Ana Sayfa Blog Sayfa 177

Tüketilmiş söylem

Her muhalefetin biri “söylem” diğeri “eylem” olmak üzere iki boyutu bulunur. Muhalefetin başarılı olabilmesi, hem söylem hem de eylem bazında halkla arasında bir bağ kurabilme yeteneğine bağlıdır. Muhalefet dikkat çeken, sıkıntılara çareler içeren ve insanlara bir gelecek tasavvuru sunabilen bir söyleme ilâveten, toplum nazarında gerekli addedilen ve kabul gören bir eylem programına da sahip olmalı ki, seçmen eski tercihlerini gözden geçirebilsin ve yeni kararlara varabilsin.

Bir önceki yazıda CHP’nin Meclis’teki eylemlerinin yanlışlığına değinmiştim. Maddelerin görüşülmesini geciktirmeye dönük beyhude manevraların ve dövüş kulübünü aratmayan kavga sahnelerinin — hayati değer atfettikleri — hedefleriyle örtüşmediğini söylemiştim. Asabi, fevri ve kırıcı bir hattın, anayasa değişikliklerine dair bazı kaygıları olan AKP’lileri de partileri etrafında konsolide ettiğini belirtmiştim.

Taşıyıcı kolonlar

Peki, söylem düzeyinde vaziyet ne? CHP’nin “hayır” tercihinin altında yatan gerekçeler neler? Anayasa değişikliği hakkında CHP temsilcilerinin Meclis içinde ve dışında yaptıkları birçok konuşmayı takip ettim. Görebildiğim kadarıyla. CHP’nin muhalefetin taşıyıcı kolonlarını oluşturan bazı temel argümanları var:

1. Ne acelemiz var; şimdi anayasa değişikliği yapmanın zamanı değil!

2. Memleketin bunca derdi varken anayasa değiştirilmez.

3. OHAL’de anayasa yapılamaz. Anayasa talebini geri çekin!

4. Halk neyin ne olduğunu bilmiyor, halkın değişiklikler hakkında bir fikri yok!

5. Değişikliklere “evet” demek, diktatörlüğü kabul etmektir, hainliktir!

Bana göre, bu tür argümanlara müstenit bir karşı duruşun başarı kazanma şansı yok denecek kadar az. Kısaca açıklamaya çalışayım.

1. Türkiye, anayasa tartışmasını yeni yapmıyor. 1982 Anayasası yürürlüğü girdiği andan itibaren bir anayasa sorunu oluştu ve her zaman siyasi gündemin ortasında durdu. Bilhassa 2007’den bu yana yoğun bir anayasa süreci yaşanıyor ülkede. Bugün her partinin çekmecesinde birden fazla anayasa taslağı var. Sivil toplum kuruluşları anayasaya dair binlerce toplantı, konferans, çalıştay, sempozyum, vb. düzenledi. Akademide çok sayıda çalışma ve anayasa hazırlığı yapıldı. Vaziyet buyken “şimdi değil” demenin ikna edici bir tarafı yok.

Anayasa için güllük gülistanlık zamanları beklemek

2. Bir ülkede genel olarak işler yolundaysa, sistemin işlemesinde bir aksaklık yaşanmıyorsa ve insanlar hallerine razıysa, anayasadan memnuniyet oranı yüksek olur ve kamuoyu anayasa derdiyle gerilmez. Zira insanlar can sıkıntısına çare olsun diye anayasa değişikliği yapmazlar. Eğer bir yerde anayasanın değiştirilmesi gündemin merkezini işgal ediyorsa, orada giderilmesi gereken bir rahatsızlık ve karşılanması istenen bir talep söz konusudur. Dolayısıyla anayasalar zaten sıkıntılı dönemlerde yapılır ve/ya değiştirilir. Ayrıca, tüm problemlerimizi hallettiğimiz ve ferah ferah salt anayasa münakaşası yürütebileceğimiz güllük gülistanlık bir dönem hiçbir zaman olmadı ve büyük ihtimal bundan sonra da olmayacak.

3. OHAL’in fiili ve hukuki sınırlamalar yarattığı bir gerçek. OHAL’in varlığının hemen her kesimde oto-kontrolü azami seviyeye çıkarttığı da doğru. Bu itibarla OHAL’de sağlıklı bir anayasa tartışmasının yapılmayacağı argümanı ilkesel açıdan haklı. Ancak olan bitene baktığımızda karşımıza çıkan manzara şu:

  • Altı aydır süren ve üç ay daha uzatılan bir OHAL var.
  • Anayasa OHAL’de değişiklik yapılmasına cevaz veriyor.
  • OHAL’e yönelik yaygın bir toplumsal tepki de söz konusu değil.

Havanda su dövmek

İktidar partisi çok uzun bir süreden beri anayasayı değiştirmek için fırsat arıyordu. Dört gözle beklediği fırsat hiç ummadığı bir anda, OHAL’de önüne gelince hemen harekete geçti ve önemli bir mesafe katetti. Böyle bir tabloda, iktidar sırf OHAL var diye kapısına gelen imkânı tepmez. Ondan teklifini geri çekmesini istemenin ciddiye alınır bir yönü yok. Anayasa değişikliğine ilişkin süreçler bu şartlar altında ilerleyecek. Halka da bu şartlar altında gidilecek. Muhalefet bunu görmeli ve kampanyasını buna göre şekillendirmeli. Aksi takdirde “OHAL’de anayasa yapılmaz” demenin havanda su dövmekten öte bir anlamı olmayacak.

4. Değişiklik teklifinin muhalefetin arzu ettiği müddet kadar (o müddet her ne ise) uzun süre gündemde kaldığını düşünelim. Böyle bir ihtimalde dahi halk muhalefetin beklediği ölçüde anayasa mevzuuna sarılmayacaktır. Kabul edelim ki toplumun çok ağırlıklı bir bölümü için teklifteki birçok madde teknik birer detaydan ibarettir. HSYK bir mi, yoksa iki kuruldan mı teşekkül edecek? Üye sayısı 12 mi yoksa 13 mü olacak? Adalet Bakanı ve müsteşarı kurulda yer alacak mı almayacak mı? AYM’nin üye sayısı 17’den 15’e düşecek mi düşmeyecek mi? Milletvekillerinin sayısı 550’de mi kalacak, yoksa 600’e mi çıkacak?

Halk bu ve benzeri ayrıntılara takılmaz, işin esası ile alâkadar olur. İşin esasını halka layıkıyla anlatmak ise muhalefetin vazifesidir. Vazifenin gereğini yerine getirmektense bir türlü “bilgilenemeyen halk”tan (!) şikâyet etmek, daima tecrübe edildiği üzere, yaratıcı sonuçlar doğurmaz.

5. Bir muhalefet halkın herhangi bir konudaki seçimini önceden yaftalayamaz. Kendisinden farklı bir yöne gidenleri yaftalayamaz. Farklı tercih sahiplerini “hain” ya da “diktatörlük yanlısı” diye tarif edemez. Ederse halka ters düşer ve baştan kaybetmeye mahkûm olur.

Muhalefetin bu tezlerinin, iki nedenden ötürü, bir başarı şansı yok. İlki, karşı koyma gerekçesi olarak ileri sürülen tezlerin önemli bir kısmı tüketilmiş durumda ve gerçeklikte bir karşılıkları bulunmuyor. İkincisi ise, bugüne kadar erişmediği kesimlere hiçbir şey söylemiyor. Tersine, onlardaki korkuları besliyor. Böylesine tükenmiş bir söylemden kimseye hayır gelmez.

Serbestiyet, 24.01.2017

Sert muhalefet

Anayasa değişikliği maratonunun Meclis etabı bitti. 18 maddeden oluşan teklif 339 oyla kabul edildi. Cumhurbaşkanının onayından sonra teklif halkoyuna sunulmak üzere Resmi Gazete’de yayınlanacak. Altmış gün içinde referandum yapılacak. Dolayısıyla, onayın gerçekleşeceği sürece bağlı olarak, muhtemelen Nisan ayının ilk yarısında sandık halkın önüne gelecek.

Şahsi kanım o ki, hâlihazırda ne “evet” çantada keklik ne de “hayır.” Elbette daha şimdiden oyunun rengi belli olanlar var. Hattâ teklife içeriğinden bağımsız bir şekilde “evet” ya da “hayır” diyeceklerin toplumun ağırlıklı kesimini oluşturduklarını söylemek de mümkün. Bir taraf, teklifte ne yazıldığına bakmadan “bunlardan bize zarar gelmez” diyecek; diğer taraf da aynı şekilde “bunlardan bize yarar gelmez” diyerek teklifin karşısında duracak. Halk oylaması kendi sathı mailinde ilerledikçe tarafların tavrı daha da keskinleşecek.

Lâkin bu kemikleşmiş tabanların dışında, kafası karışık ve her iki tarafa da meyledebilecek hatırı sayılır miktarda insan da var. Ve sanırım önceki seçimlerde AKP ve MHP’ye oy vermiş olanların arasında kafa karışıklığı ve ortada durma hali daha fazla. Neticeyi de onlar belirleyecek. Onları ikna edebilme becerisini gösteren taraf sandıktan mutlu çıkacak.

“Yeni Türkiye’yi kurmak”

Meclis görüşmeleri, teklifin sahibi ve destekleyicisi olan AKP ve MHP’nin iki yönlü bir strateji izleyeceğini gösterdi. Kabul cephesi bir taraftan teklife karşı olanların ileri sürdüğü itirazları çürütmeye çalışacak. İtirazların kitlelerin kafasında soru işaretleri oluşturmasına mani olmak isteyecek. Diğer taraftan temel noktalara dikkat çeken, akılda kalan ve olumlu çağrışımlar içeren bir “evet” kampanyası yürütecek.

Bu meyanda AKP ve MHP, koalisyonlara son vermek, iktidarın devamlılığını sağlamak, hızlı ve etkin bir yönetim yapısı kurmak, siyasi ve ekonomik istikrarı kalıcı kılmak, idarenin her katmanında halkı söz sahibi yapmak, her tür vesayeti ortadan kaldırmak, “yeni Türkiye”yi kurmak gibi argümanlarla halkın kapısını çalacak. Kendini değişimci, yenilikçi ve inşa edici safa yerleştirecek; karşı bloku statükoculukla ve eski Türkiye savunuculuğuyla kodlayacak.

Tavan yapmış agresiflik

Red cephesi ise buna karşı “sert muhalefet” yapmak niyetinde. Kafalarındaki sertlik, öncelikle eylemde kendini belli ediyor. Mecliste yaşananlar bunu teyidi niteliğinde. Kadın ya da erkek fark etmeksizin, vekillerin karşılıklı saç baş yolduğu, boğaz boğaza geldiği, birbirlerine etmedik laf bırakmadığı görüldü. Kendini kürsüye kelepçeleyene de tanık olundu, arbede sırasında kolundan bacağından yaralanıp hastaneye düşene de.

Peki, bu hadiselerden ne çıkar? Değişiklikten yana olanlara mı yarar, yoksa değişikliği kabul etmeyenlere mi?

Bana göre bu, yanlış bir muhalefet çizgisi. İki açıdan. İlki, anayasa değişikliğini derinliğine konuşma imkânını ortadan kaldırması. Eğer muhalefet halka sunulacak metnin kötü olduğu kanaatindeyse, metni sürekli tartışmaya açık tutmalı. Çünkü ancak bu sayede, metindeki kötülüğü fâş edebilir ve metni savunma babında dile getirilen (Atatürk dönemi anayasalarını dönüyoruz, vb) bazı tezlerin ipliğini pazara çıkarabilir. Oysa kavgaya, döğüşe, küfüre abanıldığında söz rafa kalkar; kimsede anayasa münakaşası yapmak iştahı kalmaz.

Kimliğe yönelme

İkincisi, gerilim yükseldikçe siyaset kimlik zemininde işlemeye başlar. İçinde yer aldığı kesimin tasarrufları konusunda mütereddit olanlar bile, kendilerine yönelik bir saldırı yapıldığı izlenimi edindiklerinde, itirazî kayıtlarını bir kenara koyar. Böyle bir durumda artık önerinin doğruluğu veya yanlışlığı tali bir mesele haline gelir. O da en iyi ihtimalle! İnsanlar kimliklerine dönük bir tehdit algıladıklarında, tercihlerini — önlerinde duran bir teklifin ne getirip ne götürdüğüne bakarak değil — teklifin kimler tarafından sahiplenildiğine bakarak şekillendirir.

Tansiyonu yüksek Meclis kavgalarının bilhassa AKP’nin muhafazakâr orta sınıfında böyle bir duyguyu tetiklediği kanısındayım. Topyekûn bir kuşatma altına alınmak istendikleri hissiyatını kuvvetlendirdi.  Anayasa teklifine dair mahalle içi eleştiriler daha kısık sesle ifade edilir oldu. Eleştiride ısrar edenlerin üzerine daha fazla gidilmeye başlandı. “Şimdi yanlışları söylemenin sırası değil, bak her taraftan saldırıyorlar” denilerek tahkimat duvarı yükseltildi. Böylece anayasa taslağı hakkında içleri rahat olmayanların tercihlerini değiştirme olasılığı, Meclis görüşmeleri öncesine nispetle düşüşe geçti.

Sertlik, muhalefetin tabanında bir kenetlenme yaratabilir tabii. Eğer bununla iktifa edilecekse sorun yok. Fakat hedef halk oylamasından galip çıkmaksa, bu, AKP ve MHP tabanındaki kararı netleşmemiş olanlara seslenmeyi, onlara değecek bir söz üretmeyi gerekli kılıyor.  Bunun yolu ise daha sert ve daha slogancı olmaktan değil, daha mutedil ve daha yaratıcı olmaktan geçiyor.

Serbestiyet, 22.01.2017

Yüksek gerilim hattı

Anayasa değişikliğine dair görüşmelerin ilk turu bitti. 18 maddeden oluşan paket, herhangi bir fire vermeden kabul edildi. Paketin gerek Anayasa Komisyonu’ndaki ve gerek Meclis Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri esnasında çok gürültü patırtı koptu. Tekmeler, yumruklar havada uçuştu. Saksılar, çay bardakları, su şişeleri fırlatıldı.

İlk turun sonuna gelindiğinde iş iyice çığırından çıktı. AKP’li bir vekil CHP’li bir vekil tarafından bacağından ısırıldığını söyledi ve yaralandığı gerekçesiyle rapor aldı, AKP’li vekiller Meclis’te “Köpek giremez” pankartlarıyla boy gösterdi. CHP’li bir kadın vekil, AKP’li erkek vekiller tarafından tartaklandığını, darp edildiğini iddia etti. AKP’lilerin hem saldırıp hem mağdur postunun altına girdiklerini belirterek, Meclis’te bile güvende olmayan kadının sokakta hiç güvencesinin olmayacağını söyledi, AKP’li vekilleri halka şikâyet etti. CHP’li bir vekil, AKP’li bir vekilin burnunu dağıttı. Partisi vekilinin bu cengâverce hareketini takdir etti, söz konusu vekil il teşkilatında ayakta karşılandı, zafer kazanmış bir komutan gibi alkışlarla taltif edildi.

Tüm bunlar da yetmedi; Meclis’teki hatip kürsüsü işgal edildi, hatta kürsü yerinden söküldü. Böylece 15 Temmuz’da darbecilerin bombardımanında dahi ayakta kalan kürsü, bir harp meydanındaymışçasına kendinden geçen vekillerin darbeleriyle yıkıldı.

Başkanlık: Partileri ayıran keskin hat

Peki, bu kavga gürültünün sebebi ne? Neden her madde görüşülürken sokak kavgalarını aratmayan görüntülere maruz kalıyoruz? Vekillerin birbirlerinin boğazına sarılmalarının sebebi nedir? Nezih bir mekân olması beklenen Meclis’te galiz küfürlerin her sesi bastırmasının altında neler yatıyor?

Bana göre Meclis’teki gerilimin — kafa göz yarmaya varacak derecede — yüksek olmasının üç önemli nedeni var.

Birincisi, MHP dışında kalan muhalefetin bu sürecin dışında kalması. 1982 Anayasasında şimdiye kadar yirminin üzerinde değişiklik yapılırken parlamentoda genelde iki yol izlendi: Biri, Meclis’teki partiler arasında mutabakatın aranmasıydı. Mutabakata varıldığında, anayasanın karakterine yeni bir form verecek kadar önem arz etse dahi, değişiklikler rahatlıkla gerçekleştirildi. Diğeri ise bir uzlaşma sağlanmadan hareket edilmesiydi. Böyle bir halde ise, en küçük değişiklikler bile sinirleri hoplatmaya, kıyametlerin kopmasına yetti. Meclis’te bir anlaşma olmayınca devreye halk girdi ve 1987, 2007 ve 2010’da olduğu gibi anlaşmazlığa halkın hakemliği ile bir çözüm bulunmaya çalışıldı.

Önümüzde duran anayasa değişiklik teklifinde de böyle bir manzara var. Değişikliğin esasını “başkanlık/cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş” oluşturuyor. Başkanlık, Meclis’teki dört partiyi ikili bloklar halinde ayıran keskin bir hat işlevi görüyor. Başkanlığa kapı açmak isteyen AKP-MHP blokunun karşısında, bu kapının açılmasının sözüne bile tahammül etmeyen CHP-HDP bloku yer alıyor. Başkanlık iki blokun ortak bir noktada buluşmalarını imkânsız kıldığından en küçük bir uzlaşma dahi olamıyor ve anayasa değişikliği bloklar arasında sert bir mücadeleye dönüşüyor.

Hayat-memat mücadelesi

İkincisi, müellifleri ile muarızlarının anayasa değişikliklerine atfettikleri mânânın çok farklı olmasıdır. Müelliflerine göre, değişiklik ile birlikte yapılmak istenen bir hükümet sistemi değişikliğinden ibarettir. Bugünün dünyası, karar almada ve yönetimde daha hızlı olmayı şart koşmaktadır. Ülkede yürürlükteki sistem bu şartları karşılamaktan uzak olduğundan değişmesi elzemdir. Teklifin arkasında başka bir niyet aranmamalıdır. Ayrıca değişiklik ile vesayet odakları tasfiye edilecek, güçler asli sahibi olan halka dayanacak ve nihayetinde demokrasi tahkim edilecektir.

Muarızlara göre ise, işin rengi bunun tam aksidir. Mesele, bir hükümet modelinden diğerine geçmek değildir. Bunun çok ötesinde bir tehlikenin farkında olmak lazımdır. Zira rejim köklü bir değişime tabi tutulmakta, demokrasiden totalitarizme geçilmektedir. Teklifteki her madde mevcut cumhurbaşkanının beklentileri düşünülerek kaleme alınmıştır. Cumhuriyetin bütün kazanımları berhava edilmekte, bütün kuvvetlerin tek bir şahsa aktarılmasıyla diktatörlüğe giden yolun taşları döşenmektedir.

İki tarafın aynı değişikliğe bu denli farklı anlamlar yüklemesi tansiyonu fırlatıyor. Bir taraf diğerine vesayetçi ve demokrasi karşıtı, diğeri ise ona cumhuriyet düşmanı, diktatörlük yanlısı olarak yükleniyor.

Vitrine çıkmak

Üçüncüsü, anayasa değişikliği gibi toplumun ilgisini çeken mevzularda bazı vekillerin parlamentoyu bir gösteri yeri olarak kullanmalarıdır. Meclis çalışmalarında pek bir izlerine rastlanmayan, adı sanı bilinmeyen birçok vekil bu tür ortamlarda kendilerini gösterme fırsatı yakalar. Böyleleri bazen kavganın fitilini ateşler. Sözlerine ve tavırlarına bakıldığında, kürsüye herhangi bir konuyu irdelemek için değil, arıza çıkarmak için çıktıkları kolaylıkla sezilir. Bazen de çıkmış bir kavganın en ön saflarına atılır, ateşi daha da harlarlar.

Yasama faaliyetine vukuflarından ziyade kavga ânındaki atılganlıklarıyla temayüz eden bu sınıf vekiller, böylelikle hem seçmenlerine hem yönetimlerine ne kadar bağlı olduklarını göstermiş olurlar. Vitrine çıkılmış, gerekli performans sergilenmiş, ilgili yerlere selam çakılmış ve vazife yerine getirilmiştir.

Hal böyle olunca her bir vekil bir yüksek gerilim hattına dönüşüyor. Meclis’in çatısı altında ağır ithamlar, küfürler eksik olmuyor, arbede başını alıp gidiyor. Her madde bir kavga sebebi oluyor ve doğal olarak da kavgada yumruk sayılmıyor.

Arada bazı vekiller fiziken tahribata uğruyor elbette — ama aslında olan halka oluyor.

Serbestiyet, 18.01.2017

Aslında hepimiz bir parça milliyetçiyiz

Yakın zamanlarda George Orwell’in bir makalesini okudum (*). Orwell “her konuda düşüncemizi etkileyecek kadar yaygın ama adı henüz konmamış bir düşünme şeklimiz”den bahsediyor bu makalesinde. Bu düşünme şeklini — en yakın karşılık olarak düşündüğü için — “milliyetçilik” olarak adlandırıyor. Ama milliyetçiliği bilinen mânâsında kullanmıyor Orwell. Zira onun bahsettiği duygunun bir milletle, bir ırkla veya bir coğrafyayla zorunlu bir ilişkisi yok.

Bu çerçevede Orwell milliyetçiliğe iki anlam yüklüyor. İlki, “insanların böcekler gibi sınıflandırılabileceğini ve milyonlarca, on milyonlarca insanın rahatlıkla ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diye etiketlenebileceğini varsayma alışkanlığıdır.” İkincisi ise “insanın kendini tek bir ulusla veya başka birimle özdeşleştirerek, onu iyinin ve kötünün ötesine yerleştirip onun çıkarlarına hizmet etmekten başka bir görev tanımamasıdır.”

Milliyetçilik, vatanseverlik değil

Orwell, oldukça muğlak tanımlanan ve bazen birbirlerinin yerine kullanılan milliyetçilik ile vatanseverliğin arasına kesin bir çizgi çiziyor, onları birbirinden ayırıyor. Vatanseverlik, kişinin belli bir yere ve yaşam biçimine bağlılığını ifade eder. Kişi, dünyada daha güzel bir yer veya daha iyi bir yaşam biçimi olmadığını düşünebilir — ama onu başkalarına dayatmaz. Oysa milliyetçilik farklıdır; hem askeri hem kültürel alanda bir iktidar arzusunu, bir dayatma arzusunu yansıtır.

Orwell, “daha iyisini bulamadığı için” milliyetçilik diye tarif ettiği düşünce biçiminin, siyasal yelpazenin her tarafını etkisi altına aldığı iddiasındadır. Milliyetçilik, bu çerçevede, komünizm, siyasi Katoliklik, Siyonizm, anti-semitizm, Troçkizm veya pasifizm gibi çok çeşitli hareketleri ve eğilimleri de içine alır. Milliyetçinin ille de bir ülkeye ya da hükümete sadakat duyması, ya da bütün bir hayatı ona göre tanzim ettiği birimin gerçekte var olması gerekmez. “Yahudilik, İslam, Hıristiyanlık, proletarya ve beyaz ırk, hepsi de tutkulu bir milliyetçilik duygusunun nesnesidir; ama gerçekte var olup olmadıkları ciddi bir şekilde sorgulanabilir ve hiçbirinin evrensel kabul gören bir tanımı yoktur.”

Milliyetçiliğin davranış kodlarından iki tanesinin özellikle altını çiziyor Orwell. Biri, her meseleyi temelde bir prestij yarışı olarak görmesidir. Bir milliyetçinin beslediği duygular olumlu da olabilir, olumsuz da. Zihinsel becerilerini bir fikit veya pozisyonu desteklemek için de kullanabilir, karalamak için de. Ama her koşulda düşünceleri galibiyet ile mağlubiyete, üstün gelmek ile küçük düşmeye yöneliktir. “Tarihi ve özellikle yakın tarihi büyük iktidar birimlerinin sonsuz şekilde yükselişi ve çöküşünden ibaret görür ve meydana gelen her olay ona kendi tarafının iyiye, nefret ettiği rakiplerinin ise kötüye gittiğinin kanıtı olarak görünür.”

Kendini aldatmayla karşılık bir iktidar açlığı

Her hadiseyi galibiyet ve mağlubiyet karşıtlığına yerleştirmekle birlikte, milliyetçiler “başarıya tapan” kişiler olarak görülmemelidir. Çünkü milliyetçi, her halükarda güçlü tarafta yer almak gibi basit bir ilke ile hareket etmez. Tersine, bir milliyetçi önce tarafını seçer ve sonra o tarafın en iyi ve güçlü olduğuna kendini ikna eder. Zamanla ortaya çıkan gerçekler onun bu düşüncesinin yanlış olduğunu şüpheye yer bırakmayacak derecede kanıtlasa da, milliyetçi inandığından vazgeçmeyebilir.

Bu da bizi milliyetçilerin ayırdedilmesini sağlayan diğer davranış koduna götürür. Milliyetçilik kendini aldatmayla karışık bir iktidar açlığıdır. “Her milliyetçi, dürüstlükten en aleni şekilde sapmaya muktedirdir ama aynı zamanda — kendinden büyük bir şeye hizmet ettiğinin bilincinde olduğundan — haklılığına sarsılmaz bir güven duyar.”

Bu gibi hususları içeren, geniş sayılabilecek bir izahatın ardından, Orwell milliyetçi düşünme tarzının üç önemli özelliğinin altını çiziyor: Birincisi, saplantıdır.  İki yönlüdür bu saplantı: Bir milliyetçi hem “kendi” tarafının üstünlüğüne hem de “karşıt” tarafın düşkünlüğüne saplantılı bir inançla bağlıdır. Eleştiri kabul etmez; karşıtının haklı olabileceği ihtimaline bile tahammül edemez. Eğer biri, onun tarafının hatalı olduğuna dair en ufak bir imada bulunup da karşı tarafı az buçuk övecek olsa, bundan çok büyük bir rahatsızlık duyar, huzursuzluğa kapılır.

İkincisi, istikrarsızlıktır. Milliyetçi, kendini şu veya bu ilkeye, değere veya birime adamış olabilir. Ama bu, milliyetçinin kendini adadığı ilkenin, değerin veya birimin ilânihaye değişmeyeceğini göstermez. Zaman içinde aynı milliyetçi, başka bir ilke, değer veya birim ile de aynı adanmışlık ilişkisini kurabilir. Dolayısıyla milliyetçinin sadakati, kolayca başka bir yere aktarılabilir. “Geri kafalı bir komünistin birkaç haftalık bir boşlukta eşit derecede geri kafalı bir Troçkiste dönüşmesi sıradan bir manzaradır.”

Yani bir milliyetçinin duygularının nesnesinde bir istikrar yoktur; bu nesne pekâlâ değişebilir. Bir gün sosyalist olur, ertesi gün liberal. Bir vakit hümanist kesilir, sonra keskin bir ırkçı. Ama milliyetçinin ruhsal durumu değişmez; dün hayatı pahasına karşı koyduğuna bugün aynı cansiperanelikle sarılabilir. “Tahtından indirilmiş bütün idoller farklı isimlerle yeniden canlanabilir ve gerçekte ne oldukları fark edilmediğinden rahat bir vicdanla tapılabilirler. Aktarılan milliyetçilik, tıpkı günah keçisi kullanmak gibi, davranışlarını değiştirmeden kurtuluşa ulaşma yöntemidir.”

“Nesnel hakikate kayıtsızlık”

Üçüncüsü, gerçeğe kayıtsızlıktır. Aslında burada söz konusu olan, gerçeğe kayıtsızlıktan çok, gerçeklere seçici yaklaşmaktır. İşine yarayanı parlatıp, işine gelmeyeni görmezden gelmektir. Eğer bir olgu “dâvâ”sına hizmet ederse, milliyetçi o olguyu alır, allar pullar, gündemin zirvesine çıkartır ve herkesin gözünün içine sokmaya çalışır. Aksi olursa, yani bir olgu içinde bulunduğu tarafa zarar verecek gibiyse, bu takdirde milliyetçi hem kendi gözlerini kapar hem de başkalarının söz konusu gerçeği görmesine mani olmaya gayret eder.

“Milliyetçiler kendi taraflarının yaptığı vahşeti tenkit etmemekle kalmazlar, bunlarla ilgili bir şey duymamak konusunda da olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler. Hitler’in İngiliz hayranları toplama kamplarının varlığını altı yıl boyunca öğrenmemeyi becerdi. Alman toplama kamplarını en yüksek sesle ve şiddetle eleştirenler ise Rusya’da da toplama kampları olduğunu genellikle ya hiç bilmiyor ya da hayal meyyal farkında.”  

Başlıca zihinsel alışkanlıkları bunlar olan milliyetçiliğin bir ülkede baskın hale gelmesi, vahim neticeler doğurur. Evvelâ, düşünce dünyası kuraklaşır. Zira milliyetçinin gerçekle ilişkisi sorunludur. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla ilgilenmez; zafer-hezimet, galibiyet-mağlubiyet ikilemlerini kendi çıkarına uygun bir şekilde değerlendirmeye çalışır. Onun istediği, gerçekten doğru ve haklı olmak değil, kendi tarafının karşıtlarını alt ettiğini görmek ve hissetmektir. Bu nedenle “bütün milliyetçi tartışmalar münazara kulübü düzeyindedir. Hep sonuçsuz kalırlar, çünkü her tartışmacı zaferi kendisinin kazandığına inanır.”

Tek doğru, tek yanlış

Orwell, 1930 ve 1940’ların Britanyası ve hattâ genel, evrensel düşünce ortamını resmediyordu. Ama onun makalesinde 2010’ların Türkiyesini görmek de mümkün. Anlattıkları, memleketin düşünce dünyasına yön verenlerin ruh haline çok denk düşüyor. Bu nedenle onları sizinle de paylaşmak istedim.

Gerçekten de Orwell’in ifade ettiği şekliyle milliyetçilik, Türkiye’nin siyaset ve düşünce dünyasına giderek daha fazla sirayet ediyor. Kendi mahallesine ve grubuna sığınanların sayısı artıyor. İnsanları blok olarak “iyi” ve “kötü” olarak tasnif etmek yaygınlaşıyor. Her grup kendisini doğruluğun yegâne temsilcisi görürken karşıtını şer’in müsebbibi olarak takdim ediyor. Her birim kurtuluşu sadece kendi reçetesinde bulurken karşıtlarının bütün söylemlerini ve eylemlerini felâketle eşdeğer tutuyor. Böylelikle problemlere akılcı şekilde yaklaşmak ve hakikat arayışı anlamında makul bir tartışma yapmak mümkün olmaktan çıkıyor.

Hülasa, Orwell’in tuttuğu aynadan bakınca, hepimizin — hadi biraz insaf edelim, kahir ekseriyetimizin — şu veya bu şekilde milliyetçilikle malûl olduğunu söylemek haksızlık teşkil etmese gerektir.

(*) George Orwell, “Milliyetçilik Üzerine Notlar”; Faşizm Kehanetleri (çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2016)  içinde, s. 31-54.

Serbestiyet, 15.01.2017

15 Temmuz sonrası Türkiye (3)

Türkiye’nin “Batı” diye mimlenen ABD ve AB ile ilişkilerinin geniş bir tarihî arkaplanı var. Gerek Cumhuriyet’in banilerinin ülkenin geleceğini Batı’da görmeleri, gerekse İkinci Dünya Savaşı’ndan ardından oluşan siyasi mecburiyetler, Türkiye ile Batı arasında sıkı bir ittifakın kurulmasını sağladı. Her ilişkide olduğu gibi bunda da bazı sıkıntılar yaşandı, halk tabanında hoşnutsuzluklar dile getirildi; Batı dışındaki dünyaya göz kırpıldığı anlar oldu. Lakin bir asra yaklaşan müttefiklik Türkiye ile Batı’yı ekonomik, siyasi, hukuki ve askeri açılardan birbirine çok kalın hatlarla bağladı ve Türkiye de daima Batı sisteminin içinde kaldı.

Bugünlerde bu ilişki düzeneği ciddi bir biçimde gözden geçiriliyor. Ülkenin karar vericileri, bir yandan 1945 sonrasında ortaya çıkan dünya düzeninde birlikte hareket ettikleri güçleri eleştirel bir bakışla masaya yatırırken, diğer yandan şimdiye kadar belli bir uzaklıkta durmayı tercih ettiği güçlerle giderek daha fazla yakınlaşıyor. Daha somut konuşmak gerekirse, Türkiye ABD ve AB ile daha mesafeli bir tutum içerisine giriyor, Rusya ve İran ile temaslarını ise sıklaştırıyor.

Dış politikadaki bu değişim toplumsal düzeyde de yansımasını bulduğundan, Batı karşıtlığı çok yüksek seviyelere tırmanıyor. 15 Temmuz’un prizmasından bakıldığında bu karşıtlığı tetikleyen ve büyüten üç neden olduğu söylenebilir.

“Darbeci Batı”

İlki, darbe girişiminde ve darbe sonrasında Türkiye’nin Batılı müttefiklerinden beklediği yaklaşımı görmemesidir. Darbe esnasında beklenti, Batılı devletlerin meşru hükümetin yana durduklarını deklere etmeleriydi. Ama bu olmadı; demokrasi noktasında herkese ders verme hakkını kendinde gören Batı, demokrasiyi boğma niyetindeki darbe teşebbüsü karşısında sessizliğe gömüldü. Darbe bastırıldıktan sonra dahi Batı’dan bir müddet ses çıkmadı, hükümete bir destek ziyareti yapılmadı. Zor zamanlardaki bu kayıtsızlık ve “bekle gör” siyaseti, hem hükümet hem toplum nezdinde Batı’nın sicilinin fena bozulmasına yol açtı.

İş işten geçtikten sonra Batılı liderlerden Türkiye’ye gelenler ve destek açıklamalarında bulunanlar oldu elbette. Gönül almaya yönelik birtakım ziyaretler yapıldı, açıklamalar yayınlandı.  Ancak dostlar alış-verişte görsün kabilinden bu faaliyetlerin, zevahiri kurtarmanın haricinde kimseye bir faydası dokunmadı.

Darbenin püskürtülmesinden sonra, darbenin içinde yer alan askerlerin ve darbenin sivil ayağını oluşturan kişilerin bazıları Batı ülkelerine kaçtı. Buralarda rahat bir ortam buldular, yeni makam-mevkiler edindiler ve Türkiye aleyhtarı faaliyetlerine hız verdiler. Türkiye, müttefikliğinin bir gereği olarak FETÖ lideri Gülen’in iadesi için ABD’ye dört dosya iletti, geçici tutuklama talep etti. Lâkin ABD, hukuki süreçlerden geçilmesi zorunluluğunu ve bunların yavaşlığını gerekçe göstererek, son derece gönülsüz bir biçimde hareket etti ve taleplere ilişkin hiçbir işlem yapmadı.

Halk bunlara bakarak darbe ile Batı arasında çeşitli bağlantılar kurdu. Kimileri darbenin bizatihi Batı (ABD) tarafından planlandığını savundu. Kimileri direkt olarak projelendirmesini yapmamış olsa bile Batı’nın darbeden haberdar olduğunu ve menfaatine uyduğu için buna ses çıkarmadığını öne sürdü. Kimileri darbe ile mücadelede Batı’nın Türkiye’nin yalnız bıraktığına dikkat çekti. Böylece şu veya bu şekilde Batı’nın FETÖ darbesinin arkasında olduğuna dair toplumun ağırlıklı kesimlerinin paylaştığı bir görüş oluştu. Halkın nazarında Batı, darbe ile Türkiye’yi daima kendi kontrolünde tutmayı ve Türkiye’nin gelişimini sekteye uğratmayı amaçlıyordu.

“Bölücü Batı”

Batı karşıtlığını güçlendiren ikinci neden, PKK ile irtibatlı. Geçmişten bugüne Türkiye, PKK’nin AB ve ABD’nin “terör örgütleri” listesi içinde yer aldığını, dolayısıyla PKK ve onunla bağlantılı bütün yapıların çalışmalarının yasaklanması gerektiğini belirtir. Fakat bilhassa Avrupa’da PKK taraftarları birçok etkinlikte bulunur. Avrupa’nın belli merkezlerinde yürüyüşler, dayanışma gösterileri, toplantılar düzenlenir; bağış ve yardımlar toplanır; doğrudan PKK propagandası yapan medya organları Avrupa ülkelerinden lisans alarak yayın yapar.

Türkiye her vesileyle bu şikâyetlerini gündeme getirir. Batı’dan ise — genellikle — Batı’nın hukuki mevzuatının ve özgürlük standartlarının bunlara elverdiği biçiminde bir cevap gelir. Türkiye’de devlet bu durumu “ikiyüzlülük” olarak nitelendirir. Halkın büyük bir bölümü de, PKK’yi Türkiye’ye karşı kullandığı için Batı’nın böyle davrandığını düşünür.

Fakat son zamanlarda, sürekli tekrarlanan bu tartışmanın dozunun arttığını ve karşılıklı bir restleşmeye dönüştüğünü söylemek mümkün. Bunun da kaynağı PYD/YPG’dir. Türkiye, PKK ile PYD’nin aynı örgüt olduğunu ve birbirlerinden herhangi bir farklarının bulunmadığını savunuyor. Farklı isimler kullanmalarının kimseyi yanıltmaması gerektiğini belirtiyor. Buna karşılık Batı, PYD ile PKK’yi ayrı raflara koyuyor; PKK’yi “terörist örgüt” olarak tanımlarken, aynı sıfatı PYD için kullanmıyor. PYD lideri Salih Müslim Avrupa başkentlerinde ağırlanıyor, Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyor.

ABD’nin PYD’yi silahlandırması da bütün bunların üzerine tüy dikiyor ve bu durum direkt PKK’nin silahlandırılması olarak kabul ediliyor. Türkiye’ye göre ilişki trafiği çok net: Türkiye’nin müttefiki ABD, Türkiye’nin düşmanı olan PKK’ye silah veriyor ve PKK de bu silahla gelip Türkiye’yi vuruyor. Türkiye, müttefiklik hukukuna sığdırılması mümkün olmayan bu ilişkinin bir an önce sona erdirilmesi istiyor.

ABD ise, bu açıklama modelinin resmin tamamını yansıtmadığını belirtiyor ve birtakım karşı argümanlar ileri sürüyor. Mesela PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğunu söylüyor; PYD’ye değil SGD’ye silah verdiğini iddia ediyor; PKK’nin kendileri için terör örgütü vasfının değişmediğini ifade ediyor. Ancak bunlar ne yöneticileri ne de halkı ikna ediyor. Tersine, halk, Türkiye’ye karşı yapılan saldırıların arkasında — örgütlerden ziyade — başta ABD olmak üzere Batı’nın olduğunu düşünüyor. Nitekim son yapılan kamuoyu araştırmalarındaki veriler de bunu teyit ediyor.

Kötülük timsali Batı

Batı’ya karşı öfkeyi katmenlendiren üçüncü bir konu ise, Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’e karşı yürüttüğü savaşta yalnız bırakılması. Batı’da uzunca bir müddet Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği iddiasıyla bir kampanya yürütüldü. Kampanyanın çeşitli katmanları vardı: Bazılarına göre Türkiye IŞİD’e silah gönderiyordu. Bazıları Türkiye’nin IŞİD’in sattığı petrolün müşterisi olduğu iddiasındaydı. Bazıları Türkiye’yi IŞİD’e göz yummakla itham ediyordu. Bazıları da yabancı savaşçıların Suriye’ye geçişini kolaylaştırmak için Türkiye’nin sınırlarını açtığı tezini ileri sürüyordu. Bütün bu kampanyanın gayesi açıktı: Türkiye’yi radikal dinci terörist gruplara destek veren bir ülke olarak göstermek ve iktidarı itibarsız kılmak.

Batı kamuoyunda bu kampanya son derece etkili oldu. Lakin Türkiye, IŞİD’e karşı Suriye’de ciddi bir operasyona girince hava değişti. Tersine. Türkiye’yi IŞİD’le yeterince mücadele etmediği için eleştiren Batı, IŞİD’e karşı yapılan en etkili operasyonlarından birinde Türkiye’nin yanında yer almadı. IŞİD karşıtı koalisyon güçleri, Ankara’nın talebi olmasına rağmen,  Türkiye’nin IŞİD’e düzenlediği hava operasyonlarına iştirak etmedi. Rusya, Türkiye ile işbirliği içinde IŞİD’i bombalarken Batılı güçler “olumsuz hava koşullarını” ileri sürüp Türkiye’ye destek vermekten kaçındı.

Bütün bunlar Türkiye’deki Batı algısını büsbütün kötüleştirdi. Artık halkın büyük bir bölümü için Batı, darbecilerle kol kola girip onları kollayan, Türkiye’yi bölmek isteyenlerle iş tutan ve en azılı düşmanı karşısında bile Türkiye’yi yalnız bırakan şeytan olarak anılıyor. Batı yekpare bir yapı olarak değerlendiriliyor ve her türlü kötülük ondan biliniyor. İki türlü sonuç yaratıyor bu da: Bir taraftan, haklı ve anlamlı olsa bile, Batı’dan gelen hiçbir eleştiri kaale alınmıyor. Diğer taraftan, Batı dışı ittifak arayışlarının destekçilerinin sayısı artıyor.

Batı’nın bir bütün olarak kötülük timsaline dönüştürülmesinin Türkiye’ye bir yararı yok, ama bu ruh hali kısa vadede değişeceğe de benzemiyor.

Serbestiyet, 13.01.2017

15 Temmuz sonrası Türkiye (2)

AKP, 2007 yılında toplumun önüne bir anayasa önerisi getirdi. Siyasi yürüyüşünün başından itibaren Erdoğan’ın gönlünde yatan aslanın başkanlık sistemi olduğu biliniyordu. Ancak AKP’nin ikinci iktidar döneminde Ergun Özbudun başkanlığındaki anayasa hukukçularından oluşan bir heyete hazırlattığı öneri, parlamenter sistemi savunuyordu. AKP’nin o zaman başkanlık sistemiyle değil de parlamenter sistemle halkın karşısına çıkmasının nedeni, devlet içi güç dengeleriydi. AKP müesses nizam karşısında yeterince güçlü değildi. Kendini bertaraf etmek için hazırolda bekleyen mahfillerin bütün şimşeklerini üzerine çekmek istemiyordu. Bu sebeple asıl düşüncesini zamana bıraktı.

Bugünden bakıldığında 1982 Anayasasının bir revizyonundan ibaret olan Özbudun Taslağı yürürlük kazanmadı. Türkiye’nin anayasa sorunu ve tartışması devam etti. 2011’de parlamentoya giren dört parti de halka yeni bir anayasa sözü vermişti. Meclis çalışmaya başlar başlamaz en önemli gündem maddesi bu sözün yerine getirilmesi oldu. TBMM’de dört partinin de eşit temsil edildiği bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu ve her parti nasıl bir anayasal düzen tasavvur ettiğini belgeleyen taslağını toplumun dikkatine sundu.

AKP bu kez elini açtı ve başkanlık önerisinde bulundu. İki sebepten ötürü: Biri, 2009’da başlayan ve o sırada hâlâ sürmekte olan Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarıyla birlikte askeri vesayetin geriletilmiş olmasıydı. Diğeri ise hem 2010’daki anayasa referandumunda ve hem de 2011 genel seçimlerinde geniş halk kesimlerinin desteğine mazhar olmuş olmasıydı. Ne var ki AKP başkanlığı savunan tek partiydi.  Üç muhalefet partisi de parlamenter sistem taraftarıydı. AKP hükümet sistemini değiştirmek için diğer partilerden en az biri ile uzlaşamayınca başkanlığı yine hayata geçiremedi.

Evdeki bulgurdan olmak

2014’te Erdoğan halkın oyuyla iş başına gelen ilk cumhurbaşkanı oldu ve sistemin işleyişinde radikal bir değişim gözlendi. Demokratik meşruiyete yaslanan Erdoğan, kendinden önceki cumhurbaşkanlarıyla kıyaslanmayacak derecede icranın içinde yer alıyordu. Mevcut fiili durum, hukuku zorladığı ölçüde yaklaşmakta olan seçimlerin de başat maddesine dönüşüyordu. AKP, Haziran 2015’teki genel seçime başkanlık yolunu açacak bir anahtar olarak bakmaktaydı. Bir parti genel başkanı gibi seçim kampanyası yürüten Erdoğan, her meydanda 400 milletvekili isteğini dillendiriyordu. Muhalefet ise bu seçimlerde Erdoğan’ın başkanlığını önleyecek bir set örmeyi düşünüyordu.

Seçim sonuçları AKP için bir hayal kırıklığı oldu. Bırakın başkanlığı garanti edecek bir çoğunluğa erişmeyi; AKP 2002’den beri tek başına sahip olduğu iktidarı da kaybetti. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olan AKP için başkanlık artık çok uzak bir hayale dönüşmüştü.

Seçimin akabinde partiler bir koalisyon hükümeti oluşturmak için mutabakata varamayınca 1 Kasım’da tekrar sandığa gidildi. AKP bu seçimde oylarını yükseltti ve kaybettiği iktidarı geri aldı. Ama Mecliste anayasayı değiştirmek için gerekli olan vekil sayısına yine ulaşamadı. Üç muhalefet partisinin mutlak başkanlık karşıtlığı sürüyordu. Hiçbir parti başkanlığı ağzına almıyor, başkanlığı esas alan her öneriye cepheden karşı çıkıyordu. Dolayısıyla AKP’nin başkanlık hayali bir başka bahara kalmıştı.

Parti içi darbe

Seçimlerden başkanlığına bir yol çıkmayınca, Erdoğan aklındaki yönetim biçimini gerçekleştirmek için gerekli gördüğü tedbirleri aldı. En önemli adım, yönetime kendi rengini vermek isteyen ve bazı meselelerde Erdoğan’dan farklı bir noktada duran Davutoğlu’nun tasfiye edilmesiydi. Daha altı ay önce halktan yüzde 50 alarak AKP’ye büyük bir zafer yaşatan Davutoğlu, bir parti içi darbeyle saf dışı bırakıldı. Onun boşalttığı başbakanlık koltuğuna, Erdoğan’a tam uyum gösteren Yıldırım oturdu.

Böylelikle Erdoğan bütün dizginleri eline aldı, hükümeti fiilen yönetmeye başladı. Artık bütün kararlar Beştepe’de alınıyordu. AKP içinde iktidar tek merkezde toplanmıştı. Fiili bir başkan gibi ülkeyi idare eden Erdoğan gerek hükümette gerek partide kafasındaki kurguyu oturtmuş ve rahatlamıştı. Muhalefetten en ufak bir yakınlık görmediği için de başkanlık arayışını uzun döneme  — 2019 seçimlerinin sonrasına — bırakmıştı. Nitekim o günlerde hem Erdoğan’dan hem de Yıldırım’dan ardı ardına “Biz işimize bakıyoruz. 2019’a kadar seçim yok” yollu mesajlar geliyordu.

Başkanlık istemi bu şekilde AKP’nin de gündeminden düşmüşken, 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi bütün kartların yeniden karılmasına sebep oldu. Darbe teşebbüsünün bastırılmasıyla birlikte başkanlık geldi, gündemin en ön sırasına oturdu. Böylece AKP için “uzak bir plan” olan başkanlık “yakın bir ihtimal”e dönüştü.

Ezberi bozulan Bahçeli

Zannımca bunu sağlayan iki faktörden bahsedilebilir: İlki, Erdoğan’ın darbeyi püskürten liderliğinin toplumun geniş kesimlerinde büyük bir takdirle karşılanması, buna karşılık ordunun ağır bir zemin kaybı yaşamasıydı. Ordu öteden beri AKP’nin getireceği bir başkanlığa kökten karşıydı. Ancak 15 Temmuz’dan sonra oluşan atmosfer, Erdoğan tarafından getirilecek bir öneriye ordunun karşı çıkması ihtimalini ortadan kaldırdı. Bugün 27 Nisan’da olduğu gibi ordunun hükümete muhtıra döşemesi ve “sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz” diye sipariş vermesi düşünülemez.

İkincisi ve daha önemlisi ise Bahçeli’nin başkanlık sistemine ışık yakmasıydı. Eğer bugün başkanlık AKP için ulaşılabilir ve gerçekleştirilebilir bir hedef haline gelmişse, bunun ardında Bahçeli’nin siyaset oyunundaki bütün hesapları değiştiren çıkışı yatıyor. Erdoğan’ın gücünün zirveye çıkması ve ordunun süngüsünün düşmüş olması, elbette mühim. Fakat Bahçeli anayasa değişikliğini mümkün kılacak desteği vermemiş olsaydı, bu faktörler verili durumda keskin bir dönüşüme yetmezdi.

O halde sormak lazım: Şimdiye kadar adeta ezberlenmiş cümlelerle başkanlığı reddeden ve Erdoğan’ın başkanlığını ülke için ciddi bir tehlike addeden Bahçeli, ne oldu da başkanlığa razı oldu? Hangi gelişme Bahçeli’nin ezberinin bozulmasını sağladı?

Birçok siyasi gözlemcinin paylaştığı bir kanaat var: Eğer Türkiye önerildiği gibi bir başkanlık sisteme geçerse, bu MHP’yi zayıf bir konuma düşürür ve hattâ orta vadede MHP’nin bitişine sebebiyet verebilir. MHP’nin gerek Meclis grubunda ve gerekse tabanında çok sayıda kişinin bu endişeyi paylaştığı medyada yazıldı, çizildi.  Peki, nasıl oldu da Bahçeli bu ciddi itirazları elinin tersiyle itti ve başkanlığa kapıyı araladı?

Bahçeli’deki makas değişimini açıklamak için birçok tez ileri sürüldü. AKP’yi oyuna getirmek istediğinden de dem vuruldu, seçimleri mümkün mertebe ileri bir tarihe erteleyip partisini toparlamak istediğinden de. Lakin bunlar Bahçeli’deki büyük değişimi açıklamaya yeterli görünmüyor. Daha aslî, daha derinlerde yatan bir sebep olmalı.

“Devlet gibi düşünmek fıtratı”

Bu sebebi şöyle izah edebilirim: Bugün devletin bütün katmanlarında, ülkenin bir varlık-yokluk mücadelesinden geçtiği kanaati hâkim. Hem içte, hem dışta göğüs gerilmesi gereken bir sorunlar yumağı var. “İkinci bir İstiklal Savaşı veriyoruz” ya da “Bize yeni bir Sevr dayatılıyor” gibi söylemler, salt halkın duygularını diri tutmak için sarf edilen sözler olarak değerlendirilmemeli. Bunların aynı zamanda iktidar elitinin gerçek ruh halini de yansıttığı göz ardı edilmemeli.

Hülasa, devlet memleketin geleceğini tayin edecek problemlerin altından ancak güçlü bir yönetim ile kalkılabileceğine karar vermiş durumda. Bahçeli’nin de Türk tipi başkanlığa razı olmasının nedeni bu. Mesut Yeğen’in ifadesiyle “devlet gibi düşünmek fıtratında olan” Bahçeli, devletin ne düşünüp ne hissettiğini herkesten daha iyi görüyor ve hissediyor. O da devlet gibi “Türkiye’nin bir beka meselesiyle karşı karşıya olduğunu ve hem Kürd meselesinde hem de Batı’yla ilişkilerde yeni bir tarzın gerekli olduğuna kani” olduğundan Erdoğan’ın başkanlığını destekliyor.

Bu itibarla başkanlık sistemine geçiş hamlesini, Devlet Bey’in kararından ziyade, “devlet”in kararı olarak okumak daha doğru olur.

NOT 1: KÜRT ENSTİTÜSÜ

İstanbul Kürt Enstitüsü, 1992 yılından beri Kürt dili, edebiyatı ve tarihi üzerine çalışmalara kapılarını açan, olanak sağlayan bir kurum. 1990’lı yıllarda da muktedirlerin öfkesini üzerine çeken bu kurum hakkında iki kez dava açılmıştı. DGM’lerde yapılan yargılamalarda bile beraat eden Enstitü’nün kapısına şimdi KHK ile kilit asıldı. En çetin şartlarda ayakta kalmış, Türkiye’nin demokrasi açısından en karanlık yıllarında dahi birçok hukuki badireyi atlatmış ve “Türkiye’nin kazanımı” olan bu kurumun, “ileri demokrasi” iddiasındaki AKP’nin iktidarında kapatılmış olması, AKP için ciddi bir utanç vesilesi olarak tarihe geçecek.

NOT 2: CUMA ÇİÇEK

KHK’ler artık darbe ile mücadele etmenin bir aracı olmaktan çıktı; devletin makbul düşüncelerini sorgulayan ve muhalif olarak görülen kişileri ve kurumları sindirme ve tasfiye etme aracına dönüştü. Son yayınlanan KHK’lar ile, Kürt meselesi,  Kürt dili ve Kürt tarihi konularında çalışan birçok akademisyen üniversitelerden ihraç edildi.

Bunlardan biri de Mardin Artuklu Üniversite’sinden Cuma Çiçek. Çiçek, birlikte çalışma şansına eriştiğim bir meslektaşım. Kürt meselesi konusunda memleketin sayılı uzmanlarından biri. Onu haksız ve hukuksuz bir şekilde üniversiteden atmanın gayesi belli: Kürt meselesi hakkında devletin şu anda izlemekte olduğu çizginin dışında söz söyleyen herkese gözdağı vermek.

Merak ediyor insan; acaba hükümetin Kürt meselesine dair bir sonraki “ileri” hamlesi ne olacak? Kart-kurt hikâyesine dönmek mi?

Serbestiyet, 10.01.2017

15 Temmuz sonrası Türkiye (1)

2015’in son çeyreğinde başlayıp 2016’nın ilk yarısına kadar devam eden hendek savaşları, 15 Temmuz darbe girişimi, İsrail ve bilhassa Rusya ile sürmekte olan gerilimin düşürülmesi, Fırat Kalkanı operasyonu, hükümet sistemi değişikliğini öngören anayasa değişikliği ve daha niceleri… Türkiye geçtiğimiz yıl hem içte hem dışta birçok badire atlattı.

Söz konusu olayların her biri Türkiye siyasetinin dengelerine şu veya bu ölçüde etkide bulundu, çözülmesi gereken yeni sorunlar ortaya çıkardı, var olan sorunlara ek boyutlar kattı ve farklı denklemler yarattı. Lâkin bunların içinde en mühimi — sebebiyet verdiği değişimlerin kapsamı ve derinliği itibariyle — 15 Temmuz’dur.

15 Temmuz, devletin kendisini “paralel” hale getirecek düzeyde devletin içine sızmış bir grubun demokratik düzene karşı gerçekleştirdiği bir kalkışmaydı. İktidar koltuğunda oturanlar, devletin en kritik organlarının kendi denetimlerinin dışında işlediği ve aslında iktidarlarının büyük oranda “göstermelik” olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar. BU gerçekle yüzleşmenin ve onunla mücadele etmenin, iç ve dış politik tercihleri yeni bir zemine oturtması kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Bu meyanda, 15 Temmuz kaynaklı üç önemli değişimden bahsedilebilir:

(1) Cumhurbaşkanının ve hükümetin güç kazanması.

(2) Hükümet sistemi değişikliğinin gerçekleştirilebilir bir hal alması.

(3) Batı karşıtlığının yükselmesi.

Bu yazıda, darbeye kararlı bir şekilde karşı duran hükümetin bu meşum süreçten güçlenerek çıkması üzerinde duracağım. Bunu takip edecek iki yazıda ise diğer iki değişimi ele alacağım.

Muhtıradan öte

Askerlerin yönetime el koyması Türkiye için garip bir durum değildi. Halk, ordunun 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta hükümetlere silah çektiğini görmüştü. Silah çekme bazen emir-konuta zinciri içinde gerçekleşiyor, bazen de ordu içindeki bir cuntanın marifeti oluyordu. Ama nihayetinde, halkın teveccühüyle işbaşına gelmiş hükümetler, bir direnç göstermeden tası tarağı toplayıp gidiyordu.

15 Temmuz’daki hadise ise farklıydı. Gerçi daha önce de benzer bir girişim olmuştu. 27 Nisan 2007’de ordu AKP’ye bir muhtıra vermişti. Ne var ki AKP, diğer hükümetler gibi buna “eyvallah” dememiş; kendisine verilen muhtırayı aynı sertlikte sahiplerine iade etmişti. Ama bu kez muhtıradan öte bir durum vardı. Ordu içine çöreklenmiş bir cunta, meşru hükümeti alaşağı etmek için tankı, topu, askeri, savaş uçaklarını insanların üzerine sürdü. Meclise, Cumhurbaşkanlığı Sarayına, MİT ve Emniyet binalarına, şehir meydanlarına saldırdı. Darbecilerin cüretkârlığı ve kıyıcılığı selefleriyle kıyas kabul etmez boyuttaydı. Beklentileri de cumhurbaşkanının ve hükümetin boyun eğmesi, halkın da sessiz kalarak bu oldu-bittiyi kabullenmesiydi.

Fakat gelişmeler bekledikleri gibi seyretmedi. İki açıdan farklılık vardı; hem meşru siyasi aktörler hem de halk bu demokrasi düşmanlığına pabuç bırakmamakta kararlıydı. Cumhurbaşkanı ve hükümet, kalkışmanın duyulduğu ilk andan itibaren darbecilere meydan okudu. Halkı iradelerini savunmaları adına sokağa davet ettiler. Ordu, MİT ve Emniyet içindeki darbe karşıtı güçlere de, darbecilere karşı mücadele çağrısı yaptılar. Çağrı karşılık buldu; halk davete icabet edip sokağa indi; darbe karşıtı güvenlik güçleri de darbecilerle çetin bir mücadele içine girdi.

Uzun süren bir gecenin sonunda darbe püskürtüldü. Bedeli çok ağır oldu, nice canlar yitirildi. Mamafih demokratik iradenin gaspına geçit verilmemesi, bir taraftan halka muazzam bir özgüven sağladı, diğer taraftan cumhurbaşkanına ve hükümete olan desteği büyüttü. Darbe karşısında takınılan tavizsiz tutum ve sergilenen güçlü liderlik sayesinde, iktidar kendi tabanı dışında kalan kesimlerin de desteğini aldı. Özellikle 15 Temmuz’dan kısa bir süre sonra yapılan bütün araştırmalar, Erdoğan’ın ve AKP’nin daha önce benzerine rastlanmamış oranda bir desteği arkalarına aldıklarını gösteriyordu.

“Türkiye’yi böldürtmeyeceğiz”

Buna mukabil CHP ve HDP’de temsil edilen muhalefet bir güç kaybı yaşadı. Başlıca iki sebebi vardı bu güç kırılmasının. Biri, darbe esnasında bu partilerin halkın geneli nezdinde yeterli ve tatmin edici bulunan bir karşı koyuş sergilememeleriydi. Diğeri ise darbe sonrasında yaşanan savrulmalara cevap üretememeleriydi. Muhalefet toplumda karşılığı bulunan gerçek bir siyaset ortaya koyamadı ve doğal olarak güç yitimine uğradı.

Muhalefetin bu siyasetsizliğine CHP üzerinden iki misal verilebilir. Birincisi CHP’nin “Türkiye’yi böldürtmeyeceğiz” sloganıydı. CHP bu sloganla Türkiye çapında mitingler düzenleyeceğini ve memleketi bölünmeye götüren hükümeti halka şikâyet edeceğini açıkladı. Ancak sahada bambaşka bir gerçeklik vardı. Hükümet sahada üç örgütle çarpışıyordu. Söylem düzeyinde ise MHP’yi bile yaya bırakacak düzeyde milliyetçiliğe sarılmıştı. Böyle bir vasatta Erdoğan’ı ve AKP’yi bölücülük üzerinden vurmaya kalkmanın akılla bağdaşır bir yönü yoktu. Nitekim Adana’daki ilk miting bir fiyaskoyla sonuçlandı ve CHP bir daha böyle bir miting yapmadı.

İkincisi, Mecliste anayasa değişikliği teklifinin görüşülmesi sırasında sergilenen tablodur. CHP vekillerinin slogan attığı (Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek), marş okuduğu görüntüler ekranlara yansıdı. Bu tarz bir muhalefetin sahibine bir getirisi olmaz; aksine kesin zarar verir. Çünkü bir taraftan — hangi muhalefet partisine yakın olursa olsun — aklı başında hiçbir seçmen hele Mecliste slogan atarak ya da marş okuyarak etkili bir muhalefet yapılmayacağını iyi bilir. Çocukça bulur, dalgasını geçer. Diğer taraftan ise, AKP’li bir seçmen radikal sol örgütlerle özdeşleşmiş bir sloganla partisinin tehdit edildiğine tanık olduğunda, partisine daha fazla bağlanır.

Mesele oy değil

Muhalefetin gücünün azalması, “oy kaybetme” anlamında okunmamalı. Seçmenin oy davranışlarını belirleyen birçok etmen var. Yarın öbür gün sandık kuruluncaya kadar geçecek sürede yaşanacak gelişmelere ve bunlar karşısında alınacak pozisyonlara göre insanlar bir seçimde bulunur. Hâlihazırda muhalefetin güç kaybetmesinden kasıt, iktidarın tatbikatlarına ve tercihlerine (Fırat Kalkanı operasyonu, OHAL’in devamı, vb) olan desteğin büyümesi, buna karşılık muhalefetin itirazlarının topluma tesir etme düzeyinin düşmesidir.

Genel itibariyle bu durum Türkiye siyasetinin iki yönlü sıkışmasına neden oluyor. Bir yandan muhalefetin halka ve demokratik siyasete olan inancı azalıyor. Nitekim muhalif sıralardan “Halk her zaman doğru karar vermez” veya “Çoğunluk, haklı olmaya yetmez” gibi sesler daha çok duyuluyor. Diğer yandan, itirazların düşük derecede seyretmesi nedeniyle iktidar cenahındaki “haklılık” ve “doğruluk” duygusu katmerleniyor. Buna bağlı olarak da iktidar, muhalif parti ve kesimlerle diyalog kurma, onların taleplerine kulak kabartma ihtiyacını daha az hissediyor ya da hiç hissetmiyor.

Her ikisi de demokrasi için sağlıklı bir hal sayılmaz.

Serbestiyet, 07.01.2017

Adı konmamış bir savaş

Şüphesiz takvimden bir yaprağın düşmesi, ya da bir rakamın yerini kendini takip eden bir sonraki rakama bırakmasıyla, her şey kökten değişmeyecek. Hayat bayram olmayacak, problemler kendiliğinden bir çözüme kavuşmayacak, kötülükler son bulmayacak. İnsanlar bunu bilir ama yine de bekler. Sorunların hal yoluna gireceğini, daha huzurlu bir güne uyanacağını, iyiliğin kötülüğe galebe çalacağını umut eder.

Yılbaşı bu yeni başlangıç isteğini simgeler. Belirlenmiş bir zaman aralığını bitirip yenisine adım atıldığında, menfi hadiselerin de geride kalması arzunu yansıtır. Ama herkes hayatın öyle akmayacağının da farkındadır. Belki ümitler bir geceliğine hüküm sürer. Sonrasında yaşam bütün zorluğuyla kaldığı yerden devam eder.

2016, Türkiye için çok zor ve acılı bir yıl oldu. İçeride ve dışarıda, memleketin nefes almasını güçleştirecek olaylar vuku buldu. Güçlüklerden yaka silkmiş olmaktan kaynaklanan bir halet-i ruhiye ile, 2017’den beklentiler daha fazla dile getirildi. Lâkin daha yeni yılın ilk saatinde ülke tüyler ürperten bir terör saldırısına maruz kaldı. İstanbul’un gözde mekânlarından birini basan bir terörist, uzun namlulu otomatik silâhıyla (25’i erkek, 14’ü kadın) toplam 39 insanın hayatına kıydı, 4’ü ağır 65 kişiyi de yaraladı.

Katliam tüyler ürperticiydi. Dehşet vericiydi. Reuters, caninin kan dondurucu bir soğukkanlılıkla masum ve savunmasız insanların üzerine ölüm kusmasını IŞİD’in üstlendiğini duyurdu. Zaten IŞİD, bir süre önce yılbaşı kutlamalarına dair tehdit savurmuş ve bütün Avrupa ülkelerini alarma geçirmişti. İstanbul’u bir kez daha kana bulayarak IŞİD’in topluma vermek istediği mesaj çok net: Her yerde ve her zaman hedefimizsiniz. Bir anlığına dahi olsa iyi şeyler düşünmenize müsaade etmeyeceğiz. Korkuyu ve terörü hayatınızın ayrılmaz bir parçası haline getireceğiz!

Türkiye’nin yumuşak karnı

Yaşananlara bir bütün olarak bakıldığında, IŞİD ve PKK saldırılarında iki ortak amacın öne çıktığı söylenebilir: İlki, Türkiye’yi “yumuşak karnı” olarak değerlendirdikleri noktalardan vurma gayretidir. IŞİD din ve mezhep fay hatlarını, PKK ise etnik fay hatlarını zorlamaya çalışıyor. Kamuoyunda infial uyandıran eylemlerde gözetilen öncelikli hedef, farklı mezheplerin veya etnik grupların karşı karşıya gelmelerini ve çatışmalarını sağlamak. IŞİD Alevi-Sünni ve dindar-laik ayrışmasını, PKK ise Türk-Kürt kutuplaşmasını derinleştirmeye çalışıyor.

İkinci boyut, Türkiye’yi güçsüz düşürerek kendi planlarına zorlamak düşüncesidir. Adeta birbirinden sıra kaparcasına patlatılan bombalar, gerçekleştirilen saldırılarla Türkiye’nin siyasi dengesi sarsılmak isteniyor. Dünya ve Türkiye kamuoyuna, saldırıları önleyemeyen, vatandaşlarını koruyamayan, aciz kalıp ne yapacağını bilemeyen bir hükümet resmi sunulmasına çalışılıyor. Böylelikle hem hükümete yönelik tepkilerin çığ gibi büyümesi ve muhalefetin artması, hem de müşkül duruma düşen hükümetin kendi istedikleri noktalara razı edilmesi amaçlanıyor.

Hazır suçlu listesi

Peki, bu beklentilerin sahada bir karşılığı var mı? Acaba bugünün Türkiyesinde bombalarla siyasi dengeler tanzim edilebilir mi? Terör saldırıları toplumsal çatlakları büyütür mü? Her bir saldırının akabinde hükümete olan tepkiler büyüyor mu?

Bana göre, IŞİD ve PKK’nin eylemlerinin iş gördüğü sahalar var. Bilhassa sosyal medyada büyük bir yankı uyandırıyor. Sosyal medyayı mesken edinmiş her taraftan çok sayıda provokatör, trol ve vicdansız var. Bunlar her eylemden sonra kışkırtıcı birçok paylaşımda bulunuyor. Herhangi bir bilgiye ve teyide ihtiyaçları yok. Sorumluluk hissetmiyorlar. Ellerinde hazır bir “suçlu” listesi var; durdukları yere göre bu suçlular Sünniler, Aleviler veya Şiiler, Türkler veya Kürtler, mütedeyyinler veya laikler olabiliyor. Tamamen genellemeci bir tavırla, günahı “öteki” olarak gördüğü kimliğin tüm mensuplarının üzerine yıkıyor ve nefretin karşılıklı olarak büyümesini başarı hanelerine yazıyorlar.

Oysa — bir vesileyle daha önce de söylemiştim — çok şükür toplum sosyal medya değil. Gözlemlerinden çıkardığım sonuç şu: Toplumun ağırlıklı bir bölümü Türkiye’nin çok yönlü ve çok boyutlu bir kuşatma altına alınmak istendiğini hissediyor. Bombaların Türkiye’ye bir istikamet dayatmak için birbiri ardına patladığını, saldırıların Türkiye’yi terbiye etmek için yapıldığını düşünüyor. Ortadoğu’da gördüğü manzara, Suriye ve Irak’ın düştüğü hal onu dehşete düşürüyor.

Güçlü devlet talebi

Güvenlik kaygılarının artması bir taraftan halkı daha dikkatli davranmaya sevk ederken, diğer taraftan güçlü devletin daha da güçlü olmasını talebini besliyor. Bu da bombalarla elde edilmek istenenden farklı bir sonuç üretiyor. Şöyle ki: İnsanlar bombalarla sürekli olarak korku altında tutulduğu için, güvenlik en önemli ihtiyaca dönüşüyor. Doğal olarak, demokratikleşmeye ve özgürleşmeye dair talepler ertelenebiliyor, parantez içine alınabiliyor, en iyi ihtimalle ikincil hale geliyor.

Güvenlik endişesi azami seviyeye yükseldiğinde, demokratik siyaset taleplerini –gerçekleştirmek bir yana — konuşmak dahi güçleşiyor. Meselâ bir anayasa değişiklik süreci yaşanıyor. Sürecin sağlıklı işleyebilmesi ve güçlü bir meşruiyete sahip olabilmesi için, OHAL’in kaldırılması çok haklı bir talep olarak ortada duruyor. Ama patlayan her bomba, yapılan her saldırı OHAL’i daha bir kalıcı kılıyor. Toplumda OHAL’in kaldırılması için yapılan muhalefetin alıcısı giderek azalıyor; patlayan bombalara işaret edilerek OHAL’in devamından yana tavır alınıyor. Dolayısıyla hükümetin tercihlerine olan destek düşmüyor; saldıranların arzuları hilâfına artıyor.

Bununla birlikte hükümet çok dikkatli olmalı. Çünkü hem kırılgan hem provokasyona açık bir dönemden geçiliyor. IŞİD ve PKK’nin bu kırılganlıktan ve provokasyona açık durumdan yararlanmak isteyecekleri açık. Her iki örgüt de kimlik bazlı hassasiyetleri harekete geçiren ve farklı kimlikleri birbirinin karşısına konumlandırmaya çalışan eylemler yapmaya çalışacak. Bunun karşısında hükümetin ikili bir mükellefiyeti var. Biri, örgütlerin değişik ve değişen saldırı yöntemlerini gözeterek gerekli tedbirleri alması. Diğeri, kimlikleri kaşıyan söylem ve eylemlere karşı müteyakkız olması.

Ölçü ve dikkat

Hükümet metanetle hareket etmeli, hiçbir taşkınlığa prim vermemeli, sağduyu ile davranmalı. Provokasyonu fırsat bilip ortalığı yakıp yıkanlara, sağı solu ateşe verenlere karşı durmalı. Abartılı intikam çığlıklarıyla, herhangi bir işe yaradığı görülmemiş mânâsız güç gösterileriyle arasına mesafe koymalı. Toplumda bombalara oluşan tepkiyi, bombanın faili üzerinden bütün bir kimliğe mensup herkesi hedefleyen bir nefrete dönüştürmek isteyenlere dikkat kesilmelidir. Herhangi bir kimliği rencide edecek her türlü tavır ve söylemi peşinen mahkûm etmeli.

Hepimizi yakma potansiyeli taşıyan bu yangının içinden, ancak ölçülü ve farklı duyarlılıkları gözeten bir siyasetle çıkılabiliriz.

Serbestiyet, 03.01.2017

Çocuk ahlak ve gelecek

Çocuklarımız hepimiz için çok kıymetli. Genelde şimdiki çocukların bize göre çok daha şanslı olduğunu düşünüyoruz. Ebeveynler olarak onları çocuk sevgisi ile büyütüyor, imkânlarımız oranında şımartıyor ve yollarını açmaya çalışıyoruz. Bir yandan kendi mağduriyetlerimiz ya da ezikliklerimizi yaşamasınlar isterken diğer yandan bazen bencilce yapamadıklarımızı onların gerçekleştirmesini istiyor ve “çocukluklarını yaşamalarına” yeterince izin vermiyoruz.

Onlar için en iyisini isterken bazı çok önemli şeyleri ise göz ardı ediyoruz. Çocuklarımızın yaşanılan toplumun bir parçası olduğunu unuttuğumuz gibi gerçek dünyanın da nasıl bir yer olduğunu öğrenmelerine izin vermiyoruz.

***

Bugünün yetişkinleri, dünün çocuklarına –istisnalar kaideyi bozmaz- daha küçük yaşlarda büyük görev ve sorumluluklar yüklenilmişti. Erkekler ileride evin erkeği, ailenin koruyucusu, anne-babaların gelecekleri; kızlar ise annelik rolüne hazır, evi dişi kuşun yaptığı ve bir kadının birçok görevi olduğu bilinciyle yetiştirilirdi. Meslek edinebilmek ve iyi bir hayat yaşayabilmek için pek çok emek harcanması ve gerçek hayatın ne denli acımasız olduğu öğretilirdi. Kurgulanmış hayatlarımızın rolleri daha baştan belirlenmişti ve sosyo-ekonomik şartlar bu rollere göre erkenden büyümemize yol açıyordu. Bugün ise tersine meslek edinme yaşı neredeyse otuzlu yaşları bulmakta.

Ya bugün? Bazıları çocuklarını yarış atı gibi sınav maratonlarına hazırlarken bazıları da göze göz, dişe diş dünyasında “kendini kimseye ezdirme” mottosuyla basit adabı muaşeret ve ahlak kurallarını dahi göz ardı ederek yetiştiriyor. Bu nedenle de gençler çevreleriyle ilişkilerini üretilen bu çarpık değerler üzerinden inşa ediyor ve her daim arkalarında ebeveynlerini bulacakları ve bir hata varsa da başkalarında olduğu inancıyla büyüyor. Hayatta karşılaşılabilecek basit engeller dahi psikolojilerini kolayca bozup hayal kırıklığına uğratabiliyor. Basit sözlü bir uyarı bile onlar için -modern zamanların en büyük kaçışlarından birisi- “psikolojilerini bozma” potansiyeli taşıyabiliyor. Yarıyıl tatili ile birlikte gazete ve haber bültenlerinde “not yüzünden …” haberleri kendine yer bulurken, kıymetli uzmanlarımız da ailelere çocukları ile ilgili tavsiyelerde bulunuyorlar.

***

Çocuklarımız her şeyi hak ediyor ama bu hak edişin de biraz adil olması gerekmez mi? Hayatta emek harcanmadan hiçbir şey elde edilemezken her şeye sadece bir söz ile erişen ve hep adına birileri tarafından karar verilen çocuklardan yarın tek başlarına başarılı olmalarını, özgür ve doğru tercihlerde bulunmalarını beklemek doğru mu? Daha önemlisi, çoğunlukla hiçbir sorumluluk yüklen(e)meyen bu çocuklar ahlaki bir tutum geliştirebilirler mi? Ebeveynler olarak şahsi sorumluluklarımızın yanında mevcut eğitim sisteminin de sınıf tekrarını mucizelere bıraktığı, öğrencinin hem kişilik gelişimi hem de geleceğini inşasının tesadüflere bırakıldığı bir düzende çocuklara “Siz neden böylesiniz?” sorusunu sormaya hakkımız olabilir mi?

***

Bu nedenle eğitim-öğretim ve müfredat tartışmalarını dindar ya da Kemalist vs. bir nesil yetiştirme tartışmalarına boğmak yerine ‘genel-geçer ortak ahlaki değerlere sahip bir nesli nasıl inşa edebiliriz’i de düşünmek gerekiyor.

Ahlak ile din ve ideoloji arasında bir ilişkinin olması doğal ancak bunların ahlaklı bireyler olmak için tek başına yeterli olmadığı da bir gerçek. Eğer yeterli olsa idi bugün ülkemizde ve dünyada yaşanan pek çok problemin hiç yaşanmaması gerekirdi.

Basit bir örnek verecek olursak, trafikte kurallar çok açıkken bile bu kurallara toplum olarak uymakta zorlanıyor ve gereken saygıyı birbirimize gösteremiyorken dindar ya da seküler olmamızın ne önemi var ki?

Gündemimizi başkanlık tartışmalarından sıyırıp biraz da buralara yoğunlaştırsak ve evet-hayır cenahlarından bu tür konularda ne tür çözüm yolları önerdiklerini duysak iyi olmaz mı?

Karar, 25.01.2017

Biraz da tartışabilsek!

Yıllar önce bir sohbetimizde “Ak Parti ne zaman kaybeder?” sorusunu soran muhalif arkadaşlarıma şu cevabı vermiştim: “Ne zaman ki Ak Parti seçmeni de sizin gibi her konuda her yerde bağırıp çağırmaya ve haklı olduklarını söylemeye başlarsa belki o zaman şansınız olur.”

Gözlemlerime göre 2012 referandumu bir milat oldu. 2012 öncesi Ak Parti ve politikalarını desteklemesine ve oy vermesine rağmen genelde sessiz kalan, ağır eleştirilere dahi dönüp bakmayan, partisini savunma refleksi göstermeyen işini sandığa bırakan çok geniş bir Ak Parti tabanı vardı. Referandum, arkasından Gezi olayları vb. gelişmelerin ardından ise görünür hale gelen ve eskinin kemikleşmiş siyasi parti tabanlarını aratmayacak derecede sert, saldırgan ve savunmacı bir kitle ortaya çıktı.

Bugünün Türkiye siyasetinde rol oynayan daha doğrusu oynama iddiasında olan -ama olup olmadığı meçhul- üç parti -CHP, MHP ve HDP- böyle bir kitleye yıllardır sahip ve bu kitlenin varlığı bu partilerin gerçek anlamda Türkiye partisi olmaları ve politika geliştirmelerini hep engelledi ve hala da engellemeye devam ediyor.

Ak Parti seçmeni içinde de bunlara benzer bir kitlenin gelişip, kök salması Ak Parti’ye muhalefetten çok daha büyük bir zarar vermekte. Özellikle son günlerde Türkiye’nin içinden geçtiği zorlu süreçler düşünülecek olursa, her tespit ya da eleştirinin -yumuşak ya da sert fark etmiyor- bu kitle tarafından anında Ak Parti düşmanlığına terfi edilerek, boğulmaya çalışılması büyük bir handikap.

Bir zamanlar -sanki Türkiye laik bir devletmiş gibi- her gelişmeyi laikliğe saldırı gibi gören kemikleşmiş CHP ya da Kürtlerin adının telaffuzunu bile bölünmek olarak algılayan MHP tabanı gibi Ak Parti içinde de her şeyi kendilerine ve lidere saldırı olarak gören bir kitle ortaya çıkmış durumda. Ve bu kitlenin hiçbir kurala bağlı kalmadan, yerindelik ve tutarlılık ilkelerine bakmadan Ak Parti’nin her politikasını savunmaları ve en ufak eleştiriyi bile engelleme çabaları Ak Parti’ye sempati ile bakanları dahi tedirgin ediyor. Daha kötüsü bu kitlenin yaygarası nedeniyle de konuşulması, gözden geçirilmesi gereken pek çok konu kamuoyu önünde yeterince tartışma alanı bulamıyor.

Basit bir örnek verecek olursak daha düne kadar Suriye politikamız konusunda en ufak bir eleştiriyi bile kuru gürültüye boğan bu kitle Numan Kurtulmuş’un açıklamalarından sonra sanki bu konuda konuşanları kendileri susturmamış gibi “Evet ya!” diyebiliyor.

Bu uzun girizgâhı nereye bağlamak istediğimi belki merak etmişsinizdir, hemen söyleyeyim.

Türkiye iki haftadır anayasa değişikliği maddelerinin oylanması süreci ile yatıp kalkıyor. Yapılan değişiklikleri destekleyen de var desteklemeyen de. Değişiklikleri sırf Erdoğan antipatisi ile kafadan reddedenler olduğu gibi farklı nedenlerle eleştirenler de var.

Ak Parti’nin ilk grubu yok saymasında bence hiçbir mahsur yok. Çünkü Ak Parti ne yaparsa yapsın, ne teklif getirirse getirsin, hatta siz yazın ya da bir dönem bizden bir dönem sizden başkan olsun dese bile bunların iknası mümkün değil.

Asıl sorun da tam burada başlıyor. Öyle ya da böyle Ak Parti’ye karşı antipati beslemeyen, Ak Parti’yi destekleyen ya da ikna edilirse destekleyebilecek pek çok vatandaşın kafasında yapılan bu değişikliklerle ilgili pek çok soru var ve bazı konularda ikna edilmeyi bekliyor. Referandumda çıkacak sonucu bir ölçüde bu kitle belirleyecek.

Erdoğan’a inanç ve güven başka bir şey, böyle bir sisteme geçiş başka bir şey. Bugün için muhalefet dahi Erdoğan’ın başkanlığını kabul etmiş durumda, daha çok kafalarını meşgul eden ise Erdoğan sonrası. Bu bile Türkiye’de muhalefetin iflas ettiğini gösteren hazin bir durum. Keşke kuru gürültüye boğmadan şu değişiklikleri artısı ve eksisi ile tartışabilsek.

Not: CHP’nin kavgacı tavrı ve derdini anlatma konusunda yaşadığı beceriksizlik bu kitleyi son tahlilde ‘Evet’e götürecek en büyük motivasyon olacaktır. 

Karar, 18.01.2017