Ana Sayfa Blog Sayfa 468

Yeni strateji

Hükümetin Kürt sorununda tespit ettiği yeni stratejiyi destekliyorum.
Zaten ben en başından bu yana, “Kürtler’in statüsü” diye özetleyebileceğimiz sorunun PKK’yla pazarlık yoluyla çözülmeye çalışılmasının son derece yanlış olduğunu; bu konunun bütün Kürtler’i ilgilendirdiğini; terör örgütüyle kapalı kapılar ardında pazarlıkla değil, siyaset zemininde geniş katılımlı tartışmalarla sonuç alınabileceğini savundum. PKK’yla görüşülebilecek yegane şeyin ise silahların bırakılması için izlenecek prosedür; militanların dağdan indirilmesi, önder kadro için bulunacak formüller; düşünülebilecek bir affın kapsamı gibi konular olabileceğini vurguladım.

Öte yandan asıl yapılması gerekenin “resen demokrasi” olduğunu; hükümetin Anayasa değişikliğini bile beklemeden, hatta diğer partilerin desteğine bile ihtiyaç duymadan derhal hayata geçirebileceği birçok reform olduğunu, siyaset alanında PKK’nın tekelinin kırılıp çok sesli bir yapıya geçiş için ortam yaratılması gerektiğini defalarca yazdım, çizdim.

Bu yüzden de, şu anda ortaya atılan stratejiyi olumlu buluyorum. Ama hükümetin bu stratejiyi uygulama noktasındaki kararlılığına da pek güvenemiyorum. Bu güvensizliğimin temelinde de Kürt sorunu konusunda yakın geçmişte gözlemlediğim hatalar ve tutukluklar yatıyor.

İkinci ayak lafta kaldı

Aslına bakarsanız, bugün açıklanan strateji pek de yeni değil. Hükümet Silvan saldırısının hemen ardından PKK’yı da Kandil’i de muhatap almayan ve terörle daha etkili mücadele içeren bir çizgi izleyeceğini açıklamıştı. Ayrıca hükümetin Silvan sonrası açıklamalarında altını çize çize yaptığı “PKK’ya karşı etkili mücadele yürütülürken demokratikleşme hamlelerinden asla vazgeçilmeyeceği” vaadini de hatırlıyoruz.

Peki ne oldu?

Açıklanan stratejinin birinci ayağı uygulandı; PKK’ya ve KCK’ya karşı sayısız operasyon yapıldı ve örgüte büyük darbeler vuruldu. Ama ikinci ayak (demokratikleşme ayağı) tamamen lafta kaldı. Biz ağustos ayından bu yana hükümette Kürt sorunu ile ilgili (Dersim konusunda takınılan cesur tutumu bir yana bırakırsak) hiçbir reform çabası görmedik.

Oysa yapılabilecek o kadar çok şey vardı ki…

Mesela, bugün açıklanan “yeni strateji”de yer alan “Yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde güçlendirilmesi” hedefinin gerçekleşmemesi için ne engel vardı? Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhlerin kaldırılması bir Bakanlar Kurulu kararına bakardı. Üstelik bu konuda CHP’nin de pürüz çıkaramayacağını, zira şerhlerin kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun da seçimlerde vaatte bulunduğunu biliyoruz.

Mesela, “Kürtçe’nin seçmeli ders yapılması” konusunu bu kadar konuşmak yerine, hayata geçirivermenin karşısında ne gibi bir engel vardı? Milli Eğitim Bakanlığı, 2013 ders yılında Arapça’yı seçmeli ders yapma kararını alırken, neden yanına bir de Kürtçe’yi ekleyivermedi? Tamam, “seçmeli ders” formülü, Kürtler’in bir kesimine yetmezdi ama yine de bir ilerleme olur, daha iyisi için umut yaratırdı.

BDP muhatap alınmazsa

Yeni stratejide “Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek; ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak” deniyor.

Bu ifadeden BDP’nin de muhatap alınmayacağı gibi bir sonuç çıkıyor ki, böyle bir tutum, çözüm yeri olarak parlamentoyu işaret eden söylemi de anlamsız hale getirir. Zira ister beğenelim, ister beğenmeyelim, BDP demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş meşru bir partidir ve ciddi bir temsil gücü vardır.

Kürt sorununu çözmek isteyen bir iktidar, BDP’nin ikili karakterini mutlaka göz önüne almak; bu parti üzerindeki İmralı-Kandil vesayetini gördüğü kadar, meşruiyetini ve temsil gücünü de görmek zorundadır. Bir yandan Kürt sorununu tartışmak için meşru temsilciler ararken, bir yandan da iyi-kötü var olan temsilciyi muhatap saymamak çözme isteği konusunda soru işareti yaratır.

 

Bugün, 24.03.2012

Din eğitimi ve demokrasi

0

Dindar aileler çocuklarının örgün eğitim içinde ana çizgisini kendi seçimlerinin belirleyeceği bir din eğitimi alma imkânına sahip olmasını istiyor. Buna hem insan hem vatandaş olarak hakları var. Çocuklar onların çocukları, eğitimi vergileriyle finanse edenler de onlar. Devlete düşen, ilgili talepleri birleştirip onlara cevap veren icraat ve düzenlemeleri yapmak.

Din eğitimi Türkiye’de bütün Cumhuriyet tarihi boyunca bazıları için problem, bazıları içinse problemli oldu. İlk gruptakiler, kafalarındaki toplum projesine uymayan bir unsur olan dinin toplumsal hayattaki ağırlığını din eğitimini engelleme, sınırlama ve kontrol etme yoluyla azaltmak istedi. İkinci gruptakilerse, ne kadar yasal ve fiilî engel çıkartılırsa çıkartılsın, yeni nesillere, çeşitli yol ve yöntemlerle, din eğitimi sağlamaya çalıştı. Tek parti döneminde bunun sonucu din eğitiminin bir anlamda yer altına inmesi ve devletin uzanamayacağı, nüfuz edemeyeceği yerlere kaydırılmasıydı. Din eğitimi üzerindeki tek parti yönetimi baskısının demokrasi içinde sürdürülmesi imkânsızdı. Bu yüzden, II. Dünya Savaşı sonrasında iç ve dış faktörlerin etkisiyle demokrasiye doğru evrilmeye başlayan siyasî rejim başka birçok alanda olduğu gibi din eğitimi sahasında da açılıma gitti. Üstelik bunun ilk adımlarını tek parti döneminin kahramanı olan siyasî parti, istemeyerek veya açılım sürecini denetim altında tutmak için de olsa, attı. Bugün örgün eğitim sistemi içinde yer alan orta ve yüksek dereceli “dinî okullar” böylece ortaya çıktı.

Demokraside iktidar sahipleri halkı hesaba katmak ve vatandaşların taleplerine cevap vermek mecburiyetinde olduğundan, din eğitimi alanı hızla genişledi. En fazla dikkat çeken okullar “imam hatip” liseleriydi (İHL). Aslında bu liseler tek parti döneminin din karşıtı zihniyetinden hâlâ kurtulamayan devlet iktidarının bir hileyle hem halkı hem kendini aldatmaya çalışmasının sonucuydu. Şeklen meslek lisesi olarak tanzim edilmişlerdi, ama halk onları böyle görmüyordu. Çocuklar İHL’lere imamlık, müezzinlik “mesleğine” girsin diye gönderilmedi. Veliler evlatlarının popüler mesleklere yönelmesini, ama dindar olmasını istemekteydi. Tek partici zihniyet bunu asla sevmedi ve kabullenmedi. Bugün bile aşağılama yapıldığı zannıyla “imam doktor”, “imam mühendis” yetiştirmek istiyorlar tarzı söylemlerin kullanılması bundan. Oysa halkın istediği, çocuklarının “dindar doktor”, “dindar mühendis” vb. olmasıydı. Bir inanç, değer ve ahlak manzumesi olarak dinin toplumsal ağırlığı İHL’ye olan talebi çok artırdı. İlgili toplum kesimleri de bu liselere başka hiçbir eğitim kurumuna göstermediği ilgiyi gösterdi, vermediği desteği verdi. Tam bir sivil toplum faaliyeti olarak bu amaçla dernekler, vakıflar kurdu, binalar yaptı ve MEB’na teslim etti. Ne var ki, tek partici zihniyet bundan hiçbir zaman memnun olmadı ve ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla İHL’lerin önünü kesmeye çabaladı. Bu yöndeki gayretler, özellikle, olağanüstü, yeni demokrasinin şu veya bu ölçüde rafa kaldırıldığı dönemlerde yoğunlaştı. Bunun son örneği, 28 Şubat sürecinde karşımıza çıktı. Askerlerin dayatmasıyla mecburi eğitim kesintisiz 8 yıla çıkartıldı. Böylece İHL’lerin ölüm fermanı imzalandı. Nüfusun önemli bir bölümünün dindar olduğu ve dinî eğitimi önemsediği bir ülkede bu sürdürülemez bir durumdu. Nitekim, çok geçmeden dindar muhafazakârların kurduğu mevcut hükümet, bu dayatmayı ortadan kaldırmak için harekete geçti.

Lafı dolandırmaya gerek yok, tartışmaların ana konusu din eğitimi. Dindar aileler çocuklarının örgün eğitim içinde ana çizgisini kendi seçimlerinin belirleyeceği bir din eğitimi alma imkânına sahip olmasını istiyor. Buna hem insan hem vatandaş olarak hakları var. Çocuklar onların çocukları, eğitimi vergileriyle finanse edenler de onlar. Devlete düşen, ilgili talepleri birleştirip onlara cevap veren icraat ve düzenlemeleri yapmak. Din eğitimi talebini şark kurnazlığıyla meslekî eğitim içine gömmeye, böylece budamaya çalışmak akılsızca ve ahlâksızca. Dindarlık bir meslek değil, bir vasıf ve büyük ölçüde erken yaşlarda kazanılabilecek bir nitelik. İşte bu yüzden eğitimin kademelendirilmesi gerekiyor. Alternatif önerilerle ortaya çıkmak isteyenlerin bunu veri alması şart.

Din eğitimi kapsayıcı olmalı

İHL’yi şeytanlaştıranlar birçok noktada yanılıyor. İlk olarak onlar zannediyor ki, bu okullar sayesinde çocuklar dindarlaşıyor. Oysa, tam tersi doğru, aileler zaten dindar oldukları için bu okulların kurulmasına yönelik yoğun talepler ortaya çıkıyor. İkinci olarak, biraz önce işaret ettiğim üzere, veliler İHL’ni meslek lisesi olarak değil, din eğitimini önemseyen ve çocukları daha yüksek tahsile hazırlayan liseler olarak görüyor. Çocuklarının temel dinî değer ve bilgilerden haberdar ve kendi alanında yetkin meslek mensupları olmalarını istiyor. Merkeziyetçi ve devletçi bir eğitim sistemi ya bu isteklere bizzat cevap vermek ya da vatandaşın bunu kendi başına yapmasına engel olmamak zorunda.

Konuyla ilgili tartışmalarda bir yönüyle gülünç, bir yönüyle korku verici sözler sarf edildiği oluyor. CHP’li bazı politikacılar eğitim konusunun bilim adamlarına, uzmanlara (eğitimcilere) bırakılması gerektiğini söylüyor. Benzer ifadeler kimi akademisyenler tarafından da dile getiriliyor. İyi niyetle söylenmiş de olsalar, bu sözler özenle kaçınmamız gereken bir alansal bürokrat diktatörlüğünün yoluna taş döşüyor. Sadece teknik anlamda, yeni etkili öğretme-öğrenme metotlarının ne olduğu, hangi araçların kullanılmasının öğretim sürecinde daha iyi sonuçlar verebileceği hususlarında bilim adamlarına ve uzmanlara danışabiliriz. Ama, ailelerin çocuklarına hangi değer sistemlerini aktarmasının yerinde olacağı hakkında teknokratların söz hakkı olamaz. Böyleleri, çok istiyorlarsa, kendileri gibi düşünenlerle çocukları için ortak eğitim programları geliştirebilir. En iyiyi biliyorlarsa bu yolla başarılı olarak başkalarına örnek teşkil edebilir. Daha ötesi düşünülemez.

Demokratik bir ülkede kamu otoritesinin din eğitimine hiçbir müdahalesi söz konusu olamaz mı? Bunun cevabı şudur: Demokratik devletin bütün eğitim alanlarına –bu arada din eğitimine– müdahalesi kural değil, istisna olmalıdır. Potansiyel müdahaleler de insan haklarını koruma amacıyla şekillenmelidir. Bir din eğitimi içinde öğrencilere nefret, saldırganlık, başka dinleri ve mensuplarını aşağılama telkin ediliyorsa, buna engel olmak demokratik devletin görevi olarak görülebilir. Demokratik devlet, ayrıca, sadece büyük din grubunun eğitim taleplerine cevap vermemeli, büyük olana ne sağlıyor ve nasıl muamele ediyorsa küçük olanlara da aynı şekilde davranmalıdır. Tek parti zihniyetini sürdürenler kendilerini yenileyip vurgularını bu alanlara kaydırsalar çok daha ahlâklı bir zemin kazanabilir ve ilgili tartışmalarda gerçekten faydalı olabilirler.

 

Zaman, 23.03.2012

Çanakkale Kutlamaları

Çanakkale Belgeselleri

Çanakkale ile ilgili belgeseller çoğunluk, aynı zamanda Atatürk’ü anlatan belgeseller. Nadiren bir belgeselde Atatürk’ün adı az geçiyorsa, ya da belgeselin özelliği icabı Atatürk’ten bahsedilmiyorsa kıyamet koparılıyor.

TRT için hazırlanan bir Çanakkale belgeselinde, olayın öznesinin Atatürk olmamasına Hürriyet gazetesi büyük tepki göstermiş, olayı “TRT şehitlerimizin kemiklerini, Türk ulusunun yüreğini sızlattı. Atatürk’e ihanet belgeseli” diye vermişti. O zaman Milliyet’te yazan Emin Çölaşan olayı, “Sözde belgeselin yapımcılarından biri, Afganistan’da Gülbeddin Hikmetyar isimli teröristin önünde diz çöken takkeli, çember sakallı kişi” (Milliyet, 23.11.2003) diye değerlendirmişti.  Emin Çölaşan’ın terörist dediği Hikmetyar, Ruslara karşı kurtuluş savaşı veren Afgan mücahitlerinin lideri idi. Belgeselin yapımcısı gazeteci Şenol Demiröz’dü. Çember sakalı da bir ara Afganlı mücahitler arasında yaşarken sakal bırakması sebebiyleydi. Bu sakal daha sonra TRT Genel Müdürlüğüne aday olduğunda da Şenol Demiröz’ün başına iş açmıştı.

Ruhat Mengi’nin okuyucuları da Çanakkale kutlamaları sebebiyle gösterilen belgesellerden şikayetçi: “Çanakkale zaferi, şehitlerimiz ve Atatürk… Bu konuda birkaç gündür gelen ‘mail’lerin çoğu 18 Mart nedeniyle yazılan yazılarda, yapılan konuşmalarda ve gösterilen belgesellerde Atatürk’ün yeterince anılmadığından duyulan üzüntüyü dile getiriyor” (Vatan, 21.03.2005).

Kemalist medyanın ve köşe yazarlarının belgeselden anladığı tek şey, konu ne olursa olsun belgeselin Atatürk’ü anlatması veya olayın yalnızca Atatürk’le ilgili kısmının ön plana çıkarılması…  Konusu Gelibolu’nun topografyasını inceleyen belgesellerde bile uzun uzun Atatürk’ten bahsedilmesi isteniyor.

Unutulanlar

Çoğu Çanakkale belgesellerinde ise asıl adları geçmesi gerekenler ya hiç anılmıyor, ya da bir iki cümle ile geçiştiriliyor. Çanakkale’de savaşan iki ordu var; 5. ordu ve 1. Ordu. Bu belgesellerde bu ordunun komutanlarının adı nadiren geçiyor. Bir ordu kolordulardan oluşur. Bu belgesellerde bu kolorduların komutanlarının da adı da anılmıyor.  Kolordular tümenlerden, tümenler alaylardan oluşur. Bu belgesellerde ne tümen komutanlarının nede alay komutanlarının adı geçer, sadece bu alaylardan ve tümenlerden birinin komutanının adı geçer, o da Mustafa Kemal; diğer alayların komutanlarının hiç ismi yok…

Mesela kutlamaların 18 Mart’ta yapılmasının sebebi, 18 Mart’ta boğazı geçmeye çalışan itilaf donamasının yenilgiye uğratılması… 18 Mart 1915 günü 18 büyük zırhlı, birçok muhrip ve denizaltıdan oluşan itilaf donanması üç filo halinde boğaza giriyor… Büyük kayıplara uğrayan İtilaf donanması Marmara Denizi’ne giremeyip geri çekilmek zorunda kalıyor. Bu başarının kahramanı ise, daha sonra “18 Mart Kahramanı” unvanı ile anılan, Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa…   Mustafa Kemal’in asıl rolü Anafartalar’da, o da 18 Mart olayından tam 5 ay sonra. 18 Mart’ta yapılan kutlamalarda ise bu Cevad Paşa’nın adı nadiren, o da son yıllarda geçiyor.

Gelibolu yarımadasındaki kara savaşlarında Osmanlı cephesinde 3 grup var: Anafartalar Grubu, Kuzey Grubu ve Güney Grubu… Anafartalar’da yapılan savaşı ve Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal’in adını çok iyi biliyoruz, ama diğer iki grubun komutanlarının adını hiç anmıyoruz.

Çanakkale’de orduların başkomutanı olan Mareşal Liman von Sanders’in, Malta’da yazdığı anılarında da Atatürk’ün adı birkaç cümlede geçiyor. Buna Karşın Liman von Sanders, kurmay başkanı Kazım Paşa’dan hep övgü ile bahsediyor. Benim tespitime göre bu Kazım Paşa, daha sonra mili mücadeleye de katılan Kazım İnanç Paşa. Çanakkale kutlamalarının birinde bile Kazım İnanç Paşanın adının geçtiğini hiç duymadım.

Almanlar  da Unutuluyor

Çanakkale’de Almanlar da bizimle birlikte savaştılar, onların adını hiç anmıyoryz. Cephe komutanı Alman Mareşal Liman von Sanders. 15. Kolordu Komutanı General Weber… Ölenler bizim insanlarımız, ama Almanların altınlarını ve malzemelerini kullanarak savaşıyoruz. Savaşa katılan Alman denizaltılarından hiç bahseden yok…

İki yıl önce bir turist kafilesi ile birlikte Gelibolu’yu ziyaret etmiştim. Turist rehberleri her şeyden bahsediyorlar ama Almanlardan tek kelime ile bile bahsetmiyorlar. Tek bir yerde bile Almanlara ait bir anı, bir mezar, bir plaket, bir kalıntı yok. Cephe komutanı Alman’ın adını bile anmıyoruz.

Çanakkale kutlamalarına, şimdiye kadar bir Alman yetkilinin davet edildiğini bile duymadık. Çanakkale’de bize verdikleri silahlarla, harcadıkları altınlarla en büyük desteği veren silah arkadaşlarımızı açıkça inkâr ediyoruz. Yenilginin sorumlusu müttefiklerimiz, onlar yenildiği için biz de yenik sayıldık, ama zafer varsa sahibi biziz.

Gelibolu’daki bir köyde Atatürk’ün kaldığı evi ziyaret ediyoruz. Çanakkale’de savaşan tümen komutanının evi müze haline getirilmiş, ama Çanakkale’de savaşın bütün askerlere komuta eden cephe komutanının adı hiç bir şekilde anılmıyor.

Tarih Nasıl Yazılıyor

Bilmiyorum, tarihçilerin olayları nesnel olarak değerlendirme şansları ne kadar? Onlar ne kadar tarafsız olmaya çalışırlarsa çalışsınlar, kullandıkları malzemeler kendilerine bırakılan malzeme ile sınırlı ve içinde yaşadıkları konjonktür olayları değerlendirmelerini belgelerden daha çok etkiliyor olsa gerek…

Mesela 1923’ten sonra Türkiye’nin başına Mustafa kemal Paşa yerine Cevat Paşa geçseydi, Çanakkale ‘nin tarihi nasıl yazılırdı acaba? Acaba tarihçiler Anafartalar’dan bahsedecekler miydi? Bugün adından hiç bahsedilmeyen diğer alay ve tümen komutanları gibi, Mustafa Kemal de Çanakkale savunması tarihine bir dip not olarak mı geçecekti? Mesela yeni kurulan devletin başına Mustafa Kemal yerine Refet Paşa geçseydi, herhalde Çanakkale kahramanı 19. Fırka komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey değil, 11. Fırka komutanı Albay Refet Bey olacaktı; yine tarihçiler Mustafa Kemal’in matematik öğretmeninden hiç bahsetmeyecekler, Refet Paşanın matematik öğretmeninden bahsedeceklerdi.

Acaba, bir süngü savaşında tek bir eri bile geri dönmeyen 57. Alay’ın hikayesi, acaba emri veren Mustafa Kemal olmasaydı, nasıl anlatılacaktı?

Bir Anzak Soykırımı Eksikti

Çanakkale savaşı düzenli bir şekilde camilerde de anılıyor. 18 Mart’a denk gelen Cuma hutbelerinde olay dile getiriliyor. Hocalar Mehmet Akif’in şiirinden de parçalar okuyarak olayı coşku ile anlatıyorlar. Onlar olayı dini bir olay olarak ele alıyorlar, Haçlı ordularına karşı İslamın savunması olarak değerlendiriyorlar. Onlara göre olayın içinde Almanlar yok, Avusturyalılar yok, Bulgarlar yok, ; Müslüman cephesinin komutanı da bir Hıristiyan değil.

Geçen yıl Adana’da gittiğim camide de hoca Çanakkale savaşını ele aldı. Hocanın anlattığını göre, İngiliz Bahriye Nazırı “Çörçil” Çanakkale’de Türklerin yenilemeyeceğini Avustralya’da geçen bir olay sonucu anlamış.

Olay şöyle oluyor:

Çanakkale savaşları başladığında Avustralyalılar Anzak ordusunda savaşmak için başvururken, Avustralya’da yaşayan 3 Türk de, Osmanlı ordusunda savaşa katılmak amacıyla Avustralya hükümetine başvuruyorlar. Avustralya hükümeti bunlara müsaade etmiyor. Bunun üzerine bu üç Türk de savaşa gidecek Anzak birliklerine sabotaj yapmaya karar veriyorlar. Bir istasyonda asker taşıyan bir trene bomba koyarak treni havaya uçuruyorlar ve 7000 (yedi bin) Anzak askerini öldürüyorlar. Olayı duyan İngiliz Bakan “Çörçil” in morali bozuluyor ve etrafındakilere, böyle insanlar varken Türkleri yenmenin mümkün olmadığını söylüyor.

Hoca olayı bir kahramanlık öyküsü olarak anlattı. Cemaat de huşu içerisinde dinledi; bilmiyorum anlatılanlara inandılar mı?

Ama beni bir kaygı aldı: “Ermeni soykırımı” iddialarına bir de “Anzak soykırımı” eklenmesin!

 

23.03.2012

Vatandaşlık meselesi

1924 Anayasasında (m.88) vatandaşlık şöyle tanımlanır: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” 1961 Anayasası (m.54) ve 1982 Anayasası’nda (m.66) ise, vatandaşlık için aynı tanım benimsenir: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Genellikle 1924’teki tanımın 1961 ve 1982’ye nazaran daha yumuşak olduğu söylenir. Çünkü “herkes Türktür” şeklindeki bir ibarenin, 1924’teki en azından lâfzen başka kimliklerin varlığını kabul eden anlayışa oranla daha sert bir vatandaşlık düzenlemesine tekabül ettiği belirtilir. Ancak gerçekte Cumhuriyet dönemindeki üç anayasada da vatandaşlık hep bir etnik kimliği referans alarak belirlenir ve vatandaşlığın tanımında “Türk” ve “Türklük”e özel bir anlam yüklenir.

Cumhuriyetçi söylem, “Türk” ve “Türklük”ün etnik bir kimliği ima etmediğini ifade eder. Buna göre, Türk ve Türklük, tüm kültürel, dinsel ve etnik aidiyetleri kapsayan bir üst-kimliktir. Fakat bu söylem, gerçeği yansıtmaz. Cumhuriyetin kurucularının sözlerine, devletin pratiğine, yasal mevzuatta ve mahkeme kararlarına bakıldığında “Türk” sözcüğünün Cumhuriyet tarihi boyunca etnik bir içerik ile kullanıldığını görülür. “Türklük” başkalarını tanıyan ve onların kendi kültürlerin geliştirmelerine imkân veren bir hukuki kimlik değildir. Kısacası Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışı, bu ülkedeki çeşitliliğin tek tipleştirilmesini hedefler ve bu hedefe ulaşmak için farklılıkların kendilerini siyasi olarak duyurma imkânını ortadan kaldırmaya çalışır. Bu anlayış, toplumun çeşitli kesimlerini dışarıda bırakır ve “kapsayıcı” olmaktan ziyade “dışlayıcı” bir nitelik taşır.

Bu sorunlu vatandaşlık anlayışı ve pratiği, Türkiye’nin toplumsal sorunlarını çözmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Eğer yeni anayasa sürecinde gaye, toplumsal uzlaşmayı sağlamak ve barışçıl biraradalığı gerçekleştirmek ise yapılması gerekenlerden biri de, yeni bir vatandaşlık anlayışı geliştirmek olmalıdır.

Dünya anayasalarında vatandaşlık

Levent Korkut’un 100 ülkenin anayasasını vatandaşlık yönünden inceleyen önemli bir çalışması bulunuyor. Ülkelerin anayasalarında vatandaşlığı nasıl yer verdiklerine odaklanan Korkut, vatandaşlığa ilişkin düzenlemelerin belli özellikleri olan kategoriler içinde ele alınabileceğini ortaya koyuyor. Buna göre 5 kategoriden bahsetmek mümkün:

1. Vatandaşlığı bir etnisite ile tanımlamayan, ancak anayasanın başlangıç kısmında veya diğer maddelerinde vatandaşlığın dolaylı olarak etnisite temelinde kurgulanmasına olanak tanıyan ülkeler. (Bahreyn, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Libya, vb.)

2. Vatandaşlığı etnik temelde tanımlayan ülkeler. (Estonya, Türkiye)

3. Vatandaşlığı tanımlamayan ama vatandaşı etnik terimlerle ifade eden ülkeler. (Almanya, Polonya, Kamboçya)

4. Vatandaşlığı tanımlayan ancak bunu etnik kimlikle ilişkilendirmeyen ülkeler. (Slovakya: “Slovakya Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Slovakya vatandaşıdır”)

5. Vatandaşlık tanımına veya bir etnisiteye dolaylı ya da dolaysız yer vermeyen, sadece vatandaşlığın nasıl kazanılacağına ve kaybedileceğine dair genel teknik ilkeleri düzenleyen ülkeler. (Danimarka: “Vatandaşlar eşittir, vatandaşlar hür doğar”)

Korkut’un incelediği 100 devletin anayasasından sadece 14’ünde etnik kimliğe atıf yapılmıştır; vatandaşlık tanımını doğrudan etnik bir kimlikle yapan devlet sayısı ise 3’tür. Dolayısıyla denilebilir ki; dünya anayasalarında genel eğilim ya vatandaşlığın hiç tanımlanmaması veya nötr bir şekilde ifade edilmesi yönündedir.

Kürt meselesi ve vatandaşlık

Vatandaşlık, Kürt meselesinde ağırlık taşıyan konulardan biridir. Kürt meselesini çözme yolunda çerçeve oluşturacak bir anayasada vatandaşlık tanımının birtakım özellikleri içermesi gerekir. Eğer Kürt meselesinin özündeki sorun farklı kimliklerin barışçıl birlikteliğini sağlamak ise, bu takdirde vatandaşlığın da farklı kimliklerin kendi farklılıklarını ifade etmelerini, korumalarını ve geliştirmelerini teminat altına alacak bir şekilde tasavvur edilmesi gerekir. Zira çoğulcu bir toplumsal yapıda farklılıkların birlikte yaşama olasılıklarını ancak çokkültürlü bir anayasal vatandaşlık ile attırmak mümkün olabilir.

Anayasal vatandaşlık, Türkiye mevcut sorunlarının -bilhassa Kürt meselesinin- çözümü için ciddi katkı sağlama potansiyeline sahiptir. Çünkü Türkiye’nin vatandaşlık tanımı esas itibariyle etnik-kültürel kimliktir. Türkiye’nin siyasi kimliğini bugün de halen dil, soy ve hatta din birliği tanımlamaktadır. Homojenliği dayatan mevcut kimliğin, Türkiye’nin heterojenliğine ve kültürel çeşitliliğine uygun düşmediği bellidir. Bugün Türkiye’de gerek Kürtlerin, Alevilerin, gayrımüslimlerin, Sünni mütedeyyinlerin, eşcinsellerin vb. grupların yaşadıkları sorunların temelinde, bu grupların yükselen kimlik eksenli isteklerine sistemin yeterli bir cevap üretememesidir. Dolayısıyla hâlihazırdaki vatandaşlık tanımı toplumsal barışı zedeleyen bir işlev görmektedir.

Bu itibarla Türkiye’nin siyasi kimliğini etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut ilkeler ve normlar temelinde yeniden tanımlamasına ihtiyaç vardır. Daha açık bir ifadeyle vatandaşlığın ‘Türklük’ ile tanımlamasından ve vatandaşlar toplumunun bir ‘Türkler cemaati’ olarak görülmesinden -resmen ve fiilen- vazgeçilmelidir. Türkiye toplumunu artık demokratik bir anayasal sistemin norm ve değerleri etrafında bir araya gelmiş siyasi bir birlik olarak tasavvur etmek zorundayız. Bu bağlamda anayasada vatandaşlığa ilişkin iki türlü düzenleme düşünülebilir: İlki, anayasada bir vatandaşlık ve vatandaş tanımına yer vermemektir. Bunun yerine vatandaşlığın anayasal bir hak olduğunu, kazanılması ve kaybedilmesinin kanunla düzenleneceğini, kimsenin keyfi olarak vatandaşlığından yoksun bırakılamayacağını, vatandaşların yurtdışı edilemeyeceğini ve ülkeye girmekten alıkonamayacağı belirtmek daha yerinde olacaktır.

İkincisi ise, eğer bir mutlaka vatandaşlık tanımı verilecekse bu tanımı nötr bir şekilde yapmak ve vatandaşlık konusunda değil, anayasada ve yasalarda etnik ima veya çağrışımları olan bir ibareye yer vermemektir. Bunun pratik anlamı, anayasanın birçok maddesinde bulunan “Türk milleti” ifadesinin yerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” ifadesinin kullanılmasıdır. Bu, anayasacılık ruhuna daha uygundur; çünkü anayasa denen metin nihayetinde vatandaşlar arasındaki bir mutabakatı yansıtır. Bu şekilde bir düzenleme yapıldığında; toplumdaki doğal çoğulculuğu tanıyan, onların kendi varlıklarını korumalarının ve geliştirmelerinin önündeki engelleri kaldıran bir vatandaşlık anlayışına bir adım daha yaklaşmış oluruz.

 

Taraf, 23.03.2012

Din eğitimi ve demokrasi

0

Dindar aileler çocuklarının örgün eğitim içinde ana çizgisini kendi seçimlerinin belirleyeceği bir din eğitimi alma imkânına sahip olmasını istiyor. Buna hem insan hem vatandaş olarak hakları var. Çocuklar onların çocukları, eğitimi vergileriyle finanse edenler de onlar. Devlete düşen, ilgili talepleri birleştirip onlara cevap veren icraat ve düzenlemeleri yapmak.

Din eğitimi Türkiye’de bütün Cumhuriyet tarihi boyunca bazıları için problem, bazıları içinse problemli oldu. İlk gruptakiler, kafalarındaki toplum projesine uymayan bir unsur olan dinin toplumsal hayattaki ağırlığını din eğitimini engelleme, sınırlama ve kontrol etme yoluyla azaltmak istedi. İkinci gruptakilerse, ne kadar yasal ve fiilî engel çıkartılırsa çıkartılsın, yeni nesillere, çeşitli yol ve yöntemlerle, din eğitimi sağlamaya çalıştı. Tek parti döneminde bunun sonucu din eğitiminin bir anlamda yer altına inmesi ve devletin uzanamayacağı, nüfuz edemeyeceği yerlere kaydırılmasıydı. Din eğitimi üzerindeki tek parti yönetimi baskısının demokrasi içinde sürdürülmesi imkânsızdı. Bu yüzden, II. Dünya Savaşı sonrasında iç ve dış faktörlerin etkisiyle demokrasiye doğru evrilmeye başlayan siyasî rejim başka birçok alanda olduğu gibi din eğitimi sahasında da açılıma gitti. Üstelik bunun ilk adımlarını tek parti döneminin kahramanı olan siyasî parti, istemeyerek veya açılım sürecini denetim altında tutmak için de olsa, attı. Bugün örgün eğitim sistemi içinde yer alan orta ve yüksek dereceli “dinî okullar” böylece ortaya çıktı.

Demokraside iktidar sahipleri halkı hesaba katmak ve vatandaşların taleplerine cevap vermek mecburiyetinde olduğundan, din eğitimi alanı hızla genişledi. En fazla dikkat çeken okullar “imam hatip” liseleriydi (İHL). Aslında bu liseler tek parti döneminin din karşıtı zihniyetinden hâlâ kurtulamayan devlet iktidarının bir hileyle hem halkı hem kendini aldatmaya çalışmasının sonucuydu. Şeklen meslek lisesi olarak tanzim edilmişlerdi, ama halk onları böyle görmüyordu. Çocuklar İHL’lere imamlık, müezzinlik “mesleğine” girsin diye gönderilmedi. Veliler evlatlarının popüler mesleklere yönelmesini, ama dindar olmasını istemekteydi. Tek partici zihniyet bunu asla sevmedi ve kabullenmedi. Bugün bile aşağılama yapıldığı zannıyla “imam doktor”, “imam mühendis” yetiştirmek istiyorlar tarzı söylemlerin kullanılması bundan. Oysa halkın istediği, çocuklarının “dindar doktor”, “dindar mühendis” vb. olmasıydı. Bir inanç, değer ve ahlak manzumesi olarak dinin toplumsal ağırlığı İHL’ye olan talebi çok artırdı. İlgili toplum kesimleri de bu liselere başka hiçbir eğitim kurumuna göstermediği ilgiyi gösterdi, vermediği desteği verdi. Tam bir sivil toplum faaliyeti olarak bu amaçla dernekler, vakıflar kurdu, binalar yaptı ve MEB’na teslim etti. Ne var ki, tek partici zihniyet bundan hiçbir zaman memnun olmadı ve ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla İHL’lerin önünü kesmeye çabaladı. Bu yöndeki gayretler, özellikle, olağanüstü, yeni demokrasinin şu veya bu ölçüde rafa kaldırıldığı dönemlerde yoğunlaştı. Bunun son örneği, 28 Şubat sürecinde karşımıza çıktı. Askerlerin dayatmasıyla mecburi eğitim kesintisiz 8 yıla çıkartıldı. Böylece İHL’lerin ölüm fermanı imzalandı. Nüfusun önemli bir bölümünün dindar olduğu ve dinî eğitimi önemsediği bir ülkede bu sürdürülemez bir durumdu. Nitekim, çok geçmeden dindar muhafazakârların kurduğu mevcut hükümet, bu dayatmayı ortadan kaldırmak için harekete geçti.

Lafı dolandırmaya gerek yok, tartışmaların ana konusu din eğitimi. Dindar aileler çocuklarının örgün eğitim içinde ana çizgisini kendi seçimlerinin belirleyeceği bir din eğitimi alma imkânına sahip olmasını istiyor. Buna hem insan hem vatandaş olarak hakları var. Çocuklar onların çocukları, eğitimi vergileriyle finanse edenler de onlar. Devlete düşen, ilgili talepleri birleştirip onlara cevap veren icraat ve düzenlemeleri yapmak. Din eğitimi talebini şark kurnazlığıyla meslekî eğitim içine gömmeye, böylece budamaya çalışmak akılsızca ve ahlâksızca. Dindarlık bir meslek değil, bir vasıf ve büyük ölçüde erken yaşlarda kazanılabilecek bir nitelik. İşte bu yüzden eğitimin kademelendirilmesi gerekiyor. Alternatif önerilerle ortaya çıkmak isteyenlerin bunu veri alması şart.

Din eğitimi kapsayıcı olmalı

İHL’yi şeytanlaştıranlar birçok noktada yanılıyor. İlk olarak onlar zannediyor ki, bu okullar sayesinde çocuklar dindarlaşıyor. Oysa, tam tersi doğru, aileler zaten dindar oldukları için bu okulların kurulmasına yönelik yoğun talepler ortaya çıkıyor. İkinci olarak, biraz önce işaret ettiğim üzere, veliler İHL’ni meslek lisesi olarak değil, din eğitimini önemseyen ve çocukları daha yüksek tahsile hazırlayan liseler olarak görüyor. Çocuklarının temel dinî değer ve bilgilerden haberdar ve kendi alanında yetkin meslek mensupları olmalarını istiyor. Merkeziyetçi ve devletçi bir eğitim sistemi ya bu isteklere bizzat cevap vermek ya da vatandaşın bunu kendi başına yapmasına engel olmamak zorunda.

Konuyla ilgili tartışmalarda bir yönüyle gülünç, bir yönüyle korku verici sözler sarf edildiği oluyor. CHP’li bazı politikacılar eğitim konusunun bilim adamlarına, uzmanlara (eğitimcilere) bırakılması gerektiğini söylüyor. Benzer ifadeler kimi akademisyenler tarafından da dile getiriliyor. İyi niyetle söylenmiş de olsalar, bu sözler özenle kaçınmamız gereken bir alansal bürokrat diktatörlüğünün yoluna taş döşüyor. Sadece teknik anlamda, yeni etkili öğretme-öğrenme metotlarının ne olduğu, hangi araçların kullanılmasının öğretim sürecinde daha iyi sonuçlar verebileceği hususlarında bilim adamlarına ve uzmanlara danışabiliriz. Ama, ailelerin çocuklarına hangi değer sistemlerini aktarmasının yerinde olacağı hakkında teknokratların söz hakkı olamaz. Böyleleri, çok istiyorlarsa, kendileri gibi düşünenlerle çocukları için ortak eğitim programları geliştirebilir. En iyiyi biliyorlarsa bu yolla başarılı olarak başkalarına örnek teşkil edebilir. Daha ötesi düşünülemez.

Demokratik bir ülkede kamu otoritesinin din eğitimine hiçbir müdahalesi söz konusu olamaz mı? Bunun cevabı şudur: Demokratik devletin bütün eğitim alanlarına –bu arada din eğitimine– müdahalesi kural değil, istisna olmalıdır. Potansiyel müdahaleler de insan haklarını koruma amacıyla şekillenmelidir. Bir din eğitimi içinde öğrencilere nefret, saldırganlık, başka dinleri ve mensuplarını aşağılama telkin ediliyorsa, buna engel olmak demokratik devletin görevi olarak görülebilir. Demokratik devlet, ayrıca, sadece büyük din grubunun eğitim taleplerine cevap vermemeli, büyük olana ne sağlıyor ve nasıl muamele ediyorsa küçük olanlara da aynı şekilde davranmalıdır. Tek parti zihniyetini sürdürenler kendilerini yenileyip vurgularını bu alanlara kaydırsalar çok daha ahlâklı bir zemin kazanabilir ve ilgili tartışmalarda gerçekten faydalı olabilirler.

 

Zaman, 23.03.2012

Daha ‘milliyetçi Türkiye’ye doğru

Milliyetçilik dalgasının yeniden yükseldiği bir dönemdeyiz. Mesele, milliyetçiliğin barındırdığı devletçi, reaksiyoner ve içe kapanmacı eğilimler. Sorunlarımızı çözen değil katmerleştiren bir yöne işaret ediyor yükselen milliyetçilik.

Dört ana sorun var önümüzde. Bunlara çözüm bulamayan siyaset ve toplum çareyi milliyetçilik dozunu yükseltmekte bulur.

Birincisi, Kürt sorunu. Her geçen gün biraz daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hükümet sertleşiyor, PKK acullaşıyor. PKK, sempatizanlarını sokağa saldıkça Türkçü reaksiyonlar artıyor. Nevruz bir kez daha gösterdi ki PKK’nın sokakta koyacağı eylemler hükümetiyle ve toplumuyla Türkiye’yi hızla milliyetçi bir savrulmaya itebilir. Özerklik, statü ve tabii ki bağımsızlık sözleri Türk milliyetçilerinin kimyasını bozuyor.

İkincisi, Ermeni sorunu. 2015’e doğru yaklaştıkça Türkiye’ye yönelik baskılar yoğunlaşıyor. Fransa ile yaşadıklarımız küçük bir provaydı. Mesele daha da büyüyecek, görünürlük kazanacak. ‘Ermeni soykırımı’ sözünü her işittiğimizde biraz daha içe kapanacağız. Dışarıda baskı yiyen Türkiye, içeride bu baskıyı yüzleşelim, konuşalım diyenlere yansıtacak. ‘Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz’ pankartı bunun basit bir habercisi.

Üçüncüsü, Kıbrıs meselesi ve bunun tetikleyeceği Avrupa krizi. Kıbrıs görüşmelerinden yine bir şey çıkmayacak ve Rum Yönetimi temmuz ayında AB dönem başkanı olacak. Hükümetin tavrı net; biz de masadan çekileceğiz. Zaten iyice tıkanan AB süreci resmen dondurulacak. Yani AB ile nişanı atacağız. Bunu yaparken de Avrupa’nın ikiyüzlülüğü, Yunan düşkünlüğü, Türk düşmanlığı gibi bildik temalar işlenecek.

AB ile kopuşun ‘Kıbrıs meselesi’ üzerinden olması milliyetçiliğin iki kaynağını birden coşturacak; Batı karşıtlığı ve milli dava Kıbrıs… Geçenlerde hükümetin bir bakanının dillendirdiği ‘Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanması’ seçeneğinin ‘masada olması’ durumu bu hatta varılabilecek noktayı işaret ediyor; içe kapanma, yalnızlaşma ve bunların yaratacağı travmaları yönetmek için de ‘milliyetçileşme’… Denktaş ve onun mirasıyla yapılan ‘barış’ önümüzdeki dönemde, karşılaşılacak krizlere karşılık olarak ne tür yeni ‘ittifak’ modelleri olabileceğinin sinyallerini veriyor.

Bu ülke Kürt meselesi, Ermeni soykırım iddiaları ve Kıbrıs davasını aynı anda kucağında bulduğunda milliyetçilik tavan yapar. Bu üç konu milliyetçiliğin ‘afrodizyakları’dır; onu uyarır, şahlandırır. Dikkat edin, bu noktalarda ‘milliyetçi’ kesimlerle ‘ulusalcı’ gruplar ve fikirler arasında evlilikler de görebiliriz. Sonuçta, bu üç konuda ‘resmî’ ve baskın toplumsal görüş dışındaki kanaatleri seslendirmenin zorlaştığı otoriter bir siyasal ve sosyal iklimde bulabiliriz kendimizi.

Bunlara ek olarak dördüncüsü, etrafımızı saran dış politika konuları; İran, Irak ve Suriye ile yaşanan gerginlikler… Irak merkezî yönetimi ile ipler kopmuş vaziyette. Irak Kürdistan Yönetimi ise ülkedeki karışıklığa bağlı olarak bağımsızlık ilan etmeye hazırlanıyor. Türkiye hazır mı böyle bir gelişmeye? Türk milliyetçiliğinin ve devletin kırmızı çizgisi, hatta kâbusudur bu. Kürt sorununun çözülemediği bir noktada Irak’ın bölünmesi Türkiye Kürtlerini heyecanlandıracağı gibi, geri kalan kesimlerdeki bölünme korkusunu da zirveye çıkarır. Böyle bir durumu MHP’nin avantaja çevirmesini önlemek isteyen rakipleri ‘milliyetçilik yarışı’na kalkışacaklardır. Dahası Suriye ile neler yaşayacağımız henüz meçhul. Türkiye’nin de taraf olacağı sıcak bir çatışma kimse için sürpriz olmaz. Herkes bilir ki, savaşa bulaşan bir ülkede ilk kabaran şey, milliyetçiliktir.

Sonuç olarak Türkiye kritik bir noktada. Bırakın yeni anayasa yapmayı, mevcut demokratikleşme seviyesinin muhafazası bile yükselen milliyetçilik ve buna hasas siyaset nedeniyle zora girebilir.

Belirleyici olan AK Parti’nin alacağı pozisyondur; AK Parti yükselen milliyetçi dalganın üzerinde siyaset yapmaya yönelirse devlet de otoriterleşir. Yok, milliyetçiliğe teslim olmak yerine onu dizginlemeyi ve yönetmeyi tercih ederse dalga kırılabilir, Türkiye sakin sulara ulaşabilir. Bunun için AK Parti’nin Kürt sorununda ‘güvenlikçi’ politikadan ‘açılım’ ve diyalog yaklaşımına geri dönmesi; Ermeni katliamı konusunda Dersim katliamı kadar cesur olması ve ezber bozması; dış politikayı içeride milliyetçiliği kabartacak bir tonda kullanmaktan kaçınması gerekir.

 

Zaman, 23.03.2012

Sonuca bakalım

Bazı şeyleri anlamak neden bu kadar zor oluyor, bilemiyorum.
Başbakan’ın grup konuşmasında Nevruz gösterileriyle ilgili söylediklerini dinlerken bunu düşündüm kara kara…
Erdoğan bize uzun uzun PKK’nın niyetlerini anlatıyor. “Siz safça bırakın yapsınlar bayramlarını diyorsunuz ama onların hain planlarını bilmiyorsunuz, bizim elimizde istihbarat var” diyor. Ne PKK’nın ne de BDP’nin niyetinin Nevruz kutlamak olmadığına, büyük şehirlerde gövde gösterisi yapmaya, ortalığı kan ve ateşe boğmak istediklerine “ikna etmeye” çalışıyor.

Oysa ne bu ikna çabalarına ihtiyaç var ne de terör örgütünün Nevruz’la ilgili niyet ve planlarını bilmek için özel istihbarata… PKK’nın Nevruz’u o malum “genel ayaklanma” hayalinin başlangıcını yapma sevdasında olduğunu anlamayan yok Türkiye’de. Kandil’den gelen Nevruz talimatlarını sağır sultan duydu. Bu amaçla aylardır oraya buraya depolanan patlayıcıları, bomba düzeneklerini de biliyoruz.

Gösteriler yasaklanmamalıydı, pazar günü yapılmasına izin verilmeliydi, hükümet yasakçı tutumu benimseyerek hata yaptı, diyorsak bütün bunları bilmemize rağmen diyoruz; PKK’nın niyetleri hakkında gaflet içinde olduğumuzdan değil…

PKK’nın niyeti ne olursa olsun

Benim bir vatandaş olarak, PKK gibi bir örgüte laf anlatacak halim yok. Onu “demokratik davranmaya” ikna etmek konusunda en ufak bir umudum, beklentim de yok. O yüzden de PKK’yı değil, beni yönetenleri muhatap alıyorum. Ona laf anlatmaya çalışıyor, ondan beklentilerimi söylüyorum.

Ve diyorum ki, PKK’nın niyeti ne olursa olsun, Diyarbakır’da, İstanbul’da Nevruz’u meydanlarda kutlamak isteyen milyonlarca Kürt var. Sen bu şehirlerin güvenliğini onların demokratik haklarını yok etmeden korumaya çalışmak zorundasın.

Nasıl bir hükümet, “kapkaç olaylarının önünü alamıyoruz, en iyisi kadınlar sokağa çıkmasın” diyemezse, nasıl “Başbakanla ilgili suikast ihbarları alıyoruz, başbakan hiçbir zaman halkın içine karışmasın” diye bir karar alamazsa, “PKK’nın Nevruz gösterilerini provoke etmesini kontrol edemiyoruz. O yüzden gösterileri yasaklıyoruz” da diyemez. Bu, ciddi bir aczin ifadesi olur. Olay çıkar, kan dökülür diye miting yasaklamak, demokratik hakların kullanımını PKK’ya endekslemek, inisiyasitifi PKK’ya kaptırmaktır ve PKK’nın istediği de zaten tam budur.

Olacak olan yine oldu

Şimdi olaya bir de sonuçtan giderek bakalım:

Mitinge izin verilmedi de ne oldu? Olaylar önlenebildi mi?

Korkulan yine oldu; PKK ortalığı yine karıştırdı; yine kaos yarattı, şehirleri tarumar etti, yaralanmalar ölümler yine engellenemedi. Şu farkla ki, yasak kararı yüzünden, PKK daha haklı bir zemin bulmuş, hükümet de siyaseten “yasakçı” pozisyona düşmüş oldu. Oysa istenen günde miting alanında her türlü önlem alınarak bayramın kutlanmasına izin verilseydi, PKK yine şiddete başvuracak; hem miting alanında hem de şehrin çeşitli yerlerinde terör estirecekti ama bu davranışıyla bugünkünden çok daha haksız bir zemine düşmüş olacak ve Kürt kitlelerden biraz daha tecrit olacaktı. Ve bütün bu sonuçları öngörmek için siyaset dehası olmaya da gerek yoktu.
Yazıma “bazı şeyleri anlamak neden bu kadar zor oluyor, bilemiyorum” diye başlamamın sebebi anlaşılmıştır umarım.

 

Bugün, 23.03.2012

Bilginin iktidarı, iktidarın bilgisi

Ankara’ya ilk kez, 1990’da gittim, üniversite eğitimimin için. O zamanlar, bir Ankara haritası vardı. 2000’li yılların başlarına kadar kütüphanemdeydi. Defalarca taşınan kütüphanemde artık onu bulamıyorum.

Bize coğrafya dersinde öğretilen harita bilgisiyle, Giresun’dan Ankara’ya giden biri, Ankara’ya doğudan (hadi diyelim, kuzey-doğudan) giriş yapar. Ama –yanlış hatırlamıyorsam o zamanki Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan- Ankara haritasında (hatırlamanız için rengini de vereyim, bu harita, yeşil renkliydi) Ankara’ya batıdan giriş yapıyorduk; yani tam tersi istikametten şehre ulaşıyorduk.

Yıllarca Ankara’daki semtleri zihnimdeki harita bilgisiyle çakıştıramadım.

***

1999’da AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Prof. Dr. Çelik Aruoba’dan “Çevre ve Ekonomi” dersi alıyoruz. Bir ara derse, uzun yıllar Siyasalın dekanlığını yapmış olan Prof. Dr. Celâl Göle girdi. Çıkarken, Çelik Hoca –duvarda asılı duran Ankara haritasını göstererek-, mealen, “Celâl, şu haritada bir tuhaflık yok mu?” diye sordu. O da, “Bir tuhaflık görmüyorum” tarzında bir cevap verdi.

Bir süre haritaya baktık. Sonra Çelik Hoca, haritadaki çarpıklığa işaret etti. Haritada Çankaya’nın yukarıda durduğunu belirtti. Sonra bize, “Çankaya, gerçekte Ankara’nın neresinde?” diye sordu. Neredeyse hep bir ağızdan, “Güneyinde” diye cevap verdik.

Gerçekten Çankaya’yı ve devamında Gölbaşı’nı takip ederek Konya ve Adana’ya devam ediyorduk. Oysa haritada bir hile yapılmış, Çankaya, kuzeyde gösterilmişti. (Haritanın detaylarına baktığınızda aslında sorun gözükmüyordu. Çankaya’nın güney olduğu anlaşılıyordu. Ama bildiğimiz harita bilgisine göre haritayı yazıların okunma biçimine göre yerleştiriyorduk ve buna göre yapılan bir yerleştirmede Çankaya, kuzeyde kalıyordu.)

***

Bu anekdotla, tarihin, bir yönüyle yönetenlerin tarihi olduğuna dikkat çekmek istedim.

Dünya haritası da böyle değil mi? Gelişmiş Batılı ülkeler (özellikle Avrupa) kuzeyde, meselâ. Haritada bir yeri aşağıda gösterdiğinizde, gerçekte bulunduğu yer de değişmiş oluyor mu? Hayır.

Aşağıda olmak, galiba biraz, “aşağılık” bir durum olarak da anlaşılıyor. Bu yüzden, iktidar merkezi “üstünlük” göstergesi olarak haritada daha yukarıda yer almak istiyor.

***

İster yakın, ister uzak geçmiş olsun; tarih, iktidarların gözlükleriyle anlaşılamayacak kadar karmaşık; gerçek de, iktidarların bize gösterdikleri değil bizden gizledikleri olabilir.

Bu yüzden, iktidarların bütün türlerine karşı, gözleri olduğu halde görmeyenlerden, kulakları olduğu halde duymayanlardan olmamak gerekir.

Allah’ın verdiği akıl nimeti sonuna kadar kullanılmalı, akıllar kiraya verilmemeli. İktidarın ayartıcı bir yanının olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Son dönem gelişmelere bir de bu uyarı muvacehesinde bakmak, akıl sağlığımız bakımından yararlı olabilir. Meselâ, zorunlu eğitimin sekiz yıldan on iki yıla çıkarılmasına bir de bu açıdan bakılabilir. Zorunlu eğitim, körpe beyinleri, iktidarın bilgisiyle donatmak da değil midir?

 

Rota Haber, 22.03.2012

Hrant ticareti tiksindiriyor

“Hrant Dink cinayeti için yaptığım araştırmaların bedelini ödetmeye çalıştılar” diyor Nedim Şener.

“Ayıp” demek hafif kalıyor böylesi bir sömürüye.

“Hrant için adalet için” sloganı attığında da midem bulanmıştı.

“Rövanş almayın” diyen Ertuğrul Özkök ve benzerlerinin, ellerine fırsat geçse neler yapacaklarını gösteren sözlerini de önemsemiyorum. Onu hala ağırda koyup bir yerlere davet edenler düşünsün.

Ama derin devlet davalarında hata yaparak, ürettikleri bireysel ihlallerin yanında, bu davaları itibarsızlaştırmaya ve sabote etmeye çalışanlara harika paslar da verenlerin yaptıklarını önemsiyorum.

Onların sayesinde Şık ve Şener’in tutuklu kalmasının tepki rüzgarını arkalarına alarak, Oda Tv davasını bir “basın davası”na indirgemeye çalışanlara cesaret geldi. Şimdi onlar, artık ”örgüt yok” gibi hiç inandırıcı olmayan bir fikre sarılmak yerine, dava sürecindeki hataları ön plana çıkarmayı tercih ediyorlar. Böylece bir “ters dalga” oluşturmaya, bu davaları akim kılmaya yönelik propagandaya ağırlık veriyorlar.

Onları anlıyorum.

Ama arkadaşı oldukları gazetecilerle Oda Tv’cileri ayırmadan, adil yargılanma hakkını savunmanın ötesine geçerek ve kirli bir sicili görmezden gelerek sahiplenenleri anlamıyorum.

**

Varsayalım ki, Ahmed Arif’in dediği gibi, “rüya bütün çektiğimiz”…

Varsayalım ki Şener’in birlikte yargılandığı Oda Tv’ciler bütün o kirli yayınları Ergenekon veya başka türden bir örgütsel görev olarak değil, sırf içlerinden öyle geldiği için yapıyor olsunlar.

Böyle bir durumda dahi, insan hakları savunucularının veya Hrant Dink’i sevdiklerini iddia edenlerin en azından iki konuya açıklık getirmeleri gerek.

Öncelikle, insanları etnik kökenlerinden dolayı şeytanlaştıran, ırkçı görüşlerin suç haline getirilmemesini savunanlardansanız, ayrımcı fikirlerin hukuken suç olmamasını savunanlardansanız veya “nefret söylemi”ni meşru görenlerdenseniz anlarım.

Ama onlardan değilseniz, başta Yalçın Küçük ve Soner Yalçın olmak üzere onların, kendilerine isnat edilen örgütsel suçların yanında, ayrımcılık yasağını ihlalden de yargılandıklarını görmezden gelmemeniz gerekirdi.

İkinci konu da burada gündeme geliyor işte.

Böyle bir durumda, en azından bu insanlarla aranıza ahlaken bir mesafe koymanız gerekmiyor mu?

 “Sevgili Hrant” muhabbeti yaparken, onu mahkeme önlerinde taciz edenlerle aralarına mesafe koymayanlara da söyleyecek bir sözünüz yok mu?

 **

Oda Tv’nin, Soner Yalçın’ın veya Yalçın Küçük’ün, Ergenekon sanıklarının suçlu olup olmadığına dair kararı mahkeme verecek.

Ama onlar bu ülkedeki kırılgan gruplara yönelik olarak yaydıkları ırkçı nefreti, demokratlara yönelik karakter suikastlarını, anti-semitik ve İslamofobik yayınları, ister derin örgütlenmenin direktifleri doğrultusunda yapsınlar, isterse de sırf canları öyle istediği için, burada bir sorun yok mu?

Bu durumda onları adil yargılanma hakkının ötesinde savunmak, twitterda veya mahkeme önlerinde ilave bir destek vermek, ilave bir açıklamayı da gerektirmez mi?

Hem bu desteği verip, onları sahiplenip, hem de Hrant’ı sevdiklerini iddia edenlerin, Oda Tv’nin ırkçı yayınlarıyla ilgili düşüncelerini bilsek fena olmaz mı?

Sahi bunu niye bilme şansımız olmuyor hiç?

İkisini bir arada sevmek mümkün değilse, bunlardan biri sahte olmasın?

**

Varsayalım derin devlet yok, JİTEM hiç varolmadı, orduda darbe için çalışan bir ekip mevcut değil, Ergenekon da yok. Oda Tv denen o ırkçı site de bütün bu yayınları sadece anı olsun diye yapıyor.

Böyle olsa dahi, en azından ahlaki olarak kınanmayı hak eden bir durum da mı görmüyorsunuz?

Bu kadarını görmemek, ancak özel bir tercihin ürünü olabilir.

 

Star, 22.03.2012

Ergun Babahan – Ben savaştım ben yönetirim

Bu iddia sadece PKK’ya ait değil. Ergenekon ve Balyoz gibi davaları gündeme getiren kesimler de aynı iddiayı seslendiriyor.

Yani, bir yandan Kürtler adına siyaset yaptığını iddia eden PKK, diğer yandan demokratikleşme mücadelesini kendilerinin başlattığını ilan edenler, seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın meşruiyet zeminini zorlamaya çalışıyor.

Dar tabanlara dayanan hareketlerin kendi inançlarını tek doğru olarak dayatmaları ve buna aykırı davranışları tarihi sapma olarak görmeleri kaçınılmazdır.

PKK kendisini Kürt gerçeğinin tek ifadesi olarak görüyor ve bu iddiaya ters düşen her türlü sesi şiddet dahil, türlü yöntemlerle bastırıyor.

Ergenekon Davası ile başlayan demokratikleşme sürecinde de benzer bir eğilim görüyoruz ne yazık ki.

Kimse, bu süreci başlatan polis ve yargı mensuplarının tarihi bir misyon gördüğünü inkar etmiyor.

Ancak bu gerçekliği teslim etmek, demokratikleşme mücadelesinin geleceğini bu grupların eline teslim etme zorunluluğu getirmiyor.

Bu mücadele, bazen yargı kararlarıyla bazen de müzakere yöntemiyle yürütülebilinir. Gerektiğinde, meşruiyet sınırları içinde taviz de verilir.

Bu kararı vermesi gereken halkın oylarıyla işbaşında gelmiş olan iktidarlardır.

Eğer, karar ve icraatları halkı memnun etmezse, bunun bedelini seçim sandığında öderler.

Bu elbette, bu ülkede tek doğru siyasi iktidarın sözüdür anlamına gelmiyor. Farklı kesimler çözüm iddiaları seslendirip tartışmaya açabilir.

Ama kendi isteği olmayan her kesimin meşruiyet çizgisini zorlaması kabul edilemez.

Daha önceden de vurguladığım gibi, illiberal bir demokrasiden liberal demokrasiye geçişin sancılarını yaşıyoruz.

Siyasi kadrolar da, sivil toplum kuruluşları ve aktörleri de bu sürece uyumun sıkıntılarını yaşıyor.

Önemli olan bu sürecin çatışmaya dönüşmeden aşılabilmesi.

Ergenekon cinayettir!

28 Şubat Davası’nın gündeme gelmesi malum çevrelerde tatlı bir telaşa neden oldu.

Bunu fırsat bilip Ergenekon sürecine de yüklenmeye devam ediyorlar.

Hrant Dink suikastinden Danıştay baskınına kadar birçok kanlı olayda Ergenekon denilen kanlı örgütün rolünü örtmek için çeşitli bahaneler gündeme getiriyorlar.

Cevap veremedikleri birkaç soru var: Ergenekon gerçek değilse, bu örgütün ortaya çıkmasıyla birlikte siyasi cinayetler neden durdu?

Ergenekon bağlantılı generaller tutuklanmaya başlayınca gazetelerinizin yayın politikaları birden nasıl değişmeye başladı?

Veya Adli Tıp Başkanlığı yapan ve bu örgütle bağlantıları ortaya çıkan isimlerin gazetenizle bağı birden neden kesildi?

Dahası bu dava sanıkları neden hep sizin grupla bağlantılı kardeşim…

Kendi geçmişinin, Ahmet Kaya, Orhan Pamuk, Hrant Dink manşetlerinin, Danıştay’ı Türkiye’nin 11 Eylül’ü ilan eden başlıkların, 411 kaosa kalktı kışkırtmalarının, parti kapatma tezgahlarının, Rodos toplantılarının hesabını veremiyorsan sus bari.

Ahmet Türk’e geçmiş olsun!

‘’Sözde soykırım’’dan sonra yeni bir kavramımız daha oldu: Erken Nevruz…

Erken doğum gibi bir şey…

Gerçi erken doğumun kararını doktorlar veriyor ama bayramın erkenliğinin kararını kim veriyor bilemiyorum.

Bu kez beş farklı ilde olaylar çıktı ve BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün polisin yumruklaması sonucu hastanelik olduğunu açıkladı.

Devletin yasak koymasına destek olmamak lazım.

Devlet dün başörtüsünü yasaklıyordu, bugün Nevruz’u yasaklıyor.

Ya tüm yasaklara karşı olmalısınız ya da demokratlık iddia etmemelisiniz.

 

Star, 21.03.2012