyıp, güya hedef seçiyormuş görüntüsü sergileyerek birilerine şirin gözükmeye çalışıyorsa, büyük güçlerin oyununda birer piyon olmamak için çok daha dikkatli olmakta fayda var demektir.

Ülkemiz insanının derin fay hatları ile pek çok konuda fikir ayrılığına düştüğü ve duygudaşlık problemi yaşadığı düşünülürse devletimizin ve iktidarın çok dikkatli olması şart. FETÖ darbe girişiminin yaralarını sarmaya çalıştığımız günlerde atacağımız adımlara çok dikkat etmeliyiz. Sosyal medya üzerinde yaşanan çılgınlıklara dâhil olmamak gerekiyor. Bütün Orta Doğu ve İslam dünyasının kan ağladığı bu günlerde kendi içimizde bir türlü çözemediğimiz problemlerin gecikmeden çözümünün ne kadar önemli olduğu kendisini bir kere daha açıkça bizlere gösteriyor.

Bir sözde “Camdan evin varsa, komşunun evine taş atma” deniliyor. Kendi içimizdeki sorunları çözemezsek dünden bugüne ve yarına başımıza daha çok iş getirileceği açık. Bunca yıldır yaşananlara karşın yeterli dersleri alamadığımız da ortada ve çok çabuk öfkemize teslim oluyoruz. Gerek içeride gerekse dışarıda olan bitenleri çoğu kez duygularımızla değerlendiriyoruz. Duygular elbette önemli ancak süreçleri doğru analiz edebilmek için biraz da akıl ve mantık süzgecinden geçirmek gerekiyor.

Biz istesek de istemesek de çevremizdeki ve dünyadaki devletler ve güç odakları ile ilişkilerimiz sürecek; ancak bunlara karşı elimizin güçlü olabilmesi için içeride ve dışarıda neler yapmamız gerektiğini iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Dün komşularla sıfır sorun diyerek çıktığımız yolda geldiğimiz noktayı, içeride yapmaya çalıştığımız açılımlarda neden başarısız olduğumuzu salim kafayla değerlendirmek gerekiyor.

Açılımları yanlış bulanların aksine doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak, gerek tecrübesizlik gerekse atılması gereken adımların atılmasında yaşanan tereddütler ve de bazı iç ve dış güçlerin ayak oyunları süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanmasına zemin hazırladı. Bu tür süreçlerde herkesin gizli ajandalarının olması kaçınılmaz ama önemli olan bu gizli ajandalara rağmen bizim neyi istediğimizi çok iyi bilmemiz. Yaralarını sarmış ve sorunlarını aşmış bir Türkiye tarihsel rolünü yeniden oynayabilir. Bunun için gidilmesi gereken çok yol var. Ama biraz tarih bilmek gerekiyor.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet ve yakınlarına sabır dilerken onlara güçlü, kuvvetli, insanlarının mutlu ve dostça yaşayabildikleri özgür ve herkesin gıpta ile baktığı bir ülke bırakmanın borcumuz olduğunu unutmayalım.

Karar, 21.12.2016

PISA mı eğri, biz mi?

Eğitim-öğretim Osmanlı’dan beri karşımızdaki en önemli sorunlardan biri olarak duruyor. Osmanlı’nın devlet kadroları için acil yetişmiş insan gücüne ihtiyacı vardı ve açtığı okullarla bu ihtiyacı nispeten karşılayabildi. Hem geleneksel okullardan hem de modern okullardan yetişen çok sayıda Osmanlı aydını ilerleyen yıllarda Cumhuriyet’in münevverleri olarak karşımıza çıktılar.

Maalesef az da olsa devraldığımız bu kaliteyi ideolojik sebepler ve öngörüsüzlük yüzünden zamanla kaybettik. Batı’ya yetişme adına attığımız adımlarla kendi köklerimize sırtımızı dönerken tuhaf bir şekilde dil öğrenme kabiliyetimizi de yitirdik. Türkçe dışında Arapça ve Farsça bilen, Batılı tarzdaki okullarda Fransızca öğrenen Osmanlı-Cumhuriyet okuryazarı zamanla Arapça ve Farsça bilmeden sadece Fransızca ile yetinmek zorunda kaldı. Sonraki yıllarda dil öğrenme istatistiklerimiz giderek düşerken belli başlı okullar dışında dil öğretemez hale geldik.

Dil öğrenemesek de sistem uzun süre kendi içinde yeterli insan gücünü yetiştirmeyi başardı. Gelecekle ilgili planlar sadece okul üzerine kurulu olmadığı için okul uzun yıllar alt gelir grupları için yükselme fırsatı iken seçkin sınıfların üstünlüğünün devamı için bir araç olarak önemini korudu.

Hızlı nüfus artışımıza paralel gelişemeyen ekonomik alt yapımız ve değişen tüketim alışkanlıklarımız okulların orta sınıfa geçişteki ayrıcalıklı konumunu zayıflattı ve önemini giderek azalttı. Eğitimde reform adına atılan her adım eğitimi daha da içinden çıkılmaz hale getirirken 8 yıllık kesintisiz eğitim ve kaynaştırmalı eğitim politikası ile seviye dip yaptı.

Sınıf tekrarının maliyeti yüksek oluyor denilerek geçme sisteminin sürekli kolaylaştırılması, mesleki eğitim yerine çocuklara ve ailelere üniversite eğitiminin hedef olarak gösterilmesi kaybedilmiş nesillere yol açtı.

Ve Ak Parti de geride kalan 14 yıllık tek parti iktidarında ciddi bir sitem değişikliğine gidemedi. 4+4+4 ile yakalanan fırsat çok büyük yatırımlara rağmen maalesef sığ ideolojik saplantılarla harcandı. Yüzlerce okul açıldı, binlerce derslik yapıldı, okullar akıllı tahtalarla donatıldı. MEB tarihinin en büyük öğretmen atamaları bu dönemde gerçekleştirildi.

Ama maalesef her dönemde olduğu gibi bu dönemde de eğitim-öğretimin asıl müşterisinin insan olduğu unutuldu. Okullar akıllı tahtalarla donatılırken öğrencilerin sosyal aktiviteleri için mekânlara ihtiyaçları olduğu unutuldu. Meslek edinme yaşının sürekli yukarı çekildiği ve bunun uzun vadede yaratacağı problemler ya görülemedi ya da görüldü ama önlem alınamadı.

Tabii ki toplum da bu başıboşluğa zemin hazırladı. Öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu bir sistemde velilerin ezici çoğunluğu çocuklarının sadece sınıf geçmeleri ile ilgilenirken bir kısmı aldığı notların peşine düştü. İnsan yetiştirdiğimizi veli-MEB ikilisi olarak unuttuk. Eğimin bir diğer sacayağı öğretmenleri ise itibarsızlaştırmak için her fırsatı kullandık ve öğretmenler bakıcı konumuna kadar düşürüldü. Öğretmenlere bakıcılar kadar bile yetki vermezken veli-amir fark etmez hepimiz başarısızlığın birinci müsebbibi olarak onları görmeyi tercih ettik. Hem eleme olmayan, kapıdan girenin ister yapsın ister yapmasın mezun olduğu bir sistem kurduk hem de yapılamayanların vebalini öğretmenlere yıktık.

PISA 2015 sonuçları açıklanınca da çok ama çok şaşırdık. Açıkçası neden şaşırdığımızı ben anlamıyorum. Eğitimin her türlü aktivasyonunu sadece sayı ve yüzde olarak gören bir toplum neden şaşırır ki? PISA sorularını bugün bırakın 15 yaşındaki öğrencileri üniversite öğrencileri bile zor yapar. Neden? Çünkü PISA’nın soru mantığı ile bizim çocuklara dayattığımız soru-cevap mantığı örtüşmüyor. 4 ya da 5 şıktan birini işaretlemeye alıştırılan, kendisine sunulan seçenekler dışında tercih şansı tanınmayan çocukların bu soruları yapamaması gayet doğal. Maalesef yine sorunu konuştuk; nasıl çözeriz? Başka zamana…

Karar, 14.12.2016

Faşizm ve Nazizm yaşarken

II. Dünya Savaşı’nın sonuçları sayılırken bir klişe olarak Nazizm ve Faşizm ideolojilerin tasfiye edildiği tekrarlanır. Peki, gerçekte bu ideolojiler tasfiye edilebilmiş midir?

Faşizm ve Nazizm her ne kadar 20. yüzyıl ideolojisi olsalar da Fransız İhtilali’nin bir kazığı olarak hala hayatımızı etkilemeye devam ediyor. Savaşların, bozgunların, ekonomik darboğaz ve buhranların çocuğu olan bu tip ideolojiler insanlığın damarlarında gezen bir mikrop gibi hep en zayıf anı beklemektedir. Bu nedenle bugün ABD’de Trump’ın kazanmasına çok da şaşmamak gerekiyor.

Bugün açıklanan gizli arşivler sayesinde, Nazilerin ari ırk yaratma fikrinin Avrupa topraklarında daha uzun yıllar kol gezdiğini biliyoruz. Avrupa’daki pek çok devletin uzun yıllar engelli bireyler ile sağlıklı bireylerin evliliklerini engellediğini, engelleyemediği takdirde ise bu çiftleri tedavi bahanesi ile kısırlaştırdığını; hastanelerde doğan engelli bebeklerin ölüme terkedildiğini, Romanlar ve istenmeyen azınlıkların nüfusunu kontrol altına alabilmek ve artmalarını engellemek için aşı yapıyoruz bahanesi ile kısırlaştırmaya çalışıldığını arşivler ifşa etmekte. Bazen genetik biliminin bu ideolojinin yeni bir aşaması olup olmadığını düşünmeden edemiyorum.

Bizim arşivlerimizde bu tür konularda sağlıklı bilgi bulmak çok güç. Bunun için geçmişte neler olduğunu tam olarak bilmemiz maalesef mümkün değil, oldu ya da olmadı deme gibi kesin bir durumumuz yok.

Yine de biliyoruz ki; devletimizin vatandaşlarını fişleme konusunda çok kötü bir sicili var. Bugün hemen her alanda iş ve işlem yaparken kullandığımız TC kimlik numaralarımız bile başlı başına bir fişleme. Bundan bir önceki İçişleri Bakanımız bu konuda kendisine yöneltilen bir soru üzerine TC kimlik numaralarımızın şifrelendiğini açıkladı ama burası Türkiye olduğu için çok da fazla gürültü çıkmadı.

İnsan merak ediyor; devlet vatandaşlarını neden şifreler ki?

Yıllar önce bir üniversitemizde asistanlık sınavına girmiş ve kazanmıştım ama ilginç bir şekilde kâğıtlarım imzalanmıyordu. Hocalardan birisinin odasına gittiğimde aramızda ilginç bir konuşma geçti. Hoca soyumdan girip mezhebimden çıkmış, üstüne de siyasi duruşum hakkında bazı çıkarımlarda bulunup “böyle bir kişinin kâğıdını ben imzalamam arkadaş” diyerek kapıyı göstermişti? Rahmetli büyüğümüz Emrehan Küey hocamıza durumu ilettiğim de gülerek “Oğlum, sen daha gelmeden, senin kim olduğun gitmiş adamlara” demişti.

Bu yüzden “Bizim milliyetçiliğimiz Batı’ya benzemez biz ırkçı değiliz!” tespitleri bana hiçbir zaman inandırıcı gelmemiştir. Milliyetçiliğin en güzel tanımı bile bir noktadan sonra ister istemez ayrımcılığa gider. Yola iyi niyetle çıkılsa da Türk milliyetçiliğinin kucaklayıcılıktan nasıl kafatasçılığa evrildiğine tarihimiz şahittir. Ancak bizde belge ile konuşmak değil de hamaset esas olduğu için bir türlü kendimizle yüzleşemeyiz. Halk yüzleşmeyebilir ama entelektüellerin dahi yüzleşmemesi kabul edilebilir değil…

Açılım sürecini ve “Akil Adamlar” komisyonlarını hatırlayın; Kürt sorununda geçmişte yaşanan korkunç detaylar ortaya çıktıkça nasıl da insanlarımız dumura uğramış ve olan biteni idrak etmekte zorlanmıştı. Peki, olan biteni öğrenmek çözüm için yeterli mi? Olmadığını zaten yaşayarak öğreniyoruz.

Faşizm ve Nazizm dünyanın her yerinde küllerinden yeniden doğarken bizde de benzer durumların yaşanmasının getireceği sonuçları iyi düşünmek ve tahlil etmek gerekiyor. Her şeyi başkanlık tartışmalarının gölgesinde bırakırken bu nedenle dikkatli olmakta fayda var. Ak Parti’yi ve Erdoğan’ı kayıtsız şartsız destekleyenlerin bu konularda da iktidara ufuk açıcı destekleri gerekiyor. Ak Parti’nin zaman zaman Ak Parti’yi dahi eleştirebilecek ve farklı değerlendirmeler yapacak entelektüellere ihtiyacı var. Elbette ki bu entelektüelleri cesaretlendirecek bir iklimin olması da şart.

Karar, 07.12.2016

Endişelenmekte haklılar mı?

2002’den beri Ak Parti’den korkan, Ak Parti’nin gizli bir ajandası olduğunu düşünen, paranoya derecesinde düşmanlık besleyen çevrelerin mevcudiyeti malum, ancak geçen süreçte zaman zaman Ak Parti ile yolu kesişmiş ya da hala umudunu kesmemiş çevrelerde de ciddi bir endişe hâkim. Bu endişenin kaynağını doğru teşhis etmek gerekiyor. Etrafımızda olan biten her şeyi siyah-beyaz ya da dost-düşman ikileminde görmek, değerlendirmek ve üst akıla havale etmek önümüzdeki endişeleri gidermekten çok artırıyor.

Geldiğimiz aşamada başkanlık ya da güçlendirilmiş cumhurbaşkanlık tekliflerinin adı dışında hala içerik hakkında fazla bir bilgimiz yok. Geçen hafta başkanlık sistemi bir paradigma değişikliği yapacak mı yoksa mevcut anlayışı başka bir boyuta mı taşıyacak diye sormuştuk. Buradan devam edersek güçler ayrılığı ilkesi nasıl işleyecek, cumhurbaşkanı-başkan nasıl denetlenecek, temel hak ve özgürlükler, siyasi ve sosyal haklar vb. konularda neler vaat ediliyor henüz belli değil.

Türkiye’nin geçmişte kötü koalisyonlardan ve bürokratik vesayetten çektiklerini hepimiz biliyoruz ancak bu değişiklikler ile hedeflenen ile ortaya çıkacak gerçeklik arasında bir orantısızlık olur ve tepe bürokrasi dışında her alana uzayabilecek bir gücün başkana ve partisine bahşedilmesinin maliyetleri de gözden ırak tutulmamalıdır. Bu nedenle başkanlık sistemi tartışmalarının karından konuşulması Ak Parti’yi de daraltan bir mevzu halini almış durumda ve farkında olmadan Ak Parti’yi halkın sorunlarına dair çözüm yolları arayan ve siyaset üreten bir araç olmaktan çıkarmaktadır.

Uzun zamandır ‘başkanlık gelirse sorunlar biter’in ötesinde anlamlı bir açıklama gelmiyor. Mesela eğitim sorunları ile başkanlığın ilişkisi nedir? Başkanlık gelirse terör nasıl bitecek? Türkiye orta gelir darboğazından birden bire üst gelir konforuna mı ulaşacak? Daha doğrusu bu vb. sorunların çözümünde başkanlık sisteminin neyi değiştireceği, parlamenter sistemin ise neyi engellediği açıkça ortaya konulmuş değil.

Varsa yoksa kararların hızlı alınmasından bahsediyoruz. Tamam da kararların hızlı alınması ya da alınabilmesi alınan kararların yüzde yüz doğru ve isabetli olacağı anlamına gelmiyor ki? Sistemin işleyişini doğru kuramaz, sınırlarını net belirleyemez, kurumlar arasındaki işleyişi doğru oturtamazsak, ilkeleri net ve herkesin anlayacağı açıklıkta koyamazsak, bazı konuları keyfilikten çıkaramazsak yarın oluşacak düzenin bugünkünden daha iyi olacağını nasıl iddia edebiliriz ki?

Başkanlık yokken bile bu ülkede geçmişte dindarından ateistine, solcusundan sağcısına vatandaşların bazı makam ve mevkilere gelmelerinin nasıl engellendiği; iç güvenlik ve adalet mekanizmasının nasıl keyfi işletildiği bilinirken; insanların olabilecekler konusunda endişe etmeleri gayet normaldir. Ve bu sorular ciddi cevapları hak etmektedir.

Geçen onca yıla rağmen Ak Parti’nin hala tam anlamı ile bir partiye evrilemediği ortada iken yapılmak istenen değişimin bir kişi içinmiş gibi algılanmasına çok da şaşırmamak gerek. Merkez sağ Özal’dan beri başkanlık istiyor ama yine Özal’dan beri ideolojisi ile tekâmül etmiş bir merkez sağ parti maalesef yok. Ak Parti bu boşluğu hala doldurmaya aday ama doldurabileceği de şüpheli. Neden? Çünkü Ak Parti uzun bir süreden beri siyaset üretme merkezi olmaktan çıkmış görünüyor. Parti kurucu liderine yardım etmek yerine kurucu liderinin sırtına binmeyi tercih ediyor. Son yasa tartışmaları sırasındaki üslup bile bunu doğrular gözüküyor. Ve bilerek-bilmeyerek partinin bu pasif tavrı içeride ve dışarıda Cumhurbaşkanı’na ve partisine yöneltilen otoriterleşme suçlamalarına zemin hazırlıyor.

Ak Parti kendi içinde siyaset üretemediği gibi muhalefet de üretmekten mahrum ve Cumhurbaşkanı’nı takipten başka iş yap(a)mıyor. AB’ye sırt dönmekten bahsedildiği bugünlerde AB’yi geçme iddiasından hiç bahsedilmemesi ise bir başka rahatsız edici konu.

Bu durumda endişelenmek doğal değil mi?

Karar, 30.11.2016

Benim Oğlum Bina Okur, Döner Döner Yine Okur

Son günlerin en yoğun gündemini anayasa değişikliği ve başkanlık (cumhurbaşkanlığı) sistemi oluşturmaktadır. Bu konuda değişikliğin kendisinden daha çok benim dikkatimi çeken Kılıçdaroğlu’nun tutumu oldu. Evet, Kılıçdaroğlu benim her daim dikkatimi çeken kişilerin başında gelmiştir.

Malûmunuz önemli bir anayasa değişikliği ile karşı karşıyayız. Bu önemli değişiklik üzerine oldukça detaylı tartışılmalı, eleştirilmeli, olumlu ve olumsuz yanları ortaya koyulmalıdır. Bu konuda değişikliği olumlu bulanların söylemleri kadar olumsuz bulanların eleştirileri de aynı derecede değerlidir. Fakat eleştiri değil de Erdoğan istiyorsa veya AK Parti istiyorsa yanlıştır düşüncesiyle hareket etmenin hiçbir kıymeti ve kazancı yoktur. Nasıl ki Erdoğan ne diyorsa onay veriliyor şeklinde bir yanlışa dikkat çekiliyorsa aynı yanlışı tersinden kendileri yapmaktadır. Bu yanlışı yapanların başında da Kemal Kılıçdaroğlu gelmektedir. Bu toptan karşı çıkma tutumunun yanlışlığı dışında asıl sorun çok daha vahim. Şöyle ki, mevcut sistem değişikliğine yönelik tartışmada, ana muhalefet partisi ve onun lideri olarak ya buna destek verirsin ve söz sahibi olmak istersin ya da bu değişikliğe karşı çıkarsın. Tartışmayı kabaca bu iki minvalden birisi ile yürütürsün. Daha sonra izleyeceğin yola göre kendine kazanç sağlayacak tezler kullanarak meydana çıkarsın. İşte Kılıçdaroğlu (ya da CHP) burada ikinciyi tercih etti. Bunda herhangi bir beis elbette ki yok. Sorun tam olarak bu tercihten sonra başlıyor. Her seferinde düştüğü yanlışa yine düşüyor.

Sorun ve sakatlık Kılıçdaroğlu’nun izlediği yolda. Kılıçdaroğlu değişikliğe karşı çıkarken dayanak noktası olarak kendisine rejim değişikliği vurgusunu almaktadır. Oysa ortada bir rejim değişikliği yok. Başbakan Binali Yıldırım’ın dediği gibi rejim tartışması 1923’te kapandı. Hadi o gün kapanmadı diyelim ama bugün, 2016’da, artık böyle bir meselemiz yok. Üstelik anayasa değişikliği bir rejim değişikliği değil bir sistem değişikliğini (veya kıymetli hocam Atilla Yayla’nın dediği gibi bir hükümet sistemi kurmayı) içermektedir. Yani daha çok yürütme erkinin örgütlenmesine yönelik bir değişiklik (düzenleme) söz konusu. Oysa Kılıçdaroğlu bunu rejim meselesi olarak sunup CHP’nin ve tabanının yıllardır kendilerinden olmayanların rejimle problemli olduğuna yönelik algısını canlı tutmak amacında. Bunu da -evet tahmin ettiğiniz gibi- Mustafa Kemal üzerinden yapmaktadır. Rejimin kurucusuna gönderme ile zaten ‘”rejim ve Atatürk düşmanı” olan AK Parti ve tabanı, ülkede Atatürk’ten kalma bir emanete hıyanetlik ediyorlar’ şeklindeki, zaten var olan, algıyı sürekli diri tutmaktadır. Ne demişti Atatürk; “İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.” İşte istikbaldeyiz ve “dahilî bedhahlar” hâlâ ayaktalar. Onlara karşı Türk Cumhuriyeti’nin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi gerekmektedir. Bugün, dünlerde olduğu gibi CHP bunun bekçiliği görevine soyunmuş durumda. Kılıçdaroğlu da rejim vurgusu ile Türk cumhuriyetini koruma görevinin bayraktarlığını yapmaktadır. Oysa onun yerine daha basit ve kazançlı bir yol izlemesi mümkünken!

Nasıl ki başkanlık sistemini savunmak meşru ise gayet tabiî parlamenter sistemi savunmak da o kadar meşrudur. Nasıl ki başkanlık sisteminin olumlu ve olumsuz yanları varsa parlamenter sistemin de olumlu ve olumsuz yanları mevcut. Parlamenter sistemi neden savunduğunu, hangi olumlu gerekçelerle savunduğunu anlatıp başkanlığa karşı duruş sergileyebilir. Bu durumda gençliğe hitabenin de dışına çıkmış olur ve daha makul ve sağlıklı bir yol izlemiş olur. Bu durumda hem kendisini dinleyenlerin sayısını da artırmış olur. Öyle ki, “Başkanlık sistemi deniliyor ama tam olarak ne, bilmiyoruz, anlatılmıyor” diyenlerin sayısı da az değilken. Ayrıca sistem değişikliği olacaksa yapacağı sağlıklı ve yerinde tespit ve tenkitlerle çok daha sağlam bir sistemin oturmasını sağlayabilir. Fakat hâlâ “Rejim değiştirmeye çalışıyorlar“, “Tek adamın heveslerine kurban ediliyoruz“, “Bir kişi başkan olmak istiyor diye her şey çiğneniyor“, “Mustafa Kemal’in emanetine hıyanetlik ediyorlar“, “Ne darbe ne dikta yaşasın tam demokrasi!” … cümlelerinden farklı bir şey söylemiyor. Kılıçdaroğlu yıllardır siyasetin içerisinde olmasına rağmen, üzülerek söylemek istiyorum ki, bu kadar açık bir fırsatı bile değerlendiremeyecek acemilikte. Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur kabilinde hareket etmektedir. Siyasette, parti liderliğinde bir adım bile mesafe katedemiyor.

Kılıçdaroğlu bu şekilde devam ettikçe (ki etmeyeceği yönünde en ufak bir belirti yok) ilerde, Erdoğan’ın yıllar önce yapmış olduğu “durum tespiti” gibi, “CHP’nin başına gelmiş en büyük talihsizlik” olarak hatırlanmaktan öteye geçemeyecektir.

Korkunç basitleştiriciler

0

Amerikalı düşünür Rusell Kirk ABD’deki anarko-kapitalistlerle tartışırken, onlara, dünyayı komik denecek ölçüde steril bir yer olarak algılamaya dayanan yorumlar yaptıklarına işaret etmek için, “korkunç basitleştiriciler” adını vermişti. Bunun sebebi çok karmaşık toplumsal olayları bile abartılı basitliğe bağlamalarıydı. Bu tiplere göre dünyadaki her şeyi bir iki şablonla izah etmek mümkündür. İnsan toplumlarındaki her şeye bu şablonlara dayanarak istendiği zaman ve dilendiği gibi şekil verilebilir.  Başta M. Rothbard olmak üzere birçok anarko-kapitalistte bu yaklaşımın izleri görülebilir. Aynı olguya “mühendis zihniyeti” kavramı açısından da bakılabilir. Mühendisler boyutları, çalışma biçimleri ve sonuçları kesin mekanizmalarla uğraşırlar. Bu mekanizmalarda nelerin aksadığını kesin olarak tespit edebilirler ve gerekirse dışardan müdahalelerle mekanizmanın istenen şekli almasını sağlarlar. Mühendis zihniyetli sosyal bilimciler toplumu adeta bir makina gibi görürler. Ruhsuz bir sözüm ona ilkeler adına ve herkesin iyiliği için topluma müdahaleleri hak ve görev telakki ederler.

Bu kafaya sahip kimselere iktisatçılar arasında da, hem de ender olmayacak şekilde, rastlanır. Özellikle lisansta mühendislik eğitimi alır ve üstüne iktisadın ruhuna uzanan çalışmalardan bihaber kalarak bir teknik doktora yaparsanız, bir iktisatçı mühendis olmanız kuvvetle muhtemeldir. Hele bir de finans eğitimi aldıysanız. İşin kötüsü böylelerinin kendi teknik alanlarında kalmayıp pek haberdar olmadıkları alanlara da girerler ve mekanik mantıklarına dayanan ezber reçeteleri iddialı şekilde tekrarlarlar.

Bugünlerde ülkemizde bu çizgideki bir arkadaş dikkat çekmeye başladı. Maksat bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğu için adını vermeyeceğim. Kendisini bir prototip olarak değerlendirmek istiyorum. Akademik özgeçmişine bakıldığında başarılı, parlak bir eğitim hayatı olduğu görülüyor. Mühendislik okumuş, üstüne finans doktorası eklemiş. Ağzı iyi laf yapıyor ve göründüğü televizyon programlarında heyecan içinde gayet iddialı laflar ediyor. Ancak, benim gibi bu meselelere on yıllar harcamış, feleğin çemberinden geçmiş, arkadaşın temas ettiği meselelerin tarihinden, muhtevasından ve boyutlarından haberdar kimseler için yaptığı sadece mekanik ezberciliğin naif bir yansıması anlamına geliyor. Hakkında ahkâm kesmekten çekinmediği çetrefil konuların hiçbirinde muhtemelen geniş bir birikime ve derin bir kavrayışa sahip olmadığı izlenimini veriyor. Örnek mi, örnek çok, en tipiği hukukun hâkimiyeti hakkında söyledikleri.

Arkadaş diyor ki, hukukun hâkimiyeti ekonomik kalkınmaya destek olur. Türkiye hukukun hâkimiyetini kurarsa ülke daha iyi ekonomik performans sergiler. Eyvallah, aksini iddia edecek değilim. Fakat hukukun hâkimiyeti nedir? Ve de hukukun hâkimiyetine nasıl ulaşılabilir? Diyelim ki AK Parti yönetimi altındaki Türkiye’de hukukun hâkimiyeti yok, CHP iktidara gelse ve ertesi gün hukukun hâkimiyetine geçmeye karar verse, geçilmiş mi olur veya geçilebilir mi? Arkadaş, kendisine bu tür sorular sorulmadığı, ne demek istiyorsun ve istediklerin nasıl yapılacak tarzında sualler gelmediği için, ezberleri tekrarlayıp geçiyor. Nitekim, ikinci üçüncü sorular geldiğinde veya ters örnekler verildiğinde ciddî şekilde bocalıyor.

Sormaya devam edelim: Hukukun hâkimiyeti istendiği zaman “şıppadak” tesis edilebilecek bir mekanizma mıdır? Pazardan alınıp buzdolabına konur gibi temin edilebilecek ve ihtiyaç oldukça kullanılabilecek bir mal mıdır? Bir parayı başka bir paraya çevirmek gibi bir şey midir? Bir finans denklemini çözmeye benzemekte midir? Hukukun hâkimiyeti yalnızca siyasî iktidarın tavır ve tutumlarıyla mı ilişkilidir yoksa genel olarak devletle, bu çerçevede hukuk bürokratlarıyla da bir ilişkisi var mıdır? Sonra, siyasetçilere güvenmezken hukukçulara niçin güvenmeliyiz? Hukukçulara karşı hukukumuzu kim koruyacak? Hukukun hâkimiyeti daha önce vardı da bu iktidar döneminde mi ortadan kaldırıldı? Türkiye ne zaman hukukun hâkimiyetine ideal demeyelim ama tatminkâr ölçüler içinde sahip olmuştur? Başka bir şey daha soralım. FETÖ denen çeteye bağlı yüzlerce hâkim ve savcı var. Bunlar korunaklı statülerinden ve hukukun itibarından yararlanarak örgütlerinin gayri meşru hedefleri için hukuka takla attırıyorlardı. Hasımlarına ve rakip sayıldıklarından bile habersiz kişi ve çevrelere kumpas kuruyorlardı. Şimdi, FETÖ üyesi bu kimselerin görevden uzaklaştırılması ve bariz suçlara bulaşanların yargılanarak cezalandırılması hukukun hâkimiyetine katkı mı sağlar, engel mi olur? Bu insanların görev başında olduğu bir Türkiye’de mi yoksa görevden uzaklaştırıldıkları bir Türkiye’de mi hukukun hâkimiyeti daha fazla vardır ve vatandaşlar daha kuvvetli hukukî güvenceye sahiptir? Türkiye FETÖ’yü tasfiye sürecinde hukukun hâkimiyetine yaklaşıyor mu yoksa ondan uzaklaşıyor mu?

Zekâsı parlak bu tür arkadaşlar mekanik insan ve toplum anlayışından sıyrılıp meseleleri bir matematik-finans denklemi değil bir insan davranışları ve davranış müşevvikleri toplamı, çok yönlü ve yüzlü olaylar serisi olarak ve de derinlemesine anlamaya çalışırlarsa daha iyi bir performans sergileyebilirler. Aksi takdirde söyledikleri havaya çalınan ıslık olmanın ötesine geçmez, geçemez.