Ana Sayfa Blog Sayfa 179

Eski Sovyet coğrafyasında DAEŞ varlığı

28 Haziran günü, 44 kişinin ölümüne sebep olan Atatürk Havalimanı’nda terör eylemi gerçekleştiren üç kişinin yabancı uyruklu olduğu resmi kaynaklarca açıklandı. Saldırganlardan biri Dağıstanlı Vadim Osmanov. İkinci saldırganın Rus pasaportlu Rakim Bulgarov olduğu yönünde açıklamalar var. Şüpheler diğer iki kişinin Özbekistan ve Kırgızistan kökenli olduğu yönünde. Bu bilgiler kesin olmasa da şaşırtıcı da değil çünkü eski Sovyet coğrafyasında, Orta Asya’da DAEŞ’e (IŞİD) yakın duran sempatizanların, örgütlerin sayısı az değil.

Eski Sovyet ülkeleri içinde bulunan Müslüman nüfusu olan Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ‘a ek olarak sadece Rusya’nın toplam 144 milyonluk nüfusunun 20 milyonu Müslüman. Bu nedenle de bu ülkeler Orta Doğu’da yaşanan siyasi ve sosyal süreçlerden ciddi şekilde etkileniyorlar.

2010’da Orta Doğu’da başlayan Arap Baharı’nın ilerleyen süreçte Rus Baharı’na dönüşerek Orta Asya ve Kafkasya’ya yayılma ihtimali eski Sovyet coğrafyasında mevcut rejimler açısından bir tehdit olarak görüldü. Bununla birlikte Suriye’de Arap Baharı sürecinin kırılması, dini radikalizmin gelişerek etkinlik alanını arttırması, eski Sovyet coğrafyasından savaşçı grupların Suriye ve Irak’a akışı, hâlihazırda yaşanan çok boyutlu güvenlik sorunlarının artarak devam etmesine neden oldu.

New York merkezli The Soufan Group Strateji Araştırma Merkezi’nce yürütülen çalışmalardan elde edilen verilere göre, 2015 yılında Suriye ve Irak’taki Nusra Cephesi ve DAEŞ saflarına, eski Sovyet ülkelerinden yaklaşık 4 bin 700 kişi katılmış. Yine aynı kaynağa göre, 2015’te 100 ülkeden 30 bin savaşçının Suriye ve Irak’ta DAEŞ’e katıldığı tahmin ediliyor. Sadece Rusya’dan katılan cihatçıların sayısının 2 bin 400 kişi. Bunların büyük kısmını Kuzey Kafkasya kökenli savaşçılar oluşturuyor. Resmi veriler de bu rakamlara yönelik bir fikir veriyor. Aralık 2015’te sadece Rusya’da Suriye ve Irak’taki savaşçı gruplara katıldığı için hakkında soruşturma açılan kişi sayısı 889.

DAEŞ saflarına eski Sovyet coğrafyasından katılan savaşçılar, bu bölgelerde faaliyette olan Kafkasya Emirliği ve Horasan Vilayet örgütleri ile bağlantılı. Bu bilgiyi Rus yetkililer açıkladı.

Kafkasya Emirliği Örgütü

Kafkasya Emirliği aslen 2007’de Kuzey Kafkasya’da savaşçı gruplar tarafından Dokko Umarov liderliğinde kuruldu. Kafkasya Emirliği Örgütü Dağıstan, Çeçenistan, Kabardino Balkarya, Karaçay-Çerkesya ve İnguşetya vilayetlerine mensup olan savaşçı elemanlardan oluşuyor.

Gençlerin Kafkasya Emirliği’ne katılımı, aktif ve pasif olmak üzere, iki farklı şekilde gerçekleşiyor. Aktif şekilde Emirliğe katılan ve Kuzey Kafkasya dağlarındaki kamplarda eğitilen cihatçıların sayısı, bölgede çalışan ancak güvenlik kaygısıyla adlarının paylaşılmasını istemeyen yerel araştırmacılara göre, 2015’te yaklaşık bin kişiye düşmüş. Bununla birlikte, dağlara çıkmayan ama kentlerde propaganda yapan ve Emirliğe biat etmiş, pasif konumda 2 bine yakın insan var.

Kafkasya Emirliği ilk dönemlerde El-Kaide’ye bağlıydı. Dolasıyla DAEŞ liderine biat etmiyorlardı. Suriye’deki iç çatışmaların başladığı ilk günlerde, örgüte bağlı cihatçılar El Kaide ideolojisini paylaşan gruplara destek verdi.

Ancak Dokko Umarov’un 2014’te ölümünün ardından, örgüt içinde dağılmalar başladı. İlk olarak Dağıstan Vilayeti lideri Ebu Muhammet’in DAEŞ’e biat etmesinden sonra Kafkasya Emirliği içinde parçalanmalar ortaya çıktı. Yeni seçilen Kafkasya Emiri Aliaskhab Kebekov, DAEŞ lideri Bağdadi’ye biat edenleri örgütten uzaklaştırmaya çalıştı. Ancak Kebekov kısa bir süre sonra öldürüldü. Emirliğe bağlı olan cihatçılar da Amir Hamzat liderliğinde DAEŞ’e bağlılıklarını ilan ettiler. Bağdadi’nin sözcüsü Ebu Muhammet El Adnan, Kafkasya Emirliği örgütünün lideri olarak Emir Ebu Muhammed Kadari (Rüstem Asilderov) ismini açıkladı.

Azerbaycan ve Gürcistan’daki savaşçı gruplar da Kafkasya Emirliği örgütünün Dağıstan Vilayeti’ne bağlılıklarını açıkladılar.

1999-2000 arasında devam eden İkinci Çeçenistan Savaşı’nda, savaşçı gruplar Gürcistan’ın Pankisi Vadisi’nde kamplar oluşturmuşlardı. Bu kamplar daha sonra kapanmış olsa da zamanla yerli ahali içinde radikal gruplar ortaya çıkmıştı. Suriye’de, Gürcü ve Kistin/Çeçen kökenli mücahitlerin El Nusra ve DAEŞ kamplarında yer aldığı ve savaştığı yönünde haberler basında yer aldı. Bu mücahitlerden en ünlüsü  Ebu Ömer el-Şişani daha sonra DAEŞ liderine biat etti.

Suriye ve Irak’ta başlayan çatışma süresi boyunca Kafkasya’dan 2 binin üzerinde savaşçı Suriye’ye gitti. Kuzey Kafkasya’dan cihatçıların Suriye’ye gidiş sırasında çok ciddi engellerle karşılaşmadıklarını özellikle belirtmekte fayda var. Zira Rus güvenlik güçleri için ciddi bir tehdit oluşturan bu cihatçılar böylelikle sınırlarından çıkmış oluyor. Ama Ruslar için daha da önemlisi, bu savaşçıların geri dönüşlerinin kontrol edilmesi veya tamamen engellenmesi. Rusya bu amacına da ulaşıyor görünüyor. Uluslararası Kriz Grubu’nun 2015 yılı raporuna göre, Kuzey Kafkasya’dan Suriye’ye giden cihatçıların geri dönüş oranı ise yüzde 15.

Horasan Vilayeti Örgütü

Orta Asya ülkelerinde ise savaşçı pek çok grup var. Özbekistan İslam Hareketi, İslami Cihatçılar Grubu gibi örgütler DAEŞ lideri Ebu Bekir Bağdadi’ye biat ettiler ve DAEŞ yanlılarının Afganistan ve Pakistan’da kurduğu Horasan Emirliği’ne katıldılar. Orta Asya, Doğu Türkistan Uygur Bölgesi, Afganistan, Pakistan bölgelerinden ve İran Türklerinin de dâhil olduğu savaşçılar, Suriye ve Irak’ta devam eden savaşa fiilen katıldılar ve katılıyorlar.

Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’dan Suriye ve Irak’taki çatışmalara katılanlarla ilgili bilgiler ise farklılık gösteriyor. Batı kaynaklı bilgelere göre, 2 bin 46 savaşçının, yerel kaynaklara göre ise yaklaşık 4 bin savaşçının DAEŞ’e katıldığı iddia ediliyor.

2016’da eski Sovyet bölgesinden Suriye’de DAEŞ ve El Nusra’ya katılan savaşçı sayısının 6 bine yaklaştığı ve Orta Asya’daki savaşçı grupların Suriye’deki DAEŞ ve Al Nusra’ya (El Kaide yakınlığıyla bilinen gruplara) Türkiye üzerinden katıldıkları iddia ediliyor.

Rusya DAEŞ’le mücadele için ne yapıyor?

Bu coğrafyada neden radikal örgütlere bu denli büyük bir insan kaynağı sunuyor?

Bugün bu bölgeden Orta Doğu’ya yönelik savaşçı akınını, 1990’larda eski Sovyet coğrafyasına dini radikalizmin propagandası için gelen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye ve Irak uyruklu kişilerin bıraktığı etkiyle açıklamak mümkün.

Peki bu coğrafyalarda hâlâ etkin olan Rusya kendisi için de bir tehdit olan dini radikalizmdendoğan terörle nasıl mücadele ediyor?

Rusya’nın bu konudaki stratejisinin iki yönü var. Birincisi, Orta Asya ve Güney Kafkasya devletleri ile birlikte terör tehlikesine karşı ortak mücadele etmek. İkincisi ise Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan DAEŞ ve diğer radikal selefi muhalif gruplara karşı Orta Doğu ülkelerinin yönetimleriyle işbirliğini kurmak, geliştirmek ve bu yolla mezkûr gruplarla mücadele etmek.

Rusya bu amaçla eski Sovyet coğrafyası ile iki şekilde işbirliği yapıyor. Öncelikle ikili ilişkiler düzeyinde istihbarat paylaşımı, ikili operasyonlar ve uluslararası güvenlik örgütü olan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) üyeleri ile ortak askeri operasyonları devreye sokuyor.

KGAÖ’ye üye ülkelerin uluslararası terörizme karşı mücadele için kurdukları en önemli işbirliği platformu ise “Ortak Acil Müdahale Gücü”. Bu kurum 14 Eylül 2012’den beri Orta Asya’da Tacikistan ve Afganistan sınırında, Kırgızistan’ın Fergana Vadisi kısmında ve Kuzey Kafkasya’da operasyonlar düzenliyor.

DAEŞ neden yabancı uyrukluları kullandı?

28 Haziran 2016 günü Atatürk Havalimanı’nda terör eylemi yapan kişilerin Dağıstan, Özbekistan ve Kırgızistan kökenli olması, DAEŞ’in Türkiye stratejisinde de değişiklik yaptığı sinyalini veriyor.

Suriye’den Türkiye’ye terör eylemi gerçekleştirmek için gelen Arap uyruklu kişilerin dikkat çekmesi ve Türk güvenlik güçleri tarafından yakalanmasından dolayı DAEŞ’in Türkiye’de daha önceki bazı operasyon girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. İçişleri Bakanı Efkan Ala şubat sonu, sadece yılbaşından sonraki iki ayda 18 canlı bomba saldırısının önlendiğini açıkladı. Bundan dolayı DAEŞ Türkiye açısından henüz tehdit algısı oluşmamış kişileri kullanmak ve elbette bu coğrafyadan çok büyük bir insan kaynağına da sahip olduğu için Türk Cumhuriyetleri üzerinden operasyon yapma stratejisine yöneldi.

Bu bölgeden gelen örgüt üyelerinin dikkat çekmemesi, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’la Türkiye arasında istihbarat paylaşımının zayıf olması ihtimali veya bu ülkelerin DAEŞ’le başarılı mücadele yapamaması sebebiyle, DAEŞ Orta Asya kökenli savaşçılar üzerinden terör eylemi gerçekleştirme stratejisini benimsiyor.

Bu noktada vurgulanması gereken başka bir husus da, Orta Asya ve Kafkas kökenli örgüt üyeleri ile birlikte Balkan kökenli savaşçıların kullanılmasının da terör eylemleri gerçekleştirme amacına uygun olmasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin DAEŞ’le mücadele ederken, işbirliği platformunu geliştirmesinin yanısıra Orta Asya Cumhuriyetleri ve Rusya ile yakın işbirliği kurmasında da fayda var.

Al Jazeera Türk, 04.07.2016

“Ordu ihanete uğradı”, öyle mi?

Türkiye’nin son birkaç yıldır karşı karşıya kaldığı olaylar güçlü bir orduya ihtiyacı olduğunu gösterdi. Bütünlüğünü koruyan, iyi silahlanmış, toplumla güçlü bağlara sahip bir ordu bu coğrafyada ayakta kalmanın ön şartı.  Hiçbir soyut ilke bu gerçeği gözden kaçırmaya sebep olamaz. Diğer taraftan, ordunun kendi sınırları içinde kalması ve seçilmiş siyasî otoriteye itaati de demokrasiyi korumanın ön şartı. Bu yüzden orduya zarar verebilecek tutumlardan ve yıkıcı eleştirilerden kaçınmak gerektiğini düşünüyorum. Bununla beraber ordudan gelen yanlışlara işaret etmenin ülkeye ve halka karşı sorumluluğun bir gereği olduğu da açık bir gerçek.

Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar yılbaşı için yayınladığı mesajda şöyle demiş: “Ordumuz geride bıraktığımız yılda, şerefli üniformayı kirli ve kanlı emellerine maske yapmaya kalkışan, asil milletimiz dışındaki karanlık odaklara uşaklık ettiği açıkça görülen bir şer, terör ve ihanet çetesinin, tarihimize kara bir leke olarak geçecek cinnetine, ihanetine şahit olmuştur.” Benzer mesajlar daha önce başka muvazzaf veya emekli subaylar –meselâ eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ- tarafından da verilmişti. Bu mantığa göre 15 Temmuz alçak darbe teşebbüsü ordunun ihanete uğraması anlamına gelmekte.

Öyle mi? Demek ki ihanete uğrayan Türkiye, halk, demokrasi değil ordu. Bu yaklaşım tipik bürokratik vesayet mantığının tezahürü. Orduyu toplumun, vatanın önüne koyuyor. Çok üzücü doğrusu. Bu tür açıklamayı okuyan yabancılar sanabilir ki ordumuzun siyasî tarihi tertemiz ve demokrasiye sadakat gösterileriyle dolu. Generaller amirleri olan siyasetçilere daima saygı gösterdi ve onların emirlerinin dışına çıkmadı.  Ordu bir bürokratik vesayet düzeninin ana direği olarak görev yapmadı. Sivil hayata müdahalelerden daima sakındı.

Bu tavrı bilerek veya bilmeyerek darbeciliği onaylayan bir başka bakışta daha görüyoruz. Bu da 15 Temmuz’u değerlendirirken ikide bir darbe teşebbüsünün emir komuta zinciri dışında yapıldığının vurgulanması. Bunu uçurumdan kıl payı kurtulan AK Parti cephesi de, muhalefet partileri de, ordu çevreleri de söylüyor. Ne yani, teşebbüs emir komuta zincir içinde olmadı diye generallere şükran mı duymalıyız? Bu şekilde bize bir lütufta mı bulundular? Teşebbüs emir komuta zinciri içinde yapılmış olsa meşru mu olacaktı?  Ordu mensuplarının darbe emir konuta zinciri içinde olmadı diye böbürlenmesi mi yoksa darbecilik virüsünden nasıl tamamen kurtuluruz diye düşünmesi mi gerekli?

Vesayetçi yapılanmayla mücadele devam ediyor. Bu mücadelenin bir ayağı vesayete payanda olan kurumsal yapılanmayı ortadan kaldırmaksa diğer ayağı vesayetçi zihniyeti tamamen silmek veya önemli ölçüde geriletmek. Aslında ikincisinde mesafe almadan ilkinde de kalıcı şekilde ilerleme sağlamak imkânsız. Bu yüzden bürokratik vesayeti ciddî bir tehlike olarak görenlerin gevşekliğe kapılmaması lâzım.

Bürokratik vesayetle mücadelede ne kadar başarılı olunacağını zaman gösterecek. Umarım hayal kırıklığına uğramayız. Ama öyle anlaşılıyor ki, darbeci çetelerle insan bazında uğraşılırken, bürokratik vesayetçi zihniyet olduğu gibi yerinde duruyor. Yaşamaya devam ediyor. Yargıtay’dan HSYK hakkında gelen açıklamalar gibi Genel Kurmay Başkanı’nın bu beyanı da vesayetçi zihniyetin yansıması.

AB Dış Politikası ve Türkiye

Dünyanın ‘çok kutuplu’ hâle geldiği kaçınılmaz bir gerçek artık. Batının uluslararası düzene tahakkümü sona erdi. Doğu ve güneye olan güç kayması devam ediyor.

AB, Komşuluk Siyasetinin artık işe yaramadığını anlamış durumda. Kendi sınırındaki komşularının iyi yönetilmesinin Avrupa’nın çıkarına olacağından yola çıkarak bu siyaseti üretmiş olsa da günün sonunda, dünyanın bir başka köşesinde yaşanan bir gelişmenin gelip kıtaya dokunduğunu gördü. Tüm odağı komşular üzerine kurmanın iyi bir sebebi kalmadığını ve esas sorun ve fırsatların Asya’da yaşanmaya başladığının farkına vardı.

Bundan önce birçok önemli hata yaptı. Örneğin Arap Baharına yön verebilecekken seyirci kalmayı tercih etti. Suriye’deki krizi neredeyse hiç umursamamış olması başına oldukça dert açtı. Buradan çıkan mülteci krizinde ciddi derecede çuvalladı. Komşusu olduğu halde Rusya’yla stratejik ortaklık bile kuramadı. Ukrayna krizinde etkili hiçbir adım atamadı. Çin’in yükselen gücünün ABD ve Avrupa ile direkt rekabetten kaynaklandığını göremeyerek, değerleri kendisinden oldukça farklı olan bir ekonominin geliştikçe kendisine benzeyeceğini sandı ve bu süper gücün etkisini küçümsedi.

AB, ABD’nin ilgisinin Pasifik’e kaydığını, transatlantik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi üzerine odaklandığını ve dolayısıyla Avrupa’ya olan sorumluluğunu azaltarak, özellikle güvenlik konusunda daha fazla sorumluluk alma yönünde bir değişikliğe gittiğini geç kavradı.

Bütün bunlara karşılık, Birlik henüz bütüncül ve etkili olabilecek bir dış politika geliştirebilmiş değil. Bunu yapmak için gerekli siyasî liderlikten de yoksun. Ayrıca, dış politika meselesi yalnızca birlik dışında kalan ülkeler açısından değil, birlik içindeki ülkeler açısından da sorunlu. Birlik üyesi ülkelerin birbirleri ve ayrı ayrı diğer ülkelerle olan ilişkileri dış politikanın şekilsiz kalmaya devam etmesine etki ediyor. AB’nin bu bağlamdaki çekimser ve hatta isteksiz tavrı, dünya değişirken bir dış politika aktörüne dönüşmeye niyetinin olmadığını gösteriyor. Ne var ki bu durum, kendi güvenliğini önemli ölçüde tehlikeye atıyor.

Birçok AB ülkesinin genel tavrı halen güvenlik sorunlarını kaynağında değerlendirmekten yana değil. Bugün AB açısından büyük bir güvenlik sorununun var olduğu çok açık. Buna rağmen, AB ülkeleri özellikle terörizme karşı ortak ve etkili bir politika belirleyemiyor. Bu konuda Türkiye’nin sonu gelmez çağrı ve çabalarına karşı ise oldukça duyarsızlar. Bugün, Avrupa güvenliğine en yakın tehdidin Orta Doğu’dan geldiği ve sanılanın aksine Orta Doğu’nun Avrupa’ya çok da uzak olmadığı kabul edilmesi gereken bir gerçek. Orta Doğu’daki mevcut aşırılığın ve terörizmin Türkiye gibi bölgesel güçlerin yardımı olmadan aşılması ise neredeyse imkânsız. AB, NATO üyesi olan Türkiye’nin DAEŞ’e karşı mücadelesinde bırakın askerî ya da maddi diğer katkıları, manevi destekten dahi yoksun. Türkiye’nin bölgedeki rolünü anlayamayacak kadar stratejik düşünmekten uzak.

Bugün Türkiye, Orta Doğu’daki pozisyona öncelikle ABD politikalarının zorlamasıyla gelmiş olsa da AB dış politikasının belirsiz, tavırsız ve kararsız durumu da bu pozisyonu etkiliyor. Türkiye’nin sahada yalnız kalması ABD’nin kasıtlı tercihi gibi görünüyor; ancak AB’nin kendi güvenliği açısından Türkiye’nin stratejik ortaklığının önemini görememesi ya da bunu umursamaması çok akıllıca görünmüyor. AB, Türkiye’yi partner ya da üye ülke olarak görmek konusundaki olumsuz tavrının dış politika aklının önüne geçmesine izin veriyor. Dolayısıyla kendi güvenliğini riske ederken Türkiye’yi temel politikalarda karşıt olduğu Rusya’yla stratejik ilişkiler kurmaya itekliyor.

Türkiye, kendisine yönelen terörizmin boyutlarını görmüş durumda ve buna karşı haklı bir mücadele veriyor. Suriye krizinin çözülmesi bu bakımdan hayatî bir öneme sahip. Suriye’deki istikrarsızlık devam ettikçe DAEŞ ve PYD-YPG-PKK terörünün kaynaklandığı amacın ortadan kaldırılamayacağını biliyor. Verdiği uğraşla, bir bakıma ateşin Avrupa’ya sıçramasını engelliyor. Ne var ki askerî destek bir yana AB’den hiç değilse terör konusunda işbirliği bekliyor. Terörün, etkili mücadele edilmediği takdirde yalnızca Türkiye’yi değil, önünde sonunda Avrupa’yı da yakacağını anlatmaya çalışıyor.

Yakın zamanda AB’den bütüncül bir tavır ve hareket beklemek yanıltıcı olacaktır. AB’nin bütüncül bir askerî-güvenlik ve dış politikasının olmayacağı, olamayacağı görülüyor. AB’nin tavrı ne olursa olsun, Türkiye’nin akılcı ve stratejik davranmaya devam etmesi önemli. Bu aşamada belki de yapılması gereken tek tek AB üyesi ülkelerle, ikili ilişkileri çerçevesinde meselenin boyutlarını ve ciddiyetini konuşmak, onların güvenlik meselesinde daha fazla sorumluluk almalarını istemek ve stratejik işbirlikleri kurmaya çalışmaktır. Mevcut durumda bu yöntemin denenmesi kısmî de olsa olumlu bir etki yaratabilir.

Türkiye Demokrasisinin 15 Temmuz Zaferi

Siyasî yönetişim insanlık tarihinin nispeten yeni bir olayı. Son birkaç bin yıl içinde doğdu ve gelişti. Ondan önce de insan toplumlarında bir tür sosyal hiyerarşi ve yönetme-yönetilme ilişkisi vardı ama bu olgu bugün bildiğimiz ve alıştığımız anlamda siyasî yönetimden ve yöneten yönetilen ayrımından çok farklıydı. İnsanlar yerleşik hayata ve tarımsal üretime geçtikten sonra siyasî yönetişim gelişti ve şehir devleti, krallık, imparatorluk gibi aşamalardan geçerek bugünkü ulus devlet formatına ulaştı.

Günümüzde siyasî yönetişimler demokrasiler ve anti demokratik rejimler olarak iki grupta toplanmakta. Anti demokratik rejimler de kendi içlerinde otoriter ve totaliter rejimler olarak ikiye ayrılmakta. Şüphesiz, her ülkenin siyasî rejiminin diğerlerinden farklı bazı özellikleri olabilir, var, ama buna rağmen tüm siyasî rejimleri yukardaki tasnife sığdırmak mümkün.

Demokrasi, üzerinde çok konuşulan ve genellikle övgüye boğulan bir yönetim biçimi. Abartılı övgü bir taraftan demokrasinin gerçek mahiyetinin kavranmasını zorlaştırıyor bir taraftan da aşırı beklentilerle yüklenen demokratik sistemlerin patlamasına yol açıyor. Bu yüzden demokrasi hakkında böylesine kısa bir yazıda da olsa bir iki önemli noktanı altını çizmek lâzım. Tüm yönetim biçimleri bir takım sıkıntılar ve kötülükler yaratır. Buna dayanarak her siyasî yönetim biçiminin kötü olduğu söylenebilir ama yine de sistemler arasında kötülük üretme derecesi bakımından farklar vardır. Demokrasi, İngiliz Başbakanlarından W. Churchill’in meşhur ifadesiyle, “alternatifleri hesaba katılmadığında en kötü, katıldığında en iyi yönetim biçimdir.” Demokrasi en iyilerin seçilmesini değil, yöneticilerin yönetmesini ve icraatlarının meşru olmasını sağlar. Düşünür K. Popper’ın çok yerinde bir şekilde işaret ettiği üzere demokrasilerin en yararlı meziyeti muhteşem yöneticilerin/yönetim ekiplerinin işbaşına gelmesini sağlaması değil, kötü yöneticilerden en düşük maliyetle kurtulmamıza fırsat vermesidir.

Demokrasi, alternatiflerinden üstün ama kurulması da yaşatılması da onlardan daha zor bir rejim. Yaygın siyasî katılım, haklar ve yükümlülüklerle ilgili gelişkin siyasî bilinç, hem iktidar hem de muhalefet makamlarında bulunmayı hazmetme kapasitesi, uzlaşma arzusu, ihtilâfları barışçıl yöntemlerle çözme becerisi demokrasinin aradığı özellikler. Demokrasinin bir yapısı var. Bu yapının birbirine bağlı iki kısmı olduğu söylenebilir. Bir kısmı bildiğimiz anlamda siyasî ve hukukî mühendislik işi. Bir anayasa yapmak ve seçim sistemi kurmak gibi. Diğer kısmı ise inşa edilemeyecek, mühendislik harikası olarak yaratılamayacak, zamanın akışı içinde toplumsal tecrübelerle oluşabilecek bir şey. Uzlaşma kültürü ve muhalifleri düşman gibi görmeme anlayışı gibi.

Çoğu zaman istikrarlı, kuvvetli demokrasilere gıpta ediyoruz. Tarih çalışmalarını ihmâl ettiğimiz için o rejimlerin bir geçmişinin, tarihinin olduğunu, bir toplumsal olaylar yığınının demokrasiye dayanak teşkil ettiğini, başka bir deyişe her demokrasinim bir maliyeti olduğunu gözden kaçırıyoruz. Oysa tarih bize bu ülkelerin küçük çaplı iç çatışmalardan büyük iç savaşlara, ağır maddî zarara ve çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine dayanan süreçlerden sonra demokrasiye ulaşabildiğini gösteriyor.

Şüphe yok ki Türkiye halkı da demokrasi yolunda epeyce bedeller ödedi. Bedel ödeme Osmanlı Devleti’nde başladı ve Cumhuriyet döneminde de devam etti. Türkiye seçilmiş Başbakanı Adanan Menderes’in bir askerî darbeyle düşürülmesine ve düzmece yargılamalardan sonra idam edilmesine şahit oldu. Topluma ağır maliyetler bindiren birçok darbeyle karşılaştı. Son darbe teşebbüsü, 15 Temmuz’da adeta canlı olarak takip ettiğimiz FETÖ kalkışmasıydı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü teknik anlamda, yani darbecilerin darbe sırasında nereleri hedef alacağı, kimleri ele geçirmeye çalışacağı, bunları kimlerin nasıl yapılacağı, darbe bildirisinin nerede nasıl okunacağı, bildiride hangi noktaların vurgulanacağı vb. bakımlardan önceki darbelere -meselâ 12 Eylül darbesine- çok benzemekteydi. Ancak, 15 Temmuz diğer başarılı ve başarısız darbelerden kökten farklıydı. 1960’dan 2016’ya kadar tüm darbeler Kemalist karakterliydi. Atatürk ilkeleri ve Atatürk’ün toplum için koyduğu söylenen hedefler adına yapıldı ve/veya meşrulaştırıldı. 15 Temmuz darbesi, darbeye Atatürkçü bir yüz giydirmeye çalışılmış olasına rağmen, Atatürkçü değildi. Totaliter bir dinsel anlayışa sahip olan, ülke içinde tekelci siyasal ve toplumsal güç peşinde koşan, bilinen bütün ahlâk kurallarını çiğnemekte tereddüt etmeyen, hukuk başta olmak üzere her şeyi aracı olarak kullanan bir çete tarafından hayata aktarılan bir darbe teşebbüsüydü. 15 Temmuz’un bir diğer özelliği daha önceki darbelerde eşi benzeri görülmedik ölçüde şiddet kullanılması ve bu şiddetin sadece resmî kişi ve kuruluşları hedef almakla kalmayıp sivil halka da yöneltilmesiydi. Dehşet verici şiddet yüzlerce kişinin ölmesi ve binlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Şiddetin çok önemli bir diğer boyutu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öldürülmek istenmesiydi. Muhtemeldir ki Başbakan Yıldırım için de aynı şey planlanmıştı.

15 Temmuz hiç istemeden ve hem faillerinin ve hem de diğer darbeci zihniyete sahip kesimlerin (meselâ darbeci Kemalistlerin) hoşuna gitmeyecek şekilde darbeciliğe büyük darbe indirilmesine sebep oldu. Tabiri caizse darbeye darbe yapılmasına yol açtı. Böylece hayırsız bir teşebbüs hayırlı bir sonuç ortaya çıkardı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü akim kaldı. Böylesine iyi planlanmış, çok sayıda askerin ve askerî birliğin katıldığı, iç ve dış ortamı çok iyi hazırlanmış bir darbe teşebbüsünün püskürtülmesi demokrasiye bağlı kişi ve kesimler için gerçek bir sürpriz darbeciler içinse tam bir şok oldu. Bu vasıflara sahip bir darbe teşebbüsü normal şartlarda başarılı olurdu. Darbeciler iktidara yerleşip dilediklerini yapardı. İçerleyen toplum susar ve ancak yıllar sonra o da sandık aracılığıyla konuşmaya başlardı. Toplum bu sefer darbeye cevap verme tarzını değiştirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı üzerine darbecilerle yıllarca beklemeden aynı gece yüzleşmek için evinden çıktı. Tüm kritik noktalara koştu. Bazı yerlerde tek başına, bazı yerlerde polisle birlikte darbecileri püskürttü, etkisiz hâle getirdi. Bunun bir tür mucize olduğunu söylesek herhalde abartmış olmayız.

Türk insanı bu kahraman tavrıyla dünya milletler ailesi içinde bir adım değil epeyce öne çıktı. Benzer bir başarıyı sergilemiş bir toplumu ben hatırlamıyorum. İnsanlar silahsız olarak, en öldürücü silahlarla donanmış ve gözünü kan bürümüş canilerle göz göze, göğüs göğüse geldi. Yaylım ateşleriyle karşılaşan direnişçiler asla yerlerini terk etmedi. Şehitlik aşkı ve inancıyla ateşin üzerine gitti. Bu eşi emsali görülmemiş bir kahramanlık. Kahramanlığı pekiştiren ve yücelten bir başka şey ise, bazıları vücut organlarından birini veya daha fazlasını kaybedecek şekilde yaralanan Gazilerin sonraki günlerde kendileriyle yapılan röportajlarda sanki sıradan, her gün her yerde karşılaşılan, basit bir şey yapmış gibi konuşmaları, tevazuyu elden bırakmamalarıydı. Her Gazi yeni bir darbe teşebbüsü karşısında aynı şeyi yapmakta tereddüt etmeyeceğini açıkladı. Bu davranışın dünyada benzeri yok. Türkiye’de de. Şehitlerin, Gazilerin ve direnen tüm insanların ne kadar büyük bir iş yaptıklarını anlamak için onların durumunu Gezi isyanları esnasında polisle kavgalara giren kimselerin biber gazı soludukları, suyla ıslandıkları, en fazlasından cop yedikleri için kendilerini eşsiz kahramanlar seviyesine yükseltmeleri ve bazıları tarafından da öyle görülmeleri ile kıyaslayabiliriz.

Şüphe yok ki 15 Temmuz darbe teşebbüsünün püskürtülmesi Türkiye tarihinin, eğer en önemli olayı değilse, en önemli olaylarından biridir. Bir kahramanlık destanıdır. Bir gerçekleşmiş, yaşanmış, abartılamayacak efsanedir. Toplumun hafızasında, siyasî ve sosyal kültüründe daima yaşatılacak, nesilden nesile övgüyle aktarılacaktır. 15 Temmuz toplumun en önemli tarihsel günlerinden biri olarak hatırlanacak ve kutlanacaktır.

Türkiye demokrasisi 15 Temmuz darbe teşebbüsünü püskürtülmesiyle büyük bir zafer kazandı. Bu zafer sadece bir darbe teşebbüsünü önlemiş olmakla sınırlı kalmayacak; bundan sonra da Türkiye demokrasisine katkıda bulunmaya devam edecek. En önemlisi 15 Temmuz direnişinin muhtemel darbelerin darbecilere maliyetini artırmış olması. Darbe yapmak isteyenler bundan sonra çok daha fazla düşünmek zorunda. Bir kere darbeyi önleme başarısını göstermiş siyasetin ve toplumun bundan sonra darbecilere kolay kolay teslim olmayacağı açık.

Diğer taraftan Türk halkı demokrasiye lâyık olduğunu 15 Temmuz direnişiyle bir kere daha ispatladı. Bu toplum demokrasiyi hak ediyor. Bunu anlatmak için işaret edebileceği olaylarla dolu bir tarihe zaten sahipti. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye artık diğer bazı istikrarlı demokrasiler gibi bir demokrasi destanına da sahip. Bundan sonra hiç kimse bu toplumun demokrasiyi hak etmediğini söyleyemez. Hiç kimse Türkiye demokrasiye layık değil diyemez. 15 Temmuz zaferi halkın demokrasimize kazandırdığı bir zaferdir ve bu zafer ülkemizin daha iyi bir demokrasiye doğru yürüyüşüne daima ışık tutacaktır.

Dolar Yükselmesin mi?

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Döviz kuruyla ilgili diğer yazılar:
Dolardaki Yükselişe Anlam Vermek – 1
Dolardaki Yükselişe Anlam Vermek – 2
– Dolar Yükselmesin mi?
Döviz Kurlarını Anlamak[/box] Yazarlar, çizerler, anlayanlar, anlamayanlar, anlamadığını çaktırmadan ahkâm kesmeye çalışanlar. Bir ülkede bu kadar çok insanın yanılması çok talihsiz bir durum. Nereden başlasak, nasıl yetişsek? Acaba şu necip Türk matbuatında ekonomi ile ilgili yazılan saçmalıkları düzeltmeye nefesimiz, mürekkebimiz yeter mi bilemiyorum.

Bir yanda 90’lara saplanıp kalmış bir muhalefet zihniyeti. Muhalif olmayı neredeyse sağduyusunu kaybetmekle eşdeğer kılan, en basit ekonomik gerçekleri bile işine gelmiyor diye çöpe atan bir kısır döngü ve pür protesto muhalefeti. Gerçekten ve işe yarar muhalif olmanın sağduyulu ve yapıcı kalmakla mümkün olacağını nasıl anlatabiliriz, cevaplaması zor bir soru. Diğer yanda, memleketin aslında aleyhine bile olmayan bir durumu (memleketin gerçekten aleyhine olan) bütün diğer vakalarla aynı çuvalın içine doldurup, ekonomik, sosyal, siyasal her olumsuz gelişmeyi karanlık lobilere, komplolara, üst akıllara, operasyonlara müracaatla açıklayan bir muktedirler takımı.

Hatalı olarak, dolar (döviz) kurlarındaki yükselişi münhasıran ‘kötü/zararlı’ ve dolayısıyla ‘benim aleyhime’ diye değerlendirmek, buradan ‘öyleyse bu bir operasyonun sonucu olmalı’ diye düşünmek ve bununla yetinmeyip döviz/yabancı para piyasalarını sömürüyle, ekonomik baskı ile özdeşleştirmek sizce de aşırı bir hayal gücüne işaret etmez mi? Bu hatalı muhakeme zinciri aynı zamanda, aşırı ‘ileri gittiği değerlendirilen’ bir kur hareketi durumunda, şimdiye kadar -yaklaşık 15 yıldır- takip ettiği doğru bir ekonomi politikasını, yani serbest kur rejimini paniğe kapılarak terk etmeye teşne bir hükümet riski doğurmaz mı? Bir tane, sadece bir tane hata, ‘kur yükselişleri ekonomimize zarar verir’ şeklindeki bir hata zincirleme bir etki ile bizi nerelere kadar götürebilir, görmek çok zor olmasa gerek.

2001’in ilk aylarından bu yana dolar hep yükseldi. Şu işe bakın ki ekonomik refahımız da. 15 yılı aşan, uzun vadeyi bulan ekonomik büyüme sürecimiz bu konuda bize bol miktarda öğretmiş olmalıydı. Geçen 15 yıl yaşanmamış gibi. Eğer iktisadî tecrübe öğretici olsaydı, eğer tecrübenin gücü tek başına hurafenin hakkından gelebilseydi, ortalıkta bu kadar merkantilist, müdahaleci, devletçi, finansal özgürlük düşmanı fikir ve kanaat böylesine üst perdeden konuşamazdı.

Bizim bu tecrübemizin John Chown’a ait bir anlatımı okunmaya değerdir (I);

“Türkiye [1990’lar boyunca] uzunca bir süre yıllık % 50’nin üzerindeki müzmin enflasyon oranlarından muzdaripti. Kasım 1999’da, güvenilir bir ‘sürünen parite’ döviz kuru politikasıyla birleşik olarak, bir IMF stabilizasyon paketi ile para biriminin dolara karşı düşüşü kontrol altına alındı. Satın alım gücü paritesi, IMF’nin açık hedef olarak düşündüğü şekilde, bu dönem süresince ABD dolarına karşı sabitlendi. Bu dönem [Kasım 1999 sonrası], ne yazık ki, Euro bölgesi para birimlerinin dolara karşı sert değer düşüşleri kaydettiği bir süreçti ve [bu nedenle] Türkiye’nin rekabet gücü başlıca ticaret partneri [Avrupa ülkelerine] karşı % 30’dan daha fazla geriledi. Kaçınılmaz kriz 2001’in ilk aylarında, merkez bankası klâsik bir tuzağa düşüp 10 milyar ABD dolarını kur seviyesini destekleme operasyonlarında heba ettikten sonra geldi. Döviz kuru Şubat ayında serbest bırakıldı. Ekseriyetle olduğu gibi, acı tecrübeler işlerin iyiye gidişinden önce gelmişti ve bu örnekte de yeni bir hükümet kamu harcamalarını kontrol altına almada, merkez bankasına bağımsızlık vermede ve ekonomiyi liberalleştirmede başarılı oldu. Bu başarı onların günümüze kadar süren, geriye dönüp bakmadıkları bir refah dönemini başlattı.”

Şubat 2001’den bu yana doğal olarak dolar (döviz kurları) bazı zamanlar nispeten hızla yükseldi. En hızlı ve en büyük adımlarla yükseldiği süreç ise içinden geçtiğimiz dönem olmakta. Eğer bu hareketliliğin ekonomik ve politik nedenlerini yerel, bölgesel, küresel bağlamı içinde açıklayabiliyorsak endişe etmemizi gerektiren bir durum yok. Nitekim açıklayabiliyoruz da (II). Mevcut konjonktürün ülke ekonomisi aleyhine olduğunu düşünmek ile piyasaların nasıl çalıştığından haberdar olmamak arasında kuvvetli bir bağ var anlaşılan.

Bu nedenle, Ford Otosan’ın Genel Müdürü Haydar Yenigün’ün mevcut konjonktür üzerine söyledikleri önem kazanıyor (III);

“Ülkenin içinde bulunduğu genel resim ne olursa olsun ülkenin kuvveti, mekanizmaların çalışıp çalışmadığını test ettiğiniz zaman ortaya çıkıyor. Euro ve dolar artıyor olabilir. Ancak bu hiçbir zaman çarklarda durma veya kırılmaya neden olmayacak. Doğru olanı şu anda yaşadığımız bence. Ülkede her ne yaşanırsa yaşansın, doğru kurulmuş mekanizmanın çarkları yürüyor… Ekonomik yavaşlamanın ve krizin tarifini iyi yapmak lazım. Yaşananlar gerçekten kriz mi, yoksa doğal sinüs eğrisinin yansımaları mı? Kurdaki yükseliş doğal salınımken, biz ona kriz diyebiliyoruz. Bu yaşadığımız kriz değil, bence geçici bir süreçteyiz.”

Bu ifadelere kulak vermemiz lazım çünkü sattığı ürünün fiyatı kur değişimlerine karşı aşırı hassas olan bir sektörden geliyor. Reel sektörde çarkların nasıl çalıştığını en yakından bilen bir ismin sözleri bunlar. Ekonomik karar birimlerinin belirli bir zaman süresince yeni göstergelere göre kendilerini ayarlayacakları, yeni koşullara uyum sağlayacakları bir süreçten geçmekteyiz ve geçeceğiz. Bu kolay, sancısız ya da basit bir iş değil. Ancak bu intibak süreci ekonominin bizzat kendisidir. Daha doğru kararlara varmak için bize gerçeği söyleyen bir göstergeler bütününe, yani fiyat sistemine ihtiyacımız var. Geçen yıllar boyunca doların yükselmesini engelleseydik daha iyi durumda olmayacaktık. En son kur çıpası politikası ile kurları güya kontrol ediyormuş gibi yapıp, yapay bir döviz kıtlığını kendi ellerimizle ürettiğimizde de zaten daha iyi ekonomik sonuçlara değil bir krize sahip olmuştuk.

Genel olarak bağışıklık sistemimiz 1990’lara nispetle çok daha güçlü. Serbest kur rejimine esas itibariyle sadık kaldığımız için şimdiye kadar bir zarar görmedik. Bilakis 2000’li yıllardaki refahımızı mümkün kılan doğru politikalardan birisidir bu. Elbette serbest kur rejimi de mükemmel değil. Fakat daha iyisi de yok. Merkez Bankası Varyemez Amca gibi döviz rezervleri üzerinde oturuyor ve fakat halkın elini cebine atması, dövizini satması bekleniyor diyerek müdahale çağrısı yapanlar bize kur hedeflemesinin -bir fiyat kontrolünün- daha doğru bir politika olduğunu ispatlamakla mükelleftir. Vurgulamaya değer ki, kurun yükselmesine izin vermek kurun yükselmesini müdahaleci politikalar ile engellemekten çok daha iyidir. İnsanların, firmaların ve diğer karar birimlerinin gönüllü olarak dövizden çıkıp TL’ye yönelmesi ise zaten piyasa sürecinin doğal bir parçasıdır, dolayısıyla yadırganamazdır.

Endişeye gerek yok. Otomatik dengeleştirici mekanizmalarımız çalışıyor. Yaşadığımız bir sancı, buna kriz dersek yanlış adlandırmış oluruz. 2017’nin 2016’dan ekonomik bakımdan çok daha iyi bir yıl olmasını engelleyecek bir neden henüz görünmüyor.

 

(I) John Chown, “Lessons from Monetary History”, The Euro – the Begining, the Middle … and the End? içinde, Ed. Philip Booth, Nisan 2013, The Institute of Economic Affairs, Londra, s. 95–96. http://www.iea.org.uk/publications/research/the-euro-%E2%80%93-the-beginning-the-middle-and-the-end

(II) Ünsal Çetin, “Dolardaki Yükselişe Anlam Vermek”, www.hurfikirler.com, 04.12.2016, http://www.hurfikirler.com/dolardaki-yukselise-anlam-vermek-1/

ve http://www.hurfikirler.com/dolardaki-yukselise-anlam-vermek-2/

(III) “Bağışıklık sistemimiz güçlendi” başlıklı haber, Ufuk Sandık, 12.12.2016, Sabah, http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/12/12/bagisiklik-sistemimiz-guclendi

Kılıçdaroğlu niçin ateşle oynuyor?

Siyaset biliminde devletler çeşitli şekillerde tasnif edilir. Üniter devlet – federal devlet, monarşi – cumhuriyet gibi. Bir diğer tasnif ise etkili devlet – başarısız devlet ve çökmüş devlet biçiminde yapılır.

Türkiye bu tasniflerin her biri ve hepsi açısından değerlendirilebilir. Bu yazıda ben meseleye son tasnif açısından bakmak istiyorum.  Tasnifler genel olmakla beraber kuşku yok ki bizi daha çok ilgilendiren, demokratik sistem içinde devletlerin durumu.

Etkin devlet ortalama bir demokrasiden beklenen görevleri başarılı biçimde yerine getiren devlettir. Başka bir şekilde söylersek kamu hizmetlerini etkin bir şekilde ifa eden ve bunun için gerekli kaynakları vergileme ile sağlayan devlettir. Bu tür devletlerde kamu hizmetleri hayli iyi görülür. Devlet vatandaşlarından vergi toplamada başarılıdır. Kamu idaresi etkin ve şeffaftır. Tüm istikrarlı demokrasilerin etkin devlete sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu, söz konusu devletlerin her şeyi her zaman çok iyi yaptığını göstermez. Her devletin başarısızlıkları olabilir. Burada kastettiğimiz ortalama başarıdır.

Başarısız devletler kamu hizmetlerini iyi kötü sunan ama bu hizmetleri kurumsallaştırmada yeterince mesafe alamayan devletlerdir. Bu devletler vergi de toplayabilirler ama bu bakımdan etkin devletler kadar başarılı değildirler. Kamu idaresinde etkinlik ve şeffaflıkta ortalarda gezinirler. Bazı kurumlar etkin devletler seviyesindeyken diğer bazıları yerlerde sürünebilir.

En kötüsü çökmüş devletlerdir. Bu devletler kamu hizmeti sunmaz veya sunamazlar. Bu uzun süre devam edince aslında bir anlamda devletin bütüncül bir idarî yapı olarak varlığı ortadan kalkmış veya tehlikeye girmiş olur. Çökmüş devletler vergi toplamada da başarısızdır. Çökme işi tam olarak gerçekleştiğinde ülkede merkezî otorite ortadan kalkar. Otorite adacıkları ortaya çıkar. İşler biraz daha kötüye giderse bu otorite merkezleri birbiriyle çatışır ve ülke bütünlüğünü koruyamaz. Somali çökmüş devletlere son zamanlardaki en iyi örnek olarak gösterilir…

Türkiye nerede? Cennet memleketimiz ilginç bir yer. İlk ikisinin bir karması bir yerde durduğu söylenebilir. Bazı sektörler açısından ciddî bir başarı, bazı açılardan da ciddî bir başarısızlık tespit edilebilir. Tabiî ki arzu edilen Türkiye’nin etkin bir devlete doğru yürümesidir. Mamafih Türkiye otorite parçalanmasına da nispeten ağır biçimde şahit olunan zamanlar yaşadı. Bürokratik vesayet bir bakıma böyle bir durumdu. FETÖ’nün başarısız darbe teşebbüsünün muhtemel sonuçlarından biri de ülkede merkezî otoritenin çökmesi ve otorite odaklarının birbiriyle çatışması olabilirdi. Ne diyelim, Allah yüzümüze baktı ve korkunç olayı çok az insan kaybı ve zararla atlattık. Tehlikeyi, henüz tamamen bertaraf edemediysek de önemli ölçüde azalttık.

Demokrasilerde bir diğer önemli nokta etkin, demokratik kurallara sadık ve ülke hakkında en az iktidar kadar sorumluluk hisseden, temel sorunlara yönelik politika önerileri ve topluma rehberlik edici politik söylemler geliştiren muhalefet partilerinin varlığı. Haklı olarak genellikle iktidarı sorguluyoruz. Bunu elbette yapmalıyız. Gelgelim bu, muhalefetin benzer sorgulamalardan ari olabileceği, olması gerektiği anlamına gelmez. Türkiye’ye bu açıdan bakınca ne yazık ki hoş bir manzara göremiyoruz. Özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin tutumu çok kötü.

Bir partinin iktidarda değil muhalefette olması onu otomatikman demokrat veya iktidar partisinden daha demokrat kılmaz. Demokratlık ne istendiğine, neyin savunulduğuna ve nasıl savunulduğuna da bağlıdır. CHP lideri K. Kılıçdaroğlu son zamanlarda hükümete yüklenirken devletin çöktüğünden bahsediyor. Bu çok tehlikeli ve çirkin bir söylem. Çökmüş devletin ne olduğunu bilmiyorsa siyaset bilimci danışmanlarından öğrenmesi gerekir. Türkiye’de çökmüş bir devlet söz konusuysa CHP ve Kılıçdaroğlu da bunun altında kalır. Çökmüş bir devlette demokratik siyaset de yapılamaz. CHP çökmüş devlet söylemiyle kendisini ve siyaseti boşa çıkarıyor. Topluma umut değil umutsuzluk aşılıyor. İktidarın çözemediği problemleri nasıl çözeceği konusunda en küçük bir öneri sunmadan ileri geri konuşmak memleket yararına siyaset olamaz. CHP arada sırada olsun yapıcı bir tavır takınmalı, felaket senaryoları çizmek yerine gerçekçi tespitler ve ufuk açıcı açıklamalar yapmalı, problem çözücü politika önerileri geliştirmeli ki memlekete bir faydası olsun. Ben şimdiye kadar CHP’nin çoğu zaman çelişkili ve abartılı söylemi dışında herhangi bir probleme muhtevası ve araçları belli ve belirgin bir çözüm önerisi geliştirdiğini görmedim. Yanılıyorsam özür dilemeye hazırım.

Sıkı durun! Her şey yeni başladı! – Oğuz Turan Yayla

0

Son yıllarda 3. Dünya Savaşı’ndan sıkça söz ediliyor. Farkında olanlarımız kadar olmayanlarımız da çok. Bu savaşın tohumları Arap Baharı ile atıldı. Ama savaş Suriye ile başladı. Ne yazık ki Türkiye’yi de bu savaşın merkezlerinden biri haline getirmek için büyük uğraş veriliyor. Karşı karşıya olduğumuz asimetrik saldırılar da bunun göstergesi. Türkiye 2015’ten beri korkunç bir şiddet sarmalının içine sokulmak isteniyor. Bunun için de toplumun sinir uçlarını rahatsız edici hamleler yapılıyor. Bombalamalar ve silahlı saldırılar bunun sonucu. 15 Temmuz gecesi doğrudan bir hamle yapılmaya çalışıldıysa da başarılı olunamayınca strateji değişikliğine gidildi. Asimetrik saldırılar ülkenin her tarafına, özellikle büyük şehirlerin hassas noktalarına taşındı.

İlk bakışta ‘saf’ bir terör saldırısı olarak yansıyan bu olaylar birbirlerine bağlı. Yani hiçbiri bir grubun rastgele yaptığı bir iş değil. Bunun en son örneği Ortaköy’deki saldırı.

Saldırıdan önce sosyal medyadan liste başı haline gelen hashtag’ler bu saldırının haber vericisiydi. Yılbaşı kutlamalarını hedef alan bu mesajlar toplumun farklılıkları, inanç ayrılıkları üzerine kurulan bir oyundu. Bunu anlamak için ileri derecede bir zekâya sahip olmaya gerek yok.

Yeni yıla girdiğimiz ilk saatlerde bir teröristin elinde uzun namlulu silah ve sadece ordu envanterlerinde bulunabilecek flaş bombalarıyla insanları katletmesi asla belli bir inanca sahip kişilerin üzerine atılabilecek bir hadise değil. Zaten çıkan deliller, elde edilen veriler de bunu kanıtlıyor. Hatırlanacağı gibi saldırıdan önce de laiklik meselesi yeniden gündeme getirilmişti.

Terörist hala kayıp. Bu iş profesyonel bir ekip tarafından yapıldı dediğinizde gülenler, dalga geçenler ve sizi çomar olmakla suçlayanlar içlerindeki kin ve nefrete teslim oldukları için akıllarını ve vicdanlarını tamamen yitirmiş yığınlar. Adil Öksüz’ü hatırlayın. 5 ay geçti ve hala yakalanamadı. Reina teröristi… O da hala yakalanamadı. Peki bu alçakları kim, nasıl kaçırdı ve nasıl sakladı?

Ordularda görev yapan özel kuvvet askerleri bir ülke topraklarında operasyon yaptığında onları motive eden şey düşman topraklarından kurtulup kendi topraklarına ulaşma çabası. Ne yapacaklarını, ne tarafa gideceklerini biliyor olmaları. İşte bu teröristler de aynı motivasyona sahipler. Yani ciddi bir organizasyon içindeler. Reina’da insanları öldüren terörist de aynı motivasyonla kaçtı ve himaye altına alındı. Eğer bu sıradan bir olay olsaydı 2 gün içinde yakalanırdı. Yakalanamasa bile en azından bir iz ve bir işaret bırakırdı. Ancak ortada hiç iz yok.

İçinizdeki kini ve nefreti bir kenara bırakarak düşünün. Sizce ortada bir gariplik yok mu? Sizce bu mesele basit bir laiklik meselesi mi? Yaşam tarzı meselesi mi. Eğer cevabınız evetse yollarımız burada ayrılıyor. Çünkü aklını ve vicdanını nefretine teslim edip ruh sağlığını yitirenler zaten teröristlere dolaylı olarak destek veriyor demektir. Mesele basit bir laiklik, yaşam tarzı meselesi değil. Bunlar ülkemizde yapılan operasyonları örtmek için kullanılan kılıflar. Son dönemlerde yaşadığımız olaylara bir adım geriye çekilip bakarsanız büyük fotoğrafı görebilirsiniz.

Olayların arkasında kimin ve hangi ülkelerin olduğu konusunda da sık sık flood’lar dolaşıyor. Yani failleri zaten belli. Yapmamız gereken büyük devletlere yakışır şekilde diplomatik ve bazen de post diplomatik yolları kullanmak. Başka çaremiz yok. Gidecek yerimiz de yok. Başarılı olurlarsa bugün o burun kıvırdığımız Suriyeli mültecilere dönmemiz işten bile değil.

Birbirimizi suçlamak yerine ülkeye sahip çıkalım. Sonra politikalarını beğenmiyorsak demokratik yollarla ülkeyi yönetenlerden hesap sorabilecek konumda olalım. Bunu başaramaz, birbirimizi suçlamaya devam edersek, Osmanlı’ya hasta adam benzetmesi yapanların bugün de Türkiye Cumhuriyeti için aynı söylemi dillendirmeye başlamasının amacını göremeyiz.  Aynı yöntemleri, aynı tavırları, aynı niyetleri taşımalarını görmezden gelirsek, Doğu’da, Suriye’de, Beşiktaş’ta; Ortaköy’de, Kayseri’de, Ankara’da ve daha nice şehirlerde katledilen insanlarımızın kanlarını yerde bırakmış oluruz. Sıkı durun, birbirinize tutunun, çeşitliliklerimizi bereket olarak görün, aklınıza, vicdanınıza sahip çıkın. Kin ve öfkenize yenilmeyin. İktidarlar değişir ancak vatanı değiştiremeyiz.

Sıkı durun! Her şey yeni başladı!

Oğuz Turan Yayla, İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Öğretim görevlisi

“Dayan, rüsva etme beni.”

Ne zaman yeise kapılsam yazardım çocukken. O yüzden de Hürfikirler’e ilk yazmaya başladığımda şaşırmıştı pek çok kişi, hayat sağolsun, yazmaya alışmıştım çünkü.

Sosyal psikolojiyi de an az yazmak kadar seviyorum. Yüksek lisans mülakatında o meşhur “neden sosyal psikoloji?” sorusuna “çünkü onu çok seviyorum” diye cevap verdiğimi hatırladığımda hâlâ utanırım ama bu konuda bildiklerimi şimdinin öğrencisi, geleceğin meslektaşı olan gençlere aktarmak beni hayatta tutan bir şey.

Öğrencilerimi seviyorum. Birinci sınıfa geldiklerindeki şaşkınlıklarını ve kızgınlıklarını, giderken o ilk zamanlarını özleyecek olmalarını söylemelerini. Gittikten sonra daha da büyümelerini. Öğrendiklerini öğretmelerini. En çok da bana bir şey öğretmelerini. Yaşıtlarımın kör, sağır tepkilerinden ne zaman ikrah etsem onlardan birinin yaptığı minnacık bir edim ile umutlanabilmeyi. “Dünya iyilerinin yüzü suyu hürmetine dönüyor” demişti Özlem Hanım bir keresinde, benim için o bazıları sanırım öğrencilerim.

Umutla uyandığımız bir sabahı sırtından vurmaya kalktığında terör örgütleri, günlük hayatın benim için en değerli olan üç şeyini bir daha yapamayacakmışım gibi hissediyorum. Sevdiğim bir filmi, bir kuram ile bağdaştırıp öğrenciler ile konuşamayacakmış gibi. Sinirlendiğim bir mesele ile ilgili uzun uzun yazamayacakmış gibi. Günlük tutamayacak, laboratuvarda çocuklarla şakalaşamayacak gibi. Çünkü olağan hayatım akmıyor. Hiçbirimizinki akamıyor. Bunun sebebini de sadece lanetlemek yerine konuşmanın zamanı gelmedi mi?

Terörün sosyal psikoloji açısından ele alınmasında siyaset biliminden farklı olarak üzerinde fikir birliğine varılmış bir tanımı mevcut;  terör, doğrudan saldırının ortaya çıkaracağı etkiden daha çok etki sağlayan sembolik şiddet kullanımı ile sivilleri hedef almadır. Burada sadece bir suçun işlenmesi meselesi yoktur, belirli bir talebin kişilerin dikkatini celbetmesi için çabalama vardır. Terörün tanımında bizim için kritik olan yer, sivillerin süreğen bir dehşet yaşamalarıdır. Evden çıkmaya korkmaları, günlük hayatlarını devam ettirememeleri aslında o kadar rahatsızlık verici olur ki, farklı kriterlere göre birbirinden ayrışan terör aslında aynı amaca hizmet eder: korku üretmek ve bunun yayılmasını sağlamak.

Evet, terör grubun maddi destekçisinin kim olduğu, eylemlerini bireysel düzeyde düzenleyip düzenlemediği, otorite ile ilişkisi, bağlamı, dinî güdülenmesi, politik ideolojisi, ölme isteği, hiyerarşik görev dağılımı, hedefi ve sıklıkla kullandığı yöntemleri açısından birbirinden farklılaşsa da amaçta birdir. Kruglanski bu amaçları 11 başlık altında toplasa da en kritik olanları şu şekilde sıralanabilir. Sivillerin kendi hayatlarına ve devletlerine yönelik güvenin ortadan kalkmasını sağlamak, sürekli şüphe duyarak saldırıdan sonra ortaya konan söylemleri daha şiddetli savunmak, yöneticilerin karar verme mekanizmalarını sekteye uğratıp zedelenen bu süreçlerin sonunda siviller ile yöneticilerin bağlarının kopup, özellikle yerel bölgelerde halkın desteğini kendi yanına çekmek. Okuduğunuzda tanıdık geliyor mu bu amaçlar? Peki ya bu gayelerin gerçekleştirilebilmesi için ortaya konan çabalar?

Ne PKK, ne DAEŞ ne de FETÖ eylemlerinde sembolik mesaj verme sürecini üstün körü geçiştiriyor. Hepsi bu süreci ne kadar iyi kullanacağını biliyor ve tabir-i caizse oyunu ona göre oynuyorlar. Saldırılar gerçekleştikten sonra açılan troll hesaplardan hep aynı mesajların verilmesi, saldırılardan önce saldırılacak bölgeye dair nefret mesajlarının sözde farkli siyasî görüşe sahip kişiler tarafından dillendirilmesi birbirinden nefret eden grupların oluşumunun sağlanması açısından hep en kullanışlı yol. Bunu da Türkiye bağlamında 80’lerde gördük.

O zaman içinde yaşamaya çalıştığımız kabustan çıkmanın bir yolu olabilir. Amaçlarına hizmet etmeyebilir, bu bildiğimiz amaçların ortadan kalkması için çabalayabiliriz. Özellikle PKK’nın artık “Kürt hakları” ile bir alakası kalmadığını, dün akşam “babamız evde yok iken kapıyı açamayız” diyen çocuklara sahip Şehit Fethi Sekin’in Kürt olduğunu unutmaz isek bitecek bu terör. Her DAEŞ saldırısından sonra çevremizdeki mütedeyyinlere kin kusmaz isek bitecek. Hangi görüşte olursa olsun, hangi kimliğe sahip olursa olsun arkalara saklananlara “sen hâla buralarda mısın?” der isek bitecek. Ben öğrencilerimle derslerde iddialaşmaya devam edeceğim, hiç olmaz ise akıllarında kalan “önyargı” kavramını önyargılı biri gördüğünde hatırlarlar diye umut edeceğim, siz de her sabah kalkıp işe gidecek, bugüne kadar yaptığınız işe daha da sarılacaksınız. Birbirimizle tartışacağız, hatta belki dalga geçeceğiz ama bunu “biz” olarak yapacağız.

Yoksa bitmez.

Hamiş: Bu yazıyı yazarken eski bir öğrencim, yeni meslektaşım Ahmed Arif’in “Öyle Yılma” şiirini koymuş kendi sosyal medya hesabına. Dayanalım, rezil rüsva etmeyelim birbirimizi.

 

Anayasa değişikliği teklifini boşlukta tartışmak

Ben teori çalışmayı ve tartışmayı severim. Teorinin bilimsel ve akademik faaliyetin öncüsü ve tarlası olduğuna inanırım. Akademik çalışma yapmak isteyen öğrencilerimi de daima teoriyi ihmal etmemeleri konusunda uyarırım. Türkiye’de teori çalışanların ve bilenlerin çok az ve seviyenin gayet düşük olduğu veri alınınca tavrımın haklı ve yararlı olduğu kolayca teslim edilebilir.

Gelgelelim meselenin bir diğer yüzü daha var: Alan analizlerinde sırf teoriye dayanmak ve diğer faktörleri ihmâl etmek. Alan -yani ülke, sektör vs.- üzerine tartışmalar yapıyorsanız elbette teoriye başvurmanız gerekir ama isabetli analizlere ulaşmak istiyorsanız sadece teoriyle yetinmemeniz şart. Şüphesiz tercihiniz bu olabilir ama o zaman yalnızca kitap ezberlerini tekrarlamış ve havanda su dövmüş olursunuz.

Türkiye’de bu yola girmeye çok meraklı gazete yazarları ve üniversite hocaları var. Bu arkadaşlar şu son anayasa değişikliği teklifi üzerinde de daha çok kuvvetler ayrılığı meselesinden hareket eden ve genellikle teklifle kuvvetler ayrılığının tamamen ortadan kalktığını öne süren eleştirel yazılar kaleme alıyorlar. Gazete yazılarında bile atıf yapmaya pek meraklı ve pozitivist-bilimist diyebileceğimiz bir çizgideki Taha Akyol, çok satan bir gazetede köşe sahibi olmanın avantajını kullanarak bu yolda başı çekiyor.

Değişiklikle kuvvetler ayrılığı güçleniyor mu zayıflıyor mu? İkisi de olmuyor. Bence cari sistemdeki gevşek kuvvetler ayrılığı muhafaza ediliyor. Yani ne teklifi destekleyenlerin iddia ettiği gibi kuvvetler ayrılığı çok kuvvetleniyor ne de muhalefetin öne sürdüğü gibi kuvvetler ayrılığı tamamen ortadan kalkıyor. Ayrıca, kesin bir hükme varabilmek için sistemi işbaşında da gözlemlemek gerekiyor.

***

Hürriyet’te 29 Aralık 2016’da aşağıdaki haber yayınlandı:

“Yargıtay üyelerinin seçimi de dahil olmak üzere hâkim ve Cumhuriyet savcılarının mesleğe kabul, atama, terfi, disiplin gibi her türlü özlük işlemleri hakkında karar verme yetkisine sahip olan HSYK’ya üye seçiminde yargı yetkisini, Türk Milleti adına kullanan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının söz hakkının olmaması, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. İlk derece ve istinaf mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcıların seçim sisteminden kaynaklanan sakıncalar nedeniyle HSYK’ya üye seçmemesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak mesleğin zirvesinde ve her türlü baskıya karşı yüksek bir teminata sahip olan Yargıtay ve Danıştay üyelerinin, HSYK’ya üye seçmemesi, aksine TBMM komisyonlarında siyasi tartışmalara maruz bırakılması, yüksek mahkeme yüksek onur ve itibarına gölge düşürecek bir durumdur. Bu nedenle öncelikle 3 Yargıtay üyesinin Yargıtay Genel Kurulu tarafından, 1 Danıştay üyesinin ise Danıştay Genel Kurulu tarafından seçilmesi hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı prensibine uygun düşecektir. Bu öneri kabul edilmediği takdirde her bir boş üyelik için Yargıtay ve Danıştay tarafından gösterilen 3 adayın TBMM Genel Kurulu tarafından seçilmesi, TBMM adalet ve anayasa komisyonlarının bu süreçte yer almaması, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha da fazla aşınmamasını sağlayabilecektir.”

Türkiye’nin en temel problemlerinden biri bürokratik vesayet. Türkiye yıllarca Kemalist vesayetin boyunduruğunda yaşadı. Seçilmiş siyasetçilerin öncülüğünde Kemalist vesayetle mücadele ederken Gülenist vesayetçiliğe yakalandı. Şimdi ondan kurtulmaya çalışıyor. Ne Kemalist vesayet ne de Gülenist vesayet, zihniyet ve yapılanma olarak tam manasıyla tasfiye edilebildi. Daha uzun yıllar bu problemle boğuşacağız. Ya bu problemi demokrasiyi engelleyemeyeceği kadar azaltacağız ya da bürokratik vesayet bir şekilde, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak geri dönecek.

Bürokratik vesayetle mücadelenin en önemli ayaklarından biri yargı bürokrasisini hem demokratik meşruiyete sahip kılmak hem de demokratik kontrol ve denetim altında tutmak. Bunu yapabilmenin yolu da yürütmenin bu mücadelede yasamadan destek almasından geçiyor. Şimdiye kadar bu mücadele böyle yürütüldü. Benim iddiam odur ki Türkiye bu sorun yüzünden en azından kısa vadede sert bir kuvvetler ayrılığına gidemez. Giderse bürokratik vesayete daha kolay mahkûm olur çünkü bürokratik vesayetçiler devlet memurları sisteminin kendileri için yarattığı avantajlardan yararlanarak en korunaklı yerlere -özellikle yargı bürokrasisine- yatırım yapıyor. Dolayısıyla bu konuda doğru dürüst bir şey söylemek isteyenlerin kitap ezberleriyle yetinmeyip alandaki faktörleri ve durumları da değerlendirmesi, analizlerine katması gerekir. Eleştirdiğim aydınlar bunu yapmıyorlar. Yapamayacaklarından değil, çeşitli sebeplerle, bilerek ve isteyerek yapmıyorlar.

Dediklerimde haklı olduğumu Hürriyet’in yukardaki haberi tek başına doğrulamaya yetiyor. Türkiye son üç-beş senede, birisi “bunlar bunlar vuku bulacak” dese “yok canım olmaz” cevabını vereceğimiz, inanması güç tecrübeler ve acılar yaşadı. Anlaşılan üst yargı bürokrasisi bütün bunlardan hiç ders almamış. Bürokratik kooptasyon sistemini diriltmek istiyor. Bu uğurda yargı bürokrasisinin diğer katmanlarını da dışlıyor. Arzu ediyor ki kendisi çalsın kendisi oynasın. Dehşet verici bir durum. Bu tavır daha sonra Yargıtay Başsavcılığı’ndan gelen, bürokrasiyi seçilmiş organların aleyhine yetkilendirmeyi amaçlayan benzer bir teklifle iyice perçinlendi.

Kuvvetler ayrılığı hakkında kitap malzemesine dayanarak ahkâm kesenlere sormak istiyorum, özellikle de Taha Akyol’a. Kuvvetler ayrılığı meselesiyle bürokratik vesayetin -adıyla sanıyla  jüristokrasinin-  önlenmesi arasında bir bağ var mıdır yok mudur? Türkiye yine yargının göbeğinde yer aldığı bir bürokratik vesayetle karşılaşabilir mi karşılaşamaz mı? Karşılaşmazsa, yani size göre bu sorun ebediyen geride kaldıysa, delilleriniz neler? Yargıtay’dan gelen öneri vesayetçi zihniyetin yaşadığı iddiasını doğruluyor mu yalanlıyor mu? Türkiye yeniden bir yargı vesayetiyle karşılaşma tehlikesini gündeminden kaldıramadıysa, bu mücadelenin sonuna kadar sürmesi gerekiyorsa, etkili bir mücadele nasıl verilecek? Yürütme bu sorunla mücadelede yasamanın desteğinden bağımsız olarak tek başına mesafe alabilir mi? Nasıl?

Arkadaşlar, bırakın ezberleri tekrarlamayı. Arada sırada olsun kafanızı kitaplardan kaldırıp sahaya, olaylara, olgulara bakın ve önemli faktörleri saklayarak, ıskalayarak analizler döktürmekten uzak kalmaya çalışın.

Suriyelileri Askere Göndermek

Fırat Kalkanı harekatı giderek genişledi ve bu günlerde El-Bab kentinde de çatışmalar şiddetlendi. Maalesef askerlerimizden kayıplar yaşmaya başladık sadece kayıplar bizim askerlerimizle sınırlı değil; ÖSO mensubu askerler de sık sık hayatını kaybetmektedir. TSK mensubu kayıpların artması burada “Suriyelileri Askere Gönderelim” imza kampanyasına yol açtı. Kampanya bu satırların kaleme alındığı günde devam ediyordu. Kısa süre için hedef olan 300 bin imzaya ulaşılacağını tahmin ediyoruz. Özellikle sosyal medyada kampanya karşılık bulmuş gözüküyor. Kampanyayı düzenleyenler; “eli silah tutan erkek Suriyelilerin askeri eğitimden geçirilerek cepheye sürülmesini” savunuyorlar. İlk başta hem ahlaki hem de teknik olarak kulağa hoş gelen bir öneri gibi duruyor. Ama burada çok önemli iki temel hata yapıyoruz, hukukî sorunlar ve askerlik çağındaki Suriyelilerin sayısı.

“Suriyeliler askerlik yapsın” diyenlerle “Suriyelilere vatandaşlık hakkı verilmesin” diyenler genellikle aynı kişiler. Suriyelilerin askerlik yükümlülüğü hukukî bir engele de dayanıyor. Onlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değiller dolayısıyla vatandaşlık yükümlülükleri de hakları da yoktur. Vatandaşlık haklarından yoksun kişilerin vatandaşlık ödevlerinden sorumlu tutulması söz konusu olamaz. Suriyelilerin vatandaşlığa kabul edilmesinden rahatsız olanların (daha çok oy kullanma hakkı rahatsızlık yaratıyor) onlara hükümlülük tevdi etmesi gayri ahlâkî bir tutum olmuyor mu?

Göç İdaresinin internet sitesinde göçmenlerle ilgili araştırmalara, bilimsel makalelere yer veriliyor. Bunlardan biri de; Yıldım Beyazıt Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Hilal Barın’a aittir. Barın; Türkiye’deki Suriyeli Kadınların Toplumsal Bağlamda Yaşadıkları Sorunlar ve Çözüm Önerileri (2015) makalesinde çok önemli verilere değiniyor. Askere gönderme meraklılarının bu tür araştırmalara zaman ayırdığını ve tezlerini nesnel verilere dayandırdığını varsayıyorum. [fazlaca iyimser bir tahmin] Barın’ın (2015:19) araştırmasına göre, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin % 53’ü 18 yaşından küçük bakıma muhtaç çocuklardan oluşuyor. Hemen ardından askerlik yapabilecek yani yaşları 20-24 aralığındaki erkeklerin sayısına bakalım: 180.772 (Barın, 2015: 20). Yani onca Suriyeli arasında sadece 180 bin askerlik yaşında erkek birey var.  Buradan Suriyeli sığınmacı erkeklerin 20-22 yaş aralığında olanların 90 bin civarında olduğunu öngörmek mümkündür. Bu kişilerin bir kısmının önemli sağlık sorunları yaşadığını gerçek anlamda askerlik yapabilecek durumda olanların ise sayıca daha da az olduğunu öngörebiliriz. Geriye kalanların dil eğitimi ile birlikte ancak 2 yıl içinde “askerlik” yapabileceğini kabul etmek durumundayız. Bu şekilde elde kalanların askerlik yaptığını, Suriye’deki operasyon bölgelerine gönderildiğini varsayalım. Bu durumda çaresiz kadın ve çocuklar ordusuna yeni üyeler eklemiş olacağız. Geride kalan kadın ve çocukların yaşamını nasıl idame ettireceği konusunu düşünmek durumundayız. Böyle bir uygulamaya geçilirse elimizde az sayıda Suriyeli asker çok sayıda bakıma muhtaç sığınmacı kadın ve çocuk kalacaktır.

“Suriyelileri askere gönderelim, Suriye’de onlar da savaşsın” demenin nesnel ve hukuki temeli yoktur. Onlar henüz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmediler, bu durumda onları vatandaşlık hükümleri altına sokma girişimi doğru değildir. Suriye gibi adeta cehenneme dönmüş bir coğrafyadan türlü acı ve sıkıntılarla buraya kendini atmış sığınmacıların çok büyük çoğunluğu bakıma muhtaç kişilerden oluşmaktadır. Bu durumda nitelikli bir askerlik görevi için ne yeterli sayıda aday vardır ne de istenen eğitim ve donanıma ulaştırılmaları kısa sürede mümkündür. TSK’nın operasyon yürüttüğü bölgelerde elbette Suryiyeli sığınmacılardan yardım alınmalı, teknik bilgi, bölgenin coğrafî koşulları, bölge halkı ile diyalog kurma gibi konularda sığınmacı gönüllü Suriyeli kadın ve erkeklerden yardım almanın yolları araştırılmalıdır. Bu tür yardımlar oradaki TSK mensubu ve ÖSO’ya bağlı askerlere daha çok faydalı olur. İmzanızı bir daha düşünün! Ne dersiniz ?