Ana Sayfa Blog Sayfa 172

İman ve Özgürlük 1 – Hayrettin Özler

Anarşizm bir rejim ve düzen olmaktan çok bir özgürlük idealine işaret eder. Gündelik dilde olumsuz kullanımına rağmen içinde ahlaki ve hatta mistik fikirleri barındırır. Teorisyenlerinin çoğu (Kropotkin, Bakunin veya Proudhon gibi) tanrısız olmakla beraber, pratisyenlerini dindar, mistik ve deist (Gandi, Tolstoy, Şeyh Bedreddin gibi) olabilir. İslam inancı tüm öteki dinler gibi kendi içinde pek çok ideolojiye mal edilen fikir ve referans noktasını barındırabilmektedir. Ama İslam ve din olgusu bunlardan hiç birine indirgenemez. Dinde sosyalist idealin de paylaştığı, paylaşımcı ama insanı kitleye dönüştürmeyen, kitleleri değil insanı-bireyi amil kabul eden bir anlayış bulabilirim. Bununla beraber piyasa mekanizmasını içeren ama onu bencillik dışında bazı diğer erdemlerle sınırlayan bir liberalizm veya yerel olanı, töresel olanı ve alışkanlıkları koruma ve sürdürme anlamında bir muhafazakârlık bulabilirim. Örneğin İslam dini faydacı, deontolojik, varoluşçu ve anarşist diye nitelendirilebilecek ahlaki çıkarımları mümkün kılan bir genişliğe ve aralığa sahiptir. Bu yazıda özelde İslam genelde ise imanın kendi içinde çoğu insanın anladığından daha fazla –epistemolojik ve ontolojik manada- bir özgürlük barındırdığına dair bir iddiada bulunmak istiyorum.

İman ve özgürlüğe dair pek çok iddia ileri sürülebilir. Yukarıdaki iddiama biraz kuvvet katabilmek adına uzmanlık iddiasında bulunmadan Kuran’a başvurmak istiyorum. Bakara suresinin 3. Ayetinin “onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de Allah yolunda harcarlar” mealinde Müslümanların özelliklerinden birisi olarak “gaybe imanı” namazı ve zekât gibi edimlerden önce vermesi bu yazı için bir hareket noktasıdır.  Kuran’da ve pek çok kaynakta sadece Allah’ın bilgisinde olan ve insanların sadece Allah’ın izin verdiği kadarını bileceği şeyler anlamında tefsir edilen gayb kelimesinin manası zaten tanımı gereği idrake ve bu metne sığmayacak kadar geniştir.

Fakat gaybe imanın ilk soruşturmada Allah, ahiret, ruh ve melekler gibi duyular aracılığıyla (deneyimsel veya Kantçı manada fenomenolojik) veya sadece akılla (saf akıl veya rasyonalist veya numenolojik olarak) tanımlanamayacak olana iman etmek anlamına geldiği açıktır. Gayb aynı zamanda hakikatin niteliklerinden birine işaret eder. Hakikat doğası gereği – mündemiç yani içkin olarak- kendisini gizler. Hakikat Allah’ı, sonsuzluğu ve bunların dışında verili olanın, yaratılmış olanın ardındaki gayeyi veya gerçek bilgiyi ima eder. İkinci bir soruşturmada gaybe iman; yaptığımız ibadetlerin ve kulluk görevlerinin karşılığının hemen değil, bizim bilemeyeceğimiz bir vadede, biçimde ve miktarda ancak adil olarak verileceğine inanma anlamına gelir. Üçüncü ve daha kapsayıcı manada ki bu benim tevilim olmanın ötesinde kelimenin bende çağrıştırdığı şey olarak; bir aralık, açıklık, aralı kapı, ışığın arasından süzülüp geldiği yerdir. Mesela gaybe imandan sonra namaz ve hac gibi ibadetlere değinmesi nedeniyle ayetin bende yarattığı izlenim, ibadetlerin aynı zamanda bir nevi dünyevi yaşamın niceliksel (maddi) akışından niteliksel olana (gaybe ve manaya) yer açmaya, dünyevi varoluşumuza kısa süreli de olsa bir ara vermeye veya aralık açmaya hizmet ettiği şeklindedir. Bir diğer ifadeyle bu ibadetler gaybe ve onun verdiği huzur-aydınlığa yüzümüzü dönmeye imkân verir. İbadet gaipten gelen çağrıya “işte buradayım ve hazırım” diye cevap vermek demektir.

Gaybe imanın özgürlükle veya anarşizmle (otorite yokluğu anlamında) ne ilgisi var? Gaybe iman bir otoriteye, veliye, hocaya, lidere veya devlete külliyen teslim olmamak anlamına mı gelir? Evet. Bu manaya da gelebilir çünkü bir mümine zorla yaptırılan veya dolayımsal gerekçelerle yapılan hiçbir edim (den/dan dolayı yapılan) tam olarak ibadet olamaz. Söz konusu iman olunca dolayıma (neden-sonuç silsilesine veya “çünkü” ve “için” şeklindeki gerekçeye) pek yer yoktur aslında, çünkü iman inkârın veya diğer inanışlarımızın aksine (Kirkegorcu manada) dolayımsızdır. Mümin toplumdan, otoriteden veya gelecek endişesinden dolayı ibadet etmez, etse de ibadeti makbul olmaz ve hatta belki de düpedüz “şirke” düşmüş olabilir. İyinin, doğrunun, hakkın ve adaletin ne olduğu konusunda Allah’tan başka bir otoriteye rızanın ve zorunluluğun ötesinde bir teslimiyet Allah’a ortaklar koşmak anlamına gelebilir. Müminin ameli dolayımsız olan imanıyla değerlidir. Bu dolayımsızlığı mümkün kılan özgürlük de çoğu zaman bir dolayımsız ideal olarak ele alınmalıdır[1]. Burada dolayımsal olmayan bir idea olarak özgürlüğü, dolayımlı ve dışsal özgürlükten farklı bir perspektiften -gaybe iman perspektifinden- anlatmaya çalışacağım.

Gaybe imanın özgürlükle ilişkisi nedir, sorusuna benim vereceğim cevap felsefidir, sorgulayıcıdır, yani dini bir inanç veya akide olması gerektiği şeklinde bir iddiası yoktur. Bu sorgulama ve açıklamalara ancak ve en fazla bir Gaybizm felsefesi denebilir ki, arzuladığım şey bu da değil. Söylediklerim sadece bir yorumdan öteye taşınmasın isterim. Bu felsefede gayb, sadece bilinmeyene değil olabilirliğin-olumsallığın (Allah’ın yaratış minvalinin) sonsuzluğuna işaret eden hem içkin hem de aşkın olan bir ideaya göndermede bulunur. Bilginin kendisi olarak değil bilgiyi yönlendiren, onu sentezlememize imkan veren bir ideadır bu. Örnek vermek gerekirse insanlar bir benlik ideasına (akıl, zekâ, karakter, ruh, kişilik, vs) sahip olmasalar idi, dış dünyadan aldıkları bilgileri zihinsel olarak bütünleştirmelerine izin veren bir hafızaya sahip olmaları ve kendilerini tutarlılığa sahip bir varlık olarak görmeleri imkânsız olabilirdi. Mesela pek çok filozof, düşünen bir yapı veya ruh olarak akıl ideası ile birlikte insanı bir başlangıç noktası olarak ele alır.

Aslında siyasal teoride en başta toplum sözleşmesi fikrini savunanlar bile ideal manada bir başlangıç noktası (doğa durumu) veya bir sıfır noktası (Rawlscu “original position” ve “veil of ignorance” gibi) belirlemek zorunda kalmaktadırlar. Kimsenin kendi gerçek pozisyonuna dair bilgi sahibi olmadığı bir noktadır bu. Bu benim tasavvur ettiğim özgürlüğe yaklaşan ama yine de oldukça sınırlı ve sığ bir başlangıç noktasıdır. Çünkü böyle bir noktadan geleceğe dair kararlar almak imkansızdır. Bayesian karar kuramı bu manada Rawlscu bakış açısını çürütmektedir çünkü beklenti yoksa rasyonel karar alma imkanımız da yoktur. Özgürlük bir noktadan veya bir başlangıçtan başlamaz ama illa da başlayacaksa onun başlangıcı bana göre sonsuzluk gibi bir şey olmalı. Sonsuzluk denen şey içi boş olan değil her şeyi içine alan ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan bir sonsuzluk olmalıdır. Tarih veya geçmiş denilen şey, bir tür olarak insanlığın tüm yaşamıdır ve insan dediğimiz şey aynı zamanda bir tarihtir. Bu yüzden tarihsellik dışı veya tarihsellik karşıtı bir fikir hem çağdışıdır hem de anti-hümanisttir. Öyleyse bir başlangıç noktası tarihin tümünü içine alan, sindiren bir yer olmalı ve aynı zamanda tarihin tüm olasılıklara açık bir gelecek olduğunu kabul eden bir şimdiki zamandan başlamalıdır.

İşte bu yüzden “gayb” olandan başlamak lazım diyorum. Gaybı, bir nokta olarak değil bir idea olarak ele almaya çalışıyorum burada. Bu türden idealar Kant tarafından aşkınsal idea olarak tanımlanırlar, onlar algılarımızı, düşüncelerimizi ve deneyimlerimizi yönlendiren, düzenleyen ve bütünleştiren idealardır. Gayb bu manada bir bilgi değil bir aşkınsal ideadır yani sübjektif veya nesnel hiçbir deneyime karşılık gelmez. Bir aşkınsal idea olarak Gayb yine Kirkegor’un özgürlüğümüzün temeli olarak nitelediği “kaygının” kaynağıdır. Yalnız Kirkegor kaygı özgürlüğümüzün kaynağıdır derken ben kaygının kaynağı gayb olmaktadır diyorum. İçkin bir idea olarak Gayb ise saf akıl (deneyime dayanmayan akıl veya sezgi) ile pratik (deneyimden çıkarılan veya duyusal) akıl arasındaki -aynı zamanda bu iki bilgiyi bilme biçimini birleştirmeye imkân tanıyan- aralıktır. Enteresandır, psikolojide Tesser’la anılan terör kuramı özsaygıya dair motivasyonlarımızın kaynağında insanın kendi ölümüne dair duyduğu kaygının yattığını belirtir. Bir diğer deyişle gayb ve kaynağı olduğu kaygı bizim kendimize saygı duymamızı pekiştirir yani bizi zayıflatmaz aksine güçlendirir. Bu bir tür gizemcilik değildir ama gizemcilik bile her zaman ve her yerde veya hiç değilse arada bir insanın yaşam doyumuna engel olacak benlik hapishanesinden kurtulmak, kendini kaybetmek, kendi sınırlarını aşmak ve benlikten daha büyük bir şeyle birleşmek gerektiğini söylemektedir. Bu aynı zamanda gerçek mütevazılıktır. Mütevazı olmak kendini küçümsemek değil kendini bazen unutmak böylece kendi yetenek ve becerilerimizin tadını çıkarmak kadar başka insanların da yeteneklerini takdir etmek demektir.

Evrendeki her şey bize göründükleri veya bilimin ortaya çıkarabileceği gizemlerinin de ötesinde gizemli dünyalara ve varoluşa sahiptirler. Bizim sonlu dediğimiz madde içindeki bilgi açısından bizim müdrikemize göre nispi bir sonsuzluğa sahiptir. Uzay örneğin, sonsuz veya onun gibi bir şeydir. Ama bir madde, mesela bir taş parçası bile, kendi içinde sonsuzdur. Şayet elimizdeki mikroskobun büyütme kapasitesi sonsuz olsaydı taşı sonsuz kere büyütüp daha önce görmediğimiz şeyleri görebilirdik. Ama bu gördüklerimiz hala mikroskobun dolayımıyla mümkün olduğundan onun sınırlılıklarına tabi olacaktır. Gaybe iman sınırlı olana değil sonsuz olana iman etmek manasına gelmesi bakımından da bir özgürlüktür.

Bu dünyada yaptığımız her şey, her araştırma ve verdiğimiz her karar aslında gaybe yönelmiştir. Çünkü eylemlerimizin sonuçlarını silsileler halinde izleyebilseydik sonuçlarının ne olacağını başta tahayyül bile edemeyeceğimizi anlardık. Biz eylemlerimizin sadece birkaç aşama sonrasını ön görebiliriz ve bazen onu da bilemeyiz. Bir eylemin tüm sonuçlarını ve hatta nedenlerini asla bilemeyeceğimiz demek, bizlere neredeyse sonu olmayacak bir hareket minvali sunar. Eğer her şey tam olarak bilinseydi bu şeylerle yapabileceklerimiz nitelik ve nicelik açısından sonlu, sınırlı olacaklardı, dolayısıyla özgürlük olmayacaktı, kurtuluş olmayacaktı, bağışla(n)ma olamayacaktı. Eğer tamamen bir cehalet karanlığı içinde olsaydık ki o zaman tamamen masum olacaktık, ama bu bir sorumsuzluğu barındırdığından insan olamayacaktık. Burada Kirkegor’un “masumiyet cehalettir” sözüne atıfta bulunuyorum.

Eğer her harekette gaipten bir eser olmasaydı hareketin kendisi ve düşüncenin kendisi olmazdı. Gaybe iman etmek demek dolayısıyla bir sonsuzluğa iman etmek demektir. Aklı mutlaklaştırmadan akla sıkı sıkıya sarılmaktır. Aksi takdirde ne saf (deneyimden yoksun, apriori) ne de pratik (deneyimsel veya aposteriori) aklın sınırlılıklarını görebilen eleştirel akla sahip olamayacaktık. Gaybe iman aynı zamanda bilgiye veya bilginin farklı yollarına akla, sezgiye, praxeolojiye ve dogmalardan ziyade doxaya (kanıya) göre eylemeyi makul gören bir çizgiye sokar insanı. Dogmatikler (her şeyi matematiksel olarak kesin görenler) bu manada özgürlükten ziyade her şeyi -aklı, hayatı, yaşamı, toplumu ve bireyi- bir nesne gibi katı, somut ve sınırları belli olarak görme eğilimindedir. Devrimcilikleri de buradan gelir. Her şey yıkılıp yeniden yepyenisi ve tamamen farklı bir şey yaratılabilir diye düşünürler. Bu dogmatizmden kurtulmak için bazıları (Hegel veya pek çokları gibi) tarihselliğe sığınırlar, tarihi insanın tek gerçeği olarak görürler. Çünkü onlara göre olan sadece olmuş ve yaşanmış olandır, salt gerçektir ve bu yüzden salt akıldır. Bu bakış açılarıyla sınırlı kalırsak örneğin soğuk suyla duş almanın fayda ve zararlarını sadece yaşadığımız ve tecrübe ettiğimiz şeylerden çıkarabilirdik oysa soğuk suyla duş almanın deneyimsel olmayan hatta bilemeyeceğimiz pek çok faydası (veya zararı) olabilir. İslam dininde Abdest almak veya Hıristiyanlıktaki Vaftiz sadece suyla yıkanmak-arınmak veya ıslanmak demek değildir örneğin.

Gaybe iman bir bilinemezliğe veya gizeme inanmak da değildir; karar vermenin, adanmanın, aramanın ve sormanın ilk adımıdır aynı zamanda. Bu nedenle namaz, zekât gibi vecibeleri önceler ve onları cebirsiz bir zaruriye haline getirir. Bir diğer deyişle gayb, bizim yaratılmış olmakla yüklendiğimiz vecibelerin tümüne işaret eder. Gaipten hareketle ve onu açmaya yönelen insanların yani iman edenlerin aksine mümin olmayanlar -yani bilinmeyene duydukları korkuyla gaibi reddeden insanlar- kesin yargılara varmak için her nevi sabiteler, belirginlikler, dogmalar, düşünmeyi perçinleyen ideolojiler ve bir ışık arayışına girebilirler ve girmektedirler. Oysa her tür mantıksal kesinlik bizi felsefenin dolambaçlı sokaklarına iter. Burada bir parantez açıp, muhtemelen Gazali felsefeyi ve metafiziği mahkûm etmekten çok bu eğilimi yani Aristocu düz mantığı (totolojiyi) mahkûm ederek, serbest düşünme olarak felsefeyi prangalarından kurtarmaya çalışmış olabilir.

“İkra” emriyle (ki okumak, düşünmek ve söylemek anlamında yani konuşan akıl manasında logos’un manasını da içermektedir) bağdaştırabileceğimiz vahiy-akıl ekseni, bilim, ilim, irfan, siyaset ve hikmet olarak felsefe ve bunların tümü olarak yaratıcı atılımların tümü gaybden duyduğumuz havf ve haşiye duygusu veya havf ve reca arasında olmalıktan neşet eder. Bu, yani havf (korku) ve reca (ümit) arasında olmak, muhteşem bir enerjiye yani tüm yaratıcılığımızı, özgürlüğümüzü, hareketimizi ve irademizi mümkün kılan kaygıya yol açar. Bu kaygı bilişlerimizi pençesine alan korku ve korkusuzluk, ümit ve ümitsizlik gibi uç noktalardan bizi kurtarır. Bu enerji (kaygı) hem özgürlüğü hem sorumluluğu barındırır. Oysa bilinmezlikten korkmaktan kaynaklanan inkâr veya onun karşıt kutbu tutuculuk ise; yani belirsizlik korkusu ve anlama/açımlama çekingenliği ve mevcudu koruma arzusu, insanları sahte tanrılar icat etmeye doğru ve çoğu zaman suçlayacakları bir düşman aramaya yönlendirir. Hakikaten çoğu insan başına gelenlerden dolayı suçlayacak birini aradığında tanrıya inanır ve onu anar (Anglofonların öfkelendiklerinde “Jesus Christ!” demesi veya Türkçe konuşanları “Allah kahretsin” demesi gibi). Böyle durumlarda Allah’ı anmak bir günahtır bazen çünkü O’nu bir hakaret aracı olarak kullanmaktayızdır. Bu hem Allah’a hem de sevgili kullarına saygısızlıktır.

Bazen bir gece kelebeğinin ışığın etrafında dönmesi veya ateşe sokulup yanması gibi insanlar da gerçeklik dedikleri şeye aldanır ve onda takılır kalırlar[2]. Hatta bazıları aydınlandıklarını sanırlar oysa sadece ışığı görürler veya kaybettiği anahtarı sokak lambasının altında arayan sarhoş misalini akla getirirler. Gaybe iman bizi işleten(!) lambalara, fenerlere veya havai fişeklere değil ama belki yıldızlara veya gökyüzüne bakmaya yani bir aralık ve açıklık bulmaya iter. Aydınlanmak kısacası bir aydınlanmış olmak değildir; kesinlikten uzak olan ve gaybe açılan “aralığı” görmektir. Hatta aralığın ve açıklığın kendisi olmaya çalışmaktır.

Bu hal, bir öğretmenlik, bir uzmanlık otoritesi olmaktan veya yasa ve sınır koymaktan öte sürekli bir karar vermeyi, öğrenmeyi ve hareketi mümkün kılar[3]. İnsanın kendini sürekli geliştirmeye, öğrenmeye ve arayışa iten işte bu kaygıdır. Kısaca; yaratıcı atılımlarda, tefekkürde ve risk almada bulunmak demektir. Gerçeklik işaretlerdir ve o işaretler bize gerçekte görünmeyen ve gizemli olana (gaybe) işaret eder. Her hangi bir nesnenin, kelimenin veya varlığın en önemli işlevi bir simge-gösterge olma işlevidir. Eğer devlet, yasa, gibi şeyler öncelikle bir simge (idea) olma işlevi görmezse kendi iddia ettiği işlevi de yerine getiremez.

Gayb mutlak bilinmezlik veya tam olarak apaçık bilmelik demek değildir. Sokrates’in “bilmediğini bilmek”ten kastettiği şey bu olabilir. Hiçbir şeyden tam olarak emin olamamaktan kaynaklanan hata yapma ve yanılma özgürlüğü, kul veya insan olmanın sonucunda bize bahşedilen en büyük haktır. İnsanların hata yapma ve yanılma hakkı vardır ve diğer tüm hakların dayandığı hak budur kanaatindeyim. Doğal haklar veya sözleşmeci hak teorilerinin bir kısmı da bu manada okunabilir. En temel hak, hata yapma ve yanılma hakkıdır. En temel ödev yanıldığını kabul etme ve hatadan dönme ödevidir. Diğer tüm haklar; özgür irade, yaşama, inanma ve mutluluk arayışı gayb içinde ve onunla birlikte yaşamak ve hata yapmak zorunda olduğumuz için vardır.

BÖLÜM 2


[1] Liberteryen ve muhafazakar düşüncede toplumsal ve siyasal yaşamdaki özgürlüğün dolayımsal olduğunu vurgulayan bir yazım Liberal Düşünce dergisinde yayınlanmıştı. Söz konusu metinde özgürlüğü sonsuzluktan alıp piyasa, otoritelerin çokluğu, gelenek vs gibi dolayımlardan geçerek bize toplumsal ve siyasal yaşamımıza aksetmesi ile burada söylediğim şeyler arasında temelde bir çelişki yoktur.

[2] Agamben, Açıklık adlı eserinde, sanırım zoon ve bios arasında bir ayrım yaparken veya insan ile hayvan arasında bir ayrım yaparken bu örneği hakikaten farklı ama çok daha hoş detaylandırır.

[3] Bir öğrencim bana üniversitede hiç bir şey öğrenmediğini ne öğrendiyse dershanelerden öğrendiğini söylemiş ve beni hiç anlamadığını belirterek eleştirmişti. Ben onun şahsında tüm öğrencilerime hayatımda yazdığım tek şiirle cevap veriyorum ve bu benim genellikle açılış dersim oluyor artık.

Ben ne bir öğretmenim ne de bir belletmen

Ben bir kapı aralığıyım, söylediklerimi açmama gerek yok,

Eğer bu okul sizin için bir hapishane ise,

Ben bu hapishanenin pastan çürümüş bir parmaklığıyım,

Eğer bu okul sizin için sadece sırça köşkten ibaretse,

Ben bu köşkün kırık bir penceresiyim.

Gelin, geçin, gidin içimden… uğurlar olsun!

Kürd Meselesinde Duygusal İlişkiler Üzerine

“Peki” deniliyor Kürd meselesinin karakteri değişmiş olmasına rağmen, örneğin inkâr politikasının bitmiş olması, üstelik PKK ve ilgili yapıların bu kadar hata ve rasyonel de olmayan politikalarına rağmen insanlar neden hâlâ PKK’ye itiraz etmiyor. Sanırım tek cevabı olmasa bile asıl etmen duygular ile ilgilidir. Hem Kürdler ve devlet arasındaki duygular hem de Kürtler ve PKK arasındaki duygular.

Kararlar alınırken duyguların etkisi ve önemi ile ilgili yapılan testler var. Bu testler kararlarda duyguların belirleyici etkisine vurgu yapmakta. Her insanın duygusal ve rasyonel tarafı olduğunu, duygusal tarafını file, rasyonel tarafını ise biniciye benzeten Jonathan Haidt demiş ki “kontrol binicinin elindeymiş gibi gözükse de fil biniciye göre daha güçlüdür. “ (Daha fazla ayrıntı için Bkz. Karar Verdim, Lale Saral Develioğlu)

Bu temelden bakınca Kürd meselesinde ilişkileri sadece rasyonel veriler üzerinden değil; duygusal ilişkiler üzerinden de analiz etmek gerekiyor.

Kürd meselesinde AKP hükümetleri dönemlerinde önemli adımlar atılmıştır. Bu adımlar Kürd meselesinin karakterini değiştirmiştir. Artık Kürdlerin “varlıkları-yoklukları” gibi bir tartışma yapılmamaktadır. Temel itibari ile artık Kürdler “var olduklarını ispatlama” gibi bir çaba içerisinde değiller. AKP dönemlerinde temelde Kurmancı ve Zazaki dilleri kendisini ifade edebilmiştir. Basın, yayım, eğitim, yargı ve cezaevleri gibi çeşitli alanlarda Kürtçenin lehine birçok çalışmalar yapılmıştır. Bütün bunlardan ve yasal düzeylerden de daha önemli olan toplumsal alt yapıyı ve algısını önemli derecede değiştirmiştir. Bugün ana akım medyada Kürdlere yönelik bir pejoratif yaklaşım görülmemektedir. Muhtemelen Kürdler en fazla bu dönemde farklı kesimlerden destek bulmuştur. Belki de herhangi bir yasal düzenlemenin üzerinde sağlıklı bir şekilde yükselebileceği alan bu alt yapının değişmiş olmasıdır. Nitekim herhangi bir tv programına katılıp Kürdler lehine bir şeyler ifade ettikten sonra soluğu nezarette almanız mümkündü.

Diğer taraftan “ne zaman aldı, nerede aldı” gibi soruların cevaplarının olmadığı ama bir sabah kalkıp baktığımızda “halkın hendek kararı, savaş kararı aldığını” ifade eden bir PKK gördük. Bir açıdan tuhaf bir şekilde buna destek veren sivil dinamikler gördük. Sadece sonuçları itibarı ile değil; gerekçeleri itibarı ile de gereksiz ve anlamsız olan bir savaş politikası Kürd kentlerini yıktı. Binlerce insan öldü binlercesi göç etti. Üstüne kahramanlık nutukları çekilen çocuk yaşta insanlar öldü. Kürd siyasetinde ciddi bir tıkanma yaşanmasına sebep olan bu savaş politikasının halka rağmen ancak halk içinde olmayan mantıksızlık olduğu, anadilde eğitim için insanların ölmesine gerek olmadığı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için karakolların bombalanmasına gerek olmadığı, Öcalan ile görüşmelerin yaşanması için çocuk yaşta kahramanlara ihtiyaç olmadığı gibi ifadeler politize olmuş kadrolar, kısmen öyle olmasa bile, tarafından değil; ama halk arasında da ifade edilmekteydi. Sorumluluk düzeyindeki insanlar ise daha yeni ifade ediyor, savaşın bir mecburiyet olmadığını.

İşte rasyonel olmayan bütün bu yaşananlara rağmen halk sesiz bir tepki içindeydi ve açık bir şekilde rasyonel görmediği bu kararlara rağmen muhtemelen bir seçimde sonuçları ciddi bir şekilde etkilemeyecek bir sonuç göreceğiz. Aynı şekilde kadro düzeyindeki insanların bazıları da kapalı kapılar arkasında rasyonel görmediği bu politikaları kamuoyu önünde destekledi. Bütün bu rasyonel görülmeyen politikalara rağmen halkın tepkisizliğinin kaynağını duygusal ilişkilerde aramak gerekir. On yıllarca süren bu savaş Kürdler ile PKK arasında duygusal bir bağ kurdurdu; aynı zamanda devlet ile Kürdler arasındaki duygusal bağlar zayıfladı. Öyle bir duygusallık ki oluşan başka Kürd grupları PKK’ye eleştiri üzerine bir politika sürdürdüğünde halk arasında ciddi bir itibar kaybına uğruyor.

Muhtemelen alternatif Kürd gruplarının da devletin de Kürd meselesinde kaçırdığı şey bu duygusal ilişki oluyor. Bu duygular o kadar güçlü ki rasyonel görülmeyen kararları tolere ettirebiliyor.

Kürdler ve devlet ile Kürdler ve PKK arasında olarak tarif edilebilecek bu duygusal ilişkiyi göz ardı ederek yapılacak analizler eksik kalacaktır. Aynı zamanda hem başka Kürdî gruplar hem de kamu otoritesi tarafından oluşturulacak politikalar da amacına ulaşamayacaktır. Bu bağların farkında olan PKK veya ilgili yapılar bunun üzerinden Kürd kamuoyunun vicdan ve aklını teslim almakta zorlanmamaktadır.  Bu duygusal bağların farkında olan PKK’li yöneticilerin de eleştiriler karşısında başvurduğu liman bu duyguları tetikleyen söylemler/nutuklar olmaktadır. Ortalama bir sempatizanın eleştiri temelinde bir tartışmada rasyonel görmediği kararlara rağmen eleştiri geliştirememesinin sebebi kurduğu duygusal ilişki olduğu fark edilecektir.

Bunun aşılması kolay değildir; ancak bu durumun farkında olup politika üretmek Kürd meselesinde ilerlemede fayda sağlayacaktır. Hükümetin bunun farkında olmadığını ya da öyle göründüğünü belirtmek gerekiyor. AKP’nin yukarıda özetlenen bütün adımlarına rağmen gelinen aşama itibarı ile başvurduğu yol kendi ifadeleri ile “topyekün bir güvenlikçi” politika olmaktadır. OHAL’in de verdiği yetkiler ile legal düzeyde çalışan kurumlara ve kişilere karşı “topyekün bir güvenlikçi” politika mantığı ile yapılan yasaklamalar, tutuklamalar, ihraçlar ve özensiz bir dil kullanımı bu süreci daha da zorlaştırmaktadır. Bu temelde hükümetin özen gösteren ve duygusal bağların farkında olan bir politika oluşturması gerekmektedir. Bunun bu süreçte mümkün olup olmadığı başka bir yazının konusu olabilir. Ancak bu temelde bir politika PKK’nın Kürd siyasetindeki haksız ve tıkayıcı yaklaşımının da değişmesine katkıda bulunabilecektir.

Evet, “cennet annelerin ayaklarının altındadır”

2 Mart Perşembe günü babam 65 yıllık sevgili eşini, biz beş kardeş ise annemizi kaybettik. Canımız annemiz uzun bir hastalık döneminden sonra hayata veda etti. Şartlar ne kadar ağır, ıstırabı ne kadar büyük olursa olsun, hastalığı boyunca bir gün olsun isyan etmedi. Biz ona değil o bize moral ve metanet aşıladı. Daima “Allah böyle takdir etmiş” dedi. Mukadder sonu sabırla, tevekkülle bekledi. Bir Perşembe akşamı vefat etti ve bir Cuma günü, rahmetli-yağmurlu bir günde toprağa verildi. Bu dünyadan bir Zübeyde (Karahan) Yayla geçti.

*          *          *

Annelerle ve anne-evlat ilişkileriyle ilgili çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Bu yüzden belki de benim satırlarım bilinenleri tekrarlamaktan öteye geçemeyecek. Buna rağmen birkaç şey söylemek arzusundayım.

Annelerin evlatlarının hayatındaki yeri, önemi ve rolü tartışılmaz. Yaşınız kaç olursa olsun o sizin annenizdir ve siz onun daima gözü gibi sakındığı evladısınızdır, bebeğisinizdir. Çok genç olduğu zaman insanın annesinin değerini lâyıkı veçhile idrak ve takdir etmesi zor oluyor. Ancak, yaş ilerledikçe ve özellikle, hep söylendiği gibi, insanların kendisi anne-baba olunca, annelerin (elbette babaların da) kıymeti daha iyi anlaşılıyor ve takdir ediliyor. Herkes gibi benim de yaşadığım macera bu.

Yıllar önce, 1980’lerin başlarında, merhum hocam Prof. Dr. Aydın Yalçın’ın evinde Hoca ile annesi arasında kısa ama ilgimi çok çeken bir diyaloga şahit olmuştum. Hoca annesine “anne” diye seslendi ve annesi Hoca’ya “yavrum” diye cevap verdi. Hoca’nın seslenişi on yaşındaki bir çocuğun annesine hitabından ve annesinin cevabî hitabı sevecen bir annenin on yaşındaki çocuğuna hitabından farklı değildi. Bu olay o sıralarda yirmili yaşların ortalarında olan bana ilginç ve biraz da tuhaf gözükmüştü. Yıllar sonra anladım ki hiçbir tuhaflık yoktu. Bugün asıl tuhaf olan şeyin benim böyle düşünmem olduğunu biliyorum ve kendimi ayıplıyorum.

Gerek derslerimde gerekse ders dışı sohbetlerimizde öğrencilerime sık sık kahraman bulmak için uzağa gitmelerine gerek olmadığını, kahraman arıyorlarsa yakınlarına, evlerine, anne-babalarına bakmaları gerektiğini söylerim. Çoğu zaman pek az öğrencimin tasdik dolu söz ve bakışlarıyla karşılaşırım. Ama eminim, tüm öğrencilerim yaşları ilerledikçe, eğer sözlerimi hatırlıyorlarsa, bana hak veriyorlardır.

Şu fani, yalan dünyada, iyilikler kadar kötülüklerin, nimetler kadar sıkıntıların da bol olduğu beşerî âlemde, evlatlarını (çok hoş bir deyişle) “haram yedirmeden” büyüten, onları “namerde muhtaç etmeyen,” her ihtiyaçlarını elinden geldiğince karşılayarak hayata hazırlayan, onlara iyi insan olmanın gereklerini öğreten ve yaşatan her anne, her baba bir kahramandır.

Benim annem de öyleydi.

Annem 1933’te doğdu. Annesini 27 yaşında, kendisi daha sekiz yaşındayken kaybetti. Sonraki yıllarda iki ufak kardeşine küçük bir anne oldu. Bu yüzden en büyük dayım ve teyzem anneme her zaman hem abla hem anne gözüyle baktı. Sevgili annem 18 yaşında evlendi. Altı doğum yaptı. Beş sağlıklı çocuk dünyaya getirdi. Saçını süpürge ederek çocuklarını büyüttü.

Annem hayatın tüm zorluklarını yaşadı. Bu zorlukların bir kısmı ülkenin genel fakirlik ve sefaletinden, diğerleri ise hem dar hem geniş aile ortamından ve şartlarından kaynaklandı. Annem gibi babam da en büyük kardeş olduğu ve babasını erken kaybettiği için, benim anne-babama ailelerinin anne- babalığı gibi bir rol düştü. Sadece aile efradı değil bazı akrabalarımız, hattâ köylülerimiz ve kasabalılarımız da bu rolden yararlananlar kervanına katıldı. Bunda benim ailemin şehre ilk göç eden ailelerden biri olması da rol oynadı. Kasabamızdan ve köyümüzden Ankara’ya göç edenlerin birçoğunun yolu bir şekilde bizim evden geçti. Böylece annem ve babam gayet geniş bir ailenin merkezinde oturdu. Genellikle de bunun avantajlarını değil sıkıntılarını yaşadı.

Annem her anne gibi son nefesine kadar daima evlatlarını düşündü. Onların iyiliği için dua etti. Onları bebek gibi sakındı.

Artık annesizim. İçimde asla dolmayacağını bildiğim bir boşluk var. Ben de içinde anne boşluğu olanlar kervanına katıldım.  Şimdi onları daha iyi anlıyorum. İster hasta olsun, ister hiç hareket edemesin, annenin bir sesi, bir nefesi, bir bakışı bile evlada şifa gibi geliyor. Artık bundan mahrumum. Ne var ki insanız, dünyanın kurallarını değiştiremeyiz. Annemizin, tüm annelerin mekânının cennet olmasını dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok.

Sanırım “cennet annelerin ayaklarının altındadır” sözünden daha hikmetli bir söz yok…

Serbestiyet, 07.03.2017

Bürokratik vesayet bitti mi?

Türkiye siyasetini değerlendirirken sadece siyasal iktidar üzerine odaklanan ve sahadaki tüm diğer aktörleri ve faktörleri görmekten özenle imtina eden bazı kişi ve çevreler, Türkiye’de bürokratik vesayetin bittiğini iddia ediyor. Bu görüşleri AK Parti ve Erdoğan nefretiyle birleşince, bürokratik vesayete dikkat çekenlere hakarete varan ifadelerle saldırıyorlar. Kemalist vesayetin artık muhayyel olduğunu; iktidarın yanlışlarını meşrulaştırmak veya örtmek için kullanıldığını ileri sürüyor.

Gerçek ne? Bürokratik vesayet hakikaten bitti mi? Bürokratik vesayetten bahsedenler hayal mi görüyor? Bürokratik vesayete yerli yersiz atıf yaparak başka ve daha önemli problemlerin üstünü örtmeye mi çalışıyor?

Bürokratik vesayet hem bir yapılanma hem de bir zihniyet meselesi. Hiçbir şekilde, gerek yapılanma gerekse zihniyet olarak sıfırlanması mümkün değil. Üstelik sadece Türkiye gibi nisbeten zayıf ve istikrarsız demokrasilerde değil, daha güçlü ve istikrarlı demokrasilerde de izleri, yansımaları ve sonuçları var. Meselâ ABD’de yaşanmakta olan son çekişmelerin bazılarının bu çerçevede okunması mümkün. Bununla beraber, ABD gibi yerlerde bürokratik vesayet önemli ölçüde kontrol edilebilirken, Türkiye gibi ülkelerde çok zor kontrol edilebiliyor.

Bürokratik vesayet, esas itibarıyla, devlet iktidarının ağırlıklı ve daha geniş kısmının orta ve uzun vâdede siyasal iktidardan daha az görünür olan bürokratik çevreler tarafından kullanılmasıdır. Siyasetçiler sadece ana çizgileri belirleyebileceği; politikaların uygulanması kaçınılmaz olarak teknik bilgiye ve çoğu zaman daimî statüye sahip bürokratlar gerektireceği için, bürokratik vesayet eğilim ve pratikleri tamamen ortadan kaldırılamaz.

Türkiye’deki bürokratik vesayet geleneğinin Osmanlı’ya giden kökleri var. Kapıkulu mantığı ve uygulaması bu geleneğin odak noktasıdır. Toplumla bağları olmayan, saray yetiştirmesi kapıkulları zamanla saraya da açık-örtük kafa tutabilecek, tabiri caizse “kazık atabilecek” güce ulaşmış; bu durumu sıradan ve yerleşik hale getirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, bütün kopuş iddialarına ve çabalarına rağmen, Osmanlı’dan bürokratik vesayet geleneğini devraldı. Tek biçimleştirici ulus-devlet mantığına ve yüceltilmiş bir anti-demokratik cumhuriyet anlayışına dayanarak yeniledi, takviye etti. Tek Parti döneminde siyasetçi-bürokrat özdeşleşmesi bu problemi bir ölçüde sindirdi. Ancak, 1950’de demokrasiye geçilir geçilmez sorun belirginleşmeye ve ağırlaşmaya başladı. Hiç şüphe yok ki, merhum Adnan Menderes’in iktidara geldiğinin ertesi günü bürokratik vesayet odaklarında kıpırdanmalar ortaya çıktı.

1960 darbesi, bürokratik vesayetçilerin mevcut demokratik iktidara verdiği bir ders ve onun üzerinden tüm müstakbel demokratik hükümetlere verdiği bir mesajdı. 1961 Anayasası bir bürokratik vesayet sistemini resmen inşa etti. Amaç, demokratik görünümlü bir sistem içinde, gerçek devlet iktidarını kendi kendini yeniden üreten bürokratik vesayet odaklarına teslim ve tahsis etmek ve bu iktidarı koruma altına almaktı. Bu proje önemli ölçüde başarılı oldu. Demirel, Özal ve bir yere kadar Erdoğan hükümetlerinden gelen meydan okumalara direndi. Erdoğan iktidarının son yılları bürokratik iktidarın geriletilmesinde hayatî mesafe alınan yıllar olarak tarihe geçti.

Ancak bu sırada — daha sonra anladık ki  — başka bir bürokratik vesayet zihniyeti ve odağı hızla gelişmekteydi: Gülenizm ve Gülenist örgüt. Gülenciler Kemalist vesayet sistemini çok iyi anladı ve dinamiklerini herkesten daha iyi kavradı. Kemalist vesayetin geriletilmesi sürecinde, demokratik iktidara demokrasinin hatırına değil, kendi müstakbel vesayetleri uğruna ve hesabına yardım etti. Gülenistlerin kibri, saldırganlığı ve güç zehirlenmesine uğraması; buna karşılık demokratik iktidarın uyanıklığı, mücadele azmi, daha doğrusu Erdoğan’ın cesareti ve kararlılığı, halkın da büyük desteğiyle, 15 Temmuz’da ve sonrasında Gülenist vesayet projesine büyük darbe indirilmesini sağladı.

Gelgelelim ne Kemalist ne de Gülenist vesayetin püskürtülmesi vesayet sisteminin yapısal ve zihinsel olarak tümüyle tasfiye edildiğini gösteriyor. Her iki kanadın unsurları sağda solda mevcut ve vesayetçi zihniyet hâlâ canlı. Hürriyet gazetesinin “Karargâh rahatsız” manşeti bunun yansıması, ama tek işareti değil. Daha önce Yargıtay’dan gelen “HSYK üyelerini biz seçelim” şeklindeki açıklama ve GKB’nın yılbaşı mesajında 15 Temmuz’daki kalkışmayı  “TSK’ya ihanet” olarak adlandırması da Kemalist bürokratik vesayet zihniyetinin işaretleri arasında. Gülenist vesayetçilik zihniyeti ise bulunduğu yerden bir santimetre olsun geriye gitmiş değil.

Bürokratik vesayete karşı mücadelede asıl görev hükümetin omuzlarında. Haksızlık etmeyelim; hükümet bu konuda hassas ve gerekenleri yapmakta. Nitekim Hürriyet gazetesine de gerekli tepkiyi gösterdi. Ancak bu mücadelede hükümetin güçlü olabilmesi için sivil toplum desteği de şart. Sorun sadece hükümetin değil hepimizin. Bu yüzden, bürokratik vesayete karşı olan her kişi ve kesim ses vermeli.

Serbestiyet, 03.03.2017

Erdoğan yeni sistemi kendisi için mi istiyor?

CHP çevreleri anayasa paketi ile yapılmak istenen hükümet sistemi değişikliğine şiddetle muhalefet ediyor. Gayet tabiî; muhalefet etmek hem haklarıdır hem de görevleri. Muhalefet olacak ki eksikler ve yanlışlar görülebilsin ve giderilebilsin. Ülke tek yola mahkûm olmasın. Toplumda umutlar canlı tutulsun. Ne var ki, CHP’nin muhalefeti çoğu zaman ne sağlam, güçlü, ikna edici ve dürüst argümanlara dayanıyor, ne de demokratik meşruiyet sınırları içinde kalmaya dikkat ediyor, saygı gösteriyor.

Diyorlar ki, Erdoğan yeni sistemi kendisi için istiyor.

Diyelim ki öyle. Bu niye yanlış olsun? Siyasetçiler zaten siyasetle gelinen makamları istemek, oralara tırmanmak için var. Bunu yapma arzusu taşımayan kimseler siyasetçi olamaz, özellikle de siyasî ekiplere liderlik edemezler. Açık, meşru, demokratik kanalları ve süreçleri kullanarak gelinebilecek her makama ulaşmaya çalışmak, her politikacının hem hakkıdır hem de işidir.

Erdoğan bu sistemi kendisi için istemediğini defalarca beyan etti. İstese bile, bunun meşru olduğu açık. Yeni hükümet sistemi kurulursa her politikacının nihai hedefi cumhurbaşkanlığı olacak. Referandumda evet çıkarsa Kılıçdaroğlu yeni sistem içinde cumhurbaşkanı olmayı red mi edecek? Bu, siyaseti bırakmak veya demokratik siyaseti reddetmek anlamına gelir.

Diyorlar ki, Erdoğan yeni sistemde tek adam olacak, diktatör olacak.

CHP liderleri önce Erdoğan hâlihazırda mı diktatör, yoksa hükümet sistemi değişirse mi diktatör olacak; buna bir karar vermeliler. Zira şimdiye kadarki muhalefetleri önemli ölçüde her iki iddiaya dayandı. Erdoğan’ın gerçekten diktatör olduğu inancında iseler, o zaman diktatör olmayı yeni sistemde de sürdüreceğini düşündüklerini söylemeleri gerekiyor. Yok, Erdoğan değişiklikten sonra diktatör olacak diyorlarsa, o zaman da şimdiye kadarki suçlamalarının temelsiz olduğunu kabul ve itiraf etmeleri, hattâ Erdoğan’dan ve takipçilerinden özür dilemeleri gerekiyor.

Erdoğan Türkiye demokrasi tarihinin en başarılı lideri. Girdiği her seçimi kazandı. Binbir çeşit entrikaya, alavere-dalavereye, demokrasi dışı oyunlara rağmen ayakta kaldı. Geniş toplum kesimleriyle çok güçlü bağları var. Milyonları sözleriyle hareket geçirebiliyor. Şu anda da, sözüm ona parlamenter sistemimiz içinde birinci adam. Yürütmeye başkanlık ettiği gibi, sistemin doğası sonucu yasama faaliyetinde de inisiyatif alabiliyor. Bunu yapabilmesine, sahip olduğu halk desteği yanında, cari sistemin sapkınlığı, yani sorumsuz cumhurbaşkanına sorumlu başbakanınkiyle yarışacak yetkiler vererek yürütmede iki başlılık yaratması da katkıda bulunuyor. Böylesine başarılı ve etkili bir lider kendisi için daha fazla ne isteyebilir? Kaldı ki, anayasa değişikliği olmasa da Erdoğan 2019’ta gireceği yarışı muhtemelen kazanarak 2024’e kadar cumhurbaşkanlığı makamında oturabilir. 2024’ten sonra da AK Parti’nin başına geçerek yıllar boyunca başbakanlık koltuğunu işgal edebilir.

Cumhurbaşkanlığı sistemini savunmak kadar ona karşı çıkmak da meşru bir pozisyon. Ama muhalefet meseleyi Erdoğan üzerinden tartışmakla kendi kalesine gol atıyor. Yeni düzenlemeyi sadece Erdoğan üzerinden savunmak ne kadar yanlış ve mahzurluysa, sadece Erdoğan üzerinden karşı çıkmak da o kadar yanlış ve mahzurlu. Erdoğan bir fani. Hepimiz gibi, bugün var yarın yok. Sistemler ise nesiller boyu devam etmekte. Bu yüzden, CHP meseleyi şahıs meselesi olarak değil sistem meselesi olarak ele alsa ve tartışsa daha başarılı olabileceği bir kulvara girer.

Yeni düzenleme ile başarılı liderlerin iktidar süresi sınırlanıyor. Buna bir de kaybeden parti liderlerinin makamlarından çekilmesi eklenirse, yeni sistem Türkiye siyasetine canlılık kazandırır ve daha hızlı tazelenme imkânı sağlar.

Sonuç olarak, “Erdoğan yeni hükümet sistemini kendisi için istiyor” teziyle seçmen kitlelerini referandumda hayır demeye ikna etmek çok zor. Muhalefetin daha ciddî, inanılır, etkili tezler bulması lâzım.

Serbestiyet, 28.02.2017

Referandum bir beka meselesi mi?

16 Nisan referandumuna doğru koşar adımla gidiyoruz. Hem “Evet” hem “Hayır” kanatlarının kampanyası çoktan başladı. Liderler ve partilerin kurmayları her Allahın günü bu konuda konuşuyor, demeç veriyor. Salon toplantıları yapıyor. Bazı liderler meydanlara da iniyor ve büyük kalabalıklara heyecanlı nutuklar çekiyor. Siyaset iyice ısınıyor…

Benim gözlemlerime göre ne “Evet” ne de “Hayır” kanadı sonucun kendi lehine olacağından yüzde yüz emin. Kişisel gözlemlerimin  yanında kamuoyu anketleri de durumun ortadaolduğunu gösteriyor. Bu, kampanyaların önemini iyice artırıyor. Öyle anlaşılıyor ki, süreçte kim kararsız, mütereddit toplum kesimlerini daha çok ikna ederse o kazanacak.

Kanatların kampanyaları, bir kısmı konuyla doğrudan alâkalı, bir kısmı dolaylı olarak alâkalı, bir kısmı de hiç alâkası  olmayan temalar  ve vurgularla yürütülüyor. İlginç bir şekilde,her iki kanadın buluştuğu noktalar da var. Bunların en önemlisi, referandum ile ülkenin bekası arasında kurulan bağ. “Evet”çiler de “Hayır”cılar da referandumun ülke, toplum ve rejim için bir beka meselesi olduğunu sık sık vurguluyor. “Evet”çilere göre evet çıkmazsa; ‘Hayır’cılara göre hayır çıkmazsa, ülkenin bekası tehlikeye girebilir. Cumhuriyet elden gidebilir. Rejim değişebilir.  Toplum bölünebilir. Devlet yıkılabilir. Ülke parçalanabilir…

Siyasette taraf olanların kendi tezlerinin önemini anlatmak için benzetmeler yapması, muhtemel müsbet veya menfi sonuçları abartması, bilinmeyen ve az karşılaşılan bir durum değil. Bu biraz siyasetin doğasında yatıyor. Ancak abartmanın da bir sınırı olması lâzım. Hudutsuz derecede abartılı kampanya yürütenler, karşı tarafın değil kendi tezlerinin zarar gördüğüne, inandırıcılık kaybına uğradığına ve kitlelerin tersten okumalar yaptığına şahit olabilir. Bana öyle geliyor ki,şimdi böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Hükümet sistemiyle ilgili bu referandum elbette önemli. Türkiye’de ilk defa sivil siyaset unsurlarının inisiyatifiyle devlet sisteminde önemli bir değişiklik yapılması ihtimâli var. Ayrıca, sürecin kendisi de sonuç kadar mühim. Umulur ki uygar ve barışçıl bir kampanya dönemi yaşanır ve memlekete faydası olacak bir netice ortaya çıkar. Ancak, ne kadar önemli olursa olsun referandumun sonucuyla ülkenin bekası arasında organik bağ kurmak, şu veya bu istikamette oluşacak netice ileülkenin bekasını özdeşleştirmek, vahim bir hata. Ülkenin kendi ayağına kurşun sıkması gibi bir şey.

Türkiye, referandumun sonucu ne olura olsun, referandumdan sonra bir beka sorunuyla karşılaşmayacak. Devlet ve demokratik cumhuriyet rejimi ayakta kalacak ve yoluna devam edecek. Siyasetçilere düşen görev, panik havası oluşturmak yerine olayı kendi sınırları içine tutmak ve makullükten ayrılmamaktır.

“Evet” çıkarsa Türkiye yeni bir hükümet sistemini deneyecek. Bu, bir takım mahzurlar doğurma olasılığı bulunsa bile, birçok fayda da sağlayacak. En önemlisi, Türkiye hükümet sistemsizliğinden kurtulacak. Yürütmede iki başlılık ve istikrarsızlık sona erecek. Yeni sistem, orta ve uzun vadede siyasî kültürümüzde müspet değişikliklere sebep olabilecek.

“Hayır” çıkarsa Türkiye önemli bir problemin çözümünü ileriye ertelemiş olacak. Ülkenin bu problemle yaşaması mümkün  olamayacağına göre,  siyasî aktörler — yani partiler ve liderler — bir süre sonra sorunu çözmek için başka yollar arayacak. Nasıl ki AK Parti ile MHP bir blok oluşturdu ve içinde bulunduğumuz süreci başlattıysa, bu sefer başka bloklar doğacak ve ülke bir şekilde yoluna devam edecek.

Siyaset toplumun, ülkenin yollarını kapatmak değil açmak için var. Ayrıca, hiçbir ülke kaderini tek senaryoya bağlayamaz. Bu yüzden, siyasetçilere düşen görev umutsuzluk dağıtmak ve felâket senaryoları yazmak yerine, topluma özgüven aşılamak;daima problemlerden çıkış yolları bulunacağını, tek yola mecbur ve mahkûm olmadığımızı vatandaşlara anlatmak;insanları akla, mantığa uygun, her şeyi yerli yerinde tutan, ne abartan ne önemsizleştiren tavırlar almaya teşvik etmektir. Bu yapılmayıp liderler ve diğer parti öncüleri keskin, kutuplaştırıcı, çatışmacı politikalar izlerse, gerilim doğar ve bu gerilim toplum katmanlarına katlanarak yansır.

Bence “Evet” kanadı da “Hayır” kanadı da referandumu ülkenin bekası (ve rejim, cumhuriyet, toprak bütünlüğü vs) ile ilişkilendirmekten hemen ve kesinlikle vazgeçmeli…

Serbestiyet, 24.02.2017

Osmanlı hanedanından bir liberal aydın: Prens Sabahaddin Bey

Prens Sabahaddin Bey, II. Abdulhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’ın oğlu, Sultan Abdulmecit’in torunudur. Birçok kaynağa göre sosyoloji alanında çalışmalar yapan ilk Türk isimlerden biri olarak kabul edilen Sabahaddin Bey, Osmanlı-Türk toplum yapısına dair çok önemli tespit ve gözlemlerde bulunmuştur. Siyasî ve iktisadî alanda Osmanlı’nın kurtuluşu için liberal tezlere dayanan çözüm önerileri ortaya koymuştur.

Fransız İhtilâli’nin ardından toplumsal yapıdaki problemler farklı meslek gruplarındaki aydınları bu sorunları çözmeye itmiştir. Bu süreç içerisinde sosyoloji (toplumbilimi) adında bir bilim dalı ortaya çıkmış, A. Comte ve Le Play bu ‘yeni’ bilim dalının gelişmesinde iki farklı akıma öncülük etmişlerdir.

Le Play, toplumbilimine gözlem tekniğini ilk olarak getiren ve uygulayan kişidir. Le Play, araştırma birimi olarak aileyi kabul etmiş, ailenin toplumu temsil eden bir prototip olduğunu iddia etmiştir.

Prens Sabahaddin’in Le Play geleneğiyle tanışması, İstibdat Dönemi’nde gittiği Paris’in sokaklarında gezerken karşılaştığı bir kitap aracılığıyla olmuştur. Edmond Demolins’in Anglo-Saksonların Faikiyelerinin  (üstünlüklerinin) Sebebi Nedir? isimli bu kitabını aldığı gece okuyarak bitiren Prens, daha sonra bu yazarın diğer kitaplarını da bulup, okumuştur.  Kitaplarını okuduktan sonra  Demolins ile tanışan ve dostluk kuran Prens Sabahaddin Bey, Science Social /Sosyal bilimler Cemiyeti’ne girmiş ve sosyoloji alanında çalışmalar yapmaya başlamıştır.

Prens, Demolins’in bu görüşlerini okuyup, Le Play okulunu benimsedikten sonra, toplumları kabaca; cemaatçi toplumlar (formations communautaires) ve hususiyetçi/bireyci toplumlar (formations particularistes) olarak ikiye ayıran Sabahaddin Bey, Türk toplum yapısının çok sıkı bir cemaatçi formülasyona sahip olduğunu belirtmiştir.

Prens Sabahaddin, her ne kadar Le Play okulunun takipçilerinden olsa da, toplumun temel yapıtaşının ne olduğu konusunda Le Play’den farklı düşünmüştür. O, Le Play gibi aileyi değil direkt olarak bireyi toplumun en küçük yapıtaşı olarak kabul etmiştir. Prens, bu düşüncesini şu sözüyle ifade etmiştir: “Bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran, ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe, fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert, toplum için değil; toplum, fert içindir.”

Aile yapısından, devlet yapılanmasına kadar Türk toplumunun her kesiminde var olan bu gerçeklik, bireyin ön plana çıkmasını yıllarca engellemiş ve toplumu küçük, kapalı yapılardan oluşan bir bütün haline getirmiştir. Sabahaddin Bey’e göre bu zihniyetin değişmemesi durumunda Osmanlı zamanla güç kaybedecektir ki öyle de olmuştur.

Prens’in eserlerinde ısrarla üzerinde durduğu iki kavram “Adem-i Merkeziyetçilik” ve “Şahsî Teşebbüs”tür.  Ona göre, Osmanlı’nın yıkılma sürecine girmesindeki en temel sebep özel teşebbüse imkân vermeyen iktisat yapısıdır.  Osmanlı ekonomisi katı devletçi bir yapıya sahiptir ve bu toplumun ve bireylerin zenginliğinin önündeki en büyük problemdir. Bireylerin ve toplumların zenginleşemediği, servet oluşturamadığı bir sistemde ise fakirlik ve sefalet baş gösterir. Zaman içinde devletler de bundan payını alır ve güç kaybeder. Sabahaddin Bey, bu sistemin değişmesi, özel teşebbüsün önünün açılması ve yatırımların desteklenmesi gerektiğini söyler.

Yaşadığı dönemdeki diğer aydınlardan farklı olarak, katı merkeziyetçi fikirlere sahip olmayan, adem-i merkeziyetçiliği savunan Prens’e göre bireyler kendi ilgilerine göre eğitim görmeli (bu eğitim sadece okulda değil hayatın her anında olmalı), girişimde bulunmaktan kaçınmamalı ve piyasaya dahil olmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Prens,  özel ve bireyci eğitimin önemini “Devletin idare biçiminin değiştirilmesiyle, yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi, yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik, eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.” sözüyle açıklamıştır.

2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından, liberal fikirleri uygulayabilmek amacıyla Osmanlı Ahrar Fırkası’nı kurarak seçime girmiş, fakat o yıllarda, özellikle milliyetçi söylemlerin popülaritesi ve askeriye içerisindeki yapılanması sayesinde söz sahibi olan İttihat ve Terakki Partisi seçimlerde ezici bir üstünlük sağlayarak iktidarı ele geçirmiştir. Bu yıla kadar Osmanlıyı yönetenleri ve hanedanlık sistemini sıkça eleştiren Sabahaddin Bey, bu olaydan sonra İttihat ve Terakki Partisini de ağır şekilde eleştirmiştir. Prense göre, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı’nın hali hazırda kötü olan durumunu daha kötü hale getirmiş ve çöküşü hızlandırmıştır.

O yıllarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni  destekleyen  aydınlar, merkeziyetçiliğin artmasına, totalitarizmin yükselmesine sebep olmuşlardır.  Farklılıklar yok sayılmış, bireylerin ekonomik özgürlüğü sağlanmamış, sonuç olarak da 600 yıllık bir imparatorluğun çöküşü kaçınılmaz hale getirilmiştir.

İttihatçı zihniyetin 100 yıldır egemen olduğu ülkemizde, Prens Sabahaddin Bey’in kurtuluş reçetesi; görüşleri ve analizleri hâlâ faydalanılabilecek  bir yol haritası olarak önümüzde duruyor.

15 Temmuz’u Unutmak Pahalıya Patlayacak

Norveç’te “Slow Tv” isminde bir kanal, iki şehir arasındaki tren yolculuğunu dokuz saatlik bir canlı yayınla ekrana taşıdı, yayın sadece trenin önüne bağlanmış bir kameradan ibaretti ve program izlenme rekorları kırdı. Bu ilginç olayı bir “kültür sanat” yazısında kullanmak üzere not almıştım. Fakat biz “15 Temmuz” diye bir şey yaşadık, böyle havadan sudan mevzulara kafa yormaktan haya eder oldum.

Zira, o gece Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve TBMM savaş uçaklarıyla 10 saati aşkın bombardıman altında kaldı, bir kısmı yerle bir edildi, 9 defa bombalandı, hem de içinde vekiller varken. Devletin güvenlik birimleri bombalandı, Özel Harekat birimi bombalanarak 40’tan fazla güvenlik görevlisi şehit edildi. Bir gecede 240 sivil ağır silahlarla taranarak, tanklarla ezilerek öldürüldü, binlerce insan yaralandı.

Sıradan bir subay Başbakan’ın emrine rest çekti, özel eğitilmiş 40 kişilik bir tim Cumhurbaşkanı’nı ailesiyle birlikte katletmek için kaldığı otele saldırdı. Devlet bir gecede çöktü, bir grup hainin işgaline uğradı, kamu düzeni felç oldu. O gecenin sabahında aslında bir devletimiz olmadığını, mübaşirinden generaline kadar, her kademesinin bir haşhaşi örgüt tarafından ele geçirilmiş olduğunu gördük. Ele geçirilemeyen birimler de o gece zaten bombalarla, tanklarla yok edilmeye çalışıldı.

Fransa’da birkaç terör saldırısı düzenlendi, 2 yıldır olağanüstü hal devam ediyor, Brüksel’de havaalanında bir bomba saldırısı oldu, otel lobileri dahi ağır silahlı askerlerle bekleniyor. Olağanüstü hal dediysek, bizdeki gibi hayatın normal devam ettiği bir durum değil, bildiğin olağanüstü hal. 15 Temmuz’da yaşananın onda biri yaşanmadığı halde bu ülkeler hayatı durdurma noktasına getirdi.

Referandum öncesinde yaşanan tartışmalara bakınca sanki 15 Temmuz’u yaşamış bir Türkiye’de değil de, Fransa ve Belçika’daki saldırıların dahi yaşanmadığı Norveç’te tartışıyor gibi “cool” tartışıyoruz, kaygılarımız sıradan bir Norveç vatandaşından hallice.

15 Temmuz’u televizyon başından izleyip twitter’dan darbeye direnenler anlamasa da o gece sokakta olanlar birkaç saat içinde öldürülecek olmanın nasıl bir duygu olduğunu gördü.

“Gelsinler, gelecekleri varsa görecekleri de var!” restini de affetmiyorum, zira 15 Temmuz öncesinde bazıları “gelecekler ve çok kötü olacak” derken, bazıları da “yok canım, o kadar da değil” diyordu; nitekim geldiler, biz sokaktaydık ama nereden kaynaklandığını hâlâ anlayamadığım bir özgüven ve rahatlıkla bizi teskin edenleri göremedik geldiklerinde.

Bu mücadelenin başı ve simgesi olan Recep Tayyip Erdoğan, eğer başaramazsa tüm ailesi dahil ağır silahlarla katledileceğini biliyor, o yüzden can havliyle mücadele ediyor. Şahsen, ben hayatımın Erdoğan’ın hayatına bağlı olduğunu o gece gördüm, iliklerime kadar hissettim, bu ülkenin sıradan vatandaşları olarak aksini düşünenler fena halde yanılıyorlar. Ben biliyorum ki, eğer başarısız olursak hepimizi öldürmekten çekinmeyecekler. Nitekim bazı Fetullahçılar 15 Temmuz şokunu atlattı “istesek 200 bin kişiyi öldürür yine yapardık” demeye başladılar, işe bakın, hayatımızı bağışlamış alçaklar, onların “merhametiyle” yaşıyoruz yani. Darbe sonrası ilk ifadelerini toptan reddedip ukala ukala ifadeler vermeye başladılar, herhangi bir pişmanlık veya ümitsizlik söz konusu değil. Bu alçaklara bu rahatlığı maalesef 15 Temmuz sonrasında ülke gündemini Norveç rahatlığında yorumlayanlar sağlıyor ve tarihî bir günah işliyorlar.

Hasılı kelam, o gece can havliyle dışarı çıkanlar ve can korkusunun ne demek olduğunu anlayanlar işi şansa bırakamayacağını çok iyi biliyor. Başarısızlığın hayatımıza mâlolacağının farkında olduğumuz için de bu rahatlığı anlayamıyorum ve kendi adıma vicdanımda mahkûm ediyorum.

15 Temmuz’u bu kadar çabuk unutmuş olmanın çok pahalıya patlayacağını biliyorum ve açıkçası korkuyorum.

Sistem değişikliği niçin gerekli?

Türk siyasî hayatının en önemli dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. Nisan ayında yapılacak referandumla birlikte Cumhuriyet tarihinin en köklü reform paketi halkoylamasına sunulmuş olacak. Daha önceki referandumlardan farklı olarak bu sefer siyasî karar alma sürecini bütünüyle değiştirecek bir paketi oylayacağız.

Karar alma mekanizmasında yapılmak istenen değişikliğin bizzat iktidarın temsilcileri tarafından gündeme getirilmiş olması doğal olarak birtakım soru işaretlerine yol açıyor. Anayasa değişikliğinin daha fazla siyasî güç elde etmek amacıyla hazırlandığı iddiası muhalif kesimler tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Hal böyle olunca değişiklik paketiyle ilgili yapılan değerlendirmeler de eksik ve hatalı olabiliyor.

Türkiye’de parlamenter sistemin sürdürülebilir nitelikte olmadığını, acil bir sistem değişikliğine ihtiyaç olduğunu savunanlar yalnızca bugünkü iktidarın temsilcileri değil. Yaklaşık elli yıllık bir süreçte Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi pek çok siyasî lider tarafından bu husus sıklıkla dile getirildi. Bu isimlerin bir kısmı parlamenter sistemin istikrar sorununa dikkat çekerken, bazıları da mevcut sistemin vesayetçi müdahalelere açık olduğunu vurguladı.

Bu liderleri siyasî güç peşinde koşan birer muhteris olarak ilan etmek yerine işaret ettikleri hususlara yakından baktığımızda, ülkemizde parlamenter sistem uygulamasından kaynaklanan ciddi bir istikrar sorunu olduğunu görürüz. Nitekim 1960 ve 2002 yılları arasında 36 hükümetin değiştiği Türkiye’de, hükümetlerin ortalama görev süresi yalnızca bir buçuk yıldır. Bunun en önemli sebebi parlamenter sistemde hükümetlerin yasama organının güvensizlik oyuyla düşürülebilmesinin mümkün olmasıdır. Türk siyasî tarihine baktığımızda, iktidar partisi içindeki bazı milletvekillerinin birtakım menfaatler karşılığında muhalefetle ortak hareket ederek görevdeki hükümeti düşürmesinin pek çok örneğini görürüz. 1977 yılında yaşanan ve Güneş Motel Pazarlığı olarak anılan olay bu durumun en utanç verici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Hükümetin doğrudan halk tarafından seçilebildiği bir sistemde ise buna benzer kirli pazarlıklar ve ittifaklar yoluyla hükümeti görev süresi bitmeden önce düşürebilmek söz konusu olmayacaktır.

Türkiye’nin kendine özgü parlamenter sistem uygulamasında ortaya çıkan tek sorun siyasî istikrarsızlık değildir. Yürütme yetkilerinin Cumhurbaşkanı ve hükümet arasında gelişigüzel dağıtılmış olmasından kaynaklanan siyasî çatışmalar, sistem değişikliğini gerekli kılan unsurlardan bir diğerini oluşturmaktadır.

Cumhurbaşkanının anayasal konumuyla ilgili olarak öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: Parlamenter sistemde esas olan yetkisiz ve sorumsuz Cumhurbaşkanı anlayışı ülkemizde hiçbir zaman geçerli olmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Cumhurbaşkanlığı makamı hep siyasetin belirleyici unsurlarından biri oldu. Hatta bazı dönemlerde Cumhurbaşkanları, sembolik yetkilerin çok ötesine geçerek yürütme sorumluluğunu aslî olarak taşıyan hükümetlerin üzerinde bir vesayet makamı gibi hareket ettiler. 28 Şubat döneminde Süleyman Demirel’in Refah-Yol koalisyon hükümetine karşı benimsediği tutum, AK Parti hükümetine karşı Ahmet Necdet Sezer’in sergilediği tek kişilik muhalefet bu bakımdan oldukça öğreticidir.

Almanya, İtalya, Yunanistan gibi parlamenter sistemin esaslarına uygun biçimde yönetilen diğer ülkelerde ise siyasetin belirleyici unsuru hükümetlerdir. Yürütme yetkileri temel olarak hükümetlere aittir; Cumhurbaşkanları ise yalnızca devlet başkanlığından kaynaklanan sembolik birtakım yetkilere sahiptir. Almanya siyasetinin en güçlü figürlerinden biri olan Angela Merkel’in 2012 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kendisi aday olmak yerine Joachim Gauck’un Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlaması bu bakımdan önemlidir. Çünkü parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde siyasî güç merkezi hükümettir, Cumhurbaşkanlığı makamı değil.

Buna karşılık; Türk anayasal düzeninde Cumhurbaşkanlığı, hükümetlerin üzerinde bir çeşit vesayet makamı olarak konumlandırılmış ve buna uygun yetkilerle donatılmıştır. Cumhurbaşkanının parlamenter sistemin ruhuna uygun olmayan geniş birtakım yetkilerle donatılması ise hükümetlerle Cumhurbaşkanları arasında ciddi birtakım siyasî krizler yaşanmasına yol açmıştır. Turgut Özal-Süleyman Demirel, Süleyman Demirel-Tansu Çiller, Ahmet Necdet Sezer-Bülent Ecevit arasında yaşanan çatışmaların ve son olarak Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu arasında yaşanan görüş ayrılığının sebebi tamamen yürütme yetkilerinin kullanılmasından kaynaklanan gerginliklerdir.

Ülke tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden biri olan 2001 krizi de temel olarak yürütme yetkilerinin kullanılmasından kaynaklanan Cumhurbaşkanı-hükümet çatışmasına dayanmaktadır. Zira hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı Sezer, Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) talimat vererek Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) bankalara el koyma işlemi hakkında inceleme başlatmıştı. Başbakan Ecevit’in bu duruma tepki göstermesi üzerine 19 Şubat 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ikili arasında sert bir tartışma yaşanmış ve Ecevit’in yaptığı “yönetimde kriz var” açıklamasıyla ülke büyük bir ekonomik krizin içine girmişti.

Ne yazık ki bu ve buna benzer çatışmalar yalnızca siyasî liderlerin kişilik özellikleriyle açıklanabilecek kadar basit değil. 1982 Anayasasının hazırlandığı günden bu yana yürütme yetkileri o kadar gelişigüzel bir biçimde dağıtılmış durumda ki mevcut sistemin Cumhurbaşkanı ve hükümet arasında siyasî bir krize yol açması kaçınılmaz.

Hükümetlerin yasama organı tarafından güvensizlik oyuyla düşürülebildiği, Cumhurbaşkanı ve hükümet arasındaki çatışmaların neredeyse kaçınılmaz olduğu Türkiye’ye özgü parlamenter sistem uygulamasında siyaset dışı birtakım güç odaklarının rolü de artmaktadır. Hatırlanacağı üzere, koalisyon hükümetleriyle yönetildiğimiz yıllarda TBMM içinden hangi partilerin biraraya gelerek çoğunluğu oluşturacakları hususu büyük ölçüde büyük sermaye gruplarının taleplerine göre şekillenmiştir. 28 Şubat döneminde Refah-Yol koalisyonunun yıkılması ise Genelkurmay öncülüğünde bürokrasi ve medyanın işbirliği ile şekillenmiştir. Hatta bu süreçte Doğru Yol Partili 37 milletvekilinin hükümeti düşürmek amacıyla partilerinden istifa etmelerine yol açan kampanya bizzat Doğan Medya grubu öncülüğünde yürütülmüştür.

Parlamenter sistemde hükümetlerin yasama organı tarafından güvensizlik oyuyla düşürülebilmesi, buna benzer örneklerde görüldüğü gibi, siyaset dışı aktörlerin siyasete müdahalesine zemin hazırlamaktadır. Başkanlık sisteminde ise hükümet doğrudan doğruya halkoyuyla işbaşına gelmektedir ve hükümetin kirli birtakım pazarlıklar yoluyla görev süresi bitmeden önce görevden düşürülebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla parlamenter sistemin terkedilerek başkanlık sistemine geçilmesi siyaset dışı birtakım güç odaklarının haksız müdahalelerini önleyebilmek bakımından da oldukça önemlidir.

Parlamenter sistemden kaynaklanan bir diğer sorun da karar alma sürecinin örgütlenme biçimiyle alâkalıdır. Parlamenter sistemde merkezî idare teşkilatı ayrı ayrı bakanlıklar biçiminde örgütlenmiştir. Başbakan temel olarak bakanlıklar arasındaki uyum ve işbirliğini sağlamaktan sorumludur. Cumhurbaşkanı ise devlet başkanı olmaktan kaynaklanan sembolik birtakım yetkilere sahiptir. Bu yapı içinde üst düzey kamu görevlilerinin atanması, nakli veya görevden alınabilmesi ancak müşterek kararnameler yoluyla olmaktadır. Yani kamu görevlisinin bağlı olduğu ilgili bakan atama veya nakil kararnamesini hazırlayarak Başbakana gönderecek, Başbakan bu kararnameyi imzalayarak Cumhurbaşkanına gönderecek ve nihayetinde Cumhurbaşkanı da bu kararnameyi imzalayarak Resmi Gazete’de yayımlayacak ve işlem böylelikle tamamlanmış olacaktır. Bu süreçte ilgili bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın hemfikir olması şarttır; aksi halde karar alınamayacaktır.

Tek parti hükümetlerinin söz konusu olduğu günümüz şartlarında bu görüş birliğini sağlamak daha kolay görünmektedir. Ancak Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bazı atamalar konusunda ciddi görüş ayrılıkları yaşandığı artık herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla tek parti hükümeti olsun veya olmasın, kamu görevlilerinin atanması, nakli veya görevden alınmasıyla ilgili konularda parlamenter sistemin öngördüğü karar alma modelinin sorunlu olduğunu kabul etmek gerekir. Başkanlık sisteminde ise tüm yürütme yetkileri tek bir elde toplanacağı için buna benzer kararlar çok daha süratle alınabilmektedir.

Parlamenter sistemde hükümetlerin yasama içinden çıkması ve yasamaya karşı sorumlu olması esastır. Bu durum hem hükümetin kuruluş sürecinde halk iradesinin doğrudan belirleyici olmadığı anlamına gelmekte; hem de hükümetlerin görev süresini yasamanın güvenine tâbi kılmaktadır. Dolayısıyla yasama organı içinden hangi hükümetin çıkacağı konusunda halkın doğrudan söz hakkı bulunmamakta ve kurulan hükümet yasama organı içindeki birtakım pazarlıkların sonucu olarak kısa bir süre içinde görevden düşürülebilmektedir. Ayrıca hükümetlerin kurulması ve düşürülmesi sürecinde siyaset dışı birtakım güç odakları etkin rol oynayarak siyasete ağırlığını koyabilmektedir. Ayrıca ülkemize özgü parlamenter sistem uygulamasında Cumhurbaşkanlığı makamı sembolik yetkilerin ötesine geçen oldukça önemli bazı kritik yetkilerle donatılmıştır. Yani ülkemizde Cumhurbaşkanı siyasetin belirleyici unsuru niteliğindedir ve bu durum yürütme yetkilerinin kullanılması konusunda hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında bir çatışma yaşanmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Öte yandan Türkiye bir yandan terör örgütleriyle mücadele etmekte, bir yandan da sınır güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Böyle bir dönemde yürütmeye ait yetkilerin süratli ve etkin sonuçlar doğuracak biçimde yapılandırılması çok daha önemlidir.

Mevcut şartlar bakımından değerlendirildiğinde ülkemizde vesayetçi bir uygulamaya sahip parlamenter sistemin sürdürülebilir nitelikte olmadığını kabul etmek gerekir. AK Parti ve MHP işbirliğiyle hazırlanan anayasa değişiklik paketine ilişkin değerlendirmelerde bu hususun göz önünde bulundurulması, yapılacak değerlendirmelerin de daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır.

Suyu Çatlağından Uzaklaştırmamak

Gençken Avrupa Psikoloji Öğrencileri Birliği’nde çalışıyordum, bir toplantısı için Avrupa’nın pek çok yerinden gelmiş arkadaşlarımla Atina’daydık. Şu ana kadar meselenin ciddiyetini çok aksettirememiş olabilirim ama çalışmaktan kastım hangi şehirde olduğunuzu fark etmeden bir kamp hayatına girmektir böyle birliklerde. Biz de bir havaalanını; bir de kamp alanını görmüştük sadece. Son güne kadar koştur kopar çalışınca evsahipleri bizi yorgunluk attırmak için bir meyhaneye götürdüler. Bir tepenin ardında, denize bakan, sıcacık bir yerdi. Masadaki Türkler kendi aralarında şakalaşırlarken bir garson yanaşıp bize Türk olup olmadığımızı sordu. Yunanistan’da bu soru size soruluyorsa karşılaşabileceğiniz tepkilerin anca yüzde onu olumsuzdur ama yine de insan rahatsız olur, hem o sırada Türkiye ile Yunanistan arasında bir post modern savaş misali devam eden Survivor’dan dolayı da ayrıca gergindik, sakin sakin “evet” dedik. Garson’a bu sorunun nedenini sorunca “oranın sahibinin de Turco” olduğunu söyledi, velhasıl o sahip bir on dakika sonra yanımıza geldi.

Ya ben çok küçüktüm ya da o amca çok yaşlıydı. Ama bir süre bu ülkede alınmış bazı kararların kalbini kararttığı o eski insanlarla aynı masada olduğumu hatırlıyorum. Kırık Türkçesi ile konuşmaya başlamıştı bizimle, İstanbul doğumluydu, mübadele zamanında çok gençti, kendisinden pek kibarca olmayan şekilde istenen sahip olduğu pastaneyi kapatıp gitmek. Pastanenin yerini tarif etti uzun uzun, şimdi ismini hatırlamadığım bir yokuştan tam denize doğru inerken yanda kalan ikinci bina. “Artık var mıdır ki o bina?” dedi, bizim bu soru için fazla genç olduğumuzu anlayıp “kim bilir” deyip gülümsedi. “Ev”inden evi olması gerektiği söylenen topraklara geldiğinde ilk başta pek hoş karşılanmadığını söyledi. “İnsanoğlu ama nelere alışmaz ki” dedi, “döndüğünüzde Boğaz’a selamımı iletin” diye ekledi. Üstünden bu kadar yıl geçtikten sonra gelip gelmeyeceğini sordu içimizden biri, “gelemem” dedi, ağzıyla kırgınım demedi ama o “gelemem” buna delaletti. Toplantıdan döndük, annemle babam “Yunanistan nasıldı?” sorusunun karşısında bir tek bu hikayeyi anlatınca ben ağlamaktan sefil oldular. Bu anı da içimde böylece kaldı.

Üstünden yıllar geçip de Hrant Dink’in Fransa’dan gelip Sivas’ta ölen Ermeni teyze ile ilgili söylediklerini dinlediğimde aklımda canlanan “Turco” amcaydı. Çok kültürlü bir yapı olan imparatorluğu bir ulus-devlet haline getirmek kağıt üstünde kolay olabilir ama insanların aidiyet düzeylerini bir emirle değiştiremezsiniz. Gidip göremesek de bize ait köylerimiz var bizim. Bir başka ülkede de olsak derdiyle dertlendiğimiz bir ülkemiz var bizim. En son 15 Temmuz’da İngiltere’de, Brezilya’da, Almanya’da olan arkadaşlarımın pek çok kişiden önce mesaj atarak sinirlendiklerini, burada olamadıkları için ne kadar üzüldüklerini hatırlıyorum. Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmediği için samimiydi endişeleri. “Burada” olmadıkları için de belki de daha berraktı zihinleri.

Bugün içinde koşturmakta ve harala gürele birbirimize laf yetiştirmekte olduğumuz bir sosyal ve siyasî ortamın içindeyiz. “Derdi olmasa güzel ülke aslında ya” cümlesini espri olarak kurabilmenin, sinirlendiğimiz maç skorundan tut da seçim sonucuna kadar pek çok sebepte “Uganda’ya taşınmanın yolları” listesi hazırlayabilmenin, ülkeye gelen her “yabancı”ya kendi toprakdaşlarımızı şikayet etmenin nasıl bir konfor olduğunu buradan gitmek zorunda kalmış olanlara soymakta fayda vardır belki de.

Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmez. Siz yine de çok suyuyla çatlağını ayırmayın zihninizde.

Hamiş: Yıllar önce o gece Atina’da benimle o masada oturan arkadaşım Keith’i 3 hafta önce kaybettim. En son 15 Temmuz’da gönderdiği “stay strong” mesajını unutmuyorum. Bu yazıyı onu tanıyan kimse okumayacak. Ama olsun, rest in peace my friend.