Ana Sayfa Blog Sayfa 171

15 Temmuz’un tapusu

Evet ve mağduriyet başlıklı yazım üzerine birçok mesaj aldım. Kimi bizzat kendisinin, kimi de eşinin, dostunun, yakınının başına gelenleri anlatıyordu. Okuduk, üzüldük. Maalesef elimizden gelen bir şey yoktu. Onlar da bunu gayet iyi biliyordu. Zaten amaçları da birilerini kendileri adına harekete geçirmek değildi. Kişisel öykülerini anlatıyor, dertleşmek istiyorlardı. 15 Temmuz sonrası başlayan süreçte asla hak etmedikleri bir muameleye tabi tutulduklarından yakınıyor ve içlerini döküyorlardı.

Hikâyeleri bazı noktalarda farklılaşıyordu. Ama hepsinin ortaklaştığı bir yer de vardı: haksızlığa uğrama duygusunun ağırlığı. Elbette işinden gücünden olmak, çalışacak yeni bir yer bulamamak, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayamamak çok zordu. Hayat eskisinden çok daha güçtü hepsi için. Buna şüphe yok! Ne var ki bundan bile daha baskın olan, kendilerini savunmalarına dahi izin verilmeden “darbeci” ve/vya “terörist” olarak lekelenmeleriydi. “Üç çocuğuma bu durumu nasıl anlatabilirim ki!” diye dert yanıyordu kadın okurlarımdan biri. Sanırım birçok kişinin hissiyatı aynı yöndedir.

Berat Özipek de geçen hafta Serbestiyet’te aynı konuda bir yazı kaleme almıştı (Bu işin adaletle halledilmesi lâzım, 25.02.2017). Kendisiyle görüştüğümde, o da benzer hisleri içeren çok sayıda mesaj aldığını söyledi. Bazı şeylerin yanlış gittiği, zamanında ve etkili tedbir alınmadığı takdirde işlerin sarpa saracağı açıktı.

Hükümetin bunun farkında olmadığı söylenemez. Nitekim hem Başbakan Binali Yıldırım hem de Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, zor ve karmaşık bir dönemden geçildiğini, bu süreçte bazı hatâların yapılmış olabileceğini ifade ettiler.

Acı olan şu ki, iktidarın dahi kabul ettiği bir hususu, iktidara yakın medyadaki bazı kalemler şiddetle reddediyor. Birtakım yanlışların dile getirilmesine tahammül edemiyorlar. Bunlardan bahsedenlere ateş püskürüyor, onları da darbecilere ve teröristlere arka çıkmakla itham ediyorlar.

“Yeryüzünde mutlak güveni hak edecek bir devlet yok”

Kraldan çok kralcı davranan bu şahısların müracaat ettikleri iki yöntem var. Birincisi, yaşananları “mağduriyet edebiyatı” olarak etiketlemeleri. “İnsan zamanla karşıtına benzermiş”  deyişini doğrulayan bir tavır bu. Daha kısa bir süre öncesine kadar AKP karşıtı medya AKP’liler için bunu diyordu, yani “mağduriyet edebiyatı” yapmakla suçluyordu. Şimdi ise AKP adına söz söyleyenlerden bazıları, aynı küçümseyici ifadeyi mağrur bir edayla başkaları için kullanmaktan imtina etmiyorlar.

Oysa Özipek’in dediği gibi, olanlar “mağduriyet edebiyatı” diye nitelenip geçiştirilemez. Böylesi kestirmeci bir yaklaşım, baştan sona yanlıştır. Çünkü “mağdur edebiyatı” deyip gelen şikâyetleri elinizin tersiyle ittiğinizde, ne süreç içindeki hatâları görebilirsiniz, ne de bu hatâları giderecek kanalları açabilirsiniz.

“Sanki bireylere daima kendisini savunma hakkı veriliyormuş, sanki bu işleri yürüten bürokratlara mutlak güven duymak için bir sebep varmış gibi büyük konuşmak, ihlâl iddialarını kestirmeden reddetmek âdil değil. Çünkü her şeyden önce, kendisini savunma hakkı vermeksizin, hattâ bir gerekçe bile gösterilmeksizin böyle on binlerce insanın aynı anda işten atıldığı toplu bir tasfiyede haksızlık olmaması mümkün değil. Ve yeryüzünde öyle mutlak güveni hak edecek bir devlet de yok.”

15 Temmuz’un tapusu

Başvurulan ikinci yöntem ise, hukuksuz uygulamalara karşı eleştiri getirenleri 15 Temmuz şehit ve gazilerinin arkasına saklanarak yaylım ateşine tutmak. Diyelim ki bir işin yolundan saptığını göstermeye çalışıyorsunuz. Ya da apaçık bir hukuksuzluğu fâş ediyorsunuz. 15 Temmuz’un tapusunu tek başına elinde tutuyormuş pozlarına bürünen bir grup var. Onlar hemen karşınıza dikiliyor, darbeciliğinizden girip teröristliğinizden çıkıyor, böylece sizi susturmaya çalışıyorlar.

Halka kurşun atan, halkın başına bomba yağdıran, halkın silâhıyla halkı tehdit eden darbecilerin en ağır cezalarla cezalandırılmaları herkesin ortak talebidir. Bunda hiçbir şüphe yok. Lâkin bu, hukuksuzluğun mesnedi olamaz. 15 Temmuz’a yakışan, cezalandırmalar dahil bütün işlemlerin hukuk içinde yapılmasıdır.

Dolayısıyla 15 Temmuz’u haksızlıkları meşrulaştıran bir manivela derekesine indiren bir tavır asla kabul edilemez, edilmemelidir. Halkın darbeye karşı duruşunu gayri-hukukiliğe kalkan kılmak, her şeyden önce 15 Temmuz’da canlarını ortaya koyanlara saygısızlık teşkil eder. İnsanlar o gece büyük bir irade gaspına “dur” demek için sokaklara ve meydanlara aktılar. Ve bunu da “Devlet dönüp başkalarına istediği gibi muamele etsin” diye yapmadılar.

Onların amacı devletin hukuki sınırlarına çekilmesini sağlamaktı; yoksa devlete insanların hakkını dilediği gibi çiğneme ruhsatı vermek değil.

Serbestiyet, 04.03.2017

Evet ve mağduriyet

2002 seçimlerine gidilirken bütün merkez medya AKP’nin karşısında yer alıyordu. Ceza alan Erdoğan için kullanılan “muhtar bile olamaz” ifadesi, hukuki bir tesbitten ziyade memnuniyet duyulan bir hali anlatıyordu. Bazen doğrudan, bazen ima yoluyla, AKP’nin iktidar yolunda ilerlemesine izin verilmeyeceği; sandıktan çıksa dahi zinde kuvvetlerin İslâmî kimliği ağır basan bir partinin yönetimine razı olmayacağı ve onu bir biçimde alaşağı edeceği söyleniyordu.

AK Parti seçimleri kazandı ve iktidara geldi. Ancak müesses nizamın tahammül eşiği düşüktü. AKP birçok yönden baskı altına alındı. Cumhurbaşkanı Sezer bir vesayet odağı olarak iş gördü. Ordu kıpırdanmaya, ufaktan darbe temrinleri yapmaya başladı. Yargı, eline her fırsat geçtiğinde iktidarın önüne taş koymaktan imtina etmedi.  Medyanın darbe yapmak için antenleri her daim açık mahfillere verdiği müdahale sufleleri (Genç subaylar rahatsız) çoğaldı.

“Endişeli laikler”

2007’e gelindiğinde endişeli laikler sahaya sürüldü. Cumhuriyet Mitingleri namıyla yapılan etkinliklerde horlanan, salt parti olarak AKP değildi; ona oy veren kanlı canlı insanlardı. Askeriye, oluşumuna katkıda bulunduğu fırsatın üstüne atlayıp AKP’ye muhtıra verdi. Ordu rejimin muhafızıydı; demokratik ve dolayısıyla meşru bir çoğunluğu olsa da, AKP içinden birinin Çankaya’ya çıkmasını münasip görmüyordu. “Özde laik” olmayan bir AKP’linin cumhurbaşkanı olmasına geçit vermeyecekti.

AKP muhtıranın altında kalmadı; ertesi gün cevabını verdi, ordunun siyasi otoritenin emri altında olduğunu hatırlattı. Ardından erken seçim silâhını çekti ve halkın verdiği destekle bu badireyi atlattı. Ne var ki kendilerini rejimin sahipleri olarak görenlerin pes etmeye niyetleri yoktu. Yedekte tuttukları bir diğer mühimmatı devreye soktular. AKP’ye karşı kapatma dâvâsı açıldı. Kısa bir süre önce halkın yarısının oyunun almış bir partinin boynuna ip dolandı. Bıçak sırtı bir kararla AKP — ceza alsa da — kapatılmaktan yakasını zor sıyırdı.

Gerek iktidar tecrübesi, gerekse 2010 halk oylaması ve 2011 seçimlerinde elde edilen zaferler, AKP’nin sistemin bilinen güç odakları karşısındaki direncini yükseltmişti. Fakat tam o noktada yeni bir güç devreye girdi. Aynen sistemin olağan şüphelileri gibi, siyaset oyununun dışında kalıp siyasetteki payını yükseltmek isteyen bu güç, Gülencilerdi. O âna kadar vesayetin tasfiyesi sürecinde AKP ile beraber hareket eden Gülenistler, artık AKP’nin karşısındaydı.

“30 Mart’ı çıkaramaz”

İşaret fişeği 2012’deki 7 Şubat hamlesiydi. Görünüşte MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, aslında Başbakan Erdoğan’ı hedef alan bu girişim, artık suların çok farklı akacağının habercisiydi. Nitekim 2013 açık meydan muharebelerine sahne oldu. Önce Gezi Olayları, akabinde 17 ve 25 Aralık operasyonlarıyla AKP iktidardan düşürülmeye çalışıldı. Karşılığında AKP hemen tavrını koydu; olan biteni “darbe “ olarak niteledi, hedefin bütün bir AKP döneminin ve tabanının kazanımlarını berhava etmek olduğunu belirtti. “30 Mart’ı çıkaramaz” denilen Erdoğan, tabanını arkasına alarak hem 30 Mart’taki yerel seçimlerden, hem de 10 Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önde ve başı dik çıkmayı başardı.

Yakın tarihe dair bu kısa hatırlatmanın nedeni şu: AKP’nin ve tabanının her seçim ve halk oylaması öncesinde maruz kaldığı haksızlıklar vardı. Bu haksızlıklar gerçek mağduriyetler üretiyor; başta partinin tabanı olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin haysiyetine dokunuyordu. AKP mağduriyet üreten her işlemin, eylemin ve tavrın karşısında halka başvuruyordu. Yapılanın gayri-hukukiliğini ve gayri-ahlakiliğini gür bir sesle haykırıyordu.

Kimilerinin “mağduriyet edebiyatı” diye küçümsediği söylem, gerçekte olan-biten hukuksuzluktan rahatsız olan halkın duygularına tercüman olmaktan ibaretti. Mağdur olan halktı; AKP mağdur olan halka dayanıyor, oradan devşirdiği güçle mağduriyetlerin üzerine gidiyordu. Böylece on beş yıllık süreçte AKP, bilhassa kendi tabanının mağdur olmasına sebebiyet veren birçok sahayı temizlemeyi başardı.

Mağduriyetle mücadeleden, mağduriyet üretmeye

Fakat bugün rüzgâr ters yönden esiyor. 16 Nisan’a gidilirken — bu bağlamda — AKP’nin iki sorunu var. Birincisi, sandığı halkın önüne toplumsal bir mağduriyeti bertaraf etmek için değil, iktidarını tahkim etmek koyması; halk için değil kendisi için bir talepte bulunuyor olması. AKP, bunu gözden ırak tutmak için döne döne geçmiş dönemlerdeki mağduriyetleri hatırlatıyor. Ancak eski defterleri açmak, gerçeğin üzerini örtmeye kâfi gelmiyor.

İkincisi ve daha önemlisi, AKP’nin mağduriyetle mücadele eden bir parti olmaktan çıkıp, mağduriyet üreten bir yapıya dönüşmesi. 15 Temmuz darbe kalkışmasının bastırılmasından sonra başvurulan birçok enstrüman, çok ciddi hak ihlâlleri ve hak kayıplarına yol açıyor.

Üzerinde durulması gereken bir tablo var: İşten atılanların, kamudaki vazifelerinden ihraç edilenlerin sayısı yüz bini aştı. İnsanlar ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden çalıştıkları kurumlardan tasfiye edildiler.  Mal varlıklarından oldular. Haklarında hiçbir hüküm bulunmadığı halde sırtlarına peşinen “darbeci” veyahut “terörist” etiketi vurulduğu için özel sektörde bile iş bulamadılar, bulamıyorlar. Aileleriyle birlikte açlığa mahkûm edilen, çaresizlik içinde başını hangi taşa vuracağını bilmeyen, bir çıkış yolu bulmayıp intihar edenler var.

Mağduriyetin siyaseti

Biraz kulak kabarttığınızda hemen her ortamda birçok mağduriyet öyküsüne tanık olmanız mümkün. Mağduriyet böylesine yaygınlaştığında bunun iki sonucu olur. İlki, salt devletin hedef aldığını ilân ettiği gruplar değil, toplumun her kesimi tedirgin ve huzursuz olmaya başlar. Nitekim silâhlı külâhlı hiçbir tarakta bezi olmayan, işinde gücünde olan insanlar bile yarın başlarına kötü bir şey geleceğinin korkusuyla yaşıyor.

İkincisi, bu denli derinden hissedilen bir toplumsal huzursuzluk, kaçınılmaz olarak siyasete etki eder, siyasi neticeler doğurur. Geçmişte mağduriyetle mücadele AKP’nin artı hanesini güçlendirmişti. Bugün ise mağduriyetin müsebbibi olmak AKP’nin eksi hanesine yazılacaktır. Bunun “evet” cephesinin işini zorlaştıracağı da muhakkaktır.

Serbestiyet, 26.02.2017

Milli Demokratların Tarihsel Rolü

15 Temmuz’dan bu yana doğru düzgün bir muhasebe yapmak pek mümkün olmadı. Koca bir ülkenin, tüm kesimleriyle uçurumdan dönmesi ve darbe başarılı olsaydı binlerce insanın hayatının yok olması, milyonlarcasının ise kararması ihtimalinin verdiği dehşet hissini atlatmak kolay değil zira. Ancak, ülkenin çok önemli bir halk oylamasına gittiği şu süreçte biraz durup, soluklanıp sakin değerlendirmeler yapmak gerekiyor.

Öncelikle halk oylaması kampanya sürecinin demokrasimizin olgunluğuna ilişkin bir kanıt olduğunu söylemek gerekiyor. Diktatörlük denilen, kutuplaştığı iddia edilen ülkede, tarafların sahada açıkça kendi görüşlerini savundukları ve kampanyalarını yürüttükleri bir ortama tanıklık ediyoruz. Hem de darbe teşebbüsünü yeni atlatmış, terör saldırılarına maruz kalan, ciddi bir travma yaşayan ve OHAL olan bir ülkede…

Milletin nasıl yönetilmek istediğinin millete sorulduğu bir süreci böylesine bir olgunlukla geçirmek gelecek açısından umut veriyor. Aslında demokratik olma iddiası da bunu gerektiriyor. Şöyle düşünün: Ülkenin hükümet sisteminin değiştirilmesi öngörülüyor. Bu değişiklikle, milletin egemenlik hakkını kullanma alanı genişletiliyor ve sadece yasama organını değil, aynı zamanda yürütme organını da direkt belirleyebileceği bir düzenleme getiriliyor. Bu düzenlemenin uygun olup olmadığı yine direkt olarak milletin kendisine soruluyor. Yani hem usule hem de esasa ilişkin olarak demokrasinin ilkelerine riayet ediliyor. Bunlara ilaveten, bu değişikliği destekleyenler ile buna karşı çıkanlar sahada rahatlıkla kampanyalarını yürütebiliyorlar.

Meselenin tarihsel boyutu ise daha değerli. Türkiye tarihinde ilk defa millete, nasıl yönetilmek istendiği soruluyor. Bu durum, tarihsel değeri bir yana, Türkiye’nin geleceği açısından bir işaret veriyor: Türkiye kendi milli demokratik düzenini, kendi tarihî tecrübesinden yola çıkarak kuruyor. Siviller ilk defa böyle bir sorumluluk alırken, bu gelecekte ‘millet’ ana aktör haline geliyor ve demokratik alan genişliyor.

15 Temmuz öncesi ve sonrası süreç, Türkiye açısından iki faktörün harekete geçmesine sebebiyet verdi. Bunlardan ilki demokratik güçlerin hareketiydi. Vesayete karşı, siviller demokratik adımlar atılması gerektiğinin farkındaydı ve öyle de oldu. Vesayetin her hamlesine demokratik açılımlarla karşılık verildi ve egemenliğin asıl sahibi olan milletin hakemliğine gidildi. Zira, millet, 15 Temmuz gecesi demokrasisine kendi elleriyle sahip çıktı ve bir geriye gidişin artık kabul edilemeyeceğini gösterdi.

İkinci faktör ise özellikle uluslararası sistemin adaletsizliklerine karşı evrensel kabul edilen değerlerin yerelde hükmedici hale getirilmek istenmesiyle harekete geçti. Hukukun üstünlüğü, adalet, barış, insan hak ve özgürlükleri gibi evrensel değerlerin uluslararası sistemde bir karşılık görmediği anlaşıldı ve bunları hükmedici hale getirmek için Batılılaşmak ya da Doğululaşmak gibi herhangi bir şeye dönüşmek gerekmediği; yerelliğimiz yani milliliğimiz içinde de bu değerlere saygı duyabileceğimiz, onları sahiplenebileceğimiz görüldü. Böylelikle aslında dışarının hegemonyasına karşı bir duruş ve onların sahip çıkar gibi yapıp aslında umursamadığı bu değerleri sahipleniş etkili bir hareket haline geldi.

Bugün Türkiye, kendi tarihî tecrübesinden hareketle kendi demokrasisini inşa ediyor. Başrolü millet üsleniyor ve sadece bu bile kendi başına oldukça değerli. Bu demokrasinin eksikleri veya kusurlu tarafları olabilir ve bunlar zamanla telafi edilebilir, düzeltilebilir; ancak böylesine tarihî bir inisiyatif bir daha elde edilemeyebilir. Türkiye’de siviller, yani millet ilk defa kendi demokrasisini inşa ederken buna sahip çıkmak hem milliliğin hem de demokratlığın gereği olarak karşımızda duruyor; yani ‘millî demokratlar’ın bu süreçte üzerlerine düşen bu tarihsel görevi yerine getirmesi ve Türkiye’de siviller dönemini başlatmaları gerekiyor.

Teklif edilen sistemde parlamento

Siyaset bilimi ve anayasa hukuku derslerinde öğrencilere devletin üç temel kuvvetinin bulunduğunu anlatıyoruz: Yasama, yürütme ve yargı. Eksik de olsa bu anlatımdan vazgeçmek zor. İnsan toplumları bu üç temel kuvvetin yapılanmasına ve işlemesine muhtaç. Bu yüzden, rejimin temel niteliği — demokratik veya anti-demokratik — ne olursa olsun, her sistemde bu kuvvetler mevcut. Demokrasinin demokratik olmayan sistemlerden farkı bu kuvvetler arasında bir ayrımı, bir denge ve denetleme mekanizmasını öngörmesi. Bunun temel amacı da insan hak ve özgürlüklerinin korunması. Ancak, sanırım kuvvetler ayrılığı isteğine her kuvvetin işlevini en etkili şekilde yerine getirmesi arzusu da eklenebilir.

16 Nisan’daki referandumda seçmenler tarafından oylanacak anayasa değişikliği paketi, esas itibarıyla hükümet sisteminde değişikliği öngörüyor. Bununla beraber, üç temel kuvvet arasında belirli bir ilişki ağı bulunduğu için, yürütmede yapılacak değişikliklerin daha az ölçüde olmakla beraber yasama ve yargıyı da etkileyeceği açık. Bu yüzden, anayasa değişikliği paketinin yasama, yürütme ve yargıda ne gibi değişikliklere yol açabileceği üzerinde durmak lâzım.

Anayasa paketine hayır diyen siyasî çevreler ve sivil toplum katmanları, teklifin yasamayı tamamen yürütmenin kontrolü altına sokacağını ve Meclisi fonksiyonsuz hâle getireceğini ileri sürüyor. Bunun gerekçesi olarak da, cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisi kesilmediği için genel başkan olabileceğini ve partisi üzerinden parlamentoyu kontrol edebileceğini gösteriyor.

Benim okumalarıma göre, değişiklik parlamentoyu fonksiyonsuz hâle getirmiyor. Bunun olabilmesi için yasama yetkisinin açıkça cumhurbaşkanına verilmesi ve bunun meselâ “kanunları cumhurbaşkanı yapar” gibi bir ifadeyle ortaya konması lâzım. Oysa teklif kanun yapma yetkisinin parlamentoya ait olduğunu net bir şekilde vurguluyor.

Cumhurbaşkanının parlamentoyu partisi üzerinden kontrol etmesi ihtimâli hakkında neler söylenebilir? Bu ihtimâlin hayat bulabilmesi için, ilk olarak cumhurbaşkanının partisinin Mecliste çoğunluğu sağlaması gerekir. Bu vuku bulsa bile cumhurbaşkanının parlamento çalışmalarına katılamayacak olması ve bakanların Meclis dışından atanması, Meclis içinden atanan bakanların ise milletvekilliğinin düşmesi, her hâlükârda yürütme ile yasama arasındaki bağların meselâ parlamenter sitemdekine nisbetle daha zayıf olacağı anlamına geliyor.

Seçimlerin ne getireceği belli olmaz. Milletvekili seçimlerinde muhalefet partilerinin Mecliste çoğunluk olması hâlinde, fiilen sert bir kuvvetler ayrılığı ortaya çıkar. Bu durum kanun çıkarttırabilmek için cumhurbaşkanının muhalefet partileri ile işbirliğine gitmesini, onları ikna etmesini zorunlu kılar.

Muhalefetten gelen bir diğer eleştiri, Meclisin yürütmeyi denetleme imkânının ortadan kalktığı. Bunun gerekçesi olarak da yeni hükümet sisteminde gensorunun ve sözlü sorunun var olmaması gösteriliyor. Bu iddia da temelsiz. Gensoru cari sistemde sanıldığı kadar etkili bir denetim aracı olamadı. Beş yüze yakın gensoru yalnız iki hükümetin ve iki bakanın düşmesini sağladı. Sözlü soru da hükümetin hazır bulunmadığı bir sistemde anlamsız. Buna karşılık yeni sistemde Meclis araştırması, genel görüşme, yazılı soru ve en önemlisi cezai sonuçları olabilecek Meclis soruşturması gibi araçlar var. Şimdiki durumda ise, birçok yetkiye sahip cumhurbaşkanının buna karşılık hiçbir siyasî sorumluluğu bulunmuyor.

Meclis soruşturmasının vuku bulabilmesi ve sonuç verebilmesi için yüksek oy yüzdelerinin aranması, bu mekanizmanın çalışmasının imkânsız olduğunu göstermez. Neticede bu, sık sık değil çok istisnaî durumlarda başvurulacak bir yoldur. Nasıl ki yasama ve yargıya korunaklı bir statü veriliyorsa, yürütmeye de nisbeten korunaklı bir statünün verilmesi gerekir. Aksi takdirde yürütme kendini güven içinde hissetmez ve şamar oğlanına çevrilebilir. Bu, istenecek bir durum değil. Ayrıca, öyle vakalar olabilir ki, cumhurbaşkanının partisi bile onun hakkındaki bir soruşturmaya destek vermek zorunda kalabilir. Bu yüzden, Meclisin yürütmeyi denetleme imkânının tamamen ortadan kalktığı iddiası inandırıcı görünmüyor.

Sonuç olarak, önerilen sistemde parlamento cari durumda olduğundan daha az etkili ve yetkili hâle getirilmiyor.

Serbestiyet, 17.03.2017

Kuvvetler ayrılığı güçleniyor mu zayıflıyor mu?

Kuvvetler ayrılığı demokrasinin olmazsa olmazlarından sayılır ama kökleri demokraside değil liberalizmde yatar. Amacı, devletin üç temel kuvveti kabul edilen yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanmasını engellemek ve böylece temel hak ve özgürlükleri devlet gücü karşısında korumak olarak gösterilir. Bu bakışta mantıklı bir taraf var. Kanunu yapan, yürüten ve ihtilâfları da bu kanunları kullanarak, yorumlayarak bizzat çözen bir organ büyük bir güç elde etmiş olur. Bu gücün yozlaşması neredeyse kaçınılmazdır. Bu yüzden kuvvetler ayrı ellerde bulunmalıdır.

Gelgelelim kuvvetler ayrılığının muhtevası, tarihi ve özellikle başarısı tartışmaya çok açık. F. A. Hayek klasik eserlerinden Hukuk, Yasama ve Özgürlük’te kuvvetler ayrılığının ondan beklenenleri tam manasıyla yerine getiremediğini ve devletlerin her yerde liberaller tarafından sahip olmamaları istenen güçlere adım adım uaştığını söyler. Bu yüzden, devlet iktidarını sınırlamanın başka yollarının araştırılmasını ister.

Hayek’in tespit ve endişelerinin yersiz olduğu söylenemez. Meselâ ABD siyasî tarihi incelendiğinde federal devletin federe devletler ve hem federe devletlerin hem de federal devletin bireyler ve sivil toplum karşısında git gide güçlendiği görülür. Bugün ABD devletin vatandaşı en fazla takip ettiği, fişlediği, mülkiyet hakkı gibi hakların üstelik yargı eliyle kurnazca ihlâl edilebildiği bir ülke görünümü vermekte. Durumunun hâlâ başka ülkelerinkinden nispeten iyi olması bu gerçeği görmemizi engellememeli.

Kuvvetler ayrılığı neden beklendiği kadar başarılı olamadı? Sanırım bu meselenin üzerinde düşünülmesi ve çalışılması gereken birkaç boyutu var. Böyle bir yazıdan ziyade akademik çalışmalara konu olması gereken bu boyutlara kısaca işaret edelim.

Her ne kadar kuvvetler ayrı ellerde olsun deniyorsa da birçok durumda bu kuvvetlerin bir şekilde işbirliği içinde olması gerekiyor. Bu yüzden tahmin edilemeyen güç artışı durumları ortaya çıkıyor. İkinci olarak, kuvvetlerin ayrı ellerde toplanması üzerinde odaklanma kuvvetlerin kendi alanlarında ne hâlde olduğunun gözden kaçırılmasına sebep olabiliyor. Dikkatlerimizi daha ziyade yürütmeye yöneltiyoruz ama yasama ve yargının da sınırlanması lâzım ve bu husus çok daha az dikkat ve ilgi çekiyor. Meselâ yargı. Hem ABD örneğinde hem de başka yerlerde özellikle anayasal yargıda haklara zarar verici adımlar atılabiliyor. İlginç şekilde, sadece yürütme değil her kuvvet kendi iktidar alanını genişletmeye çalışıyor.

Bu tartışmaları bir yana bırakıp ülkemize dönersek kuvvetler ayrılığı açısından ne görürüz? Türkiye’nin 1961’den beridir parlamenter hükümet sistemine sahip olduğu söyleniyor. Diyelim ki öyle. Parlamenter sistemin kuvvetler ayrılığı açısından genel durumu nedir? Doğası gereği parlamenter sistemde kuvvetler ayrılığı yoktur veya yok denecek kadar azdır. Yasama ve yürütme biçimsel olarak ayrı ayrı organlar olsa bile fiiliyatta iç içe geçmiştir. Hükümet iktidar olabilmek ve orada kalabilmek için parlamentoda çoğunluğu sağlamak zorundadır. Bu ona aynı zamanda yasama organında kanun yapma-yaptırtma gücü verir. Öncesini bir yana bırakalım, Türkiye’nin 14 yıllık AK Parti iktidarları dönemi bunun en iyi delildir. Ancak bu durum, yani yasama ile ürütmenin iç içeliği veya kısmî örtüşmesi, teorinin bize söylediği gibi her seferinde kötü sonuç vermedi. Bazı durumlarda hak ve özgürlüklerin çiğnenmesine değil korunmasına hizmet eti. Örneğin, yürütme yasamadan kanun çıkartacak güce sahip olmasaydı hayat hakkı başta olmak üzere her hak ve özgürlüğü çiğneyen FETÖ ile mücadele edilemezdi.

16 Nisan’da referanduma sunulan anayasa değişikliği teklifi siyasî sistemimizdeki kuvvetler ayrılığını rafa mı kaldırıyor? Bunu söylemek saçma olur, zira bir şeyin kaldırılabilmesi için önce var olması gerekir. O zaman yapılacak tek anlamlı şey kuvvetler ayrılığının cari duruma göre iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğine bakmak. Bu yapılınca da karşımıza çıkan manzara kuvvetler ayrılığında kısmî bir güçlenmenin gerçekleşmesi oluyor.  Zira, oylanacak sistemde, cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum’un bir televizyon programında söylediği gibi, “hükümet Meclis’ten kovuluyor.”

Yeni sistemde, daha somut söylersek, cumhurbaşkanı ve bakanları parlamenter olmayacak ve parlamento faaliyetlerine katılamayacak. Böylece, en azından formel anlamda, yürütme ile yasama kesin olarak birbirinden ayrılmış olacak. Bunun önceki duruma göre kuvvetler ayrılığında bir güçlenmeye tekabül ettiği elbette söylenebilir. Bu tespite hemen yapılabilecek bir itiraz cumhurbaşkanının parti başkanlığını muhafaza edebilmesi ve milletvekillerini belirleyebilme gücü nedeniyle Meclis üzerinde daha etkili olacağı. Bu da doğru, ama bu durumda bile cumhurbaşkanının meclis üzerindeki kontrol gücünün meselâ cari durumda başbakanın sahip olduğu kontrol gücüne nispetle daha az olacağı bir hakikat. Diğer taraftan, bir başka ihtimâl daha var: Cumhurbaşkanının partisinin Meclis’te çoğunluğu elde edememesi. Bu durumda çok daha pekişmiş konjonktürel bir kuvvetler ayrılığı ortaya çıkabilir.

Netice itibarıyla anayasa değişiklik paketi kuvvetler ayrılığını tipik bir başkanlık sisteminde olduğu seviyeye yükseltmiyor, ama cari duruma göre biraz olsun kuvvetlendiriyor. Bu tespit doğruysa teklife kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyor diye itiraz etmenin bir anlamı ve geçerliliği yok.

Serbestiyet, 14.03.2017

Para Alerjisi

Geçenlerde paradan bahseden tuhaf bir yazı okudum. Yazar, bugünkü batı uygarlığına şekil veren antik yunan düşüncesinde “soyut akıl” fikrinin bir fetiş, hatta bir put haline getirildiğini söylüyor sonra da bu soyut akıl fikrinin temelini paraya bağlıyordu. Ona göre insanlar değerli malları soyut(!) bir mübadele aracı olan para karşılığında değiştirmeye başladıkça soyut düşünmeyi öğrenmiş ve zamanla tabiat olaylarını aklın soyut ilkeleriyle izah etme alışkanlığı kazanmıştır. Tümü bu alışkanlığa sahip olan Antik Yunan filozofları, modern batı düşüncesinin başta özgürlük olmak üzere soyut düşünce ve akıl yürütmeyle temellendirdiği tüm ideallere önayak olmuşlardır. Yazar tüm bu idealleri para kullanımına dayandırdıktan sonra paranın icadını da “köle emeğini biriktirme ihtiyacına” bağlayarak bugün batı medeniyeti dediğimizde akla gelen insanlık birikimine dair her şeyi “muazzam bir köle tacirinin uydurduğu hikâyeler” seviyesine indirmekte beis görmemiş.

Neresinden tutsak dökülecek durumda olan bu saçma düşünceler demeti içerisinde, çalışma alanıma giren para konusuna biraz eğilmek istiyorum. Nitekim bu konu hakkında bırakın toplumu, ciddi akademisyenlerin bile çok az bilgiye sahip olduğunu gözlemliyorum. İnanın bana, bunu söylerken abartıyor olmayı çok isterdim.

Para konusunda bilinmesi gereken ilk şey paranın bir şey değil, bir nitelik olduğudur. Bir şeyin bir toplumda gerçekleşen iktisadi işlemlerde sıklıkla aracı olarak kullanılması o şeyin parasal niteliğe sahip olduğunu gösterir. Bilinmesi gereken ikinci şey ise paranın icada konu olamayacak bir şey olduğudur. Yani para toplumsal hayat içerisinde kendiliğinden ortaya çıkan bir mefhumdur. Bir örnek verelim.

Basit bir toplum düşünelim. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan antik bir köy toplumu. Eğer para dendiğinde aklınıza sadece elden ele dolaşan altın ve gümüş parçaları geliyorsa ilk bakışta bu toplumun para kullanmadığını zannetme ihtimaliniz çok yüksektir. Çünkü insanların takas usulüyle alışveriş yaptığını görürsünüz. Birisi ekmek verir, ötekinden meyve alır; beriki süt verir, ötekinden et alır, vs. Fakat iktisadi işlemleri yakından incelediğinizde bir şey daha fark edersiniz. İnsanlar bazı malları tüketebileceklerinden daha çok almakta ve stoklamaktadır. Özellikle büyükbaş hayvanların, tahıl ve baklagillerin ihtiyaç duyulduğundan çok daha fazla miktarda alındığını gözlemlersiniz. Bunun sebebi bu malların dayanıklı olması ve bu nedenle çok iyi bir “servet saklama aracı” olmasıdır. Dolayısıyla insanlar kendi el emeklerinin ürünlerini bu mallar karşılığında satar ve bu malları istiflerler. Bir gün değerli bir şey satın almak istediklerinde de karşılığında bu dayanıklı mallardan teklif ederek bu alışverişi gerçekleştirirler. Kısacası bu mallar, insanların satın alım gücünü teşkil eder ve üretim fazlası olan birinin, emeğinin ürününü ileri tarihli bir işlem için saklamasının tek yolu budur.

İşte bu tip mallara “mal para” denir. Yani bu mallar söz konusu toplumun parasıdır. İktisadi işlemlerde bir mübadele aracı, bir ortak hesap birimi ve bir servet saklama aracıdır. Altın ve gümüşün bir maden olarak keşfedilmesinden sonra onlardaki dayanıklılığı ve çekiciliği fark eden insanlar bu madenleri eritip makul hacim ve ağırlıkta soğutarak parasal amaçlarla kullanmaya başladığında bu madenler de “mal para” kategorisine eklenmiştir. Tüm bu süreçler hemen her toplumda insan ihtiyaçlarının doğal bir çözümü olarak kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Burada dikkatinizi çekeyim, henüz bu madenler üzerine herhangi bir işlem yapmadık, yani Lidya’ya gelmedik bile…

Parayı ortaya çıkaran tek neden serveti saklama ihtiyacı değildir. İhtiyaçları denk getirme sorunu ve bölünemeyen mallar sorunu vardır. Örneğin bir takas toplumunda saç tıraşı olmak isteyen bir terzinin kendisine kıyafet diktirmek isteyen bir berber bulması gerekecektir. Bu bir sorundur ve çözüm olarak insanlar herkesin kabul edebileceği bir malı ödeme aracı olarak kullanmaya meylederler. Bir başka sorun ekmek ve süt almak isteyen, ancak bir inekten başka bir şeyi olmayan kişinin sorunudur. İnek bölünemeyeceği ve ineğin karşılığında, birkaç gün içerisinde bozulacak olan süt ve ekmekten yüzlerce adet satın almak mantıklı olmayacağı için yine ortak bir malın para olarak kullanılması, ineğin satılarak değerinin büyük miktarının bu mal cinsinden saklanması gerekir. Tüm bunlar iktisadi hayatın doğal sorunlarıdır. Soyut akılla, kölelikle veya batıyla bir ilgisi yoktur. İnsanların aç kalma korkusu bu sorunlara çözüm üretmek için yeterli motivasyonu sağlar. Dolayısıyla her toplumda bu sorunların çözümü için bazı mallar parasal amaçlarla kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreç tamamen gözlemlenebilen ve anlamlandırılabilen “somut” insan davranışlarının ortaya çıkardığı doğal bir süreçtir.

İnsanların para dendiğinde anladığı, üzerinde çeşitli yazı ve semboller olan madeni paralar, daha ileri dönemlerde madeni paraların çeşitlenmesinden doğan karışıklıkları önleme ve alışverişlerdeki işlem maliyetini azaltma amacıyla özel para üreticileri tarafından madeni paraların standardize edilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Madeni paralar uzun bir süre rekabetçi serbest piyasada özel şahıslar tarafından üretilmiş, bu nedenle kalitesi sürekli iyileştirilmiştir. Daha sonraları devletler bu işe el atarak bazı para türlerini resmi para ilan etmiş, diğerlerinin dolaşımını kısıtlamıştır. Hikâye uzun, fakat konuyu dağıtmayayım.

Mal para denilen tür, kulağa biraz antik gelse de aslında insan ihtiyaçlarının doğal bir çözümü olduğu için hiçbir zaman ortadan tam olarak kalkmamıştır. Örneğin Hz. Peygamber’in zamanında tedavülde olan dinar (Roma İmparatorluğu parası) ve dirhemlerin (Sasani İmparatorluğu parası) yanı sıra buğday, arpa, tuz, hurma ve büyükbaş hayvanların para niteliğine sahip mallar olduğu bilinmektedir. Büyükbaş hayvanlar halen kırsal toplumlarda parasal amaçlarla kullanılmaktadır. Daha modern bir örnek olarak hapishanelerde sigaranın, en az sizin cebinizdeki banknot kadar geçerli bir para olduğunu da söyleyebiliriz.

İnsanlık tarihi boyunca hayvanlar ve değerli madenlere ek olarak kıymetli taşlar, deniz kabukları, ok başları, kakao çekirdeği, şeker kamışı, hayvan derisi, tahıl türleri, meyve türleri, tuz, çay, tütün ve başka pek çok mal muhtelif toplumlarda para olarak kullanılagelmiştir. Yapılan çalışmalara göre bir malın bir toplumda para vasfına kavuşması için göreli bir dayanıklılığa sahip olması yeterli gibi durmaktadır. Gerisi insanların o malı tercih etmesine bağlı olup iktisadi işlemlerde yaygın bir satılabilirliği bulunan her mal parasal amaçlarla kullanılmış ve kullanılmaktadır. Tüm bu süreçlerin batı medeniyetiyle, soyut akılla, kölelikle falan ilişkisini kurmak her türlü saçmalığın ötesinde anakroniktir. Yani para mefhumu bu kavramların hepsini tarihsel olarak önceleyen ve onlarla ilgisi olmayan bir mefhumdur. Daha ilk toplumla birlikte yukarıda zikrettiğimiz sorunlar ortaya çıkacağı için para da ortaya çıkacaktır. Paranın kullanılma süreci sıradan insanların, çok basit ve doğal bazı sorunlar karşısında sergilediği çözüm amaçlı ortak bir davranış modelinden ibarettir ve biz bugün sahip olduğumuz refah seviyesini büyük oranda bu çözüme borçluyuz.

Hükümetin Yürüttüğü OHAL Sürecine İlişkin Bir Değerlendirme

15 Temmuz kanlı darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal İlan edildi. Bu kapsamda bir dizi kararname ile bazı tedbirler ve tasarruflar uygulanmaya kondu. Süreç içinde OHAL ve KHK’lere yönelik eleştiriler yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. OHAL ortamının ve hükümete tanınan yetkinin “kötüye kullanıldığı” imajı yayılmaya başladı. Ancak problem/problemler konusunda dikkatli, adil, sağduyulu değerlendirmelere ihtiyaç duyulmaktadır. Tüm darbeler bürokrasi sınıfından gelmiştir, tedbirlerin de bürokrasiye dönük olması, kamu yönetimine yönelik tasarrufların yapılması da kaçınılmaz olmaktadır. Hükümet de bu yönde adımlar atmıştır.

Hükümet OHAL sürecinde iki yönlü bir eylemler dizisi uyguladı. Birincisi askerî yapılanma ile ilgiliydi. Bu kapsamda çok önemli bir dizi reform hayata geçirildi. Jandarma ve Sahil Güvelik İçişleri Bakanlığına bağlandı. Hani şu adına şarkılar türküler yakılan jandarma… Her siyasî partinin seçim vaadi olan, her reform hareketinin ilk maddesi olan kurum… Demokratikleşmenin ve insan haklarının tesisinde en büyük engel olan kurum jandarma…  Yine bu kapsamda, askerî liseler lağvedildi, harp okullarında eğitim sistemi ve öğrenci alımı gibi bir dizi önemli reform yapıldı. Bütün bu reformların yanında, askerî bürokrasi ilk kez sivillerin kontrolüne geçti. Atama, terfi ve yükselmelerde hükümet daha fazla söz sahibi oldu. Bu adımlar çok önemlidir, tarihî adımlardır. Büyük kentlerin kalbine yerleştirilmiş askerî alanlar kapatılarak sınır boylarına gönderildi. Askerî bürokrasi tam anlamıyla sivillerin kontrolüne geçmeden demokrasi ve özgürlük ortamı sağlanamaz. Bu adımların “bu konuları ağzına sakız etmiş” kesimlerce de (sol, Kemalist, demokrat) desteklenmediğini gördük, görüyoruz. Askerî bürokrasi üzerine yazıp çizenler bu dönemde sessizliğe büründü. Oysa hayata geçirilen düzenlemeler çok değerlidir, muhtemel darbe bataklığını kurutma zeminini sağlayacak güçtedir.  OHAL sürecinde ikinci yönü ise kamu çalışanlarına yönelik tedbirler oluşturdu.

Çıkarılan KHK’lar ile birçok kamu görevlisi işten atıldı. KHK’lerle kamudan atmalarda sadece FETÖ ile iktisaplı olanlarla yetinilmedi. Özellike sol şiddet örgütlerine destek sunmakla itham edilen bazı kamu görevlileri (öğretmen ve akademisyenler) de eklenerek daire genişletildi. Zaman zaman göreve iade edilenler de olduğuna şahit olduk. Bu adımlar askerî reformlara göre daha çok eleştirildi. Oysa ortada iki yılı dolduran sol ve radikal dinci şiddet örgütleri (PKK, PYD, İŞİD, DHKPC) gerçeği duruyordu. Darbe girişiminin akamete uğratılmasından sonra da pek çok şiddet olayı meydana geldi. Bir sürü insanımız hayatını kaybetti. Hükümet sadece FETÖ merkezli bir kamu görevlisi operasyonunun yeterli olamayacağına hükmetti. Özellikle akademisyenlerin işten atılması çokça tartışıldı. Kamu görevinden atılanların itiraz mekanizmaları henüz tam çalıştırılamadı. Bu durumda bazı kamu görevlilerinin suçsuz olarak yaptırıma uğradığı kanaati oluştu. Oluşan tabloda “haksızlığa” uğrayanların olduğunu kabul etmek durumundayız. Ancak devletin en önemli görevi “güvenliktir”. Bu görevi tam anlamıyla yerine getirmek için böyle bir yolu izlemesi hepten yersiz ve yanlış değildir. Hükümet, temel hak olan “çalışma hakkı”nı çiğnememek kaydıyla her kamu çalışanı ile ömür boyu çalışmak durumunda olmamalıdır. Terör örgütlerine insan kaynağı sağlayan, moral motivasyon desteği sunan kamu görevlilerinin işlerine son verilmesi doğru bir adımdır. Unutulmamalıdır ki, PKK bizim “seçkin” olarak nitelenen üniversitelerimizde kurulmuştur. Hükümeti bu noktada “itiraz mekanizmasını kurmamakla” eleştirebiliriz.  Bundan sonra hükümetin tarafsız komisyonlar marifetiyle itirazları hızla karara bağlaması isabet olacaktır.

Hükümetin OHAL sürecindeki performansını ben, askerî alandaki reformlarıyla çok başarılı bulduğumu belirtmek isterim. Dillere pelesenk olmuş birçok reform hayata geçirildi. Kamu görevlileriyle ilgili tasarruflarda ise hükümet özensiz ve dikkatsiz bir süreç işletmektedir. Görevden atılanların “atılma gerekçeleri” daha etkin bir şekilde kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Çalışma hakkı engellenmemelidir. Özellikle özel (vakıf) üniversitesinde çalışan akademisyenlerin işten atılması doğru değildir. Hükümet “Kamu Yönetimi Reformu” adımını atmalı, performansa dayalı hizmet sürecini başlatmalıdır. Sonuçta, OHAL sürecindeki başarılı reformlar, isabetli tedbirler övgüyü, yanlış ve özensiz adımlarla da yergiyi haketmektedir.

Avrupa ve Demograsi*

Türkiye ile Hollanda arasında yaşanan son kriz, Avrupa’nın geldiği noktayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Hollanda, egemen ve meşru bir devletin bakanının konvoyunu vurma emri bile verebilecek kadar zıvanadan çıkmış hale gelerek dış politika açısından benzeri yaşanmamış bir olay yarattı ve diplomasi kurallarını hiçe saydı. Ülkede yaşayan Türkiyelilerin siyasi katılım ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal etti. Hollanda, adeta “patron” olduğunu göstermek için hiçbir kural tanımayacağını gösterdi.

Görünen bu krizin ötesinde aslında çok daha büyük ve hayati olan bir mesele var: Koca Avrupa kıtasının AB ile hedeflediği demokrasi projesinden demograsiye sürüklenmesi; yani demografi siyasetine mahkum olması söz konusu.

11 Eylül’ün dünyanın dengesini altüst etmesiyle birlikte ırkçılık ve İslam karşıtlığı en çok Avrupa’da etkili oldu. Avrupa, o döneme kadar temsil ettiğini savunduğu bütün değerleri, kapıldığı korku nedeniyle ihlal etmeye başladı. Bu korku kültürel bir “istila”ya maruz kalmak ve Avrupa kıtasında demografik bir değişim yaşamakla ilgiliydi. Keza bu durum çokkültürcülük politikalarının iflas ettiğinin ilan edilmesiyle tescillendi. Alman Şansölyesi Merkel, 2010 yılının Ekim ayında yaptığı bir konuşmada çokkültürlülük konusundaki çabaların başarısız kaldığını ilan etti.

2010’dan sonra çokkültürlülüğün tersine esen rüzgar giderek şiddetlenmeye başladı. Avrupa bütün siyasi ilkelerini tek tek ihlal ederken kültürel meseleler daha fazla ağırlık kazanmaya başladı. Özellikle İslam ve Müslüman göçmenler üzerinden siyasi kampanyalar daha görünür ve ilgi çeker oldu. Müslüman karşıtlığı artarken kıtada yaşayan azınlıkların hak ve özgürlükleri ciddi zararlar aldı. Demokrasinin kuralları görmezden gelindi ve hukuk hiçe sayıldı. Üstelik bir süre sonra bütün bunların açıktan yapılmasında da bir çekince görülmedi. Avrupa, temsil ettiğine inandığı değerlerle çeliştiğini bilerek yoluna devam etti.

Geçen gece Hollanda’da yaşanan olaylar ve Türkiye kökenli göstericilere yönelik polis şiddeti, Avrupa’nın barış ilkesini ihlal etmekte de bir sakınca görmediğini ve “patron” olduğunu kanıtlayacaksa, bunu açık açık yapabileceğinin kanıtı olarak zihinlerimize kazındı. Avrupa, adeta Türkleri kıtanın bir parçası olarak kabul etmediğini, onlarla bir arada yaşamanın itaat kurallarına tabi olduğunu ve ancak Avrupalıların patron olduğunu kabul ettikleri sürece bir arada yaşanabileceğini söyler gibiydi. Kıtanın en barışçıl ve uyumlu göçmen azınlığı olan ve yaşadıkları ülkelerin yerlileriyle bir arada barışçıl bir şekilde yaşama konusunda hiçbir sorunu olmayan Türkiyelilere dahi keyfiyet ve şiddetle davranabileceği tehdidinde bulundu.

Bu durum aslında Avrupa’ya yabancı değil. Tarihi boyunca Avrupa, defalarca farklı nedenlerle benzer yaklaşıma sürüklendi. Avrupa açısından değişen bir şey olmasa da bizi hayal kırıklığına uğratan şey, 2. Dünya Savaşı sonrası kıtada esen hak, özgürlük, demokrasi ve barış gibi medeniyetin temel değerler rüzgarının sona ermiş olmasıydı.

Bugün Avrupa açısından kültür ve demografi çok daha önemli kavramlar haline gelmiş durumda. Özellikle yükselen ırkçı ve İslam karşıtı hareketler bu kavramları hayati buluyorlar. Medeniyeti inşa edenin yukarıda bahsi geçen değerlerden öte ırk olduğuna inanıyorlar.

Irkçı yaklaşım Avrupa’da her zaman vardı. Yeni olan, Nazi tecrübesinden sonra ilk defa bu dönemde bu kadar inandırıcı ve popüler hale gelmesi ve siyasi bir karşılık bulması. Avrupa, tarihinden ders çıkarmayı bilen bir kıta. Meselenin teselli bulabileceğimiz tek kısmı da sanırım burası. Çok daha büyük hatalara düşmeden ve düzeltemeyecek kötü sonuçlara yol açmadan bu noktadan dönmesi, Avrupa açısından umut ettiğimiz tek şey. Böyle gitmesi durumunda korkunç bir krizle karşı karşıya kalması ise kaçınılmaz.

* Demografi ve demokrasi kavramlarının birleştirilmesi ile türetilmiştir. Demografi siyasetine dayalı bir rejimi tarif etmektedir.

Anayasa değişikliği tartışmalarında metot sorunları

16 Nisan referandumuyla ilgili tartışmalar bazen çok anlamsızlaşıyor. Bunun başlıca sebepleri aynı cümlelerin devamlı kullanılması; her iki kanattan bazılarının diyalogdan çok monologa yönelerek, karşı tarafın iddialarını çürütmeye çalışmak yerine inatla kendi tezlerini tekrarlaması; belki de en mühimi, hayret verici bir ısrarla sürdürülen metot hataları.

Metot hataları özellikle “hayır” kanadında dikkat çekiyor. Bu yüzden olsa gerek, etkili ve tartışmalara dayanıklı bir “hayırcı” pozisyon ortaya çıkmıyor.

Sosyal düşüncede ve analizde en önemli şey karşılaştırma yapmaktır. Zira herhangi bir olguyu değerlendirebilmek için bir referans noktasına ihtiyaç duyarız. Bu çerçevede, bir şeyin iyi veya kötü olması kendi başına bir durum olmaktan ziyade hep başka bir şeye nisbetledir. Ne, neye göre iyi, neye göre kötü? Siyaset bilimci Michael Roskin’in dediği gibi, sosyal düşüncede ya karşılaştırma yapıyorsunuzdur ya da hiçbir şey.

Anayasa değişikliği paketi iki şekilde değerlendirilebilir: (1) Varsa pratikteki, yoksa kâğıt üzerindeki, mükemmel veya mükemmele yakın bir modele nisbetle; (2) cari duruma nisbetle.

“Hayır” kanadı daha ziyade gevşek ve çok iyi tanımlanmamış bir ideal duruma göre değerlendirme yapmaya yöneliyor. Meselâ, mükemmel bir kuvvetler ayrılığı durumunu esas alarak teklifin bu bakımdan kötü olduğunu söylüyor. Bu tabii ki yapılabilir. Ancak, gerçek durumu kavramamızı sağlayamaz. Çünkü teklifin referandumda reddi daha güçlü bir kuvvetler ayrılığını ortaya çıkartmayacak. Bu durumda, en iyisinden, ilerde kuvvetler ayrılığını daha fazla takviye edecek bir teklifin ortaya çıkmasını bekleyebiliriz. Ne var ki bu, umutları bilinmeyen bir geleceğe ertelemek anlamına gelebilir.

Daha anlamlı bir değerlendirme yolu, cari durum ile önerilen durumu karşılaştırmaktır. Bunu yaparsak önerinin kuvvetler ayrılığını gerilettiği veya ilerlettiğini daha kolay tesbit edebiliriz. Sanırım “hayır” kanadı dediğimi gerçekleştirse kampanyada kuvvetler ayrılığı üzerine vurgu yapmaktan vazgeçer. Çünkü teklif kuvvetler ayrılığını, tam bir başkanlık sistemindeki kadar olmasa dahi, güçlendiriyor.

Bir diğer metot hatâsı, teknik ve detaya dayalı tartışmaları ihmal edip genel ve soyut tezler ileri sürmek. Teknik detayların yerine antipatileri, öfkeleri, nefretleri koymaya çalışmak. Sözgelimi, muhalefet mevcut teklifle “tek adam”lığın ortaya çıkacağını söylüyor. Ancak iddia doğru olsa bile, tek adamlık kendi başına yanlış olmayabilir. Tek adamlıktan kastedilen, yürütmenin yetkilerinin tek şahsiyette toplanmasıysa, bu zaten önerilen sistemin doğasında var. Yürütmenin iki başlı olması, niçin tek başlı olmasından daha iyi olsun ki! Ancak “hayır”cılar tek adam suçlamasını yürütmede teklik olarak değil, yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması gibi sunmaya çalışıyor ki, bu iddia da teklifin içeriğiyle açıkça çelişiyor.

Bu çerçevede, özü hükümet sistemiyle alâkalı olan bir değişiklik önerisini hükümet için bir tür güven oylamasına çevirmek de doğru ve anlamlı görünmüyor. Her olgu, her vaka kendi sınırları içinde tutulmalı. Bunu yapmaz veya yapamazsak meselelerin sınırlarını göremeyiz, onları birbirinden ayıramayız.  Bununla beraber, kendi hudutları içine tutulsa dahi referandumun hükümet için bir sınav olacağı gerçeğini de gözden kaçıramayız. Hükümet hayır çıkması halinde yıkılmayacak ama süreçten yara alarak çıkmış olacaktır.

Anlamlı ve yararlı bir tartışma için “hayır” kanadının somut karşı-önerileri olmalıdır. Referandumda oylanmayacak olsa bile somut öneriler vatandaşın karşılaştırma yapmasını kolaylaştırır. Aksi takdirde, hem bir tarafın önerisi varken diğer taraf önerisiz kalır, hem de “hayır” kanadı cari durumu, yani kuvvetler ayrılığının hiç olmadığı bir düzenlemeyi, hattâ bir hükümet sistemsizliğini savunmuş olur.

Tartışmalarda dikkat çeken bir diğer metot hatası, tarafların “en iyi durum” veya “en kötü durum” senaryoları üzerinden konuşmaları. Bazı “evet”çilere göre, evet çıkması Türkiye’de her şeyin mükemmel olacağı bir dönemi başlatacaktır. Bazı “hayır”cılara göreyse evet çıkması ülkenin felâkete ulaşacak bir yola girmesine neden olacaktır. En iyi ve en kötü durum senaryoları çoğu zaman boşa çıkar. Vuku bulmaları için birkaç şartın aynı anda gerçekleşmesi gerekir ki, bu çok zayıf bir ihtimaldir. Gerçek muhtemelen ne en iyide ne de en kötüde tecelli edecektir. Aralarda bir yerde tezahür edecektir.

Çok geç mi oldu bilmiyorum, ama özellikle “hayır” kanadının sözünü ettiğim metot hatâlarından kurtulmak için çaba sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Serbestiyet, 10.03.2017

Prof. Dr. Haluk Alkan: Bürokrasi siyaset dikte edemeyecek

Röportaj: Fadime Özkan, Star Gazetesi

Cumhurbaşkanı Kararname yetkisi bürokratik vesayetin önlenmesinde hayati öneme sahip. Bu sayede halka hesap vermeyen özerk bürokratik mekanizmaların, politika dikte etmesi ve kararlara ortak olmasının önüne geçilmiş olacak.

***

Yeni bir hükümet sistemi öneren anayasa değişikliğini şimdiye dek hep anayasa hukukçuları ve siyasetçiler değerlendirdi. Fakat paketin bir de siyaset bilimi uzmanlarınca; devlet işleyişi ve kurumlar açısından kritik edilmesi gerek.

Güçlü vesayet-zayıf siyaset üzerine kurulu mevcut sistemi 18 madde ile değiştirmek mümkün olacak mı? Bürokratik oligarşi aşılabilecek mi? Bir direnç olmadan tecrübe devri sağlanabilecek mi? Bürokratik yavaşlık ve vasatlık son bulacak mı? Bürokrasinin iktidar ortaklığını önlemek açısından bu paket neler vaat ediyor?

Bunları ve daha fazlasını doçentliğini “siyasal hayat ve kurumlar” bilim dalında tamamlayan İstanbul Ün. Öğretim üyesi Prof. Dr. Haluk Alkan’a yönelttim, ufuk açıcı cevaplar aldım.

***

İki parti bir müzakere yürüttü, ortaya çıkan metni iktidar partisi sundu Meclis’e. Daha sonra dört partili Meclis Anayasa Komisyonu çalıştı ve 18 maddelik değişiklik metnini oluşturdu. Meclis Genel Kurulu bu metni görüştü ve oyladı. Cumhurbaşkanı da onayladı. Şimdi de halk oylamasına sunuluyor. Lakin; diğer iki muhalefet partisi komisyon ve genel kurul çalışmalarına yapıcı katılım sağlamadı, değişikliğe kategorik olarak karşı çıktı, çıkıyor. Sorum şu: Söz konusu anayasa değişikliğinde izlenen yol-yöntem “demokratik siyaset” ve siyaset bilimi açısından “yeterince” demokratik bir yol olmuş mudur?

Demokratik meşruiyeti iki boyutta ele almak gerekir. Bunlardan ilki demokratik kurumlar ve prosedürler açısından demokratik meşruiyetin anayasa değişikliği sürecinde hayata geçirilip geçirilmediği ile ilgilidir. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, iki parti arasındaki müzakere ile varılan mutabakatın, meclise sunulması, bu metnin komisyon aşamasında yapılan değişikliklerle birlikte Meclis Genel Kurulunca kabul edilmesi ve değişikliklerin halkoylamasına sunulacak olması.  Tüm bunlar anayasal açıdan kurumsal meşruiyetin sağlandığını gösteriyor. İkinci konu, daha sosyolojik süreçlerle ilgili. Değişiklik sürecinde toplumun tüm kesimlerince bu değişiklikler yeterince tartışıldı mı sorusunu içeriyor.

DEĞİŞİM 2007’DE BAŞLADI

Sosyolojik meşruiyet açısından yeterince tartışıldı mı peki?

Her şeyden önce bu bir revizyon. Yeni bir anayasa yapılmıyor.  Mevcut anayasada hükümet sistemi alanında değişiklik yapılıyor. Bu değişikliklerin arka planını cumhuriyetin kuruluşundan günümüze hükümet sistemi hakkında zaman zaman alevlenerek gündeme gelen tartışmalar oluşturuyor.  Muhafazakar – sağ gelenekte özellikle bu yöndeki değişim talebi farklı liderler ve siyasi kadrolarca dile getirilmiş. Daha yakın döneme gelirsek, sanıyorum 2009 yılı sonrasındaki sürece dikkat çekmek gerekir. Aslında, daha öncesinde 2007 değişiklikleri ile gündeme gelen bir konu bu. 2011 yılında Anayasa Uzlaşma Komisyonun kurulması ile birlikte konu kamuoyunun tartışmasına açıldı. Farklı sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları, üniversiteler yeni anayasa konusunda toplantılar yaptılar, raporlar hazırladılar, bunların önemli bir kısmı meclise sunuldu. Yani halkın farklı kesimlerinin anayasa hakkındaki beklentileri meclisin hafızasında var. Tüm partiler bu birikime sahip. Sorun bence sonrasında yaşanan süreçlerle ilgili.

AK PARTİ ÖNERİSİ DIŞINDA ÖNERİ ÇIKMADI

Ne anlamda?

Mecliste oluşturulan komisyon, bileşimi ve karar alma süreci acısından bana göre büyük bir iyimserlikle oluşturulan yapısıyla, Türkiye’ye yeni bir anayasa sunamadı. Bunun yerini, değişim istemine kategorik karşı çıkışlar aldı. Bir tarafın getirdiği öneriler üzerinden yürütülen tartışmalar süreci bloke etti. Sanıyorum bu iktidar partisinin iyimserliği üzerinde de olumsuz etki yaptı.

Aslında Ak Parti başkanlık ile ilgili kapsamlı bir revizyonu Meclisteki komisyonun gündemine getirmişti. Daha açık bir ifade ile Ak Parti’nin birikimi ve değişim talebi kamuoyunda biliniyor ve çok açık. Ancak bunun karşısında alternatif metinler ortaya çıkmadı. Aslında böyle bir süreç oluşabilseydi süreç daha müzakereci bir aşamaya evrilebilirdi. Dolayısıyla, 15 Temmuz sonrasında iki parti arasında sağlanan mutabakat değişiklik sürecine hakim oldu. Müzakereci süreçler, değişimi bloke edecek bir araç olarak kullanılırsa, değişim yolunu bulur. Buna odaklanıldığı için maalesef bugün değişikliklerle ilgili yanlış açıklamalar yapılabiliyor. Hazırlıksızlık nedeniyle asıl konuşmamız gereken noktaların çok uzağında kalabiliyoruz ve zaman zaman absürt çıkarımlar üzerinden değişikliklerin tartışıldığını görüyoruz.

Üstelik, müzakerenin konsensüs doğuracağı henüz bir teori ve bunun kurumlar eliyle hayata geçirilebileceği bir örnek yok. Örneğin İzlanda da anayasa değişiklik süreci beş yıla yayıldı. Sosyal medya etkin bir biçimde kullanıldı. İstişari referanduma katılım oranı yüzde 49’da kaldı. Parlamento süreci de başarısızlıkla sonuçlandı.

PARTİLER VESAYETE KARŞI BİRLEŞMEDİ

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin en önemli gerekliliklerinden biri olarak “siyasi istikrar” vurgulanıyor ve önemseniyor. Fakat demokratik işleyiş ve uzlaşma kültürünün “istikrar”a feda edildiği yönünde bir eleştiri de sürüyor. Siyaset bilimi açısından durum nedir? 

Uzlaşma her hükümet sisteminde istenilen bir durumdur. Siyasal aktörlerin karşılaşılan sorunlarda, çözüm üretmelerini kolaylaştırır. Ancak hiçbir hükümet sistemi uzlaşma zaten olacak diye kurumsallaşmaz, aksine Batılı siyaset geleneği daha çok kötümserlik üzerine kuruludur ve kötüye kullanılmayı önleme üzerinde bir kurumsallaşmayı amaçlar. Uzlaşma kültürü açısından maalesef Türkiye iyi bir karneye sahip değil. Tek seçime dayalı olarak oluşan Mecliste temsil edilen partiler, vesayetçi güçlere karşı demokratik bir işbirliği geliştiremediler ülkemizde. Geliştirebilselerdi zaten, bugün biz bunları tartışıyor olmazdık. O yüzden 70’li ve 90’lı yıllar kutuplaşmış çok partililik diye kavramlaştırılıyor bizde. Sorun çözmeye yönelik bir işbirliğinden çok pazarlıkçı bir paylaşım alanı olarak bakılıyor hükümet olmaya. Tek partili iktidarlar döneminde de uzlaşmacı bir anlayıştan çok tarafına göre tavır belirleme eğilimi öne çıkıyor. Dolayısıyla bizde var olan bir uzlaşma kültürü siyasi istikrara feda ediliyor diye bir şey yok.

UZLAŞMA KÜLTÜRÜ VESAYETÇİ PARTİLER YÜZÜNDEN GELİŞMEDİ

Uzlaşma kültürü neden gelişemiyor?

Bence bizde uzlaşma geleneğinin gelişememesi vesayetçi sistemden kaynaklanıyor. Bazı siyasi aktörler, siyaset sürecine baskı kurabilen vesayetçi organlar üzerinden rekabeti yürütmeyi tercih ettiler. Dolayısıyla yeni gelişen siyasi gruplara ve karşıt gördükleri rakiplerine karşı vesayetçi organlarla işbirliğine girerek kendilerine alan açmaya çaba harcadılar. Bu nedenle temel siyaset aktörleri arasında uzlaşmayı sağlayan gelenekler oluşmadı. 1982’den beri Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu, gerek akademik çevrelerde gerekse hemen her siyaset aktörünce ifade edilmesine rağmen geçen otuz küsur yıla rağmen yeni bir anayasa yapılamamasının temel nedeni de budur. Bir felsefesi olmayan, daha çok pratik amaçlara odaklı değişiklikler dışında toplumsal sözleşme niteliğinde yeni anayasal belge ortaya konulamadı. Bu konuda atılan adımlar da az önce ifade ettiğim gibi blokajlara takıldı.

YENİ SİSTEM SİYASİ UZLAŞMA GETİRİR

Yeni hükümet sistemi, sorunu aşmamıza yardım eder mi?

Yeni sistem, vesayeti zayıflatıcı mekanizmalar getirmesi yönüyle siyasi tarafları uzlaşmaya zorlayacak bir zemin oluşturabilir. Daha siyaset odaklı, siyaset yolu ile çözüme ulaşma eğilimi bu zeminde güç kazanabilir.

YASAMA VE YÜRÜTME BAĞIMSIZLAŞIYOR

Sistemin işleyişi ve denetlenmesi açısından en fazla merak edilen başlıklara geçmek isterim. Yeni sistemde yürütme üzerindeki denge-denetleme nasıl olacak?

Cumhurbaşkanlığı sistemi yasamanın üstünlüğünü koruyan, buna karşı kendi alanında güçlü bir yürütme yapısının oluşmasını hedefleyen bir anlayışla kaleme alınmış. Cumhurbaşkanının vetosunu aşma, kararnameleri yürürlükten kaldırma konusunda Meclisin salt çoğunlukla karar alması yeterli. Oysa bunun için ABD’de Kongrenin her iki kanadının ayrı ayrı üçte iki çoğunlukla karar alması gerekiyor. Normlar hiyerarşisinde kanunlar kararnamelerin üstünde. Mevcut anayasada var olan, Meclisin KHK yolu ile yasa yapma yetkisini yürütmeye devri yeni sistemde olmayacak. Altı alan dışında diğer tüm konular kanunla düzenlenecek. Yani yasama alanının düzenleme yetkisi kararnamelere göre oldukça geniş tutulmuş.

Buna karşılık Cumhurbaşkanının yürütme alanında önceliği tanınıyor. Genel yasal düzenlemelere bağlı olarak, Cumhurbaşkanı bakanlarını atayıp, görevden alabiliyor, üst kademe yöneticileri yine Cumhurbaşkanı tarafından atanıp, görevden alınabiliyor. Yürütme alanı ile sınırlı olarak kararname çıkarabiliyor. Bu yolla bakanlık kurabiliyor, kurumsal revizyon yapabiliyor. Yasama alanına müdahale etmediği sürece politika belirleme, bu politikanın gerektirdiği bakan ve bürokratlarla çalışma ve politikaların gerektirdiği kurumsal revizyonları yapabilme yetkilerine sahip.

CUMHURBAŞKANININ DENETİMİ

Doğrudan halk tarafından seçilen, dolayısıyla meşruiyet açısından Meclise bağımlı olmayan Cumhurbaşkanı için, başkanlık sistemlerinin temel mantığına uygun olarak gensoru, yani siyasi nedenle görevden alma yetkisi Meclise tanınmamış. Buna karşılık genişletilmiş bir cezai sorumluluk söz konusu. Meclis üçte iki çoğunlukla Cumhurbaşkanının tüm suçlarla ilgili olarak yargılanmak üzere Yüce Divana sevk edebiliyor. Meclis bunun dışında araştırma komisyonları yolu ile bakanlar dahil kamu görevlilerini çağırıp dinleyebilir, bilgi ve belge talep edebilir. Şu farkı unutmamak gerekir, yeni sistemde yürütme yasamanın içinde değil, yani yürütmenin dahil olduğu bir süreçle komisyonlar artık çalışmayacak. Bu tam anlamıyla bir yasama fonksiyonu.

BÜTÇEDE ÖNCELİK MECLİS’İN

Bütçe konusunda ise Meclisin önceliği korunmuş. Meclis, daha önceden onay vermediği hiçbir yeni harcamayı kabul etmediği sürece yürütme bu konularda harcama yetkisi kullanamayacak.

SİYASİ DEĞİL HUKUKİ DENETİM

Cumhurbaşkanı ve hükümetin siyaset odaklı değil hizmet odaklı denetlenebilmesi mümkün olabilecek mi bu yolla?

En azından siyaseten görevden alma söz konusu olmadığı için, araştırma komisyonları ve cezai sorumluluk, hukuki ve yürütmenin etkililiği temelinde yürütülmek zorunda. Siyaseten de yapsanız, hukuki bir gerekçe bulmak zorundasınız.

YENİ SİSTEMİN KİLİTLENME RİSKİ VAR MI?

İstikrar ve denetleme dengesinde işler umulduğu gibi gitmezse eğer, sistemin kilitlenmesi ihtimali var mı? Varsa tedbiri var mı?

Her hükümet sisteminde kilitlenme sorunu yaşanabilir. Örneğin, 7 Haziran’da yaşadığımız gibi, Meclisin hükümet çıkaramadığı bir durumda parlamenter sistemlerde kilitlenme sorunu ortaya çıkar. Yarı başkanlık sistemlerinde ise kilitlenme daha çok yürütmenin iki güçlü aktörü Cumhurbaşkanı ile başbakan arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanır. Başkanlık sistemlerinde ise bütçe başta olmak üzere yasama ile başkan anlaşamazlarsa sistem kilitlenebilir. Dolayısıyla her hükümet sistemi demokratik sınırlar dahilinde kilitlenmeyi önleyici mekanizmalara ihtiyaç duyar. Örneğin parlamenter sistemlerde yaşanabilecek kilitlenmeleri önleyici mekanizmalara başvuran sistemlere aklileştirilmiş parlamentarizm deniliyor.

ÜÇ MEKANİZMA KİLİDİ AÇAR

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kilitlenmesi ihtimaline karşı tedbiri var mı? 

Cumhurbaşkanlığı sistemine bu açıdan bakıldığında üç kilitlenmeyi önleyici mekanizma görüyoruz. Bunlardan ilki eş zamanlı seçim. Halk aynı konjonktüre bağlı olarak iki sandık üzerinden nasıl bir yasama yürütme ilişkisi istiyorsa ona göre dengeleri dağıtabilir. Uyum esas alınıyorsa örneğin, Cumhurbaşkanı ile Meclis bileşiminin aynı siyasi eğilimden olmasını tercih edebilir. Böyle bir durumda yürütme ile yasama arasında kilitlenme ihtimali zayıflatılmış olur.

İkinci mekanizma karşılıklı seçimlerin yenilenmesidir. Cumhurbaşkanı ve Meclis hayati bir konuda anlaşmazlığa düşerlerse ve bu kriz doğuracak önemde bir sorun oluşturuyorsa, hem Cumhurbaşkanı, hem de Meclis karşılıklı olarak seçimlerin yenilenmesi kararı verebilir. Bu durumda iki otorite arasındaki uzlaşmazlıkta halk hakem olur.

Son olarak, bütçe konusundaki anlaşmazlığın kamu hizmetlerinin aksamasıyla sonuçlanacak bir kilitlenmeye yol açmaması için getirilen bir düzenleme var. Buna göre Meclisin bir önceki yıl onay verdiği bütçe yeniden değerleme oranına göre yenilenerek yürürlüğe girecek, ancak Cumhurbaşkanının yeni Meclisin gündemine getirdiği politikalarla ilgili bütçe talepleri ile ilgili konular üzerinde her iki makam uzlaşmak için müzakereye devam edebilecekler. Dolayısıyla Meclis, Cumhurbaşkanının politikaları konusunda bütçe üzerinde bir tür denetim yetkisi kullanabilecek, ancak bu ABD’de gördüğümüz gibi bir kilitlenmeye yol açmayacak.

BÜROKRASİ SİYASET DİKTE EDEMEYECEK

Bürokratik vesayetin önlenmesi nasıl sağlanacak?

Kararname yetkisi bu açıdan hayati öneme sahip. Cumhurbaşkanı halka vadettiği politikalarla ilgili düzenleme ve atama yetkilerine sahip olacak. Dolayısıyla, yürütme alanında, halka hesap vermeyen özerk bürokratik mekanizmaların, politika dikte etmesi ve kararlara ortak olması gibi sonuç doğurabilecek bir zeminin oluşmasının önüne geçilmiş olacak. Böyle bir sonuç çıksa dahi bu, Cumhurbaşkanının hatalarına bağlı olabileceği için halk rahatlıkla seçtiği kişiyi sorumlu tutabilecek.

PERFORMANS ÖNE ÇIKAR

Bürokrasinin iktidara ortak olmasının önlenmesi önemli ancak bürokraside biriken tecrübenin devlet yönetimi için iktidara devredilmesi de önemli. Bürokrasinin yeni sisteme uyumu nasıl sağlanacak?

Burada iki husus var. Birincisi politika belirleme ve uygulamada stratejik öneme sahip üst kademe yetkililerinin Cumhurbaşkanı tarafından atanıp, görevden alınabilecek olması. Dolayısıyla bu kişiler belirlenirken, profesyonelliğin esas alınması zorunlu, aksi takdirde siyaset yaptığı atamadan dolayı halka hesap verir. Halktan onay almış, politikaların hayata geçirilmesinde liyakat sahibi uzman kişilerle çalışmak Cumhurbaşkanı için son derece önemli.

İkinci husus sınav ve atama yöntemi ile göreve gelen bürokratik kadrolarla ilgili. Burada seçim işlemi ile ilgili yasal düzenlemelere ve Cumhurbaşkanı kararnamesine bağlı olarak oluşturulacak birimlerin seçiliş sürecini yöneteceği, kurumlar arasında işbirliğini sağlayacağı mekanizmaların üretilmesi gerekecek. Performans ile görevde kalma ilişkisi kurulacak. Performansı geri kalan bürokratların, hizmet içi eğitime alınması, daha etkili olabilecekleri birimlere kaydırılmaları, bunların hiç birinden sonuç alınamaz ise görevden alınabilecekleri yeni bir sistem ile ancak bürokrasi dinamizm kazanabilir.

TECRÜBE ŞANTAJA DÖNÜŞMEZ

Uzak-yakın geçmişte belli kurumlarda bürokrasinin direndiği, kurum/devlet tecrübesini iktidarla paylaşmayarak iktidarın yanlış yapmasını beklediği durumlar oldu. Başbakanların bürokratik oligarşinin karşısında aciz kaldığını, şikâyet ettiğini de biliyoruz. Benzer bir direnç olursa?

Dediğim gibi, bürokratik oligarşinin dayandığı mevcut mekanizmalar, kurumsal açıdan yeni sistemde artık olmayacak. Bu zeminde vesayet söylemi inandırıcı olmayacak. Tabii ki değişim zaman alacak, ancak artık yalnızca mevcut tecrübeye bağımlı kalınmayacak, tecrübe transferi de mümkün olabilecek.

BÜROKRATİK YAVAŞLIK BİTER

Siyasi-ideolojik direnç olmasa da bürokratları siyasi iktidarın talimatlarını yerine getirme konusunda sıkıntıya sokacak bir diğer sorun; bürokratik çarkların çokluğu ve yavaşlığı. Yeni sistemde bunu aşmak mümkün olabilecek mi?  

Yeni sistem kararnameler yolu ile kamu kurumlarının oluşturulmasına imkân tanıyor. Tabii bütçesi Meclis tarafından onaylanmak koşulu ile Cumhurbaşkanı, etkililiğin gerektirdiği her türlü kurumsal düzenleme ve revizyonu kararnameler yolu ile yapabilecek. Dolayısıyla daha hızlı karar alabilen, belli hayati hizmetlere ve alanlara odaklı yeni kamu yönetimi birimleri oluşturulabilecek. Bu, bakanlıkların altında yapılabileceği gibi, büsbütün yeni kurumlar oluşturulmak suretiyle de hayata geçirilebilecek. Yeni atama sistemi, siyaseten denetlenebilir bir bürokratik yapı doğurmaya elverişli. Dolayısıyla hizmet açısından hata yaptığında, bunun doğrudan denetlenebileceğini bilen bir personel kültürü oluşabilecek.

TEK ADAM MI, İKİ MEŞRU MERCİ ARASINDA DENGE Mİ?

Yasama ve yürütme arasındaki bağımlılık ve vekalet ilişkisi sonlanacak, tamam. Ama şu da bir eleştiri: “Yasama 600 vekille bir yanda, yürütme 1 kişiyle bir yanda. İkisi arasında demokratik olmayan bir durum var, dolayısıyla bu bir tek adam rejimi”. Sorum şu: Öyle mi? Yasama ile yürütme arasında bir hiyerarşi olacak mı?

Bu iki otorite aynı alanda değil ki. Kişi olarak cumhurbaşkanı yürütme alanını yönetecek. Yasama alanı ise Meclisin. Az önce belirttiğim gibi, düzenleme ile yasamanın önceliği korunmuş bulunuyor. Belki burada ortak yetkilerde yürütmeye bir öncelik tanınmış mı sorusu akla gelebilir. Bu açıdan özellikle seçimlerin karşılıklı olarak yenilenmesi durumu çok dillendiriliyor. Cumhurbaşkanı tek kişi olarak bu kararı verebiliyorken, Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile karar alabilecek diye. Sistemin genel mantığına bakılmalı. Cumhurbaşkanı en fazla iki kez bu makama seçilebilecek bir kişi, dolayısıyla bu yetkiyi kullanabilmesi süre kısıtına bağlanmış. Cumhurbaşkanı seçimlerin birlikte yenilenmesi kararı alırsa, dönemini kaybediyor. İlk döneminde yenileme kararı verirse, süresinden vazgeçerek, son bir defa aday gösterilirse seçime girebilir. İkinci döneminde bu kararı verirse aday olamıyor. Oysa Meclise böyle bir süre kısıtı getirilmemiş. Az önce ifade ettim seçimlerin yenilenmesi, iki aktörün çözümleyemediği bir krizi aşmak için anayasaya getirilmiş bir mekanizma. Cumhurbaşkanının bu seçeneğe başvurması dönem kısıtı ile kayıtlanmış. Meclisin de bu seçeneğe başvurabilmesi için, kriz konusunda güçlü bir eğilimin oluşması gerekiyor. Bunu nitelikli çoğunlukla kayıtlamazsanız, sistem çalışmaz. Dolayısıyla konuya meşruiyetlerini doğrudan halktan alan iki otoritenin kendi alanlarındaki hâkimiyetinin sağlanması olarak yaklaşmak gerekiyor.

MECLİS BY-PAS EDİLMİYOR, BİLAKİS…

Yasama ve yürütme arasında rol dağılımında bir karmaşa yaşanabilir mi peki? Cumhurbaşkanı kararnameleri yasamadan rol çalmak mıdır mesela? Meclisin by-pass’ı anlamına gelir mi? Cumhurbaşkanı kararnameleri yasamanın yasa yapma fonksiyonunda zaafa yol açmasın diye bu değişiklik paketinde nasıl bir tedbir alındı?

Değişiklik açık biçimde yürütme alanında kararname çıkarılabileceğini belirtiyor. Anayasa bu konuda altı alan sayıyor. Bakanlık kurma, kamu kurumu oluşturma, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Devlet Denetleme Kurulu, Bakanları ve üst kademe kamu görevlilerini atama ve Genel Kurmay Başkanlığı. Dikkat edilirse bunların hepsi yürütme alanındaki kurum ve görevlilerle ilgili. Değişiklikler bununla da yetinmiyor. Kararnamenin yasama alanı karşısında sınırını da çiziyor. Hak ve özgürlükler alanında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak örneğin. Yani Trump’ın seyahat özgürlüğünü kısıtlayan kararnameleri bizde söz konusu olmayacak. Kanunla düzenlenmiş bir konuda kararname çıkartılamayacak. Olası bir çatışmada kanun maddeleri öncelikli olacak. Yine Meclis çıkartabileceği bir kanunla, kararnameyi kaldırabilecek. Bence bu konuda fazla titizlik gösterilmiş. Ama yasamanın önceliğinin korunduğu da son derece açık.

OTORİTERİZM İKİ SEÇİMLE GELMEZ

Asgari yüzde 50+1 oy ile seçilen cumhurbaşkanın otoriterleşme ihtimaline karşı nasıl bir tedbiri içeriyor halkoyuna sunulan yeni sistem?

Sistemin kendi iç mantığı zaten tedbirleri de içeriyor. Öncelikle Cumhurbaşkanının hâkimiyet alanı yürütme ile sınırlı. İkinci olarak Cumhurbaşkanı en fazla iki defa göreve seçilebilecek. İki defa seçim kısıtı getirilen bir kişi sistemi otoriterizme sürükleyemez. İşlemleri Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın denetimine açık. Mevcut sistemdeki yargı denetiminden bağımsız tek başına işlem yapabilme yetkisi kaldırılıyor örneğin. İfade ettiğim gibi Meclis karşısında sorumluluğu mevcut sisteme göre daha geniş. En önemlisi salt çoğunlukla alanını koruyan bir yasama iktidarı var. Meclis, Cumhurbaşkanının kendi görev alanından çıkarak yaptığı her türlü işlemi bu yolla ortadan kaldırabilir.

FEDERAL SİSTEM SÖZ KONUSU BİLE DEĞİL

Son soru: Yeni hükümet sistemi federalizmi dolayısıyla bölünmeyi beraberinde getirir mi?

Bu konudaki tartışmalar Anayasada 123. Maddesinde yapılan değişiklikle, 126. Maddenin yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor ve maalesef en yetkili isimlerden duyuyoruz bu yöndeki açıklamaları. 123. Maddede yapılan değişiklik “Kamu tüzel kişiliği kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulur” ifadesine yer vermekte. Bu maddedeki değişiklik doğrudan Anayasa’nın 104. maddesinde yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanının kararname ile bakanlık kurabilmesi yetkisiyle ilişkilidir. Buna karşılık 126. Maddede yeni sistem herhangi bir değişiklik öngörmüyor. Dolayısıyla bu madde 1982 Anayasasının ilk şekliyle yürürlükte. 126. Madde kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, “birden çok ili içine alan merkezî idare teşkilatı kurulabilir” diyor ve ekliyor “bu teşkilatın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir” diye. Dikkat edilirse kurulan merkezi idare teşkilatı ve böyle bir teşkilat ancak kanunla kurulabiliyor. Yani Cumhurbaşkanı kararname ile bırakın federal bir yapıyı, birkaç ili içine alan bir merkezi teşkilat bile kuramıyor. Üstelik Anayasa’nın ilk üç maddesi üniter devletin özelliklerini içinde barındırıyor. Ayrıca yerel yönetimlerin kurulması da ancak kanunla olabiliyor. Tabii buna federalizm ile hükümet sistemleri arasında doğrudan bir ilişki olmadığını eklememiz gerekiyor. Güney Kore, örneğin üniter bir başkanlık modeli, buna karşılık Hindistan federal parlamentarizm ile yönetiliyor.