Ana Sayfa Blog Sayfa 141

HDP’de Kongre Yaklaşırken: Bilgen’in Açıklamaları

11 Şubat 2018’de HDP kongresi var. HDP mahallesinde gecikmiş, gecikmiş olmasına rağmen tutarsız, güçsüz ama yine de anlamlı ilginç tartışmalar, açıklamalar var. Kongreler önemlidir elbette. Genel başkanlığın, MYK’nın, PM’nin daha heyecanlı geçmesine en önemli sebeplerden biri yerel ya da genel seçimlerde partinin başarılı olabilme potansiyeli olsa gerek. Bu heyecan kongre dışında ve öncesinde başlar kesin sonuçlar açıklanana kadar devam eder. Kongreler izlenen politikalar ile yüzleşme, yeni yüzlere fırsat verme ve aynı zamanda yapılacak politikaların tespiti açısından önemlidir. Yapılan konuşmalar söylemler de aynı zamanda partinin tutum ve politikalarını anlamada da yardımcı olur, analizcilere ya da takipçilere. HDP kongresi Demirtaş’ın aday olmama isteği üzerine partisinin veya arkadaşlarının yaptığı “teknik olarak zor” şeklindeki ilginç açıklamalar ile Hasip Kaplan’ın attığı “sakın ha” diye başlayan twitleri önemli bir tartışma yaratmış olsa da HDP’de liderin veya herhangi bir pozisyondaki yetkilinin belirleyici bir önemi olmadığı kanaatindeyim; ancak bu yazının mevzusu bunlar değil. HDP’nin önemli yüzlerinden ve açıkçası Kürtler arasında hatırı sayılır bir saygınlığı da olan parti sözcüsü Ayhan Bilgen ile birçok görevde bulunmuş Ahmet Türk’ün yaptığı açıklamalar esasen kimin genel başkan ya da MYK’da yer alacağından daha önemli olsa gerek.

Gazeteduvar haber sitesinin parti sözcüsüne dayandırdığı habere göre HDP birçok konferans yapmış ve kongrede partinin mevcut durumu ve eksikler ele alınarak, öz eleştiri yapılmış, yeni döneme dair politikalar önerilmiş ve hafta sonu Ankara’da yapılan merkezi kongrede de yerellerden gelen değerlendirmeler ele alınarak Kongre’ye taşınacak başlıklar belirlenmiş… Bütün bunları yapabilmişse özelde Kürt siyaseti açısından genelde ise Türkiye demokrasisi açsından önemli bir iş yapmış olacaklar; ancak bunu yapabildiklerini ya da eksiklerin, yapıldı denilen öz eleştirilerin kongreye taşınabileceğini, kongrede ifade edilen hatalar ile yüzleşip eksiklerin farkında olduğu inancını yaratacak ve bu eksikleri giderebilecek bir politik söylem ya da hat oluşturabileceklerini sanacak kadar acemi ya da saf olmamak gerekir. Zira yapamadıkları yapamayacaklarının teminatı olsa gerek.  Birçok örnekten bir tanesi Demirtaş ilk cezaevine girdiğinde büyük bir barış planı üzerinde çalıştığı, bunu yapılacak olan 20 Mayıs Olağanüstü kongresinde açıklanacağı ifade edilmişti. Ancak bu planın akıbeti bunu ifade edenler tarafından da takip edilmedi. Bu olağan kongrede de zaten bu plandan bahs edilmiyor artık.

Ayhan Bilgen’in önemli gördüğüm ve aynı zamanda kongreye taşıyamayacağını iddia ettiğim tespitlerine gelince; haklı bir şekilde demektedir ki “Siyasetçinin sorumluluğu, sorunları en az bedel ödenerek çözebilme konseptini geliştirmektir. Yaşamı, demokratik çözümü, karar alma süreçlerinin temel ekseni haline getirmek, HDP’nin varlık sebebi ve en temel iddiasıdır.” Bu ifadelere yönelik bir eleştirim yok; ancak “HDP ve yetkilileri bu sorumluluğu, bu kuruluş amacı olarak iddia edilen amaçlarını hedeflerini neden yerine getiremedi?” diye sormak bu ve benzeri eleştiri ya da soruları çoğaltıp sormak gerekiyor. Ve muhtemelen kendisi de bu eleştirinin farkında olacak ki aynı cümlesinin devamında “Bu konuda HDP’den kaynaklanmayan HDP’yi aşan nedenler ve HDP açısından haklı mazeretler… (var)”. Bu kendilerini aşan sorunların, mazeretlerin ne olduğuna değinmiyor; yukarıda da dediğim gibi kongrede de değinebileceklerini beklemiyorum nitekim kendisi de henüz kongreye taşıyıp ve tartışmadan peşinen “bizim mazeretlerimiz var” diyor. Peki, kendilerini aşan nasıl bir sorun vardı? Nasıl bir mazeretleri vardı? Sorumluluklarını yerine getiremeyecek kadar önemli ne yaşandı? O dönemi hatırlamanın bu ve benzeri soruların cevabını bulmakta faydası var. Öncelikle Türkiye siyasî tarihi boyunca hayal edemeyecekleri kadar imkân ve fırsatları vardı.  O dönemde bir devlet olarak Türkiye yetkililerine verilmeyen uluslararası platformdaki randevular Demirtaş ve HDP’ye verilmekteydi. HDP meclisin üçüncü büyük partisiydi, 100’den fazla belediyede yönetimdeydi ve ciddi bir halk desteği vardı. Türkiye’de geniş bir şekilde basında yer alabiliyor ve şu anda haklı haksız karşılaştıkları herhangi bir müdahaleye de uğramamaktaydılar. Yani koşullar onların kendilerini ifade edebilmesine, dertlerini anlatabilmesine Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir dönem olmadığı kadar vardı. Bunların hepsi imkân ve fırsatlardı. Bu imkân ve fırsatlara rağmen parti sözcüsü olarak ifade ettiği sorumluluklarını yerine getirme ve çözüm üretme önünde nasıl bir engel vardı? Bu muazzam imkân ve fırsatlara rağmen tam olarak neydi kendi sorumluluklarını yerine getiremeyecek mazeretler?

Onlar, esasen, ifade ettikleri bu sorumluluk ve çözüm üretebilme kabiliyetini bilerek isteyerek feda ettiler. Çözümün değil; sorunun bir tarafı olmayı tercih ettiler. Nitekim bu hendekler kazılmaya başladığında onlar bu imkân ve fırsatları ifade ettikleri sorumluluklarını yerine getirme, çözüm üretme, diyalog geliştirme, siyasetin terörize edilmesine engel olma… gibi amaçlar için kullanmadılar. İlk olarak Diyarbakır’da yaptıkları acil ve geniş katılımlı bir toplantıda hendeklere destek verilmesi gerektiğini ifade ettiler, daha sonra aynı yöntemle toplanıp “yeteri kadar destek veremedik” diye özür dilediler. Ellerindeki lobi faaliyetlerini imkân ve fırsatlarını PKK’nın kazdığı hendeklerin, sokaklara ve evlere el koymalarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak için kullandılar. O dönem ürettikleri ve HDP tarafından çokça dile getirilen en meşhur söylem ”bu bir savunmadır, savunma” olmuştu. Yaptıkları çağrılar ve lobiler ile uluslararası kamuoyundan hükümete müdahale edilmesini istediler. İnsan aklını ve duygularını teslim almak için resim siyaseti dahil başvurmadıkları yol kalmamıştı… Uzatmak istemiyorum, bu kısa özet bile HDP’nin o dönemi kast edip “bizi aşan sorunlar vardı” söylemini ya da açıklamasının yerinde olmadığını göstermek için yeterli, galiba. Haklarını yememek gerekiyor sadece HDP ve yetkilileri de değil; aynı zamanda bütün bileşenleri ve kendilerine yakın olan bütün sivil toplum kuruluşları ile bu imkân ve fırsatlarını PKK hendeklerini desteklemek, onu meşrulaştırmak, hükümetin operasyonlarını itibarsızlaştırmak için kullandılar. Örneğin DTK’nın yetkilisi “Tayyip yargılanacaksın, suçunu fazla artırma” diyordu.

Bugün ise, çıkıp hendek sürecinde yapmadıkları ya da yaptıklarından dolayı getirilen eleştirilere dönemin ruhuna ve gerçekliğine uymayan gerekçeler üretmek yerine onunla yüzleşmek, kendi hataları ve tercihleri sonucunda kendi hareket alanlarını daraltan, Kürt siyasetini tıkayan Türkiye demokrasisine de katkısı olmayan anlayış ve yaklaşımlarını mahkûm etmek, Türkiye’nin önemli yol aldığı Kürt meselesinde yanlışlar ile yüzleşilmesine ve bu meselenin insan hak ve hürriyetleri temelinde çözülmesine katkı sağlayacak bir politik yol ve hat üretmek için, kongre bir fırsattır, aslında. Özeleştiriler yapıldı, yanlışlar eksikler iki gündemimizden biri olacak demek önemli ve anlamlı; ancak bunları günü kurtarmak için ifade etmek yerine özeleştirilerin genel kurula taşınması gerekiyor.

Kongre öncesi parti sözcüsü Bilgen’in ifade ettiği ve kongreye taşınacağını ifade ettiği yukarıdaki açıklamalarının değindiğim sebepler ile tutarsız ve gerçek dışı olmasının yanında Bilgen’in eksiklerin, yanlışların farkında olunması ve kongreye taşıyacaklarını söylemesi de önemlidir. Bunun yanında Bilgen’in açıklamaları kadar önemli ve aslında yine geç kalınmış bir açıklama da deneyimli siyasetçi Ahmet Türk’ten geldi. Onun eleştiri ve çelişkilerine başka bir yazıda yer ayırmak gerekiyor.

 

Dünyada suç, ahirette günah

Yaptığımız davranışların ve söylediğimiz sözlerin bir kısmı bu dünya için suç, öbür dünya için de günah olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, bazı fiillerimizin bu dünyada adı “suç”tur, dinî inanç sahibine göre de öbür dünya için adı “günah”tır. Bu kategoriye giren fillerimiz için hem bu dünyada hem de öbür dünyada bir karşılığının olacağına inanılır. Yani aynı fiil hem günah hem de suçtur.  Bazı fillerimiz sadece günahtır, bu dünyada bir karşılığı yoktur. Bazı fiillerimiz de sadece suçtur, öbür dünyadaki karşılığı konusu tartışmalıdır.

Bu dünyada suç olarak adlandırılan fiillerin cezasını manevi olarak toplum, fiilÎ olarak da kamu otoritesi verir. Suçun pasif cezalandırıcısı toplumdur. Görünürde hiçbir eylem yoktur ama suçu işleyen büyük bir eza çekmektedir. Toplumdan dışlanmakta, selam verilmemekte, alış-veriş yapılmamaktadır. Suçun aktif cezalandırıcısı ise, insanların ortak iradeleriyle oluşturduğu kamu otoritesidir yani devlettir. Fail, kanunlarda yazan miktarda ve şekilde bir cezaya çarptırılmaktadır.

Benim sınıflandırmama göre günahlar 3 gruba ayrılır.

Birincisi, kişinin sadece kendini ilgilendiren, bir başka insanla hiç ilgisi olmayan günahlar. Yani kişinin kendi iradesiyle (dinî anlamda) kendine verdiği zarar veya işlediği günah. Buna örnek, kişinin tek başına içki içmesi, uyuşturucu kullanması, intihar etmesi verilebilir.

İkincisi, iki kişinin rızayla işlediği ve birbirinden şikâyetçi olmadığı “günah”. Buna da örnek olarak zina, kumar, rüşvet gösterilebilir.

Üçüncüsü, bir kişinin başka bir kişinin rızası hilafına işlediği günah. Diğerinin, fiili işleyenden şikâyetçi olduğu günah. Buna da tecavüz, hırsızlık, cinayet örnek verilebilir.

Bu üç günah için de inanılır ki (semavî dinler, yani öbür dünya inancı olan dinler için söylüyorum) öbür dünyada tanrının uygun göreceği bir azap vardır. Hiçbir insan da bundan kaçamayacaktır.

Şimdilik bu dünyada yaşayan bizler için bu üç günah türünden hangilerinin bu dünyada da cezasının olabileceği/olması gerektiği konusu önem arzetmektedir. Başka bir deyişle, insanların ortak iradeleriyle oluşturduğu hukuk ve onun sonucu yazılan kanunlar, bu üç günah türünden hangilerine müdahil olup, işlendiği anda ceza yaptırımını yürürlüğe sokacaktır/sokmalıdır. Yani kişinin evinde (veya başka bir özel mekânda) içkisini içmesi, kötü sözler söylemesi, vücuduna dövme yaptırması (bunun da islam dininde günah olduğu söylenir), uyuşturucu kullanması durumlarında, kamu gücünün bu günahların olmasını engellemek veya olduktan sonra cezalandırmak gibi bir yetkisi var mıdır? Olmalı mıdır?

İnandıkları dinî anlayışın, toplumun yaşayışının tümünde hâkim ve belirleyici olmasını, dolayısıyla da devletin bu anlayışı korumasını arzulayan kesimler, bu durumlarda da devletin müdahil olmasını istemektedirler. Öncelikle devletin önleyici görevini yapıp, içki satılan yerleri kapatmasını, dövme yaptırmanın, uyuşturucu satışının yasaklanmasını beklemektedir. Bu tedbirlere rağmen hâlâ bu günahları işleyenlere de, geçmişteki dinî içtihatlardan edinilmiş ceza şekli ve miktarlarınca bir cezayı devletin uygulamasını istemektedirler.

İkinci günah türünden olan, iki kişinin rızayla işlediği günahlardan hangisine devlet karışmalıdır sorusunun cevabı biraz daha karmaşıktır. Örneğin din tarafından “zina” olarak adlandırılmış, iki kişinin rızayla oluşturduğu ilişki devletçe engellenmeli, yapanlar da cezalandırılmalı mı? Kumar gibi, iki veya daha çok kişinin rızayla aktörü olduğu fiilin devletçe yasaklanması/cezalandırılması gerekir mi? Bu ikisinden ayrı, ama yine rızayla yapılan bir fiil olan “rüşvet” konusunda devletin tavrı ne olmalıdır?

Üçüncü günah türü olan, diğer tarafın rızası hilafına yapılan kötü bir fiilin, insanların ortak iradeleriyle oluşturduğu hukuk/kanunlar ve devlet tarafından cezalandırılması konusunda hiç kimsenin aklında bir şüphe yoktur. Çünkü bu tür fiillerde bir taraf zarar görmektedir. Bu zarar da bir adaletsizlik doğurmaktadır. İnsanların ortak iradeleriyle kurmuş oldukları hukuk/kanun ve dolayısıyla devletin asıl ve belki de tek amacı/görevi, bu adaletsizliği öncelikle önlemek, önleyememişse faili bulup zararın tazminini sağlamak ya da bir ceza usulüyle yaptığının karşılığını çekmesini sağlamaktır. Bu konuda hemen hemen bir ihtilaf bulunmamaktadır.

Devletin nereye ne kadar karışacağı konusu birinci ve ikinci tür günahlarda önem arzetmektedir.

Birinci tür günah, bu dünyalık bir suç oluşmadığı için aslında devletin kesinlikle ilgi sahasında değildir. Devletin, kişinin özgür iradesiyle, eğer zararı varsa sadece kendine olan bir fiili, “sen bunu yapamazsın, yaparsan sana ceza uygularım” deme hakkı ve görevi yoktur ve olamaz. Çünkü bütün dinler, şahsın kendisine, onun iradesine hitap ederek “yapmayın, kaçının, yaklaşmayın” diyerek günahtan uzak durmasını istemektedir. Hiçbir güce de “başkalarının bu tür günahları işlemelerine engel ol” diye bir emri yoktur. O yüzden, tamamen özel sahada gerçekleşen, bir başka şahısla hiç ilgisi olmayan bir günahın devlet tarafından önlenmeye çalışılması peşinden de cezalandırılması haksız ve yersiz olacaktır. Ancak devlet, içki ve uyuşturucu gibi maddelerin halka açık yerlerde (parklarda) kullanılmasını, belirli yaştan küçük kimselere içki verilmesini, belirli saatten sonra alkol satışının, her zaman da uyuşturucu satışının yasaklanması gibi tedbirler almaktadır. Özgürlükçü anlayışa göre devletin bu tür yasaklar koyması da yersizdir. Ancak bütün dünya ülkelerinde benzeri uygulamalar ortak olduğu için fazla da itirazla karşılaşılmamaktadır.

Burada bazı istisnaî durumlar olabilir. Kişinin, geri dönüşü olmayacak bazı fiilleri işlemeye teşebbüs etmesi durumunda kamu gücü önleyici/vazgeçirici bir girişimde bulunmalı mıdır? Örneğin; intihar gibi bir girişimde kamusal güç, hayatın son bulmaması için vazgeçirmeye, önlemeye gayret etmelidir. Yine bir kişinin, vücut bütünlüğü açısından geri dönüşü olmayacak bir fiilde (örneğin elini-kolunu kesmesi gibi) de önleyici olmaya çabalaması doğrudur. Ancak bu, insanların bu tür girişimlerini önceden önleyici bazı tedbirler alma şeklinde değil, fiilin işlenme anında tedbir alması şeklinde olabilir. Yani intihar aleti olabilecek bıçak satışının, intiharları önlemek için tümden satışının yasaklanması şekliyle değil, teşebbüs aşamasında harekete geçmek şekliyle olmalıdır.

İkinci günah işleme şeklinde de aslında devletin yapacağı pek fazla bir şey yoktur. Çünkü fiili işleyen iki taraf da rıza sahibidir. Şikâyetçi olan yoktur. İşte en çok bu durumda, dinî inanışı, inandıkları dinin, hayatın bütününe hâkim olmasını isteyen kesimlerce, devletin bir cezalandırma yapması istenmektedir. Örneğin “zina günahı, ceza kanununda da suç sayılmalı ve Allah’ın lanetlediği bu fiili yapanlar hak ettikleri şekilde cezalandırılmalıdır” denmektedir. Şayet bu istek gerçekleşecek olsa devletin şunu da yapması gerekecektir. Her evin her odasına kamera koyup, bu fiili işleyenlerin tespit edilip, mekâna baskın yapılıp, kimlik kontrolünden geçirilip, aralarında nikâh akdi yoksa cezalandırılmaları mümkün hale gelecektir. Çünkü, ceza kanununda suç olarak yazılmış bir fiili tesbit için en etkili ve hakkaniyetli yol bu olacaktır. Şayet, zinanın cezalandırılması gereken bir suç olduğunu düşünenler de kendi evinin her odasına kamera koyulmasına razı olacaklarsa (hem eşitlik ilkesi gereği hem de o mekânda da bu fiilin işlenmesi ihtimali olduğu için) bu uygulanabilir. Tabiî bu durumda “özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı” ilkesi tamamen ortadan kalkacaktır. “Kamera konmasın ama yine de “zina” suçu cezalandırılsın” diyecekler olacaktır. O zaman da geriye tek ihtimal kalır. O da “ihbar mekanizmasıdır”. Şayet bir fiil kanunda suç olarak tanımlanmışsa ve bir suçu önlemek her vatandaşın göreviyse, kolluk kuvvetleri vatandaştan yardım isteyecektir. Herkesin herkesi, “bunlar muhtemelen zina yapıyorlar” gerekçesiyle şikâyet etmesinin yolu açılacaktır. Şikâyet edilenler hakkında soruşturma açılacak ve sonuçta ihbar edilen kişilerin çoğunlukla akraba, arkadaş, iş ortağı olduğu ortaya çıkacak. Böyle bir fiili işlemedikleri veya işlemeye niyeti olmadığı ortaya çıkacaktır. Kolluk kuvveti ve adalet teşkilatı gereksiz yere meşgul edilecektir. Bazı ihbarlar da gerçek çıkabilir. O şahıslar sorguya alınır ve bu fiili gerçekten yaptıkları ortaya çıkarsa ve failler “biz bu işi gönüllü yaptık kimseye de zararımız olmadı, size ne oluyor?” derlerse ne cevap verilecektir? Bu uğraş, bugün görülmeyen birçok soruna ve mağduriyetlere yol açacağı için devletler bu fiili, kanunlarda suç olarak tarif etmekten ve cezalandırmaktan vazgeçmişlerdir. Suç vasfı kalmamış, günah vasfı ise öbür dünyaya kalmıştır.

Yine bu sınıftaki günahlardan kumar da böyledir. İki kişi birbirinin parasını kolay yoldan kazanmak amacıyla gönüllü bir ilişkiye girmişlerdir. Aslında bu fiile de devlet karışmamalıdır. Cezalandırmakla önlenecek bir fiil değildir çünkü. Nitekim Türkiye’de bu suç takip edilmekte, birçok yere baskınlar düzenlenmekte, mekân dağıtılmakta, paraya ise el konmakta, failler sorgularının ardından serbest bırakılmaktadır. Bu bile başlı başına bir hukuksuzluktur.

Bu iki konuda devlet bazı önlemler alabilir. Örneğin, umumî ortamlarda bu fiillerin işlenmesinin yasaklanması, çocukların bu fiillerden korunması gibi yasaklar çoğu zaman tartışılsa da toplumca uygun görülmektedir.

İki kişinin rızası olup da hem bu dünyada, hem de öbür dünyada cezalandırılan fiillere en güzel örnek “rüşvet”tir. Rüşvette de içki ve kumar gibi iki tarafın da rızası vardır, şikâyetçi yoktur. Ama bu görünürde böyledir. İşin görünmez kısmında ise zarar gören bir kesim vardır. O çok belirgin olmadığı için rüşvet iki kişi arasında ve rızayla yapılan bir fiil gibi görünmektedir. “Rüşvet, genelde kamu işinde, olmaması gereken bir işi oldurmak veya olması gereken bir işi oldurmamak için, bu durumdan menfaat sağlayacak bir şahsın, kamu görevlisini de bu menfaate ortak etmesidir.” Bu fiilde zarar gören, failler dışındaki tüm halktır. Yani zarar gören bütün toplumdur. O yüzden bu günah bu dünyada da suçtur ve kamu otoritesince cezalandırılmalıdır. Dikkat edilirse burada, rıza göstermeyen ve zarar gören bir kesim vardır. Aslında bu günah türü, ikinci kategoriye değil üçüncü kategoriye daha uygundur.

Devletlerin, hukukun, adaletin, kanunların bu dünyada önce önlemek, önlenememiş ve işlenmişse faili cezalandırmak görevine, hakkına, yetkisine sahip olduğu “günah”, üçüncü sınıftaki günahlardır. Yani, mağdur birinin olduğu, mağdurun bu işte rızasının ve haberinin olmadığı ve fiilden zarar görüp acı çektiği ve şikâyetçi olduğu “günah”lardır. Diğer günahları devletin takip etmesi, cezalandırması hakkı, görevi, yetkisi yoktur.

Bütün bunların yanında, bu dünyada suç olarak görülüp, öbür dünyada da günah olup olmayacağı bilinmeyen bazı fiiller vardır. Örneğin, devletin verilmezse suç olarak cezalandırdığı “vergi”, şayet tam olarak yasalarda yazıldığı gibi ödenmezse, Allah da öbür dünyada buna bir ceza uygulayacak mıdır? Örneğin askerliği reddetmek, (vicdani red) bu dünyada suç olarak cezalandırılmaktadır. Acaba dine göre bu da günah olarak öbür dünyada hesap sorulacaklar arasında mıdır? Belki burada da “devlete karşı suçlar” ile “ferde karşı suçlar” ayrımı yapılmalıdır. Yani bir fiil bir başka ferde zarar veriyorsa bu her hâlükârda suçtur, aynı zamanda da günahtır.  Ancak devletlerin kendilerine karşı işlendiğini iddia ettiği suçlar ile, zulüm olarak halka dayatılan ve kanunlarda yazılan suçlar (mesela bizdeki devrim kanunları gibi) fertler tarafından işlenirse, bu suçların öbür dünyada herhangi bir yaptırımı olmayacaktır. Şayet böyle bir şey olursa, Allah’ın o vakit, her devletin kendi anlayışına göre (devletin selameti adıyla) halka dayattığı ve birbiriyle çelişkili olabilecek suçları günah statüsüne koyup cezalandırması gerekecektir. Örneğin, İran devletinin “başını açmak suçtur” yasasına uymayanları da, Türkiye Devletinin (bir dönem için) “başını kapatmak suçtur” yasasına uymayanları da, aynı anda cezalandırması gerekecektir. Kısaca, devletlerin bu dünyada yasalarına koydukları her suçun, suçu işleyenlere öbür dünyada da bir cezasının olacağını iddia etmek dine dünyadan hüküm sokuşturmak olur. Yani vergisini tam vermeyenler için “bu tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır” söylemi tamamen insanları zayıf yerinden vurmak için devletlerce uydurulmuş bir bidattir.

Ekonomik Politika Kitap Değerlendirmesi

20. yüzyıl totaliter ideolojilerin altın çağı olarak tanımlanır. Faşizmden sosyalizme, nazizmden komünizme kadar bütün totaliter ideolojiler, çağın popüler ideolojileri olmaları hasebiyle 20. yüzyılda dünyada ilgi ve karşılık bulmaktaydı. Yeryüzünde bir “cennet” vaat eden bu ideolojiler, insanları ve toplumları kolayca etkisi altına alabiliyordu.

Totaliter rejimler, bireylere ve toplumlara neredeyse hiçbir özgürlük tanımayan, tüm toplumu belirli bir ideoloji doğrultusunda yönlendiren ve bunun için baskıcı yöntemler devreye sokmaktan çekinmeyen rejimlerdir.

Tüm bu totaliter ideolojilere dayanan rejimlerde, devletler bu ideolojiler adına topluma büyük baskılar uygulamıştır. Muhalifler acımasızca ortadan kaldırılmış; bu ideolojilere ve rejimlere muhalif olan gazeteciler, entelektüeller, sanatçılar ya sürgün edilmiş ya da katledilmiştir. Toplum, korku duygusu sömürülerek yönetilmiştir.

Ludwig Von Mises, tam da 19. yüzyılın sonlarında, 1881 yılında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dünyaya gelmiştir. Avusturya İktisat Okulu’nun önemli bir temsilcisi olan Mises, dünya üzerinde giderek yaygınlaşan totalitarizme karşı  çok etkili bir entelektüel mücadele vermiştir. Carl Menger’in önderliğinde ortaya çıkan Avusturya İktisat Okulu, birçok önemli fikir adamı yetiştirmiş ve dünyanın totalitarizme kayan gidişatını durdurmada oldukça başarılı olmuştur. Avusturya İktisat Okulu’nun en belirgin özelliklerinden biri piyasaya vurgu yapmalarıdır. Avusturya İktisat Okulu mensuplarına göre piyasa hem özgürlüğü hem de eşitliği sağlayan bir değerdir.  Avusturya İktisat Okulu, komünizm ve faşizm gibi totaliter ideolojilerin dünyayı etkisi altına aldığı bir zamanda, bir deniz feneri işlevi görmüş ve geçmiş yüzyıllardan aldıkları ile gelecek yüzyıllara ışık tutmuşlardır. Bu okulun Mises ile birlikte diğer bazı önemli mensupları, 20. yüzyılın dehası Friedrich von Hayek, Carl Menger ve Joseph Schumpeter’dir.

Mises yazdığı kitaplar, verdiği konferanslar ve yayımladığı makaleler ile özellikle Avrupa’nın totaliter rejimlere mahkum olmasının önüne geçmede oldukça başarılı olmuştur. Ekonomik Politika kitabı da Mises’in 1959 yılında Arjantin’de bir üniversitede yaptığı konuşmaların metinlerinden oluşuyor. Bu kitap Mises’in yaptığı konuşmaların yazıya çevrilmesi ile ortaya çıktığı için ağır terminolojik kavramlar içermiyor. Günlük konuşma dilinde olan ve iktisat ile yakından uzaktan ilgisi olan insanların çok kolay bir şekilde anlayabileceği bir eser.

Kitabın dilinin sadeliğinin yanında, Liberte Yayınevi’nden çıkan kitabın çevirisini yapan, gerek yazdığı eserlerle gerek de çeviri eserlerle Türkçe’ye birçok önemli yapıt kazandıran Hasan Yücel Başdemir hocanın başarılı çevirisi kitabı okurken ayrı bir tat almanızı sağlıyor. Çeviri esnasında kelimeler özenle seçilmiş ve adete sizi Mises’in konferans verdiği salona götürüyor. Mises’in karşınızda olduğu ve size bir konuşma yaptığı hissi uyandırıyor.

Altı bölümden oluşan kitap, Mises’in; Kapitalizm, Sosyalizm, Müdahalecilik, Enflasyon, Yabancı Yatırım, Politikalar ve Düşünceler başlıklı 6 konuşmasından oluşuyor. Bu başlıklar altında 20. yüzyılda popüler olan totaliter ideolojilerin neden özgürlük düşmanı ve toplumsal gelişimi engelleyici bir rol üstlendiklerini anlatıyor. Ayrıca, basit metaforlarla özellikle kapitalizme karşı olan önyargıları oldukça başarılı bir şekilde yıkmayı başarıyor. Avusturya İktisat Okulu’nun sonuçtan çok sürece odaklanan yaklaşımı, Mises’in konuşmalarında hissediliyor.

İktisat bilimine ilgi duyan, özellikle politik iktisat ile ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olan Ekonomik Politika, serbest piyasa savunucuları için bir başucu kitabı olma özelliği taşıyor.

Siyasi ittifaklar zemininde Türkiye için yeni seçim sistemi önerisi

Türkiye’de 2017 Anayasa değişikliğini müteakiben, bu değişiklikle uyumluluğun sağlanması amacıyla uyum kanunlarının çıkarılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyacın giderilmesi bir anayasal zorunluluktur. Seçim Kanununda değişikliklerin yapılması da, bu zorunluluklar kapsamında yer almaktadır. Seçim Kanununda yapılması icap eden bazı değişiklikler, Anayasa değişikliklerinin Seçim Kanununa yansıtılması kapsamında yer almaktadır. Mesela 2017 Anayasa değişikliği ile Anayasanın 76/1. fıkrasında yer alan “Yirmibeş” ibaresi “Onsekiz” şeklinde, ikinci fıkrasında yer alan “yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar,” ibaresi “askerlikle ilişiği olanlar” şeklinde, 75. maddesinde yer alan “beşyüzelli” ibaresi “altıyüz” şeklinde değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin Seçim Kanununa yansıtılması bir anayasal zorunluluktur.

Bazı değişikliklerin yapılması ise hükümet sisteminin değiştirilmesine bağlı olarak kamuoyundaki değişiklik taleplerini karşılamaya yöneliktir. Bunlardan bazıları da seçim sistemine ve millî seçim barajına ilişkin olanıdır. Kamuoyunda, özellikle bazı partilerde bu yönde değişikliklerin yapılması konusunda ciddi talepler mevcuttur. Özellikle %10’luk millî seçim barajına uzun süredir karşı çıkışlar söz konusudur.

Yeni hükümet sisteminde gensoru ve güven oylaması ihtiyacı söz konusu olmadığı için, meclisteki çoğunlukla yürütmede istikrarın sağlanması arasında bir ilişkinin artık mevcut olmaması sebebiyle yürütmede istikrarın sağlanması ihtiyacının söz konusu olmadığı gerekçesi ile bazıları tarafından %10’luk millî seçim barajının ciddi olarak indirilmesi ya da tamamen kaldırılması talep edilmektedir.

Seçim sistemine yönelik taleplerden birisi de, milletvekillerinin, parti ve meclisteki yasama faaliyetleri bağlamında liderlerin mutlak hâkimiyetinden kurtarılmalarının; bu yolla milletvekillerinin daha bağımsız hareket etmelerinin temin edilmesidir. Bazıları bu amacın sağlanması maksadıyla ön seçimi önerseler de, sadece önseçimin var olmasının bunu sağlaması pek mümkün ve muhtemel görünmemektedir. Bir kısmı da bu maksadın hâsıl olması için “parti içi disiplinin mevcut olmaması” gerektiğini söylemektedirler. Oysa parti disiplininin mevcut olmaması, belki ABD’deki sistemde geçerli ve başarılı olsa da, bunun gerek parlamenter sistemlerde, gerekse Türkiye’nin şartları bağlamında Cumhurbaşkanlığı sisteminde geçerli olduğu söylenemez. Çünkü ABD’de parti disiplininin mevcut olmaması, yasama meclisi üyelerini her ne kadar parti liderlerinin tahakkümünden kurtarmakta ise de, bu kez de yasama üyeleri özellikle birçoğu uluslarüstü faaliyetlerde bulunan ekonomik güçler ve kuruluşlar tarafından yönlendirilen baskı gruplarının etkileri altına girdirilmektedir. Tabiri caizse, bu kuruluşlar, çoğu yasama faaliyetlerinde, parti liderlerinden çok daha etkili olabilmekte, yasama ve yönetim bir nevi siyaset dışı unsurların yönlendirmesine tâbi hale gelebilmektedir. Hatta bu yöndeki çabalar sergilenirken, Türkiye’de şiddetle karşı çıkılan ve siyasî ahlakın mutlak reddettiği parasal ilişkiler de devreye girebilmektedir. Bütün bunların Türkiye’deki siyasî ve kültürel şartlarda kabulü mümkün değildir. Yasama üyelerinin, küresel çıkar gruplarının etkisi altına girdirilmesi yerine, halk tarafından seçilen parti liderlerinin ya da yönetiminin etkisinde olması nispeten daha demokratik olacaktır.

Gelelim, seçim sistemi konusuna. Burada iki seçenekli bir önerim olacaktır. Birincisi tek isimli tek turlu basit çoğunluk sistemi, ikincisi de en fazla 4 ya da 5 milletvekilinin seçildiği seçim çevrelerinden oluşan daraltılmış bölgeli nispi temsil seçim sistemidir. Millî seçim barajı, birinci öneride tabiatı icabı olmaz ise de, ikinci öneride söz konusu olabilir.

Burada seçim sistemine ilişkin önerim, iki bakış açısından hareketle farklılık teşkil edecektir. Birincisi ideal olarak kabul ettiğim seçim sistemi önerisi, ikincisi, siyasî ittifaklarla uyumlu olabilecek seçim sistemi önerisi.

Malum yeni dönemde, AK Parti ile MHP’nin en azından orta vadeli bir seçim ittifakı çalışmaları mevcut. Nitekim bu ittifakı tesis etmeye yönelik komisyon çalışmaları yapılıyor. Geçen hafta, her iki partiye mensup “millî ittifak”ı tesis etmeye yönelik komisyon üçüncü toplantıyı gerçekleştirdi. Muhtemelen muhalefet partileri de benzer ittifaklara gideceklerdir. Önereceğim iki seçim sisteminden birisi bu ittifaklar realitesi ile uyumlu olacaktır.

Birinci önerim, “tek isimli tek turlu basit çoğunluk sistemi”dir. Önce bu sistem üzerinde durmak istiyorum. TBMM üyelerinin, hem seçmen tabanını tatmin etmelerini ve inisiyatif alabilmelerini, bu bağlamda kısmen de olsa güçlenebilmelerini, hem de parti yönetimi tarafından belirlenen politikaların uygulanabilmesini mümkün kılan bir seçim sistemi, “tek isimli tek turlu basit çoğunluk” (dar bölge) sistemidir.  Bu sistemin uygulandığı ülkelerde yapılan parlamento seçimlerinde, ülke seçilecek temsilci sayısı kadar seçim bölgesine ayrılmakta ve her bir seçim çevresinden bir temsilci seçilmektedir. Bu sistemde, seçim çevresinde kullanılan geçerli oylardan en çok oyu alan (basit çoğunluk) aday seçilmiş sayılır. Sistemin beşiği olan İngiltere’de yaygın bir deyişle “First-past-the post”, “çizgiyi ilk geçen” (en çok oyu alan) aday kazanır”. Bu sistem, İngiltere ve ABD ve bazı Anglo Sakson ülkelerinde tatbik edilmektedir.

Burada sistemin en belirgin özelliği, seçilen temsilcilerle seçmen arasında kuvvetli bağların kurulmasının sağlanmasıdır. İngiltere ve ABD’de temsilcilerin iki tane ofisi vardır; birisi Mecliste, diğeri seçim bölgesinde. Temsilciler seçim bölgelerindeki seçmen tabanları ile sürekli iletişim ve etkileşim içerisinde olacakları için, temsilciler kısmen de olsa güçlü hale gelebileceklerdir. Diğer yandan, ilgili ülkelerdeki siyasî kültürle de bağlantılı olarak, temsilcilerin parti politikaları ile uyumlu tutumlar izlemeleri de söz konusu olabilmektedir. Bu durum Türkiye için de söz konusu olabilecektir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemine rağmen, hâkim siyasî kültürün bir icabı olarak parti disiplinini tamamen ortadan kaldırabilmek mümkün değildir. Ama bu disipline rağmen, İngiltere’dekine benzer bir şekilde, temsilcilerin belli bir dereceye kadar seçmen tabanından aldıkları güçle hareket etmeleri de pekâlâ mümkündür. Türkiye gibi ülkelerde parti disiplininin mutlak manada mevcut olmadığı bir sistemin işlemesi mümkün değildir. Bu ortamda ne yasama faaliyetleri yürütülebilir, ne de Cumhurbaşkanı ile yasama arasında uyumluluk ve istikrar sağlanabilir.

Diğer yandan, bazıları Türkiye Büyük Millet Meclisinin üyeler bağlamından zayıf olduğundan söz etmekte ve sürekli milletvekilleri ile Meclisin güçlendirilmesi zaruretinden söz etmektedirler. Fakat bu öneriyi dillendirenler genellikle önseçim üzerinde vurgu yapmanın ötesinde bir öneri getirmemektedirler. Oysa önseçimde delege düzeyinde oy kullananlar, çoğu kereler teşkilatın kontrolünde olan az sayıdaki kişilerdir. Önseçim sistemi de tam manasıyla güçlü adayların öne çıkmasını sağlamaya yeterli olmayabilmektedir. Her bir seçim çevresinde tek kişi seçileceği için, seçmenle seçilecek kişi birebir ilişki ve etkileşim içerisinde olacağı için, bu sistemde temsilciler nispeten daha güçlü hale gelebilecektir. Ön seçimle bu seçim sisteminin bütünleştirilmesi, Meclisi ve üyelerini kısmen daha güçlü kılacaktır. Tekrar söylüyorum, Türkiye’deki siyasî kültür şartlarında parti içi disiplini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Türkiye’nin şartlarında buna lüzum da yoktur. Burada önseçim ve seçim sistemine ilişkin önerimle olabilecek olan Meclis ve üyelerinin kısmi güçlenmelerinin sağlanmasıdır.

Meclisin ve vekillerin zayıf düşmelerinin tek sebebi, önseçim ya da burada önerdiğim seçim sisteminin olmayışı değildir; bunun çok daha derinlemesine sebepleri mevcuttur. O da teknik uzmanlarla mücehhez olan yürütmenin güçlenmesi yönündeki eğilimdir. Bu eğilim sadece Türkiye’ye mahsus da değildir; bu Küresel ölçekte bir eğilimdir. Bugün başta ABD’de olmak üzere, bütün demokrasilerde, teknik bilgiler noktasından çok daha donanımlı olan yürütmenin belirgin bir şekilde öne çıktığı görülmektedir. Bu mevzu ayrı bir makale konusu olduğu için, şimdilik bu kadarla iktifa etmek istiyorum. Dolayısıyla, bu fiilî zemin içerisinde, birilerinin dillendirdiği şekilde yasama Meclisi ve üyelerinin en üst düzeyde güçlendirilmesinin sağlanması pek mümkün, muhtemel ve gerçekçi görünmemektedir.

Gelelim %10’luk millî seçim barajı meselesine. %10’luk millî seçim barajı hiçbir demokratik ülkede mevcut değildir. Bu oranın %5 ya da 6 düzeyine çekilmesi mümkündür. Millî seçim barajının sıfırlanması önerisine taraftar değilim. Bunun iki sebebi vardır.

Birincisi, TBMM’de yasama istikrarına ihtiyaç vardır. Bunun için Meclisin irili ufaklı çok sayıda siyasi partinin temsil olunduğu atomize bir yapıya dönüşmemesi gerekir. Nitekim Aksi halde yasama faaliyetlerinin yürütülmesinde sorunlar yaşanabilir. Mesela Brezilya’da 2006 seçimlerinde Mecliste tam 21 parti temsil olunmaktadır. Parti disiplininin de oldukça zayıf olduğu bu ülkede yasama faaliyetlerinin yürütülmesinde üst düzeyde sorunlar yaşanmaktadır. Benzer bir durumun bizde de yaşanması mümkün ve muhtemeldir. Bu vesileyle, Türkiye’de de yasama istikrarını sağlayacak düzeyde millî seçim barajının olması gerektiği söylenebilir.

Seçim sistemine ilişkin ikinci önerim daraltılmış bölgeli nispî temsil seçim sistemidir. Burada yapılması gereken halen yürürlükte olan D’Hondt sisteminin revize edilerek seçim çevrelerinin küçültülmesidir. Burada seçim çevreleri, en fazla 4 ya da 5 milletvekili çıkaracak şekilde belirlenebilir. Bu seçim sistemi iki açıdan önemlidir; Birincisi siyasî partilerin seçim ittifakı yapmalarını mümkün kılmakta, ikincisi, her seçim çevresinde seçilecek milletvekili sayısı azaldıkça, seçmenlerin seçileceklere etkileri, onları tanımaları biraz daha artacaktır. Bu da tek isimli tek turlu basit çoğunluk sistemi kadar olmasa da, kısmen de olsa temsilcileri seçmene yaklaştıracağı için, milletvekillerinin güçlenme ihtimali nispeten artabilecektir.

Belli bir barajı lüzumlu kılan ikinci sebep, gerek %5 ya da 6’lık barajla birlikte tatbik edilecek daraltılmış nispî temsil seçim sisteminin uygulaması neticesinde yasama ile yürütme arasında uyumlu bir sonucun ortaya çıkmasının nispeten kolaylaşacak olmasıdır. Cumhurbaşkanının en az %50+1 çoğunlukla seçilecek olması ve buna ilave olarak Meclise temsilci gönderebilmek için %5 ya da 6’lık bir barajın sağlanacak olması, bu oranın altında kalan siyasî partileri, tek başına Cumhurbaşkanını seçebilecek oy tabanına sahip olmayan büyük partileri, hem yasama, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde daha küçük partilerle ittifak yapmaya itecektir. Bu da çoğu kereler siyasî partiler arası ilişkilerin yumuşamasını sağlayacaktır. Aynı durum, yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerin uyumlu ve istikrarlı olmasını da sağlayacaktır. Çünkü hem yasamada hem de yürütmede sağlanan ittifaklar sayesinde, Cumhurbaşkanını seçenler aynı zamanda yasama organı üyelerini de seçecek oldukları için, bu ikisi arasında uyumsuz sonuçların ortaya çıkması ihtimali zayıflayacaktır. Özellikle başkanlık sisteminin tatbik edildiği birçok ülkede, Başkanlık seçimleri ile meclis seçimlerinin aynı anda yapılması, bu ülkelerde yasamadaki çoğunlukla yürütmenin aynı siyasî eğilimden olma ihtimalini artırmaktadır. Nitekim Türkiye’de de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı tarihte olması, bu amaçla da uyumlu görünmektedir.

Diğer yandan hazırlanacak seçim kanununda, siyasi partiler arasında hem yasamada hem de yürütmede ittifak yapmalarını mümkün kılacak kanuni düzenlemelerin yapılmasında da fayda vardır. Nitekim seçim kanunu reformu çalışmaları yürütülürken, bu tür ittifaklara resmiyet sağlayacak düzenlemeler üzerinde de çalışılmaktadır. Belki ilk yıllarda bu sistemler, birbirinden bağımsız tüzel kişiliğe sahip olan siyasî partilerin ittifaklarına sahne olsalar da, orta ve uzun vadede zamanla bunların politikalarını birbirlerine biraz daha yaklaştırarak bütünleşmeleri, zaman içerisinde iki partili bir yapıya dönüşebilmeleri ya da en azından birbirlerine yakın politikalarla uzun vadeli ittifaklar yürütebilmeleri mümkün ve muhtemeldir. Bu durumda, ittifaka giden siyasî partiler ya ılımlılaşarak büyüyecekler ya da bu yöndeki taleplere cevap veremeyerek küçülecekler, yerlerini daha ılımlı ve kapsayıcı partiler alacaktır. Bu da, siyasî hayatta ABD’dekine benzer bir şekilde farklılıkları büyük ölçüde azalan siyasî partilerin belirmesinin önünü aralayabilecektir. Bundan, hem siyasî partiler, hem Türk halkı, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kazanacaktır.

Belki bu sistemlerin temsilde adaleti aşındırıcı yönde bazı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabileceği söylenebilir. Fakat yönetim ve yasamada istikrar da temsilde adalet kadar önemlidir. Diğer yandan bu yolla büyük partiler için sağlanacak avantajlardan sadece bir tek siyasî partinin faydalanacağı söylenemez. Politikalarını ılımlılaştırarak ve ittifaklara giderek büyümek isteyen her bir parti bu imkândan faydalanabilecektir. Önemli olan seçime ilişkin oyunun kurallarının, her bir partinin istifade edebileceği şekilde tanzim edilmiş olmasıdır. AK Parti kadar CHP ya da diğer siyasî partilerin de bu avantajlardan faydalanmaları bağlamında aralarında bir fark yoktur. Yeter ki, bu partiler, büyüyebilmeleri için lüzumlu adımları atsınlar. Kendi ideolojik dar kalıpları içerisinde kalarak büyümek istemeyen siyasî partilerin bu seçim sistemlerinin sağladığı avantajlardan faydalanabilmeleri mümkün değildir.

Türkiye’nin Hükümet Sistemi ve Afrin Operasyonu

Türkiye’nin gündemini uzun süredir meşgul eden, hazırlıkları aylardır süren Afrin operasyonu 18 Ocak Cumartesi günü akşam saatlerinde başladı. Afrin’e yönelik askerî bir müdahalenin “gerekli, yararlı”  olup olmaması ayrı bir tartışma konusudur. Bu tartışmaya girmeden Türkiye’nin hükümet sistemi ve Afrin operasyonunun değerlendirilmesi gerekiyor. Bu tür adımlarda ülkelerin yönetim yapısı harekât hazırlığı, karar verilmesi ve tatbik edilmesi açısından son derece önemlidir. Hükümet sisteminin yapısı, hükümetin temsil gücü, parlamento çoğunluğu gibi faktörler operasyonların kaderini, kısaca ülkenin kaderini belirler. Hükümet sistemlerinin çok parçalı, bürokrasinin güçlü olduğu siyasal sistemlerde karar alınması, uygulanması çoğu zaman mümkün olmamaktadır.

Afrin’e yönelik icra edilen askerî müdahalenin “mutlak yapılabileceği” kabul ediliyor. Yani yönetim yapısı, iktidarın biçimi (tek başına hükümet, koalisyon vb.) etkisiz faktörler olarak kabul ediliyor. Oysa yaşadığımız tarih bunun hiç de böyle olmadığını bize anlatıyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını incelemek yeterlidir. İktidarda Cumhuriyet Halk Partisi, (Başbakan Bülent Ecevit) ile Milli Selamet Partisi (Necmettin Erbakan liderliğinde)  bir koalisyon hükümeti bulunuyordu. Cumhurbaşkanlığında ise, Fahri Korutürk yer almaktaydı. Böyle bir siyasal denklemde harekât kararı kolay verilememiştir. Bu atmosferde, aynı zamanda iki rakip parti siyasal kazanımlarını düşünerek stratejiler belirlemektedirler. Böyle zayıf ve çok başlı yönetim sadece siyasî partiler açısından dezavantaj oluşturmamaktadır. Aynı zamanda bürokraside iş savsaklama, siyasî taraf tutma ve buna göre pozisyon belirleme gibi ölümcül problemler ortaya çıkarmaktadır. Nitekim, 17 Temmuz 1974 günü yapılan MGK toplantısında harekâtın yapılacağı gün kesinleşmişti. Bu toplantıda Başbakan Bülent Ecevit her üç kuvvet komutanına da “Ayın 20’sine hazır mısınız?” diye sordu. Hava K.K. ve Deniz K.K. hazır olduklarını Kara K.K. ise 20 gün zamana ihtiyaçları olduğunu söyledi. Başbakan bu zamanı veremeyeceklerini, acele etmeleri gerektiğini söyledi. Yapılan tartışmalar sonucu harekât günü olarak 20 Temmuz 1974 tarihi belirlendi” (Tarakçı, Kıbrıs Barış Harekâtı, Hiperlink Yayınevi, 2010, s. 106).

Neredeyse 10 yıldır ülke gündemini meşgul eden can kayıplarının yaşandığı olayları engellemek için yapılması planlanan müdahale için Kara Kuvvetleri Komutanlığı “hazır değiliz” diyor. Zayıf, etkisiz bir siyasal iktidarın varlığı bu tür operasyonlara karar verilmesini güçleştirmekte, teknik hazırlıkların yetersiz olmasına yol açmaktadır. Kıbrıs barış harekâtında çıkarma sırasında büyük can kaybı yaşanmıştır. Yine,  yanlışlıkla kendi uçaklarımız kendi gemimizi vurarak batırılması gibi elim olaylara neden olmuştur. Harekâtın amacına kısmen de olsa ulaşması yine zayıf hükümet sisteminin çözülmesine neden olmaktadır. Ecevit, harekâtın yarattığı siyasi kazanımları toplayabilmek için seçim kararı almıştır.

Gelelim Afrin operasyonuna, bir an için Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarına göre CHP ve Ak Parti koalisyonunun iş başında olduğunu varsayalım. Afrin operasyonuna kalkışabilir miydik? Siyasal pozisyonları, dünya görüşleri birbirine taban tabana zıt bu iki parti kolay karar veremezdi. Müttefiklerini ikna edemez, düşmanlarını “izleme” pozisyonuna itemezdi. Her iki parti ile siyasete çok meraklı TSK unsurları arasında gizli-açık çatışmalar çıkardı. TSK, geleneksel olarak CHP tarafında yer alır, olası operasyonun başarısızlıkla sonuçlanması için çaba sarf ederdi. İktidar ortakları olaylardan kendisine kazanım, diğer ortağına zarar yazması için türlü türlü girişimlerde bulunurdu. Askerî ve sivil bürokrasi gerekli teknik hazırlığı hakkıyla yapmaz; bir şekilde büyük zararlara yol açabilirdi.

Bütün bu senaryolardan şunu çıkarabiliriz. Yönetim tek parçalı olmalı, Başkanlık sistemi sanırım bize bunu sağlayacak. Afrin operasyonunun zor da olsa yapılıyor olması fiilî başkanlık sistemine ve güçlü siyasete borçluyuz. Bu olaylar halk oylaması sonucu kabul edilen yeni hükümet sisteminin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha göstermiştir. Koalisyon vb. zayıf hükümet sistemleri Türkiye’nin sorunlarını çözemeyecek, bilakis yeni sorunlar ortaya çıkartacaktır.

Afrin Meselesi: Süngülerin üstüne oturamamak!

Basını izleyebildiğim kadarı ile Afrin operasyonu meselesinde büyük bir mutabakata varmış gözüküyorlar. Medya kararını vermiş gibi duruyor: “Türk ordusu Afrin’e girmeli”. Basında haritalar, taktikler, nutuklar… havada uçuşuyor. Sanırsın savaş üzerine savaş kazanmış orduları yönetmiş kadın erkek komutanlar emekliye ayrılmış da program yapmaya karar vermişler. Gerçekten savaşlar ve ordular yönetmiş komutanlar olsalar bile Afrin operasyonu meselesinde tek taraflı bakıyorlar, bazı olasılıkları iktisatçıların genelde yaptığı gibi sabit varsayıyorlar. Afrin’e yapılacak operasyonun kaç koldan olacağı, Afrin’in nasıl çevrileceği, hangi askeri materyallerin kullanılacağı, kaç günde kazanılacağı gibi meseleler veya sorular “Afrin’de başarılı olunsa dahi sonrası ne olacak?” meselesinden ya da sorusundan daha önemli değildir. Bunu komutanımsı gazeteciler ya da sunucular önemsemese ya da göz ardı etseler bile zamanında savaşlar yönetmiş bir komutan olan Bismarck bunun öneminin farkında olacak ki şöyle demiş: “Süngü ile belki her şeyi yapabilirsiniz, yalnız bir şeyi yapamazsınız: Onun üstüne oturamazsınız”. Bu temelde asıl mevzunun ordu ile ne yapılabileceği değil; sonrasında oluşacak durumun nasıl yönetileceği olsa gerek.

Öncelikle Afrin’e düşünülen ya da yapılacak operasyonun “beka meselesi” söylemi üzerinden tanımlanması doğru bir tanımlama değil. Birincisi gerçekçi değil; çünkü Türkiye’nin böyle bir sorunu yok. Ne PKK’nın varlığı bu sorunun kaynağı olabilir ne de Türkiye’ye komşu yerleşim yerlerinde herhangi bir Kürdî yapılanmanın oluşması ile bu gelişebilir. İkincisi bu söylem Türkiye’nin kendi içinde yaşadığı Kürt meselesi üzerinden bakıldığında Kürtlerin tehdit olarak görüldüğü izlenimi yaratıyor. Bu temelde bu söylem hem AKP’nin Kürt meselesinde yaptıkları iyileştirmeye haksızlık oluyor,  hem de PKK’ye ciddi bir hareket alanı veriyor.

Afrin şiddet ile kendisini var eden, açıkçası Kürtlerin de başına bela olmuş PKK güdümünde olan YPG’nin kontrolünde olan bir alan olarak tanımlanıyor. Gerçekten de Türkiye’nin güvenlik gerekçesi ile yaklaşmasının anlaşılmayacak bir tarafı yok. Bu temelde ifade edilen, Suriye’de güçlenen PKK’nın Türkiye’de oluşturacağı güvenlik tehditleri haksız değil. Ancak Afrin sadece PKK’nın kontrolü üzerinden tanımlanacak, sadece bunun ile açıklanacak bir alan değil. Bunun ile birlikte bu tehdit ya da tehlikenin ortadan kaldırılmasının yegâne yolu orada bir operasyon yapmak mıdır? Ve bu operasyon gerçekten başarılı olunsa bile bu tehdit savuşturulmuş veya ortadan kaldırılmış olunacak mı?

Afrin’in ne olduğunu doğru temellerde tanımlamak gerekiyor. Öncelikle Afrin Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı, aldığı göç ile birlikte nüfusu kendi nüfusunu da katlayan yani sivil bir yerleşim alanıdır. Afrin’e komşu bölgelerde yaşanan savaşın doğrudan yaşanmadığı, kentte çatışmanın olmadığı ve komşu bölgelerde yaşanan savaştan kaçan insanların da sığındığı bir yer. Yani kent diğer bölgelere nispeten savaşın doğrudan bir yıkımı ile karşılaşmadı. Diğer taraftan oranın PKK güdümünde yapılanmaların kontrolünde olması PKK’nin zulmüne, uygulamalarına ve politikalarına karşı çıkan başka grupların olmadığı anlamına da gelmiyor. Yani Afrin’i sadece PKK denklemi üzerinden tanımlayan hâkim görüş isabetli durmuyor. Bu nedenle Afrin’e yapılacak bir operasyonun sonuçları bu operasyonun başarılı olmasından daha büyük bir öneme sahip. Bu operasyonun getireceği yeni durumları ya da krizleri yönetmek operasyonun nasıl olacağından daha önemli değil midir? Bu temelde her şeyden önce Türkiye nispeten yaşanan çatışmanın olmadığı yere bir çatışma götürmüş olan taraf olacak. Operasyonun başarılı olması durumunda yönetimin ya da kontrolün kime verileceği ve bunların yerel halk ile yaşayacağı krizlerden doğacak sorunların faturası Türkiye’ye kesilecek. PKK’yi bertaraf etmek için yapılan girişim Türkiye’yi sivil halk ile de karşı karşıya getirebilecek.   PKK’nın kontrolünde olan bölge sadece Afrin değil; PKK burada kontrolünü kaybetse bile kazanan taraf olması muhtemeldir. Çünkü kontrolünü sağladığı diğer yerlerde kendisine rakip olan ve kendi politikalarına karşı tutum geliştiren alternatiflerinin hareket ve meşruiyet alanını daraltmış, eleştiri ve direnişlerini öteleyebilme, onları baskı altına alma fırsatları elde edebileceği de güçlü bir ihtimaldir.  Yani PKK tehdidini bertaraf etmeye giderken PKK’nin Suriye’de kontrol ettiği diğer yerlerde gücünü pekiştireceği düşüncesindeyim. Bunun ile birlikte son yıllarda Türkiye’de yaşadığı yenilgisini de telafi etmede bir araç olarak kullanacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Nitekim şimdiden yetkilileri Kürt kimliği ve koruyuculuğu üzerinden propaganda yapmaya başlamış durumdalar. Kürt yerleşim yerine götürülecek bir savaşın yaratacağı sonuçların sadece Afrin’de kalacağını düşünmemek gerekiyor.  Bunun hem AKP içinde siyaset yapan Kürtlere hem de genel itibari ile Türkiye’nin Kürt meselesine yansıması da olacak. “AKP’nin Kürtlere savaş açtığı” algısını nasıl yönetecekler?

Günün sonunda “PKK tehdidini ortadan kaldırmak” ile girilen Afrin’den hem Suriye’de hem de Türkiye’de PKK’nın kazançlı çıkabileceği ihtimali göz ardı edilecek kadar önemsiz değildir. Afrin’e girmek gerçekten kolay olabilir ve orada savaş da kazanılabilir. Bunun yaratacağı sonuçlar mevcut tehlikeden daha büyük bir tehlike yaratabilir ve operasyonun gerekçesini de anlamsız kılabilir. Medyadaki komutanlara bakılırsa bu sonuçlar hesaplanmamış; umarım hükümetin planında hesabında operasyon sonrası oluşacak bu ve benzeri risklerin hesabı vardır.

Bütün bunların ötesinde bu mesele üzerine HDP sözcüsünün yaptığı “iç savaş çıkar” tespiti de tehlikeli bir söylemdir. Birincisi böyle bir şey olmaz; ikincisi bunun olması için yapılacak çağrıların, propagandaların ya da girişimlerin aracısı olmaktan HDP uzak olmalı ve hatta öyle bir durumda bunun karşısında açık bir şekilde durmalıdır.

Irkçı Hasip Kaplan ve Siyasetin Kayıkçı Kavgası

9 Ocak 2018 günü Türkiye siyaseti en hızlı gelişen kayıkçı kavgalarından birine sahne oldu.

Olay şöyle gelişti.

HDP Milletvekili Hasip Kaplan twitter’da “Selahattin Demirtaş’ın yerine sakın ha bir Türk göz dikmesin.” diye bir dizi tweet attı.

hasip-kaplan
Hasip Kaplan’ın Irkçı Tweetleri

Gelen “ırkçılık yaptığı” yönündeki eleştirilere de cevaben el yükseltti. Tabii tepkiler dinmedi ve bir süre sonra HDP, parti hesabından Kaplan’ın ırkçı açıklamalarını kabullenmediklerini belirten bir tweet attı.

hasip-kaplan-hdp
HDP Hasip Kaplan’ın Irkçılığını kabul etti.

Hasip Kaplan HDP’ye son bir uyarı yaptı, o arada twitter’da Sırrı Süreyya Önder’i etiketleyen bir takipçisinin paylaşımına “Sırrı gitsin film çeksin.” diyerek karşılık verdi.

hasip-kaplan-sirri-sureyya-onder
Hasip Kaplan, Sırrı Süreyya Önder’e film çekme tavsiyesinde bulundu.

Sırrı Süreyya Önder ise çok isabetli bir değerlendirme yaptı ve “Hasip zihniyeti ancak tükürülecek değersizliktedir.” dedi.

Günün sonunda, Hasip Kaplan siyaseti bıraktığını açıkladı.

Olay ve kavga baştan sona iki yüzlülüklerle dolu. Fakat kamuoyu açısından en azından şunun netleşmesi iyi oldu ki, Hasip Kaplan’ın ırkçılığının, yıllardır siyaset yaptığı partisi tarafından kabulü ve tescili önemli bir adımdır kendi adlarına. Fark etmedikleri, sadece Hasip Kaplan değil, HDP bizatihi ırkçı bir parti, belki bir kavga da onu açığa çıkarır, bakalım.

Meseledeki iki yüzlüklere gelirsek…

Sırrı Süreyya Önder’e siyaseti bırakıp film çekmesi tavsiyesi daha önce AK Parti milletvekili ve çözüm sürecinde elini taşın altına koyan birkaç isimden biri olan Yalçın Akdoğan tarafından da yapıldı. O zaman Hasip Kaplan dahil Akdoğan’ın bu isabetli tavsiyesine tepki gösterdiler.

Sivas civarında bir söz vardır: Gurkun cücüğü güzün sayılır. “Gurk” tavuğun kuluçkaya yatmasına denir, “cücük” de civciv’in Sivas civarında söylenen ismi. Kıssanın hissesi şudur, baharda kuluçka sonrası yumurtadan çıkan civcivlerin hepsini saymamak lazım, zira bunların bir kısmı sıcağa, bir kısmı soğuğa, bir kısmı zayıflığa dayanamayacak ve ölecek, son bahar geldiğinde, yumurtadan çıkan civciv sayısı ile kümesteki tavuk sayısı aynı olmayacak. Hesabı yumurtadan çıkan civciv sayısına göre yaparsanız yanılırsınız.

Çözüm süreci çöktüğünde, bunun en büyük nedeni PKK’nın yeniden savaş kararı alması ve HDP’nin bu karara direk tekmil verip gereğini yapması ve mesela Handek terörünü sahiplenmesi, çukur siyaseti izlemesiydi. Çözüm sürecini çökerten, tüm paydaşlarını satan PKK/HDP siyasetiydi. Süreç çöktüğünde Yalçın Akdoğan’ın HDP’ye artık filmini çekersiniz tavsiyesinde bulunması üzerinden “cücük”leri sayıp kendi ırkçı ve faşist siyasetlerini saklayabileceklerini sandılar. Fakat güz gelince, HDP Hasip Kaplan’ın ırkçı olduğunu anladı, Hasip Kaplan da Sırrı Süreyya’nın film çekmesi gerektiğini anladı. Gurkun cücük sayısı ile güzün tavuk sayısı eşleşmedi.

Bu kavganın diğer bir önemli çıktısına gelirsek, HDP açısından bir şey daha netleşti. Türk solu denen ucube zihniyet, kendileri bir devrimi beceremedikleri için akıllarınca daha ihtimal dahilinde gördükleri “Kürt Devrimi”ne çöreklendiler. Hasip Kaplan’ın isyanı haksız değil yani, Türk Devrimcisi denen bir grup faşist, Kürt faşistlerinin emeğine çökmeye kalktı ve son kavga da gösteriyor ki bunu önemli oranda başardı. İyi kötü, seversiniz sevmezsiniz ama Hasip Kaplan’ın onlarca yıllık hapis hayatının, onca kavgasının, onca emeğinin ve acısının üzerine Sırrı Süreyya Önder geldi çöreklendi.

Bu gasp, ahlaken ne kadar sorunlu olsa da, Hasip Kaplan’ın da Sırrı Süreyya’nın da inandıkları ideoloji açısından meşru zira ikisinin de idollerinden olan katil ve büyük devrimci Che Guevara’nın bir vecizesi devrimci ahlakı özetliyor: “Problemi beyninin sağ tarafına dayadığım 32 kalibre bir tabancayla bitirdim. … Kişisel eşyaları artık benimdi.”

Sonuç olarak, HDP Hasip Kaplan’ın ırkçı olduğunu, Hasip Kaplan da Türk solunun Kürt solunun emeğine çöreklendiğini fark etti. Umarım bu farkındalık ileri aşamalara geçer ve HDP ırkçı bir parti olduğunu ve onca emeğini Türk faşistlerine peşkeş çektiğini fark eder.

www.harunkaban.com

Bakmayın Hasip Kaplan’a çullandıklarına!

Hasip Kaplan muhtemelen HDP’li Kürd seçmen arasında en çok fanı olan siyasetçilerdendir. Demirtaş’tan boşalan koltuğa “sakın ha” deyip “yüzde doksan Kürtlerden oy alan HDP’nin başına bir Türk aday olmasın” demiş sosyal medya hesabından.

HDP’nin en çok oy aldığı yerlerde yaş sınırı 13’lere inen insanlar toprağa verilirken de dili tutulup sessizliğe gömüleceğine keşke çıkıp “sakın ha, bu hendekleri vatandaşlarımızın sokaklarına taşımayın”, “sakın ha, vatandaşlarımızın evlerine el koymayın”,” sakın ha, çocuk yaşta insanlarımızın ellerine silah vermeyin” deyip kavga etseydi, şu an olduğu gibi “hesabım hacklenmedi sözlerimin arkasındayım” deseydi, diyebilseydi.

Diğer taraftan Kaplan’ın söyleminin teşkilat içinde ciddi bir rahatsızlık yaratacağını düşünmemek gerekir. Esasen sorun çözülmeyecek, uzlaşılmayacak ve aşılmayacak gibi de durmuyor. Eğer Kaplan ya da bir başkası konumu ne olursa olsun PKK aleyhine bir söz sarf etseydi ve “hesabım hacklenmedi sözlerimin arkasındayım” deseydi işte o zaman kıyamet kopardı.

HDP’nin genel başkanlığı ve herhangi bir teşkilatın emekçi çaycısı da dahil, üstelik oy veren seçmeni de dahil (burada seçmeni, siz doğru okudunuz; çünkü ben de yanlışlıkla eklemedim) PKK ve politikalarını eleştirmediği müddetçe, onunla uyum sürecine girdiği ve giremediği zaman da kendisini “dövüp”, en azından önderliklerinin çok zaman önce yazdığı kişilik çözümlemelerini okuyarak yoğun bir eğitim sürecine girip, öz eleştiri verme yolunu seçtiği müddetçe kişinin cinsiyetinin, dilinin, dininin, sınıfının hiçbir önemi yoktur. Hepsi “halkların kardeşliği söylemi” içinde değerlendirilebilir. Bu sınır korunduğu müddetçe esasen aşılmayacak, hal edilemeyecek bir sorun yoktur. Tolere edilemeyecek bir sorun da değildir.

Abartmıyorum, tiye de almıyorum…

Seçmen, çaycı, meclis üyesi, belediye başkanı, milletvekili ve genel başkan ne olursa olsun PKK’yi eleştirmemesi ve kararlarına uyum sağlayıp en önemli ve hayati mesele buymuşçasına desteklemesidir, önemli olan. Bunu yapmayan seçmen dahil herhangi bir konumdaki insanın kim olduğunun ne olduğunun bir önemi yoktur. Kırmızı, mavi nasıl bir çizgi ise bunun dışında yukarıda dediğim gibi tolere edilemeyecek, aşılamayacak, hal edilemeyecek bir mesele de yoktur. Deprem etkisi yaratacak bir mevzu da yoktur.

Esasen sorun olacak şey PKK ve politikaları hakkındaki düşünceleri ve tavrıdır. Sadece kendi tavrı değildir önemli olan, aynı zamanda arkadaşının tavrına gösterdiği tutum da önemlidir. Belirleyici olan da budur. PKK’yi eleştiren kişi, “acaba” diyen kişi ve üstelik eleştirisinde tavrında direten kişi yeri geldiğinde beraber cop yiyen, gaz yiyen, aynı ranzayı paylaşan yanı başındaki yoldaşı veya eşi, çocuğu, sevgilisi dahi olsa artık her kim ve ne olursa olsun en iyi ihtimal ile ona “hata”sını gösterip onu eğitebiliyorsa, onu bu “yanlıştan” çevirip ya da yanlışını görmesine yardımcı olabiliyorsa da sorun aşılabilir. Ama olur da eleştiride ısrar ederse, “ben bu işi yanlış görüyorum” derse dini, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, diğer taraftan arkadaşının dünyasında nasıl bir yer teşkil ediyorsa etsin böyle bir kişi ile ilişkisini kesebiliyor, ona mümkün ise ekmek bile satılmasını engelleyebiliyor, onu yalnızlaştırabiliyor yani cezalandırabiliyorsa geriye kalan her şey teferruattır. Dediğim gibi belirleyici olan esasen dil, din, cinsiyet değildir; PKK kararları hakkında ne düşündüğü, nasıl bir tutum geliştirdiği ve eleştirel bir tutum geliştiren arkadaşı bile olsa ona karşı ne dediği ne yaptığı önemlidir. Geriye kalan her makam, konum, söz teferruattır. Bundan dolayı Kaplan’ın “Türk biri aday olmasın” gibi söylemleri sorun değildir. Aşılır ve beraber yollarına devam ederler…

“Bankalar, emme-basma tulumba değildir haaa!..”

Yıllar önce, bir seçim dönemi, ilimizin meydanında, taraftarı olduğum partinin mitingine gitmiştim. Partimizin lideri “faize karşı olması”yla biliniyordu. Faizin kötü bir şey olduğunu, aslında bir tür soygun olduğunu halka anlatmanın (kendine göre) en güzel ve esprili yolunu bulmuş ve hitaben şöyle demişti; “Eyyy Sakaryalı hemşehrilerim, bu gördüğünüz bankalar var ya bankalar, emme basma tulumba değildir haaaaa, sadece emme tulumbadır.” Tabiî kuvvetli bir alkış kopmuştu meydandan. Gerçi belki o meydandaki kalabalığın birçoğunun da bankada parası vardı. Ama olsun, parti liderinin söylediğini de alkışlamak gerekiyordu.

Halk arasında da, bankadan alınan paranın aslında kimseye yaramadığı, faizin haram olması vesilesiyle, bankadan (veya tefeciden) kredi alanın, o ana kadar işleri iyi olsa bile, günaha girdiği için işlerinin bozulduğuna inanılır. Gerçekten de, gerçek hayattan bilinen, tanınan birçok iş sahibinin başına, bankadan kredi aldıktan sonra gelenler düşünüldüğünde, kolay kolay buna kimse de itiraz edemez. Ama ara sıra da olsa, bankadan kredi alıp işini büyütenler de vardır. Nadirattan da olsa bu örnekleri de görmekteyiz. Pekiyi, neden bazılarının işleri, bankadan kredi aldıktan sonra bozuluyor da bazılarının işleri daha da büyüyor? Bunun sebebi ne olabilir?

Bir gün bir arkadaşımla bu konu üzerine sohbet ederken bana bunun sebebini, soruyu bilmeden söylemişti. Söylediği aynen şuydu: “Bankadan krediyi, borcunu kapatmak için alırsan batarsın ama işine yatırım yapmak için alırsan büyürsün.” Evet, işin sırrının ne olduğunu öğrenmiştim. Bankadan kredi alıp da işi bozulanlara baktığımda, çoğunun, işinde dara düştükten sonra, sıkıntının ilk başladığı anda da değil, işler sarpa sarmaya başladıktan sonra, tuzlu suya saldırmak gibi bankaya koştuklarını gördüm. Yani, normal ödemeler yapılamayıp, peşinden hukukî yaptırımlar başladıktan, borçlar kaldırabileceğinin üzerine çıktıktan sonra, sadece borcu kapatmak için kredi kullananlar, altından kalkamayacakları kadar bir maliyet yüklenip işlerini devam ettirme yolunu seçiyorlar. Tabiî olarak, işinin getirisi, yeni finans maliyetini ve diğer masrafları karşılayamadığı için, sadece filmin sonunu geciktiriyor, ama bu sefer sonu daha acıklı bitiyor. İnsanoğlunun algısı da, resmin sadece bankadan alınan kredi ve o kredinin yaramayıp, işletmeyi batırdığı kısmına odaklanıyor.

Bir diğer sebep de, müteşebbis bir ruha sahip ama tasarruf kültürüne yabancı halkımızın, mutlaka girişimci olmak istemesi, ama bu girişimi (öz sermayesi olmadığı veya yetersiz olduğu için) öncelikle borçlanarak (yani makineyi, malı, üreticiden veya toptancıdan borçla alarak), sonra eşten dosttan borç para bulup önceki borcu ödemeye çalışarak, peşinden bankadan kredi alarak, eşten-dosttan aldığını ödemeye uğraşarak, en sonunda da tefeciden borç para alıp bankanın borcunu kapatmaya çabalayarak yürütmeye çalışmasıdır. Tabiî ülkemizde sermaye kıt, ona ulaşım zor ve bu yüzden de pahalı olduğu için, sağlanan finansman yüksek maliyetli olmaktadır. Eğer yapılan iş, yüksek katma değerli bir iş değilse, pazarın zaten sığ olduğu ülkemizde kârlılık, finansmanın maliyetini karşılamamakta ve acı sonlar ve mağduriyetler yaşanmaktadır. Hüküm olarak da, “faizle para aldı yaramadı, yaramadığı için de battı” denmektedir.

Pekiyi, bankadan kredi, borcu kapatmak için veya yeniden yapılandırmak için alınmaz mı? Alınır elbette ama paranın fiyatının, yani faizin, yani finansmanın maliyetinin, işletmenin piyasa şartlarındaki kârlılığından daha düşük olması şartıyla. Bu nasıl olur? Paranın fiyatını yani faizi nasıl aşağıya düşürebiliriz?

Bunun için herkesin bilebileceği birkaç şartı sıralayayım.

1: Sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakarak. Yani kredi açma, kredi verme hakkını veya yetkisini daha çok aktöre açarak. Burada, toplumda belki de en kötü insan kesimi olarak görülen “tefeciler”i kastediyorum. Bugün Türkiye’de tefecilik yasak. Yani, şahsî olarak bir kişinin diğerine parasını, bir kazançla vermesi suç. Suç olunca, bu işi yapanlar bu riski de maliyetlerinin üzerine yüklüyorlar ve dara düşmüş insana, piyasa şartlarından daha pahalıya parayı satıyorlar. Böyle bir yasak olmazsa, en azından, yasak olmanın, kanunî bir yaptırımla karşı karşıya kalma korkusunun maliyeti ortadan kalkacak ve para daha da ucuzlayacaktır. Yani tefeciler de banka faizine yakın bir maliyetle para verebileceklerdir.

2: Sermayenin üzerindeki her türlü vergi, harç, fon kesintilerini kaldırarak. Bugün bankadan 10 bin lira kredi almaya kalktığınızda, elinize 9500 lira veriyorlar. Daha baştan 500 tl KKDF kesiliyor. Ama 10 bin lira üzerinden borçlanıyorsunuz. Ayrıca, taksitlerin teferruatına baktığınızda, vergi, sigorta, fon ve ayrıca faiz olarak birçok maliyetin bindiğini görüyorsunuz. Bunlar kalkarsa, borç bir miktar daha az olacaktır. Ayrıca, sermayeyi ucuzlatmak için iş yapan bütün kurumların, kurumlar ve gelir vergilerini de mümkünse sıfırlamak gerekmektedir.

3: Nereden buldun diye sormayarak. Bu soru toplumda çok hoş karşılanmakta, elinde parası olanın bu parayı büyük ihtimalle kanunsuz bir yolla elde ettiği düşünülmekte, mümkünse devletin bu paraya el koyması beklenmektedir. Bu mantık da, insanların bu ülkeye para getirmesinin önünde en büyük engel olarak durmaktadır. Bunun için, elinde parası olan herkesin, parasını çok rahatça ülkeye sokmasına izin verilmeli. Şayet o kişi hakkında, suç olarak kabul edilen faaliyetler açısından bir şüphe varsa, suç tarafından yola çıkılarak üzerine gidilmelidir. Ama şu anda bu ülkede, elinde parası olmak, otomatik olarak şüpheyi üzerine çekmeye yetmektedir. Bu da sermayenin ülkemizde bollaşmasının önündeki en büyük engeldir. Bu da sermayenin fiyatının artmasının sebebidir.

4: Geçmişe yönelik ekonomik tedbirlerle, geçmişte gelen sermayeyi korkutmayarak. Maalesef bu ülkede, geçmişe yönelik vergiler konmuş (net aktif vergi gibi), parasını buraya getiren insanlar ürkütülmüş ve kaçırılmıştır. Sermaye en korkak ve en oynak aktördür. Geçmişte yaşananlar gelecekten de endişe edilmesine sebebiyet vermektedir.

5: Vergileri azaltarak. Böylece de işletmelerin sermayeye olan ihtiyaçlarını azaltmak, kredi veren kuruluşların kendilerinin para kazanmalarını sağlamaları için de para kullanacakların ayağına gidip para vermek için yalvarmalarını sağlamak. Bu da bankalar arası rekabeti arttıracak ve paranın fiyatını azaltacaktır.

6:  Bankaya para yatırana kötü gözle bakmayarak. Belki şu anda ülkemizde birçok insan, çevrede kendisine kötü gözle bakılacağını düşünerek, elinde kısa zamanda kullanmayacağı parasını bankaya götürmekten imtina etmektedir. Benim görüşüm, cebinde bir hafta kullanmayacağı 100 (yüz) lirası olan bir insan dahi o parasını götürüp bankaya emanet etmeli. Cepte boşta duran 100 lira bir haftalığına dahi bankaya bırakılsa ekonomiye çok büyük faydalar sağlayabilir.

Not: Bu konudaki dördüncü yazıyla bu seriyi kapatıyorum. Bu konuya nereden geldiğimizi merak edenler önceki üç yazıma bakabilirler.

Baluken’e verilen ceza şiddeti aklamaz

İdris Baluken, HDP’nin tutuklu milletvekillerinden ve İmralı Görüşme Heyeti’nin daimî üyelerindendi. Tutuklu yargılandığı çeşitli dosyalardan 16 küsür yıl ceza almış. 16 yıl, iki rakamın bir araya gelip yazıldığı ve söylendiği kadar kolay bir süre değil cezaevinde…

İdris Baluken’e verilen cezanın hukukî boyutunu, dosyasını bilmediğimden, değerlendiremeyeceğim. Bunu hukukçular ve dosyasını bilenler daha iyi analiz eder. Yargı süreci bitmiş değil; belki de üst mahkeme bu cezayı çok bulacak, bozacak; bilemiyoruz. Belki de ve muhtemelen çözüm süreci devam etseydi faaliyetleri bile yargılanmazdı.

Bu cezayı tartışmak, kabul etmemek, yanlış bulmak ya da hukukî bulmamak anlaşılabilirdir ve makuldür. Ama buradan yola çıkarak akla ziyan açıklamalar yapmak ve buradan gayri meşru ve gayri ahlâkî bir tutumu aklamaya çalışmak veya meşrulaştırmaya çalışmak iyi niyetli değildir ve aslında rasyonel de değildir.  Bu cezadan yola çıkarak “demokratik siyasete darbe vuruldu”, “Kürtlere siyaset yapmayın deniliyor”, “Kürtlerin iradesine ceza verildi” gibi açıklama, söylem ve tutumlar abartılı, kötü niyetli, tehlikeli, talihsizce ve sorumsuzca yapılıyor. Açıkçası olgulardan yola çıkarsak bir bakıma gerçekçi, samimi ve tutarlı da durmuyor.

Demokratik siyaset neden bitmiş olsun? Bu cezadan dolayı Kürtler neden şiddete başvursun?

Geliştirdikleri tutum ve söylemler esasen demokratik ve meşru bir siyasete inanmadıklarını da yansıtıyor. Gerçekten buna inanıyor olsalardı bir kişiye değil 16 yıl, müebbet hapis verilseydi ve üstelik bütün vekillere bu ceza verilmiş olsaydı dahi demokratik siyaset yollarının tükendiği iddiasıyla şiddet meşrulaştırılmazdı. Demokratik siyaset ve Kürtlerin iradesi adına bu cezadan daha öncelikli söylenecek, tartışılacak ve itiraz edilecek daha önemli ve hayatî birçok şey var. Bunların en başında Baluken dâhil onun temsil ettiği mahallenin, sivil toplum kuruluşlarının tutumu, söylemleri, pratikleri ile PKK’nın söylem, tutum ve şiddeti ile olan ilişkileri geliyor. Çünkü, esasen, demokratik siyaseti engelleyen şiddetin egemen bir inanç haline gelmiş olması ve buna itiraz eden güçlü bir anlayışın olmamasıdır. HDP ve ilgili sivil toplum kuruluşları bu şiddet karşısında bir tutum geliştirmemek ile kalmıyor. Buna karşı çıkanları, kendi arkadaşları bile olsa linç ediyor ve onların linç edilmesine sessiz kalıyor. Ayrıca, yurt içinde ve dışında bütün imkân ve fırsatlarını kullanarak bu şiddeti meşrulaştırmaya çalışıyor.

Baluken’e verilen cezaya “demokratik siyaset” ve “Kürtlerin iradesi” adına itiraz edenler şiddetin “daniskası” ve “iradenin külliyen reddi” sayılabilecek hendekler kazıldığında acil ve genişletilmiş bir toplantı ile biraraya gelip şiddeti destekleyen açıklamalar yaptılar. Daha sonra bir daha biraraya gelip yeteri kadar destek veremediklerinden dolayı özür dilediler. Şimdiye kadar bu tutum ve pratikleri hakkında bir tane bile öz eleştiri yapmadılar. PKK’li yetkililer bile “bu kadar yönelimi beklemiyorduk” derken sivil toplum kuruluşları ve siyasetçiler ne demokratik siyasete, ne Kürtlere, ne de Kürtlerin imkân ve fırsatlarına sahip çıktı… Bu pratikleriyle birlikte esasen demokratik siyasete inanmıyorlar. Demokratik siyasete inanıyor olsalardı, Baluken kesinleşmemiş bir ceza aldı diye yukarıdaki açıklamalar yapılmaz; bu cezadan çıkaracakları sonuç şiddeti aklamak olmazdı, galiba.

Eğer tartışılmak istenen ve tartışılmakta olan “Kürtlerin iradesi” ve “demokratik siyaset” ise buna en büyük engel PKK’nın şiddete inancı, şiddete dayalı politikası; buna itirazın olmaması ve tek tipçi, tahakkümcü anlayışıdır. Bunu Demirtaş’ın Pervin Buldan aracılığı ile İmralı Görüşmeleri sırasında Öcalan’a gönderdiği nottan da anlıyoruz. Demirtaş ilgili notta demokratik siyasetin gelişmediğini kendilerine yönelik baskıların olduğunu ifade edip yardım istiyordu. Öcalan ise Demirtaş’ın kendisinin yanından ayrıldıktan 48 sonra boyun eğdiğini ifade etmişti. Aynı şekilde başka bir görüşmede ise PKK’nın aday listelerine müdahale ettiği Öcalan’a aktarılıyor; Öcalan ısrarla isim istiyor ve Baluken’in de içinde bulunduğu heyet sessiz kalmayı tercih ediyordu… Anlıyoruz ki demokratik siyaset esasen PKK’den dolayı gelişmiyor ve siyasetçiler buna direnmiyor ve boyun eğiyor.

Velhasıl mesele eğer demokratik siyaset ve Kürtlerin iradesinin yok sayılması ise buna fiilen sebep olan şey Baluken’in ceza almış olması değildir; kendisinin de içinde bulunduğu yapı ve bileşenlerinin şiddete itiraz etmemesi, desteklemesi, meşrulaştırmaya çalışmasıdır. Cezadan dolayı dahi şiddeti aklamaya çalışmalarıdır. Bu cezanın çeşitli boyutları tartışılabilir ama buradan hareketle şiddet aklanmamalıdır. Kürtler’e şiddet dayatılmamalıdır. Cezadan dolayı şiddeti aklamanın bilerek ve farkında olarak yapılması PKK’nın yarattığı şiddete olan güçlü bir inançtan kaynaklanıyor, bu ise başka bir yazının konusu olabilir.