Ana Sayfa Blog Sayfa 160

Öğrenci etüt merkezi alanında tekel kurmak

Biliyorsunuz ya da belki de bilmiyorsunuz ya da belki de bu kadar yoğun siyasî tartışmalar arasında önemli görmüyorsunuz ama 687 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile “Öğrenci Etüt Merkezleri” kapatılıyor. İlgili kararnameye göre etüt merkezlerine kanunda gösterilen gerekli koşulları sağlayıp özel eğitim kurumlarına dönüşmesi hakkı verilmektedir. 687 Sayılı KHK’nin 5. maddesine göre Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda geçen “öğrenci etüt eğitim merkezleri” yerine “sosyal etkinlik merkezleri” ibaresi getirildi. Aynı maddeye göre Sosyal etkinlik merkezi, İl millî eğitim müdürlükleri ile belediyeler arasında yapılan ve Bakanlıkça onaylanan ortak işbirliği protokolleri çerçevesinde, Bakanlığın verdiği işyeri açma ve çalışma ruhsatı ile belediyelerce açılan ve işletilen, ilköğretim ve/veya ortaöğretim öğrencilerinin ödev ve projelerine ilişkin araştırmalar yaptığı, öğrencilerin ilgi, istek ve yetenekleri doğrultusunda sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetlerin yürütüldüğü özel öğretim kurumlarını tanımlamaktadır. Bu tanımlama ile etüt merkezi kurma ve işletme tekeli belediyelere verilmekte ve aynı zamanda mevcut özel etüt merkezlerinin sosyal etkinlik merkezleri adı altında aynı faaliyetlerde bulunma ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Böyle faaliyetleri olan belediyelere ise aynı faaliyetleri sosyal etkinlik merkezi adı altında yapabilme hakkı veya yükümlülüğü vermektedir.

Belediyelerin açabileceği bu kurslar birtakım şartları sağlamak zorundadır. Yani kursu verecek olan belediyeler olsa da bu kursların verileceği bina, personel yönetimi ve şartları, kursun müfredatı, sınıf maksimum öğrenci sayısı gibi bir takım koşullara tabi olmaları ve bu hizmetten faydalanan vatandaşlardan ücret almamaları gerekiyor.

Bu kararname birçok tartışmayı ve sorunu da beraberinde getirmekte veya getirecektir.

Bu sorunları OHAL’in gerekçesi ile bu merkezlerin kapatılması arasındaki ilişkinin zayıflığı, belediyelerin kaynak yetersizliği, kaynak sorunu giderilse dahi bu hizmette tekel oluşturmanın yaratacağı kalite, etkinlik ve verimlilik sorunları olarak sıralamak mümkün.

Öncelikle OHAL ile çıkarılan KHK’nin OHAL’in ilan gerekçesine uygun olması anayasal bir gerekliliktir. Bu nedenle Etüt Merkezlerinin kapatılmasının gerekçeleri ile OHAL’in gerekçesi arasında bir illiyet bağı olmalı. Böyle bir gerekçenin olmaması yasal olarak hem sorunlu hale getiriyor hem de OHAL’in gerekçesi olan terör ve darbeciler ile mücadeleye zarar veriyor.

Mahallî müşterek ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurulan belediyelerin en büyük sorunlarından birinin kaynakları yetersiz olduğundan aslı temel müşterek ihtiyaçlarını bile yerine getirememesi olduğu biliniyorken ekstradan yeni yükümlülükler yüklemek bir taraftan gerçekçi değildir; diğer taraftan belediyelerin özerkliğine aykırıdır. Gerçekçi değildir; çünkü yapılan bazı araştırmalara göre belediyelerde karşılaşılan en büyük sorunlar nitelikli personel ve kaynaktır. Ücretsiz olması gereken bu hizmetlerin yerine getirilebilmesi için belediyelerde yeni bir idari birimin kurulması, yapıların kurulması ve işletilmesi belediyelere ekstradan maliyetler yükleyecektir. Ücretsiz olan bu merkezlerde kaynak sorunu olan belediyeler protokolün belirlediği binaların yapımı, kiralanması veya merkezlerde üretecekleri hizmetlerin personel, materyal ve bina giderlerini karşılamada zorluk yaşayacakları ya da bu hizmeti yerine getiremeyecekleri açıktır. Hizmeti verecek olan belediyelerin milli eğitim bakanlığının uygun bulacağı ya da belirleyeceği müfredata, personel yönetimine tabi olması belediyelerin hem idari hem mali özerkliklerini zedelemektedir. Hizmeti belediyeler yürütecek ve maliyetleri belediyeler karşılayacaksa belediyelerin bu hizmetlerinin ücretsiz olması veya ücretli olması gerekliliğinin kararını, bu hizmetleri verebilecek olan profesyonel şirketlerden hizmet satın alabilme haklarının, merkezlerin yönetim ve müfredatları gibi konularda kendi karar organlarının yetkili olması gerekmektedir.

Bu merkezlerin kurulması ve işletilmesi yetkisi belediyelerde olacak ve belediyeler bu görevlerini başkasına veremeyecekler. Bunun bir diğer adı etüt merkezi alanında tekel kurmaktır. Bu tekel yukarıda bahsedilen ya da bahsedilmeyen muhtemel başka problemlerden daha büyük bir problem olan hizmetin kalitesi, niteliği ve etkinliği sorununu ortaya getirecektir. Örneğin belediyelerin kaynakları yeterli olsa ya da kaynak sorunu giderilse dahi ilgili kaynakları ile bu hizmetleri birbirleri ile rekabet eden özel kurumlardan daha nitelikli, etkin ve verimli veremeyecektir. Özü itibari ile etüt merkezleri tek başına çocukları için hizmet satın almaya gücü yetmeyen insanların bu hizmeti birbirleri ile rekabet halindeki profesyonel aracı kurumlar ile alabilmektir. Tek başına özel ders alamayan misal yirmi öğrencinin kurum aracılığı ile bir öğretmenden ders alması gibi… Rekabet eden özel kuruluşlardan hizmet satın almak hem vatandaşlar açısından hem öğrenciler açısından hem de devlet kurumları açısından bir bakıma eğitimciler açısından da tekel durumuna göre daha faydalıdır.  Bunu bilebilmenin en basit yolu etüt merkezi talebinin oluşmasıdır. Bu ihtiyacın ortaya çıkmasının altında yatan en önemli sebep verimli ve nitelikli bir hizmetin alınamıyor olmasıdır. Devlet okullarının yetersizliği bunu bir ihtiyaç haline getirmişken bu hizmeti vermede, üstelik milli eğitimin vesayeti altında, belediyeleri tek yetkili kılmanın bu ihtiyacı gideremeyeceği açıktır.

Bir bakıma eğitim faaliyetlerinin yerellere devredilmesi olumludur. Ancak buradaki mevzu böyle bir şey değil ve amaç böyle bir şey olsa bile bunun tekelci bir anlayış oluşturarak olmaması gerekiyor. Yerel müşterek ihtiyaçları gidermek olarak tanımlanıyorsa belediyeler o zaman yerel ihtiyaçların nasıl giderileceğine de kendileri karar vermeleri gerekiyor.

Eğitim kimin hakkı, kimin işi?

Cem Yılmaz meşhur reklamında “eğitim şart” diyordu. Eğitimin gerekli olduğu konusunda toplumun değişik meşrepten bütün önemli kesimleri arasında ciddi bir ihtilâf yok. Aynı toplum kesimleri eğitim işini devletin üstlenmesi gerektiğinde de hemfikir. Ancak, eğitimin gerekli olduğu ve devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği üzerinde anlaşmak, eğitimin nasıl yapılacağı ve müfredatın ne olacağı üzerinde de anlaşmak anlamına gelmiyor.

Bu konuyla ilgili sorular basit ama hayatî: İyi eğitim nedir ve kim tarafından verilmelidir? Eğitim alanlar ile eğitim verenler arasında bir amaç ve muhteva birliği yoksa ne olacaktır? İyi eğitim bir tane midir? Bir tane ise öyle olduğunu nasıl bilebiliriz? Bir tane değilse eğitim sistemi aynı anda birden fazla iyiye nasıl hizmet edecektir? Eğitimde standardizasyon esas olursa, çok sayıda iyiden hangisi, niçin tercih edilecektir?

Eğitimde başrolü ve görevi devlete vermenin altında yatan başlıca sebepler fakirlerin korunması ve doğru bilgilerin öğretilmesi. Daha az dile getirilen ama daha önemli sebep ise, devletin yetişmekte olan vatandaşlarını “doğru” değerlerle donatmak istemesi.

Eğitim alanındaki birçok kavganın ana sebebi bu sonuncusu. Kendi doğrularının tek doğru olduğuna inanan toplum kesimleri, siyaset aracılığıyla onları eğitim sistemine egemen kılmak istiyor. Böylece ortaya bir kayıkçı kavgası çıkıyor. Farklı doğru anlayışları yüzünden birbirinden nefret eden kesimler, eğitimin patronunun devlet olması, eğitimin tümüyle devlet tarafından finanse edilmesi, eğitim çalışanlarının devlet memuru, okulların devlet binası (yani dairesi) olması hususunda ittifak ediyor. Tersinin mümkün olabileceğini düşünemiyor. Mesela sağ-sol, dindar-seküler ayrımı bu noktaya varınca sona eriyor.

Oysa başka bir yol (yoksa dünya mı desek!) mümkün. Eğitimin her şeyiyle tamamen topluma iade edilmesi biçiminde formüle edilebilecek yolla, “en iyi”ye ulaşamasak da “ikinci en iyi”ye kavuşabiliriz. “İkinci en iyi”de devlet eğitimi zorunlu kılsa ve finansmanına katılsa bile, eğitimi bizzat üstlenmek yerine piyasaya, sivil topluma bırakır. Toplumun eğitime istediği kadar kaynak ayırmasına ve eğitimde bir çoğulculuk doğmasına müsaade eder.

Bakın, eğitime kafa yoran düşünürlerden J. S. Mill On Liberty (Özgürlük Üzerine) adlı kitabında 19. yüzyıldan nasıl sesleniyor:

“Tek tip (evrensel) eğitime zorlama, bir kere görev olarak telakki edildiği vakit, devletin ne öğreteceği ve nasıl öğreteceği gibi, meseleyi hâlen partiler ve mezhepler arasında bir savaş alanına çeviren ve eğitimin bizatihi kendisine hasrolunabilecekken eğitime dair münakaşalar ile vakit kaybına yol açan zorluklar da son bulmuş olacaktır. Devlet her çocuğun iyi bir eğitim görmesi almasını zorunlu hâle getirirse, bunu (bizzat) temin etme yükünden kurtulmuş olur. İstedikleri yerden, istedikleri türden eğitim alma işini ebeveynlere bırakarak, kendisini sadece fakir çocuklarının okul ücretlerini ödenmesine yardım etmekle ve kendileri namına ödemede bulunacak kimsesi olmayanların okul masraflarının tamamını karşılamakla yetinebilir.”

Mill’in işaret ettiği istikamette adımlar daha sonra atıldı ve iyi sonuçlar verdi. Milton Friedman’ın önerisi olan eğitim çekleri Şili, İsveç gibi ülkelerde yaygın biçimde uygulanmakta. Sonuç gayet müspet. Türkiye’de de son yıllarda tıpkısının aynısı olmasa da benzer adımlar atılıyor ve iyi neticeler alınıyor. Böylece hem eğitimin maliyeti aşağı çekilebiliyor, hem sektör rekabete açılıyor. Gidilmesi gereken yön belli olduğuna göre, siyasî partiler kayıkçı kavgasını bırakıp gerçek sorunlarla yüzleşmeli. Eğitimi kendi özel alanları gibi görmekten vazgeçmeli. 

Serbestiyet, 30.05.2017

İktisatçının aşk şiiri

0

Her mesleğin insanlara kattığı –ve elbette insanlardan aldığı- şeyler var. Uzun süre bir mesleği icra eden hiç kimse bundan kaçamaz. Kuşku yok ki en ilginç mesleklerden biri de iktisatçılık. İktisadın hem geniş bir özel jargona sahip olmasından, hem her şeye mecburen bulaşmasından –yani en akla gelmedik şeylerin bile iktisatla ilişkisi ve iktisadî bir izahı olmasından- hem de iktisatçılar arasında fikir ihtilâfların çok yoğun olmasından dolayı bu böyle. Sonuncusuyla ilgili ilginç bir söz de mevcut: “Üç iktisatçının olduğu yerde dört fikir vardır.”

İktisatçılığın insanlara zarar verebilecek tehlikeli bir meslek olduğu da söylenir. İktisatçılık yapanlara değil yapanın marifetlerinden etkilenenlere zarar verme ihtimâli olan bir tehlike. Kötü bir doktor yanlış tedavi uygularsa bir hastaya zarar verir. Buna karşılık, bir iktisatçı yanlış bir ekonomik politikanın mimarı olursa milyonlarca insana zarar verebilir. Bu gerçeğe F. Hayek gibi bazı büyük iktisatçılar özellikle dikkat çekmiştir. Bu tehlikeyi önlemek için iktisatçıların siyaset felsefesi, hukuk, tarih gibi başka disiplinlerle de haşırneşir olması istenir. Ekonominin desantralize edilmesi ve özellikle devleti ekonomik hayatın merkezine koyan bir veya birkaç iktisatçıdan çok etkilenmiş politikacıların ve bürokratların eline bırakılmaması da tedbirler arasında sayılır.

Her meslekten insanlar gibi iktisatçılar da aşık olabilir. Aşıkolunca da meslek bilgisini ve jargonunu aşk yazılarında ve şiirlerinde yansıtabilir. Aşağıda aktardığım -sosyal medyadan Bilgehan Göktaş vasıtasıyla haberdar olduğum- Mustafa Atış’a ait şiir buna iyi bir örnek.

*  *  *

Marjinal Aşk

 

Hatırlar mısın simetrik dudaklım;

A.Smith’le girmiştin makro ekonomik alanıma

Havuz oluşturan finansal aracılarla

Net teklif eğrimi sunmuştum sana

Sistematik riski de göze alarak

Menkul kıymetim olmanı istemiştim…

Konjonktür hareketlerimiz;

Canlanma evresini yaşarken

İktisadi bir tebessümün vardı

Karşılıklı tarife indirimlerine giderek

Tam istihdama ulaşmıştık…

 

Hatırlar mısın konveks yüzlüm;

Başa baş noktasında buluşup

Damping yaptığımızı…

Gökyüzüne bakarak

Yıldızları özelleştirmiştik

Klasik aralıktan yağan

Enflasyon kokulu zamdan kaçarken

Faiz oranlarına yakalanıp

Karekök dışına dahi çıkamamıştık

Kınamışlardı aşkımızın ekonomisini

Kirli para satan teorisyenler…

 

SAY şahidim olsun ki;

Aşkımız standartlara uygundu

Sende stok… bende iddihar yoktu

Arzının niceliği kadar

Talep etmiştim seni

Çarpan katsayısıyla

Talebim daha da artmıştı

Nihayet;

Aşırı istihdam sonucu

Azalan verimleri yaşamıştık

Bir gecelik repoyla

Hiperenflasyonumuz artmıştı…

Bu kümülatif süreçte

Marshall kokulu dudakların

Depresyona sokmuştu beni

Hayatımda ilk defa

Stagflasyonu yaşayıp

‘Bretton Woods’ gibi çökmüştüm…

 

Hatırlar mısın Avrupa patentlim;

İMKB’nin bahçesinde

Para sepetiyle beklerken

Çapraz kurundan sokulmuştum yanına

Oligopol piyasaları gezip

Referans fiyatlarını sormuştuk

‘Forward Market’ ten yapıp alışverişimizi

‘Over shooting’ etkisiyle

Terketmiştik sermaye piyasasını…

 

Hatırlar mısın likidite yanaklım;

Döviz kurunun yükselmesiyle

Aşkımızı konsolide etmiştik

Tasarruf paradoksuyla

Konvertibil olmuştu hayallerimiz

Vergi indirimleri dahi

Gönül bütçemizi senkronize edememişti…

Göz kararı spekülasyonlara göre

Dolarlarımız… ECU’larımız olacaktı

Hazinemizi

İMF’nin reel ankesleriyle dolduracaktık

Hoş Olmayan Monetaristlerin

Hoşuna gitmese bile…

 

Hatırlar mısın monopol yüreklim;

Aşkımız liberal olacaktı…

Mukayeseli üstünlüklere göre

İstihsalde bulunacaktık…

Sen;

Spesifik özelliklerine göre

Emisyon hacmini genişletecek

Ben ise;

Trende göre hareket edip

Dirsekli Talep Eğrisi’ni oluşturacaktım…

Miktar Kuramından hareketle

Bütçelerimizi denkleştirip

Net bugünkü değerimizi bulacaktık…

Yine dolmazsa hazinemiz;

Kapitalist ve Sosyalistleri iskonto ederek

Özel çekme halatlarıyla

Dengeye getirecektik…

 

Hatırlar mısın optimal gözlüm;

Rostow’un gelişme teorisine göre

Olgunluk dönemine girmiştin

Ortalama yıllık büyüme hızın

Harrod-Domar’a göre

%3 olacaktı

Rasyonel bekleyişlere göre

Homo Economıcus duygularımızla

Merger oluşturacaktık

Sıcak paraların yapışkanlığıyla

Bağlanacaktık birbirimize

Kıymet paradoksu dahi

Ayıramayacaktı bizi…

 

Ama… Maalesef…

‘Hollanda Hastalığı’na yakalanmıştın

Dışsal ekonomiler sayesinde

Yayılma etkisi de vardı

Üstelik;

Ticaret saptırma etkisiyle

Bütçe açığın da artmış

Ödemeler dengen bozulmuştu…

 

Hatırlar mısın Marjınal Aşkım;

24 Ocak günü

Aldığımız ortodoks kararları

İkimizde şok olmuştuk…

Özelleşecektik seninle

Marjınal prodüktivitemiz artacaktı

Ama… olmadı…

Tercihli ticaret yapamadık

Parasal tabanımız yetmemişti buna

Transfer harcamaları

Tüketmişti… tüketici rantımızı

Geri bırakma etkisiyle

Fakirlik çemberine girmiştik…

 

Hatırlar mısın dalgalı döviz kuru saçlım;

Refahımızı;

Bhagwati’a göre artıracaktık

Viner’e göre ticaret yaratacaktık

Sen;

Ceterıs-Paribus’la evde bekleyecek

Ben de;

Açık piyasa işlemleriyle ilgilenecektim…

Kredi çarpanıyla

Euro dolarlarımız olacaktı

J eğrisine göre yapacaktık ihracatımızı

Buğday satıp… uçak alacaktık

Paramızın miktarını

Otomatik Stabilizatörlerle ölçecektik…

 

Oysa…

Teorilerimiz… Kuramlarımız…

Hep yarım kalmıştı…

Düşüncelerimiz

Standart sapmaya uğramış

Hızlandıranla varyansı dahi sollamıştı…

Duygularımız

Kriz ekonomisine girince

Aşkımızın orjınal philips eğrisini

Para politikası araçları dahi

Doğrultamamıştı…

 

Hatırlar mısın aritmetik boylum;

Polorize bölgede buluşup

5 Nisan’da aldığımız kararları…

Düğün masrafları için

PTT’nin T’sini

Gerekirse Kıbrıs’ı dahi satacaktık…

Düğünümüzü;

Merkez Bankası’nda yapacaktık

Şahitlerimiz;

Neo-Klasiklerle Yeni Keynesgiller olacaktı

Monetaristler para takacaktı bize

Keynes’te bunun altında kalmayacaktı tabi

Döviz Interbank piyasasından

Kredi açacaktı adımıza…

 

Ama… olmadı…

Gümrük Birliği’ne rağmen

Aşkımızı ihraç edemedik

Son iktisadi planımız olan

EFTA’ya dahi gidemedik…

 

Üzülme ekonometrik bakışlım;

Şu iki parametrelik Regresyon Aleminde

X’i Y’den ayırıp

Maltusyan tuzağa düşüren

Klasikler utansın!

(Y=aX+b)

(https://www.antoloji.com/marjinal-ask-2-siiri/)

*   *   *

Maliyecilerden sonra iktisatçıların aşk duygusunu meslekî jargonla ve mantıkla dünyaya nasıl yansıtabileceğinin bir örneğini de görmüş olduk. Şimdi beni bir merak aldı: Acaba doktorlar -özellikle cerrahlar- aşklarını meslekî bakışlarıyla ve tıp kavramlarıyla nasıl ifade ederler?

Serbestiyet, 26.05.2017

AK Parti’nin ve Türkiye’nin istikameti

21 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti genel başkanlığına seçilmesiyle Türkiye yeni bir döneme girdi. Hem resmen hem de fiilen partili cumhurbaşkanı devri başladı ve böylece cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş yönünde önemli bir adım atıldı.  “Fiilen ve resmen” noktasının altını çizmek önemli, çünkü ülkemizde cumhurbaşkanları gerek Tek Parti, gerekse demokrasi döneminde fiilen hiçbir zaman partisiz — bir başka deyişle tarafsız — olmadı. Adı konmamış olsa da her cumhurbaşkanının bir siyasî aidiyeti vardı ve kritik zamanlarda bu makamı işgal eden kimseler aidiyetleri istikametinde adımlar atmaktan çekinmedi.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin kabulü sürecinde yapılan tartışmalarda AK Parti çevrelerinden tarihimizde cumhurbaşkanlarının partili olduğu dönemlerin bulunduğu belirtilerek Atatürk ve İnönü’ye atıflar yapıldı. Bu yaklaşım metot bakımından yanlış, zira elmalarla armutların karıştırılması gibi bir şeye tekabül ediyor(du). Mustafa Kemal ve İnönü dönemlerinde demokrasi yoktu. Atatürk ve İnönü hiçbir zaman halk tarafından yarışmacı seçimlerle iş başına getirilmedi. Demokrasi döneminde ise cumhurbaşkanlarının seçimi ancak dolaylı olarak halka dayandı. Serbest seçimlerle oluşan parlamentolar devlet başkanını seçti. 2010 Ekim referandumuyla halkın cumhurbaşkanını doğrudan seçmesinin yolu açıldı. 10 Ağustos 2014’te halk ilk defa cumhurbaşkanını bizzat seçti. 16 Nisan 2017’de ise cumhurbaşkanlığı sistemi — dolayısıyla cumhurbaşkanının parti üyeliği — hukukî zemin kazandı.

Cumhurbaşkanının fiilen partisinin başına geçmesi çeşitli açılardan değerlendirilerek müspet ve menfi taraflarına işaret edilebilir. Ancak bu tartışma özellikle gündelik siyaset açısından şimdilik anlamsız hâle geldi. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş süreci ilerliyor. Hemen geri çevrilmesi mümkün olmayan bu yeni sistem üzerinde tartışarak vakit harcamak çok yararlı görünmüyor. Onun yerine, bundan sonra AK Parti’nin istikametinin ne olacağı üzerinde durmakta fayda var. Zira bu partinin tutturacağı yön Türkiye’nin de yönünü belirleyecek.

AK Parti demokrasi tarihimizdeki en başarılı parti. Erdoğan en başarılı lider. AK Parti ve Erdoğan şimdiye kadar zaten Türkiye’ye damga vurdu, ama bundan sonra da iz bırakmaya edecek. AK Parti şu anda tek Türkiye partisi. Ülkenin her köşesinden oy alıyor ve böylece toplumun siyasal entegrasyonuna büyük katkıda bulunuyor. 15 yıldır iktidar olmanın yaratacağı kaçınılmaz yorgunluğa, yüz ve isim eskimelerine ve yığınla hatâya rağmen, AK Parti halk arasında hâlâ rağbet görüyor ve yakın gelecekte ona ciddî bir rakip çıkacağa benzemiyor.

Zaman zaman, 15 yıldır iktidarda bulunan bir partinin daha ne yapabileceği ve AK Parti’nin neyi yapmak isteyip de yapamadığı soruluyor. Üzerinde uzun uzun durmaya değer bir konu. Ben bir değerlendirme yapayım. AK Parti 15 yılda çok şey gerçekleştirdi. İcraatının bir dökümü yapıldığında, AK Parti iktidarlarının karnesi daha iyi görülüyor. Bu parti — dolayısıyla Türkiye — yıllarını bürokratik vesayeti geriletmek ve ekonomiyi geliştirmek için harcadı. Bürokratik vesayet bir ölçüde geriletildi. Türkiye ekonomisi üç kat büyüdü. Ancak AK Parti’nin hâlâ ülkeye verebileceği hizmetler var. Şunu söylemek abartma olmaz: Türkiye olağan bir demokratik rejime sahip olsaydı, AK Parti çok daha fazlasını yapabilirdi. Erdoğan hükümetleri zamanının ve enerjisinin önemli bir bölümünü bürokratik vesayetle mücadeleye harcamak zorunda kalmasaydı, Türkiye bugün her bakımdan daha iyi bir noktada olabilirdi.

Bürokratik vesayet gerçeği Osmanlı’ya kadar gidiyor. Demokrasi tarihimiz bir anlamda bürokratik vesayeti geriletme mücadelesi. Son dört-beş yılımız ise nefes nefese geçti. AK Parti varoluşsal bir mücadeleye girmek zorunda kaldı. Önce Kemalist vesayet odaklarıyla — bana göre hâlâ bitmemiş — çarpışma;  ardından 7 Şubat (2012), (kısmen) 2013’ün Gezi isyanları, 17/25 Aralık 2013 ve nihayet 15 Temmuz 2016 vakalarıyla boy gösteren ve ilk etapta AK Parti’yi, sonra tüm Türkiye’yi teslim almak isteyen FETÖ’ye karşı — hâlâ verilmekte olan — kavga. PKK’nın ulusal bir aktör olmaktan çıkıp uluslararası oyuncu olmaya doğru ilerlemesi ve buna paralel olarak, sözde müttefiklerimizin azımsanmayacak hoşgörüsü, hattâ belki desteğiyle Türkiye’nin ciddî bir terör konsorsiyumunun koordineli saldırılarıyla karşılaşması. İşte son birkaç yılın özeti…

FETÖ meselesinde epeyce mesafe alındı. PKK ile mücadele de tüm hızıyla sürüyor. Bu sorunların tamamen çözülmesi ve/ya hafiflemesiyle, üzerinde daha az baskı hisseden bir AK Parti iktidarının demokratikleşme ve ekonomik gelişme alanında daha rahat hareket edeceğini umabiliriz. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan olağanüstü kongrede partisinin ve ülkenin istikameti hakkında birçok şeyi kapsayan ve meseleyi kestirmeden ortaya koyan bir ifade kullandı: “Orta gelir ve orta demokrasi tuzağına düşmemek.”

Türkiye zenginleşmeye devam etmek zorunda. Zenginleşen bir Türkiye sadece halkının refah seviyesini yükseltmekle kalmayacak; millî çıkarlarına uygun dış politika talep etmekte de daha güçlü ve başarılı olacaktır.   Erdoğan’ın da işaret ettiği üzere, ekonomik zenginleşmenin tek yolu piyasa ekonomisini geliştirmektir. AK Parti siyasî felsefesinde yer alan “ekonomide özel sektörü önde tutma” ilkesine daha fazla özen göstermeli ve devleti piyasaların engelsiz işlemesi için gereken şeyleri yerine getirmeye daha muktedir kılmalı. Bu yapılabildiği ölçüde ekonomi büyüyecek ve ülke zenginleşecektir.

Orta demokrasi kavramı da yerine çok iyi oturdu. Türkiye demokratik bir ülke ama demokrasisi ideal olana yeterince yaklaşmış olmaktan uzak. Türkiye demokrasisini bütün kural ve kurumlarıyla geliştirmeye, iyileştirmeye mecbur. Bir taraftan, siyasal sistemde merkezileşmeyi teşvik eden FETÖ ve terörle mücadele gibi alanlarda mesafe alındıkça, demokrasideki eksiklerimizi gidermekte kararlı adımlar atılmalı; diğer taraftan, bu problemlerin bir ölçüde demokrasimizdeki kusurlardan kaynaklandığı akılda tutularak, buna gööre politikalar geliştirilmeli. Türkiye demokrasisini ilerletmeyi, kendi demokrasi sicili gittikçe kirlenmekte olan AB hatırına değil, uygarlık ve insanlık adına, kendi insanının refah ve mutluluğu uğruna yapmalı. Erdoğan’ın açıklayacağını söylediği altı aylık icraat programının (yol haritasının) bu bakımdan doyurucu ve kapsayıcı bir belge olmasını diliyorum, umuyorum.

AK Parti istikametini piyasa ekonomisine ve demokratikleşmeye çevirdikçe ve bunun gereklerini yerine getirdikçe, Türkiye de daha yüksek refah ve daha gelişmiş bir demokrasiye doğru yürüyecektir.

Serbestiyet, 23.05.2017

Milletvekili olmak!

Türkiye 16 Nisan itibariyle yeni bir sisteme geçti. Bu nedenle sistemin bizlere nasıl daha faydalı hale getirilebileceği üzerinde ciddi tartışmaların yapılması gerekiyor, çünkü önümüzdeki iki yıl içinde uyum yasaları çıkacak. Uyum yasaları hazırlanırken atılacak her doğru adım sistemi daha etkin hale getirecektir. Bu nedenle bu işin kapalı kapılar ardında değil kamuya açık yapılmasında büyük fayda var.

Yeni sistemle yüzde 30-35’le hükümet olma dönemi kapanıyor ve “yüzde 50+1” dönemi başlıyor. Bu da seçilecek cumhurbaşkanını daha geniş kesimlere hitap etmek zorunda bırakacak. İlk turda olmasa bile ikinci turda partiler ve de adaylar arasında işbirliği kaçınılmaz hale gelecek. Bu durum belki de bir türlü beceremediğimiz uzlaşma kültürümüzün de gelişmesini sağlayacak.

***

Yürütmenin başı cumhurbaşkanı bir uzlaşının temsilcisi olacağı için parlamento da ister istemez yeni bir şekil alacak. Yeni sistem yürütme ile yasama arasındaki geçişkenliği de kaldıracağından vekillerin hem yasamanın hem de yürütmenin bir parçası olabilme ihtimali de ortadan kalkıyor. 2019 itibariyle vekillerin siyasetteki ağırlığı artık eskisi gibi olmayacak ve vekiller asli işlerini yani kanun yapıcılık ve denetim görevini yapacak.

Eskiden alışkın olduğumuz manzaralar da vekillerin etraflarında bir ordu ile gezdikleri, her kapıda ayakta karşılandıkları, iş ve aş kapısı olarak görüldükleri hatta mahkemelerden kaçtıkları günler tarih olacak.

2019’da tam olmasa da daha sonraki seçimlerde kaçınılmaz bir şekilde milletvekilliği daha teknik bir boyut kazanacağı için gerek partilerin tercihleri ve gerekse vekil olmak isteyen adayların profili değişecek. Milletvekilliği siyasi bir ikbalden çok millete, devlete, sosyal aidiyetlere hizmet için bir araç halini alacak ve dün farklı amaçlarla vekil olmak için parti kapılarını ve liderlerin eşiğini bekleyen pek çok kimse yarın vekil olmak için çaba ve para harcamayacak.

Cumhurbaşkanı seçimi ile meclis seçimi birbirinden ayrı oylanacağı için de milletvekilliği seçim sistemi öyle bir hale getirmeli ki -seçim barajının kaldırılması ve dar bölge sistemine geçilmesi gibi-meclis Türkiye’yi her türlü farklılığı ile kucaklayacak ve temsilcilerinin girebileceği bir yer haline gelmeli. Böylece hem demokrasi kültürümüz gelişir, hem de -ve daha önemlisi- marjinal grupların en azından bir kısmının mutedilleşmesi sağlanacaktır.

Yeni sistem doğru kurgulanırsa hem partilerimiz -olumlu anlamda- gerçek birer ideoloji partisine dönüşecek hem de vekiller gündelik siyasetten nispeten bağımsız hale gelecekleri için halkın gerçek hizmetkârları olarak çıkarılacak kanunların hazırlanmasında, yasal değişikliklerde daha etkin rol oynayabilecek ve hatta çok kudretli görülen cumhurbaşkanlığı makamının hareket alanını hukuk içinde doğru bir şekilde sınırlandırabilecektir. Uzmanlaşma olacağı için de bugün sık sık yaşadığımız “yok kanun yap kanun” mantığı ile yapıp ettiklerimizi eksik yapmışız, yanlış yapmışız hadi bir daha düzeltelim diye harcadığımız emekler en aza inecektir.

Ve yine sivil toplum örgütleri meclisteki yasama süreçlerine daha aktif bir şekilde katılabilecekleri için vekilleri halkın gerçek çıkarları yönünde etkileyebilecekler. Tabii ki ABD’de ve Batı’da olduğu gibi büyük sermaye sahipleri ya da güç odaklarının meclisi manipüle etme ihtimalleri her zamanki gibi olacak. Ancak STK’ların ve basının gücünün artması oranında bu tür olumsuzluklar da en aza inecektir.

***

2012’de Berlin’de bir dönercide farklı etnik-dini kökene sahip gurbetçilerimizle sohbet ediyor, herkes birbiriyle farklılıkları üzerinden espriler yapıyor, şakalaşıyordu. O sırada aramıza yeni katılan bir isme herkesten fazla yüklenilmişti. O kişi izin isteyip kalktıktan sonra kim olduğunu sorduğumda çok şaşırmıştım çünkü Türk usulü ağır şakaların yapıldığı isim bir milletvekiliydi ve sıradan bir insan gibi aramızda oturmuş ve kalkmıştı.

Şimdilik burada duralım.

Karar Gazetesi, 24.05.2017

Genel irade, milli irade ve keyfi irade (II)

Türkiye olarak, tam veya liberal bir demokrasiyi yerleşik hale getirmekte başarısızız. Bu başarısızlık, ülkedeki temel sosyolojik kesimleri temsil eden elitlerin genel iradeci ve milli iradeci olmak üzere iki çarpıtılmış demokrasi anlayışına başvurarak, iktidarlarını “kalıcı” kılmak uğruna yarı-demokratik veya otoriter bir sistemi tercih ediyor olmalarında somutlanıyor.

Böylece genel veya milli irade değil, iki kesimin elitlerinin keyfi iradeleri hakim hale gelebiliyor.

İlk yazımda genel iradeci demokrasi anlayışını resmetmeye çalışmıştım; şimdi de milli iradeci demokrasi anlayışına daha yakından bakmak istiyorum.

Milli iradeci demokrasi

Milli iradeci anlayış, merkez sağ diyebileceğimiz, ilkine göre daha geniş bir toplumsal tabana yaslanarak yükselmektedir. Milli iradeciler, genel iradeci anlayışın uzun süren Tek Parti hakimiyeti ve ardından kurulup askeri müdahalelerle ayakta tutulan vesayet sistemi uzantısı sebebiyle, hem seçim yarışına hem demokratlık yarışına epey önde başlayabilmiştir.

Otoriter statükoya muhalefet ederek işe giriştiklerinden, başlangıçta işleri epey kolaydır. Muhalefetlerini statükonun üç kırılgan noktası üzerine inşa etmişlerdir: (i) Toplumun geniş kesimlerine yabancılaşmışlık (elitizm); (ii) kötü ekonomi (devletçi ekonomi); ve (iii) her türlü muhalefete baskı (anti-özgürlükçülük).

Milli iradeciler, (a) toplumun değerlerine ve taleplerine önem vermek; (b) serbest piyasayı referans almak; ve (c) özgürlükçü politikaları savunmak olmak üzere üç ana hatta işleyen bir muhalefet (veya alternatif iktidar sunarak) geniş toplum kesimlerinin desteğini alır ve hızla yükselirler.

İktidara muhalefet ederken, iktidar yolunda yürürken ve iktidarlarının  ilk zamanlarında en demokratik, en serbest piyasacı programlarıyla karşımızdadırlar.

İfade, basın-yayın, örgütlenme ve gösteri özgürlükleri alanını genişleten yasaları ve uygulamaları tercih ederler. İcraatları kamu işletmelerini özelleştirmeyi, küresel finansa ve mal ticaretine kapıları açmayı, özel girişim ve mülkiyeti desteklemeyi, piyasayı güçlendirici ekonomik reformlar yapmayı içerir. Halkın değerlerini dikkate alır, sorunlarına çözüm getirmeye çalışırlar. Böylece ekonomik ve demokratik olarak başarı elde ederler.

Ne var ki bir süre sonra işler değişmeye başlar. İktidarları eskidikçe genel bir yozlaşmanın içine sürüklenip, muhalefet ederek yerlerinden ettikleri “ötekilerin iktidarı”nın hatalarını yapmaya başlarlar.

Yeni ve farklı sorunlarla baş etmekte zorlanma veya tıkanma, iktidarda olmanın nimetlerine kapılma ve iktidardan vazgeçememe sebebiyle, geri döndürülemez bir yozlaşmanın içine sürüklenirler.

İşler bir evreden sonra, serbest piyasa yerine ahbap çavuş kapitalizmine, toplumla temas yerine sığ bir popülizme ve özgürlükler yerine her yere uzanan siyasi baskıya dönüşüverir. Bu yeni, alternatif otoritarizm milli iradeci demokrasi olarak karşımıza çıkar.

Milli iradeci demokrasi anlayışı dindar-milliyetçi, gelenekçi-kalkınmacı perspektifiyle paternalist otoritarizm olarak kendini gösteriyor. İdeolojik kurguda “millet” temel öznedir, milletin çıkarı temel gayedir, egemenliğin asıl sahibi millettir.

Milli iradeci anlayışın “millet” kavrayışındaki üç araz, çarpıtılmış bir demokrasi anlayışı kurulmasında elverişli araçlara dönüşür.

İlk olarak, milletten anlaşılan, farklı kesimlerin biraraya gelmesiyle oluşan bütün bir toplum değildir. Millet daha ziyade kendilerine oy veren ve destekleyenlerden oluşan, milliyetçi-dindar-muhafazakâr bir profile sahip toplum kesimleri olarak kabul edilir.

Farklı ideolojileri, yaşam biçimleri veya siyasi tercihleri olan kesimler dışarda kalır. Onlar “asıl milletin” ana kütlesi ve karakterine etki edemez ve onu temsil edemez. Onlar “Batı sevdalısı… fazla çağdaş… kendi toplumuna yabancı” halleriyle “milletten” olamazlar. Kendilerinin iktidarıyla birlikte millet Batı’ya değil, artık özüne dönecektir.

İkinci olarak, millet kısmen organik bir varlık olarak  görülür. Belli değerler ve niteliklerle tanımlanan bu “millet,” siyasi tercihini oylarıyla gösterdikten sonra, bir sonraki seçimlere kadar iradesini seçtiği lidere ve/ya partiye teslim etmiş gibi düşünülür. İki seçim arasında hükümetin, geçmişten geleceğe uzanan bu “millet” adına en doğru ve en iyi kararları alacağına güvenilmelidir. Seçmene, seçimler arasında aktif ve katılımcı bir rol verilmez.

Üçüncü ve en problemli anlayış ise, hükümet olacak kadar çoğunluk oyunu almanın “her şeyi yapabilmek için tam yetki” verilmesi olarak anlaşılmasıdır. Demokrasinin temel ilkesi olan çoğunluk ilkesi, sınırlandırılamaz mutlak millet iradesine dönüşüverir. Milletin oyunu alan, milletin sahip olduğu “mutlak” egemenliği kullanma hakkını da kazanmış olur.

Demokrasilerde hükümetlerin hukuk ve anayasalarla, vatandaşların temel haklarıyla, bu bağlamda azınlıkta kalanların temel haklarıyla sınırlandırıldığını görmezden gelirler.

Böylece, farklı toplum kesimlerinden gelen eleştiri ve siyasi muhalefetin yasadışı, düşmanca, gayri-milli veya gayri-ahlaki görüldüğü; eleştirinin ve muhalefetin hükümete karşı değil milli iradeye karşı yapıldığının düşünüldüğü; “asıl” milletin iradesinden kaynaklanan milli fayda ve tercihler karşısında bu diğer kesimlerden gelen talep ve beklentilerin değersiz sayıldığı; milli iradenin temsilcisi olarak çeşitli şekillerde sınırlandırılmayı reddeden bir “demokrasi” anlayışı ortaya çıkar.

Genel iradeci anlayışın askeri müdahalelerle işleyen (medya, STK, sermaye ve akademi vb. gibi devlet dışı alanlara da uzanmış olan) bürokratik vesayet kıskacına karşı, başlarda meşruiyet sağlayacak ve karşı hareketi mümkün kılacak ellerindeki yegane araç olarak “seçmen oyu”na sarılmıştır milli iradeci anlayış. Çoğunluk oyuna verilen haklı ve yerinde ehemmiyet, “işler” yeni/alternatif iktidar için kötüye gitmeye başlayınca ise çarpıtılmaya girişilir.

Tam bir demokrasi biri seçimler diğeri özgürlükler olmak üzere iki vazgeçilmez unsura bağımlıdır. Milli iradeci anlayış sadece seçimleri demokrasi için yeter koşul sayıyor gibidir. İktidarda “kalıcı olmak” uğruna baştaki liberal demokrasi vaatleri unutulup, otoriter bir yönetim anlayışına teslim olunur.

Kendisine karşı muhalefet oluşturacak veya muhalefeti güçlendirecek, yayacak ve pekiştirecek endişesiyle sivil ve siyasi özgürlükler üzerinde baskı kurulmaya başlanır. Hukuk, hatta kanun ihlallerinden çekinilmez, gocunulmaz. Devlet gücü muhalif olanları sindirmek, piyasadan silmek veya yanına çekmek için suiistimal edilir, kötüye kullanılır. Kamu kaynakları keyfi tercihlerle “belli” yerlere dağıtılır, ikram edilir.

Sonra bir bakıyoruz, ekonomik zenginlik ve tam demokrasi vaadiyle yerinden ettiği  eski iktidara/rejime ne kadar da çok benziyor!

Genel iradeci ve milli iradeci anlayışlar farklılıklarına rağmen en az üç noktada birbirlerine benziyorlar:

– Hikmeti Hükümet

– Muhalefete baskı

Beka kaygılı hamaset

Her iki kesimin elitleri hükümet etmenin iktidarıyla yetinmek istemedikleri, kendi iktidarlarını devlet iktidarına dönüştürerek baki kalmaya, devletin ve ülkenin asıl sahibi olmaya çalıştıkları için ülkeyi yarı-demokrasilere, otoriter rejimlere, darbelere mahkum kılıyorlar.

Yazıyı, merkez sağda kendini konumlayanlar için demokratlık testi olabilecek bir soruyu buraya bırakarak bitirelim.

Eğer milli iradeci anlayış darbelerin mağduru olmasaydı, ordu genel iradecilere karşı kendi iktidarlarının destekçisi ve bekçisi olsaydı, o zaman da şimdi olduğu gibi askeri darbe karşıtı olurlar mıydı?

Umarım cevapların çoğu “evet” tir.”

Serbestiyet, 28.05.2017

Halkla inatlaşılmaz

Hakkâri ve Şırnak, kısa bir süre önce yine gündemdeydi. İki ilin de ilçeye dönüştürülmesi, Yüksekova ve Cizre’nin de il yapılması planlanıyordu; buna göre Hakkâri Yüksekova’ya, Şırnak da Cizre’ye bağlanacaktı. Tabii, her iki ilin ahalisi de ayağa kalktı. Birçok konuda birbirinden siyah ve beyaz kadar ayrı düşenler, iş şehirlerinin kimliğinin korunması olunca yan yana geldiler ve elbirliğiyle çalıştılar. Çalmadıkları kapı, yanlışlığı anlatmadıkları yetkili kalmadı. Nihayetinde çabaları müspet bir netice verdi, Hakkâri ve Şırnak’ı ilçe yapma düşüncesi rafa kalktı, herkes rahat bir nefes aldı.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, meseleyi tekrar ortaya sürdü. İki ilde hem endişe hem de sinirler tavan yaptı yeniden. Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Osman Geliş, Cumhurbaşkanı’nın açıklamasından konuşmasından sonra şehrin “bir yas evine döndüğünü” belirtiyordu. Hakkârili dostum Halit Yalçın ile hasbıhal ettik. Yalçın, mevzuu ilk gündeme geldiğinde en çok gayret gösterenlerden biriydi. Vahim bir yanlışı önlemek için elinden geleni yaptı, yetişebildiği her siyasetçi ve bürokrata meselenin aslını astarını anlattı, kamuoyunun ilgisini çekmek medyadaki tanıdıklarını harekete geçirdi.

Yalçın bana da kallavi bir Hakkâri dosyası göndermişti. Salt bir karşı çıkış dosyası değildi bu; sorunu doğru dürüst çözmek isteyenlere birçok alternatif de sunuyordu. Devlet eğer istiyorsa Yüksekova’yı da Cizre’yi de il yapabilirdi; Hakkâri ve Şırnaklıların buna bir itirazı yoktu. Hatta yol da gösteriyorlar; ulaşım, ekonomi, vb. parametreleri gözeterek iller arasında ilçe taksimatının ne şekilde yapılabileceğine dair öneriler de getiriyorlardı. Lakin il vasıflarına el uzatılmasını kesinlikle reddediyorlardı. O vakit tam bunları yazacakken hükümet tasarısını geri çekmiş ve tartışma bitmişti.

Şehirlere kıymayın!

Doğrusu “Artık bir daha bunları yazmaya gerek kalmaz” diye düşünüyordum. Lakin öyle olmadı. Cumhurbaşkanı TOBB Genel Kurulu’nda Hakkâri ve Şırnak’a tekrar kâbus gördürdü. Şırnak’ın Cizre’ye, Hakkâri’nin Yüksekova’ya dönüştüreceklerini ifade etti. Gerekçesi ise sağlamdı: “Çünkü şehircilik benim işim. Niye? Belediyecilikten geldim. Neresi şehir olur, neresi olmaz olmaz onu iyi bilirim. Şırnak’ı, Hakkâri’yi nasıl şehir yapmışlar şaşarsınız.”

Şimdi, kimse kusura bakmasın, bu işler böyle olmaz, olamaz, olmamalı. Çünkü:

Bir, madem buralardan şehir olmazdı (!), Erdoğan ve AKP neden bu kadar bekledi? Niçin iktidar dönemlerinin başında değil de aradan bunca zaman geçtikten sonra bu konuyu gündeme taşıdılar? 15 yıldır “şaşılmayan” bir durum nasıl oldu da yekten “şaşkınlık” verici bir hale dönüştü? Cevaba muhtaç sorular bunlar.

Tahmin edileceği üzere bu kararın altında, şehir estetiğine ilişkin bir hassasiyet yatmıyor. İktidarı bu yola iten, buraların şehir olamayacağı düşüncesi değil, güvenlik kaygılarıdır. Fakat ili ilçe, ilçeyi il yapmakla güvenlik tesis edilemez.

İki, hiç kimse böyle bir tasarrufa razı değil. Muhalefet partilerinin toptan karşıtlığı bir yana, AKP’nin bölge milletvekilleri de bunu tasvip etmiyorlar. Nitekim 2016’da bir torba kanunla bu iki ilin ilçe yapılması düşüncesi, gerek Meclis’te gerek kamuoyunda büyük bir muhalefetle karşılanmış ve sonunda partilerin ortak önergeleriyle süreç durdurulmuştu. Yanlış başlayan doğru bitmişti. Tekrardan yanlışa sapmanın ve bu iki şehre kıymanın bir âlemi yok.

“Bu benim işim, ben bilirim”

Ve üç, böyle hassas meseleler “Bu benim işim, ben bilirim” tavrıyla ne yönetilebilir ne çözülebilir. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer, başıboş bir arazi değil söz konusu olan. Orada bir tarih var. Orada bir doku, bir kültür var. Orada yaşayan insanlar var. O insanların hayalleri, yatırımları, planları, geçmişleri ve gelecekleri var.

O insanlara ne düşündüklerini sormuyorsunuz. Onların tek bir söz etmelerine izin vermiyorsunuz. Duygularına ve fikirlerine zerrece kıymet biçmiyorsunuz. “Siz bilmezsiniz, sizin için en iyisini ben bilirim” diyerek atılacak her adımın büyük bir tepki doğurması kaçınılmaz.

Halkla inatlaşılmaz.

Halkla inatlaşmaktan da kimseye hayır gelmez.

Serbestiyet, 27.05.2017

Tarihî kişilikleri tartışmak

0

Atatürk’e dair Türkiye’de farklı hissiyatlar taşıyan toplumsal kesimler var.

Bir kesim varlığını Atatürk ile irtibatlandırıyor. Onun ülkeyi yoktan var ettiğini, bağımsız kıldığını, modernleşme yolunda devâsâ adımlar attığını düşünüyor. Hem geçmiş hem de gelecek kuşakların Atatürk’e borçlu olduğunu varsayıyor. Bu kesim Atatürk’e, onun sembollerine ve değerlerine büyük bir bağlılık duyuyor; bu noktalardaki en küçük eleştirilerden bile rahatsız olabiliyor.

Ancak başka toplumsal kesimlerde ise Atatürk’e dönük böyle müsbet bir bakış yok. Değişik nedenlerden kaynaklanıyor bu durum. Mesela muhafazakâr-dindar kitlelerin bir kısmı, kendi kimliklerine açık bir saldırı olarak gördükleri birtakım uygulamalardan Atatürk’ü sorumlu tutuyor. Cumhuriyetin topluma dayattığı cebrî modernleşmeden, dine/İslâma mesafeli tavrından, dinî sembol ve pratiklerin kamusal görünürlüklerini yasaklamasından, ezanı Türkçeleştirmesinden ötürü kızgınlık duyuyor.

Benzer bir hissiyat Kürtlerin önemli bir bölümünde de mevcut. Onlar da Kurtuluş Savaşı esnasında Kürtlere verilip de tutulmayan sözlerden; Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim hadiseleri esnasında ve sonrasında olup-bitenlerden dolayı tepkililer. Kürtlerin varlığını inkâr eden, onları tedip, tenkil ve asimilasyona tabi tutan siyasetin mimarı olarak görmeleri, onları Atatürk’e karşı öfkeye sevk ediyor.

Süreklilik arz eden baskı siyaseti

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında nüfusun önemli bir kısmının baskı ve zor altında tutulduğu şüphe götürmez. İşi daha vahim kılan, bu baskı ve zorun kısa bir dönemle sınırlı kalmaması, süreklilik arz etmesiydi. Atatürk’ün tarih sahnesinden çekilişinden sonra da devam ettirilen bu siyaset her zaman Atatürk’e referansla meşrulaştırıldı. Her eleştiri “Atatürk düşmanlığı… gericilik… bölücülük… Cumhuriyet karşıtlığı” olarak damgalandı, susturuldu ve bu tür fikir sahipleri ağır müeyyidelere tabi tutuldu. Baskı, zor ve bunların Atatürk’e dayanarak daim kılınması, sözü edilen toplumsal kesimlerdeki kızgınlık ve öfkeyi besledi, canlı tuttu.

Ezcümle, Atatürk’e karşı hisler değişik, doğal olarak ona ilişkin değerlendirmeler de çok çeşitli. Kimi Atatürk’ü yanlıştan münezzeh kutsal bir kişilik olarak sunar. Kimi bütün kötülüklerin altında Atatürk’ün mührünü arar, tüm yanlışları ondan bilir.  Kimi de uçlara savrulmaktan imtina eder; her tarihî kişilik gibi Atatürk’ün de doğru ve yanlışlarının olduğunu belirtir; bunları gösterir; analizinin dengeli ve gerçekçi olmasına gayret eder.

Fırtına

Uzun sayılabilecek bu girizgâhı, sözü son günlerde Atatürk eksenli yapılan tartışmalara getirmek için yaptım. Biliyorsunuz, önce tvNet’te Yavuz Bahadıroğlu ve Mustafa Armağan’ın hazırladığı Derin Tarih programına katılan Süleyman Yeşilyurt, Afet İnan’a dair birtakım iddialarda bulundu. Hemen akabinde, Kanal D Ana Haber Bülteni’nde Hüseyin Akar adlı şahsın Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım hakkında ifadeler içeren bir videosu yayınladı.

Ve fırtına koptu. Kamuoyundan çok sert sesler yükseldi. Protestolar yapıldı. Afet ve Zübeyde Hanımlar için yakışıksız sözler sarf edenlere dönük hukuki takibat başlatılması talep edildi. Yargı makamları sürece müdahale etti. Her iki şahıs hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Yeşilyurt önce gözaltına alındı, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Akar ise halen aranıyor. Bu arada, Latife Hanım’ın, Atatürk’ün reformları yukarıdan aşağıya topluma dayatan siyasetini eleştirdiği bir mektubunu yayınlayan Derin Tarih dergisi de toplatılmak suretiyle kopan fırtınadan nasibini almış oldu.

Şimdi, biraz serinkanlı düşünelim. Tarihî bir kişiden söz ediyoruz. Böyle kişilerin hayatları her zaman kamuoyunun ilgisine mazhar olur. İnsanlar, kaderlerine şu veya bu şekilde tesir eden aktörlerle ilgili bilgileri merak eder, öğrenmek ister. Bu itibarla tarihî kişiliklerin salt kamusal-siyasal yönleri değil, özel-ailevî ilişkileri de tarihçilerin ilgi alanı içine girer. Özel hayata ve dalgalı ilişkilere mercek tutulur; bunun alınan/verilen kararlara ne ölçüde etki ettiği ortaya çıkarılmaya çalışır. Bu araştırmalarda resmî tarihin kabulleri haricinde ulaşılan yeni bilgi veya iddialar toplumla paylaşılır.

İffete saldırı

Bu bağlamda, Afet ve Zübeyde Hanımların hayatlarına da projektör tutulması ve onlara hakkında genel kabullerin dışında birtakım iddiaların dile getirilmesi anlaşılır bir durumdur. Buradaki sorun,  bu iddiaların dile getirilme biçimi ve üslubudur. Zira Atatürk toplumun bir bölümünün son derece hassas olduğu bir konudur. Onun özel hayatı tartışma masasına yatırılırken, konunun hassasiyeti mucibince daha dikkatli ve özenli davranılmalıdır. İddia sarsıcı olabilir; ama bunun belgelerle, tanıklarla, ciddi bilgilerle desteklenmesi gerekir.

Tartışma böyle yürütülmelidir. Aksi bir tavır yanlış olur. Son tartışmaya vesile olan programlarda olduğu gibi, ele alınmayı hak edecek bir veri ortaya koymadan sadece kulaktan kulağa devredilen dedikoduları gündeme taşımanın kimseye bir faydası dokunmaz. Bir insanın iffetine saldırmanın kabul edilebilir bir tarafı olamaz.

Tartışılmazlık perdesi

Böylesi bir tavır, anlamlı bir tarih tartışmasına da ket vurur. Haklı eleştirilerin önünü keser. Atatürk’ün kült kişiliğinin ve liderliğinin sorgulanmasını engeller. Onun ve döneminin mutlaka tetkik ve tenkit edilmesi gereken hususları bile bir “tartışılmazlık perdesi”nin gerisine çekilir. Süfli ifadeler ön plana çıktıkça, onların yarattığı nefret ve öfkeyle meşru eleştirilere de kapı kapatılır.

Bu itibarla herkes ama öncelikle muhafazakâr kesim bunun karşısında durmalı, bu tür bayağı bir yaklaşıma itiraz etmeli. Sağlıklı ve gerekli bir tartışmayı zehirleyen dile en küçük bir teveccüh göstermemeli. Maşeri vicdan, esaslı bir tarihî okumayı tıkayan bu davranışı mahkûm etmeli. En etkili cevap bu olur.

İçerik eleştirisine hukukî müdahale

Fakat bununla iktifa edilmedi. Yine ifrat ile tefrit durumu yaşandı ve hukuki takibat yoluna gidildi. Bana göre bu da makul değil. Yeşilyurt’un söyledikleri çok can sıkıcı olabilir ama bu onun tutuklanmasını gerekli kılmaz. 1926 yılında yayınlanan ve o tarihte dahi sahibine bir müşkülat çıkarmayan bir mektubun — aradan nerdeyse bir asır geçtikten sonra — bir derginin toplatılma gerekçesi olması akılla bağdaşmaz.

Burada bir hususu daha belirtmek lazım: Düşünce özgürlüğü, basın hürriyeti ve tutuksuz yargılanma temel hukuki değerlerdir. Son Atatürk tartışmasında, toplumda bu değerleri savunmakla tanınanların önemli bir bölümü, şahsın tutuklanmasını ve derginin toplatılmasını hiç sorun etmediler. Hattâ kullandıkları bazı ifadeler böyle bir sonuçtan memnuniyet duyduklarına yorumlanabilir.

İbretlik bir hal, bu. Temel değerlerde seçici davranıldıkça bir yasakçılık kısır döngüsü içinde debelenip gitmek kaçınılmaz oluyor. Bugün başkalarına yapılan yarın dönüp bizim başımızda patlıyor.

Serbestiyet, 24.05.2017

CHP Genel Başkanı Ne Yapıyor?

0

Tarih bir manada, eldeki verileri alt alta yazıp yekûn çizgisini çekince ortaya çıkan sonuç gibidir, durduğunuz yerden geriye doğru bakıp noktalar arasına çizgi çektiğinizde ortaya çıkan bir resim gibidir, ancak geriye doğru bakınca anlaşılır bazı şeyler. Bu manada hatırlamak için öncelikle elimizdeki verileri alt alta yazalım, yekûn çizgisini çekelim ve noktaları birleştirelim.

Bir evde, gizli kamera ile çekilmiş bir görüntü “Varan 1” olarak internete düştü. Görüntüde o zamanki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve CHP’li milletvekili Nesrin Baytok’un mahrem görüntüleri vardı.

Deniz Baykal bu skandal görüntüler sonrasında istifa etmek zorunda kaldı. Fakat o zaman kimsenin anlam veremediği bir şekilde “Pensilvanya”ya bir selam saldı, “ABD’den, Pensilvanya’dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da söylemek isterim.” dedi.

Zaman içerisinde kaset komplosunun bir FETÖ operasyonu olduğu ortaya çıktı, tafsilatı Sözcü Gazetesi’nin bir haberinde en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor.

Süreç sonunda, CHP’nin “dosyacı” milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu öne çıkarıldı ve adı Genel Başkanlık için geçti. Kılıçdaroğlu iddiaları yanıtladı ve 13 Mayıs 2010’da “aday olmayacağım” dedi. 22-23 Mayıs 2010’da yapılan 33’ncü Olağan Kurultay’da Kemal Kılıçdaroğlu geçerli bin 189 oyun tamamını alarak genel başkan seçildi. Aslında Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir siyaset izleyeceği az çok bu 10 gün içerisinde belli oldu, sonrası siyasi kariyeri önce söylediği şeyi “arkadaşlar” ile görüşerek veya bir şekilde fikrini değiştirerek tam tersini söylemek ve yapmak şeklinde devam etti.

Kılıçdaroğlu’nun siyasi kariyeri, Aziz Nesin’in romanından uyarlanan ve Kemal Sunal’ın oynadığı “Zübük” karakterini geride bırakacak bir performans sergiledi. Bu performansın zirvesi 15 Temmuz akşamı yaşandı. Kılıçdaroğlu bir radyo programında “kim darbe girişimi yaparsa o tankın önüne ilk ben çıkacağım.” dedi, 15 Temmuz akşamı yaşanan hain darbe girişiminde, tankların giriş ve çıkışları kapattığı Atatürk Havalimanı’nda tankların üzerine çıkmadı. Radyo programının sunucusu olayı daha önce söylediği sözü hatırlattığında ise “Hani tank nerdeydi, tank getirselerdi.” dedi. Bu çağrısı karşılıksız kalmadı, İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu, Kılıçdaroğlu’nun açıklamasının ciddiyetine uygun bir çözüm önerdi.

Türkiye’nin “ana muhalefet partisi”, kendi deyimleriyle “Atatürk’ün partisi” siyaseten FETÖ’nün argümanlarını siyasi arenaya taşıyan bir siyasi enstrümana dönüştü.

FETÖ’nün stratejilerini açık ettiği, kapalı veya açık mesajlar verdiği hesaplardan yayılan bir iddia, darbenin bir tiyatro olduğu iddiası bizzat Kılıçdaroğlu tarafından dillendirildi. Daha da vahim örneği ise Adil Öksüz meselesinde yaşandı.

FETÖ’nün strateji hesapları zaman içerisinde “tiyatro darbe” söyleminin altını ördü, Adil Öksüz’ün Sakarya’dan Akıncı Havaüssü’ne getirildiği, burada yakalanması sağlanıp, sonrasında serbest bırakıldığı ve FETÖ’ye iftiraname olarak hazırlanan itirafnameyi imzalamadığı için “muhtemelen” infaz edildiğini yazmaya başladı. Bu tweetler Nisan ayı başında atıldı. Kısa bir süre sonra CHP Milletvekili Eren Erdem, 14 Temmuz’da Adil Öksüz’ün Sakarya’da Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’la görüştüğünü açıkladı, ellerinde görüntü olduğunu söyledi. Bu iddia kamuoyuna ana muhalefet partisi tarafından kamuoyuna taşındı, gazeteci Fidel Okan iddianın kamuoyuna maledilmesi için gerekli “araştırmacı gazetecilik” faaliyetini yaptı ve Eren Erdem’e “görüntüler”i sordu. Bu “danışıklı dövüş”le biz gizlice kaydedilen görüntülerin silindiğini ve silen mühendislerin işlerine son verildiğini öğrenmiş olduk. Hiçbir somut kanıtı olmayan bu iddiaların dillendirilmesinin sakıncalar yaratacağını da ekleyen Okan “hassasiyetli gazetecilik” ilkelerini de yerine getirmiş oldu. Gereksiz bir hassasiyetti zira CHP’li vekillerin ve bizzat CHP Genel Başkanı’nın herhangi konuda kanıta ihtiyaç duyduğunu ben şimdiye kadar görmedim, zira söyledikleri yalanın hesabını kimse sormuyor kendilerinden.

Şahsen, sosyal medya hesaplarımda, henüz bu süreç yaşanmadan birebir olacakları 15 Nisan’da adım adım yazmıştım. Tek eksik bizzat CHP Genel Başkanı’nın bu iddiayı, hem de FETÖ’nün strateji hesaplarının birebir kullandığı cümlelerle dillendirmesi hariç hepsi gerçekleşti, ben şimdi Kılıçdaroğlu’nun bu iddiayı dillendirmesini bekliyorum, zira tecrübemiz bunu gösteriyor.

Noktaları geriye doğru birleştirdiğimizde ortaya çıkan tabloyu, başıma iş açmaması için ben dillendirmiyorum fakat bir FETÖ operasyonu sonrasında nasıl olduğunu “anlayamadığımız” bir biçimde, tam aksini söylemişken genel başkan olan Kılıçdaroğlu’nun, CHP’li milletvekillerinin FETÖ ile ne gibi bir ilgisi alakası olduğunu açıkçası merak ediyorum. Başından beri yaşananlara bakınca tablo pek iç açıcı değil fakat en azından izaha muhtaç olduğu ortada.

Türkiye’nin hak ettiği muhalefet, muhalif siyaset bu mu? Ben daha kaliteli ve şeffaf bir muhalif siyaset hak ettiğimizi düşünüyorum.

Üç gün geçti mi yani?

Çocukluğumdan büyüklerimin bir sözü kulaklarımdadır hâlâ: “Misafirlik üç gündür” derlerdi. Ortaokulda yatılı okurken, tatillerde eve geldiğimde, uzun süre evde olmamamın verdiği mağdurluğumu büyüklerime biraz naz, biraz şımarıklık yaparak gidermeye çalışırdım. Ama sömestr ya da yaz tatili gibi uzun süreli tatillerde büyüklerim, bu nazın/şımarıklığın daha fazla uzamasına müsaade etmeyecekleri mesajını vermek için “üç günü geçirdin, artık misafirlik bitti” derlerdi.

Son günlerde, yurdun değişik yerlerinde Suriyeliler’e karşı takınılan olumsuz tavırların, bir yerden emirle başlatılmış gibi artması bana “acaba üç gün geçti mi?” dedirtti. Üç gün geçtiyse bile, gösterilen tavır, misafirliği bitmiş bir kişiye değil, sanki toplu bir düşmana gösterilen acımasızlığın kat be kat üzerinde.

Son örneklerden biri Konya’da yaşanmış. https://www.haberler.com/konya-suriyeliler-ile-turk-vatandaslarinin-kavgasi-9628732-haberi/ linkinde görüleceği gibi, iddiaya göre bir kafeyi basmaya giden Suriyeli gruba Konyalı büyük bir grup “linç etmek üzere” saldırıyor. Videoda izlendiğinde görülecek ki, linç girişimi esnasında arkadan gelen sesler korkunç. Birisi “öldürün, gebertin” diyor. Bir diğeri bağırıyor “bizim vatanımızda bize mi efelik yapacaksın lan”. Bir diğer ses “adam olacaksınız ulan adam” diyor. Hani belki denecektir ki, “iki grup arasında bir kavga olmuş, bir tarafın Suriyeli olması mı seni ilgilendiriyor?” Keşke öyle olsa… Örneğin bu olaydan yaklaşık bir hafta önce yine Konya’da akıl almaz bir olay yaşandı. http://www.hurriyet.com.tr/trafikte-dehset-magandalar-hamile-doktoru-sirtindan-vurdu-40454735 linkinde de görüleceği gibi, trafikte normal olarak kırmızı ışıkta duran hamile bir kadının arabasına çarpan magandalar, araçtan inip, çarptıkları arabayı tekmeliyorlar, korkan bayan arabada kendini kilitliyor. Ama magandalar bir de tabancalarını çıkarıp ateş ediyor ve hamile sağlık personeli kadını vuruyorlar. Bu akıl almaz olaya karşı hiçbir Konyalı vatandaşın sokağa çıktığını, bu magandalara had bildirmeye çalıştıklarını görmedik. Dikkat ederseniz taraflardan biri Suriyeli olunca işler değişiyor.

İstanbul Sultangazi’de iddiaya göre, (http://www.mynet.com/haber/foto-analiz/sultangazide-cikan-olayda-1-kisi-hayatini-kaybetti-3040493-1) Suriyeli birkaç kişinin Türk kızlarına laf attıkları gerekçesiyle çıkan kavgada bir Türk gencin Suriyeli/Afgan biri tarafından öldürülmesi üzerine gerginlik çıktı. 300 Suriyeli ve Afgan gözaltına alındı. İstanbul’da kızlara sadece Suriyeliler mi laf atıyor? Kızlarımıza her laf atanı hemen toplanıp linç etmeye mi kalkıyoruz? Tamam, peşinden çok acı bir olay olmuş, bu kargaşada biri ölmüş. Ama Türkiye’nin her yerinde her gün en az 5-10 kişi, birileri tarafından öldürülüyor. Hemen hiç birinde halk infiale kapılıp, gecelerce süren linç girişiminde bulunmuyor. Ama fail veya diğer grup Suriyeli olunca toplu olarak ayağa kalkıyoruz. Hem de namus bekçisi kesilerek.

http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/mersinde-suriyeliler-ile-mahalleli-arasinda-alacakverecek-gerginligi-1801088/ linkinde de görüleceği gibi, Mersin’de bir tarafı Suriyeliler olan bir alacak-verecek gerginliği çıkmış. Hemen bütün mahalle alarma geçmiş ve Suriyeliler’e saldırılmış.  https://www.yuzhaber.com.tr/denizli-asayis/denizlide-suriyeli-gerginligi-h39235.html linkinde de bu sefer Denizli’de sudan bir sebepten Suriyeliler’le bir kavga çıkmış.

Bütün bunların yanında, Şanlıurfa’da da daha ilginç bir Suriyeli gerginliği çıkmış. http://www.milliyet.com.tr/polise-saldiran-suriyelilere-linc-gundem-2420819/ linkte görüleceği gibi, bir kıza fiili saldırıda bulunan iki genci polis durduruyor, gençler polise direniyor. Bunu gören Urfalılar’dan bir grup, gençleri “Suriyeli sanıp” linç etmeye kalkıyor. Ama gençlerin Türk olduğu anlaşılıyor. Dikkat edeceğimiz husus, gencin Suriyeli sanılıp galeyana gelinmesi. Muhtemeldir ki Türk oldukları bilinseydi bu linç olayı gerçekleşmeyecekti. Eğer öyle olsa Türkiye’nin hemen her tarafında halk birbirini linç etmesi gerekir. Hayır, illa bir tarafın Suriyeli olması veya bu şekilde bir dedikodu yayılması gerekiyor.

Burada dikkatimi çeken bir husus da, Urfalılar’ın, arada tel örgü olmasa komşu olacakları, bir kısmı orada, bir kısmı bu tarafta yaşayacak , hemen hemen hepsi birbirinin akrabası olan, Arap’sa Arap, Kürt’se Kürt, Türkmen’se Türkmen, aynı alt gruptan olan bu ilin insanlarının da, aynı batı illerindekiler gibi Suriyeliler’den hazzetmemesi ve ilk fırsatta toplu saldırmak için fırsat kollaması.  O gün İngiliz ve Fransızlar bu sun’i sınırı çizmese, aynı ülkenin insanları olacak olan Suriyeli kardeşlerine bu kadar kinle ve nefretle saldırılmasını aklım almıyor. Biz aynı etnisiteden, aynı dinden, aynı kandan insanlarız. Bu arada etnisite/din/kan birlikteliğini, “bunlara bile bunu yapıyorsak” manasında yazıyorum. Demek, farklı din/etnisite/ırktan olanlara her halde bir yudum su bile vermeyiz gibime geliyor. Biz onlara bu şekilde hınçla/kinle bakabiliyorsak, ırkçı Almanlar’ın Türkler’e menfî bakışına, ülkelerinden kovmak istemelerine, şiddet uygulamalarına, fırsat bulunca öldürmelerine, evini yakmalarına niye kızıyoruz ki? Biz Türküz onlar Alman, biz Müslümanız, onlar Hristiyan, biz doğuluyuz onlar batılı. Onların Türkler’e bir yudum su vermemesi gerekir. Mültecilere bizim bu yaptığımız normalse, onların yaptığı muamele az bile demektir.

Demek ki artık “üç gün geçti, artık misafir değilsiniz, misafir olmanıza da fazladan tahammül ettik. Misafir olmamakla bizimle aynı haklara/muameleye de muhatap değilsiniz. Bundan sonra en ufak bir hareketinizde sizi buraya geldiğinize pişman ederiz. Gözümüze gözükmeyin, en kısa sürede de defolun, nereye gidecekseniz gidin” diyoruz.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hani bu topraklar, mağdur olan her kavmi/insanı bağrına basardı. Hani bu millet, yolda kalana, darda kalana koynunu açar, ekmeğini bölüşürdü. Bu hasletler geçmişte yaşandı da görmek bize mi nasip olmadı yoksa hepsi bir efsane miydi?