Ana Sayfa Blog Sayfa 140

FETÖ niçin ‘acele’ etti?(I)

Liberal düşünür F. A. Hayek’in serbest piyasa ekonomisi hakkında ilginç bir tahlili var. Hayek, piyasa ekonomisi mevcut ve işliyor olmasaydı böyle bir ekonomik sistemin mümkün olabileceğini akıl edemeyeceğimizi belirtiyor. Gerçekten özel mülkiyet, piyasa ve fiyat sistemi, çıplak akla dayanarak yaratılamayacak beşerî kurumlar. Hattâ — yaratmayı bir yana bırakın — sırf akıl yürüterek anlaşılmaları ve izah edilmeleri bile zor. Bundan dolayı olsa gerek, siyasî çizginin orasında burasında yer alan birçok rasyonalist, piyasayı ve piyasa müesseselerini bir türlü kavrayamıyor ve kabullenemiyor.

Benzer bir şey FETÖ için de söylenebilir kanaatindeyim. FETÖ var olmasaydı var olabileceğini çok zor akıl edebileceğimiz, belki hiç akıl edemeyeceğimiz kadar girift, sinsi ve hilebaz bir örgüt. İçimizdeki en kötüler dahi FETÖ’deki kadar kötülüğü bünyesinde toplayacak bir yapı tesis etmeyi hayal edemezdi.

Bu karanlık ve korkunç örgüt hakkında her gün yeni bilgiler ediniyoruz. Bu bilgilerin bir kısmı devam eden FETÖ yargılamalarının safahatında – iddianamelerle, itiraflarla,  savunmalarla – ya da bir kısmı yayın organlarının haberlerinde ortaya çıkıyor. FETÖ’nün dış bağları ve — özellikle Almanya ve ABD tarafından — nasıl kuvvetli bir koruma altına alındığı da olaylar geliştikçe iyice belirginleşiyor.

Gerek konvansiyonel gerekse sosyal medyada zaman zaman karşılaştığım bir söz var. Deniyor ki; “ FETÖ devlete değil, devlet FETÖ’ye sızmış.”  Galiba doğru. 2013 ortaları itibarıyla genel tabloya bakınca karşımıza çıkan manzara bu. Bütün devlet çalışanları FETÖ mensubu değilmiş ama FETÖ tüm kilit yerleri ele geçirmiş ve siyasetçiler el atmasa devlet içinde asla karşı konulamayacak bir güç hâline gelmiş.

Yayınladığı dergilerin isimleri dahi hem FETÖ’nün ezoterik, gizemli, şifreli, dolambaçlı iç lisanını yansıtıyor, hem de gizli kalmaya ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Sızıntı ve Yeni Ümit gibi. Sızıntı örgütün en uzun soluklu ve muhtemelen örgüt içinde en çok önemsenip sevilen misyon dergisiydi. Örgütün yapısından ve fikriyatından habersiz bakılınca, derginin adı sanki “kalplere sızma”yı ima ediyormuş gibi görünüyordu. Oysa, bu adın asıl ifade ettiği, devlet ve toplum içinde önem taşıdığı düşünülen her yere sızmak ve kalıcı biçimde yerleşmekmiş.

Nitekim FETÖ her yere sızmış da. Sızmak ne kelime; öylesine çok ve derin sızmış ki, birçok yerde FETÖ değil FETÖ’cü olmayanlar sızıntı olarak kalmış. Başka bir deyişle, FETÖ hemen her önemli resmî kurumu ve birbirine zıt görünen yerlerde duran sivil toplum çevrelerini ya tamamen ele geçirmiş, ya da kontrol ve manipüle edebilecek güce erişmiş. Bu durumda olmayan az sayıdaki yer de, ya yeterince önemli görülmeyip FETÖ’nün ilgi alanına girmediğinden ya da tesadüf eseri kurtulmuş.

2010 yılı sonları ve 2011 yılı başları itibarıyla durum şu: FETÖ orduyu, emniyeti, askerî istihbaratı, polis istihbaratını, yargıyı, ceza evlerinin idaresini, bilişim kuruluşlarını, TÜBİTAK’ı, YÖK’ü, birçok üniversiteyi, mülkî makamları ve bazı bakanlıkların kilit birimlerini avucunda toplamış. Kontrol altına almış. Sivil toplumda da epeyce kök salmış. Hem binlerce sözümona STK kurmuş, hem de kendi kurdukları dışında incelemedik ve gerek görüyorsa sızmadık STK bırakmamış. Tahmin edileceği üzere, medyayı da ihmâl etmemiş. Sadece kendisinin gayet yaygın ve güçlü medyasını oluşturmakla kalmamış; TRT başta olmak üzere tüm medya organlarına adamlarını yerleştirmiş. İstihbarat ağlarını elinde tuttuğu için, en solcusundan en Kemalistine her gazeteyi kullanabilecek donanıma erişmiş.

Bu tabloyu özetleyince karşımıza mühim bir soru çıkıyor. Böylesine büyük bir güç temerküzünü gerçekleştirmiş, neredeyse istediği her şeyi yapabilen, “pis” işlerin “yararını” kendisine saklarken yükünü, sorumluluğunu, itibar kırıcılığını başkalarına — yani siyasî kişilere ve ekiplere — yıkabilen FETÖ, gücünün kaynağı olan kadrosunu ve gizliliğini deşifre etme tehlikesini içeren, çok göze batıcı bir hareketliliğe niçin girdi? Neden, başarısız operasyonlardan sonra geriye çekilmek ve saklanmak yerine daha da cüretkâr davranıp, bardağı taşıracak kadar ileri gitti? Hangi sebep veya faktörler onu, gizlice verdiği ve muhataplarının çoğu zaman farkına bile varmadığı bir savaşı açığa vurmaya yöneltti?

Şurası kesin: Meşru otoriteler — yani yasama, yürütme ve yargı — tarafından FETÖ’ye karşı savaş açılmış bile olsa, böylesine korkunç bir örgütün çapını ve üyelerinin tam listesini, örgütlenme biçimini, çalışma taktiklerini hiç kimse tam olarak tespit, hattâ tahmin edemezdi. Kendi kendini deşifre etmeseydi, FETÖ unsurlarına dokunmanın meşru ve gerekli olduğunu bazı kesimlere kabul ettirmek çok zor olurdu. Zayıf ve yetersiz tasfiye hareketleri demokrasi, hukuk ve adâlet duvarlarına toslatılarak etkisizleştirilirdi. Bu şartlarda FETÖ’nün tek yapması gereken şey beklemek ve mutad örgütlenme tarzını sessizce, derinden sürdürmekti.

 Zira devlet demek uzun vadede bir bürokratlar ordusu demektir. FETÖ bürokratik mekanizmanın kendini yenileme ve mensuplarını yukarılara taşıma kanallarını zaten eline geçirmişti. Meşru ve gayri meşru her yolu kullanarak bunu yapabilmekteydi. Politikacıların bu tahakkümü, bırakın kırmayı, fark etmesi bile zordu. Bir örnek vereyim. Cumhurbaşkanına birini ataması için ordu tarafından üç yaver adayının ismi gönderiliyor. Cumhurbaşkanı bunlardan birini seçiyor. Adayların tamamı FETÖ’cüyse, adayları seçen ve onlar hakkında idare ve istihbarat soruşturmalarını yapanlar da FETÖ’cüyse, cumhurbaşkanı tercihini onların gösterdiği dosyalara dayanarak yapacaksa, bir FETÖ elemanını yaver atamaktan başka ne seçenek kalıyor? İşte durum buydu. FETÖ’nün devleti yüzde yüz ele geçirmesi sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebilecekti. 2020’li yılların başında FETÖ’nün devleti işgal hareketi kesinlikle tamamlanmış olacaktı.

Tabloyu yeterince tam ve doğru tasvir edebildiysem, soruyu tekrar hatırlatayım: FETÖ neden beklemek yerine gitgide alenileşmesine ve deşifre olmasına yol açacak (idarî ve hukukî görünümlü, ama tamamen politik) operasyonlara girişti? Neden gizli siperlerinde beklemek, rakip ve düşmanlarına kolay fark edilemeyecek, edilse de faili anlaşılamayacak pusular kurmaya devam etmek yerine, açığa çıkıp tetiğe asıldı? Bazı yazarların diliyle, niçin kılıcını çekti? Gezi’de niçin öne çıktı? 7 Şubat 2012’de binlerce adamını niye MİT operasyonuna yönlendirdi? İdarî-hukuki ve medyatik bir operasyon olan 17/25’e hangi sebeple kalkıştı? Ocak 2014’te MİT tırlarına niçin düşman ordusuna operasyon yapar gibi saldırdı? Nihayet, niçin 15 Temmuz darbesine soyundu?

Bu sorular etraflı olarak incelenmeli ve cevaplanmalı. Sadece gazete yazılarında değil, bilimsel araştırmalarda, belgesellerde, hikâye ve romanlarda, biyografi ve otobiyografilerde ele alınmalı. Bu, hem FETÖ olayını bütün yönleriyle aydınlatabilmek ve anlayabilmek, hem de bu sevimsiz tarihten toplumumuzun ve demokrasimizin geleceği yararına gerçekten ders çıkarabilmek için gerekli ve zorunlu.

Serbestiyet, 24.11.2017

Sosyalizm neden demokrasiyle bağdaşmaz?

Sosyalistlerin ve sosyalist olmamakla beraber sosyalizm hakkında değerlendirmeler yapanların sergilediği ilginç bir tavır, sosyalizmi diğer ideolojileri değerlendirirken kullandıkları kıstaslarla değerlendirmekten uzak kalmalarıdır. Bu yaklaşımda sosyalizm âdetâ tüm ideolojiler arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Kestirmeden söylersek, sosyalizm diğer ideolojilerden farklı olarak, sadece amaçlarıyla — üstelik, şifrelenerek cazip hale getirilmiş amaçlarıyla — değerlendirilir. Bu amaçlara varmak için kullandığı veya kullanacağı araç ve yöntemler olsun, onlarla hem sosyalizmin amaçları hem de uygarlığın temel değerleri  arasında bir çelişki olup olmadığı olsun, görmezden gelinir.

Bu çerçevede en ilginç konulardan biri sosyalizm – demokrasi ilişkisidir. İdeoloji olarak sosyalizmin demokrasiyle çelişmediği ve sosyalistlerin demokrat olduğu peşinen varsayılır. O kadar ki, meselâ sosyalizmin ikizi olan faşizme inananların demokratlığı sorgulanırken sosyalistler bundan muaf tutulur. Gerçekten bu ikisi bağdaşır mı? Sosyalizm ile demokrasi arasında uzlaşmalarını imkânsız kılacak çelişki ve gerilimler yok mudur? Felsefî anlamda sosyalist olanlar, siyasette otomatikman demokrat mıdır? Herkesin demokratlığını sorgulamaya çok hevesli olan sosyalistlerin, bu sorularla karşılaşınca şaşıracakları kesin. Ben onları daha da şaşırtacak, hattâ belki kızdıracak cevabı vereyim: Sosyalizm demokrasi ile bağdaşmaz. Felsefî anlamda sosyalist birisi demokrat olamaz. Böyle bir sosyalistin demokrasiye atfettiği değer ancak ve ancak araçsaldır ve geçicidir. “Sosyalist demokrasi” ve “sosyalist demokrat” kavramları birer oksimorondur.

Bu gerçekleri görmek, açık bir göz ve açık bir kafa için hiç zor olmasa gerek. Meseleleri karmaşıklığa sürüklemeden açıklayayım. Sosyalizm bir savaş ideolojisidir. Sosyalizme göre toplum çatışan sınıflardan müteşekkildir. Kaçınılmaz olarak savaşı sınıflardan biri — ilerici olanı — kazanacaktır. Sosyalizmin kurulması bile bu çatışmayı tümüyle ortadan kaldırmaz. Çünkü hem sınıfların fiilen ortadan kalkması, hem de sosyalizm öncesi — yani kapitalist döneme ait — kültürel ve ideolojik algı ve araçların tamamen tasfiye edilmesi zaman alır. Komünizm ancak bundan sonra kurulabilir.

Sosyalistler işçi sınıfı iktidarının — proleterya diktatörlüğünün — sınıf savaşı sonucu kurulacağını belirtir. Demokratik sosyalistler bile demokratik kurumları (oy ve seçim mekanizmalarını) iktidarı ele geçirmede bir araç olarak görür. Onlarla iktidara gelinebilir, ama bir kere iktidara geldikten sonra artık onlara ihtiyaç kalmaz.

Demokrasi çoğulluğa dayanır, sosyalizm ise tekliğe. Demokrasi toplumsal çoğulluğun her unsurunun varlığını sadece meşru değil gerekli de görürken, sosyalistler toplumsal çoğulluğun bazı unsurlarını düşman ilân edip onlara savaş açar. Sosyalizm bir “hakikat”e dayanırken demokrasinin hakikati yoktur. Liberalizmden aldığı esinle demokrasi, bir hakikatin krallığını kurmaya değil, farklı hakikat gruplarını bir arada ve barış içinde yaşatmaya çalışırken, sosyalizm çoğulluğun unsurlarından birini tek unsur hâline getirmeye çabalar.

Demokrasi  (yine liberalizmin tesiriyle), doğuştan gelen, vazgeçilmez, devredilmez, siyasî yönetimi önceleyen insan haklarını kabul eder. Sosyalizmde ise bu anlamda bir insan hakları algısı yoktur. Sosyalistler ideal sistemlerinde insan haklarına ihtiyaç olmadığına inanır. Çünkü sosyalizmde yeryüzünde hakikate dayanan cennetin kurulduğunu düşünür. Sosyalizmin Locke gibi insan hakları teorisi yapan bir klasik düşünürü yoktur. Sosyalist literatürde insan haklarına ilgi, ancak ve yalnızca 1989-1991’da vuku bulan Kadife Devrim sonucu sosyalist rejimlerin yıkılmasının ardından gündeme girebilmiştir. Bir sosyalist, düşman olarak gördüğü burjuva sınıfı mensuplarının, sosyalist ideallerin hayata aktarılmasına kaçınılmaz olarak set çekecek insan haklarına sahip olmasını kabul edebilir mi?

Sosyalizmde kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği vardır. Yasama, yürütme ve (günlük pratik anlamında değilse de genel kontrol anlamında) yargı, aynı organda, partide birleşir. Partinin meşruluğu halkın desteğinden ve demokrasinin usul kurallarının kabul edilmesinden kaynaklanmaz; partinin kendi varlığından ve ideolojisinden kaynaklanır.

Lenin’in geliştirdiği söylenen demokratik merkeziyetçiliğin de demokrasiyle uzaktan yakından alâkası yoktur. Demokrasi bir siyasî örgüt içinde kararların nasıl alındığı ve itaatin nasıl sağlandığıyla alâkalı değildir. Karar alacak aktörlerin çokluğuyla ve onlar arasındaki ilişkilerle alâkalıdır. Demokratik merkeziyetçilik denen şey sadece komünist partilerde değil demokratik sistemlerdeki partilerde bile işleyebilir, ama onun mevcudiyeti demokrasinin varlığına delalet etmez.

Yirminci yüzyılda kurulan sosyalist rejimlerin hiçbirinde demokrasinin temel unsurları yoktu. Parti kurmak serbest değildi. Yani meşru ve resmî muhalefet olma imkânı yoktu. Muhalifler bazen fiziksel olarak yok edildi, bazen psikiyatri kliniklerinde tutuldu.  Sosyalist ülkelerde âdil, periyodik, yarışmacı seçimler yapılmazdı. Siyasal iktidar rekabetçi seçimlerle gelip gitmezdi. Mevcut seçimler bir gösteriden ibaretti ve çoğu zaman asıl amacı (tüm totaliter sistemlerin istediği üzere) egemen parti lehine siyasal mobilizasyon yaratmaktı. Sosyalizmin devlet ideolojisi olduğu hiçbir yerde demokrasi kurulamadı; daha önceden vardıysa da tüm kural ve kurumlarıyla tamamen ortadan kalktı.

Bu gerçek tüm çıplaklığıyla ortadayken, sosyalizmin demokrasiyle uzlaşacağını ve sosyalist bir demokrasinin olabileceğini iddia etmek, göz göre göre yalan söylemek ve tarihî gerçekleri inkâr etmektir.

Serbestiyet, 17.11.2017

Atatürk üzerinden mâkuliyetin kaybı

Üç sebeple bu konu üzerine yazmaya hevesli ve istekli değilim. İlki, zaten söylemek istediklerimi daha önceki yazılarımda dile getirmiş olmam. İkincisi, ne söylersem söyleyeyim duruma bir tesiri olmayacağı kanaatine kapılmış bulunmam. Üçüncüsü, bu konuda yazmanın hâlâ riskli olması. Buna rağmen, geçen hafta 10 Kasım’daki anmalarda sergilenen bazı manzaralar beni bir kere daha bu mevzuyu ele almaya itti.

Her ülkenin tarihinde mühim, toplumlarının geleceğine şu veya bu yönde etkide bulunmuş figürler var. Bu yüzden tarihî şahıslara ilişkin anma ve kutlamalar tüm ülkelerde mevcut. Böyle kutlamaların olması da gerekiyor. Çünkü hiçbir toplum nevzuhur değil. Toplumun hem geçmişinin anlaşılması ve öğrenilmesi, hem de geleceğine ilişkin tasavvurların daha sağlam bilgilere dayalı olarak gündeme getirilebilmesi için, geçmişten ve dolayısıyla geçmiş tarihsel şahsiyetlerden ve icraatlarından haberdar olunması gerekiyor. Hakeza, önemli işlere imza atmış kimselere vefa gösterilmesi ve haklarının teslim edilmesi de anma ve kutlamaların haklı ve meşru bir gerekçesi.

Bu çerçevede, Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın tarihinizin çok önemli bir figürü olduğu her türlü tartışmadan uzak bir gerçek. Atatürk’ten ve yapıp ettiklerinden bahsetmeden Türkiye Cumhuriyeti’ni tam olarak anlayamayız. Atatürkçü olmamama rağmen, özellikle 29 Ekim ve 10 Kasım gibi tarihlerde Atatürk’ten hiç bahsedilmese, bu hiç hoşuma gitmezdi. Bunu hem vefasızlık, hem kendi tarihimize kayıtsızlık olarak görürdüm (görecektim). Hiç kimse dile getirmeyecek olsa, söylenmesi gerekenleri ben dile getirirdim. Ne var ki bizde özellikle 29 Ekim’de ve 10 Kasım’da kutlama ve anma adına takınılan tavır hem akla, mantığa ve hayatın akışına aykırı, hem de tarihimizin hakkıyla anlaşılmasının ve değerlendirilmesinin önünde büyük bir engel teşkil edecek özellikte. Bu kutlama ve anma tarzıyla Türkiye’nin, “uygar” demokratik ülkelere değil ilkel diktatörlüklere benzediği aşikâr bir gerçek.

Bu çerçevede birkaç noktaya kısaca dikkat çekeyim.

Tarihin başında yaşamıyoruz. Hiçbir toplum tek bir şahsın eseri olamaz. Bu ontolojik olarak imkânsız. Her toplumun ve dolayısıyla her toplum mensubunun bir öncesi var. Dolayısıyla, her yerde toplumsal varlık silsilesi çok eskilere gitmekte. Her şey bir kişiden kaynaklanmış olamaz ve bir kişide hitama eremez. Milleti Atatürk’ün yarattığını söylemek, Atatürk’e tanrısallık atfetmektir. Oysa hepimiz gibi bir faniydi. Tanrısal bir varlık olsaydı kendi ölümünü engellerdi. Kişisel hayatında da hiç hata yapmazdı. Bir insanı bu kadar yüceltmek, aynı zamanda hem onun zamanında yaşayan diğer insanları, hem de günümüzün yaşayan insanlarını bir bakıma aşağılamak anlamına gelir. Kendi adıma bunu asla kabul edemem.

Hiçbir fani yanılmaz değil. Ancak tanrılar yanılmazlık iddiasında bulunabilir. Yanılmazlık sıfatı peygamberlere bile iliştirilemez. Mustafa Kemal bir ölümlüydü ve her insanda mevcut heyecan, ihtiras, fedakârlık, cesaret, korkaklık, bencillik, menfaat gibi güdülerin etkisiyle hareket ederek, doğru şeylerin yanında yanlış şeyler de yaptı. Hatâlarının bir kısmını kendisi de gördü ve anladı. Düzeltmeye çalıştıkları da oldu ama bir saatten sonra bunu başarması imkânsızdı. Çünkü icraatı, sonunda onu da teslim alacak bir tek parti canavarı yaratmıştı.

Mustafa Kemal’in 1924 Anayasası’nda 1928’de yaptırdığı değişiklikle “devletin dini İslâmdır” ibaresini kaldırtması yerinde bir adımdı. Ancak, bu, demokratik laikliğin benimsendiği ve ülkeye getirildiği anlamına gelmedi. Türk tipi laiklik, demokrasilerde olduğunun aksine, dinsel özgürlüğü esas almadı. Devlet laikliği âdetâ alternatif bir din gibi gördü; bu “dini” takviye ve rakibi İslâmı sosyal hayattan tasfiye etmek için, topluma bugün asla kabul edilemeyecek müdahalelerde bulundu. Türkiye’deki İslâmî radikalliğin önemli sebeplerinden biri budur. Genel olarak söylemek gerekirse, Atatürk’ün en büyük hatâları, siyasal sistemi dizayn etme çabasıyla yetinmeyip toplumu çeşitli bakımlardan dizayn etmeye kalkışması yüzünden ortaya çıktı.

Atatürk demokrasiyi de benimsemedi ve kurmadı. İsteseydi bunu yapabilirdi. Çünkü hem ülkenin daha önceden belirli bir çok partili siyasî hayat tecrübesi vardı, hem de kendisi bunu kolayca gerçekleştirebilecek bir siyasî  güce sahipti. Ne ki Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra hiçbir siyasî makama yarışmacı seçimlerle gelmedi. Çoğu zaman zor veya zor tehdidi kullanarak kendini “seçtirtti”. Rakiplerini her yol ve yöntemle tasfiye etmekte beis görmedi. Bu yüzden, onun, ancak “sınırları belli bir siyasî entitetin tesis edilmesine öncülük” anlamında demokrasiye geçişe katkısı bulunduğu iddia edilebilir (çünkü her demokrasi, sınırları ve kurumları belli bir siyasî yapıya ihtiyaç duyar). Demokrasiye geçiş, Atatürk’ün ve sonra İnönü’nün egemen olduğu tek parti rejimindeki birçok şeyin tersine çevrilmesi veya tasfiye edilmesi sayesinde mümkün oldu.

Anmalarda Atatürk’ten “özledik” diye bahsedilmesi çok komik.  Onu rahmetle, minnetle, saygıyla anmaktan söz edilebilir, ama “özlemek”ten anlamlı bir şekilde bahsedilemez. Bugünün Türkiye’sinde Atatürk’ü özleyebilecek insan sayısı çok ama çok azdır. Çünkü özlemek, ortak zamanlar yaşamaya ve bilhassa ortak insanî tecrübelere sahip olmaya bağlıdır. Bu durumda olanlar varsa, onların ağzında özlemek sözü doğru olur. Türkiye’de nüfusun tamamına yakını bunu yaşamış olacak kadar yaşlı değil. Ancak 90’li yaşlarda olanlar bir özlemden anlamlı biçimde bahsedebilir. Öyleyse, ortak anlarımız ve anılarımız olmayan insanları nasıl özleyebiliriz?

Maalesef, bilhassa Atatürk’e ilişkin bu anlama ve kutlama mantığı ve pratiği yüzünden çeşitli toplum kesimleri — yani hem Atatürkçüler/Atatürk’ü sevenler, hem de Atatürkçü olmayanlar/Atatürk’ü sevmeyenler — makul olmaktan uzaklaşıyor. Bu, bir toplumun başına gelebilecek en kötü şeylerden biri. Atatürk’e yönelik eleştirilerin bazen saçmalığa ve insafsızlığa dönüşmesinin ana sebeplerinden biri de bu. Toplum Atatürk’ün yerini bir türlü normalleştiremedi. Bu yüzden, eleştiri adına Atatürk’ün şahsî hayatının kamuyu ilgilendirmeyen kısımlarına, fiziksel özelliklerine ve hele hele anne ve babasına yöneltilen karalamalar saçma ve ahlâk dışı. Kişiler ancak kendileri üzerinden ve kendi yapıp ettikleriyle, kendi düşünce ve davranışlarıyla eleştirilebilir.

Atatürk’ü hemen her kesimin gayri makullük zemini ve gerekçesi olmaktan kurtarmak zorundayız. Öyle sanıyorum ki bunda öncülük yapmak herkesten önce Atatürkçülere düşen bir görev. Gel gör ki bunu yapacaklarından, yapabileceklerinden, hattâ böyle bir görev olduğunu idrak edebileceklerinden şüphe duyuyorum.

Serbestiyet, 14.11.2017

Liberallerin yıllık kongresi

Liberal Düşünce Topluluğu’nun (LDT) düzenlediği Liberal Düşünce Kongresi bu yıl 3-5 Kasım’da Ürgüp’te gerçekleştirildi. Bu kongre 22’incisiydi. Türkiye’nin dört bir köşesinden gelen fikir insanları çeşitli konulara ilişkin oturumlarda konuşmacı, izleyici, soru soran ve yorumcu olarak yer aldı.

Oturum başlıkları Kongre’nin entelektüel bakımdan ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterliydi: “Liberal teoride güncel tartışmalar”, “iktisat politikası, iktisadî yaklaşım ve Türkiye”, “LDT’nin 25. yılında yaptıklarımız ve yapamadıklarımız”, “15 Temmuz ve sonrası”, “Sığınmacıların yaşadığı sorunlar ve çözüm önerileri”. Kongre’de yıllık yazı yarışmasında çalışmalarıyla dikkat çeken öğrenciler taltif edildi. Türk Sanat Müziği icracısı Aylin Şengün Taşçı da küçük bir konser verdi.

Kongre her şeyden önce bir pür fikir faaliyeti olması açısından değerliydi. Malûm, Türkiye fikre aç. İkinci olarak da liberal düşünceyi paylaşan kimselerin buluşma ve tartışma ortamı olması bakımından değerliydi. Biz hiçbir zaman sakinleşmeyen ve yoğunluğu azalmayan siyasî-ekonomik gündem yüzünden farkına varamıyor veya bazen unutuyor olsak da dünya fikirler üzerinde dönüyor. Fikir hayatının canlı ve gelişmiş olmadığı bir ülke öyle olan ülkelerden her bakımdan daha az şanslı olmaya mahkûm. Liberal fikirler ise insan uygarlığının adeta şemsiyesi, ortak uygarlığımızın önemli bir parçası. Devleti her zaman her bakımdan irileştirmeyi hedef alan sağ ve sol kolektivizmin akademiye ve fikir hayatına hâkim olduğu bir ülkede bireyci, özgürlükçü, piyasacı, sınırlı ve sorumlu devlet isteyen bir yaklaşımı yansıtan liberal fikirlerin hak ettiği yaygınlık ve bilinirliğe ulaşamaması vahim bir sorun. Kongre her sene bu sorunu giderme çabalarına mühim katkılar yapmakta.

Diğer taraftan, 2017 LDT’nin 25 yaşını tamamladığı yıl. Çok sınırlı maddî ve beşerî kaynaklara sahip bir kuruluşun çizgisini ve bağımsızlığını koruyarak çeyrek asır ayakta kalması kendi başına bir başarı. Dışarıdan öyle görünmeyebilir veya batıl inançlar insanları tersini düşünmeye sevk edebilir, ama LDT benzer başka kuruluşlarınkiyle karşılaştırılamayacak kadar az maddî-malî güce sahip olan bir sivil toplum kuruluşu. LDT’nin etkili ve görünür olması imkân bolluğundan değil doğru ve yararlı fikirleri ısrarla ve sonuçlarından bağımsız olarak savunmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin fikir tarihini yazacak her dürüst yazar, araştırmacı, akademisyen –umarım- bu gerçeği görecek ve teslim edecektir.

Bu yılki Kongre’de öne çıkan iki konudan biraz bahsetmek istiyorum. İlki “liberal dünya düzeni”nin çöktüğü iddiası. Benim konum da buydu. Yaptığım sunuşta şu noktalara dikkat çektim: Liberal dünya düzeninin iflas etiğini, çökmekte olduğunu ileri sürenler geçmişte pür liberal bir dünya düzeninin olduğunu da iddia etmiş oluyor. Bu iddianın ispatlanması lâzım. Liberal felsefeden az-çok haberdar biri olarak ben böyle bir düzen göremedim. Görebileceğimizi de zannetmiyorum. Zira uluslararası ilişkilerin ana aktörleri olan devletler nihaî tahlilde ilkelerle değil millî menfaat dedikleri şeylerle yol buluyor ve hareket ediyor. Yani dünyada pür liberal bir düzen yoktu. Bazı bakımlardan liberalizme yaklaşan bazı bakımlardan uzaklaşan tavırlar ve uygulamalar vardı. Hep böyle oldu hep böyle olacak. Trump’ın ABD başkanı olması ve ekonomide korumacı ve dış politikada tehditkâr politikalara yönelmesi, dünyanın merkez gücünün ABD olmasından ötürü, serbest ticareti ve barışçıl ülkeler arası ilişkileri zora sokabileceğe benziyor. Ancak, bu, liberallerin serbest ticaretin ve barışçıl uluslararası ilişkilerin insanlığa yararlı ve bu yüzden gerekli olduğu tezini yalanlamıyor, zayıflatmıyor, aksine ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Dünyayı liberal bakımdan daha da geriletecek bir politika, göçmenlere karşı takınılan sert tavır ve sınırları kapatma eğilimi. Bunun göçleri önleyemeyeceği aşikâr. Ancak, daha illiberal tutumlara sebep olacağı da tartışılmaz bir gerçek.

Kongre’de çok ilgi çeken bir konu FETÖ ile mücadelede doğrular ve yanlışlardı. FETÖ ile mücadele edilmesinin ve başta 15 Temmuz darbe teşebbüsünde yer ve rol alanlar olmak üzere FETÖ’cülerin cezalandırılmasının insanî, ahlâkî ve demokratik bir görev olduğunda herkes hemfikirdi. Fakat bununla yetinilmeyip hem mağduriyetlere yol açabilecek hem de FETÖ ile mücadeleye zarar verebilecek mevcut ve muhtemel yanlışlara da dikkat çekildi. Birçok kimse FETÖ ile genel mücadele için yürütülen davalarla 15 Temmuz darbe teşebbüsü için yürütülen davaların birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Mahkeme salonlarında gözlemler yapan arkadaşlar darbe davalarının çoğunun hukuka uygun biçimde yürütüldüğünü belirtti. Ancak, anlatılanlara göre, diğer FETÖ davalarında durum bu kadar iyi değil. İddianamelerin çoğu zayıf ve somut delillerden ziyade spekülasyonlara dayanıyor. Bunun sebebi bir taraftan darbe teşebbüsünde olduğu gibi bir suçüstü durumunun olmaması, diğer taraftan tecrübeli savcı-hâkim azlığının sistemi zorlaması. Bazı tartışmalar yapıldı ama FETÖ davalarında âdil yargılama ilkelerine titizlikle uyulması gerektiği ortak kanaatti.

Her Liberal Düşünce Kongresi’nden hem ülkenin her tarafından gelen arkadaşları-dostları görme hem de güzel sunuşlar dinleme sayesinde mutlu ayrılıyorum. Bu yüzden, bir sonraki yıl gerçekleştirilecek kongreyi iple çekiyorum. Bu sefer de öyle olacağa benziyor.

Serbestiyet, 07.11.2017

İyi ki cumhuriyet var!

Türkiye’nin cumhuriyetinin 94’üncü yılı geçtiğimiz Pazar günü idrak edildi. Bu münasebetle hem ulusal hem mahallî ölçekte resmî ve sivil kutlamalar yapıldı. Gazeteler özel sayfalar hazırladı. Şirketler, belediyeler — bazıları gerçekten güzel — basılı ve görsel medya ilânlarıyla kutlamalara katıldı.

HürriyetAydınlıkBirgünCumhuriyet ve Sözcü gazetelerini her gün takip etmeye çalışıyorum. Sebebi, hem haberleri birden çok kaynaktan okumak hem de farklı yaklaşım ve yorumlardan haberdar olmak istemem. Bunun çok yararını görüyorum.  Farklı yayın organları üzerinden karşılaştırmalı okumalar yapmayı herkese tavsiye ederim. Adı geçen gazetelerin hem 29 Ekim’le ilgili sayfa ve haberlerini, hem de köşe yazılarını dikkatle inceledim. Merak ettiğim, 29 Ekim’i kavramak ve anmak açısından bu gazetelerde diğer yayın organlarına kıyasla bir fark olup olmadığıydı.

Bu ülkedeki bazı tarihsel vakaların, günlerin ve şahsiyetlerin kimi kesimlerce görmezden gelinirken kimi çevrelerce iyice abartıldığı, mahalleli hariç herkesin bildiği bir sır. 29 Ekim bunların en önde geleni. Bir kesim neredeyse onu tamamen görmezden gelirken, başka bir kesim cumhuriyet olayının kendisini ve fakat daha ziyade Türkiye’nin cumhuriyetini öyle sözler ve övgülerle anıyorve kutluyor ki, insanın bazen gülesi bazen ağlayası geliyor.

Okuduğum gazetelerde bazıları cumhuriyetin özgürlük demek olduğunu yazıyordu. Bunlara soralım: Emin misiniz? Özgürlükle ilgisi olmayan, daha doğrusu özgürlüğü katleden epeyce cumhuriyet örneği var. Onları nereye koyacağız? İran cumhuriyet. İranlılar özgürlükle mi boğuluyor? Ya Kuzey Kore, Küba, Çin Halk Cumhuriyeti? O kadar uzağa gitmeyelim: Cumhuriyet bu topraklara özgürlük mü getirdi? Yoksa mevcut özgürlükleri geriletti mi? Özgürlük kavramına özel bir anlam vermedikçe ve özgürlük ile bağımsızlığı birbirine karıştırmadıkça, hiç kimse 1923’te kurulan cumhuriyetin özgürlük getirdiğini söyleyemez. Tam tersi daha doğru. Osmanlı son yıllarında bir anayasal monarşiydi ve hemen bütün kişisel özgürlükler bakımdan tek partili cumhuriyet dönemine göre daha ilerdeydi.

Hızını alamayan bazıları, cumhuriyetin kurulmasıyla demokrasinin de kurulduğunu söylüyor. Acaba? Tek partili cumhuriyet döneminin özelliklerine sahip bir ülke, hiçbir siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu tarafından demokrasi olarak adlandırılamaz. Bunu yapan meslekî itibarını kaybeder. Demokrasi demek, çok partili, periyodik, eşit ve âdil seçimler demektir. Siyasal otoritelerin seçimle gelip seçimle gitmesi, halk tarafından siyasal denetime tabi tutulması demektir. Demokrasinin bu unsur ve kurumları tek parti döneminde mevcut değildi. Bizde cumhuriyet, egemenliği zaten ona gitgide daha sınırlı ölçüde sahip olan saltanat ailesinden aldı, ama halka vermedi. Egemen sınıfa tahsis etti. Bu tuhaf tablo ancak 1950’de değişmeye başladı. O da hazmedilemediği için birçok darbe ve darbe teşebbüsü ortaya çıktı.

Biri cumhuriyetin siyasal eşitlik getirdiğini söylemiş. Cumhuriyet olmasaydı Erdoğan, Yıldırım, Kılıçdaroğlu bulunduğu makamlara gelemezdi demiş. Niye? İngiltere gibi anayasal monarşilerde insanlar parti lideri ve/ya başbakan olamıyor mu?

Bir başka klişe de, cumhuriyetin erdem veya fazilet rejimi olduğu. Demek ki cumhuriyet kaçınılmaz olarak erdeme dayanıyor, fazilet getiriyor. O zaman mefhum-u muhalifinden, cumhuriyet olmayan demokrasiler faziletsiz mi? Anayasal monarşi olan İngiltere, İspanya, İsveç, Danimarka rejimleri ve halkları, fazilet yoksunu olsa gerek.

Okuduğum köşe yazılarında ve yorumlarda daha ne inciler vardı, anlatmak zor. Birine inanacak olursak, bağımsızlık gerilerse laiklik de geriler. O zaman Tayyip Erdoğan laikliği devamlı takviye ediyor olmalı. Çünkü Türkiye’nin daha bağımsız bir ülke olması için çabalıyor. ABD ile aramızın açılmasının ana sebebi de bu.

29 Ekim’de solcu Kemalistlerle Kemalist sosyalistler aynı yerde buluştu. Dünyaya sırf sınıf ilişkileri ve çatışmaları açısından bakan biri, 15 yıl içinde cumhuriyetin geriye gittiğini, hattâ ortadan kalkma durumuna geldiğini yazmış. Ona göre, cumhuriyeti de demokrasiyi de (elbette insanlığı da) kurtaracak olan, sosyalizm. Sol gerilediği için cumhuriyet gerilemiş. Sol olmadan cumhuriyet olmazmış. İyi de, Küba ve Kuzey Kore gibi yerlerde sosyalist cumhuriyetler var, ama ne demokrasi mevcut ne de insanlar refah içinde. Çökmüş sosyalist rejimlerde, meselâ Sovyetler Birliği’nde de durum aynıydı. Bunu nasıl izah edeceğiz?

Sosyolog , iktisatçı, siyaset bilimci edasıyla döktüren gazete yazarlarının analizleri de evlere şenlikti. Bazıları 1917 Ekim Devrimi ile 1923’ün Kemalist Devrimini aynı türün benzer örnekleri olarak sunuyordu. Kimi, halktaki çeşitliliği ve dindarların da bu çeşitliliğin bir unsuru (yani ülkenin eşit vatandaşları) olduğunu unutarak, hayalî bir halk üzerinden bilim adına ve halkın iyiliği uğruna mütehakkim bir rejim istiyordu. Hepsi dine ve dindarlara ateş püskürüyordu. Yazılarına bakınca anlıyorsunuz ki, ellerine güç geçse, tarihe gömüldüğünü zannettiğimiz özgürlük karşıtı laikçi politikaları yine hayata geçirmeye kalkacak ve kafalarındaki iyi vatandaş resmine uymayanlara kan kusturacaklar.  Çoğullukmuş, devletin tarafsızlığıymış, insan haklarıymış, kişisel özgürlükmüş, kanun önünde eşitlikmiş; umurlarında değil.

Her ülkenin andığı günler ve olaylar var. Bunlarla ilgili bir siyasî edebiyat yaratılması ve bir ölçüde abartılı kutlamalara gidilmesi de anlaşılır bir şey. Neticede, her ülkede bu vuku buluyor. Başlarda o kadar önemli olmayan Bastille Günü (14 Temmuz) yaklaşık bir asır sonra Fransa’nın “millî günü” ilân edildi. Amerikalılar sadece beş kişinin öldüğü 5 Mart 1770 Boston olaylarını “Boston Katliamı” diye siyasî tarihlerine kaydetti. Dolayısıyla, duygusallaşmayı normal görmek ve bir miktar abartıya anlayış göstermek lâzım. Ama bizdeki 29 Ekim kutlamalarında sergilenen abartı dozu, birçok yerdekiyle mukayese dahi edilemez.

29 Ekim kutlamaları üzerine yazıp çizdikleri, soldan da Kemalistlerden de iyice umudumu kesmeme sebep oldu. On yıllardır aynı tekerlemeleri tekrarlayıp duruyorlar. Yeni bir ses yeni bir nefes yok. Ezberlerden kurtulmaları ve kendilerini yenilemeleri için, hamaseti bir yana bırakıp tarih, siyaset, sosyoloji vb çalışmaları ve hepsinden önemlisi açık fikirli olmaları lazım. Yoksa korkarım daha yıllarca gerçekleri değil hayallerini, hayatta karşılığı olmayan şeyleri, inanmak istediklerini yazıp söyleyecek; birleştirici olması gereken cumhuriyet fikrini şimdiye kadar  yaptıkları gibi ayrımcılığın aracı ve zemini olarak kullanacaklar..

İyi ki memleketimizde cumhuriyet var. Maazallah, cumhuriyetleri olmayan İngiltere, İsveç, İspanya gibi olsak ne yapardık!

Serbestiyet, 03.11.2017

Raporları beklerken adalet gidiyor

“Mor Beyin”in ortaya çıkarılmasıyla anlaşıldı ki, FETÖ Operasyonları çerçevesinde bylock kullandığı iddiasıyla hapiste olan binlerce kişiye, internet kullanımından IP çakışmasına kadar pek çok şekilde bylock bulaşmış.

Öte yandan bu programını geliştirenlerin, bugünleri hesap ederek, mağduriyet havuzunu genişletmek için, “Kıble Pusulası” veya “Namaz Saati” türünden birçok programın içine, o programları indirenlerin “bylock kullanıcısı” oldukları imajını verecek bir şeyler yükledikleri de yine ortaya çıkan bilgiler arasında.

Adil olan, kişinin bu programla konusu suç teşkil eden bir yazışma yapıp yapmadığına bakmak (bylock kullanıcıları silmiş olsalar bile, bu yazışmaları noktasına virgülüne kadar tespit etmenin mümkün olduğu söyleniyor) ve suç tespit edilinceye kadar da tutuklamayı hukuken anlamlı kılacak durumlar dışında, tutuksuz yargılama yapmak. Böylece binlerce insanı haksız yere hapiste tutmamak. Yurtdışı yasağı, denetimli serbestlik gibi önlemlerle, yargılama devam ederken mağdur olmasını önlemek.

Aslında bylock ile bir şekilde ilişkili oldukları tespitinden hareketle insanların peşinen suçlu ilan edilmesinin, işinden atılmasının veya hapsedilmesinin yanlış olduğu “Mor Beyin” çıkmadan önce de dile getirilmişti. Ama bylockun tek başına yeterli olmadığı yönünde karar veren bazı hakimlerin görevden alındığı ortamda bunun gereği yapılmamıştı.

Şimdi artık 11.000 insanın haksız yere hapiste olduğu anlaşıldı. Ama bu konudaki mağduriyet hala herkes için sona ermiş değil.

Taner Kılıç da adalet bekliyor

Geçen yılın Haziran ayında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Taner Kılıç, telefonunda bylock olduğu gerekçesiyle tutuklandı ve hala hapiste.

“Telefonuma kurmadım, kullanmadım. Ben baylok programını hayatımda hiç görmedim bile” diyor Kılıç.

Emniyet’ten rapor isteniyor. Ama haftalar, aylar geçtiği halde ondan ses seda çıkmayınca, ailesi Emniyet’in imajını alıp teslim ettiği telefonu yeminli bir adli bilirkişi olan bilişim uzmanı Koray Peksayar’a inceletiyor. Onun raporu “bylock yok, telefona hiç yüklenmemiş” diyor.

Af Örgütü de telefonu İngiltere’den uzman bir kuruluşa (İnsan hakları mahkemesinin de ciddiye alarak uzman görüşüne başvurduğu söylenen SecureWorks adlı kuruluş) inceletiyor ve o da “bylock izine rastlanmamıştır” diyor.

“Normalde savcılık tarafından toplanması gereken kendi hakkımızdaki, delilleri sanık olarak biz topladık masum olduğumuza dair” diyor Taner Kılıç mahkemede.

Ama mahkeme yine de Emniyet’ten rapor bekliyor ve o gelmediği için de talep edilen tahliye kararını vermiyor.

Aylar geçiyor, 31 Ocak’ta yeni bir duruşma yapılıyor. Artık “mor beyin”in de ortaya çıktığı bir ortam var ve tahliye bekleniyor.

Beklendiği gibi de tahliye çıkıyor. Ama sonra, savcının itirazı üzerine bir kez daha “tutukluluğun devamına” hükmediliyor.

Ve yine 8 aydır gelmeyen raporun beklenmesine devam ediliyor.

Telafi edici adalet ihtiyaç var

Ben Taner Kılıç’ı 2000’lerin başından bu yana tanıyorum. Temiz, mütevazı ve dürüst bir insan olarak tanıyorum ve suçlama konusu bana hiç makul gelmiyor.

Ama bunun için değil. Onu tanıdığım için değil.

Onun durumundan hareketle, tanıdığım tanımadığım herkes için geçerli olması gereken adil bir kurala duyduğumuz ihtiyaçtan söz ediyorum.

Elbette kendisini gizlemekte uzmanlaşmış bir örgüt var; çok alakasız görünen insanlar onun üyesi çıkabiliyor. “At izinin it izine karıştığı” doğru. Ama hukuk tam da bunun için var ve adaletin temel ilkeleri tam da böyle durumlar için tesis edilmiş.

Masumiyet karinesi, ispat yükümlülüğünün suçlayana düşmesi, geciken adaletin hak ihlali anlamına gelmesi ve tutuklamanın genel kural değil istisna olması, suç ve cezanın bireyselliği, kurunun yanında yaşın yakılmaması…

Hem doğal hukukun hem de “bir gemide 99 suçlu ve 1 masum olsa o gemiyi batıramazsınız” diyen fıkhın gereği.

Bunlar doğal hukuktan veya ilahi hukuktan süzülüp gelen ve adil davranış kuralları olarak somutlaşan zamanlar ve kuşaklar üstü doğrular.

Onların rehberliğine ihtiyacımız var. OHAL’de de var.

Çünkü bir topluluğa kızıp kantarın topuzunu kaçırırsanız, örneğin tutuklama tedbirini ceza gibi uygularsanız hakka girmiş olursunuz.

Kim olursa olsun, önleminizi alın, kaçma ve delilleri karartma ihtimalini ortadan kaldırın, sonra geniş geniş yargılayın.

Sonuçta suçu ispatlanırsa cezasını tastamam verirsiniz; masum olduğu anlaşılırsa da vicdan azabı çekmezsiniz. Ama gereksiz yere tutuklayıp, dışarıda olması mümkünken hapiste tutarsanız, yarın masum olduğu ortaya çıkarsa, o vebalin altında ezilirsiniz.

Bugüne kadar pek çok kişinin haksız yere tutuklandığı anlaşıldı ve tahliye edildi. Ama “pardon” deyip bırakmak o kişilerin kaybettiklerini geri getirmedi. Bunu tekrar tekrar yaşatmak, tekrar tekrar hakka girmek gerekmiyor.

Bir an için adaleti bir yana bıraktık diyelim, “FETÖ’yle mücadele” böyle mi başarılı olur, yoksa böyle mi baltalanır, bir düşünün. Bunu yaptığınızda, adil olan ile faydalı olanın çelişmediğini göreceksiniz.

Serbestiyet, 03.02.2018

Türkiye ve NATO: nereye?

Türkiye NATO’ya topraklarını savunmak için girdi. Bunun için otoriter Tek Parti rejiminde demokratikleşme yönünde değişiklikler de yapması gerekiyordu. NATO Türkiye’nin eşit üye olabildiği, üyeleri demokrasiyle yönetilen yegâne uluslararası örgüt. Dolayısıyla NATO on yıllar boyunca hem siyasî sistemimizin renginin belirlenmesinde, hem de sınırlarımızın savunulmasında etkili bir faktör oldu.

NATO ortak savunma fikrine dayanıyordu. Planlara göre, NATO üyesi herhangi bir ülke bir saldırıyla karşılaştığında, tüm üyeler birlikte cevap verecekti. Bu, potansiyel saldırganlar için caydırıcı olmaktaydı. NATO’nun karşısında Varşova Paktı vardı. Sosyalist ülkeleri kapsayan bu örgüt sosyalizmin çöküşüyle ortadan kalktı. Bunun üzerine NATO yavaş yavaş yeni misyonlar üstlenmeye başladı. Bu süreçte ABD başı çekti. NATO ABD’nin istediği istikamete doğru kaydı. Üyelerinin NATO’ya katkı miktarı açısından bakıldığında bunda çok yanlış bir şey yoktu. Çünkü NATO’nun yükünü önemli ölçüde ABD çekmekteydi. Avrupa –meselâ Almanya — bu sayede ekonomik kalkınmaya daha fazla kaynak ayırma imkânı buldu. Bunu birçok Amerikalı söyler. Hattâ bazıları Avrupa’yı savunma bakımından ABD’nin sırtında bir parazit olarak görür.

Türkiye’nin durumu Avrupa’dan çok farklıydı. Fakir bir ülke olmasına rağmen Türkiye NATO için büyük fedakârlıklara katlandı. İttifakın Güney kanadının ana ekseni olarak görev yaptı. NATO’daki ikinci en büyük orduyu ayakta tuttu. NATO’ya önemli katkılarda bulundu. Batı ittifakına katkıları Kore Savaşı’ndan başlayıp Balkanlara, Afrika’ya ve Afganistan’a doğru uzandı.

Ne var ki, çoğumuzun bir zamanlar sandığı gibi NATO pür askerî bir ittifak olarak kalmadı. Üye ülkelerin (elbette ABD hariç) iç işleriyle de meşgul oldu. NATO ülkelerinde potansiyel bir Sovyet işgaline karşı sivil direniş grupları örgütledi ve bu gruplar zamanla ABD’nin aparatlarına dönüştü. Gladio denen şey buydu. Görünürde demokratik değerlere dayanan NATO, perde arkasında Gladio aracılığıyla anti-demokratik işlere de imza attı.

Türkiye NATO için gerçekten önemli miydi? Saldırıya uğraması hâlinde NATO Türkiye’ye yardıma gelir miydi? Gelirse bunu NATO sözleşmesi gereği ve Türkiye hatırına mı yapardı, yoksa kendisi için mi? Bütün bunlar muammaydı. Türkiye asla bir NATO şemsiyesinden emin olamazdı. Ancak, potansiyel saldırganlar da emin olamazdı. Bu sayede NATO Türkiye için savunmada bir değer taşıdı.

ABD hem doğrudan hem NATO aracılığıyla Türkiye’ye siyasî müdahalelerden geri kalmadı. 1960 ve 1980 darbelerinde ABD’nin rolü açık. Bu iki darbe ABD’nin — en azından — onayı olmadan yapılamazdı, çünkü TSK Pentagon’un — emrinde denmemek için öyle söyleyelim — yörüngesindeydi. Son olarak 15 Temmuz darbe teşebbüsünde de, ABD’nin rolü görmezden gelinemeyecek kadar büyük ve açık. Zaten FETÖ çevrelerinde birkaç yıldır Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığı, Batı’ya mesafe koyduğu ve bu yüzden NATO tarafından müdahaleye uğratılması gerektiği dillendirilmekteydi. 15 Temmuz bir anlamda ABD ve NATO’nun Türkiye’ye müdahalesiydi.

Dış dünyada aleyhimize müthiş bir kampanya var. Türkiye’de neredeyse yolda yürüyen herkesin tutuklandığı, hiçbir şekilde aykırı ve eleştirel siyasî oluşumlara izin verilmediği, bütün medyanın Erdoğan’ın emrinde olduğu ve zerre kadar ifade özgürlüğü bulunmadığı yolunda muazzam bir propaganda kampanyası yürütülüyor. Bu abartma ve dezeformasyonun ana kaynağı FETÖ. Batı dünyası yüzlerce insanın katledilmesiyle, demokrasinin son anda kurtarılmasıyla, ezoterik bir örgütün tüm devlet yapısını ele geçirmesiyle hiç alâkadar değil.

ABD ve dolayısıyla NATO son zamanlarda iyice Türkiye karşıtı bir havaya büründü. Türkiye’nin büyük güvenlik endişesi duymasına sebep olan Suriye olayında ABD, PYD ile işbirliğini Türkiye’nin bütün itiraz ve ricalarına rağmen sürdürüyor. Zarrab üzerinden siyasî bir davayla Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. FETÖ ile mücadelesinde ülkemize destek vermediği gibi FETÖ unsurlarına çeşitli şekillerde sahip çıkıyor. Son olarak NATO, hayret ve dehşet verici bir tutumla askerî bir harekâtta Atatürk ve Erdoğan üzerinden Türkiye’yi hedef tahtasına oturttu. Türkiye’yi “düşman ülke” olarak etiketledi.

Bütün bunlar Türkiye’de hem devlet katlarında hem de halk arasında haklı bir öfkeye sebep oluyor. ABD, Türkiye’de en çok nefret edilen ülke durumunda. NATO da kuşkuyla karşılanan bir örgüt.

Türkiye bütün bu haksızlık ve yanlışlıklara tepki göstermekte haklı. Ancak buna rağmen siyasî yönetim telâş ve aceleyle önemli sonuçları olacak kararlar almamalı. NATO ile ilişkileri kesmek, Batı’ya bütünüyle sırt çevirmek gibi bir yola asla gitmemeli. Bu Türkiye’ye fayda sağlamaz, zarar verir.

NATO Amerika’nın güdümünde ama diğer NATO üyeleri de örgütte bir söz hakkına sahip. Bu yüzden Türkiye karşılaştığı problemleri,  maruz bırakıldığı ilkesiz ve ikiyüzlü muameleleri tüm NATO üyelerine anlatmaya çalışmalı. Batı’ya sağlam ve delilli bilgiler yağdırmalı. Diyalog yollarını kapatmamalı. Uzun vadeli bir enformasyon savaşı ve psikolojik mücadele için planlar ve hazırlıklar yapmalı.

Serbestiyet, 21.11.2017

AKM’den Gezi Parkı’na yol var mı?

Türkiye 2013’ün Mayıs sonu ile Haziran ve Temmuz aylarında tarihî bir vaka yaşadı. Kiminin Gezi Direnişi, kiminin Gezi İsyanları adını verdiği olaylarda bazı birey ve gruplar aktif rol aldı. Meydanlara çıktı, gösteriler yaptı, polisle çatıştı.  Sıcak olaylara bizzat katılmamakla beraber manevî, hattâ maddî anlamda isyancılara destek verenler oldu. Bunlar arasında yazarlar, akademisyenler, iş adamları ve partiler de vardı. Hem olaylar esnasında hem de ortalığın yatışmasından sonra, kimin doğru kimin yanlış yerde durduğu yoğun biçimde tartışıldı.  Şimdi Gezi’de alınan hangi pozisyonun daha doğru olduğunu anlamak için elimize bir fırsat geçmiş bulunuyor.

İstanbul Taksim’de yaklaşık yarım asır önce inşa edilen ve hem kötü ve kullanışsız olduğu, hem de ömrünü tamamladığı iddia edilen Atatürk Kültür Merkezi, yıllar süren tartışma ve çekişmelerden sonra yeni bir projeye konu yapıldı. Mevcut bina yıkılacak ve yerine aynı amaçlara hizmet edecek yeni bir bina inşa edilecek. Projenin özellikleri, yani binanın nitelikleri, kullanışlı ve gösterişli olup olmadığı şu anda beni fazla ilgilendirmiyor. Ele almak istediğim konu, eski binanın yıkılıp yerine yenisinin inşa edilmesi kararının bizzat kendisinin doğru, haklı ve meşru olup olmadığı.

Gezi olaylarının bazı boyutlarını hatırlatayım. Hükümet ve belediye — elbette Tayyip Erdoğan’ın talebi, talimatı veya yönlendirmesiyle — Gezi Parkı’nda bundan 60-70 yıl öncesine kadar var olan Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etmek istedi. Çeşitli kuruluşlar ve toplum kesimleri ağaçları ve yeşili koruma, alanın park olarak kalmasını sağlama, tarihe sahip çıkma gibi gerekçelerle bu karara karşı çıktı. Park bir grup tarafından işgal edildi. Polisin parkı zorla boşaltması esnasında kullandığı aşırı şiddet, işgalcilerden daha geniş bir toplu kesiminin dâhil olduğu bir karşı-şiddeti teşvik etti. Ancak, sadece bir cevap olması ve bir iki gün içinde dinmesi gereken (beklenen) bu karşı-şiddet, sistematik biçimde canlı tutuldu ve ülkenin her tarafına yayıldı. Şiddeti metot olarak benimseyen grupların özel katkılarıyla, olaylar yaklaşık bir buçuk ay sürdü. Hükümetin — bizzat Erdoğan’ın — olayların başını çeken gruplarla anlaşmasına rağmen park boşaltılmadı. Olayların başını çeken, meşruluğu kendinenden menkul Taksim Dayanışması grubu, devletin meşru şiddet tekeli anlamına geldiği ve bunu da yapacak kendi şiddet aygıtı olduğu gerçeğini unutup, bir de üstüne, tüm dünya için mücadele ettiği havalarına girerek anlaşmaya uymayınca, devletin güvenlik güçleri yıkılmaz bir kale olduğu hayal edilmeye başlayan Gezi Parkı’nı yarım saat içinde işgalcilerden temizledi. Sonrasında yargı kararları devreye girdi ve Topçu Kışlası projesi ya sonlandı, ya da en azından beklemeye alındı.

Bütün bu olaylar esnasında ben çok sayıda yazı kaleme aldım ve televizyon programlarına da katıldım. Devamlı olarak, o alanda ne yapılacağının ikinci derecede önemli olduğunu; herkesi tatmin edecek bir yol bulunamayacağını; dikkat edilmesi gereken şeyin meşru otoritenin karar vermesi ve bu karara uyulması olduğunu belirttim. Kararı beğenmeyenlerin ilerde yine aynı yöntemle yeni bir karar alıp eski duruma dönebileceğini, yani parkı ihya edebileceğini belirttim. Ortalık toz dumandı ve dediklerim yeterince işitilmedi. Ancak, bana göre, haklı olduğum kesindi. Niye haklı olduğumu AKM tartışmaları üzerinden hayalî bir senaryoyla tekrar anlatmaya çalışayım.

AKM bana sevimsiz görünen, içi de de pek kullanışlı olmayan bir bina. Ama bazı toplum kesimleri için özel — âdetâ kutsal — bir anlam taşıyor. Gezi olayları sırasında zaten AKM de geniş anlamda olayın içindeydi. Şimdiyse, Topçu Kışlası’nın tarihî eser olarak ihya edilmesini istemeyen, buna şiddetle karşı çıkan ve yeşil yeşil diye bağıranlar,  AKM’nin tarihî eser olarak korunmasını talep ediyor.

Bir senaryo yazalım. AKM yıkılsa. Yeri ağaçlarla, banklarla, küçük havuzlarla, çocuklar için oyun yeriyle bir park olarak düzenlense. Alan 60-70 yıl park olarak kullanılsa. Sonra dönemin mahallî ve genel kamu otoritesi (CHP’li bir Beyoğlu veya İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı ve/ya Ankara’daki bir CHP iktidarı diyelim), tarihe saygı ve cumhuriyet eserlerine sahip çıkma gibi gerekçelerle bu alandaki parkı kaldırıp AKM binasını orijinal biçimiyle yeniden kondurmaya karar verse. Parkı hep park olarak görüp kullanmış olan ve başka sebeplerle de kamu otoritesinden rahatsızlık duyan kişi ve gruplar buna karşı çıksa. Parkın park olarak kalmasını talep etse ve inşaat kararını dayatma olarak adlandırsa. İnşaatı önlemek için parkı işgal etse. Müdahale eden polisle çatışmalara girse. Bununla da kalınmasa;  hiç ilgisi olmayan şehirlerde de bu park adına işgaller yapılsa ve şiddet kullanılsa. Bu durumda nasıl bir tavır almak gerekir(di)?

Şahsen ben Gezi’deki pozisyonum neyse aynısını benimserdim. Şunları söylerdim: Alanda neyin yapılmasının doğru olacağını tartışmak anlamsız. Doğru üzerinde anlaşamayız. Onun yerine, alan hakkında meşru karar verme hakkı ve yetkisine kimin sahip olduğuna bakmak gerekir. Elbette bu, seçilmiş kamu otoritesidir. İhtilâf çok yoğunsa bölge halkının oy kullanacağı bir referanduma da gidilebilir. Ama parkı korumak ve AKM’nin yeniden inşa edilmesini engellemek için kalıcı bir işgal hareketine girişmek, şiddet kullanmak ve maksatlı olarak polisle çatışmak yanlıştır. İlerde göreve gelecek farklı bir kamu otoritesi, yukarıda izah ettiğim şekilde, AKM binasını yıkıp parkı ihya edebilir. Bu da aynı derecede meşru olur.

Ne dersiniz, bu durumda haksız mı olurdum? Herhalde olmazdım. İşte bu yüzden Gezi’de de haklı olduğumu ve doğru yerde durduğumu düşünüyorum.

Serbestiyet, 10.11.2017

Suriye Satrancı

Uluslararası ilişkiler hakkında konuşmasına başlayacak hemen herkesin ağzından dökülen ortak cümleyi herkes bilir. “Devletlerarası ilişkilerde hatır, gönül, vefa, ebedî dostluk ve ebedî düşmanlık yoktur, sadece devletlerin çıkarı vardır.” Tabiî, günlük ilişkilerinde, hatır, gönül, vefa, yardımlaşma, arkadaşlık, kader birliği gibi hasletlere öncelik veren insanların bu anlayışın manasını kavramasını ve kabul etmesini bekleyemeyebiliriz. Devlet yapılanmasına çekinceli bakan birisi olarak, devletlerin yapısı itibariyle insanın kimyasını bozduğunu, tabiî bir oluşum olmadığını, insanın genetiğine aykırı olduğunu her fırsatta söylerim.

Günlük konuşmalarda, yöneticilerin uluslararası ilişiklerde yanlışlarını ortaya çıkarmak isteyen çevrelerin, hiçbir sorumluluğu olmayan insanların söylediği “Esat’la kankaydın şimdi niye aleyhine döndün, Salih Müslim’i Ankara’ya kim davet etti, Obama’ya niye aldandın, ona niye güvendin, bugün niye böyle diyorsun” gibi sözlerin uluslararası ilişkilerde hiçbir değeri yoktur. Ya da uluslararası ilişkiler tam da böyle yürüyor.

Bu konu uzmanlık saham olmadığı halde bu ukalalığı yapmaya nasıl cesaret etiğim merak edilecektir. En son elime aldığım, Fahir Armaoğlu’nun Siyasi Tarih kitabını okurken, tam da bugüne benzeyen bazı bilgi kırıntılarına rastlamam bana bu cesareti verdi. Kitap 1789 Fransız ihtilâliyle başlıyor ve ben bu yazıyı yazdığım sıralarda 1835 yıllarına kadar geldim. Buraya kadar okuduğum kısmıyla bugün yaşadığımız olayların birbirine tamama yakın bir oranda benzediğini gördüm.  Tarihi uzun hikâyesiyle okurken pek fark edilmeyen nüanslar, peşpeşe okunduğunda net bir şekilde ortaya çıkıyor. Aşağıda yazacaklarım kitaptan, tarih sırasıyla ve hocanın kelimeleriyle olacaktır.

1789’da Fransız ihtilâli oluyor ve bu durum karşısında, hemen hemen aynı şekilde devlet ve toplum yapılanmasına sahip diğer Avrupa ülkelerinde rahatsızlıklar baş gösteriyor. Önceleri ihtilâl bazı ülkelerde sakin ve memnuniyetle karşılanıyor.

“Avusturya şansölyesi Kaunitz “Şüphesiz ihtilalin getirdiği her şey fena değildir” diyor. Veliahd Leopold ise “Bütün bunlar müstakar bir şekilde elde edilirse, Fransa Avrupa’nın en kuvvetli ülkesi olur. Fransa’nın bu şekilde yeniden kuvvet bulması, yakın zamanda, bütün Avrupa hükümdarlarını da ister istemez kendi halkları için de aynı şeyleri kabule zorlayacak bir örnek olacaktır” demiş. Ama süreç hiç de öyle işlememiş ve Avrupa devletlerini Fransa ile çatışmaya sürüklemiştir. Çünkü özgürlük fikirleri ve eşitlik talepleri diğer halklara örnek olmaya başlamıştır. Bu gidişat önlenmelidir. Başlayalım;

“Rusya Çariçesi II. Katerina Prusya ile Avusturya’yı Fransa’ya karşı harekete geçmesi için onları kışkırtmaya başlamıştır. Amacı, onlar Fransa’yla uğraşırken kendisi Polonya’dan yeni bir parça koparmak niyetindedir. İspanya, Sardunya ve Sicilya Kralları da Fransa’ya karşı harekete geçilmesini istiyordu. Önce Avusturya ve Prusya ittifak yaptı. Avusturya Fransa’ya savaş açınca Prusya da savaşa girdi.”

“Fransız ordularının Avusturya ordularını yenerek Avusturya Hollanda’sı denen Belçika’ya girmiş olması ve Manş denizinin kıyılarına kadar gelmesi İngiltere’nin hoşuna gitmedi. Bir de Amerika bağımsızlık savaşında Fransa’nın Amerikalılar’a yaptığı yardımı unutmamıştı. Bu olaylar olurken karşıdan seyirci olan İngiltere de işe karışarak, öne atılmaktan çekinen küçük Avrupa devletlerinin de Fransa’ya karşı savaşa katılmalarına sebep oldu”

“1793 yılında İngiltere, peşine İspanya, Hollanda, Napoli, Toskana, Venedik ve Papa devletlerini alarak Fransa’ya savaş açtı.”

“1795 yılının Nisan ayında Prusya, Mayıs ayında Hollanda ve Temmuz ayında da İspanya Fransa ile barış ilan ettiler. Fransa devletini resmen tanımışlardı. Fransa da önce Hollanda peşinden de İspanya’yla ittifak yaptı”

“Fransa kendini toparlayıp Avusturya’ya savaş açtı. Avusturya yenilmeye başlayınca barış istemek zorunda kaldı. Bu barış ile Fransa Belçika’yı aldı ve Venedik devleti Avusturya’yla bölüşüldü”

“Napolyon büyük bir donanmayla 1798’de Mısır’a çıkarma yaparak Osmanlı toprağını ele geçirdi. Buna karşı Osmanlı, İngiltere ve Rusya’yla ittifak kurdu. Rusya, Fransa’nın yukarıya çıkıp Balkanlara ayak basmasından korktuğu için Osmanlı devletinin yardımına koşmayı çıkarı için uygun görmüştü.”

“Napolyon Mısır seferindeyken Avusturya yeniden Fransa’ya karşı savaş açtı. Rus kuvvetleri de yardım etti ve bütün kuzey İtalya’yı işgal ettiler”

“Napolyon kendine karşı kurulan bu ikinci koalisyona karşı saldırıya geçti Avusturya’yı yendi. Luneville barışı imzalandı. Bu barış İngiltere’yi de Fransa’yla barışa götürdü. Amines barışı imzalandı”

“Fransa’nın Tunus ve Cezayir’le ilgilenmesi, Osmanlı’yla dostluk kurmaya uğraşması İngiltere’nin hoşuna gitmedi. Yanına Avusturya ve Prusya’yı da alarak 1804’te üçüncü koalisyonu kurdu.”

“Rusya, Fransa ile barış halinde bulunan Prusya’yı Fransa’ya karşı kışkırtmış ve onu ittifaka almıştır.”

“Rusya’yla Tilsit barışı yapan Fransa, o sırada Rusya’yla savaş halinde olan Osmanlı’yla arada aracılık yapacak Rusya da İngiltere ile Fransa arasında aracılık yapacaktı. Eğer Rusya’nın çabası sonuç vermezse İngiltere’ye karşı Fransa’nın ittifakına girecekti.”

 “Rusya, Fransa’yı Avrupa’daki Osmanlı topraklarının paylaşılması için baskı altına aldı. Sonuçta Eflak ve Boğdan’ın Rusya’ya verilmesine razı oldu. Ama bu tarihten sonra iki devletin arası bozulmaya başladı”.

“Avrupa’nın hemen hemen tamamını ele geçiren Napolyon, İngiltere’nin Avrupa’yla ticaretini engelleyerek zorlamaya başladı.”

“Napolyon, İspanya Kralı Ferdinand’ı tahttan indirip kardeşini tahta geçirince İspanyollar ayaklandı. Bunu fırsat bilen İngiltere 1807’de Portekiz’e asker çıkardı ve Portekiz halkını Fransa’ya karşı kışkırttı.”

“Avusturya kendini toparladıktan sonra Rusya’nın tarafsızlığını ve İngiltere’nin desteğini sağladıktan sonra 1809 yılında Napolyon’a karşı V. Koalisyon savaşını açtı. Napolyon kazandı. Sonuçta Viyana’da barış imzalandı. Anlaşmaya göre Galiçya’nın yarısını almış diğer yarısını da Avusturya’ya tarafsız gibi görünen Rusya’ya vermiştir. Yani Rusya hem Avusturya’yı Fransa’ya karşı kışkırtmış hem de ondan toprak kazanmıştır.”

“Vagram savaşından sonra Rusya’yla Fransa’nın arası günden güne bozuldu. Rusya, Fransa’ya karşı iki yüzlü bir politika izleyip, ona karşı da cephe oluşturmaya başlamıştı. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma ümidi gerçekleşmedi. Fransa’nın Varşova dükalığını kurmasını kendi üzerinde bir baskı olarak hissetti. Prusya’nın Fransız nüfuzuna girmesi Rusya’nın hoşuna gitmedi. İsveç’in Fransa’ya yanaşması da rahatsız ediciydi. Fransa’nın İngiltere’yi ticari olarak blokaja almasına karşı Rusya ablukaya aldırmayarak İngiltere’yle ticaret yapmaya devam etmişti. Bu tabii bir birlik doğurmuştu. Buna da Napolyon sinirlendi. Rusya’ya savaş açtı ama yenildi. Bütün Avrupa bu sefer Fransa’ya karşı birleşti. Fransa dört bir yandan istilaya uğradı.”

“1792 yılında Avrupa haritasını yeniden düzenlemek için Viyana Kongresi toplandı. Bu toplantı, Napolyon’a karşı birlik olan Avrupa devletlerini, ortak düşman Napolyon ortadan kalkınca birbirine düşürmüştür. İngiltere, gerektiğinde Rusya’ya karşı kullanmak amacıyla Prusya’nın kuvvetlenmesine önem veriyor. Avusturya karşısında Fransa’nın çok fazla ezilmesini istemiyor. Bununla beraber Fransa’nın tekrar Manş kıyısına gelmemesi için Belçika ve Hollanda’yı birleştirerek kuvvetli bir tampon oluşturmak istiyordu.

Avusturya, Rusya’dan çekindiği kadar Prusya’nın kuvvetlenmesinden korkuyordu. Prusya’yı Ren boylarında genişletip Fransa’yla çatışmasını istiyordu ki Avusturya’dan çekinsin. Aynı zamanda Kuzey İtalya’ya yerleşmek istiyordu. Bu yolla Fransa’yı kontrol altında tutacak ve İtalya’nın dağınık kalmasını sağlayacaktı.

Rusya Polonya’ya yerleşmek sonra da Osmanlı’nın üzerine dönmek istiyordu.

Prusya Almanya üzerinde nüfuz kurmak, hem Saksonya’yı hem de Ren boylarını ele geçirmek istiyordu.”

“Napolyon Mısır’dan çekildikten sonra, Osmanlı Devleti’nin Rusya ve Fransa’yla arası bozuldu. Osmanlı’ya yardım eden İngiltere Mısır’a yerleşip çıkmak istemedi. Ancak iki yıl sonra çıktı. Rusya, Osmanlı-Fransız dostluğunun sarsıldığını görünce, Osmanlı’nın yalnızlığından faydalanmak istedi. 1798 anlaşmasının tekrarlanması için Osmanlı’yı zorlamaya başladı. Osmanlı, başka bir dostu kalmadığı için istemeyerek razı oldu.”

“Osmanlı, Napolyon’un Austerlitz zaferinden sonra Ruslara zorluk çıkarmaya başladı. Buna, Napolyon’un Osmanlı Devletiyle dostluğunu yeniden kurma çabaları rol oynadı. Napolyon, Rusya’yı barışa zorlamak için Osmanlı’yı Rusya üzerine kışkırtıyordu. Bunların neticesinde 1806 Osmanlı Rus savaşı çıktı. Rusya hem Napolyon’la hem de Osmanlı’yla savaşıyordu. Bu durum da İngiltere’nin hoşuna gitmedi. İngiltere Osmanlı’ya ültimatom vererek Rusya’yla savaşın derhal durdurulmasını istedi. Osmanlı, Fransa’nın desteğiyle bu baskıya karşı koydu. Fransa’yla Rusya arasında imzalanan Tilsitt anlaşması sonrası, Fransa Osmanlı’yla Rusya arasında arabuluculuk yaptı ve iki devleti barış masasına oturttu. Barış görüşmeleri bir sonuç vermeyince savaş tekrar başladı. Fransa bu sefer de Rusya ile ittifak durumuna geçti. Napolyon, Osmanlı Devleti’ni bir kez daha aldatmış oluyordu. Halbuki Osmanlı Devleti Fransa’ya güvenerek Rusya’ya savaş açmıştı.”

“Tilsitt’e göre Rusya’nın Fransa’yla İngiltere arasında yapacağı arabuluculuk sonuç vermeyince, İngiltere Osmanlı Devleti’ne yaklaştı. Çünkü, Fransa ile Rusya’nın birlikte Osmanlı devletini yıkıp Boğazlar’ı ele geçireceğinden korkmuştu. Osmanlı da, Fransa-Rusya blokunun, içine İngiltere’yi de almasından korkuyordu.”

“İngiltere’yle Çanakkale anlaşması imzalanırken, Fransız-Rus münasebetleri soğumaya başlamıştı. Bu durum, İngiltere ile Rusya’yı birbirine yaklaştırdı. Napolyon’un kendisine karşı harekete hazırlandığını gören Rusya Osmanlı devletine barış teklif etti.”

“Fransa’ya karşı Rusya’nın öncülüğünde Avusturya ve Prusya’nın da katılmasıyla üçlü ittifak kuruldu. (1815) Avusturya bu gruba İngiltere’yi de dahil etti. İsmi dörtlü ittifak oldu. Hemen peşinden, ittifakın kendisine karşı kurulduğu Fransa da bu ittifaka dahil oldu. Adı böylece 5’li ittifak oldu.(1818)”

“Avrupa’da ortaya çıkan liberal akımlara karşı Rusya, Prusya ve Avusturya (1833) üçlü ittifak adı altında doğu blokunu kurdu. Bunu kurduklarını da İngiltere ve Fransa’ya bildirdi. Buna karşı İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz de Batı Bloku’nu kurarak cevap verdi. Beşli ittifak böylece bozulmuş oldu”

 “Batı bloku uzun ömürlü olmadı. İngiltere ve Fransa geçinemediler. Fransa İngiltere’den uzaklaşarak Avusturya’ya yanaştı.(1835)”

Buraya kadar yazdıklarım yeter sanırım. Ülkelerin kısa zamanda nasıl bir önceki müttefikini bırakıp hemen düşmanıyla birlikte hareket etmeye başladığını, ülkeler arası siyasetin bu şekilde işlediğini görmüş oluyoruz.

Şu anda hemen dibimizde, Suriye’de bir satranç oynanıyor. Bu satranca coğrafî olarak aslında hiç alâkası olmayan iki büyük ülke, iki de biri en uzun sınıra sahip Türkiye olmak üzere orta boy ülke oyuncu olarak katılmış durumda. Resim yapmayı becerebilseydim şöyle bir tablo çizmek isterdim.

“Ortada bir satranç tahtası. Üzerinde Suriye yazıyor. Satrancı iki kişi oynar ama bu satrancı dört kişi oynuyor. Yani boş olan iki kenarda da taşlar dizilmiş durumda. Bir kenarda ABD oturuyor, kucağında YPG var, elini tutmuş taşı ileri oynatıyor. Tam karşısında Rusya oturuyor. Kucağında rejim güçleri var. Onun da elini Rusya tutuyor, bir taş da o ilerletmiş. Rusya’yla ABD arasındaki bir kenarda Türkiye oturuyor. Türkiye’nin de kucağında ÖSO var. Bir taş da o ileri sürmüş. Türkiye’nin karşısında İran oturuyor. Onun kucağında ise Hizbullah/Haşdi Şabi var. Onlar da bir taş oynamış durumdalar. Her dört oyuncu da diğer üç oyuncunun ileriki hamlelerini hesaplayıp ona göre oynamaya çalışıyor. Bu arada okey masasındaki yancılar gibi bu masada da yancılar var. Bir köşede İngiltere, diğer köşede İsrail, öbür köşede AB, son kalan köşede de Çin, masaya ısmarlanacak çaylardan bedava nasiplenmeyi bekliyor.”

Bu masada şu anda Rusya’yla İran birbirine açık destek verip, ABD’nin hata yapması için uygun hamleleri yapıyorlar. Türkiye stratejik müttefiki ABD’den beklediği desteği önceden göremediği için o da (aslında aralarının limonî olduğu) bu ikiliye yanaşmış durumda. Rusya, Türkiye’yle ABD’nin arasının açılması için her türlü atağı yapıyor. (“Amerika YPG’ye hâlâ silah veriyor” sözü) Türkiye’ye yardım ediyormuş gibi yapıyor. ABD de bu ortaklığın arasına karakedi sokmak için değişik provokasyonlara (Havaalanı bombalaması, aralarında Rus askerlerinin de olduğu 300 kişinin uçak saldırısında öldürülmesi) girişiyor. Türkiye bir yandan ABD’nin önünü almak için atraksiyonlarda (Afrin harekâtı) bulunuyor. İran, Türkiye’nin fazla ileri gitmemesini (Ruhani’nin açıklaması) istiyor.

Tarihteki örneklerine bakarak şunu diyebilir miyiz? Günün sonunda Rusya’yla Amerika, Amerika’yla İran, yani bugün can düşmanı gibi görünenler birlik olup diğer ülkeleri açıkta bırakabilirler mi? Son görüşmelerden sonra ABD ile Türkiye tekrar ortak hareket edebilir mi? Tarihe bakarsak bunun hiç olmayacak bir şey olmadığını görürüz. Çok muhtemeldir ki, bu satrancın sonuna kadar daha çok cepheler açılacak, çok ittifaklar kurulacak, çok ittifaklar yıkılacak. Hatta Türkiye Salih Müslim’i yeniden Ankara’ya bile çağırırsa, bunu da “uluslararası politika”nın bir cilvesi olarak görmeliyiz derim vesselam. Her ne kadar bir birey olarak içimize sinmese de…

İçindeki Şakirti Öldürmek

Cemaatler, sivil toplum kuruluşları mıdır?

15 Temmuz ihanetinin ana faillerinin cemaat kisvesi altında örgütlenmesi, dine ve her türlü dinî değer, teşekkül ve tatbikata baştan beri mesafeli (hatta karşı) duran bir kesimin ekmeğine yağ sürmüş ve kimi kafaları karıştırmış olsa da, şahsî kanaatim değişmedi:

Çıkış serbestisi var iken/ise, mensupları dışında kimsenin hayat tarzına ilişmeme ve yaşam alanını daraltmama (ve elbette suça bulaşmama) şartıyla cemaatler sivil toplum müessesesidirler. Kamu otoritesine düşen, cemaatleri teşvik etmek yahut desteklemek değil, bu kıstasları taşıdıkları müddetçe kendi hâline bırakmaktır; laissez faire!

Ömer Çaha’nın İçindeki Şakirti Öldürmek: Bir Rüyanın Sonu isimli son romanı, bu kıstasları muhtemelen başından beri taşımayan, lâkin şer yüzü sonradan kamunun mâlumu olan cemaat görünümlü bir suç şebekesinin zamanla bir terör örgütüne nasıl dönüştüğünü anlatıyor.

Gülen’in kurduğu ve yönettiği bu şer şebekesinin işleyişini en iyi anlatan makalelerden birini Liberal Düşünce Dergisi’nin 83. sayısı için Cemaatten Terör Örgütüne: Gülen Hareketinin Anatomisi başlığı ile yine Ömer Hoca yazmıştı. Bu defa akademinin resmî ve köşeli dili yerine edebiyatın geniş ve estetik imkânlarını kullanarak, zengin tasvirleri ve akıcı diyaloglarıyla güzel bir roman çıkarmış, ortaya.

Untitled-1

Bir okul açmak için gittiği Japonya’da Mikie ile evlenen Yusuf, karısı ikinci çocuklarına hamile iken ortadan kaybolmuş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır. Ta ki yıllar sonra gönderdiği günlüğü ile gerçek kimliğini Mikie’ye tanıtana kadar:

Gerçek adı Cevdet’tir. Üniversite yıllarından itibaren Gülen’e bağlı hizmet hareketi için çalışmıştır. Mikie ile, Japonya’daki işlerini daha rahat yürütebilmek için evlenmiştir. Her bakımdan çok pişmandır. Özür dilemekte ve Türkiye’ye gelecek olursa yardımına başvurabileceği kişinin adını vermektedir: Bekir.

Mikie’nin İstanbul’a gelişiyle başlayan roman kâh günlüğün sayfalarında ilerleyerek, kâh Cevdet ve Ayşen’in farklı yollardan ilerleyen fakat bir noktada kesişen hikâyelerini anlatarak devam ediyor. Hikâyenin eksik kalan parçalarını tamamlamak ise Bekir’e düşüyor.

Cevdet, dar gelirli ve mütedeyyin bir ailenin oğlu. Denizli’nin Çivril ilçesinden İstanbul’a okumak için geliyor. Üniversiteye yazıldığı gün yakasını FETÖ’ye kaptırıyor. Şakirtlikten ışık evi abiliğine, oradan okul imamlığına derken örgüt basamaklarını hızla çıkarak ülke imamlığına kadar yükseliyor. Üstlendiği görevler ve sorgusuz-sualsiz yaptığı hizmetler mukabilinde Gülen ile tanışma şerefine(!) bile nail oluyor.

Ayşen, Bursalı ve zengin bir aileden geliyor. Hür tabiatlı, serbest tavırlı ve çekici bir kız. Örgüt onu kazanmak için farklı yollar deniyor, kazandıktan sonra ise hem parasından hem güzelliğinden fazlasıyla istifade ediyor. O hür tabiatlı kızdan örtün deyince örtünen, açıl deyince açılan, yat deyince yatan, evlen deyince evlenen bir robot kalıyor geriye.

Cevdet’in ve Ayşen’in başından neler geçti? Yolları nasıl kesişti? Cevdet neden yıllar sonra Mikie’den özür dileme gereği duydu? Ayşen’in hikâyesi Mikie’yi neden bu kadar ilgilendiriyor? Okuma keyfinizi azaltmamak için tafsilata girmeyeceğim.

Romana getirebileceğim tek eleştiri, Cevdet’in ailesiyle tanışmak için Çivril’e giden Mikie’nin lisan (anlaşma) sorununu nasıl çözdüğünün atlanmış olması. İstanbul’da kendisine rehberlik ve yarenlik eden taksi şoförü Orhan’dan bu hususta yardım istemiş olsa, Mikie ile aralarında başlayan duygusallık Çivril yolunda aşka dönüşebilirdi sanki. Romanda mutlu olan kimse yok. Fakat sinemaya uyarlanacak olursa -ki hararetle tavsiye ederim- bu ‘mutlu son’ düşünülebilir.

Akademisyen kimliği yanında nezaketi, olgunluğu ve insaniyetiyle Ömer Hoca’ya duyduğum özel sempati ve saygıyı ifadede çoğu zaman yetersiz kaldım. Benim nazarımda bu roman, sırf bu fırsatı verdiği için bile kıymetli. Yüreğinize, kaleminize sağlık hocam.