Ana Sayfa Blog Sayfa 176

Bildiri “Kötü”ydü Ama “Kötü” Bir Muameleyi Hak Etmiyordu!

Bazı akademisyenlerin imzaladığı adına “Barış Bildirisi” ya da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” dedikleri bildiri haksızdı; iddia ettikleri gibi barışa ve adalete hizmet edecek bir içeriğe de sahip değildi. Çünkü taraflara karşı hem eşit bir mesafeleri yoktu hem de adil ve hakkaniyetli bir içeriğe sahip değildi. Bir tarafı tuhaf bir şekilde katliam yapmakla suçlarken diğer tarafa ise tek bir satır, barış adına bir sorumluluk alma gereği bile olsa bir sözleri bulunmuyordu.

Evet, katliam iddiası tuhaftır; çünkü literatür katliamı kendisini savunma imkânı olmayan insanları özellikle siyasî dinî etnik sebepler ile öldürme, imha etme olarak değerlendirir. Hendek sürecinde yaşananlara bakıldığında olanları bir katliam vakası üzerinden tanımlamak gerçekçi değildi. Nitekim çok açık bir şekilde bir takım hedeflere ulaşmak için planlı programlı bir silahlı fiil söz konusuydu. Böyle bir gruba karşı devlet silahlı güç kullanır; kullanmasında da bir anormallik yoktur. Bu güç kullanılırken orantılı olması gerekliliği savunulmalıdır. Keyfiyetçi yaklaşımların, ihmallerin, görevi kötüye kullanmanın engellenmesi, soruşturulması ya da cezalandırılması hükümetin sorumluluğudur. Bunları talep etmek hükümete bu sorumluluğu hatırlatmak ile “katliam yaptılar” demek arasında ciddi bir fark var. Bu aynı zamanda ortaya konan çabanın heba olmasına da sebep olur; nitekim oldu.

İlgili bildiri devlete çeşitli telkinlerde bulunurken PKK ya da onlara ulaşabilecek yakın kurumlara herhangi bir telkinde bulunmuyordu. Diğer taraftan ilgili telkinlerinin bile gerçekleşme şansı yoktu. Çünkü bildirilerinde değinmedikleri tarafın politikası ve tercih ettikleri yol ve yöntemler ile söylemleri bu telkinlerin gerçekleşememesi için yeteri kadar güçlüydü. Örneğin “…hükümetin Kürt siyasî iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturması…” talebi PKK’nın ilan ettiği “amacımız cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını devirmek” koşullarında nasıl hayat bulacaktı? Ya da ilk günlerde Figen Yüksekdağ başkanlığındaki HDP heyeti ile görüşen Mesut Barzani’ye “… Halkın devletle de bir sorunu yoktur, sorun AKP ve Saray’dır. AKP istifa edene kadar sokaklarda direnmeye devam edeceğiz” diyen bir irade ile yol almak nasıl mümkün olacaktı? Muhatabını yok etmeyi kafasına koyan siyasî hedefler mahkûm edilmeden hükümetten  “Kürd iradesi” ile yol haritası talep etmenin bir gerçekliği olmadığı çok açıktı.

İfade ettikleri gibi bütün bunları “barış adına sorumluluk” adına yapmışlardı. Ama barışa hizmet edebilecek asgari koşulları taşıyan bir materyal olmaktan çok uzaktı.

Ama her şeye rağmen bir suç teşkil etmiyordu. Kimseyi hendek kazmaya, silahlanmaya, karakol basmaya yani suça ve şiddete davet etmiyordu. “Bunlar PKK’yi, şiddeti, hendekleri savunuyor” gibi tepkiler de oldu; ama kabul etmek gerekir ki bunlar da haksızdı. Bu akademisyenlerden benim tanıdıklarım açık bir şekilde PKK şiddetini eleştiriyordu.

Tepkiler üzerine imzacılar “neden PKK’yi muhatap alalım ki” şeklinde savunmaya çalışıyorlardı, kendilerini. Çok basit bir şekilde çürütülecek ahlâken de mahkûm edilecek söylemlerdi, bunlar.

Ne zaman ki Cumhurbaşkanı devreye girip “bunun hesabını sorarım” gibi şeyler ifade edince ahlâken tartışılıp ve mahkûm edilmesi muhtemel olan bir bildiri başka bir mecraya kaydı. Kimileri cumhurbaşkanının tepkisinden görev çıkardı. Bir mafya lideri bile ölüm tehdidinde bulundu. Akademisyenler üzerinde ciddi bir “kamu baskısı” oluştu. Sonuçları itibari ile artık bildiri bildirinin içeriğinden, ahlâkî olmayan ve bir barışa hizmet edemeyecek kadar tutarsız içeriğinden uzak bir mecraya kaymıştı.

OHAL ile çıkarılan KHK’lar ile bu akademisyenler ilk günden beri ihraç edilmeye çalışıldı.  Artık tartışılan şey bildirinin haksız, adaletsiz tarafı değil; imzacıların hak etmediği arkasında kamu gücü olan orantısız bir tepki ile karşılaşması oldu.

OHAL “fırsat” bilinip her yeni KHK’de bu akademisyenlerin ihraç edilmesi öncelikle OHAL’ın aslî mücadelesine zarar veriyor. İkincisi OHAL’in aslî amacı başka bir konu olmasaydı da bu akademisyenler böyle bir uygulamayı hak etmiyorlardı.

Keşke kamu otoritesi bu bildirinin fikir piyasasında çürütülmesine izin verseydi. Muhtemelen şimdiye kadar olması gereken tartışmalar olacaktı ve kamuoyu ve taraflar bundan faydalanacaktı.

İddialı Gerekçelere Basit Cevaplar – Gülçin Avşar

Anayasa değişikliği ile ilgili basında yer alan “evet”e dair bazı yargılar fazla iddialı gözüküyor. Ama teklif metni, bu yargıları haklı kılmıyor. Şöyle ki;

1- “Meclis isterse Cumhurbaşkanı Kararnamesini hükümsüz kılar.”

Önerilen düzenleme ile temel hak ve özgürlükler hariç, yasalarda açıkça düzenleneceği belirlenen hususlar dışındaki tüm alanlarda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartılabilmesi öngörülüyor. Kararnamenin yürürlüğe girmesi için meclisin onayı gerekmiyor. Ancak söz konusu kararname ile ilgili meclisin yasa yapması durumunda Kararname geçersiz kalabiliyor.

Diyelim ki Cumhurbaşkanı Kararname ile bir düzenleme yaptı. Meclis kararnameyi hükümsüz kılmak için aynı konuda yasa çıkardı. Yasanın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadan yürürlüğe girmesi mümkün değil. Cumhurbaşkanı, çıkarılan yasayı meclise yeniden görüşülmek için geri gönderdiğinde, meclisin yasayı 301 kişi ile kabul etmesi gerekiyor. Aksi halde yasa yürürlüğe girmeyecek ve Kararname geçerli kalmaya devam edecek. Öte yandan cumhurbaşkanının meclis aritmetiğine egemen olduğu durumlarda onun hilafına 301 kişinin bulunması pek kolay gözükmüyor.

Esasen Cumhurbaşkanının yeniden görüşülmek üzere gönderdiği tüm düzenlemeler için Cumhurbaşkanının meclis üzerinde engelleyici bir fonksiyonu olabilecek ve fiiliyatta sadece Kararnameler ile hareket edilmesi mümkün olabilecek. Bugün ise Cumhurbaşkanının meclise yeniden görüşülmek üzere gönderdiği düzenlemeler karşısında meclis tüm yasal değişiklikler için 139 kişinin onayı ile düzenlemenin yasalaşmasını sağlayabiliyor.

2- “Meclis, yürütmeyi denetleyebiliyor.”

Önerilen yeni değişiklik metninde meclisin Cumhurbaşkanı hakkında yalnızca görevi nedeniyle işlediği suçlarla ilgili Yüce Divan’a başvurma hakkı bulunuyor fakat diğer denetim mekanizmalarına yönelik (örneğin soru sorma) yetkisi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı yardımcıları ile Bakanlara ise yazılı soru, genel görüşme, meclis araştırması ve meclis soruşturması imkânı bulunuyor. Yeni düzenlemede soru sorma yetkisi mevcut anayasadan farklı olarak sadece yazılı soru ile sınırlandırılıyor ve gensoru da kaldırılıyor. Yani denge-denetleme mekanizmaları açısından örnek Başkanlık uygulaması olarak kabul edilen ABD’de gördüğümüz, bakanlara senatoda sözlü soru sorulması yeni teklifte yer almıyor.

Mevcut sistemde olan ve bu teklifte de korunduğu söylenen “meclis soruşturması” da esasen bugünkü sisteme göre daha zor. Mevcut sistemde Başbakan ve Bakanlar hakkında 55 kişinin vereceği önerge ile meclis soruşturması açılabilir. 276 oy ile de yüce divana sevk edilebilir.

Teklife göre ise (Cumhurbaşkanı hariç) Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında meclis soruşturması yapılabilmesi için 301 kişinin önergesinin bulunması ve 360 kişinin de kabul kararı vermesi ile soruşturma açılması mümkün oluyor. Soruşturma açılmasına karar verildikten sonra, komisyon raporunun görüşülmesinde meclisten çıkacak 400 oy ile Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Bakanların yüce divana sevki gündeme geliyor. Söz konusu sayılara ulaşmanın güçlüğü düşünüldüğünde meclisin yürütme üzerindeki denetimi sadece kâğıt üzerinde kalabilecek gibi gözüküyor.

3- “Cumhurbaşkanı seçildiğinde hükümet kurulur, Millet Hükumeti olur. Güvenoyuna gerek yok.”

Bu argümanın, teklife yönelik itirazlara cevap vermekten uzak ve sadece hamasetle karşıtlarını susturmakla ilgili olduğu görülüyor. Çünkü zaten bugünkü anayasaya göre de yürütme seçimle göreve geliyor. Önerilen teklif seçimlerle ilgili, katılımı değiştiren yeni bir düzenleme getirmiyor. Bu nedenle ısrarla “Millet seçiyor” gerekçesine sığınmanın akılla bağdaşır özgün bir tarafı bulunmuyor. Kaldı ki önerilen teklifteki meclis de halk tarafından seçiliyor. Yani önerilen düzenlemede, doğrudan halkın seçtiği meclisin Cumhurbaşkanlığı (yürütme) üzerinde denetiminin sağlanması millet egemenliği ile çelişmez. Bilakis milletin doğrudan seçtiği kişilerin, dolaylı olarak seçilmiş Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Bakanlarını denetlemesini sağlar ve millet egemenliğini güçlendirir.

Bugünkü anayasaya göre Başbakanın Bakanlar Kurulunu oluşturmasının ardından mecliste güvenoyu alması gerekiyor. Yeni düzenlemede ise güvenoyu aranmaksızın Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı tarafından kuruluyor. Cumhurbaşkanı seçiminde ise sadece Cumhurbaşkanı adayı için oy kullanıyor. Ardından kurulacak yürütmede yer alacakları ise Cumhurbaşkanı tek başına seçiyor. Önemli yetkilere sahip Cumhurbaşkanı Yardımcılarının da doğrudan seçilmediği düşünüldüğünde, kurulan hükumetin meclisten güvenoyu almaksızın göreve başlaması demokratik meşruiyet ve çoğulculuk adına büyük bir risk barındırıyor.

4- “Fesih yok. Birlikte seçim yenileme var.”

Yeni sistemde Cumhurbaşkanı tek başına Cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinin yenilenmesine karar verebiliyor. Meclisin aynı kararı verebilmesi ise 360 oyla mümkün olabiliyor. Seçimlerin aynı gün yapılacağı düşünüldüğünde meclis çoğunluğuna sahip olması beklenen Cumhurbaşkanına karşı birlikte seçim yenilemenin kolay uygulanabilmesi mümkün gözükmüyor. Meclisin, yine, Cumhurbaşkanına bağlı çalışması ile kuvvetler ayrılığından çok uzak bir sistem olabileceği görülüyor. Bunun yanı sıra ikinci döneminde meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verildiği takdirde normalde üçüncü kez aday olamayacak olan mevcut Cumhurbaşkanına üçüncü kez aday olma hakkı doğuyor. İktidar gücünü elinde bulunduran Cumhurbaşkanı için üçüncü dönemine devam edebilmesi oldukça rahat bir seçenek olarak gözüküyor. Bu öneri ile meclis, Cumhurbaşkanı üzerinde denge denetleme yapmaktan öte “yardımcı” sıfatına bürünüyor, Cumhurbaşkanlığı “tek kuvvet” olarak konumlandırılıyor.

5- “OHAL yetkisi şimdikiyle aynı.”

Teklifin Askeri Mahkemelerin kaldırılması ile birlikte olumlu ikinci hükmü de Sıkıyönetim ilanının tamamen kaldırılması. Fakat olağanüstü hal (OHAL) ilanının gerekçeleri mevcut sisteme göre genişletiliyor, “şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” gibi muğlak ve yorumu bir hayli geniş olabilecek nedenler OHAL ilanını mümkün kılıyor. OHAL ilanına Cumhurbaşkanı tek başına karar verebiliyor. OHAL döneminde Cumhurbaşkanının Kararname çıkarma yetkisindeki sınırlandırmalar da kaldırılıyor. Böylece Cumhurbaşkanı, temel hak ve özgürlüklere dair istisna hükmü de öngörülmediği düşünüldüğünde, tüm sınırlandırmalardan ari olarak Kararname çıkarma yetkisine sahip oluyor.

6- “Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanını Denetleyebiliyor.”

Teorik olarak mümkün olmakla birlikte Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimine bakıldığında tablo pek de öyle gözükmüyor. 15 üyenin 3’ünü meclis seçiyor. 4 üyeyi Cumhurbaşkanı doğrudan kendisi, 5 üyeyi de Yargıtay ve Danıştay’ın gösterdiği adaylar arasından Cumhurbaşkanı seçiyor. Kalan 3 üye ise başkanını Cumhurbaşkanının atadığı YÖK’ün belirlediği adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Meclisin Cumhurbaşkanının partisinin egemen olmadığı bir grafiğe sahip olması durumunda dahi 12 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanmış oluyor. Ki meclis aritmetiği Cumhurbaşkanının partisinden yana baskın ise tüm üyeler Cumhurbaşkanı tarafından atanmış oluyor. Üyelerinin neredeyse tamamına yakın veya tamamının Cumhurbaşkanı tarafından belirlendiği ve atamaları Cumhurbaşkanının inisiyatifinde olan Anayasa mahkemesi üyelerinin yürütme üzerindeki denetimi ne kadar akla yatkın ve realist? Ne yasaların denetiminde, ne yüce divan yargılamaları açısından bağımsız, tarafsız ve güçlü bir yargının varlığından söz etmek mümkün gözüküyor.

7- “Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) bağımsız bir kurul.”

Yeni düzenleme ile kurul, 22 üyeden 13 üyeye düşürülüyor. Üyelerden biri Adalet Bakanı, biri de Adalet Bakanlığı Müsteşarı. Üst düzey bürokratların ataması Cumhurbaşkanına tabi olduğu için her iki üyenin de Cumhurbaşkanı’na bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Dört üye yine doğrudan Cumhurbaşkanı, kalan 7 üye ise meclis tarafından seçiliyor. Meclis adayları seçerken birinci turda 400 oy, eğer 400 alan olmaz ise ikinci turda 360 oy ile seçiyor. Her iki oylamada da nisap sağlanamazsa kura ile üye belirleniyor.

Cumhurbaşkanı ile meclisteki çoğunluk partisinin aynı olduğu durumda, yapılacak tüm atamaların Cumhurbaşkanının denetiminde olduğu söylenebilir. Üstelik teklif yasalaştığı zaman mevcut HSYK üyelerinin görevleri sona erecek ve yeni teklife göre atamalar yapılacak. Tüm hâkim ve savcıların özlük işleriyle ilgilenen bu kurumun erklerden herhangi birine bu şekilde bağlı olması, yargının denetim gücünü zedeleme riskini kuvvetlendiriyor. Cumhurbaşkanının doğrudan mahkemelere atanacak hâkimleri belirleyebilmesine dek farklı senaryo yazılabilecek yeni düzenlemede maalesef hiçbiri açısından da koruyucu bir hüküm bulunmuyor.

8- “Bütçe mevcut sistemden farklı değil.”

Yapılan yeni düzenlemede Cumhurbaşkanı, bütçe kanununu hazırladıktan sonra meclise sunuyor. Teklifte, meclis bütçeye onay vermezse, önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacağı söyleniyor. Bu sayede, onay verilmese dahi, Cumhurbaşkanı, önceki yıla göre bütçe kullanabiliyor. Böyle bir hüküm, mevcut sistemde bulunmuyor.

9- “Devlet Denetleme Kurumu (DDK) mevcut sistemde de vardı. Cumhurbaşkanı lehine değişiklik yok.”

DDK üyeleri şimdiki anayasa hükmünde de teklifte de Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, mevcut sistemde yasada belirlenen koşullara uygun atama yapılacağı hükmü var. Yani kurul, bugün, meclisin belirleyeceği kriterlere uygun olarak Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Ancak teklifte ise Cumhurbaşkanı tarafından atanması öngörülüyor, çalışmalarının da Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile düzenleneceği belirtiliyor. Meclis, yine, tamamen devre dışı bırakılıyor.

10- “Başkanlık sistemlerinin tamamında üst kademe kamu yöneticileri Başkan tarafından atanır.”

Tüm sistemlerde böyle bir düzenleme olduğu bilgisi doğru değil. Örneğin ABD’de büyükelçi atamaları dahi senatonun onayına tâbi iken, önerilen teklifte Cumhurbaşkanı, tek başına atamaları gerçekleştiriyor. Meclisin onay vermesi veya herhangi bir araçla atamalara müdahale edebilmesi öngörülmüyor. Söz konusu kurumların çalışma esaslarını da meclis değil, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Cumhurbaşkanı tek başına belirliyor. Bürokrasinin hiçbir aşamasında meclisin denetim yapmasına imkân tanınmıyor.

Olması gerekenden uzak, mevcut sistemin gerisine tekabül eden teklif, erkleri “tek”leştirip, bir liderin tüm sorumluluğu da alarak devleti yönetmesini mümkün hâle getiriyor. Öte yandan söz konusu teklifin getireceği sistem, temsiliyeti güçlü, demokratik, çoğulcu, hak ve özgürlükler açısından bireylerin güvencelerini artıran bir öneriyi ifade etmiyor.

Çoğulcu yapıyı yok saymak

Anayasa değişikliğine yapılan en yaygın itirazlardan biri,başkanda temsil edilen yürütme ile (diğer kuvvetler olan)yasama ve yargı arasında denge ve denetleme mekanizmalarına yer verilmemiş olduğu.

Gerçekten de maddelerinin tümünü birlikte değerlendirdiğimizde, hem yasama hem yargı üzerinde başkanın tartışılmaz bir üstünlük ve güçle donatıldığını görüyoruz. Değişiklikler kuvvetler arasında bir denge ve karşılıklı denetime göre değil, yasama ve yargıdan “üstün ve üstte” bir başkanın tüm sisteme hükmedebilmesine izin verecek şekilde düzenlenmiş.

Türkiye’de bizler, uzun yıllar çok partili siyasi hayat görüntüsü arkasında gizlenen bir vesayet rejiminde yaşadık. Bundan muzdarip olanların başında şüphesiz AK Parti ve tabanı geliyor. Muhtemeldir ki bu düzenlemeyi yapan ve onaylayanlar, yeni sistemin asker-yargı-idare bürokrasisiüzerinde halk tarafından seçilen bir liderin tam hakimiyetini sağlamak suretiyle bu tür bir vesayete asla izin vermeyecek bir sistem yaratmayı arzu ettiklerini söyleyeceklerdir.

Siyasetin bürokrasiye üstünlüğünün sağlanması haklı ve demokratik bir yaklaşım. Ne var ki düzenleme, siyaset kurumları arasında eşitsizlik gütmüş, başkanı güçlendirirken  parlamentoyu güdük bırakmış bulunuyor. Oysa vesayet karşısında siyaseti güçlendirmek demek, parlamentoyu  da güçlendirmek demek(ti). Bürokrasi karşısında siyaseti güçlendirmek demek, yürütmeyi yargı denetiminden azade kılmak değil, yargıyı alacağı kararlarla dengeleyici ve denetleyici işlevini yerine getirebilmesi için demokratik süreç ve usullere tabi kılmak demek(ti).

Bu yeni düzenleme ile bürokratik vesayet tehlikesinden kaçınıyor olabiliriz; ancak başka bazı ciddi tehlikelere tamamen açık hale geldiğimiz kesin. Kanaatimce bunlardan en önemlisi, bu düzenlemeyle çoğulcu sosyal-siyasal yapıyıyansıtamayacak ve hatt^q ilerde çoğulcu yapıyı baskılayabilecek bir siyasi sisteme kapının açılmış (açılıyor) olmasıdır.

Bütün siyasi toplumlar çoğulcu bir yapıya sahiptir. Yani eğer bir cemaatten bahsedilmiyorsa, tüm toplumlarda pek çok konuda farklılaşan sosyal kesimler ve bu kesimlere dayanan siyasi hareketler ortaya çıkar. Büyük toplumların çoğulcu yapısı, kamusal olana sahip olma veya kamusalı belirleme üzerinden şekillenen bir çatışma ve rekabet üretir.

Bu çatışmayla başa çıkmanın en yaygın yolu zora dayanmaktır. Çoğulculuğun yarattığı çatışmayı otoriter rejimler devlet imkânlarıyla belli bir kesimin kayırılması yoluyla; totaliter rejimler ise devlet gücüyle dayatılan bir hakikat yoluyla baskıaltına alırlar.

Çoğulculukla başa çıkmaya çalışmanın ikinci yolu demokrasilerden medet ummaktır.  Demokrasilerin varsa bir meziyeti, toplumun çoğulcu yapısını inkâr etmeden kamusal kararların alınabilmesini sağlamaktır. Demokrasilerdeki en temel meydan okuma, çoğulcu toplumsal yapıyı baskılamadan, hızlı ve etkili yönetimi sağlamaktır.

Anayasa değişikliği “güçlü yürütme, güçlü Türkiye” veya “istikrar” gibi kavramlar üzerinden savunuluyor. Evet,gerçekten de güçlü bir yürütme hem vesayetin engellenmesihem de hızlı ve etkin karar alma sayesinde demokratik bir sistemin işlemesinin önemli bir ayağını oluşturur.

Lâkin dikkate alınmayan bir başka önemli husus var.

Güçlü bir yürütmenin demokrasinin istikrarına, yanidemokrasiye duyulan güven ve umudun oluşmasına hizmet edebilmesi, toplumsal-siyasal çoğulculuğun sistemin içinde kendine dengeleyici ve denetleyici mekanizmalar yoluyla yer bulabilmesine de bağlıdır. Diğer kesimler rejimde kendilerine yer ve etki kanalları bulamaz ise, “iktidar sahibi” olanlar “rejimin de sahibi” olmuş demektir.

Güçlü bir yürütmenin demokraside istikrarı sağlaması, söz konusu gücü sadece yürütme alanında kullanmasıylamümkündür. “Güçlü yürütme,” yasama ve yargı üzerinde hakimiyet kurarak tüm sistemi belirleyecek ve kontrol edecek bir üst ve üstün güce dönüşürse, bu demokrasinin “çoğulculuk” ayağında çökmeye yol açar. Çoğulculuğun yansımadığı bir siyasi sistem hep bir tarafa çekeceği için dengesini kaybeder. Bu dengesizliğin yaratacağı istikrarsızlık, “iktidar/rejim sahiplerini” sosyolojik-siyasi tepki ve talepleri gittikçe artan bir şiddetle bastırmaya yöneltir.

Parlamentonun da en az yürütme kadar güçlü olmasının önemi, diğer kesimlerin o dönem için yürütmeyi kazanamamış olsa bile, yasama yoluyla rejimi kendi talep ve tercihleri doğrultusunda etkileme imkânı bulmalarından gelir. Başkanlık seçimi o dönem için icrayı elinde tutacak olan tarafı belirler;ancak parlamento, çoğulcu toplumsal yapının sistemde temsil edilmeye devam etmesini sağlar.

Yargının denge ve denetlemenin bir ayağı olması, yargıçların ve mekanizmaların mümkün olduğunca siyasi çoğulculuğun temsiline uygun şekilde dağılması demektir. Kesimler arasındaki çıkar ve değer çatışmalarında karar verecek olan yargının, karar ve işlemlerinde sırf yürütmeyi elinde tutan çoğunluğu memnun edecek şekilde “silme” bir tek biçimliliğe dönüşmesini önleyecek şekilde teşkil edilmesi gerekir.

Velhasıl, yürütmeye veya çoğunluğa dahil olmasalar da insanların rejimin belli kademeleri ve alanlarında kendi lehlerine de sonuçlar ortaya çıkabileceğine inanması gerekir.Bu düzenleme, (federal sistemin yokluğu, seçim ve parti kanunlarının mevcut hali ve siyasi kültürümüz de eklendiğinde) başkanlık seçiminde muhalefette kalacakkesimlere belediye başkanlığı dışında pek bir etkili temsil ve hareket sahası bırakmamış gözüküyor.

Bana göre, anayasa değişikliğini hazırlayanlar iki temel varsayım üzerinden hareket etmişler:

* Başkan ile parlamento seçimleri aynı zamanda yapılırsa, başkanın partisi parlamentoda çoğunluk partisi veya en kötü olasılıkla birinci parti olur.

* Türkiye’de merkez sağ seçmen ağırlıklı bir çoğunluğa sahiptir. Seçimler büyük bir olasılıkla bu sosyolojiyi temsil eden siyasi hareketin/partinin galibiyeti ile sonuçlanacaktır.

AK Parti’nin iktidar süreci, çevreye sıkıştırılan (yol boyunca büyüyen ve genişleyen) bir toplum kesiminin Kemalist vesayet sisteminin merkezine yürüyüşünün ve nihayetinde o merkezi ele geçirmesinin hikâyesidir. Bu anayasa değişikliği ise, söz konusu toplum kesimlerinin merkeze kalıcı ve kurumsal olarak yerleşmesini temin etmek üzere hazırlanmış gibi görünüyor.

Bunda bir sorun yok. Sorun, bu değişikliğin en olası sonuçlarından birinin, bir bütün olarak diğer siyasi kesimlerin ve hareketlerin yeni rejim içindeki ve üzerindeki etkisi ve gücünü minimize edecek, hattâ onları dışarda bırakacak olmasıdır. Bu düzenleme, MHP ve AK Parti ortaklığında şekillenen dindar-milliyetçi bir sağ hareketin, başkanüzerinden kamusal sahanın her ayağında belirleyici olmasını mümkün kılıyor.

Bu düzenleme ile Kemalistler, sekülerler, Aleviler, sosyalistler, liberaller, eşcinseller veya Kürtçüler ve benzeri kesimlerin yeni rejimin ötekileri olma olasılığı çok güçlendirilmiş durumda.Düzenleme, yeni rejimin Sünni dindarlığı ve Türk milliyetçiliği ile tanımlanan bir merkez sağ siyasi hareketin rejimi olma riskini barındırıyor.

Vali ve rektörlerin atanmasından, bütün yargının belkemiği ve ana belirleyicisi olan HSYK gibi yargı idaresinin ve AYM gibi bir üst mahkemenin üyelerinin belirlenmesine, oradan parlamento üzerinde kontrol imkânına uzanan bir iktidar kullanımında, diğer toplum kesimlerinin etki ve yer edinmesi en hafif tabirle aşırı zorlaşmış durumda. Bunun sonucu, çoğunluğa sahip olanın, olması gerektiği gibi yürütme üzerindeki iktidarı değil, bütün rejim üzerindeki rakipsiz hâkimiyeti olacaktır.

Düzenlemenin dayandığı iki varsayım işlerse, diğer bloktakalanların talep ve arzu ettiği yasaların çıkması, kararların alınması, politikaların uygulanması, makam ve mevkilere gelebilmesi, politika belirleyebilmesi imkânları çok azalacaktır. Değişiklikteki asıl tehlike tek adam rejimi yaratmak değil, tek bir sosyolojik-siyasi kanadı rejimin tek ve asıl sahibi kılmak, diğerlerini “merkez”in dışına, “çevre”yeitmek olabilir.

Böyle bir durumda, yürütme ne kadar güçlü olursa olsun demokratik istikrar mümkün olmaz. Çünkü merkezden dışlanacak siyasî kesimler çok düşük bir orana sahip marjinal kesimler değil. Kabaca yüzde 60-70’e karşı gene de yüzde 40-30’a tekabül eden bir sosyolojik bölünmeden bahsediyoruz.

Bu yeni düzenleme belki “tek bir kazanan”a göre düzenlenmiş olabilir; ancak her seferinde sağ blokun kazanacağı garantisinin olmadığı da öne sürülebilir. Böyle olsa bile tehlike ortadan kalkmış olmaz. Bir yarışı kazananın her şeyi (kalıcı ve yapısal değil, sadece 5 yıllık bir süre için bile) elde ettiği bir sistem, o kazanan kim olursa olsun, demokratik istikrarsızlığa açıktır.

Diğer taraftan, düzenlemeyi önerenlerin “karşı blok”unkazanma olasılığına yüksek bir oran biçmedikleri, başkanın yetkilerini düzenlerken gösterdikleri ihtiyatsızlıktan anlaşılıyor. Aynı şekilde, muhalefetin de değişikliğe verdiği tepkiden,  kendilerinin  kazanma olasılığına yüksek bir olasılık biçmediğianlaşılıyor.

Değişiklik, belli bir sosyal-siyasal kesimin hep kazanan olacağına güvenerek düşünülmüş olsa da, elbette öngörülmeyen sonuçlara yol açabilir.

Çoğulculuğu yok sayan ve baskılayan bir rejim muhalefeti güçlendirebilir, başat siyasi hareketin çoğunluğun desteğiniyitirmesine yol açabilir. Veya, esas belirleyici iktidar gücü,toplum kesimlerinin değil bir parti oligarşisinin eline geçebilir.O takdirde söz konusu parti oligarşisi bir süre sonra devlet oligarşisi haline gelecektir.

Erdoğan faktörü sebebiyle yürütmenin diğer alanlar üzerindeki üstünlüğü “tek kişi” kavramı üzerinden tartışılsa bile, hemen Erdoğan sonrasında karizmatik bir lider çıkma olasılığı pek yok. Ayrıca, çoğunluğu koruyacak kadar geniş bir kitlenin “doğal olarak” birlikte ve konsolide biçimde hareket etmesi de pek mümkün olmadığından, bütün gücü parti üzerinden bir oligarşinin ele geçirmesi şaşırtıcı olmaz.

Anayasa değişikliği, farklı ve öngörülemeyecek sonuçlar üretebilse de, her halükarda en başından çoğulculuğu yok saymaktan kaynaklanan bir demokratik istikrarsızlık defosuyla yola çıkmış olacaktır.

Serbestiyet, 04.02.2017

Resmi milli politika versus demokratik siyaset

Kemalist vesayet rejimin sonunu hazırlayan en temel husus, çok partili bir siyasi hayat perdesi önünde demokratik siyaseti iğdiş etmiş olmasıydı. Çeşitli vesayet makamlarınca belirlenmiş (veya gerektikçe belirlenen), resmi ideolojinin parçası kılınmış ve bizzat devlet tarafından koruma altına alınmış çok geniş bir politik saha, demokratik siyaset yapıcılara kapatılmıştı.

Kıbrıs’tan Kürt meselesine; uluslararası ittifaklardan laikliğe; Ermeni meselesinden askeri yapılanmaya kadar, aklınıza gelebilecek neredeyse her alanda, temel politikalar belirlenmişti ve resmi milli politika olarak tüm siyasi aktörlere dayatılmaktaydı. Vesayet makamlarının tercihlerini yansıtan ve adeta devlete sahip olanların parti programı gibi işlev gören bu resmi milli politikalar, statükonun hem tanımlanmasına hem korunmasına hizmet ediyordu.

Siyasetçiler, etrafları devletin kırmızı çizgileri ile çevrilmiş ve onlara lütfedilmiş dar bir alanda top koşturmaya mecbur bırakılıyordu. Fark yaratacak ve toplumun gerçek taleplerini yansıtacak politikalar izlemeleri pek mümkün değildi.  Sıkıştığı bu dar alanda demokratik siyaset kısırdı, popülistti, yozlaşmaya ve yolsuzluğa tamamen açık haldeydi. Demokratik siyasetin ve politikacıların itibarı ekseriyetle yerlerde sürünüyordu.

Diğer taraftan, toplumun gerçek talepleri ve sorunlarına sistemde hiçbir karşılık ve çözüm üretilemiyordu. Çünkü neredeyse her mesele resmi milli politika programına dahildi ve onda herhangi bir değişiklik yapmak mümkün değildi. Partiler için serbest hareket alanı olarak geriye, sınırlandırılmış bir geçim derdi meselesi kalıyordu.

Sonuçta siyaset “çay taban fiyatına falanca lider 5 diyorsa ben 10 diyorum” veya sürekli tekrarlanan “hainlerin kökleri kurutulacak” türü popülist ve hamaset yüklü söylemlerle yürütülüyordu.

Vesayet makamlarınca belirlenen ve demokratik siyasetten korunan milli resmi politikalar, ülke için en kutsal ve en faydalı tek doğru politika olarak sunuluyordu. Herhangi bir konuda “milletin birliği ve beraberliği, ülkenin huzuru ve refahı, devletin bütünlüğü ve gücünün koruması” için tercih edilmek zorunda olunan tek doğru politika vardı; o da buydu.

Söz konusu politikalar millet ve devlet merkezli denen (ama aslında hep devlet, her zaman devlet merkezli olarak oluşturulan) bir dokunulmazlık kalkanı ardına saklanıyordu. Statüko  bakımından bu politikalara karşı çıkmak, asla basitçe yeni bir politika önermek anlamına gelmiyordu.

Aşırı iyi niyetli, o ölçüde de nadir rastlanan bir değerlendirmeyle, “farklı politika önermek” cahil olmak anlamına gelirdi. Ancak eğer söz konusu farklı politika önerisi siyasilerden veya kanaat önderlerinden gelirse, bu rejime meydan okumak; milleti bölmeye ve devleti yıkmaya kalkışmak; devletin ve milletin menfaatleri aleyhinde olmak, vatana millete düşmanlık etmek ve nihayet hain-ajan olmak demekti. Bu hainin adı bazen şeriatçı, bazen irticacı, bazen bölücü, bazen komünist, bazen anarşist, bazen liberal, bazen Ermeni vb. olarak  konurdu.

Toplumu bu resmi milli politika programına mahkum kılmak için, vesayet makamlarının rehberliğinde derin devlet eliyle türlü operasyonlar çekilirdi. Bu operasyonlar, ülkenin iç ve dış odaklarca üretilen şeriat veya bölücü terör gibi ne büyük tehlikelerle karşı karşıya olduğunun kanıtlanmasını amaçlardı. Söz konusu operasyonlar ile farklı toplum kesimleri birbirine karşı tehdit ve düşmanlık kaynağı olarak gösterilir; toplumun geneline güvensizlik ve korku pompalanırdı.

Bölünme veya şeriat gibi büyük felaketlerin kapıda beklediği bir ortamda, kimsenin aklına resmi milli politikaları sorgulamak ve değiştirmeye kalkmak gelmemeliydi. Bu politikalar işte bizi bu büyük felaketlerden korumaktaydı. O yüzden resmi ve milli idi; partiler  üstü bir konumdaydı.

Bu yüzden, resmi milli politika programına yönelik her eleştiri veya alternatif önerisi, her bakımdan hızla cezalandırılmayı fazlasıyla hak ediyordu. Düşünce ve ifade hürriyeti önündeki devasa parmaklıklar bu söylem üzerinden kolayca inşa ediliyordu. Resmi milli politikaları eleştirmek düşünce özgürlüğü değil, vatana millete ihanet, rejime düşmanlık anlamına geliyordu.

Çürümüş, yozlaşmış, yolsuzluğa bulanmış, hukuk dışına çıkmış, toplumla bağları olmayan bir sistem bu sayede ayakta tutulmaya çalışılıyordu.

AK Parti hükümeti, başlarda resmi milli politika programında en ufak bir değişiklik yapmaya kalktığında bile kurulmuş bu çark sayesinde kıyamet kopuyor, her bir adım için büyük mücadelelerin göze alınması gerekiyordu. Ama zorlu ve beklenmedik sonuçları da tetikleyen olaylarla dolu bir süreç sonucu, vesayet makamları mağlup edildi.

Böylece resmi milli politika programı partilere ve hükümete dayatılamaz oldu. Olması gerektiği gibi, hükümet (partisi) aynı zamanda iktidar (partisi) olabildi. Resmi milli politika programının yükümlülüklerinden kurtulan partilerin önünde çok geniş bir demokratik siyaset alanı açıldı. Partiler neredeyse her alanda istedikleri, doğru gördükleri, tamamen yeni ve farklı hedefler belirleme ve bunlara uygun politikalar oluşturma imkanına kavuştu. Demokratik siyasi aktörlere politika belirlemede geniş bir hareket serbestliği fırsatı doğdu.

AK Parti, yıllardır birikmiş sorun ve taleplerin taşıyıcısı ve aynı zamanda iktidar partisi olarak, genişleyen siyaset alanının her köşesini etkin bir şekilde kullandı. Pek çok tabuyu yıktı, topluma pek çok yeni ve farklı hedefler ve politikalar sundu.

İcraata geçirilen bütün bu yeni ve farklı politikalar, AK Parti’nin bir parti olarak kendi programına aldığı; “AK Parti tarafından” ülke için doğru ve faydalı görülen politikalar olarak sunuldu ve savunuldu. İktidar partisi olması hasebiyle icraya dönüştürebilme avantajı olsa da, kendi politikaları ile diğer partilerin politikalarını aynı düzlemde gören bir perspektif mevcuttu.

Bu yüzden, herhangi bir konuda adım atılacağı zaman kamuoyunu ikna etmeye, politikanın neden doğru ve faydalı olduğunu anlatmaya özen gösteriliyordu. AK Parti politikaları, kendiliğinden ve kategorik olarak doğru oldukları iyi politikalar oldukları için değil, AK Parti hükümet olduğu için uygulama olanağı bulan politikalardı. Parti halktan aldığı yetkiyi “kendi programını” uygulamak için kullanıyordu.

Ancak sonradan bu konudaki söylem ve tavırda ciddi bir değişiklik ortaya çıkmaya başladı.  İktidarın iç ve dış siyasette sergilediği politik “tercihler” millet ve devletin çıkarı için “zorunlu” gibi sunulmaya başladı. İç ve dış meselelerde uygulamaya konan politikalara yönelik eleştiriler sertleştikçe, bazı konularda başarısızlıklar gelmeye başladıkça, savunma devlet-millet bekasına bağlanarak yapılmaya başlandı.

Artık AK Parti’nin tercih ettiği bir politika, farklı amaçlar ve farklı okumalar üzerinden benimsenebilecek diğer her türlü politik tercihin üstünde bir yere konuşlandırılıyordu. Her türlü eleştiri karşısında, insanları ikna etmek ve politikanın niye doğru olduğunu açıklamak yerine, eleştiri sahiplerini Şu’cu-Bu’cu veya hain-ajan ilan etmek gibi bir tepki verilmeye başlandı. AK Parti politikaları hem tek ahlaki hem tek doğru politika olarak tanımlanır oldu.

Sonradan sofistike ve dev bir düşman, ancak muğlak bir özne olarak resmedilen “üst-akıl” bu söyleme eklemlendi ve işleri daha kolay bir hale getirdi. “Üst akıl” önce resmi milli politika seviyesine çıkarılan, ancak sonra çeşitli sebeplerle vazgeçilen politikalardan keskin dönüşleri “anlamlandırmaya” ya da mazur göstermeye hizmet etti.

Aksi halde, resmi milli politika statüsüne yükseltilen bu tercihlerden 180 derecelik keskin dönüşleri bir yerlere oturtmak pek mümkün değildi. Örneğin İsrail ile Mavi Marmara meselesinde alınan tutum mutlak doğru ve ahlaki bir politika olarak sunulmuş ve asla taviz verilmeyeceği pekiştirilmişti. Böylece eski sistemde Kemalist kurucu ideolojiye referansın gördüğü işlevi, başka bir anlamda üst akıl kavramı üstlenmiş oldu.

İçerde ve dışarda durmaksızın faaliyet gösteren güçlü, zalim, tek gayesi Türkiye’yi yok etmekten ibaret amorf bir düşman karşısında, AK Parti’nin hükümet olarak aldığı her politika kararı, resmi milli politika olmaya hazır hale geldi. Böylece her politik karar bir tercih değil, mutlaka olduğu şekilde alınması gereken hayati bir zorunluluğa dönüştürülebiliyordu.

Bu nitelik bütün politik sahaya yayılmaya başladı. Öyle ki, faiz artırımı gibi ekonomik bir mesele de, Suriye’ye müdahale gibi uluslararası bir mesele de aynı “resmi milli politika” kategorisine girebilir oldu.

Hükümet politikalarını, demokratik siyaset üstü (ve demokratik siyaseti çembere alma işlevi gören) “resmi milli politika” olarak tanımlamaya çalışmanın çeşitli olumsuz sonuçları ve yansımaları var.

Bunlardan biri, eleştirmenin, muhalefet etmenin olağan demokratik bir eylem kategorisinden hızla bir suç kategorisine doğru evrilmesidir. Düşünce ve ifade hürriyetinin alanın daralmasıdır.

Bir başka sonucu, toplumsal sorun ve taleplerin sağlıklı bir şekilde Partinin karar mekanizmalarına taşınması ve ulaşması üzerinde engelleyici bir etkisinin olmasıdır. Büyük ve kutsal hedefler ve kurtuluş savaşı hamasetine boğulan bir iklimde, gündelik hayatın (gerçek hayatın) sorun ve talepleri (güya) önemsizleşir, dillendirilemez hale gelir. Sorunlar ertelendikçe, üstü örtüldükçe iyice içinden çıkılamaz olur; gün gelir, üzerimize çöküverir.

Bir başka olası etkisi AK Parti’yi bir devlet partisine dönüştürme riskidir. AK Parti’nin bir hükümet partisi olarak kendi politikalarını devlet mekanizması eliyle hayata geçirmesi, demokrasinin bir gereğidir. Anti-demokratik olan,bu politikalara devlet gücünü kullanarak diğer siyasi fikirler ve tercihler üzerinde bir üstünlük ve dokunulmazlık kazandırmak istenmesidir.

Son olarak, eğer bu eğilim kalıcı ve kurumsal hale gelirse, eski rejimin yaptığı gibi demokratik siyasetin alanını daraltarak, nefessiz bırakarak, çoraklaştırarak demokrasiyi bitkisel hayata sokabilir.

Serbestiyet, 27.01.2017

Cumhurbaşkanlığı Sistemi Yasama alanını daraltıyor mu? – Haluk Alkan

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile ilgili yapılan tartışmaların başında yeni sistemin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasa yapma alanını daralttığı iddiası gelmektedir. Konu ile ilgili tartışmalarda görülen en dikkat çekici ayrıntı, parlamenter sistem mantığı ile olaya yaklaşılmasıdır. Israrla başkanlık sistemi içinde parlamenter mantık aranması, tartışmaların yanlış bir zeminde yürütülmesine zemin hazırladığı gibi, tartışmayı gerçeklik zemininden de koparmaktadır. Bu nedenle yeni sistemin yasama alanının daraltılıp daraltılmadığı tartışılırken bunun başkanlık sistemi içinde, onun mantığı çerçevesinde yapılması daha uygun olacaktır.

Başkanlık sistemlerinde yasama alanının belirlenmesinde yasama ve kararname alanlarının karşılıklı konumlarına ve kararname yetkisinin başkanlık sisteminin temel mantığının ötesinde yasama alanını işgal edip etmediğine bakılması gerekmektedir.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin önemi

Başkanlık sisteminde, Başkana kararname yetkisi tanınması bu hükümet sisteminin tabii bir sonucudur. Parlamenter sistemden farklı olarak, değişikliklerle tek seçime bağlı olarak oluşan parlamento üzerinden işleyen bir hükümet yapısı artık söz konusu olmayacaktır. Bunun yerine yasama ve yürütmenin doğrudan halk tarafından iki ayrı seçimle belirlendiği ve yürütmeden sorumlu kişi olan başkanın meşruiyetini doğrudan halktan aldığı bir hükümet yapısı ortaya çıkacaktır. Bu sistem başkanın halka karşı hesap verebilirliğini sağlamak amacıyla yürütme alanında onun otoritesini tanımakta ve politika belirleme iniyasitifini doğrudan seçimle belirlenen yürütme otoritesine vermektedir. Dolayısıyla sistemin işleyebilmesi için yürütme alanına giren konularda başkanın personelini belirleme, gerekli teşkilatı oluşturma, hizmet verimliliği ve izleyeceği politikanın yansıması olan kurumsal revizyonu yapabilme yetkileri ile donatılması gerekir. İşte Başkana kararname çıkarma yetkisi verilmesinin temel nedeni budur. Kararname Başkanın halka hesap verebilirliğini temin eden, halkın onu doğrudan sorumlu tutabilmesinin zeminini oluşturan bir yetkidir ve tüm başkanlık sistemlerinde kabul edilmiştir.

Başkanlık sistemin mantığına uygun bir çerçeve

Cumhurbaşkanlığı sisteminde kararname yetkisi Anayasanın 104. maddesine yapılan ekleme ile şu şekilde düzenlenmektedir:

“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.”

Görüleceği gibi anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanının yürütme yetkisi alanına giren konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisini tanıyarak Başkanlık sisteminin mantığına uygun bir çerçeve çizmektedir. Ancak teklifte, bu alanın hangi konuları içerdiğini tek tek saymak yerine (Örn. Brezilya Anayasası), yetkinin sınırlarını doğrudan, anayasa ve kanun alanı ile sınırlamaktadır…

Buna göre:

Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemeyecek, Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanacak ve Meclis tarafından aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelecektir.

Yasama alanı – kararname alanı

Anayasa değişikliğinin getirdiği çerçevenin iyi anlaşılabilmesi için, değişiklik çerçevesinde yasama alanından çıkartılıp, “Anayasal düzeyde asli olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesine bırakılan alanlar nelerdir?” sorusuna da bir cevap bulunması gerekmektedir. Değişiklik kanununda münhasıran Cumhurbaşkanlığı kararnamesine bırakılan altı alan bulunduğu söylenebilir. Bunlar Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve üst kademe kamu yöneticilerini atama ve görevden alma (Md. 104); bakanlık teşkilatlarının kurulması ve mevcut bakanlıklarının teşkilat yapısında değişiklik yapabilme (Md. 106); MGK Sekreterliği teşkilat ve görevleri (Md. 118); Kamu tüzel kişiliği kurma (Md. 123); Genel Kurmay Başkanını atama (Md. 117) ve Devlet Denetleme Kurulu (Md. 108) ile ilgili kararname yetkileridir.

Bu altı alan dışındaki kararname yetkileri bağımlı yetki dediğimiz, bir şekilde yasama izni ya da denetimine tabi olan yetkilerdir. Örneğin 73 ve 167. Maddelerde Cumhurbaşkanının düzenleyici yetki kullanabilmesi, Meclisin kanunla belirlediği sınırlar içerisinde kullanılabilecektir. Yine Cumhurbaşkanlığının OHAL dönemlerinde kullanacağı kararname yetkisi TBMM’nin denetimine tabi tutulmuştur.

Kararname alanı ile yasama alanı ilişkisini net olarak ortaya çıkarabilmek için bakılması gereken diğer husus, teklifin 16. Maddesinin E bendinde belirtilen yürürlükten kaldırılan maddelerin yasama alanında herhangi bir daralmaya yol açıp açmadığıdır. Yukarıda mevcut anayasanın münhasıran kanunlara bıraktığı alan dikkate alındığında, Devlet Denetleme Kurulu ile ilgili düzenleme yapma; bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görev, yetki ve teşkilatının kanunla düzenlenmesi; askeri mahkemeler ile ilgili kanunlar bu kapsamda değerlendirilecek değişikliklerdir. Bu değişikliklerden ilk ikisi Cumhurbaşkanın yürütme alanında düzenleme yapma yetkisi ile uyumlu değişikliklerken, askeri mahkemeler ile ilgili olanlar doğrudan bu mahkemelerin kaldırılmasının bir sonucu olduğundan yasama – kararname alanı ile ilgili değildir.

Bu çerçeveden mevcut anayasa dikkate alındığında yasamaya ayrılmış seksen küsur alandan, doğrudan hükümet sistemi değişimine bağlı olarak yürütmeye bırakılan alan sayısı dördü bulmaktadır (Bakanlıklar, yürütme alanında kamu tüzel kişiliği kurma, Devlet Denetleme Kurulu, MGK Sekreterliği). Bunlardan kamu tüzel kişiliği kurma yetkisi, yine değişiklik teklifi ile belirtilen bakanlıklar ve yürütme içindeki diğer teşkilatlarla sınırlı kullanılabilecek yetkidir. Bunun dışında kamu tüzel kişiliği kurma yetkisi yine yasamanın yetki alanında bırakılmıştır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesini düzenleyen madde dikkate alındığında, “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz” hükmü uyarınca yaklaşık 80 alan yasamanın düzenleme alanı içinde korunmuştur. Türkiye’de parlamenter geçmiş nedeniyle yürütme alanında geniş bir kanun külliyatı bulunmaktadır. Bu da yürütme alanında tanınan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisini bizzat yürütme alanında da sınırlamaktadır.

MGK özü itibariyle istişari nitelikte

Burada bir noktanın daha üzerinde durmak gerekmektedir. Gerek Devlet Denetleme Kurulu, gerekse Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği aslında bir siyasal sistem için olmazsa olmaz kurumlar değildir. Başkanlık sistemi mantığı açısından, biri yürütme otoritesine görüş bildirmek, diğeri onun adına denetleme yapacak iki kurumun da kararname alanı içinde olması son derece normaldir. Dolayısıyla bu iki kurumun kararname ile düzenlenecek olması gerçek anlamda bir yasama alanı daralması olarak nitelendirilemez niteliktedir. Bakanlıkların kanun ile kurulması ise 1982 Anayasası ile getirilmiş bir düzenlemedir. Bu hükme Anayasada yer verilmesinin nedeni ise 70’li yıllarda koalisyon pazarlıklarında bakanlık sayısının artırılmasıdır. Başka bir ifade ile 1982 Anayasası’na kadar bakanlık kurulması yürütme alanında kullanılan bir yetkiydi ve koalisyon pazarlıkları nedeniyle tepki olarak kanun alanına alınmış bir durumdur. Dolayısıyla bakanlıkların kararname ile kurulacak olması başkanlık sisteminin doğasına uygundur ve bir yasama alanı sorunu değildir.

Yapılan analiz, başkanlık sistemine geçmenin tabii bir sonucu olarak Cumhurbaşkanlığına tanınan kararname çıkarma yetkisinin, olması gerektiği gibi yürütme alanında tanınmış bir yetki olduğunu göstermektedir. Bu düzenlemenin yasama alanını aşırı derecede sınırladığını iddia etmek de mümkün görünmemektedir. Anayasa değişiklik metninde “Kamu tüzel kişiliği, kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” ifadesine yer verilmekte ve yine teklifin Geçici 21. Maddesi B bendinde “Bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç altı ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu kanunla yapılan değişikliklerin gerektirdiği Meclis İçtüzüğü değişikliği ile diğer kanuni düzenlemeleri yapar. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği belirtilen değişiklikler ise Cumhurbaşkanının göreve başlama tarihinden itibaren en geç altı ay içinde Cumhurbaşkanı tarafından düzenlenir” denilmektedir. Bu çerçevede bir Kamu Yönetimi Çerçeve Kanunu ile yürütme alanında yasama ve kararname alanlarının net olarak çizilmesi, yaşanabilecek yetki anlaşmazlıklarının önlenmesi açısından önemli, aynı zamanda seçilecek Cumhurbaşkanı için de yol gösterici olacaktır.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, bir yasama yetkisi devri değildir. Yürütme alanında tanınmış, anayasal anlamda asli bir yetkidir ve doğrudan yasama otoritesinin çıkardığı kanunlar ve yapacağı düzenlemelerle sınırlanmış bir yetkidir. Belirlendiği gibi doğrudan yürütmeyle ilgili olan dört konu dışında yasamanın önceliği tanınmış bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının bütçe kanunlarını Meclise geri gönderme yetkisi bulunmadığı gibi, geri gönderebildiği kanunları ise Meclis salt çoğunlukla aşabilmektedir (Örn. ABD’de Kongrenin her iki kanadının ayrı ayrı üçte iki çoğunlukla karar alması gerekir). Bu oran başkanlık sistemlerinde başkanın vetosunu aşma konusunda tanınmış en alt sınırdır. Bütün bunlar dikkate alındığında değişikliklerle yasama alanının daraltıldığından söz edilemeyeceği görülmektedir.

Prof. Dr. Haluk Alkan / İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi

Başkanlık tartışmalarında standart bir liberal yaklaşım mümkün mü?

Türkiye’nin son yıllarda geçirdiği her siyasî kriz, yapılmak istenen her siyasî reform ülkenin liberalleri arasında birtakım görüş ayrılıklarına yol açmaya başladı. 2010 yılındaki Referandum sürecine kadar Türkiye liberallerinin güncel siyasî meseleler karşısında genel olarak ortak bir duruşa sahip olduğunu söylemek mümkündü. Ancak bu tarihten itibaren yaşanan Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci gibi siyasî krizler veya iç güvenlik reformu, yüksek yargı reformu gibi köklü dönüşüm içeren bazı düzenlemeler liberaller arasında tartışma konusu olmaya başladı.

Ekonomik ve siyasî devletçiliğin hüküm sürdüğü yıllarda Türkiye’de liberalizmi ortak bir değer olarak savunmak çok daha kolaydı. Devlet bir yandan ekonomik alanda özel teşebbüs hürriyetini boğuyor, bir yandan temel hak ve özgürlükler konusunda zerre güven vermiyor, bir yandan da resmî ideolojinin tüm araçlarını kullanarak demokratik siyaset alanını olabildiğince daraltıyordu.

Bürokratik vesayetin demokratik siyaseti bütünüyle teslim aldığı yıllarda liberaller devletçilik karşıtlığı üzerinden daha kolaylıkla biraraya gelebilmekte ve ortak ilkeler konusunda daha rahatlıkla uzlaşabilmekteydiler. AK Parti iktidarları döneminde vesayet rejiminin art arda yenilgiye uğratılması sonucu bu durum büyük ölçüde değişti. “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır” sözüyle ifade edilen sınırlı-devlet idealinin odak noktası konusunda birtakım farklılıklar ortaya çıkmaya başladı.

Esasen post-vesayet döneminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum kendini liberal etiketiyle tanımlayan bazı kimseler tarafından tam olarak kavranamadığı için yapılan tartışmalar da maalesef çoğunlukla “kim daha liberal” noktasına kilitlendi. Toplumun bazı güncel sorunları hakkında liberallerin nasıl bir tavır takınması gerektiğine ilişkin görüşler ortaya atıldı ve bu ön-kabuller üzerinden hareket ederek Atilla Yayla gibi Türkiye’de liberalizmin duayen isimleri bile liberal olmamakla itham edildi.

Bu anlamsız tartışma şu an içinde bulunduğumuz Referandum sürecinde de yaşanacak gibi görünüyor. Anayasa değişiklik teklifiyle ilgili olarak liberallerin nasıl bir tavır alması gerektiği şimdiden tartışma konusu olmaya başladı bile. Kampanya süreci ilerledikçe bu tartışma muhtemelen daha da sertleşecek. 17-25 Aralık sürecinde Fethullahçı bürokrasinin hükümeti devirme girişimine karşı çıkan liberaller olarak aynı değerleri paylaştığımızı düşündüğümüz kişiler tarafından çok ciddi bir baskıya maruz kaldık. Referandum sürecinde de aynı baskı ortamının tekrar oluşmasını önlemek için bazı temel hususları açıklığa kavuşturmakta fayda var.

Her şeyden önce, birtakım temel ilkeler dışında liberallerin her konuda aynı yaklaşımı benimsemesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değil. Ortak liberal değerlerden hareketle toplumsal sorunların çözümüne yönelik farklı değerlendirmeler yapmak her zaman mümkündür. Özellikle birbiriyle çatışan haklar söz konusu olduğunda standart bir liberal yaklaşımdan söz etmek neredeyse imkânsızdır. Örneğin kürtaj hakkına getirilen sınırlamalar herhangi bir liberal tarafından kadın haklarının baskı altına alınması biçiminde yorumlanarak olumsuz karşılanabileceği gibi, başka bir liberal tarafından anne karnındaki bebeğin yaşama hakkının güvence altına alınması biçiminde yorumlanarak olumlu da karşılanabilir. Genel ve soyut ilkeler konusunda birbiriyle uzlaşan liberaller bu ilkelerin somut sorunlara nasıl uygulanacağı konusunda birbirlerinden farklı düşünebilir.

Anayasa değişikliği teklifiyle öngörülen Cumhurbaşkanlığı sisteminde düalist yürütme yapısına son verilerek yürütme yetkileri tek bir merkezde toplanıyor. Bu düzenleme 1982 Anayasası’nda yürütme yetkilerinin hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında gelişigüzel dağıtılmış olmasından kaynaklanan siyasî krizleri önlemek bakımından oldukça yararlıdır. Ayrıca bu düzenleme, Fethullahçı Terör Örgütüyle yürütülen mücadelenin etkin bir biçimde sürdürülebilmesi bakımından da son derece hayatî bir önem taşımaktadır.

Bu tablo karşısında liberal bir seçmen, otoriterleşme potansiyeli taşıdığı gerekçesiyle başkanlık sistemine bütünüyle karşı çıkabilir; ancak bir başka liberal seçmen de öngörülen kontrol ve denge mekanizmalarının yeterli olduğunu düşünerek bu değişikliği destekleyebilir. 1982 Anayasasında yürütme yetkilerinin gelişigüzel dağıtılmış olması nedeniyle hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında yaşanabilecek siyasî krizler herhangi bir liberal seçmen için önemli olmayabilir; ancak bir başka liberal seçmen için ortaya çıkması muhtemel siyasî krizler çok daha önemli olabilir.

Siyasi iktidarın sınırlı ve hesap sorulabilir nitelikte olması liberal değerleri benimseyen herkesin kolaylıkla üzerinde uzlaşma sağlayabileceği ortak bir idealdir. Ancak bu ideali gerçekleştirmenin yöntem ve araçları üzerine bazı fikir ayrılıkları olabilir. Toplumsal sorunların çözümünde liberallerin ortak bir duygu, düşünce ve tavır içine girmelerini beklemek ve gerçekçi olmayan bu beklenti üzerinden belirli kişi ve grupları yeterince liberal olmamakla itham etmek sağlıklı bir tartışma ortamını zehirleyen en önemli hatalardan biri olacaktır.

Türkiye’de Parlamenter Sistem

Türkiye’de tam anlamıyla bir parlamenter sistem yoktur, Türkiye’de olan ise kendine has yönleriyle bürokratik parlamenter sistemdir ve en çok Fransız yönetim sistemine benzer. Sistem askerî darbelerin yozlaştırması ve sayıları günbegün artan bürokratik vesayet kurumlarının artan ağırlığıyla yerleşmiştir.

Parlamenterler, katı siyasî parti disiplini altında, partinin önceden belirlenmiş ideoloji ve politikalarının arasında sıkışmış vaziyettedir. Milletvekilleri yasa hazırlayan tartışan ve parlamentodan çıkaran kişiler değil, yürütme (hükümet) tarafından hazırlanan yasaları meclisteki formel prosedürü yerine getiren kişiler konumundadır. Yasaları da zaten hükümet üyeleri değil, bürokrasi hazırlar. Meclisin yetkisi sorumluluğu bundan ibarettir.

İlk TBMM zaten klasik bir parlamenter sisteme dayanmıyordu, o günün şartları ayrı bir tartışmadır. Buna girmeyelim. TBMM ilk darbeyi 1960 askerî darbesi ile almıştır. Meclisin yönetim yetkileri elinden alınarak [hükümetin de] bürokratik kurumlara paylaştırılmıştır. Danıştay ve DPT gibi kurumlardan beklenen ve istenen “sakıncalı” iktidarlar işbaşına gelirse oyunbozanlık yapmasıdır. Sistemdeki açıklar ileriki darbelerle kapatılmış, yeni kurumlarla, yeni engellerle parlamentonun eli ayağı bağlanmıştır. Yasa yerine yönetmelikler, mahkeme kararları, çoktan mevta olmuş eski kanunlar yönetim sistemini belirlemiştir. Örneğin, başörtüsü yasağı (bir kanunu yoktur) tekke ve zaviyelerin kapatılması (ölü kanun)  gibi daha pek çok örnek sıralanabilir. Bu yapıyı gören odaklar (CHP ve FETÖ) parlamentoda çoğunluğu sağlamak yerine bürokraside çoğunluğu sağlama yoluna gitmişlerdir. Esas yönetim erki bürokraside toplanmıştır. Mevcut sistemde parlamenterler yasa filan yapmamaktadır, onlar bürokrasi tarafından hazırlanan yasalar için şekilsel gerekleri yerine getirme (oylama, kabul/ret vb.) olarak işlev görmektedirler. Türkiye’deki mahkemeler de adaleti sağlamakla değil, parlamentoya ayar vermekle meşguldür. Zira bürokrasi kendini devlete bağlı addetmekte; esasen hiçbir kimseye bağlı değildir.

Bütün bu çarpık yapının üç kurum tarafından sürdürülmesi garanti altına alınmıştır. Cumhurbaşkanlığı, eğitim, bürokratik vesayet sistemi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çatışmalı geçmesi bu yüzdendir, parti ve çıkar örgütlerinin meclis çoğunluğu yerine cumhurbaşkanlığı kurumunu tercih etmeleri boşuna değildir. Cumhurbaşkanlığı, sorumsuz olağanüstü yetkilerle üst kademe bürokrasiyi tayin hakkını elinde tutan kurum olmuştur. Böylece, bürokratik vesayet iktidarda kalmaya devam etmektedir. İkinci kurum eğitim sistemidir, bürokrasi dünyasına kaynak sağladığı için bürokrasinin ideolojisini şekillendirdiğinden önemlidir. Eğitimde yapılmaya çalışılan reform hareketlerine CHP’nin nasıl şiddetle karşı çıktığını hatırlayalım. Yine FETÖ eğitim kurumu aracılığıyla kendi amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmadı mı?  Eğitimde istenen ideoloji ve zihinsel kodlarla üretilen birey bürokratik vesayetin devamlılığını sağlamaktadır. Üçüncü son kurum ise bizzat bürokrasidir. Bürokrasi, siyasal partilere “siz yolcu biz hancıyız” mesajını her daim vermişlerdir. Bürokrasi elindeki alanı sürekli genişletmiş meclisin alanını da daraltmak için her yolu denemiştir. Bürokratik yapı bu arada kendi sosyo-ekonomik çıkarlarını tahkim etmeyi ihmal etmemiştir.  Türkiye’deki siyasal yönetim sisteminin zaaflarını çok iyi bilen kimi partiler, örgütler daima bürokrasinin yanında yer almaktadırlar.  Türkiye’de iktidarda olmanın iktidarda kalmanın bir yolu daima bürokratik yapıda kilit rollere sahip olmakla ilgilidir.

Bugünlerde hazırlanarak referanduma sunulan hükümet sistemi temel pek çok yönetim sorununu çözmemekle birlikte parlamentonun “yasa yapıcı” rolüne dönmesi için tarihî bir fırsattır. Bundan böyle vesayet kurumları devre dışı kalmalıdır, kanunlar çoğunluğu sağlamış meclisteki üyelerce hazırlanmalı, tartışılmalı kabul veya reddedilmelidir. Türkiye, uzun süredir parlamenter sistemle yönetilmemektedir. Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi mevcut sistem şekilsel parlamenter sistemdir. Özü ve içeriği ise bürokratik vesayet sistemidir.

ABD, Sovyetler Gibi Dağılır mı?

Bu yazının başlığı şöyle de olabilirdi: “Trump, Gorbaçov mu Olacak Yeltsin mi?” Ancak mevcut şartlar henüz böyle bir soru için erken… Trump’ın bütün kışkırtıcı söylem ve eylemlerine rağmen…
Görülüyor ki, Trump’ın sürpriz bir şekilde seçilmesi sadece Amerikalıları değil ABD dışında yaşayanları da rahatsız etti…
Amerikan halkı seçim sonuçlarını hazmedemedi… Hiçbir seçim sonrasında görülmeyen manzaralara şahit oluyoruz… Milyonlarca insan her gün protesto gösterisi yapıyor… Yürüyor, haykırıyor…
İlk defa seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra ayrılmaktan bahseden eyaletlere şahit olduk… “Biz yolumuzdan dönmeyiz; Trump’ı dinlemeyiz” diyen eyaletlere de şahit olduk…16 Eyaletin savcısı Trump’ın göçmen kararını kınayan bir bildiriyi imzaladı… 5 savcı göçmen yasağını askıya aldı…
Bu ABD tarihinde alışık olunmayan görüntüler akla bir soruyu getiriyor: ABD dağılıyor mu?
Benim cevabım net: Henüz dağılmıyor… Çünkü ABD’yi bir arada tutan aktörler henüz tamamen meflûç olmamış… Henüz refah seviyesi, tehlikeli sınırın üstünde… Henüz canlı bir sivil toplum mevcut…
***
Ancak başta ABD olmak üzere topyekûn Batı, içine düştüğü finansal krizden henüz çıkabilmiş değil. Tam tersine, 2008’de başlayan finansal kriz, siyasal ve sosyal boyutlar kazanarak gittikçe derinleşiyor…
İngiltere neden alelacele AB’den çıktı? Neden yeniden ABD’yle ilişkilerini sıklaştırdı? Anglosakson Batı ile Kıta Avrupası yeniden ayrışıyor; hatta yeniden cepheleşiyor… Trump NATO’nun bittiğinden söz ediyor…
Batı ülkeleri artık birlik fikrini yavaş yavaş terk ediyor. Finansal kriz her birini kendi derdine düşürdü. Her bir Avrupa ülkesi kendi gemisini kurtarmanın telaşı içinde… Bir çeşit yeniden self-determinasyon
Trump’ın içe kapanma politikası da aslında bir nevi kendi gemisini kurtarma politikasıdır. Trump, lisan-ı hâl ile şöyle diyor: “Dünyaya nizamât vermeyi bırakıp kendi gemimizi kurtarmalıyız.”
Trump ABD’yi yeniden “Büyük Amerika” yapacağını söylüyor. Demek ki ABD eski Büyük Amerika değilmiş. Demek ki ABD zor durumdaymış…
***
Peki, ABD’nin içine kapanması ABD’yi kurtarır mı? Bence tam tersi olur. Çünkü ABD “Büyük Amerika” olduysa bu, hem sosyal hem iktisadî olarak dışa açık bir ülke olmasının bir sonucudur. Trump ABD’yi hem sosyal hem iktisadî açıdan içine kapamak istiyor.
ABD’nin hayat damarları dışarıdan beslenir. Dünyanın maddi-manevi tüm zenginlikleri, ABD’ye akıyor… En parlak beyinler ABD’ye göç ediyor… ABD kelimenin tam anlamıyla bir “göçmenler ülkesi”dir.
ABD’nin etrafını duvarla çevirmek isteyen Trump tüm bu zenginliklerden ABD’yi mahrum bırakacak. Eğer Trump ABD’yi bir duvarın içine hapsederse, ABD’nin akıbeti, kendini bir demir perde içine hapseden Sovyetler’in akıbeti ile aynı olur.
***
Şimdi Gorbaçov’dan bahsedebiliriz: Gorbaçov bir sebep değil sonuçtu? Sovyetler’in ekonomisi zaten ve esasen bozuktu. Bozulma ve çürüme, siyasal/sosyal alana da sirayet edince dağılma kaçınılmaz bir hale gelmişti.
Sovyetler’i Gorbaçov yıkmadı. Zaten kendiliğinden yıkılmıştı. Gorbaçov sadece “kral çıplak” dedi ve evli evine, köylü köyüne gitti. Federal yapıyı oluşturan her bir ülke kendi bağımsız devletini kurdu…
ABD’ye haksızlık etmemek lazım: ABD henüz hayat damarlarının tamamını koparmış değil. Henüz ana damarları açık.
Ancak ABD, kendisini güçlü kılan hayat damarlarından önemli bir kısmını 11 Eylül sonrasında kopardı. “Özgürlük Ülkesi ABD”, yersiz güvenlik endişesiyle, özgürlüklerin büyük bir oranda budandığı bir ülkeye dönüştürüldü.
Şimdi de Trump  “Göçmenler Ülkesi ABD”yi, göçmenlere kapatıyor. 11 Eylül ABD’ye ne kadar zarar verdiyse Trump’ın içe kapanmacı kararları da o kadar zarar verecektir.
***
Siyasî analizi bir yana bırakıp şekil şemail açısından baktığımda şunu görüyorum: Trump, Gorbaçov’dan çok, ayyaş görünümlü Yeltsin’e benziyor.
Yeltsin içkiye düşkündü; Trump da kadına düşkün… Yeltsin’in zaafları, hem siyaseten hem de fiziken sonunu erken getirdi. Gorbaçov hâlâ yaşıyor ama Yeltsin erken yaşta siyasete ve hayata veda etti…
Amerikan toplumu ve siyaseti Rus toplumu ve siyasetinden çok farklıdır. Rusya’da Yeltsin’i durduracak denge ve kontrol mekanizmaları yoktu. O yüzden Yeltsin hızlı yaşadı, genç öldü…
Trump, Yeltsin’den şanslı. Çünkü ABD’de onu durduracak çok sayıda yerel ve ulusal aktör, denge-fren mekanizması mevcut. İktisadî, siyasî ve sosyal alanda çok sayıda özel/özerk aktör mevcut…
***
Bu bağlamda düşünülürse zaten ABD, bilinen anlamda bir demokrasi değil. ABD, Dahl’in tabiriyle, bir poliarşi. Yani çok sayıda elit grubun etki ettiği, dengede tuttuğu bir sistem…
Siyasetin sıfır toplamlı olmadığı bir sistem… Kimse ABD’yi tamamen ele geçiremiyor… Tek başına yönetemiyor… Birbirini dengeleyen çok sayıda siyasi odak, kendi gücü oranında yönetiyor…
Yani ABD’yi tek başına başkan yönetmiyor. Başkan ABD’yi yöneten/dengede tutan pek çok aktörden sadece birisidir. ABD’de hem federal anlamda kuvvetler ayrılığı var hem de fonksiyonel anlamda. Hem yatay hem dikey kuvvetler ayrılığı…
Dolayısıyla Trump’ın tek başına, re’sen yapabileceği değişiklikler son derece sınırlı. Trump’ın yetkileri, (şu anki resmi mevzuata göre)Türkiye Başbakanının yetkilerinden daha azdır.
ABD, sadece başkanın değişmesiyle değişmez. ABD’nin değişmesi için çok sayıda faktörün değişmesi gerekiyor. ABD son derece geniş ve derin bir ülke. Bir tek başkanın değişmesiyle değişmeyecek kadar derin ve geniş…
***
Türkiye’de hep bir derin devletten bahsedilir. ABD bağlamında ben şunu diyorum: ABD’de bir derin devlet yok; derin devletler var…
Bir süre sonra bu derin devletler, görünen ve görünmeyen yüzleriyle, harekete geçecekler. Trump’ın önüne kırmızı defterler koyacaklar. Bir süre sonra da denge ve denetim mekanizmaları (checks and balances) harekete geçecek… Ve Trump da kendine çeki düzen verecek.
Nitekim şimdiden federal savcılar belli bir oranda harekete geçtiler. Yakında diğer aktörler de harekete geçecek…
***
Amerikan demokrasisi, seçimlerden öte bir anlam ve derinliğe sahip. Amerikan demokrasisi sadece seçimler üzerine bina edilmiş değil.
Amerikan demokrasisi büyük bir oranda sivil toplum üzerine inşa edilmiş bir demokrasidir. Sivil toplum kuruluşlarının müessir olduğu bir demokrasidir.
Tocqueville de meşhur “Amerika’da Demokrasi” kitabında buna işaret eder. Demokrasinin zaaflarını önleyen üç faktörden bahseder: Yerinden yönetim, sivil toplum kuruluşları ve demokratik kültür.
ABD’de bu üç faktör de çok güçlü olduğu için demokrasinin zaafları bertaraf edilebilmektedir. Nitekim Amerikan sivil toplumu, seçimlerin hemen akabinde harekete geçti. Seçimleri kazanmış olmakla her istediğini yapamayacağını Trump’a hatırlattı…
Bu masum ihtarlar fayda etmezse yakında öteki mekanizmalar da harekete geçecektir.
***
Sonuç olarak şunu diyorum: Obama başkan seçildiğinde Siyahîlerde ve Müslümanlarda büyük bir beklenti oluşmuştu
Esasen Obama da bu beklentilere karşı boş değildi. Bu iki kesimin lehine bir şeyler yapmak istedi ama Amerika’nın derin odakları ona müsaade etmediler. Ve ümide kapılan kesimler için Obama bir “hayal kırıklığı” olarak tarihe geçti…
Şimdi Trump başkan seçildi diye yine bazı kesimlerde büyük endişeler hâsıl oldu. Fakat bence bu endişeler de büyük bir oranda boş endişeler olarak tarihe geçecek…
Trump kısa vadede bazı kesimlere endişeye sevk edecek başkanlık talimatları (executive order) çıkarsa da uzun vadede ABD’nin temel politikalarını fazla zorlayamaz. ABD’nin temellerini sarsamaz
Zaten görüldüğü kadarıyla Trump geleneksel politikaların dışına çıkmıyor; temelleri sarsmıyor. Sadece geleneksel olan iki  politikadan birini seçiyor.

ABD siyasetinde iki ana ekol vardır: İçe kapanmacı izolasyonist politika ve dışı açık müdahaleci politika. Trump birinci ekolü tercih etti. Belki onu farklı kılan üslubu: Diğerlerine göre daha kaba ve daha agresif…
***
Trump’ın başkan seçilmesiyle Türkiye açısından da çok büyük değişiklikler olmayacaktır. Gülen’in iadesi ve Suriye meselesinde ABD’nin temel politikaları değişmeyecektir
Gülen’in iadesini önleyen Obama değildi. Amerikan derin devletiydi… Başkanın değişmesiyle, kurumsal olarak Amerikan Devletinin tavrı değişmeyecektir…
ABD’nin Suriye politikası da Başkanları aşan güçler tarafından belirlenmektedir. Tek başına başkan, topyekûn Suriye politikasını değiştiremez…
***
Başlıktaki soruya dönecek olursak: AB D Sovyetler gibi dağılır mı? Bence ABD dağılmaz; dönüşür.  Çünkü ABD tarihinde; Rus tarihinde olduğu gibi bir devrim yoktur. O yüzden dağılmaz; dönüşür.
Ancak bu dönüşme siyasi değişimle değil sosyolojik değişimle olur.
ABD’yi dönüştürecek en dinamik sosyolojik güç Müslümanlardır. Meksikalılar değil. Duvar, Meksika ile ABD arasına değil; Müslümanlar ile ABD arasına örülüyor.
Müslümanlar hakkında konulan giriş yasağı, doğrudan Trump’ın eseri değil.  Trump’ı aşan derin bir odağın talebi. Neo-Con’lar neden olmasın?
Neo-Con’ların şunu bilmesi gerekiyor: Devir, artık duvar devri değil. Post-modern ve küresel bir dünyada duvarlar ve demir perdeler hiçbir işe yaramıyor… Dönüşüm kaçınılmaz…
Sadece ABD değil; İngiltere de dönüşecek. Ve bu dönüşüm küresel dünyanın hayrına olacak… Endişeye mahal yok… Kısa vadede endişeye sevk eden gelişmeler uzun vadede hayra dönüşecek…
***
11 Eylül sırasında iktidarda Cumhuriyetçiler vardı. Bush vardı. İktidarı neo-con’lar yönlendiriyordu. Bunlar 11 Eylül’ü bahane edip, özgürlükleri kıstılar. Fakat bu kısıtlama politikaları tam başarıya ulaşamadı. Her şeye rağmen ABD dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam etti…
Şimdi de iktidarda Cumhuriyetçiler var ve yine perde gerisinde neo-con’lar var. Yine ABD’nin temel bir niteliğini örselemek istiyorlar.
11 Eylül sonrasında başarılı olamadıkları gibi Trump döneminde de başarılı olamayacaklar… ABD kendi doğal akışında akmaya devam edecek ve yavaş da olsa dönüşecek…

Medeniyet ve linç etmenin dayanılmaz ağırlığı – Oğuz Turan Yayla

Normal bir ülkede farklı fikirler zenginlik olarak görülür. Her fikir her platformda tartışılır. Toplumlar açıktır. Türkiye’de her işte olduğu gibi bu konuda da kendine münhasır bir tarz var.  Hoşumuza gitmeyen fikirlere tahammül etmek zor geliyor.  Ancak tahammül etmemiz gerekir. Biri kara derken diğeri ak dediği zaman oturulup konuşulur. Biz konuşamıyoruz. Linç ediyoruz. Bunu da sıradan görüyoruz. Normalleştiriyoruz. Halbuki organize bir şekilde saldırı altında olduğumuz gerçeği gözümüzün önünde duruyor. Herkesin kılıçlarını kınından çıkarması ve birbirine savurmasının birilerinin ekmeğine yağ sürdüğü kesin.

Şu günlerde yoğun bir şekilde tartışmakta olduğumuz -en azından öyle sandığımız- anayasa meselesinde de bu tavırla karşılaşıyoruz. Birileri evet kampanyası başlatıyor, diğer birileri ise o kampanyayı başlatanları fikirleri dolayısıyla linç ediyor. Bunu hak olarak görüyor. Çünkü fikirleri hoşlarına gitmiyor. Fikirlerinin hoşlarına gitmemesi onlara linç etme hakkı veriyor sanıyor. Demokrasi, özgürlük, düşünce özgürlüğü kavramları hiç bu kadar heba edilmemişti. Halbuki bu değerler evrenseldir. Kimsenin tekelinde olamazlar. Ancak iş Türkiye’ye gelince onda da kendi tarzımızı gösteriyoruz. Birileri hep diğerlerine karşı bu kavramları ve değerleri kendi tekelleriymiş gibi algılıyor.

İnsanlık evrenseldir. İnsan olmanın genel kuralı medeniyettir. Bizi diğer canlılardan ayıran şey budur. Biz medeniyet kavramını da çok yanlış anlıyoruz. Biz farklı düşünceleri sevmiyoruz. Doğru. Saygı duymak dışında sevmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Ancak kati suretle saygı duymak ve tahammül etmek zorundayız.

Herkes kendince doğru olduğuna inandığı şeyi savunur. Ne iş yaptıkları, ne kadar eğitim aldıkları, ne kadar düzgün konuşup konuşmadıklarının önemi olmaz. Son zamanlarda karşılaştığımız manzara memleketin en büyük sorunlarından birini tekrar açığa çıkardı. Birbirini beğenmeme. Mesleği ne olursa olsun, kökeni ne olursa olsun, tipi nasıl olursa olsun ve nasıl hareket ederlerse etsin hiç fark etmez. Bu topraklarda doğan, bu topraklarda yaşayan herkesin düşüncesi aynı değerdedir. Yüksek eğitim almakla, okumakla ya da bir sanat icra etmekle medeni olunmaz. Medeniyet başka birşeydir. Hoşuna gitmeyen fikirlere tahammülün yoksa ne medenisindir ne de çağdaş.

Ne yapılmamalıydı?

İktidar, hem 15 Temmuz darbe girişimine karşı kendisi direnerek, hem de halkın direnişini iyi yöneterek büyük bir övgü ve takdiri hak etti. Zaferde asıl övgüyü hak eden aktör toplum olmakla birlikte, darbenin sadece “girişim” olarak kalmasında iktidarın katkısı yadsınamaz.

İktidar, zafer sonrası yaklaşık bir aylık bir dönemde de oldukça başarılı bir performans sergiledi.

Demokrasi mitingleri ile toplumun hem yaşadığı travmayı kısmen atlatmasına, hem bu kâbusu bir tür demokrasi şölenine çevirmesine vesile oldu. Yenikapı ruhu ile muhalif siyasi kesimlerle darbe karşıtlığı ve demokrasi savunusu üzerinden bir ortaklık kurmaya gayret etti. Birleştirici ve barışçı bir dil ve üslûp geliştirdi.

OHAL ilân ederken her kesimden oluşan kamuoyunun onayını ve desteğini almaya özen gösterdi. OHAL’in niye gerekli olduğunu ve hangi çerçevede kullanılacağını topluma dikkatlice anlattı, toplumu ikna etmeye çalıştı.

İktidar, toplumu ikna etmeye çalışırken OHAL ile ilgili olarak kamuoyuna iki söz verdi: OHAL yetkileri sadece darbe girişimi ve FETÖ soruşturmaları ile ilgili kullanılacak ve en kısa zamanda OHAL kaldırılacak, normale dönülecek.

15 Temmuz’un kırkı çıktıktan sonra işler “tuhaf” bir şekilde değişmeye başladı. İktidar kendi belirlediği hedefleri gerçekleştiremedi. Darbe girişimi sonrası süreci yönetmekte başarılı olamadı. Kendi çizdiği çerçevenin dışına hiç çıkmamalıydı.

İlk olarak, sadece darbe ve FETÖ soruşturması için kullanılacağı söylenen OHAL’in kapsamı peyderpey genişletildi. İktidar OHAL’e, her alandaki politikalarını hızlı ve kolay bir biçimde (Mecliste ve kamuoyunda tartışılmadan, konuşulmadan, ne olduğu anlaşılmadan, oylanmadan) hayata geçirmek için kullanabileceği sihirli bir değnek bulmuş gibi sarıldı.

Darbe girişimi için çıkarılan OHAL’i, ülkenin köklü bir meselesi olan Kürt meselesinde kullanmaya başladı. HDP’li milletvekilleri ve belediye başkanları tutuklandı. Çok sayıda HDP’li belediyeye kayyum atandı. HDP’li siyasetçileri tutuksuz yargılamak yerine, tutuklamak tercih edildi.

OHAL kullanımı o kadar genişletildi ki “olağan işler” bile KHK ile icra edilmeye başlandı. Örneğin rektörlerin doğrudan cumhurbaşkanı tarafından seçilip atanmasına ilişkin düzenleme bir OHAL KHK’sı ile yapıldı. Benzer biçimde, kamulaştırma  konusunda yasada dâvâ açma hakkı için bekleme süresi (kamulaştırma şerhi konduğu halde bedeli ödenerek kamulaştırma yapılmayan arazilerde mülk sahiplerinin dâvâ hakkı ile ilgili süre) beş yıl olarak belirlenmişken, buna bir beş yıl daha ekleyen  düzenleme, gene OHAL KHK’si ile yapıldı.

OHAL’in ve OHAL ile yaratılan iklimin, maksadı dışına çıkarak, sivil siyaset ve muhalefet alanını daraltacak bir şekle bürünmesi, sadece Kürt meselesiyle sınırlı kalmadı. FETÖ’yle ve darbeyle ilişkisi olmayan çok sayıda dernek ve basın yayın kuruluşu kapatıldı; çok sayıda gazeteci ve akademisyen tutuklandı.

Başlangıçta, olması gerektiği gibi FETÖ “üyeliği” üzerinden yapılan suçlamalar, sonraları FETÖ, PKK, veya DHKP-C “sempatizanlığı”na veya “propagandasını yapmaya” dönüştü. Aynı kişiler hem FETÖ, hem PKK propagandası yapmaktan tutuklanır oldu. Daha önce FETÖ karşıtlığı sebebiyle hapse atılanlar, bu sefer FETÖ propagandasından hapse atıldı.

Darbe ve FETÖ soruşturmaları dev bir aşure kazanına dönüştü. Büyük bir sis bulutu her yeri kapladı; neyin ne olduğu, kimin neye hizmet ettiği ayrımı iyice yitti gitti.

Dönemin fırsatçıları, aşure kazanına ideolojik düşmanlıklar, kişisel husumetler veya kariyerist niyetlerle habire yeni malzemeler eklemeyi ihmal etmedi.

İhbar müessesi, FETÖ dışına çıkarak her alanda işler kılınır, teşvik edilir oldu. Böylece vatandaşlardan aktif birer militan veya birer tetikçi yaratacak bir furya başladı. Bu furya dönüp sosyal barışı kökünden dinamitleyecek bir bumeranga dönüşmeye müsait. Her geçen gün daha çok sayıda kişiden, siyasi gerekçelerle kişisel silâhlanma önerisi duyar olduk.

Neredeyse herkes bir şekilde kriminalize ediliyor. Herhangi bir konuda farklı bir ses çıkaran herhangi biri, AK Partili bile olsa, çok çeşitli riskleri hesap etmek zorunda kalıyor. Bu risklerin en hafifi sosyal medyada linçe, hakarete, küfüre, hedef gösterilmeye maruz kalmak. Muhalefeti kriminalize etme eğilimi o kadar güçlendi ki, bazılarına bakılacak olursa CHP ve CHP’yi destekleyenler de bu kazana atılmayı fazlasıyla hak ediyor.

İktidarın MHP ile girdiği ittifak güçlendikçe, Kemalist, Kürt ve sol tandanslı siyaset ve muhalefet iyice hedef haline geldi, köşeye sıkıştırıldı. Özel olarak böyle bir amaç güdülmemiş olabilir; ancak ortaya çıkan sonuç ve resim büyük ölçüde böyle maalesef.

Sonuçta, sivil siyaset ve sivil toplum alanında oksijen iyice azaldı, alan daraldı. Devletçi, milliyetçi ve militarist bir söylem hegemonik hale geldi. Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin önünde ciddi engeller oluştu.

Başta da belirttiğim gibi, iktidar OHAL’i çıkarırken en kısa sürede olağan hale dönmeyi vaat etmişti. İktidar OHAL talep etmekte haklıydı. 15 Temmuz çapında bir olayın soruşturulması ve FETÖ gibi bir örgütle baş edilmesi olağan prosedürlerle mümkün değildi.

Başlarda hükümet yetkilileri sık sık, öncelikli hedeflerinin bir an önce olağan hale dönmek olduğunu söylüyorlardı. Ancak zamanla hedef ve dil değişti. Sürekli bir “olağanüstü” hal içinde bulunduğumuz, sürekli bir “olağanüstü” tehdit altında olduğumuz söylemi kullanıma girdi. Bugün artık iktidar çevrelerinden OHAL’in yakın bir gelecekte kaldırılacağına dair herhangi bir işaret gelmiyor.

Giderek sertleşen ve genişleyen bütün bu önlemlere karşın, üstelik üzerinden beş aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, darbe girişimi net bir şekilde aydınlatılmadı. Mecliste kurulan Araştırma Komisyonu geçici raporunu vermesine rağmen kamuoyu olarak doyurucu bir açıklamaya kavuşamadık. Darbe girişiminin hâlâ net bir resmi çekilebilmiş değil. Kritik noktalarda bulunan ve belirsizliği giderebilecek bazı kişiler komisyona çağrılmadı. Diğer üyeler ise AK Partililerin komisyonun etkin çalışmasına köstek olduğunu ileri sürdüler. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmak istemediğini belirtti ve komisyonun işi fazla uzatmaması gerektiği mealinde sözler sarfetti.

Oysa toplum olarak 15 Temmuz’da neler olduğunu açık bir şekilde öğrenmek hepimizin hakkı. Başta iktidar olmak üzere siyasiler de bunu sağlamakla yükümlü. Bize bunu borçlular.

Bugün geldiğimiz noktada, darbe sonrası sürecin yönetilmesindeki başarısızlığı teslim etmek gerekir.

Ne darbe girişimi net ve açık şekilde aydınlatılabildi, ne OHAL yetkilerinin kullanımı sadece darbe ve FETÖ ile sınırlı tutuldu, ne de OHAL’in yakın bir tarihte kaldırılacağına dair herhangi bir işaret var.

Ayrıca, bugün farklı toplum kesimleri arasındaki ortak bir zeminden bahsetmek de artık pek mümkün değil. Her bir kesimden insanın, seküleri-muhafazakârı, Alevisi-Sünnisi veya Türkü-Kürtü ile ortaklaştığı tek konu, duydukları korku ve kaygı gibi görünüyor. Kesimine göre bu korku ve kaygının gerekçesi değişiyor sadece.

Yaşananlar dağın tepesinden aşağı doğru hızla yuvarlanan bir kartopu gibi, yıkıcı bir çığa yol açmadan, bir an önce tedbir almak lâzım.

Serbestiyet, 03.01.2017