Ana Sayfa Blog Sayfa 158

Fransa seçimleri ve demokrasi

Fransa’da başkanlık seçimlerinin ardından milletvekilliği seçimleri de gerçekleştirildi. Macron’un partisi, tahmin edildiği gibi, seçimlerden zaferle çıktı. Sosyalist Parti neredeyse tamamen çökerken ulusalcı faşist parti sandalye kazanmayı başardı ve lideri Le Pen ilk kez Meclis’e girdi.

Fransa seçimlerinin sonuçları hakkında söylenebilecek çok şey var.

Demokrasi bir siyasî yönetişim biçimi. Ana kaygısı iktidara geliş gidişin kurallı olması. Yani demokrasi halkın nasıl yönetileceğinden çok kimin yöneteceği sorusuyla alâkalı. Siyasal iktidarın yetki alanlarının neler olabileceği, iktidarın niçin sınırlanması gerektiği ve nasıl sınırlanabileceği, esas olarak liberal düşüncenin ilgilendiği ve sonunda gelişen siyasal kültür içinde demokrasinin dert edindiğini zannetme durumuna geldiğimiz konular.

Her yönetim biçimin fıtrî sınırları var. Başka bir deyişle mutlak, sınırsız yönetim neredeyse imkânsız. Monarşiler bile sınırlı olmak zorunda.  Hattâ, bazılarına çelişik gelecek bir şey söyleyeyim, kimi monarşilerde siyasî iktidarı sınırlamak demokrasilerde sınırlamaktan daha kolay olabilir.  Bu konuya girmemin sebebi, demokrasiye atfedilen kutsiyetin ve her derde deva olma özelliğinin, aslında demokrasinin kendisini tehlikeye attığına işaret etmek. Ne yazık ki, bunun farkına pek varılmıyor. Demokratikleşme denilen şey uğruna bazen sistem intihar noktasına doğru sürükleniyor.

Demokrasi mükemmel bir yönetim biçimi değil. En iyileri başa getirdiği, her derde deva bir ilaç olduğu, her şeyin bir demokratik olanının bir de demokratik olmayan(lar)ının bulunduğu inancı bir hurafe. Demokrasi en az kötü yönetim biçimi. Her yönetim biçimi gibi sınırlı olmalı. Bunun yolu devletin küçük olmasından geçiyor. Ama demokratik süreçlerin işleyişi, politikacıların seçmen kitlelerini etkilemek için akla hayale gelmeyen yollar araması, ortalama seçmende siyasetten isteyebildiği kadar istemenin meşru ve çok şey elde etmenin mümkün olduğu kanaati, demokrasileri zaafa ve iç yıkıma sürüklüyor.

Batı ülkeleri dünyaya demokrasi satmayı seviyor, ama ne demokrasi mükemmel, ne de kendi demokrasileri kusursuz. İşte Fransa seçimleri. Seçmenlerin yarıdan azı — yaklaşık yüzde 47’si — sandık başına gitti. Bunu nasıl yorumlamak gerekir? Bir cevap, sistemin oturmuş olduğu ve insanların nasıl olsa herhangi bir kötüye gidiş olmayacağı için kayıtsız kaldığı olabilir. İkinci bir cevap, seçmen yabancılaştı ve ne yaparsa yapsın değişecek bir şey olmadığını bildiği için oy vermedi diyebilir. Hangisini doğru kabul edersek edelim, böylesine düşük bir katılım oranının, halkın katılımını esas alan demokrasi için alarm çanlarının çalması anlamına geleceği açık.

Hemen her demokraside çeşitli rahatsızlıklar kolayca değişik çapta isyanlara dönüşebiliyor. Şiddeti azaltması beklenen demokrasiler ciddî şiddet tablolarına sahne oluyor. Bunun sebebi ne? Bana öyle geliyor ki siyasetin esas itibarıyla ülke ölçekli olması ve ulusal hükümetlerin hem toplumsal hayatı işgal, hem her şeye müdahale edici olması, sistemi geriyor. İnsanları karşılanması imkânsız beklentilere itiyor. Her başarısızlık veya yetersizlik hüsrana ve şiddete dayalı reaksiyonlara neden oluyor. Sanırım bundan kurtulmak veya bunu azaltmak için siyasal sistemde adem-i merkezileşmeye gitmek gerekiyor. Bu, merkezî idarenin küçülmesi ve bazı görev ve yetkilerinin (ülkelerin siyasal kültürlerine ve geleneklerine uygun olarak) mahallî idarelere veya mahallî devletlere devredilmesi anlamına geliyor.

Macron bir yıl önce bir parti kurdu. Pek tecrübeli de olmayan bir siyasî lider olarak, cumhurbaşkanlığını kazandığı gibi, partisi parlamentoda da çoğunluğu sağladı. Benzer bir durum 2002 seçimlerinde daha bir buçuk yaşında olan AK Parti’nin iktidara gelmesi ile de yaşanmıştı. Bu tür durumlar yerleşik siyasî geleneklerin çöktüğüne mi işaret ediyor? Siyasî partiler önemsizleşirken cerbezeli siyasal liderlikler mi öne çıkıyor? Eğer öyleyse bunun sonuçları neler olacak? Sanırım bu konular üzerinde düşünmek lâzım.

Son olarak, olguları değerlendirmede çoğu zaman başarısız olan solcu analistlere — özellikle Türkiye solcularına — bir soru yöneltmek istiyorum. Bu arkadaşlar Avrupa ülkelerinde herhangi bir sol parti oylarında bir sıçrama yaptığı zaman hem bayram ediyorlar, hem de “sol gümbür gümbür geliyor… Avrupa sola kayıyor” türünden iddialı laflar ediyorlar. Fransa seçimlerinde Fransa’nın en köklü partilerinden olan Sosyalist Parti çöktü. Merkez sağ Meclis’te büyük bir çoğunluğa ulaşırken,  sosyalistler ve komünistler cılız bir muhalefet olabilecek kadar sandalye kazanabildi. Bunu nasıl okumak lâzım? Sosyalizm öldü mü Fransa’da? Demokrasinin teorisi de pratiği de sürprizlere gebe görünüyor.

CHP’nin yürüyüşü ve adalet

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara ile İstanbul arasında gerçekleştirmeye çalıştığı  “adalet yürüyüşü”nü nasıl değerlendirmek gerekir?

Kılıçdaroğlu herhangi biri değil; ana muhalefet partisinin lideri. Her vatandaş gibi onun da kamusal meselelerde görüş açıklama, tavır alma hakkı var. Bu çerçevede, destek gösterileri de, protesto gösterileri de yapabilir, düzenleyebilir. Eleştirilerini, taleplerini kamu otoritelerine ve toplum kesimlerine duyurmaya çalışabilir.

İki şehir arasındaki yaklaşık 400 kilometrelik yürüyüşü bir politik eylem olarak gerçekleştirmek çok görülmeyen bir durum. Bu yüzden yürüyüş bir ölçüde yaratıcı bir eylem sayılabilir. İstisnaî olması bu uzun yürüyüşü yukarıda işaret edilen haklar çerçevesinin dışına çıkarmaz.

Her protesto/talep gösteri ve yürüyüşünde yapılması gerekenler bellidir. Eylemciler şu iki şeye dikkat etmek zorunda: (1) Kamusal hayatı ciddî şekilde ve sürekli olarak engellememek; (2) şiddeti teşvik etmemek, övmemek, davet etmemek. Buna karşılık, politik olanlarından bürokratik olanlarına kamu otoritelerinin de iki vazifesi mevcut: (1) Yürüyüşü keyfi olarak (doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde, yapılış şartlarını aşırı derecede ağırlaştırmak suretiyle) engellememek; (2) eylemcilerin bilhassa dışardan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak. Benim görebildiğim kadarıyla bugüne kadar bu şartlar karşılandı. Umarım bundan sonra da böyle olur.

Türkiye’de demokrasinin usul kuralları üzerinde yeterince geniş bir mutabakat ve kurallara tatminkâr derecede riayet yok. Özellikle CHP’nin de içinde bulunduğu sol gelenek bu açıdan çok sorunlu. Köklü bir parti olmasına rağmen CHP, bünyesinde ne yazık ki hâlâ darbeyi meşru gören bir kültürü barındırmakta. Radikal sol ise zaten şiddete meftun ve her fırsatı “devrim” adını verdiği yıkıcılığa hizmet edecek bir şiddet dalgası yaratmak için kullanmakta. Bu uğurda hem istekli hem becerikli. İşte bu olgu CHP yöneticilerinin omuzlarına şu hayatî görevi yüklüyor: Yürüyüşte radikal solun kışkırtma ve oyunlarına gelmemek.

Türkiye’de hukuk ve adalet sisteminin problemleri her vatandaşın az veya çok malumu. Başarısız sistem hem kendi içinden sürekli problem yaratıyor, hem de kriz zamanlarında büsbütün  kötü işliyor. Şimdi içinde bulunduğumuz kriz, adını koyalım, bürokratik oligarşinin FETÖ biçiminde tezahür eden tahakküm teşebbüsü ve çeşitli yansımaları, daha önce eşine benzerine rastlanmamış yoğunluk ve derinlikte.  Birçok kimse bu krizin boyutlarını tam olarak görmekte başarısız. Bazıları bu krizin sadece hukuk tarafından çözülebileceğini zannediyor. Siyasî felsefe meselesini görmüyor veya ihmâl ediyor. Bu yüzden talepler yalnızca hukukun iyi işlemesi, adaletin ihlâl edilmemesi üzerinde yoğunlaşıyor.

Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşle dikkat çekmeye çalıştığı gibi, “adalet” talep etmek, daha iyi “adalet” istemek ne yanlış ne yersiz. Hepimiz bunu istiyor ve çeşitli şekillerde talebimizi dile getiriyoruz. Ancak iş ayrıntılara gelince, derin fikir ayrılıkları ve toplumsal ayrışmalar ortaya çıkıyor.

Kılıçdaroğlu’nun  daha iyi adalet talebine, genel bir istek olarak dile getirildiği sürece menfî bakamayız. Evet, adalet, daha iyi adalet, herkes için adalet. Fakat özgül bir vakayla — meselâ Enis Berberoğlu’na ilişkin yargı kararıyla — alâkalı bir “adalet” talep ediliyorsa, orada biraz durmamız lâzım.  Kuşkusuz bu vakada da adalet tecelli etmeli. Yanlışlar varsa düzeltilmeli. Ancak bu, yargılama sürecini görmezden gelerek ve mahkemeyi fizikî baskı altına alarak gerçekleştirilmeye çalışılmamalı. Onun yerine, vakayla ilgili teknik boyutu ihmâl etmeyen tartışmalar yapılmalı, mevcut tüm hukuk yolları kullanılmalı, ihtiyaç hâsıl olursa yargıçları bağlayan kurallarda — yani kanunlarda — değişikliklere gidilmesi için gayret sarf edilmeli. Bu yolları kullanmak yerine mahkeme üzerinde baskı kurarak sonuç almak istenirse ortaya bir çelişki çıkar. Adalete hizmet edilmiş değil zarar verilmiş olur.

Diğer taraftan, ülkenin ana sorununun ve en acil, en büyük adalet talebinin özellikle CHP tarafından gözden kaçırılmaması da gerekir. Türkiye daha bir yıl önce korkunç bir çok yönlü kalkışma ile karşılaştı. Resmî ve sivil ayakları, uluslararası bağlantıları olan, dinî görünümlü totaliter bir hareket, meşru siyasî iktidarı silah zoruyla devirmeye, ülkeye el koymaya kalktı. Halkın emaneti olan silahları halka ve kamu görevlilerine karşı kullandı. Yer yer katliamlar yaptı. Yüzlerce insanı öldürdü, binlerce insanı yaraladı. Demokrasinin kalbi olan Meclisi bombaladı. Cumhurbaşkanının ailesiyle birlikte hayatına kastetti. Bütün bu suçların faillerinin bulunması ve en ağır şekilde cezalandırılması lâzım. Bunu yapmazsak sadece adaletten bahsedememekle kalmayız; aynı zamanda demokrasimizi gelecekte benzer risklere daha açık hâle getiririz.

Benim görebildiğim kadarıyla CHP bu açıdan adalet talep etmekten ve adalete hizmet edecek, yardımcı olacak pozisyonlar almaktan hayli uzak. Bu CHP için birçok sıkıntı yaratacaktır. Ülkeye de zarar verecektir. Büyük adalet talebini ve ihtiyacını görmezden gelmek veya hafife almak, diğer tüm adalet taleplerini anlamsızlaştıracaktır.

Serbestiyet, 20.06.2017

Fakirlik bir erdem midir?

“Fakirlik kapıya konacak mal değil” der bir atasözü. Bu cümlenin büyük bir bilgeliği ve derin bir insanî tecrübeyi yansıttığından, aklıselim sahibi hiçbir insan kuşku duyamaz. Aynı zamanda bir sağduyuyu, ortak insanî duruşu yansıttığından da. Tahmin ediyorum ki diğer dil ve kültürlerde de bu mealde sözler vardır. Olağan şartlar altında hiç kimse fakir olmayı ve kalmayı istemez; fakirlikten kurtulmak için çabalar. İnsanlar fakirlikten kurtulma çabalarıyla çoğu zaman farkına varamadıkları yaygın bir dayanışma sürecini de işletir. Fakirlikten kurtulmanın niçin temel insanî güdülerden olduğu üzerinde kafa yormaya, düşünce sarf etmeye dahi gerek yoktur. Fakir insanın hayatı fakir olmayanınkine nisbetle daha zor, sıkıntılı ve belirsizdir.

İnsanlık tarihi incelendiğinde, fakirliğin insanın istisnaî değil olağan hâli olduğu görülüyor. Dünyaya gelen ilk insanlar fakirdi. Sonraki yüzlerce, binlerce nesil de. Bu insanların hayatta kalabilmek, ömürlerini uzatabilmek ve refah seviyelerini yükseltebilmek için dünyayı imar etmeleri, dönüştürmeleri gerekliydi. Atalarımız diğer canlılardan farklı olarak bunu yapmayı başardılar. Böylece bugün içinde yaşadığımız muazzam zenginlik ortaya çıktı. İnsan cinsi fakirlikten kurtulmakta o kadar başarılı oldu ki, bugün fakirliği olağanlıktan bir sapma, kurtulmamız gereken ve kurtulabileceğimiz nahoş bir durum olarak görme noktasına geldik.

Ancak zaman zaman, insanlığın fakirlikten kurtulma hikâyesini unutmaktayız. Fakirliği hortlatacak, fakir yerlerin zenginliğe yelken açmasını engelleyecek kültürel öğeler –söylemler, teoriler, tarzlar — geliştirmekte veya zaten var olanları neredeyse sorgusuz sualsiz benimsemekteyiz. Zenginliği karalamakta, fakirliği övmekte, hattâ yüceltmekteyiz. Oysa fakirliği övmek ve erdem hâline getirmek, insanlığı zamana yayılmış bir intihara sürüklemekle eş değer. Zira fakirleşen bir dünyada ortalama ömür kısalır, bebek/anne ölümleri artar. İnsanlar arasındaki maddiyat çelişkisi koyulaşır ve bu, ölümcül kavgaları teşvik ve tahrik eder.

Fakirliği övmek, bilhassa zenginler üzerinden zenginliği kınayıp mahkûm etmek, fakir olmayı ve fakir kalmayı âdetâ erdem haline getirmek, ne sadece zamanımıza ne de sadece bizim kültürümüze mahsus. Her yerde ve hemen her zaman diliminde karşımıza çıkıyor. Bunun elbette birçok sebebi olmalı. Biri ağır hayat şartlarına katlanmayı — tevekkülü — kolaylaştırma arzusu olabilir. Muhtemelen diğer bir sebep, zenginliğin dinamiklerini anlama ve bu dinamiklerin meşruluğunu kavramadaki başarısızlıktır. Üçüncü bir sebep kıskançlık olabilir. Hemen aklıma gelen dördüncü sebep, insanların kendi başarısızlıklarının sorumluluğunu başarılı olanların omuzuna yıkma isteğidir. Liste uzar gider. İşte bu ve benzeri sebeplerle, hislerden menkıbelere, efsanelerden sofistike teorilere kadar geniş bir sözlü ve yazılı fakirliği olumlama kültürü yaratılmıştır.

Türkiye’de Müslümanlık içinde de böyle bir kültürel damar var. Bazen fakirlik neredeyse Müslüman (veya iyi Müslüman) olmanın ön şartı, ya da Müslümanlığı takviye eden bir unsur gibi görülüp sunuluyor. Zengin olan veya olmaya çalışan Müslüman bireyler ayıplanıyor, kınanıyor. İmanlarını zaafa uğratmakla, abartılı durumlarda imanlarını kaybetmekle itham ediliyor. Bu tavır İslâm tarihi hakkında belirli bir bilgisizliği de yansıtıyor. Hazreti Muhammed zengin bir tüccardı. Tüccarlıkta edindiği maddî ve manevî birikim ona İslâmı yayma ve ilk Müslümanları koruma mücadelesinde büyük destek sağladı. İslâmın Peygamberi şimdi fakirliği öven, Müslümanları doğrudan veya dolaylı olarak fakir kalmaya teşvik edenleri görse çok şaşırır ve kızardı sanıyorum.

Bununla beraber, yukarda da işaret ettiğimiz üzere fakirliği övme, yüceltme ve zenginlik yollarını kınama, kapama tavrı sadece İslâm kültüründe karşımıza çıkmıyor. Bir zamanlar Hıristiyanlık kültüründe daha ağır bir tablo vardı. Hazreti İsa ticaretten ve zenginlikten habersiz bir hayat yaşadı. Onun ardından havarileri tarafından inşa edilen Hıristiyanlık dininde varlıklı olmak da, zenginliğe imrenmek de kınandı, âdetâ aforoz edildi. Hıristiyanlığın bu kültürün üstesinden gelmesi asırlar aldı. Sadece kitaplı dinlerde değil, Uzak Doğu’nun panteist dinlerinde de benzer anlayışlar daima var oldu. Budistlere, münzevi hayatı seçen manastır mensuplarına bakınca, olabildiğince az varlık sahibi olmayı ve az tüketmeyi teşvik eden bir kültürün insanları nasıl sarıp sarmaladığını görebiliyoruz.

Ne var ki, Allahın büyük kitabı olan tabiatın tabiatı, insanın tabiatı ve insanın eko-sistemi her şeye ağır basıyor. İnsanlar Allah tarafından çizilen bu sınırların dışına çıkamıyor. İyi ki çıkamıyor; çıkabilseydi muhtemelen insan cinsinin varlığı sona ererdi.

Fakirliği erdem olarak göstermek için ister dinî ister lâdinî, ne kadar güçlü ve yaygın bir edebiyat geliştirilirse geliştirilsin, fakirlik de fakir kalmak da bir erdem değil. En başta fakirler bunu biliyor ve fakirlikten kurtulmaya çalışıyor. Fakirlerin fakirlikten kurtulma mücadelesini erdemden kaçma, erdemsizliğe ulaşma çabası olarak görenlerin aklına şaşarım.

Serbestiyet, 16.06.2017

Referandum kararının siyasi ve stratejik boyutu

Toplumların tarihinde önemli karar anları vardır. Devletler, hükümetler, rejimler gelir geçer, ama o kritik anda alınan doğru veya yanlış tutum, kuşaklar boyunca kalıcı olur; bütün politikaların ötesinde, ilişkilerin doğasını belirler.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKYB) bağımsızlık kararı karşısında Türkiye’nin alacağı tutumun da tarihi bakımdan böyle bir etkisi olabilir.

Türkiye bu tarihi dönemeçte Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni yalnız bırakmamalı. Bu hem ahlaki, hem siyasi bakımdan doğru olur.

Neyi bilebiliriz?

Kürt Sorunu inkarla başlayan bir sorundu ve Cumhuriyetin başlangıcında bu yapıldı. Ama sonra, köprülerin altından çok su aktı. Kemalist Tek Parti’nin mağduru olan geniş kesimler “çevre”den “merkez”e yürümeye başladılar.

Yürüyenler kusursuz demokratlar değillerdi elbette. Ama her halükarda o sorunu başımıza açanlardan niteliksel olarak farklıydılar ve gücü ellerine aldıkları ölçüde kırılanı yapıştırmaya da çalıştılar. Önce Kürtlere nefes aldıran Menderes, Özal ve Erbakan dönemlerinde, ardından son 15 yıldaki Ak Parti reformlarıyla Erdoğan döneminde, barış içinde birlikte yaşamanın ahlaki ve hukuki zemini önemli ölçüde yeniden oluşturuldu. Elbette atılması gereken adımlar bitmedi ama Kürtler bu yöneliş ve çabayı takdir ettiler ve birlikten yana durdular.

Yarın tarih ne getirir? Kürtler ve Türkler bu iradeyi muhafaza edebilir mi? Tarihin nasıl akacağının mutlak bilgisine sahip olamayız ve bütün zamanlar için geçerli bir cevap mümkün değil bu sorulara. Ama şunları rahatlıkla söylemek mümkün:

  • Bugün Kürtler ayrılmıyorsa, bu bağımsız bir Kürdistan’ın yokluğundan değildir. Birliğin teminatı ulus-devlet değildir. Hatta o ulus-devlete rağmen, bir arada yaşama iradesinin daha güçlü olmasındandır.
  • Birliğin teminatı ordu da değildir. Kürtlerle Türklerin beraberliğinin hikmeti bu değildir. Ayrılmak isteyen bir halkı hiçbir ordu ilanihaye engelleyemez. Ve bugün “biz” berabersek, bu Kürtler ayrılmak istemediği içindir.
  • Sınırların hemen ötesinde bağımsız bir Kürdistan’ın olmayışı, zannedildiği gibi ayrılıkçı talepleri azaltmaz, hatta çoğu kez artırır. Milliyetçilikler çağı henüz sona ermemiştir ve bağımsız bir Kürdistan’ın olmayışı, bir Kürt ulus-devleti idealini ortadan kaldırmadığı gibi, aksine her zaman onu canlı tutar.
  • Türkiye’nin sınırları dışındaki bir Kürdistan, bu idealin başka yerde realize edilmesi bakımından milliyetçiliğin hayaletini önemli ölçüde başından atarak Türkiye’yi rahatlatıcı bir etki bile yapabilir. Aksi halde geç milliyetçilik rahatsızlığıyla malul veya yaşadığı acıları ulus-devlet eksikliğinden zanneden pek çok Kürt için bağımsız bir Kürdistan bir ukde olarak kalmaya devam eder.
  • Kürdistan’a kol kanat geren, oranın imarı ve demokrasisinin gelişmesi için yapıcı bir rol oynayan bir Türkiye, geçen yüzyılın başındaki inkarla işlenen ilk günahın affına ve Türkiyeli Kürtler nezdinde “biz” duygusunun pekişmesine de katkı yapar.

Birlik ve beraberliğin her daim geçerli tek bir formülü yoktur. Hatta milletin bile. Ama her durumda adaleti tesis etmek isteyenler için ortak bir formül vardır. Bu formül, kural izleyici olmaktan, ahlaki olan ile faydalı olanı keyfi biçimde ayırmadan, Türk veya Kürt olmaktan bağımsız olarak, izlenmesi gereken adil davranış kurallarını anlamaya ve tatbik etmeye yönelmekten ibarettir.

Asıl olan budur ve sonucuna bakılmaksızın izlenmesi gereken de.

Bu yüzden de Türkiye eski korkularına yenilmemeli ve amaç birlik ve beraberlikse, bunun da yolunun adaletten geçtiğini anlamalı.

Bazı kaygılar anlamlı ama statüko da adil değil

IKBY’nin bağımsızlık talebi meşrudur. Ancak bu elbette kararın getireceği siyasi sonuçlara ilişkin bazı kaygı ifadelerinin anlamlı olabileceği gerçeğini değiştirmiyor.

“Bölgemizde yeterince sorun var. Yeni bir sorun alanı oluşturulmasının doğru  olmadığını düşünüyoruz” diyor Başbakan Yıldırım. Bu haklı bir kaygı; ama çözüm Kürdistan’ın bağımsızlığına karşı çıkmak değil.

Doğru, yaşadığımız coğrafyada yeterince sorun var; fazlasıyla ulus-devlet de. Ama ulus-devletler çağında çözüm realiteyi reddetmek değil. Özellikle de etnik kimliğe dayalı bir ulus-devlet formunda yaşayıp, başkasından bunu aşmasını beklemek de ne makul, ne ahlâki.

Şurası doğru, Kürdistan’ın bağımsızlık kararı, bölgedeki çatışma potansiyelini aktüel hale getirmek isteyen güçler tarafından manipüle edilebilir. Örneğin ABD başta IKBY’nin kararına keskin bir biçimde karşı çıkmayacağı sinyallerini verip, sonrasında Irak ve İran ile onları karşı karşıya bırakıp, çatışmanın derinleşmesinin taşlarını döşeyebilir. Tıpkı daha önce defalarca yaptığı gibi, son olarak da Suriye’de yaptığı gibi.

Ama aksi durumun, yani fiilen ayrılmış ve devlet olmuş bir iradeyi Bağdat’a bağlılığa zorlamanın uzun vadede daha az çatışma potansiyeli arz etmediğini de görmek gerek.

Böyle bir ortamda Türkiye’nin izlemesi gereken en sağlıklı politika, bağımsızlık kararının bir çatışma ve savaşa sebebiyet vermemesini sağlayacak basiretli bir yaklaşımla, bölge ülkelerini sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine yöneltmek olmalı. ABD’nin Arabistan ve Katar’dan açıktan haraç istediği bir zamanda, Kürtlerle Irak rejimini çatıştırıp, her ikisini de bu haracı gönüllü verebilecekleri bir duruma düşürmeyi deneyeceğini öngörmek için iflah olmaz bir Amerikan karşıtı olmak gerekmiyor. Ama onlar kullanabilir diye bölgesel statükoya teslim olmak da. Çünkü o statüko, aynı zamanda bütün bu sorunları ve çatışmaları üreten zemini de ifade ediyor.

Elbette Erbil’in yapması gerekenlere dair bazı haklı beklentiler de var. Özellikle bağımsızlık sonrası azınlık hakları konusundaki kaygılar giderilmeli. Türkiye’nin IKBY’ye desteği, oradaki Arap, Türkmen, Süryani, Êzidi ve Ermeni birey ve toplulukların haklarının garanti altına alınmasını kolaylaştırılabilir veya o şarta bağlanabilir; ki bu da ahlaki ve siyasi bakımdan doğrudur.

Tarihi bir dönemecin başındayız ve bu kritik dönemde Türkiye’nin Irak Kürtlerinin yanında durması, sadece geçmişin günahından kurtulmanın tarihi bir fırsatı olmakla kalmaz; kalıcı bir güven duygusunu tesis etmenin de zeminini teşkil eder.

Serbestiyet, 20..06.2017

Geçmişin hayaletlerinden kurtulmanın zamanı

Türkiye uzun zaman bağımsız bir Kürdistan’ı kendi toprak bütünlüğü için bir tehdit olarak algıladı. Çünkü işlediği günahın farkındaydı. Cumhuriyetle birlikte Kürt varlığını reddetmiş, Kürdistan ismini yasaklamış, bütün Kürtçe yer isimlerini değiştirmiş, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü ortadan kaldırmayı, Kürtleri asimile etmeyi bir devlet politikası haline getirmişti.

Despotik bir laiklikle din ve vicdan özgürlüğünün sistematik olarak ihlal edildiği, siyasi haklar bakımından yerlerde sürünen, ekonomik bakımdan oldukça fakir ve on yılda bir darbe veya muhtıranın yaşandığı yarı-askeri bir rejim olarak, dış yardımlarla ayakta kalmaya çalışan bir ülkeydi burası uzun yıllar boyunca.

Böyle bir durumdayken, güneyinde kurulacak bir Kürt devletinin kendi Kürt vatandaşları için cazibe merkezi olacağından, onları ayrılıp Kürdistan ile birleşmeye yönelteceğinden kaygılanması anlaşılır bir durumdu.

Ama bugün Kürt varlığını kabul eden, pek çok hakkı iade eden ve Çözüm Süreciyle şiddeti tasfiye etmek için en üst muhataplık düzeyinde girişim başlatan bir ülke var. Elbette daha atılması gereken adımlar da. Ama asıl zor olan inkarın bitmesine ilişkin niteliksel değişim, geçmişten kopuş ve paradigmanın farklılaşmasıydı, ki bu oldu. Maksimalist Kürt milliyetçileri “hiçbir adımın atılmadığını”, onların Türk karşılıkları ise “fazla taviz verildiğini” iddia etseler de makul Kürt çoğunluğu bunu gördü.

Şimdi içinde bulunduğumuz süreçte, yaşadığımız bazı eski reflekslerin nüksetmesi sorununa rağmen Kürtler bu değişimin farkında ve PKK’yı hendek cinayetinde yalnız bıraktılarsa, şehirleri topyekun bir savaşa çekip, kopuşu sağlamaya götürebilecek bir gündeme topluca sırtlarını döndülerse, bunu gördüklerinden ve sorunun birlik içinde çözümü konusunda bir kararlılık sergilemelerindendir. Birliğin en somut teminatı, sözler değil, sloganlar değil ama Kürtlerin en kritik anlarda doğru yerde durmalarıdır.

Özgüvenli ve yapıcı olmak

Kısacası bağımsız Kürdistan’dan birlik adına eski kaygıları duymanın bir rasyonalitesi yok. Kendi inkar politikasını sona erdirmiş, şiddeti tasfiye etmeyi denemiş ve bugün terör dendiğinde ilk akla gelenin 20’lerin, 30’ların ve 90’ların devlet teröründen önce PKK terörü olduğu bir ülkede hiç yok.

Aksine, bugün sekteye uğramış olsa bile hakları iade sürecine girmiş, Irak Kürdistanı ile iyi ilişkiler geliştirmiş ve tarihin taşlarının Türklerle Kürtleri yeniden bir araya ittiği bir dönemde, Türkiye’yi yöneten irade, daha cesur ve özgüvenli olmanın en temel şartlarına sahip.

Sınırlarının hemen dışındaki Kürt varlığını artık bir tehdit olarak görmekten vazgeçmiş, dahası onları küresel ve bölgesel güçler karşısında yalnız bırakmayan özgüvenli bir Türkiye, bölgesel anlamda doğru bir politikayı izlemekle kalmaz, kendi içindeki Kürtlerde de aidiyet duygusunu pekiştirir.

Elbette tarihin nasıl akacağının mutlak bilgisine sahip olamayız. Ülkeler, toplumlar ve aidiyeti belirleyen duygular halden hale girer, sınırlar tekrar ve tekrar değişir. Kürtler ve Türkler geçen yüzyılın başındaki Kemalist inkarla başlayan, önce devlet sonra PKK terörleriyle bugünlere gelen travmayı atlatıp yollarına devam edebilirler veya edemezler.

Ama beraberliği önemseyenlerin her halükarda aklında tutması gereken, bunu muhafaza etmenin, bir devletin varlığından veya yokluğundan çok daha önemli belirleyicileri olduğudur. Toplumları bir arada tutan, beraberliği sağlayan insanların kendilerini bir millet olarak algılamasını sağlayan “biz” duygusu, hukuki veya siyasi statüden daha fazla belirleyicidir ve esas olan onu muhafaza etmek, onu besleyip güçlendirmektir.

Tabii bir de buna paralel olarak, kerameti kendinden menkul bir politikayı gözü kapalı takip etmek yerine, değişen dünyanın yeni dengelerinde, bunu mümkün kılacak bir siyaset üretmeye çalışmaktır.

Serbestiyet, 18.06.2017

Kırmızı bir çizginin kerametini sorgulamak

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumuna gitme kararı tepki toplamış. Gazeteler öyle söylüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kararı “üzücü”, Başbakan Binali Yıldırım ise “sorumsuz” olarak tanımladı ve her ikisi de Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını ifade ettiler.

Buradan başlayalım:

Her şeyden önce, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunmak üstümüze vazife midir?

“Bütün Iraklıların bir arada, bir devlet olarak yaşamasını istiyoruz” diyor Yıldırım.

İstemek meşru tabii. Ama istemekle olmuyor. Boşanma aşamasına gelmiş çiftleri zorla barıştırmaya çalışanların anlamadığı da budur aslında. Karakolda “barıştırıp” eve gönderip trajediye davetiye çıkaran polisler gibi, dışarıdan bakıp “birbirinizi sevin” diyenler de böyle bir kararın arkaplanını gereği gibi değerlendiremiyorlar. Ayrılma şeklinde somutlaşan o kararın, uzun bir zaman diliminin, iz bırakan bir dizi hadisenin, genellikle acılı bir tarihin ve onunla gelen bir tecrübi birikimin bileşkesi olduğunu anlamıyorlar.

Elbette mesele Irak’ın toprak bütünlüğü değil; en azından ondan ibaret değil. Başbakan Yıldırım’ın önemsediği de aslında Türkiye’nin toprak bütünlüğü. Muhtemelen bağımsız bir Kürdistan’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturabileceğinden kaygılanıyor.

O halde biz de bunu konuşalım.

Sahiden kaygılanmamız gerekir mi?

Türkiye’nin öteden beridir sınırlarının öteki tarafında bir Kürt devletine karşı çıkma politikası, gerçekten onun toprak bütünlüğüne hizmet ediyor mu? Her zaman aynı amaca hizmet eden böyle sabit bir politika var mıdır? Bu politika özellikle de bugün bu amaca hizmet ediyor mu?

Aslında cumhuriyet tarihi boyunca doğruluğu tartışılmadan kabullenilmiş bir devlet politikası bu. Ama bir politikanın uzunca bir süre izlenmiş olması, onun doğruluğunu garanti etmiyor. Tersine, bazen sadece yanlışta ısrar anlamına geliyor. Tıpkı yakın zamanlara kadar sorgulanmadan izlenen, dar görüşlü bürokratların temsil ettiği “devlet” tarafından kırmızı kitaplara yazılan diğerleri gibi.

Dışarıda “Türkiye’nin Kıbrıs politikası”, içeride ise başörtüsü yasağı da böyle değil miydi? AK Parti Hükümetinin en isabetli icraatları, devlet politikası haline gelmiş olan ve süreklilik arz eden bu hataları cesaretle sona erdirmesi değil miydi? Ne oldu Kıbrıs politikası değişince? “Kıbrıs’ı satıyorsunuz” diyenler haksız çıkmadı mı? O konuda yazılan kitaplar, daha mürekkebi kurumadan yanlışlanmadı mı? Kıbrıs’ın satılmadığı ama Türkiye’nin üzerindeki ağır siyasi basıncın kalktığı bir durum ortaya çıkmadı mı? Hani başörtüsü serbest bırakılınca bütün kadınlar başını örtmek zorunda kalacaktı? Bugün kuşaklar boyunca milyonlarca kadına yaşatılan mağduriyetin ne kadar haksız ve zalimce olduğu tartışılmıyor. Artık bunu bir devlet politikası olarak savunan ciddiye alınır kimse de yok.

Başka ülkelerin toprak bütünlüğü üzerinden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmanın ahlaki ve mantıki bir zemini yok. Aksine, Türkiye’nin kendisini bu çizgiyle bağlaması onun hareket alanını daraltıyor; içte ve dışta bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor.

Uzunca süren yanlış politikaların terk edilmesiyle, “sahi biz bunları yaşamak zorunda mıydık?” dediğimiz birçok ayak bağından kurtulduk. Bağımsız bir Kürt devletine karşı çıkmak da bunlardan biri aslında. Sorgulanmaksızın geçerli kabul edilen, kerameti kendinden menkul, eski bir politika.

Ve kerametini tam da sorgulanmamasından alıyor.

(Not: Yarınki yazımı bu politikanın ahlaki, mantıki ve pratik bakımlardan nasıl sorgulanabileceğine ayırdım.)

Serbestiyet, 17.06.2017

Sanki bütün sorun “anlatamamak”mış gibi!

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Öcalan’ın önerisiyle 2007 yılında kuruldu. Amacı, bölgedeki bütün sivil toplum örgütlerini bir çatı altında toplamak, önemli toplumsal gelişmeler karşısında tavır belirlemek ve tavsiye kararları almaktı. Mevcut eşbaşkan Leyla Güven, DTK’yı “Kürdistani bir kongre” olarak tanımlıyor; DTK’nın TBMM’ye alternatif bir parlamento olduğu iddialarına karşı çıkıyor, “Kesinlikle TBBM’ye bir alternatif değiliz” diyor.

Güven’e göre DTK toplumun içinde bulunduğu durumu analiz eden, sorunlara dair raporlar hazırlayan ve bunları çeşitli kurumlarla paylaşan sivil bir yapı. Mamafih Güven, DTK’nın bir bölge parlamentosu prototipi olduğunu da sözlerine ekliyor: “Kürdistan’da halen demokratik özerklik merkezi sistem tarafından kabul görmüş değil. Kabul görmüş olsa burası Kürdistan’ın parlamentosu olurdu.”

DTK, Temmuz ayının sonunda bir kongre yapacak. Kongrede, şu anda yurt dışında bulunan Hatip Dicle’nin yerine yeni bir eşbaşkan seçilecek. Ayrıca kongre, yeni delegelerle yeni bir örgütlenme sürecine girecek.

Son dönemde DTK en çok şehir savaşları esnasındaki “demokratik özerklik ilânı” ile gündeme geldi. ArtıGerçek’ten Figen Güneş, DTK Eş Başkanı Güven ile hem bu kongre sürecini, hem de bu özyönetim ilanının zamanlamasını ve bir özeleştiri yapıp yapmadıklarını konuşmuş. Ortaya birçok yönden üzerinde durulması gereken bir söyleşi çıkmış (https://www.artigercek.com/dtk-esbaskani-leyla-guven-bazi-seyleri-halka-zamaninda-dogru-anlatamadik).

“Doğru hamle”

Benim en çok ilgilendiğim husus, bugünden bakıldığında DTK’nın “hendek siyaseti”ni nasıl yorumladığıydı. Zira toplumsal hayatı kökünden sarsan ve yarattığı derin tahribat halen çok sıcak hissedilen bir “hadise” yaşanmıştı; DTK gibi iddialı bir örgütlenmenin buna yaklaşımı, hem geçmiş hem gelecek açısından önem taşıyordu.

Eşbaşkan Güven görüşünü olabildiğince net bir şekilde ortaya koymuş; demokratik öz yönetim ilanının ve DTK’nın deklarasyonun “doğru bir hamle” olduğunu belirtmiş. Biraz uzun bir alıntı yapmak pahasına, Güneş’in sorduğu iki soruya Güven’in verdiği cevapları aktarıyorum:

— DTK özeleştiri yapıyor mu? “Eğer çökertme planını doğru temelde değerlendirmezsek hendekleri anlayamayız. Demokratik özerklik ilanı ile öz savunma gerçekleştirildi kentlerde. Kentler yıkıldı. Eğer o başkaldırı direniş olmamış olsaydı, çökertme planı kapsamındaki durumu AKP hayata geçirecekti. Hendeklerden ve öz yönetim direniş alanlarından kaybettiğimiz insanların sayısı binken on bin olacaktı. Biz bu hamlenin doğru bir hamle olduğunu, halkın öz talebi olduğunu, bu talebi de sahiplenmek gerektiğini düşünüyoruz.

Fakat öz eleştiri vereceğimiz konu şu; bu zamanında halka doğru aktarılamadı, yetersiz kaldık. Demokratik özerklik, neden savunma, neden hendek yeterince anlatılmadı. Bu Milli Güvenlik Kurulu toplantısı o dönem halka anlatılmış olsaydı, öz yönetim alanlarından halk çıkmazdı ve daha farklı bir savunma gelişebilirdi. Biz halkımıza yeterince anlatamadık, bu bizim eksikliğimiz ama karar kesinlikle doğruydu.”

— Neden deklarasyondan önce özerkliği anlatamadınız? “İyi organize olamadık; iyi bilince çıkaramadık. İyi anlamadık aslında. Bu çökertme planının bu kadar geniş çaplı ve dolu olduğunu, adım adım işletildiğini göremedik. Biz burada siyaset yürütenler olarak, ben DTK adına konuşabilirim, bunu tam anlamış olsaydık ve geniş halk toplantıları ile bunu halkımızla paylaşmış olsaydık, bu fedakar halk, mücadeleye her şartta sahip çıkan halk, bu süreçte de daha aktif rol alabilirdi. Daha iyi bir sonuç çıkabilirdi. Biz başlangıç sürecinde zayıf kaldık.”

Dediğim gibi alıntı biraz uzun oldu, kısa bir toparlama faydalı olabilir. Söylenenlerden dört sonuç çıkardım:

1. Öz savunma (hendekler, barikatlar, şehir savaşları) halkın talebiydi, doğru ve meşru bir hamleydi; biz de bunu sahiplenmek durumunda kaldık.

2. Halkın direnişi başarılı oldu; eğer o mücadele olmasaydı kayıplar binken onbinlere çıkardı.

3. AKP’nin bir “çökertme planı” vardı. Bizim bu plan karşısında iki eksiğimiz oldu: Bir, planın çapını anlayamadık. İki, halka doğru dürüst anlatamadık.

4. Eğer hakkıyla anlatabilseydik halk hendeklerden çıkmazdı, daha iyi bir sonuç (!) alınabilirdi.

Şimdi durup düşünelim: Binlerce genç hayatını kaybetti. Yüzbinlerce insan evinden, işinden oldu. Kadim kentler yerle bir edildi. Açılan siyasi ve içtimai yaraların sağalması için daha birçok yılın geçmesi gerekecek. Bazı yaralar ise hiç iyileşmeyecek.

Bu derece sarsıcı ve en büyük hasarı yaşadığı bir olaydan sonra, özeleştiri namına bütün söylenen “Halka anlatamadık, anlatsaydık böyle olmazdı”dan ibaret. İnsan, gerçekten hayret ediyor!

Kendi günahını halkın boynuna yüklemek     

Bu yaklaşıma karşı itirazlarımı dört noktada özetleyebilirim:

1. Evet, sağda solda hendeklere methiye düzen çok sayıda insan vardı. Ama bunların neredeyse tamamı, kendi konforlu dünyalarında yaşarken muhalifliği de kimseye bırakmayan tuzu kurular ile devrim hayallerini Kürtlerin sırtından gerçekleştirmek isteyenlerdi. Yoksa halkın “Hendek açalım, barikat kuralım” diye bir talebi, hele öz talebi, asla olmadı.

Çünkü bunun en fazla kendisine, çoluk çocuğuna, çevresine zarar vereceğini gayet iyi biliyordu. Gerçek bir hayatın içindeydi o; klavye üzerinde devrimcilik oynamıyordu. Onun için de hendeklerin kazıldığı yerleri terk etti ve yapılan çağrıları reddetti. Dolayısıyla hiç kimse başından sonuna kadar felaket getireceği besbelli bir siyaseti “halkın öz talebi” diye yutturmaya kalkışmasın. Hiç kimse kendi günahını halkın boynuna yüklemesin.

2. Eğer dert insanların yaşamasını sağlamaksa, siyasilerin tek bir vazifesi vardı: O da, öyle yarım ağızla değil, bütün varlıklarıyla o hendeklerin açılmasına karşı durmak, buna izin vermemekti. Hendekler açıldıktan sonra bile siyaset üzerine düşeni yapsa, kesin ve açık bir dille bunu mahkum etse, hendeklerin kapatılıp gençlerin oradan çıkarılmasında insiyatif alsaydı, bugün ağıtları yakılan birçok insan hayatta olacaktı. Bu nedenle “Hendeklerdeki direniş olmasaydı, bin değil on bin kişi ölecekti” değerlendirmesinin ne gerçeğe değen bir tarafı var, ne de insanlığa.

Bilmemek değil, tercih etmek

3. Şehir savaşları sırasında PKK yöneticileri de “Devletin bu kadar sert tepki vereceğini beklemiyorduk, bu kadar üstümüze geleceğini tahmin etmiyorduk” yollu açıklamalarda bulundular. Bu mazeret (!) iki nedenle kabul edilemez:

Bir, Kürtler devletin gadrine uğramanın yabancısı değiller. Başlangıç noktası olarak Cumhuriyeti temel alırsanız, yüz yıldır bunu tecrübe ediyorlar. Devletin beka korkusuna düştüğünde nasıl yıkıcı olabileceğini yakından biliyorlar. Sıradan insanların hiç de derin analizlere ihtiyaç duymadan sahip olduğu bir bilgiden Kürtler adına siyaset yürütenlerin haberdar olmaması ne düşünülemez. Hele kırk yıldır devletle çatışma içinde olan PKK’nin!

İki, bu söylenenler herkesin gözü önünde yaşanan gerçeğe de aykırı düşüyor. Eğer sorun bilmemekten, öngörememekten kaynaklansaydı, bir yerde tatbik edilen ve başarısız olduğu görülen bir taktiğin başka bir yerde denenmemesi gerekirdi. Oysa öyle olmadı. PKK, yıkım getirdiğini göre göre, ısrarla ve inatla hendek siyasetine devam etti. Yani burada, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir sorun yoktu; bilinçli bir tercih vardı.

4. Eşbaşkanının ifadelerinden anlaşılıyor ki DTK halen “İyi anlatılması halinde bu fedakâr halk özyönetim alanlarından çıkmazdı” diye düşünüyor. Hemen belirteyim; eğer yeni dönemde DTK siyasetini halkın sosyolojisine tümüyle yabancı bu aklın üzerine kurarsa, ne kendisine bir faydası dokunur ne de halka. Tersine, herkese zarar verir.

DTK’da sanki bütün sorun anlatamamakmış gibi bir hal var. İçeriğe ve eylem biçimine dönük eleştirel bir bakış yok. Oysa burada sorun anlatmak ya da anlatamamak değil, neyin anlatıldığı ya da anlatılacağıdır. Her şeyden önce yürüttüğünüz siyasetin halkta bir karşılığı olmalı, halk söylediğiniz söze inanmalıdır. Eğer bu yoksa salt parlak cümleler kurarak bir yere varamazsınız.

Hendekler bağlamında bu husus daha açık olarak şöyle ifade edilebilir: Mahir anlatıcılar bulabilirsiniz. Çokça vakte sahip olabilirsiniz. İmrenilesi bir organizasyon kurabilirsiniz. Lakin bütün bunlara arkanıza alsanız da halkı hendeklere ve barikatlara ikna edemezsiniz. Halk hendek kazıcılığa gönül indirmez.

Bir özeleştiri sürecine girilecekse işe buradan başlamak lazım.

Serbestiyet, 23.06.2017

“Sayılı gündür, gelip geçer”

Siyaset konuşmak ve okumaktan kendilerine gına gelmiş dostlarımın tavsiyesine uyarak, Diyarbekirli gençlerin sevdalarına dair bir şey çiziktirdim geçenlerde. Halil  (Berktay) Hoca hemen topa girdi ve anılarla bezeli harika bir Ahmed Arif yazısı yazdı. Arif de kalemi hünerli her Diyarbekirli gibi başkasının davasına/davalarına mektuplar döşenmiş, sözcüklerden sevda köprüleri inşa etmişti.

Laf arasında Halil Hoca “Şimdi aklıma takıldı: Vahap’ın kendisi de böyle miydi acaba?” diye bir sual tevcih etmişti. Mevzuyu sarahate kavuşturmak şart oldu. En baştan anlatayım öyleyse.

1980’lerin Diyarbekir’inden, Alipaşa’sından bahsediyoruz. Telefon tek tük evlerde vardı; öyle ha deyince telefona sahip olunamıyordu. Uzunca bir süre beklenir, varsa postanedeki eş dost devreye sokulur, telefonun mümkünse tez bir vakitte eve bağlanması rica edilirdi. Bir statü sembolüydü telefon; evin başköşesine konur, annelerin-ablaların-yengelerin göz nuru dantel işlemelerle süslenirdi.

Telefonu olan ev, mahallenin iletişim merkezi işlevi görürdü. Askerdeki oğlana, İstanbul’daki kardeşe, Almanya’da akrabaya o evin telefon numarası verilir, ihtiyaç duyulduğunda araması söylenirdi. Öyle zırt pırt aranmazdı elbet; ancak aciliyet kesbeden bir hal olduğunda başvurulur ve “komşuya rahatsızlık verilmemesi” sıkı sıkıya tembih edilirdi. Mübareğin zili çalar, karşıdaki ses biraz mahcup bir edayla görüşmek istediği kişiyi belirtirdi. Eğer yakın bir komşuysa istenen, pencereden ses edilirdi. Yok, biraz ötedeki komşuysa telefonu olan, evin çocuklarından biri (genellikle küçük olan) bir koşu çağırmaya gönderilirdi. Komşu nefes nefese gelir, görüşmesini yapar, ev sahibine binbir çeşit dua ederdi.

Mektubun rayihası

Lükstü yani telefon! Nadirdi, pahalıydı. Mektubun yeri ise bir başkaydı. Her şeyden önce minnetsizdi. Yazardınız; götürür ya Çiftkapı’daki ya da Balıkçılarbaşı’ndaki postaneye verirdiniz ve gerisine karışmazdınız; o bir şekilde muhatabına varırdı. Ucuzdu ayrıca, herkesin gücü yeterdi mektup yollamaya; beş bir paraya sayfalarca derdinizi anlatır, dünyayı bir zarfa sığdırırdınız. Hem mektubun, mektup yazmanın kendine has bir rayihası da vardı.

O sebepten mektup vazgeçilmezimizdi. Lakin mektup işinin de müşkül bir tarafı yok değildi: Mektubu yazacak ve sonra okuyacak kişiyi bulmak. Okur-yazarın az ve kıymetli olduğu dönemlerdi, en azından bizim mahalle için. Yine de problemin “okumak” kısmı bir biçimde halledilirdi; evde okumayı söken bir velet varsa, o sorun şöyle ya da böyle giderilirdi.

Fakat “yazmak” ayrıydı. Mektup yazarı, mektubu gönderenin duygularının mütercimi olmakla mükellefti. Bu da öyle çat pat okumakla altından kalkılabilecek bir yük değildi. Mektup yazacak olanın ağzı iyi laf yapmalı, leb demeden leblebiyi anlamalı ve kalemi cevval olmalıydı. Öyle ki gönderenin hissiyatını kâğıda nakşedebilsin.

“Asker ocağı kimseye kalmaz, sana da kalmaz”

Mahallelinin hüsnü zannı, mektuplarını teslim ettiklerinden biri de bendim. Mektup yazarlığı kariyerimin ilk basamağı da asker mektuplarıydı. İki kısma ayrılırdı bu mektuplar: Ailelerin askerdeki çocuklarına gönderdikleri mektuplar ile sevdalı kadınların askerdeki eşlerine, nişanlılarına, yavuklularına gönderdikleri mektuplar.

Benim ve benim gibiler için askere aile mektubu yazmak, en kolayıydı, çocuk oyuncağıydı. (Gerçi, çocuktuk zaten!) Ne söyleneceği, ne yazılacağı önceden üç aşağı beş yukarı belliydi. Cümleler peşi sıra gelir, kalem kâğıdın üzerinde kayardı.

Allahın selamını göndermekle mektuba girilirdi. Ev ahalisinin durumunda endişe edecek bir hal yoktu. Ananın ve babanın sağlığı yerindeydi. Abiler, ablalar, kardeşler afiyetteydi. Burayı merak etmesindi. Tek bir dertleri vardı, o da onun sıhhatiydi. Kendine iyi bakmalı, yediğine içtiğine dikkat etmeliydi. Başını belaya sokmamalı, komutanlarına ters gitmemeliydi. Sayılı gündü, gelir geçerdi. Akıllı uslu dursundu; Allah bitirirdi. Asker ocağı kimseye kalmamıştı ona da kalmazdı.

Kalıp ifadeler böyle arka arkaya dizilirdi. Sonra eğer güncel bir hadise vuku bulmuşsa, onun anlatımına geçilirdi. Dam, loğlanmıştı. Kışlık odunlar alınmıştı. Amcaları köydeki tarlayı satmış, Ben u Sen’de başlarını sokacak bir gecekondu bulmuşlardı. Küçük kardeşi okula başlamış, abisi yeni bir işe girmişti. Çok şükür geliri fena değildi, patronu da iyi bir adama benziyordu. Kız kardeşine de mahalleden bir talip çıkmıştı. Delikanlının eli iş tutuyordu, ailesinin de hali vakti yerindeydi. Kendisi ne diyordu bu işe, rızası var mıydı?

“Evin çocuğu” 

Hadiseler aktarılırken diplomatik olmaya dikkat edilmeliydi. Nihayetinde çocuk askerdeydi, eli kolu bağlıydı, yapabileceği bir şey yoktu. Üstüne üstlük bir de hasretlik çekiyordu. Binaenaleyh onu üzmemek lazımdı. Tatsız bir gelişme olduğunda asker elden geldiğince bundan haberdar edilmezdi. Ama eğer askerin mutlaka bilmesi gereken bir hadise olmuşsa bunu olabildiğince yumuşatarak aktarmak gerekirdi. Mesela dedesi ağır bir ameliyat geçirmişse, bu durum mektuba “Deden küçük bir rahatsızlık geçirdi, hastaneye götürdük, doktorlar ona iyi baktılar, şimdi sağlığı iyi” olarak geçerdi.

Buna mukabil müsbet bir olay olmuşsa, bu biraz abartılır, askerin hoşuna gidecek öğeler olaya serpiştirilirdi. Aklı burada olan askerin uzaktaki sevincine sevinç katacak, mutluluğunu katlayacak kalem numaraları yapmakta bir beis yoktu.

Mektubun sonunda tekrar bir selam faslı geçilir, askere bir ihtiyacının olup olmadığı sorulur, ondan hep iyi haberler beklendiğinin altı çizilir ve o tekrar Allaha emanet edilirdi.

Böyle az buz mektup yazmadım. Çok itibarlı bir işti. Bilhassa kadınların nazarında diğer çocuklardan ayrı bir yerimin olmasını sağladı. Çocuklarıyla aralarında bir bağ olarak gördüler beni; sağ olsunlar değer verdiler; yüreklerinden kopan küçük hediyeleriyle taltif ettiler. Mektup yazarlığı beni “evin çocuğu” yaptı, sokaktaki her eve rahatlıkla girip çıkmamı sağlayan bir ruhsat oldu. Demek ki yazmak, gerçekten insanın hayatına değer katıyordu!

Ailelerin asker mektuplarıyla başladık.

Kısmet olursa kadınların askerdeki sevdikleri için mektup yazma tecrübemi de anlatırım.

Serbestiyet, 08.06.2017

Damat tahliyeleri ve vekil tutuklamaları

15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin yargılama süreçlerinde öne çıkan başlıca iki sorun var. Bunlardan birini bundan bir süre önce Serbestiyet’te Alper Görmüş ayrıntılı olarak kalem almıştı. Görmüş’e göre, 15 Temmuz iddianamelerini iki başlık altında toplamak mümkün: (a) “Silahlı fiilleri” ve (b) “o fiillere kaynaklık ettiği ya da onları kışkırttığı düşünülen ‘sözleri’ ele alan” iddianameler.

Bu iki iddianame türü arasında bariz bir inandırıcılık farkı var. Daha açık bir anlatımla, “silahlı fiil”leri konu edinen iddianameler için savcılar kanıt bulmada güçlük çekmiyor. Zira silahlı fiili belgeleyen çok sayıda görüntü, telefon kayıtları, telsiz görüşmeleri, belgeler vb söz konusu. Savcılar bunları dosyaya ekliyor, iddianamelerini sağlamlaştırıyor ve ikna kabiliyetlerini yükseltiyorlar.

Buna mukabil sözlere dair iddianamelerde, Görmüş’ün deyimiyle “sinekten yağ çıkarmaya çalışıyorlar.” Zoraki birtakım bağlantılar kuruyor; bir kavrama (ifade ve basın özgürlüğü gibi) aynı iddianamede içinde farklı anlamlar yüklüyor ve kendi içinde çelişkilere düşüyorlar. Bilhassa basın kuruluşlarına (meselâ Cumhuriyet gazetesine) karşı açılan dâvâlarda bunu görmek mümkün. Tabiatıyla bu da iddianamelerin inandırıcılığını zayıflatıyor. (http://serbestiyet.com/yazarlar/alper-gormus/fiile-ve-soze-odaklanan-iddianameler-arasindaki-bariz-inandiricilik-farki-780700)

Tutuklamanın “gerekli” olması

İkinci sorun, tutuklama rejimiyle ilgili. Bunun da iki boyutu var. Biri, yaygın tutuklama pratiği. Tutuklama bir koruma tedbiridir; kişilerin önceden cezalandırılması için kullanılacak bir araç değildir. Anayasa Mahkemesi birçok kararında tutuklamanın hangi şartların varlığı halinde başvurulacak bir tedbir olduğunu açıklıkla belirtir. Buna göre, bir kimsenin tutuklanmasına karar verilebilmesi için her şeyden önce “kuvvetli bir suç şüphesinin bulunması” gerekir. Bu, tutuklamanın olmazsa olmazıdır. Ancak sadece bu da yetmez; bunun yanı sıra bir “tutuklama nedeni” de olmalıdır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi üç tutuklama nedeni öngörür:

(1) Şüpheli veya sanığının kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut delillerin bulunması.

(2) Şüpheli veya sanığın davranışlarının; (a) delilleri yok etme, gizleme ya da değiştirme; (b) tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapma girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturması.

(3) Bazı suçların (işkence, soykırım, cinsel saldırı, suç örgütü kurma, anayasal düzene karşı suçlar vb.)  işlendiğine dair kuvvetli şüphenin varlığı.

En son çare

AYM bu çerçevede iki önemli uyarı yapar. Biri, kişinin tutuklanmasını gerektiren somut olguların “objektif bir gözlemciyi ikna edecek” biçimde ortaya konmasıdır. Mahkeme hangi nedene dayanarak kişinin özgürlüğüne müdahale ettiğini açık biçimde belirtmeli, bu açıklama tutuklamanın haklılığına dair bir tatmin duygusu yaratmalıdır.

Diğer uyarı ise, tutuklamaya “en son çare” olarak müracaat edilmesidir. Erdem Gül – Can Dündar kararında AYM bu hususu şöyle ifade eder: “Öte yandan ciddi ve ağır bir tedbir olan tutuklama, ancak daha hafif başka bir tedbirin bireyin ve kamunun yararını korumak için yeterli olmayacağının ortaya konulması halinde makul kabul edilebilir. Bu bağlamda,  kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması için suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olması tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için yeterli değildir. Tutuklama tedbiri somut olayların koşulları altında ‘gerekli’ de olmalıdır.”

Bugün, yapılan tutuklamaların gerekliliği konusunda çok derin şüpheler var. Meselâ son olarak Enis Berberoğlu’nun tutuklanması, bu şüpheleri daha da artırdı. Berberoğlu, dâvânın bütün duruşmalarına katılmasına rağmen “kaçacağı” gerekçe gösterilerek tutuklandı.

Bahse konu bir milletvekili olunca, elbette mesele dallanıp budaklandı, üzerinde çok gürültü koptu. Ama her gün kamuoyunun dikkatini çekmeyen çok sayıda insan hakkında rahatlıkla benzer tutuklama kararları veriliyor.

İnsanların kolaylıkla özgürlüklerinden mahrum edilmesinde, mevcut atmosferin büyük bir dahli var. Tutuklama vermeyen hâkime suçlayıcı nazarlarla bakan bir ortam oluştu. Hâkimler için, ayrıntılı dosya incelemesi yapıp buna göre bir karara varmak yerine, peşinen tutuklama tedbirine başvurmak daha güvenilir bir pozisyona dönüştü. Tutuklu sayısı her geçen gün bu yüzden artıyor.

Bir tahliye ölçütü olarak iktidara yakınlık

Tutuklama ile ilgili sorunun diğer boyutu ise tahliyelerde bir standardın yokluğu. Bilhassa son “damat tahliyeleri” bu standartsızlık halini bir kez daha gözler önüne serdi.  Kadir Toptaş’ın damadı “sağlık”, Bülent Arınç’ın damadı “sabit ikametgâh” nedenlerine dayanarak tahliye edildi.

Yanlış anlaşılmasın: “Damatlar tahliye olmamalı, mutlaka içerde kalmalı” diye bir düşüncem yok, asla! Şartlar tutuyorsa, elbette onların yargılaması da tutuksuz yapılmalı. Ancak cezaevlerinde onlara benzer durumda binlerce insan var. Meselâ gazeteciler ve milletvekilleri de sabit adreslere sahip. Ya da Ali Bulaç ve Şahin Alpay da sağlık sorunlarından mustarip.  Peki, onlar da tutuksuz yargılanamaz mı? Ezcümle sorun, damatların tutuksuz olması değil; onlarla benzer koşullarda olanların neden ısrarla içerde tutulduğu.

Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Hukuk, muhalifler için son derece dar olarak yorumlanıyor ama iktidar mensupları için esnetiliyor. Kurallar muhalefete sert bir biçimde tatbik ediliyor ama iktidara karşı yumuşuyor. Hukuki imkânlar/kolaylıklar muhaliflere kasten uzak tutuluyor ama iktidar çevresindekilerin ayaklarına seriliyor. Sonuçta, milletvekilleri peş peşe içeri atılıyor ama iktidarda etkili bir ismin akrabası olanlar usul usul dışarı çıkartılıyor.

Kirli akıl

Kamuoyu bunu görüyor ve iktidara yakın olmanın bir tahliye ölçütüne dönüşmesinden rahatsızlık duyuyor. Adalete erişimin, herkes için geçerli hukuki kaidelerden değil, iktidara yakınlıktan geçtiği düşüncesi her geçen gün daha fazla kişi tarafından paylaşılır hale geliyor. Bu rahatsızlık siyasette de yansımasını buluyor; muhalefet partileri — MHP dâhil — bu çarpık ve haksız durumuna yönelik eleştirilerini artırıyor.

AKP cenahında ise buna karşı esaslı bir duruş yok. Bazı AKP milletvekilleri, damat tahliyelerinin “kirli bir aklın” ürünü olduğunu ve maksadının iktidarı toplum karşısında güç duruma düşürmek olduğunu belirtiyor. Bazıları da yargıda FETÖ unsurlarının halen aktif olduğuna işaret ediyor, yaşanan sorunları buna bağlıyor.

Yani buradan da kendilerine bir “mağduriyet” çıkarmaya çalışıyorlar ama kendilerini herhangi bir özeleştiriye tabi tutmuyorlar. Yargının bu şekilde davranmasının altında iktidarlarının izlediği siyasetin yattığını kabul etmiyorlar. Başkasına batırmak için elde çuvaldız gezerken, kendilerine küçük bir iğne bile değdirmiyorlar.

Bu durumda Görmüş’ün vardığı sonucun hakkını teslim etmek gerek: Herkes gibi Cumhurbaşkanı ve diğer iktidar kademeleri de yargısal sürecin birçok “hatâ” içerdiğini görüyor. Fakat buna karşı eleştirel bir pozisyon almıyorlar. Neden? Çünkü “yıldırıcılık”özelliğini hakkıyla yerine getirdiği için bu süreçten memnuniyet duyuyorlar. Kısacası iktidar  “bundan elde ettiği siyasi faydanın, bundan gelecek siyasi zarardan fazla olduğunu düşünüyor ve sineye çekiyor.”

Serbestiyet, 07.06.2017

Adalet yürüyüşü

Enis Berberoğlu’nun cezaya çarptırılıp, Yargıtay aşaması beklenmeden tutuklanarak cezaevine gönderilmesi sonucu, çok acil toplanan CHP Parti Meclisi, Ankara’dan İstanbul’a kadar “adalet” yürüyüşü yapmaya karar verdi. Bu yazının yazıldığı gün yürüyüş 16. günündeydi ve Hendek’e varılmıştı.

Mahkûmiyet kararından sonra toplanan ve 2 saat içinde karar verilip ertesi gün pratiğe dökülen yürüyüş için oldukça hazırlıklı olunduğu görülüyor. Pankartlar, t-shirtler, şapkalar, karavanlar gibi hazırlık gerektiren ihtiyaçlar eksiksiz hazırlanmış ve yola çıkılmış. Hatta 9. günde epey kalın bir kitap bile piyasaya çıktı. (Bu arada kitabı yazanın müteşebbis ruhuna hayran kaldım)

Bugüne kadar yürüyüş olaysız sürdü çok şükür. Ama değişik mecralarda, yürüyüşün bundan sonraki kısmı ve sonu için çok karamsar, hatta tehlikeli senaryolardan bahsediliyor. Planlanan takvimin son haftasıyla, 15 Temmuz anma ve kutlama haftasının aynı tarihe denk gelmesi ister istemez bazı insanları ürkütüyor, belki bazılarının da iştahını kabartıyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun hem yürüyüşün başından beri sakin tavrı, hem de son iki gün içindeki “protestolara alkışlarla cevap verme” taktiği, kendi açısından avantaj sağlıyor.

Devletin yürüyüşün güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri aldığını da belirtmek lazım. Her ne kadar hükümet çevresinden yürüyüşle ilgili pek hoş olmayan (“hükümetin lütfu sayesinde yürüyorsunuz” gibi) şeyler söylenmiş olsa da, güvenlik konusunda zafiyet gösterilmemesi de takdire şayan bir davranış. Polis bölgesinde polis, jandarma bölgesinde jandarma, liderin çevresinde koruma polisleri, yürüyüşün başından beri görevlerini eksiksiz yapıyorlar. Sanırım yürüyüşün bundan sonraki kısmında, yani finale doğru daha üst düzey tedbirler de almak gerekecektir. Alınacaktır da.

Yürüyüş demokratik bir hak. Yeter ki yürüyüşe katılmayanların hakları zayi edilmesin, şiddete fırsat verilmesin. Şiddete fırsat vermemek sadece yürüyüşe katılanların görevi veya başarabileceği bir şey değil. En az onlar kadar, belki de daha fazla, dışarıdakilerin, yürüyüşe katılmayanların, karşı olanların, iktidar kesiminin davranışlarıyla, çabalarıyla gerçekleştirilebilecek bir başarı. Yürüyüş hak olduğu kadar, protesto da hak. Onun da şiddet içermemesi şart. Mesela rabia/bozkurt işareti yapmak, Cumhurbaşkanı’nın resmini asmak, göstermek, belki sataşmak kabul edilebilir protesto şekilleri. Ama konaklayan grubun yakınına bir kamyon hayvan gübresi dökmek (gerçi yaratıcı bir eylem olmuş ama), geçecekleri yola mermi çekirdeği bırakmak,  şu ana kadarki protesto dozunu bir tık artıran davranışlar olmuş. Bundan sonrası ne olabilir? İnşallah ürkütücü şeyler olmaz.

Benim asıl değinmek istediğim başka bir şey var. Bu yürüyüş yapılmalı mı? İçerik açısından katılmasak bile yapılmalı. Değişik gerekçelerle engellenmeli mi? Kesinlikle hayır.  Bu yürüyüşe mutlak destek verenler, katılamasa bile bulundukları yerden katılmış gibi heyecanlananlarla, karşı olanların sayılarının toplamı, Türkiye genelinde birkaç milyonu bulmaz. Geri kalan büyük grup, belki haberlerde, belki gazetelerde, kahve ortamlarında aldıkları haberlerle konu hakkında bilgi sahibi oluyorlar. Yürüyüşün gelişimi, sebebi, muhtemel sonuçları konusunda çok da ilgili değiller. Şayet hiçbir olay olmadan yürüyüş sonlanırsa (gönül bunu arzu eder) hayat aynı monotonluğuyla devam eder. Ancak, eğer istenmeyen olaylar olursa, işte o düşük ilgili çoğunluğun algılayıcıları, dikkatleri hemen bu olayın üzerine çevrilir ve o güne hiç ilgilenmedikleri konunun bütün aşamaları hakkında bilgi sahibi olurlar. Kendi bakış açılarından haklıyı ve haksızı, doğru yapanı, yanlış yapanı belirleyecekler. Kendilerine göre haklı ve mağdur bulduklarına hak verecekler. Acıyacaklar. Haksız bulduklarına ise kızacaklar, cezalandırmak isteyecekler.

Bu durumda, işin sonunda kim kârlı çıkmak istiyorsa, bu süre zarfında sinirlerine hâkim olmalı. Karşısındakinin davranışının bir derece daha fazla sakini, olumlu, pozitif, yumuşak olanını göstermeli. Tahriklere kapılmamalı. Yürüyüşe karşı olanların yapacağı en güzel şey, sanki günlük trafik akıyormuş gibi davranmalı. Yani nasıl akan araç trafiğini, yol kenarına geçip seyretmiyorlarsa, yaya trafiğini de seyretmeye çıkmamalı. Yol kenarından en az bir cadde arka tarafta bulunmalı. En masumane seyircilik bile, hiç istenmeyen olaylara sebep olabilir. İnsan hiç fark etmeden kendini çok büyük bir felaketin içinde bulabilir.

Yürüyüş yapanların, “tahriklere aldırmayacağız, alkışla karşılık vereceğiz” sözleri bile aslında birer tahrik habercisi. “Hadi siz gelin, bizi tahrik edin bakın biz ne kadar sakiniz, sizi alkışlayabiliriz bile” demeye getiriliyor. Bu oyuna da gelinmemeli. Hükümet, fiiliyatta yaptığı gibi, ta başından “yürüyün, bu sizin en doğal hakkınız, bizim görevimiz, sizin güvenliğinizi sağlamak” deseydi, tansiyon bugünkü kadar dahi yükselmezdi. Hükümetten biraz sert dozajlı açıklamalar geldikçe, yürüyüşün cazibesi, böyle bir ortamı dört gözle bekleyenler nezdinde yükseldi. Bekledikleri fırsat doğacak diye, asıl bugünden sonra ellerini ovuşturup bekliyorlar.

Bu yürüyüşten hoşlanmayanlar, güvenlik güçlerinin çok üst düzey tedbirler alacağı finalde, mümkünse hiç ortalarda görünmemeli, böylece güvenlik güçlerine yardımcı olmalı, karşılıklı çatışma için gerekli olan iki taraftan birinin sahasını boş bırakmalı ki, hemen o günlerde başlayacak olan 15 Temmuz kutlama ve anmalarının tadına varılsın.