Ana Sayfa Blog Sayfa 139

Ekonomik eşitsizlik sorunu

Ekonomik eşitsizlik tartışmaları çok eskilere uzanıyor. Düşünce tarihi eşitsizlik eleştirileri ve eşitsizliğe çözüm önerileriyle dolu. Bu tartışmalar çağımızda yeni boyutlar kazandı. Küreselleşme, toplumların ekonomik durumuyla ilgili bilgilerin artması, iletişimin yoğunlaşması tartışmaları derinleştirdi. Artık eşitsizlik hem akademik hem politik gündemin en önemli maddeleri arasında yer almakta.

Eşitsizlik tartışmalarının özünü en kısa şekilde şöyle ifade edebiliriz: “Bazı insanlar fakirken bazıları zengin. Ekonomik eşitsizlik kadim bir problem olmakla beraber tüm dünyada ekonomik eşitsizlik gitgide artıyor; zenginler daha da zenginleşirken fakirler iyice fakirleşiyor. Zenginlik giderek daha az elde toplanıyor. Yüzde 1- yüzde 99 çelişkisini bile mumla aratacak bir duruma doğru ilerliyoruz.”

Bu tesbit veya iddiadan sonra eşitsizliğin toplumsal mahzurlarına geçiliyor. Giderek artan eşitsizliğin toplumlara her bakımdan zarar verdiği söyleniyor. Ardından, eşitsizliğin giderilmesi için devletler göreve çağrılıyor. Bunun için uygulanması gerektiği söylenen  ekonomik politika önerileri ortaya konuyor. Hükümetlerin ekonomik eşitsizliği önlemek için çalışması; bu çerçevede, yaygın ve yoğun bölüşümcü tedbirler alması gerektiği ileri sürülüyor.

Akademik dünyada, Amerikan liberali (yani solcusu) Paul Krugman ve Fransız iktisatçı (Capital in the Twenty-First Century’nin [Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’in] yazarı) Thomas Piketty, devlet odaklı eşitlikçilik akımının en önemli ve etkili temsilcileri. Siyasî hayat da eşitsizlik tartışmalarının tesiri altında. Hemen her ülkede, ister sağda ister soldaki tüm siyasî partiler eşitsizlikle mücadeleyi programlarının vazgeçilmez parçası hâline getirmiş durumda. Partilerin bu tutumu, ülkelerinde halkın çoğunluğunun eşitsizliğin arttığına inanmasını ve (elbette) popüler medyanın bu istikametteki telkin ve yönlendirmelerini yansıtıyor.

Eşitsizlik tartışmalarının anlamlı ve yararlı olması, bol miktarda ve sağlam veriye dayalı analizlerin yapılabilmesine bağlı. Bu tür analizler her ülkede gerçekleştirilemez. Sebebi, yeterli veri elde etmedeki zorluk ve başarısızlıklar. ABD akademik hayatın diğer birçok alanı gibi burada da önde gitmekte. Bu yüzden, eşitsizlik meselesine ABD üzerinden bakmak çok aydınlatıcı olabilir.

Geçtiğimiz yıl ABD’de ekonomik eşitsizlik hakkında ilginç bir çalışma yayımlandı. Cato Institute araştırmacılarından Michael D. Tanner’ın  kaleme aldığı (Muhammed Şeviker tarafından başarıyla Türkçeye çevrilen ve Liberal Düşünce dergisinin son sayısında yayınlanmış olan Amerika’daki Ekonomik Eşitsizliğe Dair Beş Mit‘ başlıklı rapor (https://liberte.com.tr/liberal-dusunce-sayi-88), sadece ABD’deki değil, her yerdeki eşitsizlik tartışmalarına da ışık tutacak nitelikte. Ayrıntıları bir kenara bırakıp, Tanner’ın tesbit ve tahlillerini ana hatlarıyla özetleyelim.

Eşitsizliğin arttığı ve çeşitli kötülüklere yol açtığı iddiası kabul edilse bile, politik açıdan asıl konu, eşitsizlikle ilgili neler yapılabileceği. Önümüzde iki seçenek var: Fakirliği azaltarak tabandakileri yukarıya itmeye veya zenginlere bir tür “ceza” vererek tepedekileri aşağıya çekmeye çalışmak.

Paul Krugman gibilerin iddialarının aksine, ABD eşitsizlik sorunu karşısında hareketsiz kalmadı. Zenginlerden vergi alıp fakirlere dağıtarak eşitsizliği azaltmaya çalıştı. Fakirliği önleme programlarına kamu idaresi tarafından her yıl bir trilyon dolar harcanmasına rağmen, değişiklik dikkate alınmayacak kadar küçük kaldı. Bu programlar eşitsizliği bir miktar azaltmakla birlikte insanları fakirlikten çıkarmaya hemen hiç katkı sağlamadı. Çeşitli araştırmalar, zenginlerden alınıp fakirlere aktarılan paranın çoğalmasının eşitsizlik üzerinde etkisi olmayabileceğine işaret ediyor. ABD’de bu tür çalışmalar yalnızca piyasa ekonomisi taraftarı kuruluşlardan değil, sol eğilimli Brookings Institute’den dahi çıkıyor.

Tanner’a göre varlıklılara salınan vergilerin artırılmasını savunan birçok kimse, bunun fakirliğin azaltılmasına katkı sağlayacağına âdetâ iman etmiş vaziyette. Meselâ Hillary Clinton eşitsizlikle mücadelenin  yüzde 1’i “devirmeyi” gerektirdiğini söylüyor. Ama inanıldığının ve sanıldığının tersine, bu tür politikaların fakirlere zarar vermesi muhtemeldir.

Eşitsizlik tamamen çözülemese de fakirliğin azalması ekonomik büyümeye bağlı. Bu bakımdan ümitli olmamız için sebepler var. Son on-yirmi yılda “en zenginler” arasına katılan kişi ve firmaların zenginlik kaynağı, miras veya haksız-adaletsiz kazançlar değil. Sıfırdan başlayarak büyük servetler elde edenler var. Yeni zenginlerin genellikle toplumların talep ettiği mal ve hizmetleri üreterek servete ulaştığı görülüyor. Eski zenginlerin yeri sallantıda.

Ekonomik büyüme ortamında yukarı doğru hareketliliğin de önü açık. Bu, büyük bir şans. Ekonomik büyüme ise hırslı, azimli, becerikli insanlara, başka bir deyişle müteşebbislere bağlı. Zenginleşmenin anlamı başarılı müteşebbislerin toplum tarafından ödüllendirilmesi. Ödüllendirme mekanizması engellenir veya ödüller keyfî biçimde ellerinden alınırsa, müteşebbisler için bir müşevvik kalmaz. Ekonomik büyüme, eşitsizlikten daha büyük bir problem olan sefaleti azaltmanın tek yoludur.

Zenginlikle ilgili yaygın bir yanlış fikir, zenginliğin atıl kalacağı ve topluma hizmete yaramayacağıdır. Oysa zenginlik (mal, para, teçhizat vs) toplumdan tecrit edilemez. Toplumsal hayatın bir parçasıdır. Zenginlik unsurları, harcama, tasarruf, yatırım ve istihdam olarak toplumsal hayatın içinde ve hizmetindedir. İlginç bir vaka bu konuda bize bir fikir verebilir. ABD’de Kongre, 1991’de pahalı otomobiller, uçaklar, mücevherat, kürkler ve yatlar gibi mallara lüks tüketim vergileri koymaya karar verdi. Bunun üzerine zenginler daha az lüks eşya satın almaya başladı ve mücevherat, uçak ve gemicilik sektörlerinde çalışan binlerce kişi işini kaybetti. Yalnızca gemicilik sektöründe 7600 işletme mahvoldu. Bu vergilerin büyük bir kısmı daha sonra kaldırıldı.

Michael Tanner’ın isabetle işaret ettiği üzere, ekonomik eşitsizlikle ilgili tezlerin büyük bir bölümü duygusallıktan veya yanlış, yetersiz bilgilere dayanmaktan kaynaklanmakta. En önemlisi, eşitsizlik ile sefalet arasındaki ilişki gözden kaçırılmakta. ABD’de kayda değer bir ekonomik eşitsizlik mevcut. Ne ki, bu konuyla ilgili değerlendirmelerin neredeyse hiçbiri, ABD sistemi içinde ne büyük bir yeniden bölüşüm gerçekleştiğini hesaba katmamakta. Vergiler ve sosyal yardımlar hesaba katıldığında, zengin ile fakir arasındaki açık hayli daralıyor. Böyle bakıldığında, eşitsizlik tamamen ortadan kalkmasa bile, iddia edildiği kadar büyük bir problem de teşkil etmeyebilir. Eşitsizliğin artış hızı da iddia edildiği kadar yüksek olmayabilir.

Siyasî partilerin eşitsizlikten endişe duyması ve eşitsizlikle mücadeleyi parti programlarına koyması şaşırtıcı değil. Ancak, eşitlik adına servet üreten mekanizmalar tahrip edilirse, hem eşitlik koyulaşır, hem de toplumların gittikçe daha kalabalık kesimleri asıl o zaman açlık ve sefalete sürüklenir.

Ekonomik eşitlik adına, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamaya dikkat!

Serbestiyet, 26.12.2017

Liberalizm, özgürlük ve din özgürlüğü (*)

Liberalizm, sonundaki “izm” ekinden de anlaşılacağı üzere, bir ideolojidir. Ama ideolojiler arasında önemli farklar vardır. Bütün ideolojilerin aynı kalıba sahip olduğunun düşünülmesi bizi Cemil Meriç gibi yanılgıya sürükleyebilir. Cemil Meriç’in, biliyorsunuz, “ideolojiler deli gömlekleridir” mealinde bir sözü var. Bu, tamamen ideoloji kavramından ve ideolojiler arasındaki farklardan habersiz olmaktan kaynaklanan bir yaklaşımdır. Liberalizm yumuşak ve esnek bir ideolojidir. Sosyalizm, faşizm ve başka bazı “izm”ler gibi bir hakikati olan bir ideoloji değildir. Liberalizm şu veya hakikatin peşinden koşmaz; hakikatin peşinden koşma imkânı tanır. Toplumsal olarak da, hakikatlere mensup kişilerin, farklı hakikatlerin ve farklı hakikat gruplarının bir arada yaşamasının imkânını araştırır. Bundan dolayı liberalizm, itiraf edilse de edilmese de, bugünkü dünyada iyi olarak gördüğümüz pek çok şeye katkıda bulunmuştur. Meselâ demokrasi dediğimiz şey aslında tam olarak liberal demokrasidir. Liberalizmden arındırılmış bir demokrasinin demokrasi olması mümkün değildir. Türkiye gibi bir türlü yeterince demokratikleşemeyen ülkelerde ana problem liberalleşememektir. Liberalleşilemediğinde, demokraside de fazla mesafe alınamamaktadır.

Özgürlük nedir, ne değildir?

Liberalizmin temel ilkelerinden biri özgürlüktür. Liberalizmi iyi anlamak için özgürlük üzerinde durmaya ihtiyaç var. Hattâ liberalizm bir özgürlük teorisi olarak tanımlanabilir. Özgürlüğün değerli olduğuna inanıldığı için, hemen her fikir çizgisi — belki faşistler hariç — bir şekilde özgürlüğü sahiplenmektedir. Bu da işleri karıştırmaktadır. Ama özgürlüğün tanımını yapabiliriz. Özgürlük bir bireyin kendi hayat tercihlerini yapabilmesi ve başka bireylerden gelecek keyfi engellemelerle karşılaşmadan bu tercihlerinin peşinden gidebilmesidir. “Beni kendi başıma bırak” dediğiniz zaman özgürlük talep ediyorsunuz; “bana karışma” demek istiyorsunuz. O zaman, daha avami bir şekilde söylersek, özgürlük başkalarının bize keyfi bir şekilde karışmaması demektir. Peki, başkaları bize karışmadığı zaman ne yapacağız? Kendi tercihlerimizi yapacağız ve peşlerinden gideceğiz. Bunlar hangi tercihler olacak? Hayatın hemen hemen her alanıyla ilgili tercihler olabilir. Meselâ bir din seçeceğiz ve peşinden gideceğiz; meselâ bir meslek seçeceğiz ve onu icra edeceğiz. Meselâ bir bölümde okumayı göze alacağız ve o bölüme girip okuyacağız. Yerleşeceğimiz yeri, yaşayacağımız mekânı, giyeceğimiz kıyafeti, bütün bunları seçme hakkımız olacak ve bunların peşinden gideceğiz. Özgürlük özü itibariyle budur.

Konuyla ilgilenenler genellikle özgürlüğü negatif ve pozitif diye ikiye ayırıyor. Benim burada bahsettiğim özgürlük negatif özgürlüktür. Bu özgürlüğün de bazı temel özellikleri vardır. Bir defa bu özgürlük bireysel bir değerdir. Özgür olan veya olmayan, bireydir. Özgür olan veya olmayan, cemaat, sınıf, ümmet veya halk değildir. Yani kollektivite değildir. Kollektivitelerin özgürlüğünden, bireylerin özgürlüğünden bahsettiğimiz anlamda bahsedemeyiz. Kollektivitelerin bağımsızlığından bahsedebiliriz ama özgürlüğünden bahsedemeyiz. Özgürlük birey insana ait bir değerdir. Çünkü karar veren, tercih eden, kararlarının peşinden giden, birey insandır. İkincisi, özgürlük sosyal bir meseledir. Eğer insanlar dünyada tek başlarına yaşasalardı — yani meselâ dünyada çok az insan olsaydı ve her biri birbirini göremeyecek şekilde farklı vadilerde yaşasaydı — özgürlük diye problem olmazdı. Çünkü özgürlüğün keyfi olarak engellenmemek olduğunu söyledik; bizi keyfi olarak engelleyecek veya engellemeyecek olan, diğer insanlardır. Dolayısıyla özgür olma veya olmama problemi sosyal bir ortamda ortaya çıkar. Üçüncüsü, özgürlük bizim vücut kapasitemizle alâkalı değildir. Vücut kapasitemizin bizim tercihlerimize ve davranışlarımıza sınır getirmesi, özgür olmadığımız anlamına gelmez. Meselâ bin basamaklı bir merdivene tırmanmak istiyorum ama nefesim yetmediği için çıkamıyorum, dolayısıyla ben özgür değilim derseniz, anlamsız bir şey söylemiş olursunuz. Veya yüz metreyi beş saniyede koşmak istiyorum ama koşamıyorum, bu yüzden koşmakta özgür değilim derseniz, yine anlamsız bir şey söylemiş olursunuz. Çünkü vücut kapasiteniz ile sizin sosyal davranışınız arasında bir ilişki kurmuş olursunuz. Bu, özgürlük teorisi açısından gayrimeşrudur. Özgürlük böyle tanımlanamaz.

Buna benzer biçimde, tabiatla olan ilişkilerimiz de alâkasızdır. “Ben yerçekimi kanununa tabi olmak istemiyorum, ama ondan kurtulamıyorum; bundan dolayı yerçekimi kanunu benim özgürlüğümü ihlâl ediyor” derseniz, mantıksız bir şey söylemiş olursunuz. “Ben özgürlüğümü kullanacağım, uçacağım, yerçekimi kanununu reddediyorum” diyerek minareye çıkıp kendinizi atarsanız, ağırlığınıza ve vücut yoğunluğunuza bağlı olarak yere çakılırsınız — ve yerçekimi kanunu, sizin bu davranışınızı tekrarlayan insanlar arasında dillerinden, dinlerinden, cinsiyetlerinden ötürü herhangi bir ayrım yapmaz. Dolayısıyla, tabiatla olan ilişkilerimizi özgürlük çerçevesinde göremeyiz.

Bu ortam için belirtilmesi önemli olan bir diğer mesele de şu: özgürlüğün Tanrı ile olan ilişkilerimizle de alâkası yoktur. Tanrı ile olan ilişkilerimizi özgürlük çerçevesinde değerlendiremeyiz. O başka bir alana girer. Özgürlük insan-insan ilişkisiyle alâkalıdır, beşeri ortamla alâkalıdır. İnsan-Tanrı ilişkisi beşeri bir ilişki değildir. Dolayısıyla Tanrının sizi sınırlamış olması, size birtakım yasaklar ve buyruklar göndermiş olması, sizin özgürlüğünüzü kısıtladığı anlamına gelmeyeceği gibi inandığınız Tanrının buyruklarına uymanız veya uymamanız da sizin özgürleştiğiniz anlamına gelmez.

Özgürlüğün açılımları

Şüphesiz özgürlük genel bir değerdir. Hayatın hemen her alanına sirayet etmektedir. Ama özgürlüğün belli başlı açılımları şunlardır: En başta gelen ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü, insanların özellikle kamusal meselelerde görüşlerini serbestçe açıklayabilmeleri, kamusal işleri ve kamusal otoriteleri başlarına kötü bir şey gelmesi korkusu olmadan eleştirebilmeleridir. Aslında ifade özgürlüğü övmeleri de kapsar; ancak övme çoğu zaman sizi sıkıntıya sokmaz. Eleştirmek sıkıntıya sokabilir. Eğer kamu otoritelerini ve kamu icraatlarını başınıza — mesela okuldan atılma, işten atılma, tehdit edilme, hapsedilme, hayatınızdan olma gibi — kötü şeylerin başınıza gelmesi endişesi taşamadan eleştirebiliyorsanız, ifade özgürlüğüne sahipsiniz demektir.

İnsanlar ifade özgürlüğünü nasıl kullanır? Öncelikle konuşarak, sonra yazarak kullanır. Bunu yapabilmek için değişik araçlar kullanabiliriz. Gazetede yazabiliriz; sosyal medyada görüşlerimizi ifade edebiliriz; dergi, gazete, kitap yayımlayabiliriz. Olmadı, el işaretleriyle kendimizi açıklayabiliriz. Daha geniş anlamda baktığımızda kılık kıyafet de ifade özgürlüğünün bir şekli olarak görülebilir. Bir kişinin kıyafetine müdahale etmek aynı zamanda onun kendisini ifade etmesini engellemek anlamına gelir. Böyle bir problem başörtüsü bağlamında Türkiye’de yaşandı. Başörtüsüne müdahale, kız öğrencilerin üniversiteye girmesinin engellenmesi ve aynı zamanda onların ifade özgürlüğünün ihlâli anlamına geliyordu.

Bir diğer özgürlük seyahat özgürlüğüdür. İnsanlar bedenlerini bir yerden başka bit yere, bir şehirden başka bir şehre, bir mahalleden başka bir mahalleye nakletme hakkına sahiptir. Hiç kimse “senin bedenin burada kalacak” diye insanları kısıtlamaya tabi tutamaz; eğer tutuyorsa, o kişi seyahat özgürlüğünüzü ihlâl etmektedir.

Özgürlüğün bir diğer türevi örgütlenme özgürlüğüdür. İnsanlar çeşitli amaçlarla bir araya gelir ve birlik oluşturur. Bu birlikler de amaçlarını gerçekleştirmek için türlü faaliyetler yürütür. Mesela sokak kedilerini korumak üzere bir dernek kurarsanız örgütlenme özgürlüğünüzü kullanıyorsunuzdur. Örgütlenme özgürlüğünün çoğu zaman gözden kaçan bir boyutu ekonomik örgütlenmelerdir, çünkü şirket kurmak da örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Bir malın üretimi veya ticaretini yapmak için birkaç kişinin bir araya gelmesi, sermayelerini, bilgi birikimlerini, kontaklarını ve kafa güçlerini birleştirmesi, örgütlenme özgürlüğünün bir ifadesidir. Özgür bir toplumda maddî olmayan amaçları takip etmek ne kadar meşruysa, maddî amaçları ortaklaşa takip etmek de o kadar meşrudur. Bu çerçevede, mal ve mülk edinmek de bir özgürlük meselesidir. Özgür bir toplumda insanlar kendi çabalarıyla bir mal veya mülk edinebilir. Bu mülk bir menkul de olabilir, bir toprak parçası da olabilir, bir araba veya bir karavan veya seyyar bir makine de olabilir. Mülk ediniminin doğru dürüst bir anlamının olabilmesi için ticaret yapma özgürlüğünün de olması gerekir. İnsanın bir bakıma ticaret yapan hayvan olduğu söylenebilir. Canlılar arasında ticaret yapan tek tür insandır; diğer canlıların yapısı ticaret yapmalarına elverişli değildir. Hayvanların hayat şartlarını bir türlü iyileştirememelerinin nedenlerinden biri de ticaret yapamamalarıdır. Teşebbüs hürriyeti de önemli bir özgürlük türüdür. Aynı zamanda örgütlenme ve mülk edinme özgürlüğüyle iç içe geçer. İnsanlar bir iş kurma hakkına sahiptir. Hattâ bir bakıma meslek seçmek de teşebbüs özgürlüğüne girer. Yani ortamı gözlersiniz, mesleklere bakarsınız, ben şu mesleği yapacağım dersiniz, o mesleği öğrenirsiniz, o mesleği icra etme yolunda ilerlersiniz.

Din özgürlüğü

Şüphesiz en temel özgürlüklerden biri de din özgürlüğüdür. Din özgürlüğü, aynen ifade özgürlüğü gibi, bütün özgürlüklerin bir araya geldiği bir özgürlük durumudur. Aslında yukarıda saydığımız bütün özgürlüklerde de, her tür özgürlük bir şekilde bir araya gelmektedir. Fakat en bariz ve en yoğun birleşme ifade özgürlüğü ve din özgürlüğünde görülür.

Din özgürlüğü aynı zamanda özgürlüğün mihenk taşıdır. Din özgürlüğünün olmadığı yerde büyük bir ihtimalle diğer özgürlükler de yoktur. Eğer bir ülkede din özgürlüğünü ortadan kaldırmaya çalışırsanız, büyük bir ihtimalle diğer özgürlükleri de ortadan kaldırıyorsunuzdur. Bunu farketmek biraz zaman alır. Ama eninde sonunda geleceğiniz yer bütün özgürlükleri rafa kaldırmak, gaspetmek olacaktır.

 

Din özgürlüğünü iki parçaya ayırabiliriz. Bunlardan birincisi inanacağımız ve tapacağımız Tanrıyı seçme özgürlüğüdür. Özgür bir toplumda bu alanda yüzde yüz özgürlük olmalıdır. Yani özgür bir toplumda Müslümanlar için Allah, Hıristiyanlar için God veya the Lord, Tanrı olarak benimsenebilir. Veya birisi ateşe tapabilir; bir grup güneşe, başka bir grup yıldıza, üçüncü bir grup gene başka bir şeye tapabilir. Başka bir şeyi Tanrı olarak kabul edebilir. Farklı bir Tanrı nosyonuna sahip olabilir. Hiçbir şekilde bu alanda bir kısıtlamaya gidilemez. Hattâ, biraz tuhaf görünecek olsa bile söyleyelim, isteyenler de şeytana tapabilir. Şeytana tapmak da din özgürlüğüne girer. Bu alanda kısıtlama haklı görülemez; bu alandaki her kısıtlama din özgürlüğünün kalkması sonucunu verir. Bu konuda anlaşmak zor değil zannediyorum; asıl zor olan mesele ikinci parçada. Bu da dinini tek tek ve grup halinde yaşama, yansıtma, dini müesseseler kurma, dinini yayma, din eğitimi yapma ve ibadet meselelerinde ortaya çıkar. Acaba buralarda yüzde yüz özgürlük olmalı mı, olmamalı mıdır?

Bana mantıklı gelen yaklaşım şöyle söylüyor: Bir yerde din özgürlüğünün olması için üç şey gereklidir. İlki liberter ilke; buna özgürlükçülük ilkesi de diyebilirsiniz. İkincisi eşitlik ilkesi, üçüncüsü tarafsızlık ilkesi.

Liberter ilke, serbestliğin kural, yasağın istisna olması gerektiğini söyler. Çünkü birtakım dini pratikler dinleri de önceleyen ilkeleri ihlâl edebilir, yahut toplumsal hayatı imkânsız hâle getirebilir. Bundan dolayı, dinsel yaşayışa müdahale edilebilir. Başka bir deyişle, yüzde yüz müdahale gibi yüzde sıfır müdahale de söz konusu olamayabilir. Yani bazı durumlarda müdahale gerekebilir. Fakat yüzde sıfır müdahalenin tam karşısında yer alan yüzde yüz müdahaleye giderseniz, yani kamu otoritesi yüzde yüz dini hayata müdahale edebilir derseniz büyük bir ihtimalle dini özgürlük tamamen ortadan kalkar. Çünkü kamu otoriteleri dini hayata istedikleri gibi müdahale etme eğilimine girebilir. Demek ki din özgürlüğü dini hayatın ne yüzde sıfır müdahale noktasında olmasını, ne de yüzde yüz müdahale noktasında olmasını ister. Aralarda bir yerde olması gerekir.

Belki de bu sabit bir yer değildir; döneme ve şartlara göre değişecek bir yerdir. Kamu otoritesi dini hayata müdahale edebilir — fakat niçin ve nasıl müdahale edecek? Nereye kadar müdahale edecek? Kamu otoritesinin dini özgürlüğü tamamen ortadan kaldırmayacağının garantisi nedir? Kendimizi nasıl özgürlüğü asla elinden alınmayacak insanlar hâline getirebiliriz? Bu konuda yol gösterecek ilkelere ihtiyacımız var. Makul bulduğum yaklaşım şöyle: Eğer belirli bir dinî hayat yüzünden temel hak ve özgürlüklerin ortadan kalkması söz konusu ise, bunu yapan, yani temel hak ve özgürlükleri bir şeklide ortadan kaldıran dini pratiğe müdahale edilebilir. Bu, haksız bir müdahale olarak görülemez. Din özgürlüğünün ihlâli olarak görülemez. Bunu daha somut olarak anlamak için, komik görünen örneklerden makul görünen örneklere ilerleyebiliriz. Meselâ bir ülkede X dini var ve bu X dininin temel ibadet ritüellerinden biri, insanları diri diri Tanrı’ya kurban etmek. Bu tamamen hayali bir örnek gibi görülmesin; insanlık tarihinde var bunun örnekleri. Gelecekte de olabilir, hattâ bugün bile bazı yerlerde gizli gizli yaşanıyor olabilir. Bir kamu otoritesi bu pratiğe, yani senenin belli bir günü o dinin Tanrısını mutlu etmek üzere insan kurban edilmesine müdahale edebilir mi? Eğer ederse din özgürlüğü ortadan kalkar mı? Cevap: Evet, edebilir ve bu müdahale din özgürlüğünün ortadan kalkması anlamına gelmez. Çünkü söz konusu olan insan hayatıdır. İnsan hayatı dinlerden önce gelir, hiçbir insan hayatı hiçbir din için kurban edilemez. Bir de şöyle bir durum var; kurban edilecek kişi büyük bir ihtimalle genç, belki çocuk yaşta olacak ve seneye yaşamış olsa veya beş sene daha yaşamış olsa “gönüllü” olarak bile hayatını vermesi söz konusu olmayabilecekti. Kaldı ki, gönüllü bile olsa buna müsaade edilemez. O zaman kamu otoritesinin görevi bu tür icraatı takip etmek ve bunu gerçekleştirenleri cinayetten yargılamaktır. İnsan hayatını hiçe sayan bir pratiğe müsaade edilemez. Liberter ilkeye göre serbestlik esas, yasaklama istisnadır. Kamu otoritesi hep yasaklama eğilimi içinde olmamalı; hep serbest olsun eğilimi içinde olmalıdır. Yasak gündeme gelecekse de meseleye hep insan haklarının rehberliğinde bakılmalıdır. Doğru din – yanlış din, bu doğrudur şu yanlıştır diye bakmak bizi çıkmaza götürür.

İkinci ilke eşitlik ilkesidir. Hemen hiçbir toplumda tek bir din yok, genellikle birden çok din vardır; tek dinli görülen toplumlarda da mutlaka dinî çeşitlilik söz konusudur. Kamu otoritesi hiçbir şekilde çeşitlilik unsurlarından birini kendisine esas alıp ona pozitif diğer(ler)ine negatif ayrımcılık uygulayamaz. Türkiye örneğinden bakacak olursak, Türkiye’de kamu otoritesi Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında ayrım yapamaz. Yaparsa bu, din özgürlüğüne aykırıdır. Türkiye’deki insanlar arasında bir eşitlik olması gerekir. Belli bir dinin mensupları arasında da eşitlik olması gerekir. Kamu otoritesinin Alevilerle Sünniler arasında bir eşitsizlik yapmaması gerekir. Bu çerçevede Cemevleri din özgürlüğü açısından ele alınıp değerlendirilmelidir.

Sonuncu ilke tarafsızlıktır. Dinlerden ve dinlere inanmaktan bahsediyoruz, ama herkes dindar değil, herkes bir dine inanmıyor. Herhangi bir dini inancı olmayanlar da var. Ateistler, deistler, şüpheciler var. Müslümanlar da inanç ve kültür Müslümanları olarak ayrılabilir. Müslümanların büyük çoğunluğu kültür Müslümanıdır.  Dini meselelerde bir şey okumuş veya herhangi bir şeyi sorgulamış değillerdir; atadan dededen kalan kültürle ilerlemişlerdir.

İslam kültüründe din özgürlüğü

Hoşgörü ile din özgürlüğü birbirine karıştırılmamalıdır. Osmanlı devletinde bugünkü anlamda din özgürlüğü yoktu; hoşgörü vardı. Hoşgörü din özgürlüğünün yerini alamaz. Hoşgörü bir lütuftur. Her an geri alınabilir. Din özgürlüğü ise asla ortadan kaldırılamayacak bir haktır. Lütuf ile hak aynı şey değildir. Dolayısıyla, “biz Müslümanlar hoşgörülüyüz, bizden yanlış çıkmaz, gayrimüslimler burada rahat rahat yaşar” demek çok da iyi bir şey söylemek demek değildir. Kamu otoritesi kimsenin dini inancını sorgulayamaz; herkes eşit vatandaştır.

 

İslamî kültür ve geleneğe baktığımızda, İslâm ülkelerinde durum özgürlük açısından çok parlak değil. Bunun tek sebebinin din olduğunu söylemek haksızlık olur. Çünkü İslâm toplumlarının tarihi içinde daha özgürlükçü dönemlerin olduğunu biliyoruz. Fakat İslam ülkelerinde benim dikkatimi çeken başlıca problemler şunlar:  Birincisi alkol meselesi, alkol dinen yasaktır. Azı da çoğu da zararlıdır ve dinen alınmaması gerekir. Bu dini bir emirdir. Bu emre inanan insanlar uyar, inanmayanlar uymaz. Ama İslâm ülkelerinde, meselâ Türkiye’de, bir şekilde alkolü toplumsal hayattan dışlama ve alkol içenleri doğrudan veya dolaylı olarak önleme arzuları, zaman zaman çabaları var. Bir diğer problem faiz meselesidir. Özgür bir toplumda faiz olmalı mı olmamalı mı? Faize dini sebeplerle karşı bile olsanız, eğer özgürlüğü önceliyorsanız, özgür bir toplumda faizli işlem olabilmeli. Aksi takdirde kişilerin hakkını gasp etmiş olursunuz.

Diğer bir problem din değiştirme meselesi. Bir Müslüman din değiştirme hakkına sahip olmalı mı? Türkiye’de insanların büyük bir kısmı kültürel anlamda Müslüman; dini kitabî olarak benimseyenler sayıca az. Özgürlük din değiştirme özgürlüğünü de kapsar. Hıristiyanlık veya ateistlikten Müslümanlığa geçebilmek özgürlük açısından ne kadar normalse, Müslümanken başka bir dine geçmek veya dinsizliğe yönelmek de pekâlâ özgürlüğün kapsayabileceği bir şey. Bu anlamda, İslâm ülkelerinde problem var; tarihi olarak da vardı.  Son zamanlarda bu görüşler zayıfladı; Türkiye’de bu problem Pakistan ve Afganistan ile karşılaştırıldığında kuvvetli değil. Bir diğer problem, kadınların statüsü ve kılık kıyafetleri. İslam ülkelerinde kadınlar erkeklere nispetle daha az özgürlüğe mi sahip, kılık kıyafetlerini belirlemede daha mı az özgürler? Neden İslam ülkelerinde kadınların kıyafetlerine daha çok müdahale varken erkeklerin kıyafetlerine bu kadar müdahale yok? Bunların da tartışılması gerekir. Kılık kıyafet özgürlüğü diye bir özgürlük yok; ancak özgürlüğün kılık kıyafete  yansıması için alan açması gerekir. Bu alan içinde kadınlar da erkekler de nasıl giyineceklerini kendileri belirleme hakkına sahiptir. Bütün bunlar açısından bakıldığında İslam ülkelerinde özgürlük yeterince geniş midir? Bana sorarsanız yeterince geniş değildir, İslam dünyasının daha fazla özgürlüğe ihtiyacı var. Daha fazla özgürlük Müslüman dünyasını zayıflatır mı? Daha fazla özgürlüğün Müslüman dünyasını zayıflatmayacağını, tersine güçlendireceğini düşünüyorum. Müslümanların Müslümanlığını daha kıymetli hale getireceğini düşüyorum. İnanç anlamında Müslümanların sayısını artıracağını düşünüyorum.

Düşünün ki İslam on dört yüzyıldır yaşayan bir din ve bu din ne devletler ne de kamu otoriteleri sayesinde yaşamış bulunuyor. Dinleri yaşatacak olan o dine inanan kimselerdir. Dolayısıyla dinimizi korumak, yaşatmak ve yaymak gibi gerekçeler adına insan özgürlüğünü kısıtlamak, belki de tam tersi sonuçlar verebilir.

Sonuç

Özgürlük hem amaç hem araç olarak önemli bir değerdir. Özgürlük isteyenlerin, tüm beşerî vasıflarından bağımsız olarak, özgürlüğün tüm açılımlarını ve kendilerine istedikleri özgürlüğün aynısının başkalarının da hakkı olduğunu kabul etmeye hazır olmaları gerekir. Bu, bir anlamda özgürlüğün fiyatıdır. Açıktır ki İslam kültüründe bu bakımdan alınması gereken epeyce bir mesafe var.

Serbestiyet, 09.01.2018

“İçindeki Şakirti Öldürmek”

İçindeki Şakirti Öldürmek Ömer Çaha’nın son romanı. Çaha çok yönlü bir insan. Siyaset Bilimi ve Siyaset Sosyolojisi profesörü olmakla beraber, tipik akademisyenlikte demir atmayan bir yazar. Aynı zamanda seyyah, şair, romancı. Sivil toplum faaliyetlerinde de hayli aktif.

Çaha bu romanında, bir zamanlar Fetullahçılar denen, kendi kendilerine Hizmet Hareketi adını veren ve artık FETÖ adıyla anılan yapılanmanın iç durumunu, FETÖ üyesi Cevdet ile hayatları onunla kesişen ilk karısı (Japon) Mikie ve ikinci karısı Ayşen üzerinden anlatıyor.

Cevdet, Denizli’nin Çivril ilçesinden Boğaziçi Üniversitesi’nde okumak üzere İstanbul’a geldiği gün Gülenistlerin ağına düşüyor. Örgüt içinde adım adım beyni yıkanıyor. Benlik duygusu yok ediliyor. Örgütün kendini ölü yıkayıcısına teslime eden, ölüye benzer tiplerinden biri haline geliyor.

Okulu bitirdikten sonra birkaç yıl örgüte bağlı okullarda öğretmen olarak çalışıyor. Japonya’ya gönderiliyor. Yine orada, örgüt amaçları için Yusuf kod adıyla faaliyet gösterirken Mikie’nin hayatına giriyor. Onunla evleniyor. Karısı ikinci çocuğuna hamile iken ortadan kayboluyor. İzinsiz evlilik yaptığı fakat daha ziyade milliyetçi Japonlardan okul açma izni kopartmada başarısız olduğu için cezalandırılarak (“şefkat tokadı” atılarak) İstanbul’da tenzili rütbe ile kızağa çekiliyor. Daha sonra affediliyor; örgütün Türkiye operasyonları yöneticisi olacak ve Gülen’in en yakınına gelecek kadar yükseliyor.

Ayşen Bursalı zengin bir ailenin kızı. Anarşist ruhlu ve özgürlüğüne düşkün. Çok güzel ve zengin bir ailenin kızı olduğu için örgüt onunla çok ilgileniyor. Ayşen’i örgüt saflarına katmak için Cevdet özel çaba gösteriyor. Mümkün olan, örgüt için artık sıradanlaşmış her türlü ayak oyununu çekiyor ve sonunda onu örgüte kazanıyor. Ayşen kapanıyor ve hayatını örgüte adıyor. Örgütle uğraşma ihtimali olan bir yargı bürokratını engellemek, belki tasfiye etmek için dişiliğini kullanması (bekaretini feda ederek yatağa girmesi) emri veriliyor. Bir iç bocalamadan sonra deneni yapıyor.

Cevdet hayatını örgüt için ve örgüt içinde sürdürürken, hem kendi gözlem ve tecrübelerinden, hem de dindar ama örgütün iç yüzünü bilen ve örgüte karşı olan Bekir ile Cavit’in ikaz ve yorumlarından etkileniyor. Soğumasına rağmen, suda yaşayan balığa çevrildiğinden (kendisi balık, örgüt su olduğundan) örgütten kopamıyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, üzerine bir kâbus gibi çöküyor. 15 Temmuz’un hemen öncesi ve sonrasında örgüt için yaptığı şeylerin ahlâksızlığını, korkunçluğunu, gayri insaniliğini anlamaya başlıyor. Derin bir vicdan azabı duyuyor. Tek kurtuluş yolunun ölüm olduğunu düşünmeye başlıyor. Hikâyesini büyük bir vefasızlıkla terkettiği Mikie’ye gönderdiği bir günlüğe yazıyor. 15 Temmuz’dan sonra gittiği ABD’de Gülen’e sorduğu sorular ve ondan aldığı cevaplar hayatını boşa harcadığını, örgütte bir canavara dönüştüğünü artık her türlü şüpheden uzak bir şekilde idrak etmesini sağlıyor. Vurgun yemişe dönüyor. Dünyası yıkılıyor. Bir süre civar ülkelerde geziniyor. Sonra Türkiye’ye geliyor; karısı ve üç çocuğunun Bursa’da olduğu bir akşam intihar ediyor.

Roman su gibi akıcı. Son derece iyi bir kurguya ve kuvvetli bir ana mecra ile çok sayıda yan hikâyeye sahip. Romanda geçen birçok vaka yaşanmış. Aradaki boşluklar ise romanın akış mantığı içinde doldurulmuş.

Daha önceki yazılarımda FETÖ olayının anlaşılmasının çok sayıda çalışmaya bağlı olduğunu birkaç kere vurguladım. Bunun için akademik çalışmalara da, edebiyata da ihtiyaç olduğunu belirttim. Sevinçle söylemek isterim ki bu roman FETÖ gerçeğini anlatmada şimdiye kadar kaleme alınmış (kendiminkiler dahil) tüm akademik ve popüler yazılardan daha başarılı. Her sayfası, her ana bölümü ve her alt bölümü bilgi dolu; derin felsefi gözlem ve analizler içeriyor. Okuyucunun romanın her sayfasından etkileneceği ve yararlanacağına adım gibi eminim.

FETÖ’nün özü, örgüt içindeki insanların hamur gibi yoğrulmasına, itaatkâr robotlara dönüştürülmesine dayanıyor. Çaha bunu “benliğin yok edilmesi” kavramı altında işliyor. İnsanın benliğini kaybetmesinin ne korkunç bir felaket olduğunu (aynı zamanda Cevdet’in dünyaya duyurulmasını istediği vasiyetinin parçası olan)  şu etkileyici satırlarla açıklıyor:

“İnsanın özü benidir. İnsanlık adına bildiğimiz tüm değerler insanın benine bağlanmıştır. Akıl, vicdan,  adalet, şefkat, merhamet, sevgi, acıma duygusu… Hepsi benimizin değişik görevler üstlenen birer suretidir.

“Aslını yok ettiğimizde suretler de yok olur.“İnsanın benini devreden çıkarmak ağacın özünü, balığın omurgasını çekip almak gibidir. Beni alınmış bir insan, avcısının kancasındaki balıktan farksızdır. Her an ölmeye ve avcısının güzel bir akşam yemeği olmaya hazır bir canlıdır, hepsi bu!”

Bireyin önemi ve bireyci felsefe bundan daha iyi ifade edilemezdi. Ömer Çaha, FETÖ denen garip yapının özünü yakalamış. Bu tespit aynı zamanda sık sık dile getirilen “nasıl oluyor da iyi tahsil görmüş, mesleğinde zirveye ulaşmış,  yaşını başını aşmış kimseler Gülen’e robot gibi itaat ediyor?” sorusuna da cevap teşkil ediyor.

İnsanın benini öldürmeye çalışan ve insanları benini öldürmeye dâvet eden her felsefe hastadır. Tehlikeli ve zararlıdır. Bunu yapanların referansının dinsel mi seküler mi olduğu önemli değildir. Kalıp aynıdır. FETÖ gibi İslami bir inanca ve retoriğe sahip olan örgütlerde de, seküler dünya görüşlerine dayanan sosyalist veya faşist örgütlerde de durum budur.

FETÖ’nün ne olduğunu anlamak, bu korkunç örgütün içyüzünü görmek isteyenler bu romanı mutlaka okumalı. Hattâ birkaç sefer okumalı ve hem bir bütün olarak, hem de parça parça üzerinde düşünmeli.

Ömer Çaha’yı, bize bu eşsiz eseri kazandırdığı için tebrik ediyorum.

Serbestiyet, 22.12.2017

FETÖ yargılamaları ve adalet (3)

(8) FETÖ yargılamalarında durum nasıl? “FETÖ yargılamaları” bir çatı-isim. Bu çatının altında, daha önce de işaret ettiğim üzere,  sınav sorularını çalmaktan 15 Temmuz darbe teşebbüsünü tezgâhlamaya kadar birçok suç var. Bu suçların faillerinin yargılanması adaletin gereği. Bu yapılmazsa adalet zarar görür. Potansiyel suçlar teşvik edilmiş olur. Ayrıca, demokrasimizin başının belası olan bürokratik vesayetin teşvik ve takviye edilmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Bu yüzden, FETÖ yargılamalarına hiç kimse itiraz edemez. İnsanlığa, adalete ve demokrasiye inanan herkes bu dâvâlara destek vermek zorundadır.

(9) FETÖ dâvâlarında iki grup insan adalete hesap vermeye çağrılıyor. İlk grupta somut suçların zanlıları var. Bunların yargılandığı davalar arasında 15 Temmuz darbe teşebbüsü dâvâları, en çok ilgi ve dikkat çekenler. Alandan alınan bilgilere, Raşit Sarıkaya gibi dâvâları takip eden gözlemci hukukçuların aktardığı izlenimlere göre, bu dâvâlar Türkiye’nin yargı standartları açısından iyi durumda. İddianameler somut suçlara ve kuvvetli delillere dayanıyor. Yargıçlar tecrübeli, bilgili ve usul kurallarına uymakta dikkatli. Adil yargılama ilkesi açısından endişe edilecek bir durum yok.

Asıl sıkıntılar ve zorluklar FETÖ’yle “iltisaklı olma” gerekçesiyle yapılan yargılamalarda ortaya çıkıyor. FETÖ ile iltisaklı olmayı belirlemede kullanılacak ölçüt ve deliller neler? Bank Asya’ya para yatırmak, çocuklarını FETÖ okullarına göndermek, FETÖ’nün cemaat görünümlü toplantılarına katılmak, kendi adıyla FETÖ’nün dergi ve gazetelerine abone olmak gibi şeyler, ister tek başına ister birlikte, FETÖ ile iltisaklı olmayı ispatlamaya yeter mi?

Bir diğer mesele, FETÖ’nün ne zaman FETÖ olduğuyla ilgili. FETÖ yargılamalarında ne kadar geriye gitmek doğru olur? FETÖ’nün kriminalleşme tarihini 17/25 Aralık 2013 ile mi; MGK’nın 26 Şubat 2014’ten 26 Mayıs 2016 tarihine kadar aldığı kararlarda FETÖ’ye yapılan atıflarla mı başlatacağız? Liberal Düşünce Topluluğu seminerlerinde her üç konuşmacı da, bu konuda siyasetçilerin veya bürokratların belirleyici olamayacağını; Yargıtay ve Danıştay’ın zaman içinde somut vakalarla ilgili olarak vereceği kararların, oluşturacağı içtihatların bu hususta bir karine teşkil edeceğini söyledi.

(10) Tartışılması gereken bir diğer konu, ByLock kullanımı. ByLock FETÖ’nün bir tür üye kayıt defteri gibi. Bu yüzden, onu kullanmaktan tümüyle vazgeçmek FETÖ ile mücadeleden vazgeçmek anlamına gelir. Ancak, ByLock’u delil olarak kullanırken dikkat edilmesi gereken birkaç nokta var. İlki, tüm FETÖ üyelerinin ByLock kullanmadığı. ByLock kullanmayan FETÖ üyesi kişilerin bazılarında, daha önce sayılan öbür kıstaslara da rastlanmadığı söyleniyor. Meselâ çoğu darbeci asker bu durumda. Bu, FETÖ’nün daha sıkı gizlenmiş bir kadrosunun da bulunduğunu göstermekte. İkincisi, ByLock’un bazen hiç alâkası olmayan kişiler adına alınmış hatlar üzerinden kullanıldığı iddia ediliyor. Böyle bir-iki vaka kamuya yansıdı. Son olarak, bazı operatörlerin hatâlarından dolayı FETÖ ile ilişkisi olmayan sıradan kimselerin ByLock kullanıcısı gibi göründüğü söylentileri etrafta dolaşıyor. Bütün bunlar, yargının FETÖ ile mücadelede ByLock’un nereye yerleştirileceği konusunda  çok dikkatli olması gerektiğini gösteriyor. Galiba, ByLock programının sanıkların cep telefonunda bulunmasıyla yetinmeyip, bu programın aktif olarak kullanılıp kullanılmadığına ve kullanıldıysa mesajların içeriğine de bakmak lâzım.

(11) FETÖ ile mücadelede haksızlık yapmamak ve ortaya çıkabilecek mağduriyetler üzerinden yaygın bir toplumsal hoşnutsuzluğun doğmasına sebep olmamak için ileri sürülen bazı öneriler de var. Bunlardan biri şu: Devlet çalışanlarını doğrudan doğruya görevden atmak yerine açığa almak, haklarında idarî ve hukukî soruşturma açmak ve bu soruşturmaların sonuçlarına göre karar vermek. Bunun yararı şu: Açığa alınanlar işini hemen kaybetmeyecek, maaşlarının üçte ikisini almayı sürdürecek. Bu sayede açlık ve sefaletle karşılaşmaları önlenecek. Dolayısıyla, hem onların hem de yakınlarının mağduriyet hissine kapılmasına yol açılmayacak.

Benzer bir yaklaşım da, polis ve asker gibi silâhlı olan zanlılar ile öğretmen ve sağlıkçı gibi silâhlı olmayanlar arasında ayrım yapmak. Deniyor ki, ilk gruptakiler tehlikeli ve hemen yerlerinden alınmaları gerekir; ikinci gruptakiler ani tehlike yaratamaz, bu yüzden farklı bir muameleye tabi tutulabilir. Bu yaklaşımın zayıf tarafı FETÖ’nün örgütlenme biçimini; tersten söyleyecek olursak, FETÖ üyelerinin örgüte bağlanma ve adanma biçimini ya tamamen ihmal etmesi ya da hafife alması. FETÖ ezoterik bir örgüt. Bir ölümüne adanmışlar grubu. Örgütün merkezinde silâhlılar değil siviller var. Bir ilâhiyatçı öğretim üyesi TSK’nın, bir BDDK müfettişi SAT komandolarının, bir öğretmen yerel polis teşkilâtının imamı olabiliyor. Dolayısıyla, “sivil olduğu, silâhsız olduğu için tehlikeli değil” argümanı, en azından örgüt içinde operasyonal görev alan kişiler için geçersiz. Ayrıca, gerçekten FETÖ üyesi olan bir kişinin, mesleğinden ve kimliğinden bağımsız olarak, örgütün suikast düzenlemekten canlı bomba olmaya kadar emredeceği her şeyi yapacağına inanmamızı sağlayacak veriler ve olaylar mevcut.

(12) FETÖ ile mücadelenin ne olduğunu hakkıyla anlayabilmek için, meselenin asıl özelliğini görmek lâzım. FETÖ ile mücadele özünde siyasî. Bir siyaset felsefesi meselesi. FETÖ ile seçilmiş hükümet arasındaki ihtilâfın özü, kamu otoritesini kimin kullanacağı ve bu kimselerin nasıl belirleneceği. Başka bir deyişle, kimin meşru kimin gayrimeşru noktada durduğu. Demokrasi teorisi açısından FETÖ gayrimeşru yerde duruyor. Dolayısıyla, hükümetin FETÖ ile mücadelesi meşru ve gerekli.

Hukuk bu mücadelenin ne esası ne de özü; sadece bir aracı. Eğer çatışmayı FETÖ kazansaydı o da hukuku hükümeti tasfiyenin aracı olarak kullanacaktı. Hukuk kendi kendisini icra etmez. Hukukçular aracılığıyla hayat bulur. Hükümetin (ve onun öncülüğünde yasamanın) müdahalesi olmasaydı, hukuk bürokrasisini kontrol altına almış olan FETÖ üyeleri nasıl tasfiye edilecekti? FETÖ’nün siyasî operasyonlarına hukukî bir kılıf giydirmesi nasıl önlenecekti? Bu yüzden, siyasî kısmını görmeyip veya ihmal edip sorunu pür hukuk problemi olarak sunmaya çalışmak yanlış ve zararlı.

FETÖ ile mücadele uğruna hukukun her sınırı ve kuralının yıkıldığı, insanların gereksiz ve keyfî şekilde tutuklandığı iddiaları da mevcut. Bu da hassas bir konu. Elbette tutuklama cezalandırmaya dönüştürülmemeli. Birkaç ay önceki rakamlara göre, 15 Temmuz darbe girişimin ardından 161,751 şüpheli hakkında işlem yapıldı. Gözaltına alınan 50,344 kişi tutuklanarak cezaevlerine kondu. 47,136’sı gözaltına alındıktan sonra adlî kontrolle serbest bırakıldı. 8,359’u cezaevine konmasına rağmen delillerin değerlendirilmesi sonrasında tahliye edildi. 55,495 kişi tutuksuz yargılanıyor. Bu rakamlar tutuklamaların keyfî bir araç haline geldiği ve önüne gelenin tutuklandığı iddiasını kuvvetlendiriyor mu, zayıflatıyor mu?

FETÖ ile mücadele kaçınılmaz. Adalet kadar demokrasinin de gereği. Ne FETÖ ile etkili şekilde mücadele edilmesi, ne de adaletin en yüksek seviyede ve en az hata ile gerçekleştirilmesi talebinden vazgeçebiliriz.

Serbestiyet, 19.12.2017

FETÖ yargılamaları ve adalet (2)

(5) Yargı sistemini Yıldıray Oğur’un yaptığı gibi kinayeler, mecazlar ve iğnelemelerle değil, Levent Korkut ve Serdar Korucu’nun yaptığı gibi açık, net ve yapıcı şekilde değerlendirmekte fayda var. Hukuk sistemi asla hatâya düşmeyecek, otomobil motoru gibi bir defa doğru şekilde yapılınca uzun süre kusursuz çalışacak bir mekanizma değil. Hukuk sistemi deyince, makinaların değil insanların esas olduğu bir şeyden bahsediyoruz. İnsan yanılan, aklı kadar duygularının da tesirinde kalabilen bir varlık. Yargı mensupları da hiçbir şeyden etkilenmemelerini talep ve umut edebileceğimiz makinalar olmaktan uzak. Toplumsal ortam, toplumsal vakalar toplumun her kesimini olduğu gibi yargı mensuplarını da kaçınılmaz olarak etkiler. Toplumsal hayatın hiçbir alanında bugünden yarına köklü bir değişiklik yapılamayacağı gibi, yargı sisteminin işleyişi de bir anda tüm önemli problemleri ortadan kaldıracak şekilde dönüştürülemez. Üstelik, yargı sistemi yapılanmasında reformun, yargının iç dinamiklerinin mi yoksa yargı dışı dinamiklerin mi eseri olabileceğinin ayrıca değerlendirilmesi ve buna uygun reform politikalarının geliştirilmesi gerekir.

Türkiye’de yargı bürokratlarının kendileri dâhil hukukun hâkimiyetine ve âdil yargılamaya ilişkin problemlerden şikâyetçi olmayan yok. Problemlerin siyasî iktidarla ilişkisi elbette var, ama tüm problemlerin sadece ondan kaynaklandığını söylemek de saçma. Öyle ya, faraza iktidarla muhalefet yer değiştirse, CHP iktidara gelse, hukukun hâkimiyetine sarsılmaz bağlılığını ifade ve ilân etse, ertesi gün Türkiye tam bir hukuk hâkimiyetine kavuşur mu?

16 Nisan referandumunda HSYK, HSK’ya dönüştürüldü. Daha önce başlayan yolda ilerlenerek, HSK üyelerinin seçilmiş organlar olan yürütme ve yasama tarafından belirlenmesine karar verildi. Bazı kimseler özellikle yürütmenin HSK’nın oluşumunda bu kadar etkili olmasının (doğrudan 4, dolaylı olarak 2 üye göndermesinin) siyasetin yargıya müdahalesi anlamına geleceğini söylüyor. Bundan rahatsızlık duyuyor. Bunun yargıya zarar vereceğini söylüyor. Dolayısıyla siyasetin bunu yapma hakkına sahip olmamasını istiyor.

Türkiye’de ilk defa bir HSK modeli denemiyor. İlk deneme kurul üyelerinin bir kooptasyon sistemi içinde belirlenmesiydi. Bu bir ”al gülüm – ver gülüm” sistemiydi. Yargıtay ve Danıştay üyeleri HSK üyelerini, HSK üyeleri YSK üyelerini belirliyordu. Bu sayede yargı bürokrasisi kapalı devre çalışıyor, demokratik meşruiyetten tamamen uzak kalıyor, toplumda egemen adalet anlayışını dikkate almayabiliyordu. Model bürokratik vesayetin önemli bir parçası olarak tasarlanmıştı. Bu modelin mahzurları, özellikle 28 Şubat sürecinde yargı bürokrasisinin demokratik siyasete müdahalesiyle iyice açığa çıktı.

Demokratik siyaset bu vahim durumu değiştirmek üzere harekete geçti. Kanunlarla ve anayasa değişikliğiyle çarka müdahale etti. HSK yeni bir yapıya kavuşturuldu. Hükümet hep yaptığı gibi bu yargı idaresi örgütünde ideolojik kadrolaşmayı seyreltme yönünde adımlar attı. Ayrıca sayıları artırılan üyelerin 10’unun meslek mensupları tarafından seçilmesi imkânını hazırladı. Böylece HSK’nın öncekinden daha geniş bir tabana dayanması ve demokratik meşruluğunun artması beklenmekteydi.

Ancak AYM’nin seçim usulünü iptal etmesi, yargıdaki organize gruba seçimleri kendi adamlarını HSK’ya yerleştirme konusunda daha büyük bir imkân yarattı. Aynı grup, yani bugün FETÖ diye anılan yapı, zaten aşağıdan yukarı doğru bir kadrolaşmayı da yürütüyordu. Böylece HSK FETÖ’nün kontrolü altına girdi. Bunun ne gibi sonuçlara yol açabileceği ise Ergenekon, Balyoz, Casusluk davalarında görüldü.

FETÖ yargının çeşitli alanlarında tasfiyeler yapmak, kendi elemanlarına alan açmak için düzmece dâvâlar açtı. Hiç ilgisi olmayanları bu dâvâlara bir şekilde ekledi. Sahte deliller üretti ve kullandı. Herhangi bir yerde FETÖ unsurlarının başı idarî veya yargısal bakımdan derde girdiğinde de imdada yetişti. FETÖ mensuplarına açılan idarî ve hukukî soruşturmaları geri püskürttü. Suçların üzerini örttü. Suçların ve suçluların gizlenmesini sağladı.

Böyle bir yapılanma yargı bürokrasisinin kendi içinden başlayacak bir hareketle tasfiye edilebilir miydi? Yargının bu durumda olduğu bir ülkede hukuk devletinden, hukukun hâkimiyetinden, âdil yargılanma hakkının kullanılabilmesinden söz edilebilir miydi? Yargıyı kontrol altına almış bir bürokratik örgütlenmenin olduğu bir yerde, bu yapılanmayı muhafaza etmek mi yoksa tasfiye etmek mi hukukun hâkimiyetine hizmet eder(di)?

(6) Yargıdaki problemlerin teknik sebepleri de olabilir. Levent Korkut’un verdiği bilgiler bu bakımdan dikkate değer. Türkiye de, Almanya da yaklaşık 80 milyon nüfusa sahip. Türkiye’de 10 bin civarında savcı-yargıç varken bu sayı Almanya’da 30 bin civarında. Yani Türkiye çok eskiden beri yetersiz bir yargı kadrosuyla çalışıyor. Bu, yargı bürokratlarının iş yükünü çok artırıyor. Hatâları kolaylaştırıyor.

(7) Yargı bürokratlarının çalışma şartları yanında eğitimleri ve mesleğe girişleri de sıkıntılara yol açabilecek mahiyette. Yargıç ve savcılar, başarılı bir öğrenim hayatı geçirirlerse, 23-24 yaşlarında mesleği icraya başlayabiliyor. Bu yaş çok erken. Dünyayı anlayacak birikime ulaşmaya ve insan dimağının yeterince olgunlaşmasına yetmez. Masanın öbür tarafında oturacak olmak da, yargıya işi düşecek vatandaşın hâlini idrak etmekte başarısızlığa çanak tutuyor. Yargı bürokratlarının göreve başlama yaşının mutlaka yükseltilmesi lâzım. Bu çerçevede, yargı mensuplarının iki lisans diploması sahibi olması veya yüksek lisans yapması düşünülebilir. Ayrıca, yargıç ve savcı olacaklara birkaç yıl avukat olarak çalışmış olma şartı da getirilebilir.

Türkiye’de, hukuk fakültelerindeki eğitime de, yargı sektöründe çalışanların birçoğuna da egemen olan zihniyet, pozitivizm. Bunu üniversitelerde kullanılan temel hukuk ders kitaplarını olsun, alenî tartışmalarda soruna yaklaşım tarzını olsun, inceleyerek görmek mümkün. Hukuk öğrencileri büyük bir kibir aşılanmasıyla ve hukukun toplumu öncelediği fikriyle yetiştiriliyor. Fakültelerde hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi gibi dersler önemsiz görülüyor. Bu da hukuk sistemimize menfi etkilerde bulunuyor.

Serbestiyet, 15.12.2017

FETÖ yargılamaları ve adalet -1

Liberal Düşünce Topluluğu 20 yılı aşkın bir süredir haftalık seminerler düzenliyor. Ankara’da başlayan bu seminerler 8 senedir İstanbul’da da yapılıyor. İstanbul’da Kasım ayı içinde gerçekleştirilen üç seminer Türkiye’de hukuk devleti, hukukun hâkimiyeti, adil yargılanma ilkesinin fiilî durumu ve devam etmekte olan yargılamalarda -münhasıran FETÖ yargılamalarında- yaşanan şeyler üzerinde yoğunlaştı. Bu seminerlerde anayasa hukukçuları Levent Korkut ve Serdar Korucu ile gazeteci Yıldıray Oğur konuştu. Seminerlerden sonra canlı, heyecanlı tartışmalar yapıldı. İlginç görüşler ve tespitler dile getirildi. Bütün bunları ve kendi görüşlerimi maddeler hâlinde özetleyeceğim.

1. Bir konuşmacı -Yıldıray Oğur- FETÖ yargılamalarını -en azından bir kısmını- Yassıada Mahkemeleri ve Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanması gibi siyasî tasfiye davalarına benzetti. Bu tür davaların iyi sonuç vermediğini söyledi. Bu benzetmenin yanlış olduğu aşikâr. Menderes ve arkadaşları pür siyasî sebeplerle yargılandı. Onları yargılayan mahkemeler gayri meşruydu, tabiî hâkim ilkesine aykırıydı. Mahkemeler düzmeceydi ve talimatla hareket etmekteydi. Deniz  Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanmasında da siyasî bir boyut vardı. Yargılanan üç kişi dünyanın her tarafında suç olarak kabul edilecek bazı eylemlerin de faili olmakla beraber yargılamaların özü adî suçlarla değil anayasal düzeni yıkma arzusuyla ilgiliydi, yani siyasiydi. Oysa ne ortada ciddiye alınması gereken, rejimi yıkacak türde ve yoğunlukta eylemler vardı ne de ideolojik hırsı aklını aşan bu genç insanların rejimi zora dayanarak değiştirebilecek gücü mevcuttu. Dolayısıyla, bu yargılamalar ağırlıklı olarak siyasiydi.

Buna karşılık, FETÖ yargılamaları siyasî olmaktan uzak. FETÖ asla siyasî bir programla ortaya çıkmadığı gibi yapabileceği hâlde bir meşru siyasî aktöre dönüşme çabası içine de girmedi. Siyaseti ve siyasetçileri hep küçümsedi. FETÖ mensupları siyasî suçlu olarak yargılanmıyor, adi sayılabilecek suçlardan yargılanıyor. FETÖ soru çalmak ve dağıtmak, kişilere ve gruplara kumpas kurmak, maksatlı davalar açmak, sahte deliller oluşturmak, bürokratik hiyerarşiye uymamak, devlet içinde ayrı bir hiyerarşi oluşturmak, suça göz yummak, tehdit ve şantajla haraç almak gibi suçlar işledi. 7 Şubat 2012 MİT operasyonu, 17/25 Aralık, MİT tırları operasyonları, nihayet 15 Temmuz kalkışması da suçtu. Her demokraside bunların failleri yargılanır ve bu yargılamalar siyasî tasfiye olarak görülmez, görülemez. Bu suçların faillerinin yargılanması değil yargılanmaması siyasî bir tavır olurdu.

2. Türkiye’de hukuk devletinin, hukukun hâkimiyetinin ve âdil yargılanma hakkının fiili durumu ahistorik bir yaklaşımla anlaşılamaz, kavranamaz. Hiçbir kurum ve süreç bir geçmişten mahrum değildir. Bu yüzden, yine Yıldıray Oğur’un talep ettiği gibi, “Geçmişi konuşmaya ve geçmişe atıf yapmaya gerek yok. Geçmişi değil bugünü konuşalım” denemez. Geçmiş yoksa bugün de yoktur. Bugünün problemlerinin kökeni mutlaka ama mutlaka şu veya bu ölçüde geçmiştedir. Geçmiş yanlışları bugünkü yanlışları aklamak için kullanmamalıyız elbette. Ancak, geçmiş hatasızmış gibi hatasız bir süreç yaşanmasını da beklemeyiz. Yapılacak şey geçmişten ders alarak bugünü daha iyi hâle getirmeye çalışmaktır.

3. Yıldıray Oğur’un dile getirdiği yanlışların bir kısmı yargı sistemimizin kronik problemleridir ve bugün veya münhasıran FETÖ yargılamalarında ortaya çıkmış değildir. Bu sorunların çoğunu ”zayıf iddianameler” başlığı altında incelemek mümkün. Ne yazık ki ülkemizde ciddî bir zayıf, yetersiz, sağlam delillere dayanmayan, spekülatif, delilden çok yoruma dayanan iddianameler problemi mevcut. Bu gerçek en ağır şekilde ”savcı başarısızlığı” vakasında ortaya çıkıyor. Savcı başarısızlığı savcıların hazırladığı iddianamelerin mahkumiyetle sonuçlanması oranıyla ölçülüyor. Levent Korkut’un verdiği bilgilere göre savcı başarı oranı Japonya’da % 98, Avrupa’nın bazı ülkelerinde % 80’lerde. Türkiye’de ise % 40. AK Parti’nin yaptığı reformlarla bir ara % 60’a yaklaşmıştı ama sonra tekrar düştü. Bu problemi hafife de alamayız, görmezden de gelemeyiz. Savcıların daha sağlıklı iddianameler hazırlaması gerekiyor.

4. Yıldıray Oğur’un bazı tutumların yeni yargı sisteminin “genel ilkeleri” hâline geldiği iddiası abartılı. Söylediği şeylerin bazılarının tarihi çok eskiye gidiyor. Bazıları ise yargı sistemiyle değil toplumsal algılayışla alâkalı. ”Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”, ”suçun yoksa niye korkuyorsun”, ”ben niye korkmuyorum” gibi bakışlar yargıdan ziyade toplumda egemen. Buna karşılık yargılamalarda suç teşkil etmeyen, etmesi ihtimâli zayıf olaylara, davranışlara, ilişkilere suç muamelesi yapıldığı durumlar da var.

FETÖ yargılamaları çerçevesinde önemli bir mesele, bazen sanıkların yakınlarına da ilişilmesi. Yıldıray Oğur bunun genel bir uygulama hâline geldiğini iddia ediyor. Sanıyorum bunu söyleyebilmek için sağlam istatistikî verilere ihtiyaç var. Başka bir deyişle isatistikî bilgi teşkil edecek kadar çok vaka yaşanmış olması lâzım. Böyle bir veri sepeti mevcut mu bilmiyorum. Varsa ortaya konmalı, yoksa varmış gibi genellemeler yapılmamalı.

Ceza hukukunun temel ilkelerinden biri suçun şahsiliğidir. Herkes kendi suçundan şahsen sorumludur. Arkadaşları ve yakınları sırf bu sebeple zanlının suçuna ortak edilemez, o suçtan sorumlu tutulamaz. Buna karşılık, toplumsal hayatta kolektif suçlar da vuku bulmaktadır. Mafya gibi suç örgütleri çok yerde var. Ayrıca, bazen ailelerin suç makinasına dönüştüğü de oluyor. Bu gibi durumlarda arkadaşların ve yakınların yargılanması suçun şahsiliği ilkesine aykırı düşmez.

FETÖ kolektivist bir örgüt, mensuplarını en küçük bir çıkış, kaçış noktası bırakmayacak şekilde kontrol altına alıyor. Bu çerçevede, çoğu zaman aileleri de bütün olarak elinde tutmaya çalışıyor. Sanırım bunun çok örneği var. Bu durumda şunu söylemek yanlış olmaz; kimse elde delil olmadan FETÖ üyesi olmakla suçlanamaz. Hakkında şüphe olanlarla ilgili polisiye işlem yapılabilirse de bu işlemler delil ele etmeye yönelik olmalı ve sağlam delile dayanmayanlar adliyeye intikal ettirilmeden ve tacize dönüştürülmeden sonlandırılmalıdır. Gerek hayatın doğası gerekse FETÖ’nün yapısı FETÖ sanıklarının kardeşlerinin FETÖ üyesi olma ihtimâlini, eşlerinin ve bazı durumlarda yetişkin çocuklarının FETÖ mensubu olması ihtimâlinden daha zayıf kılmaktadır. Bu hususu göz önünde bulundurmak iyi olur. Soruşturmalarda da kişilerden delillere değil delillerden kişilere gidecek şekilde davranılması âdil yargılanma hakkının ve toplumun adalet talebinin gereğidir.

Serbestiyet, 12.12.2017

“Barış akademisyenleri” mi?

George Orwell’in düşünce hayatımıza yaptığı önemli bir katkı, dille oynamanın ve kelimeler yeni anlamlar yüklemenin dezenformasyon ve beyin yıkama faaliyetlerinde ne kadar etkili ve yararlı olduğunu göstermesiydi. Yazarın Hayvan Çiftliği ve 1984 adlı önemli romanlarını okumuş olanlar ne demek istediğimi hemen anlayacaktır. Romanlarda, özellikle 1984’te, egemen güç çok sık kullanılan kelimelerin anlamlarını değiştirerek -meselâ savaşı aşka, işkenceyi sevgiye dönüştürerek- insanların düşünme melekelerini ortadan kaldırır ve onları kolayca manipüle edilebilecek zavallı yaratıklar hâkline getirir.

Kabul etmek zorundayız ki tüm devletlerin lisanında şu veya bu ölçüde kelimelerle bu şekilde oynama huyu ve yeteneği vardır. Devletler bu bakımdan ortaktır. Meselâ vergi artışları, yeni vergilemeler “yeniden yapılanma”, devleti büyütecek ve toplumdan emdiği maddî ve manevî kaynakları artıracak adımlar “reform” diye adlandırılır.

Mamafih bu tarz ve tavır yalnızca devletlerin hayatında ve uygulamalarında karşımıza çıkmaz. Bazen sivil toplumda da yansır. Radikal totaliter ideolojilerden esinlenmiş  güya “sivil” oluşumlar da kelimelerin anlamlarıyla oynayarak kafaları karıştırabilir, gerçek amaçlarını ve yüzlerini gizleyebilir. Biraz duraklayıp şöyle etrafınıza bakın, bunun birçok örneğini göreceksiniz.

Geçtiğimiz yıllarda Güneydoğu’da daha önce eşi benzeri görülmemiş bir olay yaşandı. PKK HDP ile işbirliğiyle birçok yerleşim biriminde hendekler kazıldı. Hendek başlarına silahlandırdığı grupları yerleştirildi.  Bu kimselerin çoğu zorla toplanan çocuk denecek yaşta kimselerdi. PKK-HDP hemen her ülke için önemli ve hassas meselelerden olan egemenliğin paylaşılması alanında tek taraflı bir adım atarak” özerklik” ilan etti. Özerkliği silahla ilan ettiği gibi silahla korumaya hazır olduğunu, yani savaşacağını da beyan etti. Türkiye devleti PKK-HDP’nin bu hamlesine karşı şiddetle cevap verdi. Ne yazık ki aylar süren ağır çatışmalar yaşandı ve pek çok insan hayatını kaybetti.

İşte o günlerde içinde çok sayıda akademisyenin de yer aldığı bir grup bir bildiri yayınladı. Daha sonra “barış bildirisi” adını verdikleri bu bildiride devlet ağır şekilde eleştirildi, katliam yapmakla suçlandı. Hendeklere yönelik operasyonlarn hemen durdurulması talep edildi.

Bu bildiriye siyaset katından -bana göre olmaması gerektiği kadar- sert tepkiler geldi. Bildiriciler ihanetle, teröre destek vermekle suçlandı. Bu kadarla kalsa iyiydi. Söze sözle mukabele edilmiş olurdu. Ancak, ne yazık ki, bildiriye imza koyanlar hakkında hukukî soruşturmalar başlatıldı. Bazıları üniversiteden uzaklaştırıldı. Olağanüstü hâl ilanından sonra da uzaklaştırmalar ve davalar devam etti

Yayınlandığı zaman birkaç yazı yazarak bildiriyi eleştirdim. Ama bildiricilerin cezai işleme maruz bırakılmasının ve üniversiteden uzaklaştırılmasının yanlış olduğunu da söyledim. Bildirinin ne kadar saçma ve ahlâksız olursa olsun ifade özgürlüğüne girdiğini ve aynı fikirde olmayan yazar -çizerlerin ona gereken cevabı vereceğini belirttim. Maalesef bu tür çağrılar dikkate alınmadı.

Benim dile getirdiğim türden eleştirilere karşı bildirinin amacının Türkiye’yi katliam yapan bir ülke olarak göstererek uluslararası yargılamalara tabi utulmasını sağlamak olduğu söylendi. Öyle bile olsa bence bildiricilere yapılan muamele yanlıştı. Evet, belki de bildiricilerin niyeti oydu. Ama ceza hukukunda niyetler yargılanamaz, eylemler yargılanır. Bildiri zaten bildiri olarak kaldı. İddia edilen şeye basamak, araç olamadı.

Hâlâ aynı noktadayım. Açılan davaların düşürülmesi, görevden alınanların işe iade edilmesi ve birikmiş maaşlarının da ödenmesi gerektiğini düşünüyorum. İmzacıların gereksiz ve haksız yere mağdur edildiği kanaatindeyim. Bu mağduriyetin bildirinin muhtevasının önüme geçtiğini ve olayı çarpıttığını düşünüyorum. Gelgelelim bildiricilerin kendilerini ”barış akademisyenleri” adıyla anması da tam bir Orwelyen çarpıtma örneği. Ne bildiri barış bildirisiydi, ne de bildiriciler de barış talep etmekteydi.

Çatışmaların durmasını istemek meşruydu. Hatta bu çerçevede, devletin ölçülü şiddet kullanıp kullanmadığının sorgulanması ve aşırı şiddet emaresi olan durumlarda bunun üzerine gidilmesi de. Ama ortada çatışan iki taraf varken sadece birini görmek ve bu birinin de bir karşı şiddetle oraya çıktığını görmezden gelmek ahlâk dışıydı. Barış isteniyorsa tüm taraflara “silahı, kurşun sıkmayı bırak” vs. denmeliydi. Bu yapılmadı. PKK’ya tek kelime edilmezken aslında sadece egemenlik meselesi için değil halkın olağan hayatını sürdürmesi için de mücadele vermesi gereken güvenlik güçlerini hedef almak olsa olsa manen PKK şiddetine hizmet edecek bir tavırdı.

Gerçek bir barışçı tavır iki tarafı da şiddetten uzak durmaya çağırmak olurdu. Bunun örneği de vardı. Merhum Tahir Elçi öldürülmeden önce yaptığı açıklamada “Devlet operasyonları durdursun, hendekler kapatılsın, hendek başlarındaki silahlı adamlar çekilsin”  mealinde sözler söyledi. İşte bu, gerçek bir barışçı tavırdı. Barış kelimesini sahiplenmeye çalışanlarınki ise aslında PKK şiddetini görmezden gelerek bir bakıma meşrulaştırmak ve hatta bir anlamda teşvik etmekti.

Siz kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına! Ne bildiriniz barış bildirisiydi ne de siz barışçı akademisyenlersiniz.  İyi şiddet kötü şiddet ayrımı yapan kimselersiniz. (Türkü ile Kürdü ile) Türkiye solunun klasik şiddet meftunluğuna yakalanmışsınız.  Barıştan, barışçılıktan söz ederek İnsanları kendinize güldürmeyin!

Serbestiyet, 08.12.2017

Sermaye ve ekonomik kalkınma

Sağlam bir piyasa ekonomisi bilgisine sahip olmayan insanların, özellikle ekonomik hayatın akışını tam olarak kavraması; sağlam bir piyasa ekonomisi alt yapısına sahip olmayan ülkelerin ise istikrarlı şekilde kalkınması çok zor. Bu yüzden, derler ya, YÖK mevzuatı izin verse ve ben o yetkiye sahip olsam, üniversitelerdeki — tıp fakülteleri, mühendislikler, güzel sanatlar vb dahil — her ama her bölüme, “piyasa ekonomisinin temelleri ve işleyişi” gibi bir ders koyardım. Nitekim Guatemala’da liberallerin kurduğu, bunu yapan bir üniversite var. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Bu yazıdaki ana meselem sermaye birikimi, finans sektörü ve ekonomik kalkınma.

Her toplum yaşamak için tüketmek zorunda. Tüketeceği şeyleri ya kendisi üretecek, ya da bunları ona başkaları sağlayacak. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şeyleri üretebilen bir toplum, başarılı bir ekonomik performans sergiliyor demek. Ancak bu yetmez. Bir taraftan nüfus artışı, diğer taraftan ihtiyaçların çeşitlenmesi ve artması, daha fazla üretimi gerekli kılar. Bu nasıl yapılacak? Üretim kapasitesini artırarak. Bu da şu demek: Ya mevcut üretici güçler daha fazla üretecek, ya da yeni üreticiler devreye girecek. Her ikisi yatırım ihtiyacına gelir dayanır.

Yatırım nasıl yapılacak? Bir toplum ürettiğinin tümünü tüketirse yatırım yapamaz. Yatırım yapabilmek için, ürettiğinin bir miktarını tüketmeyip tasarruf etmesi gerek. Bu tasarruflar yatırıma dönüştürülür ve ülkelerin üretim kapasitesi bu sayede genişler. Ekonomik kalkınma dediğimiz şey, çok basitçe, bundan ibaret. Şüphesiz üretim kapasitesinin artması, emeğin vasfındaki iyileşmelerle, teknolojideki gelişmelerle ve üretim zincirindeki organizasyonların etkinleştirilmesiyle de ilgili. Ama bunlar hem sermaye artışının yerini alamaz.  Hem de bu yazının hatırına ihmal edilebilir.

Bu yüzden, ekonomik büyüme üzerinde yapılan tartışmalarda ilk bakılan şeylerden biri tasarruf oranlarıdır. Diğer faktörler sabit kalmak şartıyla, tasarruf eğilimi ve oranı yüksek ülkeler ekonomik bakımdan gelişme gösterir. Olmayanlar ise yerinde sayar veya (mutlak olarak değilse de, diğer ülkeler geliştiği için) en azından nisbî olarak geriler. Çin’in son yirmi yılı, tasarruf oranı ile ekonomik büyüme arasındaki bağın görmezden gelinemeyecek bir kanıtıdır.

İnsanlar her çağda tasarruf yapmak açısından aynı derecede imkân sahibi değildi. Üretim azlığı ve mübadele araçlarının olmaması, tasarrufu da neredeyse imkânsız hâle getirmekteydi. Paranın icadı gökten inen bir mucize gibi insanların hayatını değiştirdi. Para tasarruf yapmayı ve tasarrufları ekonomik süreçlere sokmayı kolaylaştırdı. Şöyle anlatayım: Yılda yirmi ton fındık üreten bir aile, para diye bir şey yokken, fındıklarının bir kısmını diğer ihtiyaçları için başka şeyler üretenlerle mübadele ederdi. Bir kısmını da kendi tüketimi için ayırırdı. Ama mal üzerinden tasarruf yapması çok zor olurdu. Taşıma zorluğu, dayanıksızlık, başka mallara dönüştürülmede ölçek sıkıntısı gibi sorunlardan dolayı, bu aile ciddî bir tasarruf yapamazdı. Paranın mevcut ve dolaşımda olduğu bir ortamda ise aynı aile, fındığın kendi ihtiyacı olan kısmını ayırır. Kalanını satar. Aldığı paranın bir kısmıyla diğer ihtiyaçlarını satın alır. Kalanını da bankaya tasarruf olarak yatırır. O ve onun gibi tasarruf sahiplerinden gelen tasarruf paraları yekunu, kısmî rezerv bankacılığı dünyasında, “yeni para” yaratılmasına sebep olur.  Finans kuruluşları bu paraları yatırımcılara kredi olarak verir. Bu, toplumun üretim kapasitesinin gitgide genişlemesine yol açar.

Toplumsal mekanizma bu, ama işlemesi bazı şartlara bağlı. Paranızı harcamak ve gününüzü gün etmek varken, niçin tasarruf edesiniz ki? Elbette yaşlılık, hastalık, işsizlik gibi durumlar sizi bunu yapmaya sevk eder. Ama tasarrufu para olarak tutmak yerine başka şekillerde de kullanabilirsiniz. Meselâ imar rantlarının yüksek olduğu yerlerde arsa alabilirsiniz.  Ne var ki bu, reel bir ekonomik değer yaratmaz. Ekonomik kalkınmaya destek sağlamaz. Tasarrufların toplam üretim kapasitesini artıracak yatırımlara dönüşmesi, ekonomik kalkınmayı sürükler. Hangi dine, kültüre ve ideolojiye bağlı olursanız olun, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, bu gerçek değişmez.

Müslüman toplumlarda bu tasarruf-yatırım mekanizmasına bakışta bir şüphe ve endişe kaynağı var: faiz meselesi. Müslümanlar faizi kendi başına kötü (haram) olarak görmekle kalmıyor; onu başka birçok kötülüğün de kaynağı sayıyor ve sonuçta “faizsiz bir toplumsal-ekonomik düzen” kurulmasını talep ediyor. Son talep elbette yanlış, zira çoğulcu bir toplumda, her konuda olduğu gibi faize bakışta da farklı yaklaşımlar olacaktır. Nasıl ki faizsiz işlem yapanlara imkân tanımayan bir sistem kurmak insan haklarını ihlâl etmekse, faizle işlem yapmak isteyenlere bu imkânı vermeyen bir sistem kurmak da insan haklarını ihlâl eder. Bu yüzden, bu alternatifi dışlamak zorundayız. Aynı şekilde, faizli işlem yapmayı mecburî kılan sistem kurma arayışlarını da dışlamalı ve mahkûm etmeliyiz. Özgürlükçü bir toplumda, isteyen faize dayanan isteyen faize dayanmayan ekonomik işlem ve ilişkilere girişebilir. Devlet bunlara köstek olma hakkına sahip değildir. Nitekim son yıllarda katılım bankacılığının hemen her yerde ortaya çıkması, finans sektöründe ilkesel çoğulluğa katkı sağlamıştır.

Bununla beraber, faizi peşinen mahkûm eden görüşler de tartışmaya açılabilir. Faiz paranın fiyatıdır. (a) Tasarruf sahibi açısından faiz, parayı kullanılmak üzere ödünç vermenin karşılığıdır. Teknik lisanla bunu şöyle açıklayabiliriz. Tasarruf yapıp yapmamak, kişilerin zaman tercihi ile alâkalıdır. Zaman tercihi yüksek olanlar, tasarruf yapmayıp parasını hemen tüketime harcar. Zaman tercihi düşük olanlar ise tüketimini erteler. Bu erteleme tasarrufları ortaya çıkarır. Harcamayı erteleyenlerin bunun için ödüllendirilmesi gerekir, çünkü onların tasarrufları toplumun sermayesine dönüşecek ve toplumu ekonomik olarak ileriye taşıyacaktır. (b) Yatırımcı açısından faiz, yatırım fonlarını kullanmanın fiyatıdır. Bankalar burada aracıdır. Mevduat sahipleri bankaya bir ücret karşılığı para yatırır; bankalar da bunları yatırımcılara gene bir ücret karşılığı aktarır.

İslâmî literatürde faizle ilgili tartışmalarda kullanılan bir başka yaklaşım daha var: faiz ile riba arasında bir ayırım yapmak; ribayı haram fakat “makul” bir faizi meşru görmek. Riba, günlük ihtiyaçlarını karşılamakta, yani hayatını sürdürmekte zorluk çeken ve bunun için borç almak zorunda kalan insanlara faizle borç para vermektir. Faiz ise, ihtiyaçlarını rahatlıkla karşıladıktan sonra artanlarla bir birikim oluşturan kimselere, bu birikimi korumaları ve ekonomik süreçlere dâhil etmeleri için verilen bir ödül veya teşviktir. İslam tarihinde faizli işlemlerin olduğu ve (Ebussuud gibi) bazı âlimlerin faize belli oranlarda cevaz verdiği de bilinmektedir.

Öyle veya böyle; faizle işleyen veya katılım yoluyla çalışan tüm finans kurumları bu ülkenin varlığıdır, finans sektörünün parçasıdır.  Finans sektörümüz ne kadar güçlenirse ekonomik olarak gelişme şansımız da o oranda artar. Bu yüzden, vergi oranları ve mevzuatından lisanslama ve çalışma şartlarına kadar sektörü geliştirmek için atılacak her adım, ekonomik kalkınmaya katkı sağlayacaktır.

Serbestiyet, 05.12.2017

Eleştiride hakkaniyet ve asalet

Her mesleğin kendine göre iyi ve kötü yanları vardır. Her meslek insana maddî ve manevî anlamda bir şeyler katar ve ondan bir şeyler alır. İnsanlar olağan şartlarda kendi serbest iradeleriyle meslek seçer ve icra eder. Ancak, bazen mesleklere giriş şu veya bu ölçüde tesadüfe bağlı olur. Baba mesleğini sürdürme, etkilenilen insanların peşinden gitme, geçici olarak yapılan bir işi sürekli meşgaleye dönüştürme durumları karşımıza az çıkmaz.

Öğretim üyeliği mesleğine bilerek ve isteyerek girdim. Başka yolları takip etmem imkân dâhilinde olmasına rağmen hiçbir alternatif düşünmedim desem yalan olmaz. On yılları geride bıraktığım bu meslekte iyi şeyler de gördüm kötü şeyler de. Ancak, bir kere olsun pişmanlık duymadım. Meslek hayatımın hemen hemen her safhasında ağır sorunlarla, haksız engelleme çabalarıyla, insafsız tutumlarla karşılaşmış olsam da işimi severek ve iyi yapmaya çalışarak bugünlere geldim.

Meslek hayatım boyunca öğrencilerimle genellikle iyi geçindim. Onları hasım, aciz zavallılar ve onlara ayırdığım zamanı israf olarak görmedim. Öğrencilerim arasında dil, din, ırk, ideoloji, deri rengi, cinsiyet, sosyal ve ekonomik statü vb. sebepler yüzünden pozitif veya negatif ayrımcılık yapmadım. Benim ilgime ve yardımıma ihtiyaç duyan her öğrencinin yanında oldum.

Öğrencilerim görev yaptığım ve sınıfa girerek ders verdiğim yerlerdeki öğrencilerle sınırlı kalmadı. Özellikle sivil toplum faaliyetlerim sayesinde Türkiye’nin hatta dünyanın birçok köşesinde öğrencilerim oldu, oluyor. Liste tutmadım ama sanırım en çok öğrencisi olmuş hocalar arasında -eğer en başta değilsem- en başlarda gelirim.

Öğrencilerime her zaman özgüven telkin etmeye çalıştım. Daima hedeflerini iyi belirlemelerini, asla umutsuzluğa düşmemelerini, gayretli ve disiplinli olmalarını, sabırlı davranmalarını, kendilerine zaman vermelerini, ne yapacaklarsa en iyi şekilde yapmaya çalışmalarını, kendi akıl ve yeteneklerine “ihanet” etmemelerini telkin ettim.  Öğrencilerimi etkilemede ve hayata hazırlamada çoğu zaman başarılı olduğumu sanıyorum. Akademik hayata girip profesörlüğe ulaşmış öğrencilerim var. Diğer mesleklerde olduğu gibi gazeteciler, bürokratlar ve politikacılar arasında da çok sayıda eski öğrencim bulunuyor. Bazen tesadüfen karşılaştığım eski öğrencilerimden aldığım geri bildirimlerle öğrencilerimin hayatına yaptığım katkıların farkına varıyor ve bundan çok mutlu oluyorum.

Klasik, odasından çıkmayan, dar alanı dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir öğretim üyesi olarak kalmadım. Gerek sivil toplum faaliyetlerim, gerek çalışma saham, gerekse tabiatım icabı kamusal meselelerle ilgili olarak öne çıktığım anlar oldu. Çoğu zaman buna mecbur kaldım. Yanlış bildiğim fikir ve tavırlara karşı hem kendime karşı dürüst olma hem de kamusal bir hizmet yapma gereği beni ses çıkarmaya itti. Kritik anlarda aldığım tavırların ve dile getirdiğim görüşlerin çoğunda haklı çıktığımı görme şansı da buldum.

Kamusal alana çıkan herkes eleştiriye açık ve hazır olmak zorunda. Bunun bilincindeyim. Hiçbir şey yapmayan hiç dikkat çekmez ve hiç eleştiri almaz. Ayrıca, eleştiriyi de kapsayan kamusal diyalogun, karşılıklı etkileşimin, fikrî ve akademik gelişmenin vazgeçilmez ve yeri başka bir şey tarafından doldurulamaz araçlarından biri olduğu kanaatindeyim.

Ancak, eleştirinin de bir seviyesi, ahlâkı ve asaleti olmalı. Eleştiri ağzına geleni söylemek; hiç bilgi birikimine sahip olunmayan alanlarda cüretkârca ahkâm kesmek; insanların şahsiyetine, özel hayatına saldırmak; iftira atmak; aklınca alay etmek, küfretmek değildir. Fikirler karşı fikirlerle tartılır. Eleştirilerin kişiselleştirilmemesi, şahsiyata dökülmemesi, bilgiye dayanması olması gerekir. Benim prensiplerim belli: “Kişilere karşı nazik, fikirlere karşı acımasız olmak.” İnsanları yok etmeye değil fikirlerinin yanlış olduğunu göstermeye çalışmak. Tanrısal bilgiçlik ve yanılmazlık havasına girmemek. Yanılmaya ve düzeltilmeye her zaman bir açık kapı bırakmak.

Eleştiride insafa da ihtiyaç var. Bunu “engizisyon mantığından uzak kalmak” şeklinde de ifade edebilirim. Hata yapmayan insan olmaz. Bu olağan hayatta da fikir hayatında da böyle. Bir kimsenin belli bir anda hata yapması onun bütün hayatının, bir fikrinin yanlış olması tüm fikirleinin yanlış olduğunu göstermez. Bu yüzden, doğrusu, kişilere ilgili değerlendirmeleri onun bütün hayatını kuşatacak şekilde değil hata anını esas alacak şekilde yapmaktır. Aksi takdirde, kişiler adeta haksızca infaz edilmiş olur.

Türkiye’de genel olarak eleştirel kültürün özel olarak eleştiri kültürünün ve ahlâkının gelişmesine çok ihtiyaç var. Belki de meraklı, yetkin birileri bu konuya özel olarak eğilmeli ve kamusal yankıları ve etkileri olacak çalışmalar yapmalı.

Serbestiyet, 01.12.2017 

FETÖ niçin ‘acele’ etti? (II)

Önceki yazımda, FETÖ’nün klasik yöntemlerini kullanmaya devam etmesi halinde birkaç sene içinde devleti tamamen ele geçirmesi mümkünken niçin “acele” edip deşifre olmasına yol açacak eylemlere giriştiğini sormuştum.

Bu yazıda, soruyu cevaplamaya yardımcı olabilecek üç muhtemel sebep üzerinde duracağım.

1. Erdoğan korkusu ve nefreti

Zamanın başbakanı Erdoğan, hem siyasî zekâsı ve sezgisi, hem devletin işleyişini gözlemlemek açısından avantajlı pozisyonda bulunması sayesinde, ne olduğunu — aslında yine de geç olmakla beraber — ilk görenlerdendi. Ondan önce de olacakları tahmin eden birkaç kişi vardı ve bildiğim, işittiğim kadarıyla onlar Erdoğan’ı bilgilendirdi, ikaz etti. Erdoğan bu uyarılara itibar ve iltifat etmedi. Hem Müslüman kardeşliğinin, hem de iktidarının hemen hemen her dinî grup gibi Gülencilerin de kamu kurumları içinde yer almasının yolunu açmış — bir bakıma onlara “iyilik yapmış” — olmasının bunu imkânsız kılacağını sanıyordu. Ancak çok geçmeden, kazın ayağının öyle olmadığını anladı. Ortada (başka birçok siyasî gibi) istemeden ve farkında olmadan doğmasına katkıda bulunduğu bir canavarın olduğunu gördü. Mesele din kardeşliği, vefa borcu, iyi niyet gibi şeylerle izah edilemeyecek kadar vahim ve çetrefildi. Bu yüzden, FETÖ’yü (ki o zaman FETÖ değil Fetullahçılar’dı) yok etmek için değil, devlet içindeki varlığnıı sınırlandırmak için harekete geçmeye hazırlandı.

FETÖ bunu öğrenince, her zamanki gibi ‘tedbir’ uygulamak ve görünmezliğe bürünmek yerine savaş açmaya karar verdi. Önce kendi tabanını, sonra etkilemeyi ve manipüle etmeyi başardığı çevreleri, yaklaşan savaşta kendi cephesinde yer tutacak şekilde hazırlamaya başladı. “2011’den sonra değişen AK Parti ve Erdoğan” söylemi bir ölçüde bu hazırlığın anahtar sözüydü (oysa demokratikleşmede ve Kürt sorunun çözümünde en büyük adımlar 2011’den sonra gelmişti).

FETÖ’nün meşru siyasî otoriteye alenen savaş açması, Erdoğan’a ve hükümete karşı operasyonlara girişmesi, gizliliğinin kaçınılmaz olarak zaafa uğramaya başlaması demekti. 7 Şubat 2012 MİT operasyonu Türkiye’nin ilk defa şahit olduğu türden bir olaydı.  Erdoğan asıl hedefin kendisi olduğunu söylediğinde neredeyse hiç kimse inanmadı. En yakınındaki bazı kişiler bile “evhamlısın” anlamına gelecek şekilde gülümsedi, sessiz kaldı. Erdoğan haklıydı. Asıl hedef kendisiydi. FETÖ, işi kolaylaştırmak için problemin AK Parti değil Erdoğan olduğu söylemini yarattı.  Erdoğan gitmeli ama AK Parti yola devam etmeliydi. Tabii bu durumda AK Parti kaçınılmaz olarak FETÖ’nün güdümüne girecekti. Bereket versin işler FETÖ’nün istediği, planladığı gibi gelişmedi. Bu satırların yazarı dâhil pek çok kimse FETÖ’ye uyanmaya başladı. Buna karşılık maalesef (bu satırların yazarının bazı eski arkadaşları da dâhil) birçok kimse, tabiri caizse uyumayı sürdürdü ve hattâ — asıl korkuncu — bile isteye FETÖ’nün yanında saf tuttu, tutmaya devam etti.

Akla gelen bir soru, FETÖ’nün neden Erdoğan’a karşı bir suikast düzenlemediği. Bu pekâlâ mümkündü. Erdoğan koruma kadrosunun FETÖ’cülerle dolduğunu öğrenince bir hamlede görevlilerin tamamını değiştirdi. Ama yeni gelenler arasında da FETÖ’cülerin olması mümkündü, hattâ gayet muhtemeldi. Buna rağmen FETÖ bir suikaste girişmedi ve bir süre sonra bunu yapamayacak duruma geldi. Yapabilecekken yapmamasının sanırım iki sebebi vardı. İlki, FETÖ’nün Erdoğan’dan intikam alma isteğiydi. FETÖ Erdoğan’dan sadece kurtulmak istemiyor; onu aşağılayarak, rezil rüsva ederek kurtulmak istiyordu. İkincisi, Erdoğan’ın kahraman olmasından korkuyordu. Suikaste kurban giden Erdoğan kahramanlaşır ve destanlaşırdı. Bu da FETÖ’nün işine gelmezdi. FETÖ kanaatimce bu yüzden de suikast işine girişmedi. Ama FETÖ’nün yöntemleri arasında suikastlerin de bulunduğunu biliyoruz.

2. Güç zehirlenmesi ve kibir

HSYK’yı ele geçiren FETÖ kırılmaz bir güç halkası ve müthiş bir korunma kalkanı yarattı. MİT’e tam olarak hâkim olamamıştı. Ama en mühim ve en korunaklı yerler elindeydi. Özellikle yargı. Yargı bürokrasisinin abartısız yarısı FETÖ’nün kontrolü altındaydı. Neredeyse başbakandan bile korunaklı olan askerlere — özellikle genelkurmay başkanına – karşı Ergenekon, Balyoz ve Casusluk dâvâlarında işletilen mekanizmanın başbakana karşı da kullanılması pekâlâ mümkündü. Niyet de oydu. MİT operasyonlarında da, 17/25 Aralık’ta da yargı başroldeydi.

FETÖ ülke içinde yenilmez bir güç hâline geldiğine inanıyordu. Yenilebilmesi için, rakipleri (düşmanları) tarafından rakip (düşman) olarak görülmesi gerekiyordu. Oysa o (FETÖ) ortada yoktu. O herkesi (her kişiyi, her grubu) görüyor, ama onu ya hiç kimse görmüyor ya da gören birkaç kişi neredeyse meczup muamelesine tâbi tutuluyordu. Herkes ya dağınık veya (örgütlüyse bile) çok küçüktü. FETÖ ise hem örgütlü, hem de tüm diğer örgütlere nispetle çok büyüktü. Ayrıca onun örgütü (işleyişi, üyelerinin emre itaati, lidere sadakati vb bakımlardan) diğerleriyle karşılaştırılamayacak nitelikteydi.

“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak surette yozlaştırır” demişti Lord Acton. Doğru. Fakat benim gibiler bu sözü hep politikacılar için kullanır. Halbuki devlet sadece politikacılardan ibaret değil. Uzun vâdede asıl güç bürokratların elinde. Politikacı yozlaşıyorsa bürokrat niye yozlaşmasın? Yozlaşıyor da. FETÖ’yü bir tür bürokratik yozlaşma hareketi olarak okumak da mümkün. Muazzam bir bürokratik güç biriktiren FETÖ bu yüzden kendi kendini yozlaştırdı. Gücün meşruiyetiyle değil kendisiyle ilgilendi. Demokrasinin usul kurallarını da, bürokratın siyasal itaat yükümlülüğünü de görmezden geldi. Çok güçlü olduğuna ve başbakanın (Erdoğan’ın) dahi onu alt edemeyeceğine inandı. Netice itibariyle Türkiye sınırlı bir demokrasiye sahipti; bürokratik gücün siyasî gücü tedip ve terbiye etmesi geleneği güçlüydü. FETÖ rüyasına kavuşmuş, devlet gücünü ele geçirmişti. Gücünü bilen ama gücün meşruluk edinmesinin şartlarını bilmeyen (veya önemsemeyen) FETÖ müthiş bir kibire kapıldı. Gazeteci görünümlü militanlar, hükümeti yıkmaktan; siyasetçiye itaat etmekle yükümlü polis şefleri, uluorta “başbakanın bileklerine kelepçeyi bizzat geçirmek”ten ve “bakanlar kurulunu emniyet müdürlüğüne toplamak”tan bahsetmeye başladı.

İşte bu güç zehirlenmesi FETÖ’yü “artık zamanı geldi” düşüncesiyle savaşı açığa vurmaya ve tırmandırmaya itti. Daha fazla beklemek gereksizdi. FETÖ’cüleri tutabilene aşk olsundu!

3. Uluslararası konjonktür ve büyük patronun hareket emri (talebi)

FETÖ özellikle son yirmi yılda uluslararası bir güce dönüştü. Bu, ciddî bir dış destek olmaksızın yapılamazdı. FETÖ bu desteği buldu. Destek sağlayan güç ondan daha büyüktü. Zayıfı acımasızca ezme, ama kendinden güçlüye iraat etme tarzını benimsemiş olan FETÖ, emre uymaktan başka yol izleyemezdi. İzlemedi.

Uluslararası konjonktür, Başbakan Erdoğan’ın 2009’da Davos’taki “one minute” çıkışından itibaren Türkiye aleyhine oluşmaya başladı. Batı’nın başat güçleri biz zamanlar “ılımlı İslâm”ın  öncüsü ve sözcüsü olarak gördükleri Erdoğan’da artık tam tersini, radikal İslâmcılığı görmeye başladı. Bu, çok kullanışlı bir suçlama âletiydi. Seçimle gelen, geçmişinde silâh bulunmayan, İslâmcı değil dindar-muhafazakâr bir politikacı olarak Erdoğan, yurt içinde FETÖ, yurt dışında devletlerinin politikasına sadık medya gibi araçlarla iki yıl içinde radikal bir İslâmcıya dönüştürüldü. Asıl radikal olan, kurduğu örgüt (Allah korusun) kuracağı ülkenin özellikleri hakkında ipuçları veren Gülen ise ılımlı Müslümanlığa terfi ettirildi.

2011’de Suriye’de patlayan iç savaş. Batı’nın Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’ye ilişkin olumsuz algısını iyice netleştirdi. Türkiye geleneksel olarak yaptığı gibi Batı’ya tam uyum sağlamıyor; kendisine biçilen rolü oynamak yerine kendi planlarını yapmak ve uygulamak istiyordu. Bu, tahammül edilemez bir durumdu. Türkiye Suriye’de olduğu gibi Mısır darbesinde de Batı’dan farklı bir yerde durdu. Bu tutum da Batı’yı açığa düşürmekteydi.

Türkiye’nin hizaya sokulması şarttı. Bunun için önce Erdoğan’dan kurtulmak gerekiyordu. FETÖ bu istikamette bir talimat aldı veya zaten nefret ettiği Erdoğan’a karşı harekete geçmeye teşvik edildi. Muhtemelen bu yolda FETÖ’ye bazı garantiler de verildi. FETÖ’nün 17/25 Aralık (2013) ve MİT tırları (2014) operasyonlarının ardından 15 Temmuz (2016) darbe teşebbüsü böyle geldi.

İşte bu üç sebeple FETÖ,  bir beş on yıl daha bekleyip tüm ülkeyi avucuna almak yerine harekete geçti. Sonuç ortada. FETÖ tüm operasyonlarında başarısız oldu. Toplumsal meşruiyeti sıfır. Kadroları deşifre oluyor. Suç işleyenler yargılanıyor ve mahkûm ediliyor. Bazıları yurtlarını terk ediyor. Sanılmasın ki bu sadece AK Parti’nin veya Erdoğan’ın meselesidir. İktidarda kim olursa olsun bu mücadele sürecektir, çünkü söz konusu olan ülkenin bekası, bağımsızlığı ve demokrasisidir.

FETÖ ile mücadele sürüyor. Bu mücadelede yanlışlar elbette var. Bunların olmaması ve olduysa telâfi edilmesi için hassas davranmalı ve yardımcı olmalıyız. Ancak, gerçek veya muhayyel hatalar FETÖ’nün korkunç yüzünü; bu örgütle mücadelenin bir beka, adalet, ahlâk, insanlık ve demokrasi görevi olduğunu görmemizi engellememeli.

FETÖ iyi ki acele etti. Halk deyişiyle, onu Allah şaşırttı. FETÖ’nün bu aceleciliği belki de kendisinin sonu ve milletimizin (aynı zamanda, umarım,  bir zamanlar bu cemaatin tabanında yer alan ama bir suça en azından doğrudan bulaşmamış kimselerin) kurtuluşunun vesilesi oluyor.

Serbestiyet, 28.11.2017