Türkiye’de Otoriter ve Totaliter Cumhuriyet Savunusuna Yönelik Eleştirel Bir Değerlendirme
Öz
Bu makale, Türkiye’de Cumhuriyet’i demokrasiyle özdeşleştiren yaygın anlatının tek parti rejimini tarihsel zorunluluk olarak meşrulaştırmasını eleştirmektedir. Makale, cumhuriyetin yalnızca monarşinin yokluğu anlamına gelmediğini; siyasi eşitlik, katılım, rekabetçi seçimler ve iktidarın barışçı biçimde el değiştirebilmesiyle anlam kazandığını savunur. Bu açıdan 1923 sonrası düzen, demokratik cumhuriyet değil, tek parti hâkimiyetine dayanan otoriter ve yer yer totaliter eğilimli bir parti-devlet rejimidir. Rejim, siyasal rekabeti kapatması bakımından otoriter; dil, din, kıyafet, eğitim, hitap biçimleri ve tarih anlatısı üzerinden toplumu dönüştürmeye çalışması bakımından totaliter eğilimlidir. Makale ayrıca “toplum hazır değildi” ve “dönemin ruhu böyleydi” savunularını tarihsel ve normatif bakımdan yetersiz bulur. Türkiye’de demokratik cumhuriyetin fiilî başlangıcının 14 Mayıs 1950 seçimleri olduğu ileri sürülür.
Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet; demokrasi; tek parti rejimi; Kemalizm; otoriteryenizm; totaliteryenizm; 14 Mayıs 1950; siyasi eşitlik
Abstract
This article critically examines the dominant pro-Republican narrative in Turkey that retrospectively legitimizes the single-party regime as a historical necessity. It argues that the early Republican order should not be identified with democratic republicanism in the authentic sense, because it lacked political equality, competitive participation, and effective popular accountability. The article distinguishes between republic as a formal state type and republic as a political order based on civic equality, political competition, and participation. It further argues that some republican doctrines contain a potentially totalitarian core when the state assumes authority to define civic virtue and remake citizens accordingly. In Turkey, the single-party regime was authoritarian because it monopolized political authority and closed political competition; it also displayed totalitarian tendencies through its ambition to transform society, culture, religion, education, language, dress, and identity. The article rejects the claim that the 1920s and 1930s made democracy impossible, emphasizing that many Western countries retained pluralist politics.
Keywords: Republic; democracy; single-party regime; Kemalism; authoritarianism; totalitarianism; Turkey; political equality
Giriş
Türkiye’de Cumhuriyet etrafında yürütülen tartışmalar genellikle iki ayrı düzeyin birbirine karıştırılmasıyla ilerlemektedir. Birinci düzey, monarşinin kaldırılması ve devlet şekli olarak cumhuriyetin ilanıdır. İkinci düzey ise siyasi eşitlik, hür seçim, çoğulculuk, muhalefet hakkı, temsil, hukukun üstünlüğü ve vatandaşın iktidarı değiştirme imkânı anlamında demokratik cumhuriyettir. Türkiye’de “cumhuriyetperest” diye adlandırılabilecek çevrelerin temel hatası, bu iki düzeyi özdeşleştirmeleridir. Onlara göre 1923’te Cumhuriyet’in ilanı neredeyse kendiliğinden demokrasi, akıl, bilim, halk egemenliği ve modernleşme anlamına gelmektedir. Oysa siyasal teorinin ve Türkiye’nin fiilî tarihinin gösterdiği şey bundan daha karmaşıktır.
Bu makalenin temel iddiası şudur: Türkiye’de 1923 sonrasında kurulan düzen, demokratik anlamda bir cumhuriyet değil, tek parti diktatörlüğü biçiminde örgütlenmiş otoriter ve kısmen totaliter özellikler taşıyan bir parti-devlet rejimidir. Bu rejim, siyasi otoritenin tek elde toplanması, iktidarın rekabete kapatılması ve muhalefetin tasfiye edilmesi bakımından otoriterdir. Aynı rejim, toplumu ve bireyi devlet eliyle yeniden kurma, yeni bir insan ve yeni bir vatandaş tipi yaratma iddiası bakımından ise totaliter eğilimler taşır. Buradaki “totaliter” nitelemesi, Türkiye’deki tek parti rejimini Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası veya Faşist İtalya ile birebir aynılaştırmak için kullanılmamaktadır. Daha sınırlı ve analitik bir iddiaya işaret etmektedir: Tek parti Cumhuriyeti siyasal rekabeti ortadan kaldırmakla yetinmemiş, toplumun dinî, kültürel, dilsel, tarihsel ve gündelik hayatına derin biçimde müdahale ederek onu devletin tanımladığı makbul vatandaş modeline göre yeniden şekillendirmeye çalışmıştır.
Cumhuriyetperest söylem bu durumu genellikle üç argümanla savunmaktadır. Birincisi, toplumun demokrasiye hazır olmadığı, bu yüzden önce eğitilmesi gerektiği iddiasıdır. İkincisi, Cumhuriyet’in akıl ve bilimi hâkim kılmak için otoriter araçlara başvurmak zorunda kaldığı iddiasıdır. Üçüncüsü ise dönemin dünyasında, özellikle Avrupa’da, antidemokratik rejimlerin yükselişte olduğu, dolayısıyla Türkiye’de tek parti rejiminin olağan ve anlaşılabilir bir sonuç olduğu iddiasıdır. Bu üç savunma da hem kavramsal hem tarihsel bakımdan sorunludur. Toplumun demokrasiye hazır olmadığı iddiası, siyasi eşitliği elitlerin onayına bağladığı için demokratik ilkeyle bağdaşmaz. Akıl ve bilim adına siyasetin tekelleştirilmesi, akılcılığı değil ideolojik vesayeti doğurur. Dönemin dünyasının kaçınılmaz biçimde antidemokratik olduğu iddiası ise, Yurdusev’in iki savaş arası dönem hakkındaki karşılaştırmalı değerlendirmesinin de gösterdiği gibi, tarihsel olarak abartılıdır (Yurdusev 2011). İki savaş arası dönemde otoriter ve totaliter rejimler elbette güç kazanmıştır; fakat bu, Batı dünyasının tamamının tek parti rejimlerine dönüştüğü anlamına gelmemektedir.
Bu makale, Türkiye’de cumhuriyetin demokratikleşmesinin 1923’te değil, asıl olarak 14 Mayıs 1950’de, iktidarın serbest ve yarışmacı seçimle el değiştirmesiyle başladığını ileri sürmektedir. 1923 devlet şekli bakımından cumhuriyetin başlangıcıdır; 1950 ise demokratik cumhuriyetin fiilî doğuş tarihidir. Bu ayrım, Türkiye siyasi tarihini daha doğru okumayı mümkün kıldığı gibi, Cumhuriyet’i tek parti rejiminin ideolojik mirasından ayırarak hürriyetçi ve çoğulcu bir zemine taşımaya da katkı sağlayabilir.
Cumhuriyet Kavramı: Devlet Şekli ile Demokratik Katılım Arasında
Cumhuriyet kavramı siyaset teorisinde tek anlamlı değildir. En dar anlamıyla cumhuriyet, monarşinin karşıtı olarak anlaşılır. Bu anlamda cumhuriyet, devlet başkanlığının hanedan verasetine dayanmaması ve kamu otoritesinin resmen “halk” adına kullanılması demektir. Fakat bu biçimsel anlam, cumhuriyet fikrinin tamamını kapsamaz. Bir ülkede kral veya padişahın bulunmaması, o ülkeyi kendiliğinden demokratik, çoğulcu veya hürriyetçi yapmaz. Monarşi olmayan pek çok rejim otoriter, totaliter veya despotik olabilir. 20. yüzyıl tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Otantik cumhuriyet fikri yalnızca hanedanın yokluğuna değil, siyasi eşitliğe, yurttaşlık statüsüne, katılım hakkına, hukukun üstünlüğüne ve yöneticilerin halka karşı sorumluluğuna dayanır. Cumhuriyet eğer res publica, yani kamusal olanın halka ait olması fikrinden doğuyorsa, halkın kamusal kararlar üzerinde gerçek etkisinin bulunması gerekir. Vatandaşlar sadece devletin nesnesi değil, siyasi karar süreçlerinin öznesi olmalıdır. Bu yüzden cumhuriyet, sadece “padişahın olmadığı rejim” diye tanımlandığında son derece yetersiz bir kavrama indirgenmiş olur. Cumhuriyetin demokratik anlam kazanabilmesi için, demokrasi teorisinin temel vurgularıyla uyumlu olarak, iktidarın rekabete açık olması, yurttaşların örgütlenebilmesi, muhalefetin meşru sayılması ve iktidarın sandıkla değişebilmesi gerekir (Sartori 1987: bölüm 1-2; Yayla 2016: 13-29; Yayla 2025b).
Türkiye’de resmî Cumhuriyet anlatısının temel problemi burada başlar. 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesi, vatandaşların eşit siyasi katılım imkânına kavuştuğu anlamına gelmemiştir. Tam tersine, sonraki yıllarda siyasal rekabet kapatılmış, muhalefet partileri tasfiye edilmiş, seçimler gerçek iktidar değişimini mümkün kılmayan kontrollü mekanizmalar hâline gelmiş, parti ile devlet iç içe geçmiştir. Bu şartlar altında Cumhuriyet’in varlığından söz edilebilir; fakat demokratik cumhuriyetten söz etmek güçtür. Siyasi düzenin adı cumhuriyet olabilir; fakat vatandaşın siyasal tercihi iktidarın oluşumunu belirlemiyorsa, orada demokratik cumhuriyet yoktur.
Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farkın gözden kaçırılması, Türkiye’de tarihî ve güncel siyaset tartışmalarını sürekli yanıltmaktadır. Cumhuriyet demokrasiye açık olabilir, fakat her cumhuriyet demokratik değildir. Demokrasi de bazı tarihsel örneklerde anayasal monarşi içinde gelişebilir (Lijphart 2012: bölüm 1). İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkeler monarşik devlet şekline rağmen demokratik rejimlerdir. Buna karşılık Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti veya çeşitli askerî cumhuriyetler devlet şekli bakımından cumhuriyet olmalarına rağmen demokratik değildir. Demokratik meşruiyetin ölçütü devlet başkanının unvanı değil, vatandaşın siyasi eşitliği, iktidarın denetlenebilirliği ve iktidarın barışçı biçimde el değiştirebilmesidir (Özbudun 2000: 37-52; Yayla 2022; Yayla 2024a; Yayla 2024b).
Cumhuriyet adının demokratik içerikle özdeşleştirilemeyeceğini gösteren bir başka olgu da modern dünyadaki hanedancı cumhuriyetlerdir. Kavram ilk bakışta çelişkili görünebilir; fakat siyasal gerçeklik bakımından açıklayıcıdır. Bazı rejimler resmî adlarında cumhuriyet kelimesini taşımalarına rağmen, iktidarın devri bakımından fiilen monarşik veya hanedancı biçimde işlemektedir. Türkmenistan ve Azerbaycan gibi örneklerde devlet şekli cumhuriyet olarak tanımlanır; fakat iktidarın demokratik, yarışmacı ve serbest seçimlerle el değiştirmesi yerine, kapalı iktidar çevreleri, aile bağları veya babadan oğula geçiş benzeri mekanizmalar belirleyici hâle gelir. Bu tür rejimler, Yayla’nın cumhuriyet-demokrasi ayrımına ilişkin uyarılarıyla da uyumlu biçimde, kavramsal olarak “cumhuriyetçi monarşi” veya “hanedancı cumhuriyet” diye adlandırılabilir (Yayla 2025b). Cumhuriyet adının böyle kullanılabilmesi, kavramın demokratik içeriğinden koparılabileceğini gösterir.
Bu örnekler, cumhuriyet adının tek başına siyasi eşitlik, halk egemenliği ve demokrasi anlamına gelmediğini açıkça gösterir. Bir ülkede cumhuriyet kelimesinin anayasal veya resmî metinlerde yer alması, o ülkede halkın iktidarı değiştirme hakkının bulunduğunu, muhalefetin serbestçe örgütlenebildiğini veya seçimlerin sahici biçimde rekabetçi olduğunu garanti etmez. Bu nedenle Türkiye’de 1923’ten itibaren rejimin adının cumhuriyet olması da onun demokratik cumhuriyet olduğu sonucunu doğurmaz. Demokratik niteliği belirleyen şey rejimin adı değil, iktidarın rekabete açık olup olmadığı, vatandaşların yöneticileri serbest seçimlerle değiştirebilip değiştiremediği ve devletin toplum üzerinde sınırsız bir ideolojik dönüştürme yetkisi kullanıp kullanmadığıdır.
Erdemli Yurttaş Fikri ve Cumhuriyetçi Totaliter Öz
Cumhuriyet fikrinin en tartışmalı yönlerinden biri, “erdemli yurttaş” nosyonudur. Klasik cumhuriyetçi gelenekte iyi siyasal düzenin sadece kurumlara değil, aynı zamanda erdemli vatandaşlara dayanması gerektiği düşünülür. Yurttaşın kamusal iyiyi kişisel çıkarın üstünde tutması, kamusal meselelere katılması, vatansever olması, fedakârlık yapması ve ortak iyiye yönelmesi beklenir (Pettit 1997: 8-51; Skinner 1998: 17-58). İlk bakışta bu fikir cazip görünebilir. Fakat liberal-demokratik açıdan asıl soru şudur: Erdemin ne olduğunu kim tanımlayacaktır ve vatandaşlar hangi araçlarla “erdemli” hâle getirilecektir (Yayla 2025a)?
Ancak burada ciddi bir problem vardır: Erdemin ne olduğunu kim tanımlayacaktır? Devlet mi, vatandaş mı, toplum mu, gelenek mi, serbest tartışma mı? Eğer devlet erdemi tanımlama ve vatandaşları bu tanıma göre biçimlendirme yetkisini kendisinde görürse, cumhuriyetçi erdem fikri kolaylıkla totaliter bir siyasal projeye dönüşebilir. Çünkü artık devletin görevi sadece vatandaşların haklarını korumak, güvenliği sağlamak ve hukuku uygulamak değildir. Devlet, vatandaşın nasıl düşüneceğine, nasıl inanacağına, nasıl giyineceğine, hangi tarih anlatısını benimseyeceğine, hangi dili nasıl konuşacağına, hangi hayat tarzını makbul sayacağına karar veren pedagojik ve ideolojik bir otoriteye dönüşür.
Bu yüzden cumhuriyet fikrinde, özellikle liberal sınırlarla dengelenmediğinde, potansiyel bir totaliter öz bulunduğu söylenebilir. Bu öz, cumhuriyetin her zaman totalitarizme dönüşeceği anlamına gelmez. Ancak cumhuriyetçi erdem ideali bireysel özgürlük, çoğulculuk, sınırlı devlet ve hukuk devleti ilkeleriyle sınırlandırılmazsa, devletin vatandaş yetiştirme ve toplum mühendisliği yapma iddiasını meşrulaştırabilir (Pettit 1997: bölüm 1; Skinner 1998: 74-100). Liberal cumhuriyet ile vesayetçi cumhuriyet arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Birincisi özgür vatandaşların kamusal düzenini ifade eder; ikincisi ise devletin vatandaşları kendi ideolojik projesine göre biçimlendirme hakkını varsayar (Erdoğan 2001: 45-71).
Tek parti Cumhuriyeti, vatandaşı kendi hâline bırakmayı değil, onu dönüştürmeyi hedeflemiştir. Rejim, sadece siyasi iktidarı elinde tutmakla yetinmemiştir. Eğitim, tarih, dil, din, kıyafet, semboller, törenler, kamusal davranış biçimleri ve hatta gündelik hayat üzerinden yeni bir insan tipi yaratmaya çalışmıştır. Bu insan tipi, devlete sadık, resmî ideolojiyle uyumlu, geçmişle bağları zayıflatılmış, laiklik anlayışı devlet tarafından belirlenmiş, milliyetçilik anlayışı resmî tarih teziyle şekillendirilmiş bir “makbul vatandaş”tır.
Tek parti dönemindeki dil politikaları, bu toplum mühendisliği projesinin en açık örneklerinden biridir. Dil, sadece iletişim aracı değil, hafıza, kültür ve kimlik taşıyıcısıdır. Harf devrimi, dilde özleştirme hareketleri, Osmanlıca kelimelerin tasfiyesi ve yeni bir resmî dil bilinci yaratma girişimleri, yalnızca teknik veya pedagojik reformlar olarak görülemez (Lewis 1999: bölüm 2-4; Zürcher 2004: bölüm 11). Bunlar aynı zamanda toplumun geçmişle bağını zayıflatmaya, yeni rejimin tarih ve kimlik anlayışına uygun bir vatandaş tipi oluşturmaya hizmet eden müdahalelerdir. Dilin devlet eliyle bu ölçüde dönüştürülmesi, totaliter eğilimin önemli göstergelerinden biridir (Hanioğlu 2011: bölüm 7).
Din alanındaki müdahaleler de benzer niteliktedir. Tek parti rejimi, dinin kamusal görünürlüğünü sınırlandırmakla kalmamış, dinî hayatın hangi biçimlerde meşru sayılacağını da belirlemeye çalışmıştır (Karpat 1959: 237-255; Mardin 1973: 169-190). Din eğitiminin daraltılması, dinî kurumların devlet denetimine alınması, bazı dinî unvan ve sıfatların kamusal alanda kullanılmasının engellenmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, ezanın Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalar, devletin sadece siyasal iktidarı değil, toplumun manevi dünyasını da biçimlendirmek istediğini gösterir (Çağaptay 2006: 13-45; Findley 2010: 237-280). Burada mesele din-devlet ayrılığı değildir; mesele devletin din alanını kendi ideolojik projesine göre düzenleme ve vatandaşın dinle ilişkisine müdahale etme iddiasıdır.
Kıyafet düzenlemeleri ve kamusal görünüşe ilişkin müdahaleler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Kıyafet, bireyin gündelik hayatına, kimliğine, inançlarına ve sosyal aidiyetine dokunan bir alandır. Devletin vatandaşın ne giyeceği, hangi başlığı kullanacağı, hangi kıyafetin “çağdaş” veya “geri” sayılacağı konusunda buyurgan tavır alması, siyasal otoritenin gündelik hayat üzerindeki alanını genişletir. Şapka Kanunu ve kıyafetle ilgili düzenlemeler, sadece modernleşme sembolü olarak değil, devletin bireyin görünüşüne müdahalesi olarak da okunmalıdır (Tunçay 1981: 140-168; Ahmad 1993: 62-89).
İnsanların birbirlerine hitap biçimlerine karışılması da totaliter eğilimin daha ince fakat anlamlı örneklerinden biridir. Toplumlar hitap biçimleriyle hiyerarşilerini, saygı ilişkilerini, geleneklerini, dinî ve kültürel aidiyetlerini ifade eder. Devletin hangi unvanların, sıfatların veya hitapların kullanılacağını belirlemesi, gündelik dilin ve sosyal ilişkinin içine nüfuz etmesi anlamına gelir. Bazı dinî veya geleneksel sıfatların kullanımının engellenmesi yahut itibarsızlaştırılması, yalnızca kelimelerin değiştirilmesi değildir; sosyal hayatın anlam dünyasının yeniden kurulmasıdır. Bu tür müdahaleler, devletin vatandaşların yalnızca davranışlarına değil, sembolik evrenine de hükmetmek istediğini gösterir.
Hitap biçimlerine ve unvanlara müdahale, özellikle 1934 tarihli düzenlemelerle birlikte daha görünür hâle gelmiştir. Ağa, bey, efendi, paşa, hazretleri gibi unvanların tasfiyesi yalnızca eşit yurttaşlık adına yapılan teknik bir sadeleştirme olarak okunamaz. Bu tür düzenlemeler, toplumun kendi tarihî hiyerarşilerini, saygı kalıplarını ve sembolik dilini devlet eliyle yeniden yazma teşebbüsünün parçasıdır (Tunçay 1981: 140-168; Lewis 1961: bölüm 8-10). Elbette modern toplumlarda hukuk önünde eşitlik ilkesi önemlidir; fakat hukuk önünde eşitlik ile gündelik dilin ve toplumsal hafızanın devlet zoruyla yeniden biçimlendirilmesi aynı şey değildir. Totaliter eğilim tam da bu ayrımın bulanıklaşmasında ortaya çıkar: Devlet, eşitliği sağlama iddiasıyla toplumun sembolik dünyasını tek merkezden düzenlemeye kalkışır.
Bu noktada daha temel bir problem de şudur: Söz konusu unvan ve lakapların büyük bölümü kanun yoluyla verilmiş resmî statülerden ibaret değildi. Bunlar toplumun tarihî tecrübesi, dinî hayatı, meslekî ilişkileri, saygı kalıpları ve gündelik kültürü içinde kendiliğinden oluşmuş hitap biçimleriydi. 1934 tarihli düzenleme, resmî belgelerde vatandaşların yalnız adlarıyla anılmasını öngörebilir; bu, hukuk önünde eşitliği ifade eden sınırlı bir idari tercih olarak anlaşılabilir (TBMM 1934: madde 1-2). Fakat toplumun kendiliğinden geliştirdiği unvanları, lakapları ve saygı hitaplarını devlet buyruğuyla kaldırmaya kalkışmak başka bir şeydir. Kanunla verilmemiş bir toplumsal sıfatın kanunla ortadan kaldırılabileceğini varsaymak, hukuk düzeninin toplumsal dil ve sembolik hayat üzerindeki kudretini abartan tipik bir toplum mühendisliği tutumudur. Bu nedenle unvan ve lakaplara müdahale, yalnızca eşitlikçi bir sadeleştirme olarak değil, devletin toplumsal hafızayı ve gündelik ilişkileri yeniden kurma iddiasının sembolik bir örneği olarak değerlendirilmelidir.
Otoriterlik ile totaliterlik arasındaki farkı belirlemek burada önemlidir. Otoriter rejimler genellikle siyasal iktidarı sınırlandırır, muhalefeti bastırır ve iktidar değişimini engeller. Totaliter rejimler ise bunun ötesine geçerek toplumun tüm alanlarını ideolojik bir projeye göre yeniden biçimlendirmeye çalışır (Arendt 1951: kısım 3; Linz 2000: 65-143). Türkiye’deki tek parti rejimi, Sovyetler Birliği veya Nazi Almanyası kadar sistematik ve kapsayıcı bir totalitarizm kurmamış olabilir. Fakat totaliter eğilimler taşımıştır. Çünkü rejim, vatandaşın yalnızca oy verme davranışını değil, zihniyetini, kültürünü, dinle ilişkisini, geçmiş algısını ve kimliğini dönüştürmek istemiştir (Friedrich ve Brzezinski 1956: bölüm 1).
Bu çerçevede “toplumun eğitilmesi” argümanı da masum değildir. Elbette her toplumda eğitim önemlidir. Fakat burada söz konusu olan nötr bir eğitim değil, ideolojik bir yurttaş imalidir. “Toplum hazır değil, önce eğitilmeli” denildiğinde, gerçekte söylenen çoğu zaman şudur: Halkın kendi siyasi tercihine güvenilemez; halk, kurucu elitin doğru kabul ettiği dünya görüşüne yaklaştırılıncaya kadar gerçek siyasi iktidar ona bırakılamaz. Demokrasiyi belirli bir hayat tarzıyla özdeşleştiren bu yaklaşım, özgürlük ve demokrasi arasındaki ilişkiyi de tersine çevirir (Yayla ve Mahçupyan 2008: 15-19, 59-73): Demokrasi, farklı hayat tarzlarının barışçı rekabet alanı olmaktan çıkar, devletin “doğru” bulduğu hayat tarzını topluma benimsetme aracına dönüşür.
Tek Parti Rejimi: Otoriter Konsolidasyon ve Toplum Mühendisliği
Türkiye’de tek parti rejiminin otoriter niteliği, en açık biçimde siyasal rekabetin ortadan kaldırılmasında görülür. Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra ortaya çıkan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, rejimin çoğulcu siyasete tahammül sınırlarını test eden ilk ciddi girişimdi (Tunçay 1981: 102-139; Zürcher 2004: bölüm 10). Parti 1924’te kurulmuş, kısa sürede toplumun çeşitli kesimlerinden ilgi görmüş, fakat 1925’te kapatılmıştır. Kapatma gerekçesi, Şeyh Said İsyanı ve Takrir-i Sükûn ortamı üzerinden meşrulaştırılmıştır. Ancak sonuç açıktır: Rejim, bağımsız bir muhalefet partisinin varlığını sürdürememiştir.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, yalnızca bir partinin tasfiyesi değildir. Bu hadise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasi çoğulculuğun rejim tarafından tehdit olarak algılandığını gösterir. Erken Cumhuriyet dönemi, çok partili rekabetin değil, tek parti iktidarının konsolidasyonunun dönemi olarak gelişmiştir. Rejim, halkın serbest siyasi tercihiyle şekillenen bir cumhuriyet yerine, halk adına karar veren kurucu elitin cumhuriyetini tercih etmiştir.
1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de aynı sonucu doğurmuştur. Bu parti kontrollü muhalefet ihtiyacı çerçevesinde kurulmuş olmasına rağmen, kısa sürede beklenenden fazla halk ilgisiyle karşılaşmıştır (Ahmad 1993: 64-70; Koçak 2006: bölüm 1-2). Halkın alternatif arayışı görünür hâle gelince parti kapatılmış veya kapatılmaya zorlanmıştır. Bu tecrübe, halkın tek parti rejimine karşı tepkisinin sanılandan daha güçlü olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda rejimin muhalefeti ancak kontrollü ve zararsız kaldığı sürece tolere edebildiğini ortaya koymuştur.
Bu iki deneme, “toplum demokrasiye hazır değildi” iddiasının zayıflığını da açığa çıkarır. Eğer toplum gerçekten siyasi rekabete ilgisiz, pasif veya tamamen geleneksel bağlılıklar içinde hareket eden bir kitle olsaydı, muhalefet partileri bu kadar kısa sürede rejimi endişelendirecek kadar ilgi toplamazdı. Sorun toplumun demokrasiye hazır olmaması değil, rejimin toplumun serbest tercihini kabullenmeye hazır olmamasıdır.
Tek parti rejiminin otoriter karakterinin ikinci göstergesi parti-devlet bütünleşmesidir. Cumhuriyet Halk Partisi, sıradan bir siyasi parti değil, devletin ideolojik taşıyıcısı hâline gelmiştir. Parti ile devlet arasındaki sınırlar giderek silinmiş, bürokrasi, eğitim sistemi, yerel yönetimler, basın ve kamusal kurumlar parti-devlet projesinin araçları hâline gelmiştir (Erdoğan 2015; Frey 1965: 302-356). Bu durum, vatandaş ile devlet arasındaki ilişkiyi de bozmuştur. Devlet bütün vatandaşların ortak kurumu olmaktan çıkarak belirli bir ideolojik projenin temsilcisi gibi davranmıştır.
Tek parti rejiminin üçüncü ve daha derin boyutu toplum mühendisliğidir. Rejim, yeni bir ulus, yeni bir tarih, yeni bir dil, yeni bir kültür ve yeni bir vatandaş üretme iddiası taşımıştır. Dil ve tarih tezleri, eğitim müfredatı, laiklik politikaları, dinin kamusal görünürlüğünün sınırlandırılması, kıyafet düzenlemeleri, törenler ve semboller bu projenin unsurlarıdır. Bu projede vatandaş, kendi gelenekleri, inançları ve değerleriyle var olan bir birey olarak değil, yeniden biçimlendirilecek bir malzeme olarak görülmüştür.
Bu toplum mühendisliği projesi eğitim alanında da kendisini göstermiştir. Eğitim, çoğulcu bir toplumda vatandaşların bilgi ve beceri kazanmasını sağlayan bir alan olması gerekirken, tek parti döneminde resmî ideolojinin aktarım mekanizmasına dönüşmüştür. Tarih dersleri, yurttaşlık bilgisi, törenler ve semboller, devletin makbul vatandaş tipini üretme araçları olarak kullanılmıştır. Vatandaş, serbest düşünmeye teşvik edilen bir birey olmaktan çok, resmî anlatıyı içselleştirmesi beklenen bir yurttaş olarak görülmüştür. Modernleşme ile endoktrinasyon arasındaki fark burada önemlidir: Birincisi bireyin imkânlarını artırabilir; ikincisi bireyin düşünce dünyasını devlet eliyle şekillendirmeye çalışır.
Bu çerçevede tek parti rejimi “yarı totaliter” olarak nitelenebilir. Rejim tam anlamıyla totaliter bir örgütlenme kapasitesine sahip olmayabilir. Toplumun tüm hücrelerine Sovyet veya Nazi rejimleri kadar nüfuz edememiş olabilir. Fakat niyet ve yönelim düzeyinde, bireyi ve toplumu devlet eliyle yeniden yaratma arzusu taşımıştır. Bu arzu, Cumhuriyetperest söylemde hâlâ “aydınlanma”, “akıl ve bilim”, “çağdaşlaşma” gibi kavramlarla yüceltilmektedir. Oysa siyaset teorisi açısından bakıldığında, bu tür bir devlet pedagojisi hürriyetçi değil, vesayetçidir.
Burada şu nokta özellikle önemlidir: Modernleşme ile totaliter eğilim arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bir ülke eğitim reformu yapabilir, hukuk sistemini yenileyebilir, iktisadi kalkınmayı teşvik edebilir, kadınların kamusal hayata katılımını artırabilir ve bilimsel gelişmeyi destekleyebilir. Bütün bunlar demokratik ve çoğulcu bir çerçevede de yapılabilir. Sorun reform değil, reformun halkın siyasi tercihlerini askıya alan, muhalefeti bastıran ve toplumu tek bir resmî ideolojiye göre biçimlendiren bir parti-devlet rejimiyle yapılmasıdır.
Bu nedenle tek parti dönemini savunanların “ama reformlar yapıldı” cevabı yetersizdir. Asıl soru reform yapılıp yapılmadığı değil, reformların hangi siyasal rejim altında, hangi özgürlük maliyetiyle ve hangi meşruiyet anlayışıyla yapıldığıdır. Bir reformun içeriği doğru olsa bile, onun otoriter ve totaliter yöntemlerle uygulanması ayrı bir problemdir. Liberal-demokratik perspektif, iyi amaçların kötü araçları otomatik olarak meşrulaştırmayacağını kabul eder.
“Toplum Hazır Değildi” ve “Dönemin Ruhu” Savunularının Eleştirisi
Tek parti rejimini savunanların en çok başvurduğu argümanlardan biri, halkın demokrasiye hazır olmadığı iddiasıdır. Bu iddiaya göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplum yoksul, eğitimsiz, geleneksel, dinî otoritelerin etkisine açık ve modern siyasal katılım bilincinden uzaktı. Bu yüzden çok partili demokrasiye geçmek erken olurdu. Önce toplumun eğitilmesi, akıl ve bilimin rehberliğine sokulması, modern yurttaşlık bilincinin yerleştirilmesi gerekiyordu.
Bu argüman ilk bakışta makul görünse de, temelde elitist ve antidemokratik bir varsayıma dayanır. Demokrasi, vatandaşların ancak belirli bir eğitim veya kültür seviyesine ulaştıktan sonra hak ettiği bir ödül değildir. Siyasi eşitlik, elitlerin halka verdiği bir lütuf değil, modern meşruiyetin temelidir. Eğer halkın siyasi hakları, onu yöneten elitin “hazır” görmesine bağlı kılınırsa, halk hiçbir zaman gerçekten egemen olamaz. Çünkü her iktidar, halk kendi tercihine karşı çıktığı anda onun “henüz hazır olmadığını” iddia edebilir.
Tarihsel şartların dikkate alınması gerektiği doğrudur; fakat tarihsel şartların tek parti rejimini zorunlu kıldığı sonucu doğru değildir. Çok partili siyasal hayat 1920’lerde bilinmeyen bir şey değildi. Avrupa’da ve Osmanlı-Türk siyasal tecrübesinde çok partili hayat örnekleri mevcuttu. İkinci Meşrutiyet sonrası Osmanlı siyasal hayatı, sınırlı ve sorunlu da olsa, çok partili rekabet tecrübesi sunmuştu (Yurdusev 2011; Ahmad 1993: 31-61). Bu nedenle Türkiye’de tek parti rejiminin kurulması, alternatiflerin bilinmemesiyle açıklanamaz.
Eğitim, refah ve demokrasi arasında zorunlu bir sıralama kuran modernleşmeci varsayım da tartışmalıdır. Elbette eğitim ve refah demokrasinin kalitesini etkileyebilir; fakat bunların yokluğu demokrasinin ilkesel olarak ertelenmesini haklı çıkarmaz. Zaten demokrasi çoğu zaman halkın kendi tecrübesi içinde öğrenilir. Demokrasiyi öğrenmenin yolu, halkı demokrasi dışında tutmak değil, onu demokratik süreçlerin öznesi hâline getirmektir. Demokrasinin kurumsallaşması, seçmenin pratik içinde öğrenmesiyle, partilerin rekabet etmesiyle ve iktidarın hukuken sınırlandırılmasıyla mümkün olur (Rustow 1970: 337-363; Dahl 1971: 1-16; Yayla ve Mahçupyan 2008: 15-19).
“Toplum hazır değildi” argümanına karşı 1950 seçimleri de güçlü bir tarihsel cevaptır. Eğer toplum gerçekten demokrasiye hazır değil idiyse, 1950’de iktidarın barışçı biçimde sandıkla değişmesi nasıl açıklanacaktır? Demokrat Parti’nin seçim zaferi, halkın sadece tepki gösterme değil, siyasal tercih yapma, iktidarı değiştirme ve yeni bir siyasal yön belirleme kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum, asıl problemin halkın değil, tek parti elitinin demokrasiye hazır olmaması olduğunu düşündürür.
İkinci savunma “dönemin ruhu” argümanıdır. Buna göre 1920’ler ve 1930’lar dünyasında demokrasi zaten gerilemekteydi. Sovyetler Birliği’nde komünizm, İtalya’da faşizm, Almanya’da nazizm yükselmişti. Dolayısıyla Türkiye’de de tek parti rejiminin kurulması olağan karşılanmalıdır. Bu argüman gerçek bir tarihsel olgudan hareket eder: İki savaş arası dönem gerçekten liberal demokrasiler için zor bir dönemdir. Totaliter ideolojiler güç kazanmış, ekonomik krizler, savaş sonrası istikrarsızlıklar ve milliyetçi hareketler demokratik rejimleri zorlamıştır.
Fakat bu doğru gözlem, yanlış bir genellemeye dönüştürülmektedir. İki savaş arası dönemde totaliter rejimlerin yükselmesi, bütün dünyanın veya bütün Avrupa’nın tek parti rejimlerine geçtiği anlamına gelmez. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre, İskandinav ülkeleri ve Kuzey Amerika’da demokratik kurumlar çeşitli sorunlara rağmen varlığını sürdürmüştür (Mazower 1998: bölüm 1-3; Linz 2000: 143-165). Yaklaşık otuz devletlik Batı dünyası çerçevesinde yalnızca sınırlı sayıda ülkede tek parti rejimi bulunması, “her yer otoriterleşiyordu, Türkiye de mecburen öyle yaptı” savunusunu zayıflatır (Yurdusev 2011).
Burada Türkiye açısından daha rahatsız edici bir sonuç ortaya çıkar. Eğer Türkiye tek parti rejimiyle kendisini dönemin demokratik örneklerine değil de antidemokratik örneklerine yaklaştırmışsa, bu bir zorunluluk değil, siyasi tercihtir. Kurucu elit, İngiltere, Fransa veya Hollanda gibi parlamenter ve çoğulcu örneklerden ziyade, devlet eliyle toplumu dönüştürmeye dayanan daha merkeziyetçi, ideolojik ve otoriter modelleri tercih etmiştir. Bu tercih, sonradan “tarihsel zorunluluk” diye sunulmaktadır.
Tarihsel determinizme karşı iradi siyasi tercih vurgusu bu yüzden önemlidir. Tarihî olaylar sadece şartların ürünü değildir. İnsanların, liderlerin, partilerin ve elitlerin tercihleri de tarihî sonuçları belirler. Türkiye’de tek parti rejimi fakirlik, savaş yorgunluğu veya dünya konjonktürü nedeniyle otomatik olarak doğmamıştır. Bu şartlar elbette etkili olmuştur; fakat nihai olarak siyasal rekabeti kapatma, muhalefeti tasfiye etme ve toplumu parti-devlet eliyle dönüştürme kararı bir siyasi tercihtir.
Bu noktada Cumhuriyetperest söylemin mantığı açığa çıkar. Bu söylem, halkın serbest tercihinden korktuğu için demokrasiyi erteler; ama bu ertelemeyi halk adına yaptığını iddia eder. Vatandaşı siyasetin öznesi değil, devletin eğiteceği bir nesne olarak görür. Cumhuriyet’i halk egemenliğiyle değil, kurucu elitin toplumu doğru yola sokma hakkıyla tanımlar. Böylece cumhuriyet, demokrasinin zemini olmaktan çıkar; vesayetçi modernleşmenin adı hâline gelir.
Demokratik Cumhuriyetin Başlangıcı: 1923 mü, 1950 mi?
Türkiye’de devlet şekli olarak cumhuriyetin ilanı 1923’tür. Bu tarih, Osmanlı monarşik düzeninin sona ermesi ve yeni devletin cumhuriyet adını alması bakımından önemlidir. Ancak demokratik cumhuriyetin başlangıcı olarak 1923’ün gösterilmesi sorunludur. Çünkü 1923 sonrasında vatandaşların iktidarı serbest seçimle değiştirme imkânı yoktur. Muhalefet partileri yaşayamamış, siyasal rekabet kurumsallaşamamış, parti-devlet bütünleşmesi ortaya çıkmış ve devlet vatandaşın üzerinde ideolojik bir dönüştürücü güç olarak konumlanmıştır.
Bu yüzden Türkiye siyasi tarihini iki ayrı tarih üzerinden okumak daha doğrudur. 1923, devlet şekli olarak cumhuriyetin başlangıcıdır. 1950 ise demokratik cumhuriyetin fiilî başlangıcıdır. 14 Mayıs 1950 seçimleri, Türkiye’de iktidarın ilk defa gerçek anlamda yarışmacı, çok partili ve adil seçimlerle el değiştirdiği tarihtir (Karpat 1959: 183-221; Eroğul 1990: 37-72). Bu seçimle Demokrat Parti iktidara gelmiş, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti hâkimiyeti sona ermiş ve halkın siyasi tercihi devlet iktidarını belirlemiştir. Bu açıdan 1950, sadece bir seçim tarihi değil, modern Türkiye demokrasisinin doğuş tarihidir.
Bu okuma, Cumhuriyet tarihini değersizleştirmez; tersine onu daha doğru bir zemine oturtur. 1923’ün tarihsel önemini kabul etmek, onun demokratik bakımdan eksik olduğunu söylemeye engel değildir. Aynı şekilde 1950’nin demokratik başlangıç olduğunu söylemek, Demokrat Parti dönemini kusursuzlaştırmak anlamına gelmez. Demokrat Parti iktidarı da zaman içinde ciddi hatalar yapmıştır. Basın özgürlüğü, muhalefetle ilişki, üniversite ve yargı alanlarında sorunlar yaşanmıştır. Ancak bütün bunlar, 1950’nin tek parti rejiminin sona ermesi ve halk egemenliğinin ilk defa gerçek anlamda sandığa yansıması bakımından taşıdığı kurucu anlamı ortadan kaldırmaz.
1950’nin önemi özellikle üç noktada toplanır. Birincisi, 1950 seçimleri halkın iktidarı değiştirebilme kapasitesini fiilen göstermiştir. Tek parti döneminde vatandaş seçimlere katılabilirdi; fakat iktidarı değiştiremezdi. 1950’de ise seçim, ilk defa iktidarın kimde olacağını belirleyen gerçek bir siyasal mekanizma hâline gelmiştir. Bu, demokrasinin en temel şartıdır. Çünkü iktidarın seçimle değişmediği yerde seçim ancak bir onay ritüeli olabilir.
İkincisi, 1950 seçimleri devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi değiştirmiştir. Tek parti döneminde devlet toplumu biçimlendiren, eğiten, dönüştüren ve gerektiğinde bastıran bir otorite olarak davranmıştır. 1950’de toplum, sandık yoluyla devlete yön vermiştir. Bu bakımdan 1950, devletin toplum üzerindeki mutlak üstünlüğünün kırıldığı ve toplumun siyasal özne olarak ortaya çıktığı tarihtir. Bu nedenle 1950, sadece parti değişikliği değil, devlet-toplum ilişkisinde tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Üçüncüsü, 1950 seçimleri Cumhuriyet’in demokratik içerikle doldurulması bakımından kurucu önemdedir. Cumhuriyet’in adının varlığı, ancak halkın iktidarı belirleme ve değiştirme hakkıyla birleştiğinde demokratik anlam kazanır. 1923 Cumhuriyet’i devlet şeklini değiştirmiştir; 1950 ise Cumhuriyet’i halkın siyasi tercihiyle ilişkilendirmiştir. Bu yüzden 14 Mayıs 1950, Türkiye’de demokratik cumhuriyetin doğuş günü olarak anılmayı hak eder.
1950’nin bir başka anlamı, demokratik meşruiyet standardını değiştirmesidir. Tek parti döneminde meşruiyet esas olarak kurucu kadronun tarihî rolüne, inkılapların ilerletici niteliğine ve devletin toplumu dönüştürme iddiasına bağlanıyordu. 1950’den sonra ise iktidarın kaynağı açık biçimde seçmen iradesi hâline geldi (Karpat 1959: 183-221; Yayla 2007). Bu değişim, sadece bir hükümet değişikliği değildir; siyasetin meşruiyet kaynağının bürokratik-kurucu iradeden vatandaş tercihine doğru kaymasıdır. Bundan dolayı 1950, Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde bir eşiği temsil eder.
Bu eşik, daha sonraki vesayet müdahalelerinin niçin özellikle seçimle gelen iktidarları hedef aldığını anlamak bakımından da önemlidir. 27 Mayıs 1960 darbesi, yalnızca Demokrat Parti’ye karşı yapılmış bir müdahale değil, 1950’de ortaya çıkan seçmen merkezli meşruiyet anlayışına karşı bürokratik-vesayetçi reaksiyondur (Demirel 2011: bölüm 2-3; Özbudun 2000: 53-78). Dolayısıyla 1950’yi merkeze almak, Türkiye’de demokrasinin yalnızca kurumlar tarihi olarak değil, devlet-toplum ilişkisi ve meşruiyet mücadelesi olarak da okunmasını sağlar.
Demokrat Parti, tek parti rejiminin baskıcı modernleşmesine karşı toplumun çeşitli kesimlerinin taleplerini siyasete taşımıştır. Dinî hayat üzerindeki baskıların hafifletilmesi, ekonomik serbestleşme, köylünün ve taşranın siyasal merkezde daha fazla temsil edilmesi, devlet karşısında toplumun sesinin yükselmesi bu dönemin önemli unsurlarıdır (Demirel 2011: bölüm 2-3; Ahmad 1993: 105-127). Menderes, tek başına kusursuz bir demokratik lider olarak değil, fakat tek parti düzeninden çok partili hayata geçişin en önemli siyasal aktörü olarak değerlendirilmelidir.
İnönü’nün rolü de dengeli biçimde ele alınmalıdır. İnönü, tek parti döneminin en güçlü figürlerinden biri olarak otoriter düzenin sorumluluğunu taşır. Bununla birlikte 1950 seçim sonuçlarını kabul etmesi ve iktidarı devretmesi, Türkiye’nin demokrasiye geçişinde önemli bir adımdır. Bu davranış, onu geçmişteki tek parti pratiğinden bütünüyle aklamaz; fakat demokratik geçişin gerçekleşmesinde oynadığı rolün teslim edilmesi gerekir. Demokratik geçişlerin çoğu zaman yalnız muhalefetin baskısıyla değil, iktidar elitinin iktidarı barışçı biçimde devretmeyi kabul etmesiyle de mümkün olduğu unutulmamalıdır (Rustow 1970: 350-356).
1950 sonrasındaki demokrasi tarihi kesintisiz bir başarı hikâyesi değildir. 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, parti kapatmalar, yargısal müdahaleler ve bürokratik vesayet Türkiye demokrasisinin ağır sorunlarıdır. Fakat bu sorunlar bile 1950’nin önemini azaltmaz. Aksine, 1950’de açılan demokratik yolun ne kadar güçlü vesayet dirençleriyle karşılaştığını gösterir. Bürokratik ve askerî elitler, halkın serbest siyasi tercihine dayalı demokratik cumhuriyet fikrini hiçbir zaman tam olarak içselleştirmemiştir (Özbudun 2000: 53-78; Heper 1985: bölüm 5).
Bu nedenle Türkiye’de demokratik hafızanın yeniden inşası için 14 Mayıs 1950’nin özel bir yere yerleştirilmesi gerekir. Resmî Kemalist endoktrinasyon, 1923’ü mutlak başlangıç ve neredeyse kutsal tarih hâline getirirken, 1950’yi ikincil bir olay gibi göstermiştir. Oysa siyasi eşitlik ve hür seçim açısından bakıldığında 1950, 1923’ten daha demokratik bir dönüm noktasıdır (Yayla 2007; Karpat 1959: 183-221). 1923 halka rağmen veya halk adına kurucu elitin devlet inşasını; 1950 ise halkın sandık yoluyla devleti etkileme ve iktidarı değiştirme kapasitesini temsil eder. Bürokratik iktidar ile demokratik iktidar arasındaki gerilim, Türkiye’nin modern siyaset tarihini anlamak için merkezi önemdedir.
Bu açıdan 1950, tek parti devletinin karşısında toplumun ve seçmenin ortaya çıkışıdır. Türkiye’de gerçek demokratik cumhuriyet fikri, devletin halka lütfu olarak değil, halkın devlete karşı siyasi özne hâline gelmesiyle doğmuştur. Cumhuriyet’i demokrasiyle buluşturan şey, devletin kendisini cumhuriyet diye adlandırması değil, vatandaşın iktidarı değiştirebilme kudretidir. Bu yüzden 1950 yalnızca Demokrat Parti tarihinin değil, Türkiye’de demokratik meşruiyet fikrinin de dönüm noktasıdır.
Sonuç
Türkiye’de Cumhuriyet tartışması uzun süre resmî ideolojik kabuller tarafından belirlenmiştir. Bu kabullere göre 1923 Cumhuriyet’i demokrasi, akıl, bilim, ilerleme ve çağdaşlaşmayla özdeştir. Tek parti dönemi ise ya görmezden gelinmiş ya da tarihsel zorunluluk olarak meşrulaştırılmıştır. Bu makale, söz konusu anlatının hem kavramsal hem tarihsel bakımdan sorunlu olduğunu ileri sürdü.
Kavramsal sorun şudur: Cumhuriyet, yalnızca monarşinin yokluğu değildir. Otantik anlamda cumhuriyet, siyasi eşitlik, katılım, hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin hesap verebilirliğiyle ilgilidir. Bu ölçütlerle bakıldığında 1923 sonrasında kurulan Türkiye düzeni demokratik bir cumhuriyet değil, tek parti yönetimi altında otoriter ve totaliter eğilimli bir parti-devlet rejimidir.
Bu ayrım, modern dünyadaki hanedancı cumhuriyet örnekleriyle de desteklenmektedir. Bazı rejimler cumhuriyet adını taşımalarına rağmen fiilen monarşik veya hanedancı iktidar devri mekanizmalarıyla işlemektedir. Bu gerçek, cumhuriyet adının demokratik içeriği garanti etmediğini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye örneğinde de belirleyici soru rejimin adının ne olduğu değil, iktidarın rekabete açık olup olmadığı ve vatandaşın siyasal otoriteyi değiştirme hakkına sahip bulunup bulunmadığıdır.
Teorik sorun ise cumhuriyetçi erdem fikrinde ortaya çıkar. Devlet, erdemin ne olduğunu tanımlama ve vatandaşları bu erdeme göre biçimlendirme yetkisini kendisinde gördüğünde, cumhuriyetçi siyaset kolayca vesayetçi ve totaliter bir yöne sapar. Türkiye’de tek parti rejimi, tam da bu çizgide hareket etmiştir. Vatandaşı kendi tercihleriyle var olan özgür birey olarak değil, devlet eliyle yeniden şekillendirilecek makbul yurttaş olarak görmüştür.
Tarihsel sorun ise “zorunluluk” savunusundadır. Toplumun demokrasiye hazır olmadığı iddiası, demokratik siyasi eşitliği elitlerin onayına bağlayan antidemokratik bir varsayımdır. “Dönemin dünyası zaten otoriterdi” iddiası da abartılıdır. İki savaş arası dönemde totaliter rejimler yükselmiş olsa da, Batı dünyasının tamamı tek parti rejimlerine teslim olmamıştır. Birçok ülkede çok partili hayat sürmüştür. Bu nedenle Türkiye’de tek parti rejimi tarihsel kaçınılmazlık değil, siyasi tercihtir.
Bu sonuç bizi Türkiye siyasi tarihinin başlangıç tarihleri konusunda daha dikkatli olmaya zorlar. 1923 devlet şekli olarak cumhuriyetin başlangıcıdır; fakat demokratik cumhuriyetin fiilî başlangıcı 14 Mayıs 1950’dir. Çünkü vatandaşın iktidarı serbest seçimle değiştirmesi ilk defa o tarihte mümkün olmuştur. 1950, halkın devlet üzerindeki söz hakkının gerçek anlamda görünür hâle geldiği tarihtir.
Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en önemli zihinsel engellerden biri, Cumhuriyet’i hâlâ tek parti dönemiyle özdeşleştiren cumhuriyetperest söylemdir. Bu söylem, halkın siyasi tercihine güvensizlik duyar; devletin toplumu eğitme ve dönüştürme hakkını yüceltir; demokrasiyi ise ancak devletin uygun gördüğü sınırlar içinde kabul eder. Oysa hürriyetçi ve demokratik bir cumhuriyet, devletin vatandaş üzerindeki pedagojik tahakkümünden değil, vatandaşın devleti sınırlama ve değiştirme hakkından doğar.
Bu nedenle Türkiye’de Cumhuriyet’i gerçekten demokratikleştirmenin yolu, onu tek parti rejiminin otoriter ve totaliter mirasından ayırmaktır. Cumhuriyet ancak hür seçim, çoğulculuk, muhalefet hakkı, hukukun üstünlüğü ve bireysel hürriyetlerle birleştiğinde savunulmaya değer bir siyasal forma dönüşür. Aksi hâlde cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetmesinin değil, devletin halkı yönetme ve dönüştürme iddiasının adı olur.
Kaynakça
Ahmad, Feroz. 1993. The Making of Modern Turkey. London: Routledge.
Arendt, Hannah. 1951. The Origins of Totalitarianism. New York: Harcourt.
Çağaptay, Soner. 2006. Islam, Secularism, and Nationalism in Modern Turkey: Who Is a Turk? London: Routledge.
Dahl, Robert A. 1971. Polyarchy: Participation and Opposition. New Haven: Yale University Press.
Demirel, Tanel. 2011. Türkiye’nin Uzun On Yılı: Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Erdoğan, Mustafa. 2001. Demokrasi, Laiklik, Resmî İdeoloji. Ankara: Liberte Yayınları.
Erdoğan, Mustafa. 2005. Liberalizm, Demokrasi ve Türkiye Modeli. İstanbul: Plato Film Yayınları.
Erdoğan, Mustafa. 2015. “CHP’ye Dair.” Liberal Düşünce 20, no. 77: 155-174.
Eroğul, Cem. 1990. Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisi. Ankara: İmge Kitabevi.
Findley, Carter V. 2010. Turkey, Islam, Nationalism, and Modernity: A History, 1789-2007. New Haven: Yale University Press.
Frey, Frederick W. 1965. The Turkish Political Elite. Cambridge, MA: MIT Press.
Friedrich, Carl J. ve Zbigniew Brzezinski. 1956. Totalitarian Dictatorship and Autocracy. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Hanioğlu, M. Şükrü. 2011. Atatürk: An Intellectual Biography. Princeton: Princeton University Press.
Heper, Metin. 1985. The State Tradition in Turkey. Beverley: Eothen Press.
Karpat, Kemal H. 1959. Turkey’s Politics: The Transition to a Multi-Party System. Princeton: Princeton University Press.
Koçak, Cemil. 2006. Türkiye’de Milli Şef Dönemi, 1938-1945. İstanbul: İletişim Yayınları.
Lewis, Bernard. 1961. The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press.
Lewis, Geoffrey. 1999. The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success. Oxford: Oxford University Press.
Lijphart, Arend. 2012. Patterns of Democracy: Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries. 2nd ed. New Haven: Yale University Press.
Linz, Juan J. 2000. Totalitarian and Authoritarian Regimes. Boulder, CO: Lynne Rienner.
Mardin, Şerif. 1973. “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” Daedalus 102, no. 1: 169-190.
Mazower, Mark. 1998. Dark Continent: Europe’s Twentieth Century. London: Allen Lane.
Özbudun, Ergun. 2000. Contemporary Turkish Politics: Challenges to Democratic Consolidation. Boulder, CO: Lynne Rienner.
Pettit, Philip. 1997. Republicanism: A Theory of Freedom and Government. Oxford: Oxford University Press.
Rustow, Dankwart A. 1970. “Transitions to Democracy: Toward a Dynamic Model.” Comparative Politics 2, no. 3: 337-363.
Sartori, Giovanni. 1987. The Theory of Democracy Revisited. Chatham, NJ: Chatham House.
Skinner, Quentin. 1998. Liberty before Liberalism. Cambridge: Cambridge University Press.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. 1934. “Efendi, bey, paşa gibi lâkab ve unvanların kaldırıldığına dair kanun.” Kanun No. 2590, Kabul Tarihi 26 Kasım 1934, Resmî Gazete, 29 Kasım 1934, Sayı 2867.
Tunçay, Mete. 1981. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, 1923-1931. Ankara: Yurt Yayınları.
Yayla, Atilla. 2007. İki Cumhuriyetin Kavgası. Ankara: Liberte Yayınları.
Yayla, Atilla ve Etyen Mahçupyan. 2008. Liberallik & Demokratlık Tartışması. Ankara: Liberte Yayınları.
Yayla, Atilla. 2015. Siyasi Düşünce Sözlüğü. Ankara: Adres Yayınları.
Yayla, Atilla. 2016. Siyaset Bilimi. Ankara: Adres Yayınları.
Yayla, Atilla. 2022. “Anayasal monarşi mi cumhuriyet mi?” Türkiye Gazetesi, 21 Eylül 2022. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/atilla-yayla/anayasal-monarsi-mi-cumhuriyet-mi-632745.
Yayla, Atilla. 2024a. “Anayasal monarşi, cumhuriyet ve demokrasi -1-.” Türkiye Gazetesi, 30 Ekim 2024. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/atilla-yayla/anayasal-monarsi-cumhuriyet-ve-demokrasi-1-645552.
Yayla, Atilla. 2024b. “Anayasal monarşi, cumhuriyet ve demokrasi -2-.” Türkiye Gazetesi, 1 Kasım 2024. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/atilla-yayla/anayasal-monarsi-cumhuriyet-ve-demokrasi-2-645578.
Yayla, Atilla. 2025a. “Cumhuriyetçilik mi, cumhuriyetperestlik mi?” Türkiye Gazetesi, 10 Ocak 2025. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/atilla-yayla/cumhuriyetcilik-mi-cumhuriyetperestlik-mi-646546.
Yayla, Atilla. 2025b. “Cumhuriyet kavramı çalındı mı?” Türkiye Gazetesi, 29 Ekim 2025. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/atilla-yayla/cumhuriyet-kavrami-calindi-mi-650766.
Yurdusev, A. Nuri. 2011. “Atatürk Dönemi’nde Diktatörlük ve Demokrasi.” Hür Fikirler, 18 Kasım 2011. https://hurfikirler.com/ataturk-doneminde-diktatorluk-ve-demokrasi/.
Zürcher, Erik Jan. 2004. Turkey: A Modern History. 3rd ed. London: I.B. Tauris.

