Ana Sayfa Blog Sayfa 159

CHP yollarda ne arıyor?

Anayasa değişikliği halk oylamasının ardından CHP’de çok hareketli günler yaşanıyor. Son olarak CHP Mebusu Enis Berberoğlu MİT tırları davasından hüküm giyip tutuklanınca CHP, Ankara’dan İstanbul’a bir “Adalet Yürüyüşü” başlattı. Bu eylem bu günlerde devam etmektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na göre benzer eylemler devam edecektir. Peki, CHP yollarda ne arıyor?

CHP devr-i saadet günlerini, 1923 ile 1950 arasındaki tek parti yönetimini arıyor. 1960 darbesinden sonra oluşturdukları vesayet rejimi yıllarını arıyor. İç ve dış odakların bir şekilde harekete geçmesini sağlayıp, nefret ettikleri Erdoğan ve ekibinin gayr-ı ahlâkî yollarla alt edilmesinin şartlarını arıyor. Sokağı karıştırmak, şartları olgunlaştırmak adına fırsatlar kolluyor.

Bu yürüyüş aynı zamanda 15 Temmuz darbe girişimindeki CHP’nin tutumunu özetleyici eylemlere sahne olmaktadır. CHP lideri darbe gecesi en son tepki veren siyasî liderlerden birisidir. CHP lideri İstanbul Atatürk havalimanında darbecilerle karşılaşmış, kısa bir tereddütten sonra “ben seni görmemiş olayım, sen de beni görmemiş ol” olarak ifade edilebilecek bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma tüm darbelerdeki CHP+Asker=İktidar denklemine de uygundur. CHP’nin tarihî çizgisiyle uyum içindedir. Darbe girişimi gecesi CHP tabanındaki “tiyatro” söylemi kısa süre sonra CHP’nin darbe analizi haline gelmiştir. Artık bu günlerde bunu gizleme gereği de duymamaktadırlar. CHP’nin sözde adalet timsali sözcüleri, ölen ve yaralananların hakkını hukukunu zerre önemsememişler, tam tersi bir pozisyon alarak, darbecilerin mağdur olduklarını iddia etmeye başlamışlardır. Adalet yürüyüşünde ön saflarda yürüyen darbeci askerleri gizleme ya da arka sıralara atma gereği de duymamaktadırlar. FETÖ’ye ve diğer terör örgütlerine mensup kamu personelinin işten el çektirilmesine katiyen razı olmamaktadırlar.

CHP’nin adalet anlayışı son derece sakattır, seçkinler, bürokratlar, kendi ideolojisinin bayraktarlığını yapanların her istediğini yapabilmesini, onlara karışılmamasını istemektedirler. Bu aynı zamanda eski alışkanlıkların, hukukun CHP’lileri kayırdığı zamanların şiddetli bir özlemidir. Askerlerin ise CHP ile sır olmayan ideolojik birlikteliğinin devamı adına hukuk karşısına çıkmalarına CHP razı gelmemektedir. Meşru iktidarın kamu personeli ve ordu üzerindeki yönetim hakkı CHP’ye göre gayr-ı meşrudur. Son yıllarda güç bela yapılan sivil siyaset alanının genişletilmesi, vesayet kurumlarının alanının daraltılması adımları CHP’yi çileden çıkarmaktadır.

CHP’nin FETÖ elebaşlarının önderliğindeki darbe girişiminde bulunanlara yakın duruşu ve “CHP+FETÖ işbirliği” daha da ileri giderek FETÖ yanlısı oldukları yorumlarına yol açmaktadır. FETÖ ile CHP’nin organik ilişkisi bence yoktur, FETÖ Türkiye’deki yönetim boşluklarını CHP’nin yolundan giderek doldurmayı seçmiş sapkın bir örgüttür. Her ikisi de bağnaz cemaat yapılanmasını esas almışlardır. CHP’nin FETÖ mensubu kişilere kol kanat germesi bürokrasi sınıfı ile ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda CHP tutarlı ve samimidir. Memurların FETÖ ile ilişkisi, CHP için sorun teşkil etmemektedir. Onlara göre, CHP’nin iktidarı, yönetimdeki gücü bürokrasi sınıfına dayanmaktadır. Askerler için de durum aynıdır, yürüyüş sırasında bir gün darbeci askerlerin flamalarını taşımaları, bir gün FETÖ’nün mağdur ettiği askerlerin isimlerini t-shirtlerine yazmaları tesadüf ya da bir acemilik değildir. CHP, “bürokrat olsun çamurdan olsun” demektedir.  Bütün bu adalet söylemi hepi topu bürokratik vesayetin yaşatılmasına dayanmaktadır. Kendi içinde tutarlı, tarihî çizgisiyle uyumludur.

CHP gerçek anlamda bir siyasî parti değildir, zaman zaman meşru siyaset alanına giriş hamleleri bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Demokrasinin kuralları CHP’yi buna zorlamaktadır. Saman alevi gibi geçici bu meşru siyasal zemin arayışı çok kısa süre sonra eski mevzilere dönülmesiyle sonuçlanmaktadır.

16 Nisan halk oylaması sonucu Türkiye yönetim sistemini kökten değişmiştir, CHP bu yeni döneme hazırlanmak yerine oyun oynayıp vakit geçirmektedir. Buradan CHP’ye ve Türkiye’ye açılım sağlanmaz. İçi boş soğuk savaş dönemi siyasî manevraları tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır. Bundan sonra, hükümet üst düzey güvenlik tedbirleriyle yürüyüşe imkân vermelidir. CHP’nin aradığı “karmaşa” ortamına izin vermemelidir. CHP’nin ileri gelenleri ciddi bir özeleştiri içine girmelidir. 16 Nisan’da %48’lik “HAYIR” tercihi CHP’yi şımartmıştır. CHP’de olası bir değişim ve dönüşümün ertelenmesine neden olmuştur. Ama tedavülde “YENİ DÖNEM” vardır.

Sıtmayı gösterip ölüme razı etmek

Bugün Türkiye solunu özetleyen iki sözcük sorulsa, aklıma ilk sırada “hastalık” ve “ölüm” geliyor. Bazı kesimleri ayırmakla birlikte, Türkiye’de çıkan sol yayınlara bir göz gezdirip sol söyleme dikkat kesildiğinizde sizin de zihninizde benzer bir izlenim oluşacaktır muhtemelen. Bunların neredeyse tüm içeriği şiddet, iç savaş ve öldürmekle ilgili ya da bunlara referans vermektedir. Bunun nedeni Türkiye’de solun şiddeti ve ölümü kutsamayı bir ilke olarak görmesi. Ancak bu durumun, her dönemde olduğu gibi zaman ve strateji bakımından da anlamı var.

Türkiye’deki solun bu durumunu anakronik ve ahlâkî bir sorun olarak görebilir, buradan hareketle bir eleştiri yapabilirsiniz. Ancak meselenin göründüğünden çok daha ciddi sonucu, bu “ölüm seviciliğinin”, yani ölmeye ve öldürmeye hayran olma halinin toplumsal karşılık bulduğunda tehlikeli boyutlara ulaşabilecek olmasıdır.

Türkiye’de sola ilişkin bir şeyler yazmak istediğimde lisans yıllarımdaki bir tecrübem aklıma geliyor hep: Uzun yıllardır çok yakın olduğum bir arkadaşım, lisans yıllarında “devrimcilik” hastalığına yakalanmış ve içine düştüğü kollektivizmle adeta “robotlaşmıştı.” Bir gün ona, “devrim yaptığınızda bize ne yapacaksınız?” diye sorduğumda, “hepinizi asacağız” demişti. O zaman anlamıştım, şiddeti kutsayan bir ideolojinin, insan aklı ve ahlâkında nasıl bir tutulma ve yozlaşma yarattığını. Düşünsenize, neredeyse çocukluktan beri arkadaş olduğunuz birini ideolojik görüşünüz öyle söylediği için asmak amacındasınız.

Kendimi bir anlamda şanslı hissediyorum elbette. Bunu söyleyen arkadaşım ve yoldaşları şimdiye kadar “devrim” yapmayı başaramadılar. Komünizm ve versiyonları hiçbir dönem bu ülkenin sistematiği olmadı; ancak geçmişte başka ülkelerde bu tecrübeyi yaşayıp daha şanssız olanlar, en yakın arkadaşları tarafından asıldılar. Bu ülkelerde halkı sokağa çağıran “devrimci ağabeylerin” kendileri hiçbir zaman sokakta olmadı, ancak ölen “yoldaşları”nın kanı üzerinden edebiyat yapmaya ve sıradakiler içinse propagandaya devam ettiler. Kutsal “devrim” hayalleri gerçek dünyada iktidar ve rant kavgasına dönüştüğünde, “eşit ve özgür” devrimciler liderlerinin katliamına uğradılar. “Devrim” hiçbir zaman “ütopya”ya denk gelmedi sokakta; geçtiği yerlerde ölümden başka bir şey bırakmadı.

Bu hal Türkiye’ye kronik sıtma şeklinde bulaştı.  Nöbet, titreme ve ateşle kendini gösterir oldu. İnsandan insana bulaştı. Hastalık ruh halini öylesine bozdu ki ölümden başka bir şey düşünemez oldu. Dolayısıyla, hayata dair gerçekçi hiçbir şey söylemedi. Söylediği hiçbir şey “yaşam”da karşılık bulmadı. Her şey, soyutluğun labirentlerinde dönüp dolaşıp nihayetinde ölümün kutsallığına çıktı.

Bu nedenle PKK solu küçücük çocukların bedenleri üzerinde rahatlıkla “devrimci halk savaşı” sloganları atar. Birileri bu sloganları o çocukların cenazelerinde tekrarlar. DHKP-C solu, terörizmle ölüm dağıtırken, birileri de “biz de sizi seviyoruz” desteği verir. Söylemesi çok acı ama işte bu yüzden tüm insanî ahlâkiliğini yitirmiş darbeci FETÖcüler, 249 insanımızı katleder, devleti yıkıp iç savaş çıkartmaya yeltenir ve CHP solu onlar için “adalet” ister.

Bugün sizi sokağa davet edenlere bir kez daha bakın. Onlar size sıtma bulaştırıp ölüme razı olmanızı bekleyenler. Onlar, yaşamda karşılığı olan hiçbir şeye dair sözü olmayanlar.

Onlar, ölümü kutsayanlar.

Mukaddime

Son zamanlarda hemen her görüşten, sosyalist, liberal, İslamcı insanın “bak adam yüzyıllar önce bunları tespit etmiş/söylemiş” diye referans verdiği ve herkesin kendi görüşünden bir parça bulduğu büyük düşünür İbn Haldun’un meşhur eseri Mukaddime’yi okumamıştım. Yeni üniversitesi kurulunca biraz daha aktüel olması da beni tetikledi ve Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın tercümesi olan eseri edindim.

Sağolsun Süleyman hocamız, kitaba 154 sayfalık bir giriş yazmış. Henüz onu bitirebildim. Hocanın tafsilatlı bir şekilde yaptığı girişte dikkatimi çeken bazı hususlar oldu. Onu paylaşmak istiyorum.

İbn Haldun nihayetinde bir insan. Her insan gibi eksikleri-fazlaları var. Hataları ve başarıları var. Üstün olduğu yönler olduğu gibi zayıf olduğu yönler de var. Eksik yanları onun devlet yönetimi, içtimaiyat, insanın karakter yapısı gibi konularda söylediklerini eksiltmez. Ama hiç ummadığım bazı özelliklerini sayın hocamız açık yüreklilikle yazmış ki ben de buraya alabilirim.

İbn Haldun, 20 yaşına kadar talebelik yaşamış, 20 ile 45 yaş arasında bölgesindeki devlet ve devletçiklerde yönetimde bulunmuş. Oldukça da aktif bir hayat sürmüş. Cezayir, Tunus, Fas, Endülüs ve Mısır arasında dolaşmış durmuş.

45 yaşından sonra da telifle ve kadılıkla meşgul olmuş. Beni şaşırtan kısmı devlet yönetimlerinde olduğu dönemde. Faydalanacağım kısmı ise telif ettiği eserlerde.

Giriş kısmının 25. sayfasında şöyle bir tespit var: “İbn Haldun’un, Sultan Ebu İnan’ın yanında kaldığı sürece görevler onu tatmin edecek seviyede değildi. Kendi ifadesine göre bu mevkiler, seleflerinin ve cedlerinin üstlendikleri şerefli vazifeler kadar yüksek bir mevki sayılmazlardı. Onun için bu vazifeyi istemeye istemeye kabul etmişti, gözü yükseklerde idi.

Bu sırada İbn Haldun’un bir takım fena temayülleri ve kötü duyguları kuvvetlenmeye başlamıştı. Bu temayül, hangi vesile ile olursa olsun ortaya çıkacak olan fırsatlardan faydalanma, hangi yoldan olursa olsun maksada ulaştıracak yolları tutmaktır. Şahsi menfaati ve maksadı için veya zarardan korunması için kendisine iyilik yapana kötülük yapmakta, ihsana garkedenler aleyhine tertiplere karışmakta ve lütfuna nail olduklarına karşı değişmekte bir beis görmezdi. İbn Haldun fırsatçı bir adamdı, pratik hayatında gaye her türlü vasıtayı mübah kılardı.” (Giriş sf. 27)

O daima galip ve muzaffer olanın yanında yer alır, her zaman kuvvetli olanın adamı olmayı tercih eder.” (Giriş sf 29)

İbn Haldun daima fırsat kollayan, ele geçirdiği fırsatları derhal değerlendiren, hadiseler ters istikamette geliştiği zaman en yakın dostlarını bile tanımayan, en samimi arkadaşlarına dahi yüz vermeyen, ihsan ve ikramına nail olduğu şahıslara karşı sanki onları hiç tanımıyormuş gibi davranan biriydi. Makyavelli’nin “The Prince” (hükümdar) isimli eserinde tasvir ettiği tipin en güzel örneği belki de İbn Haldun’dur.” (Giriş sf. 29)

Sultan Abdulaziz Tilemsan’ı istila etti. İbn Haldun’u çağırarak ona, civardaki kabile ve aşiretleri kendi lehine, Ebu Hammu aleyhine çevirme görevi verdi. İbn Haldun bu vazifeyi kabul etti. Kabile ve aşiretleri daha düne kadar dostu olan Ebu Hammu ile savaşmaya teşvik ve tahrik etti.” (Giriş sf. 36)

İbn Haldun, asabiyetin gayesi olarak mülkü ve iktidarı gösterir. İktidarı ele geçiren asabiyet, çok geçmeden infirad ve istibdad haline gelir. Demek ki asabiyette ve siyasi hayatta aslolan iktidara ve istibdada doğru gitmektir.  Hilafetin mülke dönüşmesi bu gidişin kaçınılmaz neticesidir. Şu halde bu tabii bir şeydir.

Bu esaslardan hareket eden İbn Haldun mülk sahibi olan meliklere, kudretli padişahlara, muktedir sultanlara, müstebit hükümdarlara, hakim ve galip devlet başkanlarına ve muzaffer krallara sempati ve hayranlık duymuş, hayatı boyunca hep onların yanında yer almış, dostu olan bir emir yenik düşünce, düşmanı olan galibin safına rahatça geçebilmiş, eski dostluğu da düşmanlığı da unutmuştur. Bu anlayış ve davranış bazen kendisini zor durumda bırakmış fakat yine de bu tür davranmaktan vazgeçmemiştir.” (Giriş sf. 27)

Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi çok enteresan bir kişiyle karşı karşıyayız. 45 yaşına kadar devlet işlerinde bulunan İbn Haldun, devlet işlerini bırakıp İbn Seleme kalesine yerleşiyor ve edindiği tecrübelerle kitap yazmaya başlıyor. “Artık fikirleri olgunlaşmış, görüşleri istikrar kazanmış, bilgileri sıhhat bulmuş, müşahedeleri intizama girmişti. İçtimai hayat içinde pişmiş, cemiyet meseleleriyle yoğrulmuştu. Kitabu’l İmer adlı tarih kitabını yazmaya başladı. Mukaddime adıyla bu kitaba giriş yazmayı düşündü. Mukaddimede tarihi ve içtimai hadiselere yön veren esasları tespit etmeye, beşeri vakalar arasında müşterek olan kaide ve kanunları tayin etmeye, devlet ve medeniyetlerin kuruluş ve gelişme, yükselme, duraklama, gerileme ve yıkılmasına tesir eden amilleri keşf ve teşhis etmeye çalıştı. Bu suretle bütün tarihi ve içtimai hadiseleri birbirinden kopuk halkalar olmaktan kurtararak, bir zincirin birbirine bağlı halkaları halinde ortaya koymaya gayret etti.” (Giriş sf 39)

Belki bu yazılanlardan sonra İbn Haldun hakkındaki düşüncelerimizde bir hayal kırıklığı olabilir. Yazdıkları gözümüzde değerini kaybedebilir. Ama öyle olmasın. Şayet İbn Haldun, bize anormal gelen o davranışları gösterip, devlet yönetiminde tutunmasaydı, ayakta kalamayıp pes etseydi Mukaddime’yi yazabilir miydi? Ya da şöyle olsa daha mı inandırıcı olurdu; hiç devlet işine bulaşmamış, hiç halkla hemhal olmamış ama siyaset ve içtimaiyat sahasında onlarca eser yazmış. Hani hiç çocuk yetiştirmemiş birinin anne-babalara “çocuk yetiştirmenin incelikleri” konusunda ahkam kesmesi gibi. Ben İbn Haldun’un yaptığının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Bu konu benim aklıma bir de şunu getirdi. Hiçbir ekonomik faaliyette bulunmamış insanların, ekonomi, ticaret konularında ciltler dolusu kitap yazması, öngörülerde bulunması nasıl inandırıcı ve isabetli olmuyorsa, devlet kademelerinde bulunmamış kimselerin de “devlet yönetiminin incelikleri” konusunda ahkam kesmeleri doğru olmayacaktır.

Bir de kendileri hiçbir ticari faaliyette bulunmamış ama ilim tahsil etmiş dindar kişilerin “İslam’da ticaret, faiz, banka, vadeli satış, borsa” gibi konularda kitap/makale yazmaları var. “Şöyle olmamalı, böyle olmalı, ona zinhar yaklaşmamalı, bundan kaçınmalı” gibi çok bilmiş hüküm vermeleri var. İbn Haldun’dan benzetme yaparsak, bilhassa ticaret konusunda kitap yazacakların, hayatlarının bir döneminde bir ticarethane işletmiş olmaları, çeklerini zamanında ödeyememiş olmaları, kara listeye girmemek için bankadan kredi kullanmak zorunda kalmış olmaları, sonra bu krediyi ödeyememekten dolayı icralık olmaları, vergiyi ödeyememekten dolayı banka hesaplarına bloke konmuş olması, personelinin sigortasını yaptıramamış veya ödeyememiş olmaları, akşamları siftahsız dükkan kapatmış olmaları, kira ödemekte zorlanmış olmaları, dükkan sahibinden azar işitmiş ve ondan sonra edindiği bu tecrübelerle “İslam’da ticaretin incelikleri” kitabı yazmış olmaları daha inandırıcı olurdu.

Mukaddimeyi okumaya devam ediyorum.

Akılsız başın cezası

Bilindik bir hikâyedir: Biri Türk, biri Kürt, biri de Ermeni üç arkadaş bir yaz günü yola çıkar. Hava sıcak, güneş yakıp kavuruyor. Bir süre yol aldıktan sonra susuzluk gelip çatar. Lakin etrafta su yok. Bir bağa rast gelirler. “Bir-iki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın, hem neyse parası veririz” diyerek bir Türkün bağına girerler.

Üzümleri kemal-i afiyetle yerken bağın sahibi çıkagelir. Sinirleri tepesinde ama üç kişiye birden girişmenin kendi hayrına olmayacağını düşünecek kadar da aklı başında. Üç kafadara bakar; kılık kıyafetlerinden ve konuşmalarından birinin Ermeni, birinin Kürt ve diğerinin de Türk olduğu anlar.

Önce diğer ikisine “Vay bu adam Türk, benim kanımı taşıyor, benim malımı yiyebilir; eh, bu Kürt de benim din kardeşim, ona da malım helal-i hoş olsun” dedikten sonra döner Ermeniye; “Ya sen, sen niye benim üzümümü yiyorsun” diye Allah yarattı demeden girişir. Kürt ve Türk yırttıklarını düşünür, sessizce Ermeninin pataklanmasını seyrederler. Bağ sahibi Ermeniyi kıpırdayamaz hale getirinceye kadar döver.

Bağ sahibimiz biraz soluklanır, gücünü kuvvetini toplar, akabinde Kürde döner. “Tamam, Müslümansın da niye benden habersiz üzümlerimi yiyorsun? Bu adam Türk, benim kanımdan, üzümlerim ona afiyet olsun, ama sen yiyemezsin” diyerek bu kez Kürdü haşat eder. Kardeşlik vurgusu Türkün gururunu okşar, olan bitenden hoşnutluk duyar ve Kürdün kafasının gözünün yarılmasını itiraz etmeden izler.

Fakat bağ sahibinin durmaya niyeti yoktur, en son Türkü alır karşısına. “Vay kardeşim, senin Türk olduğunu anladık. İkimizin kanı da bir dini de. Buna da eyvallah. Ama sen, başkasının bağına sahibi olmadan nasıl girersin?” diyerek Türke vurmaya başlar. Peş peşe yumruklar Türk’ün yüzünde patlar. Türk yere kapaklanırken Kürde döner “Biz en baştan o Ermeni’yi dövdürtmeyecektik” der.

Ne çare; olan olmuş, hepsi bir güzel sıra dayağından geçmiştir artık.

Topal Meclis 

Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması gündeme geldiğinde birçok kişi muhalefeti uyarmıştı. AKP’nin önerisi ceza hukukunun genel ilkelerine ve yürürlükteki anayasanın ilgili hükümlerine açık bir aykırılık taşıyordu. Vekillerin kendilerini Mecliste savunma ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurma haklarını ortadan kaldırıyordu.  Cumhuriyet tarihi boyunca toplam 40 vekilin dokunulmazlığı Meclis tarafından kaldırılmışken, bu kez toptancı bir mantıkla 148 vekilin dokunulmazlık hakları bir kerede ve geçici bir tasarrufla ellerinden alınıyordu.

İktidarın bu hamlesi ciddi bir tehlikeye işaret ediyordu. Zira dokunulmazlık, vekillere tanınan bir ayrıcalık değil, temsilcisi oldukları millet adına daha rahat ve daha iyi vazife yapmalarını temin etmeyi amaçlayan bir güvenceydi. Vekillerin dokunulmazlıktan mahrum edilmeleri düşünülemezdi. Dokunulmazlıktan yoksunluk, vekilleri keyfi muamelelere maruz bırakırdı.

Kaldı ki Türkiye gibi sorunlu demokrasilerde dokunulmazlık, muhalefetin bilhassa sahip çıkması gereken bir müesseseydi; onu iktidarın muhtemel zorlamalarından koruyacak olan buydu. Dokunulmazlığın yokluğu muhalefetin aleyhine, iktidarın lehine işlerdi.  Muhalefet dokunulmazlığı gözünden bile sakınmalıydı.  Meclisin topal bir Meclis’e dönmesine müsaade etmemeliydi.

Günaydın!

Ne yazık ki öyle olmadı; muhalefet eninde sonunda dönüp kendilerini vuracak olan bir iktidar tasarrufuna karşı yekpare bir siyaset geliştiremedi. HDP hedefteki parti olarak dokunulmazlıkların kaldırılmasına zaten karşıydı. Ama MHP ve CHP farklı tellerden çalıyordu. MHP, AKP’nin ardına gönüllü yazılmıştı. Gözlerin çevrildiği CHP ise, bu gayri hukuki öneriye karşı etkin bir muhalefet göstermesi gerekirken kalktı, iktidara destek verdi. Böylece dokunulmazlıklar muhalefetin omuz vermesiyle rafa kalktı.

Sonrasında olanları biliyoruz. Önce HDP’li vekiller tek tek cezaevine gönderildi. Dün de CHP’li Enis Berberoğlu, hakkındaki dâvâ henüz kesin bir karara bağlanmadan tutuklandı.

Şimdi CHP hançeresini yırtıyor; “halkın temsilcileri tutuklanamaz, içerdeki vekiller derhal serbest bırakılmalıdır” diyor. Günaydın, ama sanırım biraz geç oldu!

Eğer CHP vakti zamanında dokunulmazlıkların kaldırılmasının karşısında dursaydı, bugünkü çığlığının bir meşruluğu olur, insanlar da ona hak verirdi. Ama CHP, AKP ve MHP ile bir olup el birliğiyle HDP’yi dövdürttü. Dolayısıyla — kusura bakmasınlar ama — CHP’nin bu bağırış ve çağırışların ne kimseyi inandıran bir tarafı var, ne de CHP’nin kendisine bir faydası.

Ankara’dan İstanbul’a yürüyecekmiş CHP.

Ne diyeyim?

“Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye boşuna dememişler.

Serbestiyet, 15.06.2017

Katar krizi ve dış politikamız

Dünyanın her yerinde, her zaman, bir taraftan diğer toplumlarla ilişkiyi azaltmaya, kesmeye, içe kapanmaya; diğer taraftan dış dünyaya açılmaya ve başka toplumlarla ilişki kurmaya yönelik talepler bir arada bulunmuştur. Toplumların diğer toplumlarla münasebetlerinde, bunların ağır basanları etkili ve belirleyici olmuştur. Kabile toplumlarında dahi geçerli olan bu durum, içinde bulunduğumuz ulus-devletler çağında daha da keskin ve belirgin. Çünkü hemen her zaman, devletlerin sınırlarını çizmek ve korumak, toplumların bitiş noktaları ve hudutlarını belirmek ve korumaktan daha kolay.

Başka bir yazının konusu olmakla beraber, küreselleşmenin herhangi bir merkezî otoritenin plan ve buyruklarına dayanmadığı ve ayrıca, tüm insanlığa zarar vermekten çok fayda sağladığı açık. Çoğu zaman sanılanın aksine, küreselleşme her çağın ve zamanın olgusu. Ama tarihte kayıtları daha fazla tutulan ve ismiyle müsemma denebilecek iki globalleşme dalgası var. İlki 1870’lerde başlayıp 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla bitti. İkincisi sosyalist rejimlerin 1989-1991’in Kadife Devrimleri sürecinde bir iç patlama sonucu yıkılmasıyla başladı. Şimdilerde Batı’da faşist, nasyonal sosyalist içe kapanmacı akımların –münhasıran İslamofobinin — yükselmesi ve Trump gibi ekonomik korumacı bir liderin dünyanın motor ülkesi sayılan ABD’de iş başına gelmesi yüzünden ikinci küreselleşme dalgasının sona erip ermediği tartışılıyor.

Hoşumuza gitse de gitmese de çağımız hâlâ bir ulus-devletler çağı. Hemen her coğrafya devletlerin sınırları içinde. Her halkın devleti var ve devleti olmayan halklar devlet sahibi olmak için çılgınca bir ihtiras içinde kıvranmakta. İkinci küreselleşme dalgası doğduğunda, ulus-devletlerin devrini tamamladığı, bu yüzden gerileyeceği, hattâ çökeceği umut ve iddia edilmişti. Bu çerçevede uluslararası ilişkilerin devletler arasındaki ilişkiler olmaktan çıkacağı; resmî ve sivil ulus-üstü kuruluşları ile konu bazlı global sivil toplum örgütlerinin uluslar arasındaki ilişkilerde ve dünya meselelerinde daha fazla ve etkin rol üstleneceği tezleri geliştirilmişti. Bu tezler önemli ölçüde kâğıt üzerinde kaldı. Devletler hâlâ uluslararası sistemin baskın aktörleri. Bu durum yakın zamanda değişeceğe de benzemiyor.

Uluslararası ilişkiler teorisinde iki ana yaklaşım “idealizm” ve “realizm” adıyla anılıyor. İlki dış politikanın insanî/ahlâkî değerlere, ikincisi — güç dengesi gibi — gerçeklere ve millî menfaatlere dayanması gerektiğini söylüyor. Bazen anlaşılması zor da olsa, bu teoriler her durumu kesin olarak tesbit etmemizi ve böylece uluslararası sorunlara mutlak doğru cevaplar geliştirmemizi sağlayacak şablonlar değil. Biraz eti budu olan her devletin dış politikası bu ikisinin bir karışımına dayanıyor. Ama her ülke — özellikle kabadayı ülkeler — dış politikalarını tamamen (insan hakları, demokrasi, saldırmazlık) gibi ilkelere dayandırdığını iddia ediyor. Hattâ bununla da kalmayıp, kendisininkine ters politikalar izleyen ülkeleri bu açıdan sorgulamaya ve bu suretle etkisizleştirmeye çalışıyor. Gelgelelim, çelişkili tavırları dikkatli gözlerden ve soğukkanlı analizlerden kaçamıyor. Her ülkenin dış politikası, sonunda millî menfaat algılarının tesiri altında belirleniyor.

Dış politikanın eninde sonunda ulusal menfaat algısı tarafında şekillendirildiğinin en yalın ve yakın örneği, Arap dünyasında patlak veren Katar krizi. Suudi Arabistan’ın başını çektiği bir dizi Arap ülkesi Katar’ı ablukaya almaya çalışıyor. Gerekçe çok tanıdık: “Radikalizmi teşvik etmek ve teröre destek vermek.” Bu gerekçeler hiç inandırıcı görünmüyor. Konu incelenince anlaşılıyor ki, asıl sebep Katar’ın Arap dünyasındaki anti-demokratik ve anti-özgürlükçü statükoyu bozabilecek — Arap Baharı, Müslüman Kardeşler hareketi gibi — oluşum ve hareketlere sempati duyması. Bu çerçevede, Sisi darbesini de hoş karşılamamış olması. Buna karşılık, Suudi hanedanı mutlak monarşisini ve Arap dünyasındaki durumu korumak arzusunda. Bu yüzden, muhtemelen patronu olan Batılı güçlerden de destek ve teşvik alarak, Katar’ı terbiye etmek istiyor. Nitekim Sisi‘ye de bu amaçla büyük destek vermişti.

Buraya kadarını anlamak zor olmasa gerek. Zaten Arap dünyasında köklü bir demokrasi kültürü ve makul derecede zengin bir demokrasi tecrübesi yok. Ya dünyanın sadece askerî alanda değil insan hakları ve demokrasi alanında da “efendisi” olduğunu iddia eden ABD ne yapıyor? Darbeci Sisi ile de, demokrasinin temel ilkelerine asla tahammülü olmayan — meselâ kadınları hak sahibi eşit özneler olarak görmeyen — Suud rejimiyle de işbirliği yapıyor. Demokrasiye, insan haklarına saygı bu ilişkinin neresinde? ABD başka ülkelere uyguladığını iddia ettiği ölçütleri Suud diktatörlüğüne neden uygulamıyor? Cevap basit: İdealist değil realist dış politika izlediğinden.

Katar krizi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Bu yüzden, “biz hiç karışmayalım” diyenler dünyadan habersiz saf tipler. Arap dünyasındaki gelişmeler, Türkiye’yi başta güvenliği olmak üzere tüm ulusal menfaatleri açısından etkileyecektir. Türkiye’nin olup bitenlere kayıtsız kalması düşünülemez. Mutlaka aktif bir politika izlemek zorundayız. Bu, tartışmadan uzak bir gerçek. Tartışılacak tek şey, bunun ne şekilde, hangi araçlarla yapılacağı. İşte burada hem idealist hem realist yaklaşımdan yararlanmak, bunların birini diğerine kurban etmemek, tek senaryoya bağlı kalmamak, açık diplomasi yanında gizli diplomasiden de yararlanmak önem taşıyor.

13 Haziran 2017, Serbestiyet.com

“Kalabalıkları, Kızıldeniz’i yarar gibi yaran karizma”

Cardiff’te güzel bir futbol gecesi yaşandı geçen Cumartesi. Şampiyonlar Ligi’nin (ŞL) bu sezon en fazla (32) gol atan takımı Real Madrid ile en az (3) gol yiyen takımı Juventus, en büyük kupayı almak için kapıştılar. Real adına rüya gibi geçen bir ikinci yarının ardından kupa Madrid’e gitti. Beyaz Şimşekler toplamda on ikinci, son dört yılda üçüncü kupalarını kazandı. Ancak geçen yıl ve bu yıl gelen zaferler ŞL tarihinde bir ilk oldu.  Eski Şampiyon Kulüpler Kupası’nda değil ama 1992-93’ten beri uygulanan Şampiyonlar Ligi formatında, ilk defa bir takım ve bir hoca iki yıl üst üste kupanın sahibi olup tarihe geçti.

Bu muazzam başarının ardında efsane bir adam var: Zinedine Zidane. Nam-ı diğer Zizou, Cezayir göçmeni bir babanın oğlu olarak 1972’de Marsilya’da doğdu. Akdeniz’in bu kıcıl kıvıl liman kentinin banliyölerinde top sektirirken istikbaline dair kararını erkenden aldı: Yolunu futbol çizecek, topun peşinden gidecekti. Daha çocuk yaşta ailesinden koptu. Ailesi onun hayallerinin ardından gitmesini destekledi ama yine de kolay olmadı. Bir röportajında o güç günlerine değiniyor Zizou:

“Ailem beni daima destekledi. Evden ayrıldığımda 14 yaşındaydım. Elbette zordu. Özellikle de ilk yıl… Gün boyu sıkıntı olmazdı ama geceler zordu. Uyumadan önce ailemi hatırlardım. Çocuktum daha neticede, her şeyi kendi başıma yapmayı öğrendim. Yemek, giyinmek…”

(http://gq.com.tr/roportaj/futbolu-sanata-donusturen-adam)

Bir peçete ile gerçekleşen hayal

Sıra dışı yeteneği sayesinde tez zamanda sivrildi. Cannes, Bordeaux derken, ver elini Juventus! Siyah-beyazlı formayla harikalar yarattı. Biz onun futbol serüvenine tanık olan şanslı bir nesildik. Olağanüstü tekniğini, leblebi gibi adam geçişini, sahayı bir radar gibi tarayan bakışını, her seferinde en uygun olanı bulan paslarını, kıvrak çalımlarını, volelerini — belki en önemlisi, fiziksel gücü de dahil orta sahada sarsılmaz bir kaya gibi duruşunu — sadaka niyetine biz futbol dilencilerinin avucuna sıkıştırırdı.

Bir Real meftunu olarak en büyük arzum Eflatun-Beyaz formayı Zidane’nin sırtında görmekti. Meğer ona Madrid’in yolunu peçete üzerine yazılan bir teklif açmış. Monaco’daki bir FIFA organizasyonunda, akşam yemeğinde Başkan Florentino Perez, Zidane’ye bir peçete uzatmış. Üzerinde Fransızca “Real Madrid’de oynamak ister misin?” yazıyormuş. “Evet” demiş Zidane. Böylece o “hayatının en mutlu günleri”ne” başlamış, biz de sevdiğimize kavuşmuşuz. (Başka zaman uzun uzadıya anlatırım ama şimdi söylemeden geçsem dilim şişer: Bizim bir diğer sevdamız Francesco Totti idi; fakat o zalim (!) bizi reddetti, aşkımız karşılıksız kaldı.)

Zidane’nin Real’e attığı imza kendi zamanının en pahalı imzasıydı. Dolayısıyla ona yönelik beklentiler yüksekti, yükü ağırdı, sorumluluğu fazlaydı. Ama gerek saha içi liderliği, gerek saha dışındaki sağlam kişiliği ile bütün güçlüklerin üstesinden geldi. Elbette ona eşlik eden çok sayıda üstat da vardı, Figo gibi, Raul gibi, Roberto Carlos gibi, Casillas gibi, Solarigibi, Guti gibi… Real’de La Liga’nın ve ŞL’nin şampiyonluk şerbetini içti. 2006’da kramponlarını astığında artık oyuncu olarak kulübün efsanelerinden biriydi.

Takım elbise ve eşofman

Futbol oynarken gönül yağlarımızı eriten, sanatkârane işleriyle bizi aşka getiren futbolcuların iyi teknik direktör olamayacaklarına dair yaygın bir kanaat vardır futbol dünyasında. Örnek denildiğinde ilk olarak Maradona’nın adı zikredilir. Sonra Mattheus’lar,  Van Basten’ler hatırlanır.

Elbette bu kanaati yanlışlayan misaller de vardır. Mesela alın Beckenbauer’i; o hem oyuncu hem de hoca olarak “Kaiser” mertebesinde idi. Ya da alın Cruyff’u; Sarı Fareyalnızca sahada değil kulübede de rakiplerinin başını döndürmede mahirdi.

Futbolu — biraz da erken sayılacak bir yaşta — bıraktığında her yıldız gibi o da aynı soruya muhatap oldu: Acaba futbolculuğunda harikalar yaratan Zidane hocalığında da aynı beceriyi gösterebilecek miydi? Meraklı bakışlar ve sorgulayıcı gözler Zizou’nun üzerindeydi.

Ama o futbolcu olarak defteri kapattıktan sonra eşofmanları hemen üzerine geçirmedi. Takım elbiseleri kuşandı, yorumculukta şansını denedi, Perez’e danışmanlık yaptı. Ancak hiçbiri tam oturmadı üzerine, hiçbirinde kendi kimliğini bulmadı, hiçbirine kendi kimliğini yansıtamadı. O da döndü dolaştı, en iyi bildiği yere – sahaya — attı kendini. Kurslara gitti, diplomalar aldı, gerçek bir “büyük takım hocası” olan Ancelotti’nin rahle-i tedrisinden geçti. Real’in alt yapısında ve pilot takımında pişti. Ve sonunda, geçen sezon ortasındaki “Raffa” Benitez hüsranından sonra Real’in başına geçti.

Başkalarının elindeki kader

L’Equipe başyazarı Vincent Duluc, Zidane gibi bir geçmişe sahip futbolcuların “hoca” olmalarının ciddi bir risk içerdiğini söyler. Zira oyuncuyken kaderleri kendilerinden başka hiç kimseye bağlı olmaz. Kişisel yetenekleri, hırsları, çalışma disiplinleri ile kendilerine bir tarih yazarlar. Ancak antrenör olduklarında iş değişir; onların kaderi de kendi ellerinden çıkar, başkalarının arzusuna, oyuncularının başarılarına ve alınan sonuçlara bağlı hale gelir. Artık onların da şan ve şöhreti daha fazla sayıda insanın — kalecinin, defansın, orta sahanın, santraforun — elinde olur.  Ve onlar da “yalnız, bir başına, bu kadere katlanmak zorunda” kalırlar.

Zizou da Bernabeu’ya hoca olarak adım attığında kaderini takımının ellerine bırakmıştı. Kafalarda birçok soru işareti vardı. Evet, taraftar takımın çok sevdiği bir efsaneye emanet edilmesinden memnundu. Ancak futbol otoritelerinin kahir ekseriyeti Zidane’ye şüpheyle bakıyordu. Futbolculuk başka, hocalık başkaydı. Soyunma odası yıldızlarla doluydu. Onların yüksek egolarıyla baş etmek ve onları yönetmek ustalık gerektirirdi. Zidane böyle bir deneyime sahip değildi. Onun parıltılı futbol kariyeri Real gibi bir takımın ağırlığını taşımaya yetmezdi.

Gelgelelim Zidane, sahadaki becerilerini fazlasıyla kulübeye yansıttı. Takım oluşturma, oyunu kurgulama, kondisyonu dengeleme, maç içinde değişik taktik varyasyonları tatbik etme  vb birçok konuda, taktik ve teknik açıdan birçok söz söylenebilir. Bir Real taraftarı olarak beni ise esasta mutlu eden iki husus var: Biri, Zidane’nin Real gibi yıldızlar topluluğunda bir “kolej takımı” havası oluşturmasıdır. Real’i seyrettiğimde oynadıkları toptan zevk alan, birbirlerinin eksikliklerini gediklerini kapatan, birbirlerinin başarılarını takdir eden bir takım görüyorum. Yense de yenilse de futbolu güzelleştiren bir takım!

Aman Zidane üzülmesin!

Diğeri ise, Zidane’nin oyuncularla kurduğu ilişkinin güzelliğidir. Oyuncular hocalarına karşı saygılı. Düşünün Bale, Morata, James Rodriguez gibi başka takımların hayallerini süsleyen büyük oyuncular yedek kalıyor, ama takımda hır gür çıkmıyor. Herkes hocanın adil davranacağını biliyor; onun için ilk 11’e giren elinden geleni yapıyor, kenarda oturan hep hazır halde ondan forma bekliyor.

Realli oyuncular, hocalarına sadece saygı duymuyor;, onu çok da seviyorlar. Bunu her maçta gözlerinden okumak mümkün. Öyle ki insan bazen futbolcuların sırf “Zidane üzülmesin” diye canlarını dişlerine taktığı hissine kapılıyor. Asensio’nun ŞL final maçının ertesinde bitiminde Zidane’ye bir sarılışı vardı ki, onun üzerine konuşmak lâf israfı sayılır.

Bir buçuk yılda zirveye

Yarattığı bu hava semeresini verdi ve Zidane bir buçuk yıl içinde büyük zaferler kazandı. 2016’da Şampiyonlar Ligi’ni, Süper Kupa’yı ve Dünya Kulüpler Kupası’nı aldı. 2017’de Real’i beş yıl aradan sonra La Liga’nın tepesine çıkardı. Arkasından ara vermeden tekrar ŞL tacını taktı.

Rüya gibi bir başlangıç yaptı ve ondan iyi bir antrenör çıkmayacağını düşünenleri — çok şükür — mahcup etti. Bana kalsa hep böyle devam etmesini isterim, Real’in ve Zidane’nin hep kazanmasını dilerim. Ama böyle gitmeyeceğini de bilirim; her takım zirveden düşer ve her hoca da bir gün kaybeder. Şüphesiz Zidane de kaybedecek; diğer hocalar gibi o da yargılamalara tabi tutulacak, onun da kaderi sorgulanacak. Zaten o da buna hazır. Cardiff’te maçtan sonraki basın toplantısındaki sözleri bunu teyit eder nitelikte:

“Dün benim için ‘kötü’ diyorlardı. Bugün ise “iyi, harika’ diyorlar. Futbolda olur böyle şeyler, normaldir, yargılar ve kanaatler değişir. Değişmeyen tek bir şey vardır; o da çalışmak. Biz dün de çok çalışıyorduk. Bugün de çok çalışıyoruz. Yarın da çok çalışacağız.”

Son söz Duluc’un olsun:

“Herhangi bir eski oyuncu odaya girdiği zaman, onun geçmişte top koşturan biri olduğunu kavrar, bakışlarla kimliğini çözmeye çalışırız. Ama Zidane söz konusu olduğunda, onun kim olduğunu anında biliriz. Kafalar hafif bir afallamayla ona döner, kalabalık Kızıldeniz gibi yarılır, Zidane’nın karizması odada şimşek gibi çakar ve insana onun hiçbir zaman değişmediğini, hep aynı kaldığını düşündürür.” (https://www.socratesdergi.com/zarafet/)

10 Haziran 2017, Serbestiyet.com

Şüphe bulutlarını dağıtmak

Sedat Ergin, Kara Havacılık Komutanlığı iddianamesini esas alan on yazı kaleme aldı. Titiz bir incelemeyle, darbe teşebbüsünün merkezi olan bu komutanlıkta 15 Temmuz gecesi yaşananları ve buradaki FETÖ’cü yapılanmanın ayrıntılarını ortaya koydu. Darbecilerin “vur” emirlerini vermelerindeki tüyler ürpertici soğukkanlılığın, insanı ne denli dehşete düşürdüğünü yazdı. “Verilen talimatları en ufak bir tereddüt göstermeden, sorgulamadan icra eden mekanik ölüm makineleri var karşınızda. Hedefleri bir bilgisayar oyunu oynar gibi vuruyorlar. İnsanları, kendi vatandaşlarını vuruyorlar.”

Ergin, iddianamenin tahlilinden iki netice çıkartıyor. Biri, “Gülen cemaatinin bu darbe faaliyetini çok önceden son derece detaylı bir şekilde hazırlayıp, mutlak gizlilik esası üzerinden kendi mensupları aracılığıyla 15 Temmuz’da icra etmeye girişmiş olmasıdır.” Darbe ince elenip sık dokunarak planlamış ve iç içe geçen “askerler” ile “abiler”in koordinasyonunda tatbik edilmiş.

İkincisi, böylesine detaylı bir darbe girişiminin gerçekliği su götürmez. Böylesine büyük bir organizasyonun detaylı planlamasının ürünü olan “bir darbenin sahiciliği karşısında kamuoyu ve bazı siyaset çevrelerinde yapılan — darbenin kurgu mu yoksa kontrollü mü olduğu yolundaki — tartışmalar boşlukta kalıyor.”

Kısacası darbe gerçek, atlattığımız tehlike çok büyük, “kontrolü darbe” ya da “tiyatro” tartışmaları abesle iştigal. Lâkin yine Ergin’in belirttiği gibi, darbenin kan donduran gerçekliği, o gece sorumluluk taşıyan komutanların ve istihbarat yetkililerinin kararları ve hareket tarzlarının sorgulanması mecburiyetine halel getirmiyor.

Siyasi tartışmadan uzak durmak?

Haliyle bu bağlamda ilk akla gelen iki isim var: Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı Fidan. Her iki isim de, 15 Temmuz’daki kalkışmayı araştırmak için Meclis bünyesinde oluşturulan komisyona yazılı olarak bilgi verdi. Burada iki mühim sorun var.

İlki, eğer milletin demokratik iradesi hâkim kılınacaksa, her bürokrat kendisini davet eden Meclise gitmeli, milletvekillerinin suallerine cevap vermelidir. Kişi ve kurumları daha şeffaf ve hesap verebilir hale getirmenin de, kamuoyunun daha sağlıklı bilgilerle donatmanın da yolu budur. “Siyasi tartışmalara dâhil olmamak” gibi bir gerekçenin arkasına saklanmak kabul edilemez. Meclis bir konuda bir bürokratın bilgisini talep ettiğinde, bürokrata düşen Meclisin yolunu tutmak olmalıdır. Hele bir de darbe gibi, ülkenin kaderini doğrudan tayin edecek cesamette bir mesele mevzubahis ise, bunun aksi düşünülmemelidir.

İkincisi, 15 Temmuz Türkiye’nin önüne geçebildiği ilk darbedir. Elden geldiğince bütün karanlık noktalarını aydınlatmak, dinamiklerini ve faillerini gün ışığına çıkarmak gerekir. Bunun için de ilk yapılması gereken, darbenin akamete uğratılmasında çok ciddi rol oynayan Akar’ın ve Fidan’ın tanıklığına başvurmaktı. Milletin vekilleri onlara milletin kafasına takılan her soruyu yöneltmeli, meşum hadisenin her boyutunu onlarla didik didik edebilmeliydi.

Kritik sorular

Ne yazık ki öyle olmadı; MİT’in raporu ve Akar’ın cevapları Meclise ulaştı ama ne milletvekillerinin ne de halkın merakı tam anlamıyla giderilebildi. Hattâ söz konusu beyanlar başka soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Misal: benim, Akar ve Fidan’ın sundukları bilgilerden sonra da kafamı kurcalayan birçok sual var. Hemen zihnime üşüşenleri sıralayayım:

* Binbaşı O.K. darbe ihbarında mı bulundu, yoksa sadece MİT Müsteşarı’na yönelik bir saldırı ihbarında mı?

* O.K.’nin ifadesi basına yansıdı. İfadesinde O.K. “darbe” kavramını telaffuz ettiğini söylüyor. Buna rağmen GKB ve MİT’in, ihbarın “darbe” değil “müsteşara saldırı” içerikli olduğu yönündeki ısrarının nedeni nedir?

* Eğer O. K. ifadesinde iddia ettiği gibi bir darbe ihbarında bulunmuş ise, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı (GKB) ihbarın darbe ihtimalini de içerdiği bilgisini neden kamuoyundan gizledi?

* Farzı muhal, GKB ve MİT’in savunduğu üzere, O.K.’nin sadece “müsteşara saldırı” ihbarı yaptığını düşünelim. Peki, bu neyi değiştirir? Bazı askerlerin MİT Müsteşarlığı’na helikopterle saldırmayı planlıyor olmalarının, müsteşara suikaste veya onu “almaya” hazırlanmalarının, darbeden başka bir anlamı olabilir mi?

* Acaba (mealen) “darbe ihbarı yoktu” şeklindeki ısrarın altında, bir darbe ihbarı karşısında alınması gereken bütün tedbirlerin alınmamış olması mı yatmaktadır?

“Müsait olmama” keyfiyeti

* Gerek GKB ve gerekse MİT’in bilgilendirmesinden anlıyoruz ki, ihbar alındıktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan aranmış, ancak “müsait olmadığı” için kendisiyle görüşülememiş ve sadece ulaşılmış bulunan koruma müdürüyle konuşmakla yetinilmiş. Normal bir işleyiş midir bu? Durumun vahameti göz önünde bulundurularak, cumhurbaşkanı ile konuşmanın bir zorunluluk olduğu belirtilip doğrudan cumhurbaşkanı haberdar edilemez miydi? Aciliyet kesbeden bir vaziyette cumhurbaşkanı ile direkt iletişime geçebilecek bir mekanizma yok mudur?

* Başbakan Yıldırım’a bilgi verilmemesinin sebebi nedir? Bir darbe, evvela cumhurbaşkanını ve başbakanı hedef alır. Cumhurbaşkanı ile birlikte darbecilerin namlusunun çevrildiği, darbeci jandarmaların arabasına ateş açtığı başbakanın böylesine hayati bir ihbardan haberdar edilmemesi nasıl izah edilebilir? Ya da izah edilebilir mi?

* Birinci Ordu Komutanı Ümit Dündar ve Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı, darbenin bastırılmasından sonra yaptıkları açıklamalarda, bir darbe ihbarı ya da tehdidi karşısında ilk alınması gereken önlemin “kışlaları kapatmak, askerin kışla dışına çıkmasını yasaklamak, askeri kışlada tutmak” olduğunun altını çizmişlerdi. O.K.’nin ihbarı alındıktan sonra Akar, askeri uçuşların ve Ankara’daki askeri hareketliliğin durdurulması için emir verdi. Peki, Akar neden askerin kışlalarda tutulması emrini vermedi?

Soruları çoğaltmak mümkün.

Meclis Komisyonu’nun taslak raporu, MİT’in raporu ve Akar’ın cevapları bu sorulara cevap üretmekten uzak. Cevabı bulunmayan her soru şüphe bulutlarını artırır. Bulutları dağıtmak ve halkı mutmain kılmak ise siyasi iktidarın mesuliyetine girer.

6 Haziran 2017, Serbestiyet.com

Sadece “bizim” için geçerli bir özgürlük yaratmışlar!

Mayıs ayı içinde biri televizyon programında, diğeri Youtube’daki bir videoda Atatürk’e hakaret ettikleri gerekçesiyle iki kişi hakkında “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı ve tutuklama kararı verildi. Hemen ardından Derin Tarih dergisinin Mayıs sayısı da “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” suçlamasıyla toplatıldı.

Cumhuriyetçiler epey bir süredir AK Parti iktidarını ifade ve basın hürriyetini daralttığı, eleştirel ve/ya iktidar karşıtı düşünce ve haber sahiplerine baskı uyguladığı gerekçesiyle (haklı olarak) eleştirmekteydiler. Ayrıca cumhurbaşkanına hakaret suçlamalarının çokluğuna ve bu suçun çok geniş tanımlanıyor olmasına (yine haklı olarak) veryansın etmekteydiler.

Ne var ki, yukarıda bahsi geçen konuşma ve yazıların kriminal bir boyuta taşınması, AK Parti’nin ifade hürriyeti ihlallerinden yakınan bu kesimlerin verdiği tepki sayesinde mümkün oldu. Söz konusu tepki, maalesef sırf ilgili kişiler veya televizyonların sosyal ve sivil araçlar yoluyla “cezalandırılması” isteğiyle sınırlı kalmadı.

Bunun yerine, “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” eden bu kişilere savcıların “sessiz kalması”na tepki gösterdiler; haklarında soruşturma açılarak “ceza kanunlarına göre” cezalandırılmalarını talep ettiler.

Peki, değişen nedir?

İfade ve basın hürriyeti savunucusu görünen bu kişiler, nasıl oluyor da Atatürk “aleyhinde” gördükleri ifadelerinden dolayı insanların tutuklanmasını arzu eder hale dönüşüyor?

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla yapılan tutuklamalara itiraz ederken, Atatürk’e hakaret tutuklamaları yapılmıyor diye neden veryansın ediyorlar?

Daha önce — örneğin “Erdoğan selfiesi” nedeniyle Nokta dergisinin başına geldiği gibi — dergiler toplatıldığında basın özgürlüğüne ağıt yakan insanlar, nasıl oluyor da başka bir derginin Latife Hanımın mektubunu yayınladığı için toplatılmasından memnuniyet duyuyorlar?

Bu ülkede demokrasinin veya özgürlüklerin tutarlı bir ilkesellik temelinde savunulduğuna rastlamak, nadir karşılaştığımız bir durum. İki ana siyasi kampın elitlerinin büyük bir kısmı hakkı, hukuku, özgürlükleri, demokrasiyi kendi taraflarına, kendi iktidarlarına hizmet ettiği sürece başvurulacak bir kullan-at aparatı olarak görüyorlar.

Cumhuriyetçiler hem uzun süren devlet iktidarları, hem onu izleyen ve keza oldukça uzun süren hegemonik iktidarları boyunca, ifade hürriyeti konusunda neredeyse hep çok kötü bir sınav verdiler.

Ne zaman ki iktidar ellerinden kaymaya başladı; ne zaman ki yeni iktidar sahiplerinin gazabına uğramaya başladılar; ne zaman ki kendi ifade hürriyetleri kısıtlanır gibi oldu — işte o zaman ifade hürriyetinin kıymetini anladılar. İktidarı hakka, hukuka, özgürlüğe  ve demokrasiye davet etmeye başladılar.

Umulurdu ki muhalefette kalmanın verdiği feraset sayesinde, ifade hürriyeti (ve diğer özgürlükler) konusundaki yeni “hassasiyet”leri araçsallığın ötesine geçerek ilkesel bir boyuta ulaşsın. Tavizsiz ve ilkesel bir demokrasi ve özgürlük taraftarlığına evrilsin.

Maalesef söz konusu örnekler, en azından şimdilik, cumhuriyetçilerin hepsi olmasa da önemli bir kısmının ifade hürriyeti konusunda hassasiyetlerinin ilkesel olmayabileceğini gösterdi.

Yani “bizden” olanın hakkı hukuku ihlal edildiğinde özgürlükçü; o özgürlük kullanımı “bizim” taraftan insanların “canını sıktığında” hemencecik yasakçı oluveriyorsunuz.

Üstelik bu hal o kadar içselleştirilmiş ki, yapılan şeyde bir tutarsızlık göremiyorsunuz. İdeolojik-kültürel kabilecilik kaynaklı keyfilik ve tarafgirlik o kadar yerleşik, o kadar doğal hale gelmiş ki, tutarsızlığın farkına bile varamıyorsunuz.

Dünyayı kendi ideolojik-kültürel kabileciliği üzerinden gördüğü, merkeze kendini “kabilesini” yerleştirdiği için sadece kendi fikirlerine ve sözlerine hürriyet istemenin adaletsizliğini, gayri-ahlakiliğini, sürdürülemezliğini, savunulamazlığını fark edemiyorsunuz.

Hem bu tutarsızlığı sergileyebileceğiniz hem de demokrat veya özgürlükçü kalabileceğiniz zannına kapılıyorsunuz.

Hem bu tutarsızlığı sergiliyor, hem de bir sonraki olayda hiç duraksamadan iktidarı ifade hürriyetine saygıya davet edebiliyorsunuz.

İfade hürriyeti sınırlanacaksa, bu açıdan genel olarak sınırlayıcı bir kural veya ölçü arayışına da girmiyorsunuz.

Gerçi kendilerine göre bir ölçüleri var. Ama bu genel değil özel ve keyfi bir ölçü, yanlı bir ölçü: Bir şey bizim lehimize mi aleyhimize mi? Bir şey bizi hoşnut mu hoşnutsuz mu ediyor? Velhasıl o şey kime hizmet ediyor?

Daha önceki iki yazımda ifade etmeye çalıştığım gibi bu anlayış sadece cumhuriyetçilere (genel iradecilere) has değil;  muhafazakârlar (milli iradeciler) bu konuda cumhuriyetçilerle aynı hatalı anlayışı paylaşıyor. Muhalefetteyken özgürlükçü, iktidardayken otoriter. Hepsinin yolu buraya çıkıyor.

Aslında, her iki kesimin elitleri de iktidarı ele geçirmek ve iktidarda kalmak uğruna Makyavelizmi rehber ediniyor. Ancak bu Makyavelizmi, sağına soluna çeşitli ilkelerden, değerlerden, kavramlardan, kutsallardan oluşan süsler asarak gizliyorlar.

Ama işte bu tür vakalarda, muhalefette olduğunuz dönemde bile “gerçek yüzünüz” ortaya çıkıveriyor.

Tutarlı ve samimi bir demokrasi taraftarı olmadığınız böyle olaylarda faş olunca, otoriterliğinden şikâyet ettiğiniz bir iktidar karşısında, uzun yıllardır muhalefette olmanıza rağmen niye hâlâ alternatif görülmediğinizin bazı ipuçları da ortaya çıkmış oluyor.

Her iki kesimin elitlerinin, düz bir ideolojik-kültürel kabilecilik üzerinden işleyen Makyavelizmi tercih etmelerine rağmen, fanatik taraftarlarını olduğu kadar kendilerini de ilke veya değerler üzerinden hareket ettiklerine inandırmış görünmeleri, işin en ilginç yanını oluşturuyor.

8 Haziran 2017, Serbestiyet.com

Emek, değer belirleyen midir, değeri belirlenen midir?

Yıllar öncesinde bir gün üniversitedeki odamın kapısı vuruldu. Bir kız öğrenci çekingen bir tavırla içeri girdi. Benimle konuşmak istediğini söyledi. Buyur ettim. Vizeden aldığı nottan memnun olmadığını belirtti. Gayet iyi bir kâğıt verdiğini ve çok daha yüksek — hatta tam — not alması gerektiğini ifade etti. Sınav kâğıtlarını henüz idareye teslim etmemiştim. Öğrencinin kâğıdını buldum ve gözlerinin önünde tekrar okudum. Verdiğim notta bir hata yoktu. Hattâ hak edilenden biraz daha yüksek not verdiğim söylenebilirdi. Bunu kendisine anlattım. İkna olmadı. Ağlamaya başladı. Bir ara “hocam, diğer arkadaşlarım 5-6 saat çalışırken ben 18 saat çalıştım, hakkım daha fazlasıydı” deyiverdi. Notları öğrencilerin çalışma sürelerine değil kâğıda yazdıklarına göre verdiğimi tane tane anlatarak cevapladım. Öğrenci odamdan memnuniyetsiz çıktı.

İktisadî düşüncede en mühim tartışma konularından biri değerin kaynağıdır. Ekonomik değer nereden kaynaklanır? Bu soru filozofları ve sonra iktisatçıları uzun süre meşgul etti. Verilen cevapların en meşhurlarından biri, ekonomik değerin kaynağının emek olduğuydu. Geçmişi hayli eskilere giden, ama bilhassa — eğer böyle bir şey varsa — Marksist iktisatta kristalize olan bu görüş, muhtemelen hak etmediği ölçüde etkili oldu ve hemen her çevreye yayıldı. Nitekim yukardaki paragrafta özetlediğim vakada öğrencim bir tür emek-değer teorisine sığınmakta; bir başka deyişle, iktisatçı Steven Horwitz’in çok güzel ifade ettiği ve açıkladığı üzere, emek-not teorisi yapmaktaydı.

Ekonomik değerin nereden kaynaklandığı sorusu ile ekonomik değerin nereden kaynaklanması gerektiği sorusunu birbirine karıştırmamak lâzım. İlki bilimsel çalışmaların konusu yapılabilir, ikincisi ise doğrudan doğruya öznel toplumsal tercihlerle alâkalıdır; bilimin değil başka alanların konusu olabilir. İşte bu yüzden, şimdi bulunduğum yerden baktığımda, emek-değer teorisi bana anlamsız, hattâ daha fazlasını söyleyeyim,  namevcut görünüyor. Gelgelelim benim böyle düşünmem herkesin böyle düşündüğünü ve/ya düşünmesi gerektiğini göstermiyor. Nitekim tüm akademik hayatını mevcut olmayan bu konuya harcamış akademisyenler görmüş biriyim. Bu yüzden, özel olarak emek-değer teorisi ve genel olarak ekonomik değer konusu üzerinde titizlikle durmak lâzım.

Emek-değer teorisi uzun süre tabiri caizse ortalığı kasıp kavurdu. Bugün daha ziyade Marx’a atıfla dillendirilen bu yaklaşıma göre, kabaca söylersek, bir malın değerini onu üretmek için harcanan emek belirler. Bu fikir kapitalizmi ve ona atfedilen durum ve özellikleri açıklamakta temel taşıdır. O kadar ki, emek-değer teorisini dikkate almazsak kapitalizmin Marksist bir eleştirisini gerçekleştirmek imkânsızlaşır. Zira sosyalist ideolojide işçilerin sömürülmesi, proletarya üzerindeki burjuva hegemonyası, kapitalizmin evrimi ve türleri, mevcut hâliyle sınıflı toplum vb fikirler ve tezler ancak emek-değer vakası üzerinden açıklanabilir.

Marksistler için emek-değer teorisi ve ona dayanan daha genel toplumsal devrim teorisi çok heyecan ve umut vericiydi, ama emek-değer yaklaşımının açıklayamadığı birçok şey vardı. İşte bu yüzden emek-değer teorisi itirazlarla karşılaştı. Meselâ toprağın ve doğal kaynakların değeri nasıl açıklanacaktı? Az emekle üretilen sanat eserlerinin yüksek değeri neye bağlanacaktı? Emekler arasındaki nitelik farklılıklarının üstesinden nasıl gelinecekti? Birinin 30 saat harcayarak ürettiği bir malı bir başkası 3 saatte üretirse ne olacaktı? Bunlara ve bunlara benzer sorulara cevap verebilmek için emek-değer teorisini geliştirme yolunda gayretler sarf edildi ve teoriye eklemeler yapıldı. Ancak bütün bunlar emek-değer teorisini herkes için ikna edici hâle getirmeye yetmedi. Çabalar yoğunlaştıkça kafa karışıklıkları da arttı.

Fakat problem sadece Marksistlerin problemi değildi. Uzun düşünce tarihine bakınca emek-değer anlayışını sadece sosyalizme atfetmek de bir ölçüde anlamsızdı. John Locke ve Adam Smith gibi liberal düşünürlerde de emek-değer teorisinin izleri vardı. Marx dâhil tüm klasik iktisatçıların emek-değer teorisini tartışılmaz bilimsel gerçek kılma çabaları neticesiz kaldı. Oysa iktisat düşüncesinin gerçekten bir hamle yapabilmesi için değer meselesinde ciddî bir çözüm adımı atılması gerekmekteydi.

Bu adım çok gecikmeden geldi ve iktisadî düşüncede bir tür devrim gerçekleştirdi. Steven Horwitz’in yerinde benzetmesiyle, bu devrim Kopernik’in bilimde yaptığı devrime benzer etkiler sergiledi. İktisat ilminin seyrini kökünden değiştirdi. İnsanlar binlerce yıl boyunca dünyanın evrenin merkezi olduğuna ve güneşin dünyanın etrafında dolaştığına inanmştı. Kopernik’in çalışmalarıyla bu bakış değişti; güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğü anlaşıldı.

Aslında değerin emekten kaynaklandığı görüşünde akla ve mantığa sathî bir uygunluk vardı. Netice itibarıyla insanlar binlerce yıl boyunca ana kaynak olarak emeklerini kullanmış, emeklerine dayanmışlardı. Ancak hayat bir zamanlar akla yakın ve mantıklı görünen birçok fikrin bilim karşısında çöktüğünü de göstermekteydi. Bu sefer de aynısı oldu. 1870’lerden itibaren iktisat ilminde fen bilimlerindeki Kopernik devrimine benzer bir devrim vuku buldu. Devrimin adı sübjektif değer teorisi, devrimi yapan ise büyük iktisatçı Carl Menger’di. Daha genel olarak, Menger’in bilhassa İktisadın İlkeleri (1871) isimli kitabıyla başını çektiği — ülkemizde maalesef hâlâ çok az tanınan ve standart iktisat eğitimi müfredatına henüz girememiş veya yeterince nüfuz edememiş olan — Avusturya İktisat Okulu’ydu.

Avusturya İktisat Okulu mensuplarına — sübjektivistlere — göre değer objektif değil sübjektiftir. Bir malın değeri, emek de dâhil olmak üzere, onun üretimine katkı sağlayan fiziksel girdilerle belirlenemez. Her mal insan için bir araçtır. İnsanlar malları amaçlarına ulaşmak için kullanırlar. Bir malın bir insan için değeri o malın o insanın amaçlarına ulaşmada oynayacağı role bağlıdır. Bu durumda malların değeri onların insanların amaçlarına ulaşmada oynayacağı rolün bir fonksiyonudur. Bu, toprak için olduğu kadar sanat eseri için de geçerlidir. Toprak insana yerleşim alanı, gıda üretme imkânı vs sağladığı için, sanat eserleriyse insanlar onları güzel, etkileyici, çekici, sahip olmaya değer bulduğu için değerlidir. İktisadî değeri anlamak için yapılması gereken şey, malların veya hizmetlerin — ister emekle ister başka şeye atıfla belirlensin — objektif değeri değil, insanların onlara atfettikleri sübjektif kıymettir.

Şimdi yazının başlığındaki sorunun cevabına gelebiliriz. Malların değeri, onların üretiminde yer alan emek gibi girdilerin değeriyle belirlen(e)mez. Tam tersi daha doğrudur. Emeğin ve benzeri girdilerin değeri, üretilmesine katkı sağladıkları malların (çıktıların) değeri tarafından belirlenir. Malların değeri ise onlara sahip olmak, onları kullanmak isteyen kimselerin (tüketiciler, müşteriler, alıcılar vb) onlara kendi amaçlarına ulaşma açısından atfettikleri kıymete, yere, fonksiyona bağlıdır. Kısacası emek, değer belirleyen olmaktan ziyade değeri belirlenendir.

9 Haziran 2017, Serbestiyet.com

2017 İlk Çeyreği: Ekonomi Doğal Yörüngede

2016’nın ekonomik defterini kapatırken (I) 2017 için neden iyimser olduğumu da ifade etmiştim. TÜİK’in bugün yayınladığı veriler (II) bu iyimserliğimin yeterince rasyonel olduğuna işaret ediyor.

Enflasyondan arındırılmış gayrisafi yurtiçi hâsıla 2017 birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre % 5 arttı. Üretim yöntemiyle ve cari fiyatlar üzerinden gayrisafi yurtiçi hâsıla ise ilk çeyrekte % 14,3 artarak 641 milyar 584 milyon TL oldu.

Kur yükselişinin faydasız devalüasyon olduğunu iddia edenler utanmalı; 2017 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirleme hacim endeksi olarak mal ve hizmet ihracatı % 10,6 arttı, mal ve hizmet ithalatı ise neredeyse yerinde saydı ve % 0,8 arttı.

Son üç çeyreği şöyle bir yan yana koyalım; 2016 üçüncü çeyreğinde 15 Temmuz ihaneti nedeniyle ekonomik daralma yaşadık. 2016 son çeyrekte ılımlı bir toparlanma ile doğal yörüngemize dönmeye başladık. 2017 birinci çeyreği için ilk veriler artık işlerin doğal seyrine dönüş sürecinin hemen hemen tamamlandığını gösteriyor. % 5’lik büyüme eğilimi yılın kalan dönemlerinde hız kazanacaktır. Eğer ülkeyi yine şoka sokacak kadar sürpriz bir gelişme yaşanmazsa. Bence % 6 civarı bir büyüme kuvvetle muhtemeldir.

Yabancılar, yabancı kurumlar neden daha düşük tahminlerde bulunuyorlar ve bayağı da yanılıyorlar diye sormak gereklidir. Bunun temel nedeni, sanıyorum ki, Türkiye ekonomisinin son 15 yıldaki değişim ve dönüşümünün yabancılar tarafından yeterince ve doğru okunamıyor oluşudur. Özellikle ekonomi politikasının ana unsurlarındaki büyük doğruların önemli sonuçlarını yeterli şekilde görememeleri söz konusudur.

Fakat ülke içinde kimi yorumcular aynı hatayı işliyorken yabancılara çok da şaşmamak gerekir. Hükümetin bariz ekonomik hatalarını ‘gören’ ve sonra bu hatalara gereğinden fazla ağırlık atfederek sürekli bir ‘makroekonomik’ kriz beklentisi içinde olanlar var. Bütüncül bir yaklaşım ise, maliye ve para politikasındaki basiretli duruşun nasıl devasa ve sağlıklı ekonomik büyüme eğilimleri doğurduğunu da görürdü. Bu sağlıklı büyüme eğilimleri ekonomi politikasının küçük ve orta ölçekli ‘hatalarını’ –şimdiye kadar– fazlasıyla telafi etmektedir.

Bu bütüncül yaklaşımla Türkiye’nin ekonomi politikasının nasıl bir dönüşümden geçtiğine dair detaylı bir açıklama olan çalışmam “Türkiye’nin 2002 Sonrası Büyük Moderasyonu” bu hafta www.liberal.org.tr’de yayınlanacak. Bu çalışmanın temel iddiası şudur: “2002 sonrası ekonomi politikası liberal normların ışığı altında bakıldığında mükemmel olmaktan uzak kalsa da, daha doğru politikaları uzun vadeli bir bakış açısıyla uygulama bakımından büyük bir ilerlemeyi temsil etmektedir.”

Benim 2017 yılına ait rasyonel iyimserliğim bu çalışmadaki bakış açısı ve tespitlerimin bir sonucudur. Ve elbette, eğer Türkiye ekonomi politikasının ‘kural benzeri’ yönetimini ‘kurallara dayalı’ daha sağlam temellere oturtabilirse, uzun vadede daha da iyimser olmak için sebepler doğacaktır.

Enflasyon hakkında bir notla şimdilik bitirelim. Mart ayı sonunda “kur hareketlerindeki yatışma ve para politikasındaki nispî sıkı duruş sayesinde belli bir zaman aralığından sonra enflasyonun da yatışacağını tahmin etmek mümkün. Tabiî bu sıkı duruşun enflasyonu % 10’un altında bağlı tutmak için yeterli bir süre boyunca devamlık göstermesi gerekiyor” diye yazmıştım. Yıllık enflasyonun 6 ay aradan sonra Mayıs’ta bir düşüş kaydetmesi ve % 11,72’ye gerilemesi (III) bu bakımdan olumlu diğer bir gelişme. Umarım bu ‘nispeten’ sıkı para politikası sürer ve yılsonuna doğru % 10’un altına düşen yıllık enflasyon oranına ulaşırız. Hükümetin enflasyonu % 10 altına çekme yönündeki kuvvetli vurgusu hedefin tutturulacağı izlenimini veriyor.

Algıları Ayarlama Enstitüleri ne kadar sıkı çalışırsa çalışsın, ekonomimiz kendi bildiğini okuyor.

 

(I) Ünsal Çetin, “2016’nın Ekonomik Defterini Kapatırken”, 31.03.2017, http://www.hurfikirler.com/2016nin-ekonomik-defterini-kapatirken/

(II) TÜİK, “Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak – Mart, 2017”, 12.06.2017, http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24567

(III) Sabah, “Enflasyon altı ay sonra ilk kez düştü”, 06.06.2017, http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2017/06/06/enflasyon-alti-ay-sonra-ilk-kez-dustu